Önsöz yerine: Tarihçi olmamakla birlikte, tarihe meraklı olan, yıllardır tarihle ilgili kitaplar ve metinler okuyan biri olarak, öğrendiklerimi diğer insanlarla paylaşmak istediğim için, aşağıdaki göreceli uzun metni kaleme aldım. Aşağıdaki 12 punto ile 34 A-4 sayfası tutan bu metin, aslında, türkçe konuşan halkların dilleri ve tarihleri üzerine yazılmış oldukça geniş kapsamlı bir kitabın bölümlerinden birisidir. Kitabın tümü yayınlandığı zaman, zengin kaynak listesi de basılacaktır. Henüz kaynakları yerleştirmemiş olmama karşın, aşağıdaki metnin, ağır, zahmetli bir çalışmanın ürünü olduğunu anlayacağınızı sanıyorum... Mısır’da yaşanmakta olan toplumsal olaylar, Mısır tarihine ilgiyi arttırmış olabileceği kadar, bu yaşananları daha iyi analiz edebilmek için de, kanımca, Mısır tarihi konusunda en azından genel bir fikre sahibolmak gerekmektedir... Mısır tarihini Firavunlar döneminden itibaren en genel hatları ve dış bağlantıları içinde, yeraldığı dünya ile birlikte anlatan, ve daha çok Mısır’da kurulu Türk hanedanlar üzerinde yoğunlaşan bu metnin tümünü okuyacak motivasyonu kendinizde bulursanız, yararlı ve doğru bilgilerle karşılaşacağınız kanısındayım.

İyi okumalar dileğiyle    Yusuf Küpeli, 2013-09-10

 

not: Aşağıdaki metin 17 Ağustos 2013 günü gözden geçirildi ve görülebilen imla hataları ile birlikte bazı cümleler de düzeltildi.- Y. K.

 

not: Birçok yerde doğru yazılmış olmakla birlikte, aşağıdaki metnin biryerinde, Bartolomeu Dias adı yerine dalgınlıkla Vasco da Gama adı yazılmıştır. Yine kendi kendime tesadüfen farkettiğim bu hatayı düzeltir, özür dilerim. Yusuf Küpeli, 2014.01.05 

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

İnsan soyunun en eski dört medeniyetinden biri olan, medeniyet geçmişi beş bin yıl geriye uzanan Mısır’da, İ. Ö. (İsadan Önce) yaklaşık 3 100 yılında medeniyet, ilk hanedan, firavunlar dönemi başlamıştır...

(...) İslamiyet Mısır’a, “Adil, doğru yönetici” anlamında “Rashidun” olarak anılan ilk dört Halife (Muhammed’in vekilleri) döneminde, Sünni İslam dünyasında adaleti ile ün yapmış olan Ömer’in (Ömer ibn al- Hattap, halifeliği, 634- 44) halifeliği yıllarında girmiştir (Şia inancına bağlı olanlar tarafından hiç sevilmeyen Ömer, 644 yılında, Abu-Lu’lu’ah adlı İranlı bir kölenin hançer darbeleri ile yaşamını yitirmiştir...)... Bizans ile yapılan yaklaşık üç yıllık bir savaşın, ve 641 yılında imzalanan bir anlaşmanın ardından...

(...) Fatımi Halifeliği, kurulmakta olan Kahire’nin merkezine, 970 yılında, İslam inancının ve Arap dilinin dünyada en öndegelen eğitim merkezi konumuna yükselecek olan çok büyük bir cami yaptırmıştır. İslam hukuku, teoloji ve Arap dili eğitimi veren al- Azhar adlı bu merkez, bir Şia kurumu olarak 988 yılında faaliyete başlamıştır...

(...) Kahire merkezli Fatımi Halifeliği’ni yıkıp Haçlı ordularının karşısına birleşik bir güç olarak çıkmayı düşünen Nureddin Zengi, 1169 yılında Şirkuh’u, ordunun başında Kahire’ye yollayacaktı. Bu ordu, Türk, Arab ve Kürt askerlerden oluşmuştu... Şirkuh, yeğeni Selahaddin’i (Salahaddin Yusuf ibn Ayyub, 1137/ 38- 1193), neredeyse kolundan tutup sürükleyerek yanında götürecekti. Hiç te katılmak istemediği bu sefer, Tikrit doğumlu ve Şam’da Zengi ailesinin sarayında yetişme Yusuf Selahaddin’in tüm yaşamını değiştirecekti...

(...) Memluk (Mamluk) sultanları arasında en dikkate değer kişilik, ve en çok ünleneni, 1223 Kırım doğumlu bir Kıpçak Türkü olan Baybars’dan başkası değildir. Köle olarak satılmasının, uzun serüvenlerin ve sonderece zor bir yaşamın ardından O, Baybars, 1260- 1277 yıllarında Memluk Devleti’ni yönetecekti... Okullu olmamasına, çocukluktan böyle bir eğitim görmüş olmamasına karşın, sonderece zeki, akıllı ve becerikli bir insan olan Baybars, yaşam okulundan geçerek kendisini yetiştirmiş birisiydi. O, sadece Mısır için değil, tüm İslam dünyası için en değerli yöneticilerden, ve en mükemmel askeri stratejistlerden biri olacaktı...

(...) Çürümüş İngiliz kuklası monarşiye karşı, 23 Temmuz 1952 günü, Cemal Abdul Nasır (1918- 1970) ve diğer 89 ulusalcı subayın kansız müdahalesi gerçekleşecek, Kral Faruk’un yönetimi devrilirken, ülkede cumhuriyet ilanedilecekti...

bağlantılı metin için tıkla:

 

 

MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

İnsan soyunun en eski dört medeniyetinden biri olan, medeniyet geçmişi beş bin yıl geriye uzanan Mısır’da, İ. Ö. (İsadan Önce) yaklaşık 3 100 yılında medeniyet, ilk hanedan, firavunlar dönemi başlamıştır- bilindiği gibi medeniyet, aynızamanda, üretilen artık ürünle birlikte zenginliklerin belli ellerde birikerek toplumsal sınıfların doğması ve silahlı güce sahip devletin şekillenmesi demektir... Hanedanların geliş tarihleri ve sayıları Mısır uzmanları (Egyptologistsler) arasında tartışmalıdır. Bazılarına göre otuz ayrı hanedan gelmiştir... Bu satırları yazan kişi olarak Mısır’ın sözkonusu bin yıllarını çok az tanıyor olmamakla birlikte, genel bilgilerimle, gelip-geçmiş hanedanlar ve firavunlar arasından en ilginç olanların başında, 18. Hanedan’dan (İ. Ö. 1539- 1292) firavun Akhnaton’un (Ikhnaton, veya Amenhotep IV, veya Neferkheperure Amenhotep, veya Greklerin deyişi ile Amenophis; yönetimi, İ. Ö. 1353- 1336) geldiğini söyleyebilirim. Çünkü O, Akhnaton, kendisinden önceki tüm Mısır mitolojisini, Mısır tanrılarını yürürlükten kaldırmış, ve tüm gücü, Aton olarak adlandırdığı güneş tanrısı Amun- Ra’ya vermiş, monoteist (tek tanrılı) Aton dinini oluşturmuştur. Ardından O, başlangıçta, yönetiminin ilk beş yılında kullandığı Amenhotep (Amon Tatmin Oldu) adını bırakarak, Akhenaton (Aton İçin Yararlı Olan Kişi) adını almıştır...

 

Amun (Amon, Amen) başlangıçta, güney Mısır’da bulunan antik Thebes kentinin lokal bir tanrısı olmasına karşın, bir yüzyıl kadar Mısır’ın kuzeyine, Nil deltasının olduğu alana egemen olmuş Hyksos (“dağlıkların egemenleri”) adı verilen Asyalı kavimin İ. Ö. 1500’lü yılların ortalarında Thebes tarafından, 17. Hanedan’dan I. Ahmose (Amose, Amosis, yönetimi, yaklaşık İ. Ö. 1539- 1514) tarafından yenilgiye uğratılıp Mısır’dan atılmasının ardından, Yeni Krallık döneminde (İ. Ö. yaklaşık 1539- 1075) Amun (Amon, Amen), güneş tanrısı Ra ile bağlanıp, Amon (Amun)- Ra adını alarak Mısır’ın en güçlü, en üst tanrısı olmuştur- bu satırları yazanın düşüncesine göre, Hyksos karşısında kazanılan zaferin asıl galibinin Thebes’in lokal tanrısı Amun (Amon, Amen) olduğu düşünülmüş, ve Amun, güneş tanrısı Ra ile bütünleştirilerek olabilecek en üst düzeye yükseltilmiştir... Nil’in iki yanına kurulu antik Thebes, modern Kahire’nin 675 km kadar güneyindedir. Kayıp Olan, Gözükmeyen, anlamına gelen Amon (Amun, Amen) adı, sanırım, hem Hiristiyan ve hem de İslam inancındaki “Amen (Amin)” sözcüğünde yaşamını  sürdürmektedir... Amon’da (Amun, Amen) olduğu gibi tanrısal gücün görünmez olması düşüncesi de yine aynı iki dinde varlığını korumaktadır... Kültür, yeni biçimlere bürünerek bir süreklilik arzetmektedir...

 

Diğer yandan, yine, Eski Mısır hakkındaki yetersiz bilgilerimle, 19. Hanedan’dan (İ. Ö. yaklaşık 1292- 1187) II. Ramses’in (Ramesses II, yönetimi, İ. Ö. 1279- 1213) çok önemli bir karakter olduğunu söyleyebilirim. Eski Mısır’a en güçlü dönemini yaşatmış olduğu söylenen II. Ramses, gücünün zirvesindeki -Anadolu merkezli- Hitit (Hittite) hükümdarı Muwatallis (yönetimi yaklaşık, İ. Ö. 1320- 1294) ile İ. Ö. 1275 yılında Suriye’de bulunan Kadeş’te (Kadesh) savaşmış olan Mısır firavunudur... Adı “Güneş’in oğlu, Güneş’ten olma” anlamına gelen II. Ramses, Mısır’ın güneyine, batısına, ve korsanlara karşıda seferler örgütlemiştir. Mısır’ın güneyinde, Sudan sınırına yakın Nubia toprakları üzerinde yekpare kayadan yontulma muhteşem Abu Simbel tapınağı’da, II. Ramses’in yaptırmış oldukları arasındadır...

 

İ. Ö. yaklaşık 1290 yılında, -köle konumundaki- Yahudileri Mısır’dan kaçırararak (Exodus) Sina’dan geçirip özgürlüklerine kavuşturan ve yeni monoteist (tek tanrılı) bir dinin temellerini atan Musa (Moses; Hebrev, Moshe), düşünceme göre, Aton kültüründen etkilenmiştir (Bilindiği gibi, Musa’nın, Eski Ahit’in yaratıcısının adı, Yahweh’dir). Diğer yandan, Musa’nın aslında bir Mısır prensi olduğuna dair güçlü iddialar da vardır. Musa önderliğinde Mısır yönetimine isyan eden kölelerin, Firavunların inandıkları tanrıları inkarederek kendileri için tek bir yaratıcı güç üretmeleri, akla uygundur...

 

Gerçekte, Akhenaton’un ölümünün ardında, yerine geçen Tutankhamen (Tutankhaten; yönetimi, İ. Ö. 1333- 1323) eski sistemi bütünüyle geri getirmiş, restore etmiştir. Yani, Musa önderliğindeki Yahudiler, çok tanrılı bir Mısır’a başkaldırmışlardır ve Akhenaton’un etkisi ile tek yaratıcılı bir aşiret dinine, evrensel olmayan bir dine sahibolmuşlardır... Kökleri Hint-Avrupai Veda dinine uzanan tek yaratıcılı İran (Med, Pers, Part, Sasani) inancı Zoroastrianizm’i biryana koyacak olursak, sonuçta antik Mısır, insanlık kültürüne katmış olduğu eşsiz değerlerin yanında, Ortadoğu’da filiz vermiş tek tanrılı dinlere de kaynaklık etmiştir. İran dini Zoroastrianizm dışındaki diğer monoteist (tek tanrılı) dinlerin, bir kavim dini olan Yahudi dininin (Eski Ahit, veya Tevrat), kültürel kökleri, bir ölçüde Mısır’a uzanmaktadır. Aynı eski Mısır bağlantısını, kültürel kökleri önemli ölçüde Eski Ahit’e uzanan İncil (Yeni Ahit) ve Kuran için de söyleyebiliriz. Tüm bu tek yaratıcılı dinlerin içinde eski Mısır kültürünün izlerini bulmak hiç te zor değildir...

 

İktidarı nasıl elegeçirmiş oldukları tam belli olmamakla birlikte, İ. Ö. 1650’li yıllarda Mısır’ın kuzeyine, Nil deltasının olduğu bölgeye, Sina’dan Gaza’ya (Gazze) dek Hyksos (“dağlıkların egemenleri”) adı verilen Asyalı bir kavim egemen olmuştur. Başkentleri Avaris olan Hyksos devleti varlığını sürdürürken, güney de, Thebe merkezli olarak Firavunlar’ın Mısır’ı egemenliğini korumuştur... Bir 100 yıl sonra, İ. Ö. 1500’lü yılların ortalarında, 17. Hanedan’dan I. Ahmose (Amose, Amosis), kendisinden önce kardeşinin başlatmış olduğu isyanı tamamlamış, Hyksos hükümdarı I. Apopis’i yenilgiye uğratıp İ. Ö. yaklaşık 1521 yılında Avaris’i elegeçirerek Mısır’ı yeniden birleştirmiş, merkezileştirmiş, ve 18. Hanedanı kurmuştur...

 

İ. Ö. 715’de, 25. Hanedan döneminde Mısır, güneyden, bütünüyle Ethiopia (Habeşistan) güçlerinin istilasına uğramıştır... Nineve merkezli Militarist- tüccar Asuri imparatorluğu, büyük hükümdarları Ashurbanipal (Assurbanipal, veya Asurbanipal, yönetimi, İ. Ö. 668- 627) önderliğinde, İ. Ö. 664- 663 yıllarında, kuzeyden güneye tüm  Mısır’ı istila etmiştir (Ortadoğu’da ilk sistematik organize edilmiş çok büyük bir kitaplığa sahibolan antik Nineve veya Nineveh kenti, Kuzey Irak’ta, Dicle kıyısında, modern Musul’un karşısında kurulu Asuri başkentidir.). Mısır’da bulunan Asuri askeri garnizonu, İ. Ö. 654 yılında geri çekilecekti ama, Asuriler ile Mısırlılar arasındaki ticari ilişkiler sürecekti... Semitik, militarist ve tüccar bir Mezopotamya medeniyeti olan Asuri toplumunun kültürü, Mısır’ı etkileyecekti... Mısır, İ. Ö. 656 yılında birleşip özgürlüğüne kavuştuktan ve İ. Ö. 654’te Asuri askeri varlığı ülkeden bütünüyle çekildikten 125 yıl kadar sonra, İ. Ö. 525 yılında Mısır, Pers hükümdarı Cambyses’in ordularının istilasına uğrayacaktı. (Achaemenid Hanedanı’nı kuran Büyük Cyrus’un [Kiruş] oğlu Cambyses, tarihin babası kabuledilen Herodotus [İ. Ö. 484?- 430 veya 420] tarafından çılgın bir karakter olarak tarif edilir... Adının etrafında efsaneler üretilmiş olan Büyük Cyrus, Cambyses ve özellikle -yediler darbesi ile iktidarı alan- Büyük Darius [I. Darius, İ. Ö. 550- 486], çok ilginç karakterler olmakla birlikte, konumuzun dışındadırlar...) Sözkonusu Pers istilasını, İ. Ö. 343 yılında ikinci Pers istilası izleyecekti. Sözkonusu ikinci Pers istilası ile, Pers hükümdarı III. Artaxerxes’in (yönetimi, İ. Ö. 359/ 358- 338) saldırısı ile birlikte, son Firavun II. Nectanebo (yönetimi, İ. Ö. 360- 343) devrilecek, ve Mısır’da firavunlar dönemi kapanacaktı... 

 

Son Pers hükümdarı III. Darius’u (yönetimi, İ. Ö. 336- 330) İ. Ö. 333’de, İskenderun yakınlarındaki Issus ovasında çok ağır bir yenilgiye uğratan Makedonyalı Büyük İskender (Alexander), İ. Ö. 332’de, herhangi bir direnişle karşılaşmadan Mısır’a girecekti. Aynı yıl O, günümüzde Mısır’ın ikinci büyük ve aynızamanda en büyük liman kenti olan İskenderiye’yi (Alexandria) planlı bir yapıda kurdurtacaktı… Mısır’da başlamış olan Helen egemenliği, İskender’in (Alexander) ölümünden (İ. Ö. 323) sonra da, İ. Ö. 30 yılına dek sürecekti… Batı Yunanistan kıyısında, Barbaros Hayrettin’in ileride Haçlı donanmasına karşı Preveze zaferini (İ. S. 1538) kazanacağı aynı mevkide, İ. Ö. 2 Eylül 31 günü, Helen Mısır’ı ile Roma arasında ünlü Actium savaşı yaşanacaktı... Grek asıllı Mısır Prensesi Kleopatra (Cleopatra) ve sevgilisi Romalı general (Julius Caesar’ın sadık generali) Mark Antony tarafından komuta edilen donanma ve ordu, Roma güçlerine komuta eden Gaius Octavius (Caesar Augustus) karşısında ağır bir yenilgiye uğrayacaktı. Sözkonusu yenilginin ardından, İ. Ö. 30 yılının Ağustos ayında, önce Mark Antony, ardından da Kleopatra (Cleopatra) intehar edecekti. Böylece Mısır’da Roma egemenliği dönemi başlayacaktı… İ. S. 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun resmen bölünmesinin, Batı Roma ve Doğu Roma (Bizans) olarak ikiye ayrılmasının ardından Mısır, Doğu Roma’nın, Bizans’ın bir parçası olarak kalacaktır…

 

Etimoloji (etymolgy), ya da sözcüklerin kökenleri ile ilgili sözlüklere göre türkçe de kullanılan “mısır” adı, arapcadaki “misr” sözcüğünden gelmektedir ve günümüz Mısır’ının resmi adı da Mısır Arab Cumhuriyeti (Cumhuriyah Misr al-Arabiyah) olmaktadır. Arapca da bulunan ve “güçlüce” anlamına gelen “misr”, ya da “musri” sözcüklerinin ise, muhtemelen, Asuri dilinden arapcaya girdiği iddia edilmektedir- anlamış olacağınız gibi Musri adı, Mısır anlamınadır... Daha önce ifade etmiş olduğum gibi Mısır, İ. Ö. 664- 663 yıllarında Asuri istilasına uğramıştı ve bu bakımdan bazı Asuri sözcüklerinin Mısır diline girmiş olması anlaşılabilir bir olaydır... Bir başka anlatıma göre, “misr” sözcüğünün kökeni, Eski Ahit’in (Tevrat) Genesis (doğum, yaradılış) bölümünde yeralan Nuh’un (Noah) üç oğlundan biri olan Ham’a (Mizraim) uzanmaktadır. İddiaya göre mizraim sözcüğü, arapca da misr olmuştur. Bilindiği gibi, Semitik mitolojinin parçası olan Nuh (Noah) öyküsü, Dicle ve Fırat ile, yani Mezopotamya ile bağlantılıdır (Burada hemen parantez dışı belirtmeliyim ki, Eski Ahit’te, ya da Tevrat’ta yeralan Nuh veya Noah öyküsü, özellikle verilen zaman açısından tamamen gerçek dışıdır. Tufan, çok daha önceki zamanların olayıdır...). Asuri istilacıların gelmiş oldukları yer, Irak, Mezopotamya olması bakımından, “Mizraim”den üretildiği iddia edilen “misr” sözcüğünün, yine de, Asuri dili ile bağlantılı olduğu düşünülebilir... Diğer yandan almanca bir sözcük olan “Egypt”, ya da eski ingilizce de “Egipte”, fransızca da “Egypte”, grekçe de “Aigyptos” olarak ifade edilen kelime, köken olarak, eski Mısır’da, günümüz Kahire’sinin 25 km kadar güneyinde, Nil’in batı kıyısında, Eski Krallık dönemi (yaklaşık İ. Ö. 2575- 2130) başkenti Memphis’te bulunan “Ptah’ın Ruhu Tapınağı” ile bağlantılıdır. “Egypt” veya grekçe de söylenişi ile “Aigyptos”, köken olarak, “Ptah’ın Ruhu Tapınağı”nın eski Mısır dilindeki söyleniş biçimine, “Hikuptah, Ha(t)-ka-ptah” sözcüklerine uzanmaktadır. Kısacası, “Ptah’ın Ruhu Tapınağı”, grekçe de “Aigyptos” (“Egypt”) adını almış ve tüm ülkenin adı olarak, Mısır’ın bütününün adı olarak kullanılmıştır. Eski Mısır dininde Ptah (Phthah), sanatsal anlamda yaratıcılığın, ustalığın, özellikle heykeltraşlığın şefi, başkanı, koruyucusu, yani azizi olmaktadır...

 

Hiristiyan inancı Mısır’a İ. S. 40’lı yıllarda girmeye başlamış ve elli yıl içinde hızla yayılmıştır. Dörtyüzlü yıllardan itibaren Monophysite doktrinine, yani İsa’nın sadece ilahi, tanrısal bir karaktere sahip olduğunu savunan doktrinine bağlı Koptik Kilisesi (Coptic Church), başlangıçta kendisini basitce Mısır Kilisesi (Egyptian Church) olarak adlandırmıştır. Fakat aynı Kilise, 1800’lü yıllardan itibaren, Koptik Ortodoks Kilisesi (Coptic Ortodox Church) olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Ortadoğu’nun ve Afrika’nın en büyük kilisesi olan Koptik Ortodoks Kilisesi’ne, günümüz Mısır’ında, yaklaşık 15 milyon kişi bağlıdır. Etiopia’da (Habeşistan) yaklaşık 38 milyon, Eritre’de yaklaşık iki milyon, ve dünyada toplam olarak yaklaşık 60 milyon Koptik Ortodoks Hiristiyan vardır...

 

Müslüman Arab istilasından önce Mısır halkı, kendisini, konuştuğu dille, kullanmakta olduğu Grek alfabesi ile tanımlamıştır. Bu tanımlama sözcüğü grekçe de “Aigyptios”, arapca da “Qipt”, Batı dillerinde ise “Copt” olmuştur. Kısacası, “Coptic” sözcüğünün, “Coptic” adının kökeni, “Aigyptios” sözcüğüne, kullanılan dilin adına uzanmaktadır... Kendilerine özgü bir dilleri ve alfabeleri olan Koptik (Coptic) halk, aslında, bire bir olmasa da, eski (antik) Mısır’dan günümüze kalanlardır... Antik Mısır’ın dili, “Eski Mısırca”, “Orta Mısırca”, ve “Geç Mısırca” veya “Koptik (Coptic)” olarak üçe ayrılmaktadır. Başlangıçta Hamito-Semitik katagorisi içine giren bu dil, uğramış olduğu değişimler sonucu, günümüzde, Afro-Asiatik katagorisi içinde kabuledilmektedir. Aslında, dil bilimcilere göre, Hamito-Semitik ile Afro-Asiatik hemen hemen aynıdır (Arapca, Hebrew [Yahudi dili], Amharic [Ethopia’da konuşulan en büyük dil], ve Hausa [Nijerya’da, ya da Nigeria’da yaşayan bir halk] aynı katagoriye dahildir... )... İsa’nın doğumu ile başlayan ilk yüzyıldan itibaren konuşulan ve altı diyalekti olan sözkonusu dile, yani Koptik (Coptic) diline, Eski Mısırca’nın, Firavunlar dönemi dilinin son basamağı demek mümkündür... Sözkonusu dil, azıcık farklılaştırılmış Grek alfabesini kullanmaktadır. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, İ. Ö. 332’de Büyük İskender’in Mısır’a girmesinin ardından, Helen egemenliği ile birlikte, Grek alfabesi alınmış, bölge, Helen kültürünün etkisi altına girmiştir. Buna karşın, fonetik, ses uyumu gereksinimleri sonucu alınan Grek alfabesine bazı yeni harfler, yedi karakter daha eklenmiştir...

 

Mısır uzmanlarının (Egyptologists) iddialarına göre kökü İ. Ö. 3 000’li- 3 100’lü yıllara uzanan ve yaklaşık 800 karakterden oluşan, adı “kutsal işaretler, kutsal parçacıklar” anlamına gelen, ve “tanrının sözcükleri” olduğuna inanılan hiyeroglif (hieroglyph) yazısı, Mısır’a yerleşmiş olan Hiristiyan Kilisesi’nin de yasaklaması sonucu, İ. S. 400’lü yıllarda aniden kaybolacak, kullanılmamaya başlanacaktı... İngiltere’nin Hindistan ile olan ilişkilerini, Hindistan ticaretini baltalamak amacıyla 1798 yılında Mısır’ı istilaya girişen General Napoleon’un (I. Napoleon, Napoleon Bonaparte, 1769- 1821; yönetimi, 1804- 1814) bu eyleminin ardından, Batı’da, antik Mısır kültürüne duyulan ilgi artacaktı. Özellikle İngiliz ve Fransız bilim adamları arasında hiyeroglif yazısının şifrelerini çözme, bu yazıyı okuyabilme konusunda bir yarış başlayacaktı... Batılı aydınlar, gözlerini büyüleyen, kendilerini şaşkınlık içinde bırakan, aşağılık kompleksine kapılmalarına neden olan devasa piramitlerin, göz kamaştıran mükemmellikteki eski kent kalıntılarının, tapınakların, ve daha birçok sanat şaheserinin sırlarını çözebilmek, geçmişle ilgili doğru tarihi bilgilere ulaşabilmek amaçları ile hiyeroglif yazısını deşifre etme yarışına girişeceklerdi. Antik Mısır’ın gün geçtikçe, keşfedildikçe, daha fazla şaşkınlık yaratan gerçekleri, Mısır uzmanlarını (Egyptologistleri) sonderece heyecanlandırmaktaydı... Diğer yandan antik Mısır üzerine çalışmalar, hiyeroglif yazısının okunma olasılığı, Kilise’nin dogmaları parçalayacak kaygısı ile Vatikan’ın patronları arasında korku yaratmıştı... Sonuçta, genç bir Egyptologist olan Fransız Jean-Francoise Champallion (1790- 1832), Koptik (Coptic) dilinden yararlanmayı da akıl ederek, 1821- 22 yıllarda hiyeroglifleri okumayı başaracak ve bulgularını yayınlamaya başlayacaktı. Böylece O, insanlığın ortak kültürüne büyük bir yarar sağlamış olacaktı...

 

İslamiyet Mısır’a, “Adil, doğru yönetici” anlamında “Rashidun” olarak anılan ilk dört Halife (Muhammed’in vekilleri) döneminde, Sünni İslam dünyasında adaleti ile ün yapmış olan Ömer’in (Ömer ibn al- Hattap, halifeliği, 634- 44) halifeliği yıllarında girmiştir (Şia inancına bağlı olanlar tarafından hiç sevilmeyen Ömer, 644 yılında, Abu-Lu’lu’ah adlı İranlı bir kölenin hançer darbeleri ile yaşamını yitirmiştir...)... Bizans ile yapılan yaklaşık üç yıllık bir savaşın, ve 641 yılında imzalanan bir anlaşmanın ardından Müslüman Arab orduları, Amr Ibn El- Ãs (yaklaşık 592- 664), komutasında, 642 yılında İskenderiye’ye girmiştir (Müslüman Arablar henüz düzenli orduya sahip değillerdir, Abbasi Halifeliği yıllarına dek te sahip olmayacaklardı. Amr Ibn El- Ãs’ın emrindekiler, aşiret birlikleriydi...)...  

 

Mısır’a vali tayinedilecek olan Amr Ibn El- Ãs, bu ülkeye girdiğinde, henüz Kahire adlı bir kent yoktu ve Yedi İmam Şiası (İsmailiye Şiası) ideolojili Fatımi Halifliği Mısır’ı elegeçirinceye dek te Kahire adında bir kent olmayacaktı... Yalnız, ön-Kahire diyebileceğimiz ve günümüz Kahire’sinin güneyinde küçük bir semt olan Fustat (al- Fustat), 641 yılında, Arab ordularının kumandanı Amr Ibn El- Ãs tarafından, önce, askerlerin ve ailelerinin yaşadıkları askeri bir garnizon olarak kurulacak ve ardından sivil halkın da yaşadığı bir kente dönüşecekti. Müslüman Mısır’ın idari merkezi, başkenti olan Fustat’a, Mısır’ın ve Afrika’nın ilk camisi olan Amr Ibn El- Ãs Camii inşa ettirilecekti... Şam (Demaskus) merkezli Emevi (Umayyad) Hanedanı’nın yıkılışı ve Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği’nin kuruluşu ile birlikte, 750’de, Fustad, Mısır’ın idari merkez olmaktan çıkartılacak, ülkenin yeni başkenti daha kuzeydeki al-Askar olacaktı... Mısır’da -Bağdad’a başkaldırmış- Türk asıllı Tulunid Hanedanı kuruluncaya, 668 yılına dek, al- Askar başkent olarak kalacaktı...

 

Haksızlıklarla dolu Emevi İmparatorluğu’na (661-750) karşı muhalefet ortamında şekillenmiş olan Sünni İslam'ın ilk üç ana kolunun, Maliki, Hanefi, Şafi doktrinleri, oluşma dönemlerinde, Emevi (Umayyad) Hanedanı’nı, “büyük fitne” olarak anacaklardı. Zamanın İslam dünyası içinde “büyük fitne” olarak anılan Emevi İmparatorluğu (661-750), daha önce, 741 yılına dek hapiste kalmış olan Abu Müslim adlı İran asıllı bir kölenin önderliğinde 15 Haziran 747’de başlamış olan halk ayaklanması ile 750’de sonlanacaktı. Böylece Sünni İslam dünyasında iktidar, Peygamber’in soyundan gelenlere, Haşimi Hanedanı’na geçecek ve Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği (750- 1258) kurulacaktı...

 

Abbasi Halifesi Ka’im bi’Emirillah’ın Tuğrul Bey’den yardım talebi sonucu, Tuğrul Bey önderliğinde 1055’de Bağdad’a girmiş olan Oğuz Türkleri, sonuçta, Abbasi Halifeliği içinde politik egemenliği elegeçireceklerdi... Tuğrul Bey komutasındaki ordu, Bağdat merkezli Sünni Halifeliği üzerinde baskı kuran ve Kahire merkezli Şia Fatımi Halifeliği ile de bağı olan Daylam kökenli ve Şia ideolojili Buyid Hanedanı’nı (Büveyhi Hanedanı, 945- 1055) sonlandırarak, Abbasi Halifeliği için kurtarıcı rolü oynamış olacaktı... Kuzey İran’a egemen Buyid Hanedanı’nının sona erdirilmesinin ardından, aynı yıl, 1055’de, Abbasi Halifeliği içindeki politik ve askeri egemenlik Selçuklu Hanedanı’nın eline geçecek, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri atılacaktı... Güçlü bir Türk devleti olan Gazne Sultanlığı’nın ünlü hükümdarı Gazneli Mahmud’un (971- 1030; yönetimi, 998- 1030) oğlu Gazneli Mesud döneminde (1030- 1040) de Selçuklular ile Gazneliler arasındaki çatışmalar gelişerek sürmüştü. Gazneli Mesud’un ordusu, 22 Mayıs 1040 günü, Merv (şimdiki güney Türkmenistan’da, Mary kenti) yakınlarındaki Dandanakan muharebesinde -susuzluk nedeniyle- Oğuz Türkleri’nden Tuğrul Bey ile Kardeşi Çağrı Bey komutasındaki Selçuklu güçleri karşısında ağır bir yenilgiye uğrarken, Selçuklu devletinin temelleri atılmış oluyordu. Tuğrul Bey’in 1055’de kurtarıcı olarak Bağdat’a girmesi ile birlikte, yepyeni bir süreç başlamaktaydı...

 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Hilafet kurumunu politik bir enstruman olarak kullanma niyeti sonucu, Abbasi Halifeliği, Moğol istilasına (1258) dek, birtakım iniş ve çıkışlarla, zaman zaman politik iktidarı yeniden elegeçirme girişimleri ile -Selçuklu şemsiyesi altında- varlığını sürdürecekti... Neredeyse tüm üst bürokrasisinin, en iyi yetişmiş elemanlarının İran asıllı olmaları, eski ve köklü İran kültürü ile yetişmiş karakterler olmaları dikkate alınarak, Selçuklu öncesi Abbasi İmparatorluğu’na Arab-İran, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na ise Türk-İran devleti denebilir. İşin gerçeği, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun resmi dili de farsça (persce, İran dili) idi... Yukarıdaki özetlenmiş bilgiler, ileride, aşağıda anlatılacak olanları daha iyi kavrayabilme açısından yararlı olacaktır...

 

İslam dünyası ve Abbasi Halifeliği, kültürün, akılcı bilimlerin çiçek açtığı en parlak dönemini, Arab kimyasının babası sayılan Simyager (alchemist), hekim ve aynı zamanda “Binbirgece Masalları”nın ünlü karakterlerinden olan beşinci Abbasi Halifesi Harun ar-Rashid’in (Halifeliği, 786- 809) oğullarından yedinci ve aydınlanmacı Abbasi Halifesi al- Ma'mun (yönetimi, 813- 833) döneminde yaşayacaktı. İranlı bir cariyeden olma sonderece entellektüel bir karakter olan al- Ma'mun ile eski İran düşüncesi önplana çıkacaktı. Al- Ma'mun, dönemin rasyonalizmini temsileden Hariciliği veya vazgeçenler, dönenler, dışarıda kalanlar anlamında Mu’tazilah öğretisini, devletin resmi doktrini haline getirecekti. Aklın Evi (Bayt al-Hikmah) adını alan bir akademinin kurulduğu, antik Yunan klasiklerinin arapcaya çevrildikleri, eski düalist İran dini Zoroastrianizm kaynaklı Şia’nın yolunun açıldığı bu parlak dönem, ileride Avrupa rönesansına (yeniden doğuşa) kaynaklık edecekti... Halife al-Mamun, 827’de, “Kuran’ın bir devlet dogması olduğunu” ilanedecekti. “Peygamber’in vekili” anlamında Halife ünvanını taşıyan al-Mamun, Peygamber’in “getirdiği” kitabın sadece devlete ait bir dogma olduğunu ilanetmekteydi. Peygamber, “vekili” tarafından yalanlanmaktaydı... Şüphesiz buna karşı çok güçlü bir reaksiyon da gelişecekti. Sünni İslam’ın dördüncü ve son büyük kolu olan Hanbeli inancı, reaksiyoner teolog Ahmad ibn Hanbal (780- 855) tarafından üretilen doktrin, bu reaksiyonun ürünü olacaktı...

 

Yine aynı dönemde, Tuğrul Bey komutasında Oğuz Türkleri’nin 1055’de Bağdad’a girişlerinden yaklaşık 250 yıl önce, 800’lü yıllarda, Al-Ma’mun’un iktidarından hemen sonra (833), yeni Halife al-Mu’tasim döneminde ilk kez, kölelerden ve Halifeliğin doğu sınırlarındaki Türk halklardan düzenli, paralı bir ordu kurulacaktı. Daha önceki fetihleri yapanlar, önceden de ifade etmiş olduğum gibi, düzenli ordular değil, aşiret birlikleri idiler. Halife, Merkezileşen ve güçlükleri artan yönetim ile birlikte şekillenen yeni profesyonel orduya daha çok güveniyordu. Şüphesiz bunda, devlet kurumlarını geliştiren zengin İran kültürünün de etkisi vardı. Halife’nin bu güvenine karşın, Türklerden oluşan birlikler, yeni iç çatışmaların da kaynakları arasında yeralacaklardı... Abbasi İmparatorluğu ile birlikte oluşturulan yeni karmaşık devlet yapısı, bu satırları yazan kişinin görüşüne göre, politik bir deha olan I. Dareius’un İ. Ö. 522’de Pers İmparatorluğunu örgütleme biçimini çağrıştırmaktadır. Devlet bürokrasisindeki üstünlükleri ile iktidara egemen olan İranlılar, eski bir medeniyetten geldiklerini kanıtlamışlar, yeni, çok daha mükemmel ve karmaşık bir devlet yapısının temellerini atmışlardı. Fakat, Al-Ma’mun ile birlikte yaşanmış olan parlak dönemin ardından, Abbasi Halifeliği’ni iç çatışmalar, politik istikrarsızlıklar beklemekteydi...

 

Al-Mamun’un 833’de ölümünün ardından, yerine al-Mu’tasim ünvanı ile Abu Ishaq geçecekti. Aydın bir kişilik olmayan, buna karşın iyi bir asker a-Mu’tasim, kendi oluşturduğu paralı Türk askerlerin Halifeliğin politik yaşamı üzerinde en etkili güç olmaya başladıklarını görünce, bu Türk askeri kastına karşı yeni bir ordu kurmaya başlayacaktı... Yine O, -İran asıllı bürokratları rahatsız edecek biçimde- sivil idare üzerinde de değişikliklere girişecekti. İç politika da gerilimi yükselten bu adımlarla da sınırlı kalmayan a-Mu’tasim, başkenti Bağdad’ın 100 mil (yaklaşık 161 km) kadar kuzeyinde ve Dicle kıyısında bulunan antik Irak kenti Samarra’ya taşıyacaktı... Samarra, a-Mu’tasim’in yerini alan al-Mutawwakil döneminde (847- 861) gelişecekti ama, 892’de yeniden başkent olacak olan Bağdad’ın yerini dolduramıyacaktı... Halife al-Mutawwakil 861 yılında sarayında öldürülecek ve Türk askerlerin de içinde yeraldıkları bir içsavaş, Bağdad ile Samara arasında dokuz yıl sürecek bir savaş, politik anarşi dönemi başlayacaktı...

 

Yukarıda özetlenmiş olan politik anarşi, içsavaş ortamı içinde Abbasi Halifeliği’nin Mısır valisi Ahmed ibn Tolun (835- 884) başkaldıracak ve 868 yılında Mısır’ı ve ek olarak Suriye’yi Abbasi Halifeliğinden bağımsızlaştırarak kendi hanedanını, Tolunoğulları Hanedanı’nı (Tulinid Dynasty, 868- 905) kuracaktı... Şimdiki Özbekistan’ın doğusunda yeralan, ve Kırgızistan sınırına yakın olan Fergana’dan çocuk yaşta köle olarak alınan Ahmed ibn Tolun, anlaşılmış olacağı gibi bir Türk idi. Bağdad’da Halife’nin özel servisine teslim edilen ve Tarsus’ta teoloji eğitimi gören Ahmed ibn Tolun, 868 yılında, Abbasi iktidarının Türk olan Mısır Valisi’nin yanında general rütbesine yükselecek ve ikinci kişi olacaktı. Asıl gücün maliye bakanının elinde olduğunu farkeden Ahmed ibn Tolun, 869’da bu alan üzerinde kontrolu sağlayacak ve aynı yıl Filistinde yaşanmakta olan isyanı kullanarak kölelerden kendisi için güçlü bir ordu oluşturacaktı. Ve ardından O, Ahmed ibn Tolun, resmen ilan etmemekle birlikte, Mısır ve Suriye’yi Bağdad’dan ve Samara’dan beğımsızlaştırarak, Mısır’da ilk Türk hanedanını kuracaktı... Halife, yukarıda özetlenmiş olan sorunları nedeniyle, Ahmed ibn Tolun’a boyun eğdirecek bir gücü Mısır’a yollayamayacaktı...

 

Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Abbasi Halifeliği, Al-Fustat’ın kuzey banliyösü Al-Askar’ı yeni idari merkez, başkent haline getirmişti. Mısır’da yönetimi elegeçiren Ahmed ibn Tolun’da, yine Al-Fustat’ın yakınında Al-Qata`i’ adında yeni bir idari merkez, başkent inşa edecekti. Bu yeni kent ticari merkez haline gelirken, kentte cam ve seramik endüstrisi çiçek açacaktı. Yeni merkezde büyük bir Ahmed ibn Tolun camii inşa edilecekti... Ahmed ibn Tolun döneminde Mısır hızla gelişecek, mimaride, tarımda, ticarette altın çağını yaşıyacaktı... Asıl gücünü ordusundaki Türk askerlerden alan Tolunoğulları Hanedanı, 905 yılında sonbulacak ve Mısır yeniden Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği’nin eline geçecekti...

 

Sünni Abbasi Halifeliği’nin egemenlik alanında bir başkaldırı hareketi olarak başlayan İsmailiye Şiası, ilk olarak Tunus’a egemen olmuştur... Başkaldırmış olan Berberi aşiretleri, Tunus’a ve Cezayir’in batısına egemen olmuşlardır. Ubayd Allah (Ubeydullah) adlı Şia inancından bir tüccar, bunlara kendisini, Muhammad al-Mehdi’nin ve Peygamberin kızı Fatma’nın soyundan gelen biri olarak tanıtmıştır. Kendisini Ali soyundan Muhammad al-Mehdi’nin ve Peygamber kızı Fatma’nın yakını ilaneden Ubayd Allah (Ubeydullah), 909 yılında Berberi aşiretler tarafından Halifelik koltuğuna oturtulmuştur. Sözkonusu kurnaz kişinin başlattığı yeni Halifelik kurumunun, yeni hanedanın adı, Peygamberin kızı Fatma Zehra’nın adına izafeten, Fatımi Hanedanı veya Fatımi Halifeliği olmuştur... Kısacası, ilk gerçek Fatımi Halifesi Ubayd Allah (Ubeydullah, 909- 934) olmuştur. Bunlar, Tunus’un batı kıyısındaki Mahdiya kentini 920 yılında ilk başkentleri yapmışlardır. Mısır’ı ise 969 yılında fethetmişlerdir.

 

“İlk gerçek Halife” derken, Ubeydullah duruma elkoymadan önce isyanı başlatmış olanlar, Cafer al-Sadık’ın (ölümü, 765) kendisinden önce ölen oğlu İsmail’in (ölümü, 760) başlatmış olduğu öğretinin izinden gidenlerdir, ve bunlar, İsmail’in kayıp oğlu Muhammed at-Tamm’ı ilk Fatımi Halifesi ilanetmişler, ve O’nu Mehdi/ Mesias katına yükselterek, bir gün dönecek kayıp imam Muhammad al-Mehdi olarak adlandırmışlardır. Kısacası, adını kurucusu İsmail’den alan İsmailiye, ya da Yedi İmam Şiası yandaşlarının Ubeydullah’dan önce sanal bir halifeleri vardı... Dünyanın sonu geldiğinde, O’nun, Muhammad al-Mehdi’nin geri dönüp yol gösterecek, adaleti gerçekleştirecek “kutsal” tanrısal güç olduğu düşüncesinin kökleri, aslında, eski İran dini Zoroastrianizm’e uzanmaktadır. Başlangıç tarihi kesin bilinmemekle birlikte, konunun uzmanlarının daha çok İ. Ö. 600’lü yıllarda başladığını düşündükleri Zoroastrianizm, hem Yedi İmam Şiası’nın ve hem de çok daha fazla gelişmiş olan Oniki İmam Şiası’nı, daha çok da Oniki İmam Şiası’nı etkilemiştir...  Diğer yandan “Mehdi” düşüncesi, Eski Ahit’te (Tevrat) ve ayrıca İncil’de (Yeni Ahit) bulunmaktadır...

 

Şia’nın en erkeni, Sünni inanca yakın olan Beş İmam Şiası’dır. Zaidilik olarakta adlandırılan Beş İmam Şiası, bir dönem Yemen’e ve Hazar’ın güneyinde Daylam’a egemen olabilmiştir... Beş İmam Şiası veya Zaidilik, Ali’nin soyundan ve izleyicilerinden Muhammed al- Bekir (ölümü, 713/ 714) ile kardeşi Zayd (Zayyid, Ziyadid, ölümü 740) arasındaki iktidar kavgası sırasında şekillenmiştir... Zayd yanlıları Muhammed al- Bekir’in İmamlığını tanımıyarak birlikten kopup Zayd’ı İmam ilanetmişler ve böylece inançlarını şekillendirmişlerdir... Şia’nın ikinci ve Sünni inançlardan çok büyük ölçüde farklılaşmış basamağı, Atlantik’ten Kızıldeniz’e veya Fas’dan Suriye’ye dek tüm Kuzey Afrika’ya ve Arap Yarımadası’nın bir bölümüne yaklaşık 300 yıl hükmeden Kahire merkezli Fatimi İmparatorluğu’nun (909- 1171) ideolojisi olan Yedi İmam Şiası (İsmailiye) olmuştur. Sözkonusu tarihi süreçte Halifelik kurumu, Bağdat’taki Sünni Halifesi ve Kahire’deki Şia Halifesi olarak ikiye bölünmüştür. Kahire, Şia geleneğine uygun olarak Halife ünvanı yerine İmam ünvanını da kullanmıştır...

 

Şia içinde bölünme, İsmail’in ve ardından İsmail’in babası altıncı İmam (Aziz) Cafer al-Sadık’ın ölümlerinin hemen ardından, 765’de gerçekleşmiştir. Cafer al-Sadık taraftarlarının birkısmı, Musa al-Kazım’ın imamlığını reddededip, Cafer al-Sadık’ın büyük oğlu İsmail’i altıncı İmam kabulederek kendi doktrinlerini şekillendirmeye başlamışlardır... Cafer al-Sadık’ın küçük oğlu Musa al-Kazım’ı (ölümü, 799) izleyenler, yani Şia branşı içinde çoğunluğu oluşturanlar ise, yaklaşık 500 yıllık bir teolojik çalışma sonucu, Oniki İmam Şiası’nı üretmişlerdir. Sonuçta bunlar, tek yaratıcılı ve düalist Zoroastrianizm inancını dikkatli bir şekilde İslam’ın içine taşıyarak İranlı kimliklerini korumuşlardır...

 

Sünni İslam inancına bağlı Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği’ni en büyük rakip ve düşman olarak gören İsmailiye (Yedi İmam) Şiası ideolojili ve Tunus merkezli Fatimi Halifeliği, 913- 915, 919- 921, ve 925 yıllarında Mısır’ı elegeçirebilmek amacıyla seferler düzenlese de, başarısız olmuştur. Sonunda, Fatimi Halifesi al- Mu`izz yönetimi (953- 975) döneminde, 969 yılında Mısır, ve Sina üzerinden Filistin ve Güney Suriye Fatimi Hanedanı’nın eline geçmiştir. Mısır’ı fetheden Fatimi general Yavhar, başkent konumundaki Al-Fustad’ın kuzeydoğusuna, al- Mansuriye adlı dikdörtgen biçiminde yeni bir yerleşim merkezi daha kurdurtmuştur. Sözkonusu yeni merkez, 973- 974 yıllarında daha da geliştirilmiş ve Dördüncü Fatimi Halifesi al-Mu’izz tarafından “Kahreden” veya “Muzaffer” anlamında al- Kahire adıyla başkent haline getirilmiştir. Kısacası, büyük ve ünlü kültür merkezi Kahire, Fatimi Hanedanı tarafından kurulmuştur... Kahire, 1300’lü yılların ortasında 500 bine ulaşan nüfusu ile tüm Afrika’nın, Avrupa’nın ve Küçük Asya’nın (şimdiki Türkiye) en büyük kenti olmuştur...

 

Fatımi Halifeliği, kurulmakta olan Kahire’nin merkezine, 970 yılında, İslam inancının ve Arap dilinin dünyada en öndegelen eğitim merkezi konumuna yükselecek olan çok büyük bir cami yaptırmıştır. İslam hukuku, teoloji ve Arap dili eğitimi veren al- Azhar adlı bu merkez, bir Şia kurumu olarak 988 yılında faaliyete başlamıştır... Dünyanın ilk üniversitelerinden biri sayılan al-Azhar, 1800’lü ve 1900’lü yıllarda iki eğitim reformu geçirmiştir. Bu eğitim merkezi, günümüzde de kendi alanının en iyisi olarak aynı konularda, Arab dili, teoloji, İslam hukuku ve 1900’lerde müfredata alınan sosyal bilimler üzerine eğitim vermektedir. Halen 11 temel enstütüsü olan al-Azhar’a Çin’den, Endonezya’dan, Fas’dan, Somali’den, dünyanın her köşesinden öğrenciler gelmektedir... Eyyubi Hanedanı (1171- 1250) döneminde al-Azhar, bir Sünni İslam eğitimi merkezi haline dönüştürülmüştür... Fatımi Halifeliği’nin adı gibi al- Azhar adı da Peygamber’in kızı Fatma Zehra’nın adından türetilmiştir. 

 

Memluklu Sultanları ile birlikte Mısır’da başlayan Türk hanedanlarından, bunların ve aslında içinde yaşadığı yüzyılın, hatta daha ilerideki yüzyılların dahi en büyük karakteri olan Kıpçak Türkü Baybars’dan sözetmeden önce, Selçuklu atabeylerinden olan Türk asıllı Zengi ailesinden, ve bu ailenin Şam sarayında yetişmiş olan -büyük karakter- Selahaddin (Salah al- Din) Eyyubi’den ve Zengi ailesi ile Eyyubi ailesi arasındaki dostluktan kısaca sözetmekte yarar vardır... Mısır’ın fethi için Eyyubi ailesinden Şirkuh’un (kürtçe anlamı, Arslan, Selahaddin’in amcası ve ordu komutanı) komutasında bir orduyu, 1169 yılında, Kahire’ye, Fatımi Devleti’nin (Şia Fatımi Halifeliği, 909- 1171) üzerine yollayan Musul ve Demascus (Şam) atabeyi Zengi (Zangi) ailesinin serüveni ve Mısır’da Eyyubi Devleti’nin (Eyyubi Hanedanı, 1171- 1250) kuruluşu, sözkonusu iki ailenin dostluklarının başlayışı, tüm bunlar sonderece ilginc olaylardır...

 

Anadolu’nun kapılarını Malazgirt zaferi ile 1071’de Türklere açan İkinci Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan’ın (iktidarı, 1063- 72) 1702’de bir süikaste kurban gitmesinin ardınan, 17 yaşında yerine geçen oğlu üçüncü Selçuklu Sultanı Melik Şah (1055- 1092; yönetimi, 1072- 1092) döneminde büyük Selçuklu imparatorluğu en parlak dönemini yaşayacaktı. Kendisi de sonderece aydın bir insan olan ve Selçuklu-Abbasi dünyasında kültürün gelişmesine büyük katkılar yapan Melik Şah’a, devlet işlerini yürütmekte uzman Nizam al- Mülk (Mülk’ün, Devlet’in Düzeni, 1018/ 19- 1092) adlı İran asıllı çok değerli bir baş vezir, babasından miras kalmıştı. Alp Arslan savaşlarla ilgilenirken, devlet işlerini götüren Nizam al- Mülk’den başkası değildi... Tahta oturduğu sırada henüz bir çocuk olan Melik Şah, baş vezir ve bilge devlet adamı Nizam al- Mülk’ün koruyup kollaması altında devlet işlerini götürebilecekti... Nizam al- Mülk, hükümdarlara devlet yönetimini anlatan “Siyasetname” adlı bir de kitabın da yazarıdır...

 

Alamut kalesine yerleşmiş Süikastçi Haşhaşcılardan bir fedai tarafından 14 Ekim 1092’de öldürülmesine dek, imparatorluğun asıl yöneticisi baş vezir Nizam al- Mülk olacaktı (Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, bazı tarihcilere göre, sözkonusu cinayeti kimin işlemiş olduğu tam belli değildir; Melik Şah’da vezirini öldürtmüş olabilir...)... Nizam al- Mülk’ün 14 Ekim 1092 günü bir Haşhaşcı süikastci tarafından öldürülmesinden kısa süre sonra, Kasım 1092’de, henüz 37 yaşında olan Melik Şah’ta yine bir Haşhaşcı katil tarafından hançerlenerek öldürülecekti... Bu iki önemli politik cinayet, devasa genişlikte sınırlara yayılmış Büyük Selçuklu İmparatorluğu içinde politik istikrarsızlıkların, kargaşaların başlangıcı olacaktı... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu ölçüsünde merkezi bir yapıya sahibolmayan, daha çok aşiretler temeli üzerinde bir aile federasyonu biçiminde örgütlenmiş olan Büyük Selçuklu İmparatorluğu, sözkonusu iki büyük karakterin öldürülmesi ile birlikte derin bir istikrarsızlığa sürüklenecekti. Melik Şah’ın farklı eşlerden olma dört oğlu, ve ayrıca Suriye egemeni ve Horasan valisi olan iki ayrı kardeşi arasında kanlı bir iktidar kavgası başlayacaktı. Güçlü merkezi bir otoritenin, saygın bir sultanın olmayışı, iç çatışmaları kışkırtmaktaydı...

 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu iç çatışmalarla gücünü eritir, Sultan’a karşı yeniden politik gücü elegeçirmeye çalışan Halifelerin ayaklanmaları da iktidar kavgalarına eklenirken, Moğol istilası öncesi Doğu’dan göçebe akınları başlayacaktı. Diğer yandan, sözkonusu iççatışmalar ve doğudan göçebe barbar akınları ortamında, Batı’dan Şia Fatımi Halifeliği ile savaş sürecekti. Üstüne üstelik, tam bu sırada, 1095’de, ilk Haçlı seferi başlayacaktı... İçeriden bir ihanetin yardımı ile 1098 yılında Haçlı orduları zengin Antakya kentini alabildiğine kanlı bir saldırıyla elegeçirirlerken, Fatimi Halifeliği’de Kudüs’ü (Jerusalem) Abbasi Halifeliği’nin, bir başka ifade ile Selçuklu İmparatorluğu’nun elinden almaktaydı. Hemen hemen bir yıl sonra, 1099’da, -Latin, Fransa ağırlıklı- Haçlı ordusu, Kudüs’ü zaptedecek ve yaklaşık 70 bin sivili katledecekti...

 

Başka metinlerde de yazmış olduğum gibi, Birinci Haçlı Seferi sırasında (1096- 99), Fransız kronikçi (günlükcü, vakainüvist) Raul de Caen’in ve başka vakainüvistlerin kaydettiği ve Amin Maalouf’un aktardığı üzere Haçlılar, aralarında çocukların ve kadınların da olduğu müslümanları şişte ızgara yapıp veya kazanlarda kaynatarak yiyeceklerdi. Bu inanılması güç vahşice iş için Müslüman ve Türk avına çıkan Haçlı çeteleri kurulmuştu... Günümüzün “deri kafalı” Neo-Nazi çeteleri, Bağdad’a yolladıkları füzelerin üzerlerine ağır cinsel küfürler yazan ABD askerleri, sözkonusu Haçlı çetelerinin mirascılarıdırlar. Irak’ta ezici çoğunluğu kadın-çocuk-yaşlı sivillerden oluşan bir milyonu aşkın insanı öldüren, ve kadınlara tecavüz eden ABD askerleri, anlaşılan, sözkonusu Haçlı çetelerinin kültürel mirasçılarıdırlar... Çağdaş Batılı ırkcı ideolojilere de kaynaklık eden bu kirli karanlık kültür, insanları aptallaştırıp kullanma ve hertürlü talanı sürdürme peşindeki emperyalist merkezler, emperyalist dönemin ürünü mali-sermaye güçleri tarafından yalanlarla beslenip yaşatılmakta, geliştirilmektedir... Örneğin, gücünü yalanlardan alan böyle insanlık düşmanı bir kültür olmadan, Suriye’yi bombalayacak güçleri harekete geçirmek, ya da şimdiye dek gerçekleşmiş tüm emperyalist yıkımları yapabilmek olanaksızdır... Suriye toplumuna karşı saldırı planlayanlar ne ölçüde sözkonusu Haçlı güçlerinin kültürel mirascıları iseler, El Kaide gibi, Müslüman Kardeşler gibi, ve ayrıca Suriye’yi bombalatabilmek için Washington’a baskı yapan halkı Müslüman devletlerin yöneticileri gibi birtakım dolar yeşili hainler de, Haçlılar dönemindeki işbirlikçilerin günümüdeki mirascılarıdırlar...

 

Haçlı orduları 1096 yılında ilk seferlerine çıktıkları zaman, -800’lü ve 900’lü yıllarda çok yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmış ve birleşik durumda olan- İslam dünyası, artık oldukça dağınıktı. Yine de islam uygarlığı halen her alanda batınınkinden çok daha üstündü ama, korkunc bir politik kaos, idari dağınıklık mevcuttu. Hem Abbasi Halifeleri ile Selçuklu yöneticileri arasında, ve hem de şeklen Selçuklu İmparatorluğu’na bağlı lokal hükümdarlıklar (atabeyler) arasında iktidar kavgaları ve entrikalar sürüp gitmekteydi. Bunların yanında bir de, yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, Kahire merkezli Şia Fatımi Halifeliği ile Bağdad merkezli Abbasi Halifeliği arasında derin uzlaşmazlıklar vardı ve Doğu’dan göçebe akınları başlamıştı... Sonuçta, İslam ülkelerinin güçlerini birleştirememeleri, Haçlı ordularının ilerlemelerini kolaylaştıracaktı...

 

Önceden de ifade edilmiş olduğu gibi, Haçlı yıkımının sürdüğü 1100- 1101 yıllarında, Selçuklu Sultanı Ruknaddin Berkyaruk, güçlerini birleştirmiş iki yarım kardeşi Mehmed Tapar ile Horasan meliki yapmış olduğu Sancar karşısında kanlı bir iktidar savaşı vermekteydi... Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun devasa sınırları içinde merkezi otoritenin zayıflayıp merkez-kaç güçlerin önplana çıktığı 1090’lı yıllarda, ya da ilk Haçlı seferinin başlamış olduğu zaman dilimi içinde, değişik vilayetlerin başlarında olan ve “Atabey” adını alan türk asıllı yöneticiler, valiler veya emirler, -şeklen Bağdad Halifeliği’ne ve Selçuklu merkezi yönetimine bağlı gözükmekle birlikte- bir anlama bağımsız beylikler, bağımsız devletler haline dönüşeceklerdi. Böylece, dağılma sürecine girmiş olan Büyük Selçuklu İmparatorluğu sınırları içinde, görünüşte Bağdad Halifesine, Selçuklu Sultanı’na bağlı, gerçekte ise bağımsız devletcikler türeyecekti. Böylece, gerçekte bağımsız, görünüşte ise Selçuklu’nun merkezine ve Bağdad Sünni halifliğine bağlı Atabeylikler süreci başlayacaktı...

 

Ortadoğu’da Haçlı istilasına karşı ilk en ciddi direnişi gösteren, ömürleri Haçlı ordularına karşı savaşmakla geçen en ünlü Atabey ailesi, Zengi Hanedanı’ndan (1127- 1222) başkası değildi... Selçuklu Atabeyleri’nden (lokal hükümdar) Zengi (Zangi) ailesi, Irak Musul ve daha sonra Suriye Halep ve Şam (Damascus) Atabeyi olarak tarihe geçmişlerdir. Tüm ömürleri haçlılara karşı mücadele ile geçen hanedanın kurucusu Musul Atabeyi Imadeddin Zengi’nin (1084- 1146) ölümünün ardından, oğullarından Nureddin Zengi (Nur Ad-din Abu-Al Qasım Mahmud Inb’Imad Ad-Din Zangi, 1118- 1174), Damascus (Şam) atabeyi olarak hanedanı sürdürmüştür... Aydın, akıllı, temkinli, yakışıklı ve anlaşıldığı kadarıyla iyi bir insan olan Nureddin’in veya Nur al- Din Zengi (bu ad, “dinin nuru, ışığı” anlamına geliyor), İslam güçlerinin Haçlılara karşı birlik oluşturabilmesi için, haçlılar ile zaman zaman işbirliği yapan, ikili oynayan Yedi İmam Şiası (İsmailiye) ideolojili ve Kahire merkezli Şia Fatımi Devleti’ni (909- 1171) yıkmaya karar vermişti. Bu amaçla Nur al- Din Zengi, sarayında hizmet veren ve aynızamanda aile dostları olan Eyyubi (Ayyubi) ailesinden Şirkuh’un (kürtçe, Arslan anlamına) komutasında bir orduyu 1169 yılında Kahire üzerine yollayacaktı...  

 

Suriye’de de kaleleri olan, zaman zaman Haçlı güçleri ile işbirliği yapan, özellikle Türk-Selçuklu yönetiminden ve onlarla birlikte çalışanlardan nefret eden, ileride Zengi ve Eyyubi Hanedanları ve hatta ilk Memluklu sultanları için de tehdit oluşturacak olan Haşhaşçılar’ın ana üsleri, Tahran’ın kuzeyinde, Elburuz sinsilesinin ve İran’ın en yüksek dağı Demavand’ın eteklerinde idi. Eğitimli aydın bir karakter olan ve Haşhaşçılar’ı örgütleyen Hasan-e Sabbah (ölümü, 1124), siyasi süikastlerle Selçuklu yönetimi ve Sünni islam dünyası içinde politik destabilizasyon yaratmayı hedeflemekteydi... Hasan-e Sabbah tarafından amaca uygun biçimde restore edilmiş olan Alamut Kalesi’nin gerisinde yükselmekte olan 5671 metre yüksekliğindeki Demavand dağı, eski İran için, Yunanistan’daki Olympus gibi mitolojik önemi olan bir yerdi. Hasan-e Sabbah’ın merkezi olmadan önce de zaptedilmesi zor eski üs Alamut Kalesi, Demavand’ın bu mitolojik anlamı ile bağlantısız olarak kurulmuştu...

 

Vaktiyle Fatımi Halifeliği emrinde İsmailiye ideolojisinin dailerinden (propogandistlerinden) biri iken, çok daha aşırı görüşlere sahip Nizari İsmailiyesi’nin önderi konumuna gelen İranlı Hasan-e Sabbah, restore edip yeniden şekillendirdiği Alamut Kalesi’nde oluşturduğu sahte cennetin aldatma gücü yardımıyla gözü kara süikastciler edinebilmişti. Ölünce, daha önce afyonlanmış vaziyette yollanmış oldukları sahte cennete gideceklerini sanan bu “kutsal katiller”e O, istediği kişiyi rahatca öldürtebilmekteydi... İran’da ve Suriye’de yaşamakta olan İsmailiye cemaati, al-Mustali’nin Halifeliğini reddecek, al-Mustansır’ın büyük oğlu Nizar’ı O’nun ardılı ve yeni İmam olarak kabuledecekti. Böylece, Hasan-e Sabbah’ın da içinde yeraldığı, ve gümüzde ünlü Ağa Han ailesi tarafından temsiledilen ekstremist Nizari İsmailiyesi şekillenmiş olacaktı...

 

Nizari İsmailiyesi safında yeralmış, hatta onların lideri olmuş olması bakımından Hassan-e Sabbah, sonuçta, Kahire merkezli Fatimi Halifeliği ile ters düşmüştü ama, “düşmanımın düşmanı dostumdur.,” felsefesine uygun olarak Hasan-e Sabbah’ın Fatımi Halifeliği ile ilişkileri sürecekti. Fatımiler, Sünni İslam’a karşı vermekte olduğu savaşta Hasan-e Sabbah’ı destekleyeceklerdi... Günümüzde olduğu gibi o yıllarda da terör, politik mücadelede bir enstruman olarak kullanılmaktaydı... Haşhaşçılar’ın merkezi Alamut Kalesi, 1256 yılında Hülagü’ya bağlı Moğol güçleri tarafından zaptedilip yıkılacaktı ama, Sabbah’ın izleyicileri, özellikle Suriye’de, Baybars tarafından kökleri kazınıncaye dek eylemlerini sürdüreceklerdi... Moğollar, Alamut Kalesi’ni zaptedip yıkmalarından iki yıl sonra, 1258’de Bağdad’a girecekler ve Abbasi Halifeliği’nin sonunu getireceklerdi... Anlaşılan, Alamut yıkılırken, Hasan-e Sabbah’ın zengin kitaplığı, birsürü kayıt ve belge yokolacak, ve tarihin bu sayfaları üretilen efsanelerin sisleri ile perdelenecekti...

 

Zengi (Zangi) ailesi ile Eyyubi ailesinin dostlukları şu şekilde başlamıştı... Imaddeddin Zengi’nin (Imad Ad-Din Zangi,1084- 1146), Halep valisi olan babası 1094’de öldürüldükten sonra, Imaddeddin, Musul’a taşınmış ve genç yaşta Selçuklu Hanedanı’na hizmete başlamıştı. Selçuklu Sultanı II. Mahmud, 1126 yılında, Imaddeddi Zengi’yi Basra valiliğine tayin edecekti... Abbasi Halifesi al-Mustarshid (1118- 1135) politik iktidarı elegeçirmek amacıyla başkaldırmış ve 1127’de ordusu ile Sultan II. Mahmud’un üzerine yürümüştü. Bu iççatışmada Imaddeddi Zengi, Sultan II. Mahmud’un safında yeralacaktı... İmadeddin Zengi, Abbasi Halifesi al-Mustarshid’in güçlerine karşı savaşırken, Bağdad’ın kuzeyinde, Dicle’nin karşısındaki Tikrit’te sıkışmıştı. O, hiç tanımadığı -bölgenin yöneticisi- genç Kürt subayı Eyyub’den kendisini karşı kıyıya geçirmesi için yardım istemişti. Sonuçta İmadeddin Zengi, Eyyub’un (Necmeddin Eyyub ibn Şadi) yardımı ile kurtulacak ve iki aile arasında derin bir dostluk başlayacaktı... Savaşı yitiren Halife al-Mustarshid öldürülecek, ve Selçuklu Sultanı II. Mahmud, al-Mustarshid’in kardeşi al-Muqtafi’yi (1136- 1160) Halife olarak atayacaktı...

 

Selçuklu Sultanının güvenilir kişisi ve iyi asker İmadeddin Zengi, başlaması muhtemel Fransız Haçlı seferine karşı sınırları savunması için Halep valiliğine tayinedilecekti. Diğer yandan İmadeddin Zengi, bazı tarihçilere göre, Suriye ve Filistin’i içine alan hükümdarlığını oluşturma düşleri kurmaktaydı... Kuzey Azerbeycan’ın Tavin bölgesinde yaşıyan Kürt aşiretler birliği Hizbaniye’nin Revadi koluna mensup Eyyubi ailesinin reisi , -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- Eyyub idi. Yusuf’un (Selahaddin’in) doğduğu gece (1137 veya 1138 yılı), ailenin babası Eyyub, tüm yakınlarını yanına alarak Tikrit’ten Halep’e, İmadeddin Zengi’nin yanına gidecek ve orada kardeşi Şirkuh (Arslan) ile birlikte İmadeddin Zengi’nin ordusunda askeri yönetici olarak görev yapmaya başlayacaktı...

 

İmadeddin Zengi’nin uyurken Fransız kölesi tarafından öldürülmesinin ardından yerini, adı “dinin ışığı” veya “dinin nuru” anlamına gelen oğlu Nur Ad-din Zangi (Nureddin Zengi) alacaktı. Tüm ömrü Haçlılara karşı savaşlarla geçmiş olan Nureddin, 1154 yılında, halkının desteği ile Şam’ı (Damaskus) elegeçirecek ve oraya yerleşecekti... Şam (Damaskus) emiri Abak, Kudüs Kralı Haçlı Baudouin ile işbirliği yaptığı için, Nureddin Zengi’nin saldırısına uğramıştı. Şam halkı da, kenti alabilmesi için Nureddin Zengi’ye yardımcı olmuştu... Aynı yıl, 1154’de Şam, Zengi’nin geniş topraklarının başkenti olacaktı... Kısacası, hemen hemen tüm Suriye, Zengi Hanedanı’nın eline geçmişti...

 

Eyyubi ailesinin reisi Eyyub’un oğlu olan Selahaddin, Zengi ailesi ile birlikte Şam’a yerleştikleri 1154 yılında, henüz 16- 17 yaşlarında idi. O, Yusuf Selahaddin, Şam sarayında eğitilip olgunlaşacaktı... Doğduğunda babasının O’na, Selahaddin’e vermiş olduğu ad, Yusuf idi.... Sonradan, övgü amacıyla Yusuf adına, Selahaddin (Salah al- Din) adı eklenecekti. Selahaddin (Salah al- Din), “dinin onuru”, “iyi olan”, veya iyi yürekli dürüst gerçek müslüman anlamına gelmektedir... Eğer tarihler yanlış yazılmamışsa, Selahaddin Eyyubi, gerçekten de iyi bir insandı... Haçlıların dilinde Selahaddin adı, “Seladin” olacaktı... P. H. Newby’nin anlatımı ile Yusuf Selahaddin, evinde kürtçe, camide arabca, ve askeri eğitim görürken de türkçe konuşuyordu...

 

Askerleri ile dostca kaba biçimde şakalaşan, tek gözü kör görüntüsü veren orta boylu şişman Şirkuh (Yusuf Selahaddin’in amcası), çok iyi bir asker ve sonderece enerjik biri idi. Ordu komutanı olan Şirkuh (arslan), askerleri tarafından çok sevilmekteydi... Şirkuh hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse... O, Şirkuh, 1144 yılında, yine Zengi ailesine bağlı ordunun komutanı olarak, ordusunun başında, Merkezi Urfa (Edessa) olan Haçlı Devleti’ne saldırmış ve bu devleti yıkıp tarihten silmişti. Şirkuh’un emrindeki ordu, 1149 yılında, Antakya Prensi (Haçlı) Raymond’un ordusunu dağıtmıştı. Şirkuh, elleriyle öldürdüğü Raymond’un kafasını Nureddin Zengi’ye getirmişti ve O’da bunu gümüş bir tepsi içinde Bağdad Halifesi’ne yollamıştı...

 

Kahire merkezli Fatımi Halifeliği’ni yıkıp Haçlı ordularının karşısına birleşik bir güç olarak çıkmayı düşünen Nureddin Zengi, 1169 yılında Şirkuh’u, ordunun başında Kahire’ye yollayacaktı. Bu ordu, Türk, Arab ve Kürt askerlerden oluşmuştu... Şirkuh, yeğeni Selahaddin’i (Salahaddin Yusuf ibn Ayyub, 1137/ 38- 1193), neredeyse kolundan tutup sürükleyerek yanında götürecekti. Hiç te katılmak istemediği bu sefer, Tikrit doğumlu ve Şam’da Zengi ailesinin sarayında yetişme Yusuf Selahaddin’in tüm yaşamını değiştirecekti...

 

Ayrıntılara girmeden anlatmaya devamedecek olursak... Selahaddin Eyyubi (1137/38- 1193), Amcası Şirkuh’un başında olduğu ordu ile Kahire’ye üç kez girecekti... Zengin Kızıl Deniz ticaretinin rantını yiyen Fatimi Halifeliği’nin son hastalıklı ve çocuk yaştaki iktidarsız Halifesi el- Aziz, entrikacı veziri Shawar’in (Şaver) oyuncağı konumuna sürüklenmişti. Haçlı güçleri ile de ilişkileri kotaran entrikacı Shawar’in yalanları, oyunları nedeniyle Şirkuh, Kahire’yi üç kez üst üste fethetmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Shawar (Şaver), bizzat Selahaddin tarafından öldürülecekti...

 

Zengi güçleri tarafında elegeçirilmiş Mısır’da, Kahire’de, Şam sarayının temsilcisi konumunda vezir olan, bir başka ifadeyle Mısır’ın en üst yöneticisi konumuna sahibolan Şirkuh, yemek yerken aniden ölecekti. Belki de bir kalp krizi geçirmişti... Henüz ruhani gücünü korumakta olan Şia Fatımi Halifesi el- Aziz ve çevresi, yumuşak başlı biri olarak gördükleri Yusuf Selahaddin’i, kullanabileceklerini düşüncesi ile, Şirkuh’un yerini almaya, idari-askeri en üst yönetici olmaya, kısacası baş vezirliğe zorlayacaklardı. Böylece Yusuf Selahaddin, birden, Fatımi Halifeliği içinde en üst yönetici konumuna, Halifeden sonraki ikinci kişi konumuna yükselecekti... Aslında O, Yusuf Selahaddin, elindeki askeri güç nedeniyle birinci kişi konumundaydı ama, geçici olarak Fatımi Halifesi’ne dokunmamaktaydı. Yalnız şüphesiz bu yeni hukuki konumu O’nu, Yusuf Selahaddin’i daha da güçlendirmişti...

 

Eğer tarihler doğru ise, Halife’nin kişisel dostluğunu kazanmış olan mütevazi ve kadirşinas Yusuf Selahaddin, tüm baskılara karşın, bu hasta ve ölümünü bekleyen kişiyi biryana iterek Sünni Bağdad Halifesi adına Cuma hutbesi okutma ve Fatımi Halifeliği’ni resmen sonlandırma işini geciktirecekti. Aslında pratikte politik güç, 1169 yılından beri, Şam sarayının yollamış olduğu orduyu yönetenlerin elindeydi ama, bu yöneticiler henüz iktidarsız Şia Fatımi Halifesi’ne dokunmamış ve Sünni Bağdad Halifesi adına hutbe okutmamış oldukları için, Fatımi Hanedanı bitkisel yaşamını sürdürür gözükmekteydi... Sonunda birgün, 1171 yılında, Kahire’nin en önemli camisinde, Sünni Bağdad Halifesi adına hutbe okunacak, ve sonuçta Şia Halifeliği Mısır’da resmen tarihe gömülecekti... Bazı tarihçilere göre sözkonusu hutbe, Selehaddin’e rağmen ve O’nun haberi olmadan okunmuştu. Çünkü, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi Selahaddin, hasta Halife el- Aziz ile kişisel bir dostluk kurmuştu, onu üzmemek için hutbe okutma işini, el- Aziz’in ölümü sonrasına bırakmayı düşünmekteydi. Sünni Bağdad Halifesi adına hutbe okunduktan hemen sonra, el- Aziz fazla yaşamayacak, ölecekti...   

 

Mısır’da, 1171 yılından itibaren, Sünni İslam ideolojili Yusuf Selahaddin dönemi, bir başka ifadeyle Eyyubi Hanedanı dönemi başlayacaktı... Birçok kayda değer gelişmenin yanında, aynı dönemde, Fatımi Devleti tarafından 970 yılında kurulup 988’de tam anlamıyla organize edilen al-Azhar Üniversitesi, bir Sünni eğitim merkezi haline getirilecekti. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi burada, İslam hukuku (şeriat), teoloji (din bilimi), ve arabca öğretilmekteydi. Hemen belirtmekte yarar var, Fatımi Halifeliği döneminde dahi Mısır toplumunun çoğunluğu, İsmailiye Şiasına değil, Sünni İslam’a bağlı kalmıştı... Oxford’dan emekli Profösör Albert Hourani’ye göre, Fatımi Halifeliği sırasında Sünni inançlara yönelik herhangi bir baskı olmamıştı. Ayrıca yine aynı dönemde, geniş hıristiyan ve Yahudi toplulukları da barış içinde yaşamışlardı...

 

Sonuçta O, Yusuf Selahaddin, -hiç te önceden planlamadığı biçimde- Şam sarayı ile yollarını ayıracak ve Eyyubi Hanedanı’nı (1171- 1250) kuracaktı. Çevrenin ve anlaşılan elegeçirilmiş olan zenginliklerin de etkisi ile şekillenen bu kopmadan kısa süre sonra, daha doğrusu üç yıl sonra, 1174 yılında, Nureddin Zengi yaşamını yitircekti... Nureddin Zengi’nin ölümünün ardından, Suriye ile Mısır, Selahaddin’in önderliğinde birleşecekti... Zengi ailesine duygusal olarak da sımsıkı bağlı olan Yusuf Selahaddin’in babası Eyyub’un, sözkonusu kopmaya karşı çıkmış olduğu söylenmektedir...

 

Yusuf Selahaddin, 4 temmuz 1187 günü, Kuzey Filistinde Galilei Gölü’nün (Nazarret Gölü, günümüz İsrail’inin kuzeyinde, Lübnan’ın güneyinde, Suriye- Ürdün- İsrail’in birleştiği üçgende, Golan tepelerinin eteğinde, Ürdün Nehri’nin/ Şeria’nın doğduğu göl.) yakınındaki Hattin’de çok büyük bir Haçlı ordusunu imha edecekti. Haçlılar’ın kayıpları okadar büyük olmuştuki, Kudüs Krallığı, Selahattin’in güçleri tarafından kolayca fethedilecek duruma gelmişti. Doğu Akdeniz kıyılarındaki tüm limanlar ve bunlara yakın yerler, Akre, Toron, Beyrut, Sidon, Nazarret, Kaerarea, Nablus, Yaffa, Askalon, üç ay içinde Selehaddin’in eline düşeceklerdi... Sözkonusu kıyı kentlerine yönelik askeri operasyonları ile Selahaddin, Kudüs Krallığı’na Akdeniz’den gelebilecek yardımların yolunu kesmiş olmaktaydı. Sonunda O, Selahaddin, 2 ekim 1187’de Kudüs’ü kuşatacak ve kısa süre sonra kenti alacaktı. Aradan geçmiş olan 88 yılın ardından Kudüs (Jerusalem), Haçlı istilasından kurtarılacak, yeniden Müslüman güçlerin eline geçecekti...

 

Kudüs’ü zapteden Selahaddin, Hiristiyan ve Yahudi halka dokunmayacak, isteyenin -küçük bir haraç karşılığında- varlıklarını da alarak gitmesine izin verecekti. Varlığı olmayanlardan haraç dahi alınmayacaktı... Halbuki, 88 yıl önce, I. Haçlı Seferi sırasında, 1099’da aynı kente girmiş olan Haçlılar, özellikle müslümanlara yönelik kanlı bir katliamı ve yağmayı başlatmışlardı. Yine Haçlılar, tapınaklara sığınan Yahudileri de sığındıkları yerle birlikte yakmışlardı... Hatta, Ortodoks Hiristiyanlar bile, katliamdan ve yağmadan kurtulamamışlardı...

 

Kudüs’ün tekrar Müslümanlar’ın eline geçişinin ardından Papa VIII. Gregory, Üçüncü Haçlı Seferi’ni (1189- 92) başlatacaktı. Sözkonusu seferde, 1191 yılında Haçlılar, açlık nedeniyle teslim olan Akkâ (Acre) Kalesi halkından 2 700 kişiyi, kadın-çoluk-çocuk esiri birbirlerine bağlayıp taşlarla, kılıçlarla öldüreceklerdi. Sivil halka yönelik bu vahşice katliamı emreden ve yöneten kişi, “arslan yürekli” İngiltere Kralı I. Richard (1157- 1199) idi... Kendisini Kutsal Roma İmparatoru ilanetmiş olan Alman Kralı Frederick Barbarossa (I. Frederick), “kutsal topraklara” giden yolda, 10 Haziran 1190 günü, Silifke Çayı’nı geçmeye çalışırken boğulduktan sonra, aynı seferin ikinci büyük kumandanı olarak İngiltere Kralı I. Richard, Kıbrıs üzerinden “Kutsal topraklara” ulaşacak ve III. Haçlı Seferi’ni sürdürecekti (İleride Hitler, Sovyetler Birliği’ne karşı üç koldan başlatacağı saldırının adını “Barbarossa Operasyonu” olarak koyarken, III. Haçlı seferi’ni başlatmış olan Frederick Barbarossa’nın adından esinlenecek, bu kişiyi örnek alacaktı.)... I. Richard, Akkâ (Acre) Kalesi’ndeki vahşice “zaferi”nin, veya kanlı katliamının ardından, diğer bazı kıyı kentlerini elde etmenin ötesinde bir başarı sağlayamayacaktı. Kısacası Haçlılar, Kudüs’ü birdaha geri alamayacaklardı. Sadece yeni insani trajedilere neden olmakla kalacaklardı... Yusuf Selahaddin, mükemmel bir askeri stratejist olarak Haçlı ordularına karşı sonderece başarılı savaşlar vermeyi sürdürecekti...

  

Mısır ve Suriye’de -Büyük Selçuklu’nun bir uzantısı olarak kurulmuş ve Selçuklu devlet örgütlenmesinin benzeri bir yapıya sahip- Eyyubi Hanedanı (1171- 1250), Kölemen, veya Memluk (Mamluk) olarak adlandırılan Türk, Çerkez ve birkısım Arnavut asıllı profesyonel askerler tarafından, daha doğrusu bu “köle” ordunun generalleri eliyle sonlandırılacaktı. Baskın olarak Türklerden oluşan sözkonusu “köle” askerler, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, 800’lü yıllardan itibaren İslam devletlerinde, öncelikli olarak Abbasi Halifeliği içinde kullanılmakta idi... Abbasi Halifesi al-Mu'tasim (794- 842) tarafından oluşturulan sistem, süreç içinde evrimleşecekti… Yukarıda adı geçmiş olan aydınlanmacı büyük Abbasi Halifesi al-Ma`mun’un 833’de ölümünün ardından sekizinci Abbasi Halifesi olan al-Mu'tasim, paralı Türk askerlerden bir ordu kuracaktı…

 

Mustafa Nihat Özün tarafından hazırlanmış olan Osmanlıca-Türkçe sözlükteki açıklamaya göre, arabca kökenli memlûk, veya memlûke sözcüğü, birinin malı olan, köle olan, anlamına gelmektedir ama, Memluk askerleri gerçek anlamı ile köle değillerdi. Çocuk yaşta alınan bu askerler, Müslümanlaştırılıp arapca öğretildikten, ve sıkı bir askeri eğitimden geçirildikten sonra, azad edilip yeteneklerine göre görevlere, komutanlıklara atanmakta idiler. Sözkonusu askerler devlete, hükümdara ait oldukları için, birine ait olma anlamına adları Memluk idi, ve Kahire merkezli Memluk Hanedanlığı (1250- 1517) devletinin çekirdeğinde bu askeri güç durmaktaydı...

 

Asıl olarak iki farklı kökenli, önce Türk, sonra Çerkez kökenli hanedanlıktan oluşan ve genel anlamı ile Memluk Hanedanı olarak adlandırılan devlette, Osmanlı’da veya başka feodal karakterli devletlerde olduğu gibi süreklilik arzeden gerçek bir hanedan sistemi yoktu, olmayacaktı. Babadan oğula geçme durumları olsa da, asıl olarak en yetenekli ve güçlü olanların sistem içinde hükümdarlığa dek yükselebilme olasılıkları vardı... Konunun uzmanı bazı tarihçilere, ve bazı kaynaklara göre bu devlet, Memluk Sultanlığı, bir “Türk devleti” olarak anılsa da, yukarıda da ifade etmiş olduğum gibi, Memluk hükümdarlar arasında “Burji Memluk” veya “Burji Hanedanı” (1382- 1517) olarak anılan Çerkes Memluk’da vardı... Memluk Devleti’nin, Memluk Hanedanı’nın 1250’de temelini atanlarsa, “Bahri Memluk” (1250- 1382) olarak anılan Türk Memluk Generalleri idi ve bunlar ilk Memluk Sultanları olacaklardı...

 

Konu ile ilgili tarihçilere göre Türk Memluk hükümdarları ve askerleri, kendi aralarında türkçe konuşmakta idiler, arapcaları zayıftı... Bu Türkler, Osmanlı hanedanını şekillendirmiş olan Oğuz Türkleri değil, genellikle, Baybars’ın da ait olduğu Kıpçak Türkleri idiler (Kıpçak Kağanlığı’ndan ve Kıpçak türkçesinden daha önce sözedilmiştir.)... Bir Kıpçak Türkü olan Baybars (Al-Malik Az-Zahir Rukn Ad-Din Baybars Al-Bunduqdari veya As-Salihi, 1223- 1277; sultanlığı, 1260- 1277), çağının ve aslında daha sonraki yüzyılların en önemli yöneticilerinin ve askeri dehalarının başında yeralacaktı...

 

İlk Memluk Sultanları, Türk asıllı Bahri Hanedanı’ndan (1250- 1382) geleceklerdi. Bunlara Bahri Memlukluları denecekti... Anlamış olacağınız gibi, arabca bir sözcük olan Bahr, deniz, büyük göl, büyük nehir, anlamına gelmektedir. Nil nehri için arapca da, “Bahr al-Nil” denilmektedir... Onlara, yani Kıpçak türklerinden oluşan Bahri Memluklular’a verilmiş olan Bahri adı, merkezlerinin olduğu yerden, Merkezi garnizonlarının Kahire’de Nil’in ortasındaki Al-Rodah (Rudah) Adası’ndaki kalede olmasından ileri geliyordu. Sözkonusu kale, Eyyubi hanedanın son önemli temsilcisi as-Salih Necmeddin Eyyub (yönetimi, 1239 ve 1245- 49) tarafından yaptırılmıştı...  

 

Fransa Kralı IX Louis (1214- 1297; krallığı, 1226- 1270) önderliğindeki Yedinci Haçlı Seferi (1248- 50) ordularının Mısır’ı istilaları sırasında, 1249 yılında yaşamını yitiren as-Salih Necmeddin Eyyub’un ölümünün ardından, Salih’in dul eşi Shayar ad-Durr, Salih’in ölümünü, uzakta, Hasankeyf’de bulunan oğlu ve varisi Turan Şah’dan uzun süre gizleyecekti. Kahire’ye ulaşıncaya dek babasının ölümünden habersiz Turan Şah, sonuçta, Sultanlığını ilanedecekti. Fakat Turan Şah, 30 Nisan 1250’de, Baybars’ın önderlik ettiği bir gurup Memluklu subayı tarafından öldürülecekti. Turan Şah’ı öldürenler, kendilerine göre, “Allah’ın isteğine uymuşlardı”... Turan Şah’ın ölümünün ardından, Memluklu generallerinin desteklediği Salih’in dul eşi Shayar ad-Durr, kendisini, “Müslümanların kraliçesi” ilanederek tahta oturacaktı. O’nun iktidarı Mısır’da tanınacaktı ama, Selahaddin’in soyundan gelen Suriye emiri (prensi) bunu kabuletmeyecekti. Bağdad Halifesi, bir kadının yönetimine karşı çıkan Suriye emirinin yanında saf tutacak, ve Mısır emirlerinden (prenslerinden) erkek bir hükümdar seçmelerini isteyecekti. Halife’nin pratikte yaptırım gücü olmasa da, manevi etkisi vardı. Sonuçta, Eyyubi ailesinin Suriye kolundan Musa (yönetimi, 1250- 52) adlı biri emirler tarafından seçilerek Mısır’ın başına atanacaktı. Fakat O, pratikte Mısır Sultanı olamayacaktı...

 

Mısır’da etkili bir karakter ve Memluk gücünün başkumandanı olan Kıpçak Türkü Aybak (Aybeğ, ölümü, 1257), aynı süreç içinde, Salih’in dul eşi Shayar ad-Durr ile evlenecek, ve pratikte asıl yönetici O olacaktı. Güçlü bir karakter olan Aybeğ, ölümüne dek, 1250- 57 yıllarında Mısır’a Memluklu yönetimini güçlü biçimde yerleştirecek ve Bahri Hanedanı’nı kuracaktı. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Bahri Hanedanı’nın tüm sultanları Aybek’in soyundan olmayacaklardı. Böylesi, farklı bir hanedan anlayışı idi...

 

Birseri trajik olayın, iç çatışmanın, orta Mısır’da bir Arab isyanının bastırılmasının ardından, 1254 yılından sonra, Aybeğ’in iktidarı sözün gerçek anlamıyla pekişecekti... Arab isyanını başarı ile bastırmış olan kumandanın Aybek (Aybeğ) tarafından öldürülmesinin ardından, birçok Memluk emiri, kumandanı ile birlikte -ileride Mısır sultanı olacak olan- I. Baybars’da Suriye’ye kaçacak ve onlar 1260 yılına dek burada kalacaklardı. Kaçanlar, Aybeğ’in tiranlığından kurtulmayı, yaşamlarını güvence altına almayı düşünmüşlerdi. O yıllarda Suriye, henüz Bahri Memluklu Hanedanı’nın kontrolu altında değildi... Mısır’da sözkonusu gelişmeler olurken, Hülagü önderliğinde Moğollar, İran’ı elegeçirmekteydiler. Onlar, İl-Kağanlığı (İlhanlı, 1256- 1353) devletini kurmaktaydılar... Moğollar, 1258’de Bağdad’ı alıp kenti harabeye döndürecekler ve son Halife al-Musta’sim’i ödüreceklerdi. Böylece Abbasi Halifeliği (749- 1258) tarihe gömülürken, Sünni Müslüman dünyası da bir süreliğine ruhani önderlikten mahrum kalacaktı...

 

Saray entrikaları içinde iktidara taşınmış olan Aybeğ’in 1257 yılındaki ölümü, evlenerek O’nu iktidara taşımış olan Shayar ad-Durr eliyle olacaktı. Eğer tarihler doğru ise, bir kıskançlık krizi sırasında işlenmiş olan bu cinayetin ardından, birkaç gün sonra, Shayar ad-Durr’da, Aybeğ’in bir cariye olan ilk eşi tarafından öldürülecekti. Aybeğ’in ölümünün ardından henüz çocuk yaşta olan oğlu Ali (yönetimi, 1257- 59) Mısır Sultanı olacaktı ama, iktidarda fazla kalamayacaktı... Ordu kumandanı al-Muzaffer Seyfettin Kutuz, ufukta beliren Moğol tehdidi karşısında genç sultanı iktidarı terke zorlayacak ve üçüncü Memluk Sultanı olarak O’nun yerini alacaktı. Moğol tehdidi, Kutuz ile Baybars’ın da anlaşmalarına yardımcı olacak ve Baybars ordu kumandanı olarak Kahire’ye dönecekti...

 

Karadeniz’in kuzeyinden, Kırım doğumlu bir Kıpçak Türkü olan, çocuk yaşta tutsak olarak alınıp satıldıktan sonra orduya seçilip azad edilen, ve Memluk askeri olarak eğitilen Baybars’ın ünü, savaş alanlarındaki başarılarından kaynaklanmaktaydı. O’nun ilk büyük zaferi, -yukarıda adı geçmiş olan- Fransa kralı IX. Louis’e karşı olmuştu...

 

Çok önemli bir karakter olan Baybars hakkında biraz daha bilgi verecek olursak... Memluk (Mamluk) sultanları arasında en dikkate değer kişilik, ve en çok ünleneni, 1223 Kırım doğumlu bir Kıpçak Türkü olan Baybars’dan başkası değildir. Köle olarak satılmasının, uzun serüvenlerin ve sonderece zor bir yaşamın ardından O, Baybars, 1260- 1277 yıllarında Memluk Devleti’ni yönetecekti... Okullu olmamasına, çocukluktan böyle bir eğitim görmüş olmamasına karşın, sonderece zeki, akıllı ve becerikli bir insan olan Baybars, yaşam okulundan geçerek kendisini yetiştirmiş birisiydi. O, sadece Mısır için değil, tüm İslam dünyası için en değerli yöneticilerden, ve en mükemmel askeri stratejistlerden biri olacaktı...

 

Moğol istilacılarla ittifak halinde olan Batılı Haçlı güçlerine karşı, ve yine durdurulamaz kabuledilen Moğol istilacılara karşı, İran’da ve Irak’da egemen Moğol İl-Kağanlığı (1256- 1353), veya İlhanlı güçlerine karşı başarılı biçimde savaşarak zaferler kazanan, onları durduran ve aynızamanda Mısır’da önemli idari reformlar gerçekleştirmiş olan Baybars’ın adının tamamı, Al-Malik Az Zahir Rukn Ad Din Baybars Al Bunduqdari olmaktadır. Baybars’ın adındaki “Al-Malik Az Zahir” ünvanı, “Fetheden, fetihci hükümdar” anlamına gelmektedir. O kendisini, “Haçlılara ve Moğollara karşı doğru inancın koruyucusu” olarak takdim etmekte idi. Baybars’ın politik kimliği, İslami temel üzerine oturtulmuştu. O, Kahire merkezli olarak Abbasi Halifeliği’ni sürdürme iddiasındaydı. Örnek olarak aldığı kişiliklerden biri de, Kudüs’ü tekrar İslam dünyasına katmış olan Selahaddin Eyyubi’den başkası değildi...

 

Peşte’yi yakıp Viyana önlerine dek gelecek olan Moğollar, önce, Karadeniz’in kuzeyini istila etmişlerdi. Aslında, Karadeniz’in kuzeyinden bu istilayı gerçekleştiren Moğollar ile göçebe Kıpçak Türkleri, aynı ordunun içinde birlikte idiler ve kurulacak olan Altın Ordu (Golden Horde, 1240- 1502) devleti de kısa süre içinde, Batu’dan sonra, özellikle Öz Beg (Özbeg) yönetimi (1313- 41) sırasında hızla Türkleşip İslamlaşacaktı. Kıpçak Kağanlığı adı ise, Batu’nun ardından ülkenin ikinci kağanı olan Berke döneminden (Barakah, 1257- 67) itibaren kullanılmaya başlanacaktı...

 

Baybars, sözkonusu istilanın başlangıç süreci içinde yaşanan kargaşa sırasında tutsak olarak alınıp satılmıştı. Köle ticareti para getiren bir işti...  İşte bu süreçte, 1242 yılında tutsak alınan genç Baybars, diğer bir grup Kıpçak Türkü ile birlikte, -Suriye’nin kuzeyindeki- Hama’nın Türk emiri Aytekin Bundukdari’ye köle olarak satılacaktı... Tek gözü hafif kataraklı, uzun boylu, iri ve yakışıklı bir insan olan Baybars, kısa süre sonra bir Memluk subayına satılacak ve onunla birlikte Kahire’ye gidecekti. Kahire’de halen Eyyubi hanedanı hüküm sürmekteydi ve Baybars’ın yeni sahibi, son büyük Eyyubi sultanı as-Salih Necmeddin Eyyub (yönetimi, 1239- 1245/ 49) olacaktı...

 

Diğer kölelerle birlikte O, Baybars, askeri eğitim için Nil’in ortasındaki Al-Rodah (Rudah) Adası’na yollanacaktı. Aynı Sultan, as-Salih Necmeddin Eyyub, -daha önce de adı anılmış olan- bu adada bir kale inşaettirmişti... Askeri eğitim sırasında olağan dışı savaşcı ustalığı ve askeri yetenekleri ile dikkati çeken Baybars, eğitimini tamamlar tamamlamaz, Sultan’ın özel muhafızları içinde bir gurubun komutanlığına atanacaktı... O, ilk büyük zaferini, Sultan as-Salih Eyyub’un ordusunda komutan olarak Haçlı güçlerine karşı, Yedinci Haçlı Seferi’ne önderlik eden Fransa Kralı IX. Louis’in ordusuna karşı Şubat 1250’de, al-Mansurah kentinde kazanacaktı...

 

IX. Louis, 25 Ağustos 1248’de, 100 gemiye bindirilmiş 35 bin askerle Mısır’a doğru yola çıkıp, yedinci haçlı seferini başlatmıştı. Amacı önce Kahire’yi elegeçirmekti. O, 8 Şubat 1250 günü Al-Mansurah kentini (Aşağı Mısır’da, Nil Deltası’nda birkent) elegeçirmeye çalışırken, Baybars’ın yönettiği Memluk ordusu karşısında yenilgiye uğrayacaktı. Aynı savaşta, Fransa Kralı IX. Louis’in kardeşi Artois’ten Robert öldürülecekti. Fransızlar için yenilgilerle dolu bu haçlı seferi, 7 Nisan 1250 günü IX. Louis’in tutsak edilmesi, ve çok yüklü bir fidye ödedikten sonra serbest bırakılması ile sonbulacaktı... Aynı Kral, IX. Louis, 20 yıl aradan sonra, 1270 yılında, sekizinci haçlı seferini başlatacaktı. IX. Louis’in ordusu ile Tunus’a çıkmasından kısa süre sonra başlayan salgın hastalık, hem askerlerin çoğunun ve hem de Ağustos 1270’de IX. Louis’in ölümüne neden olacaktı...

 

Yedinci Haçlı Seferi’nin başarısızlığa uğradığı 1250 yılında, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- Salih Eyyub’un oğlu ve Eyyubi Hanedanı’nın son temsilcisi Turan Şah öldürülecekti... Turan Şah’ın öldürülmesinin ardından, daha önce de özetlenmiş olduğu gibi, ülkede kargaşa başlayacaktı... Artık Memluk egemenliğinin kuruluş süreci başlamıştı. Yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, ordu başkomutanı Aybeğ, Türk asıllı Bahri Memluklu Hanedanı’nın kurucusu olarak tahtta yerini sağlamlaştırmasının, ve tiranca bir yönetim uygulamaya başlamasının ardından, aralarında Baybars’ın da olduğu bir gurup Memluk komutanı ve emiri (prens) Suriye’ye sığınacaktı... Üçüncü Memluk sultanı Al Muzaffer Seyfeddin Kutuz’un iktidarı (1259- 60) ile birlikte, 1260 yılında, Baybars Kahire’ye dönecekti. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi yaklaşmakta olan Moğol tehdidi onları yakınlaştırmıştı... Kutuz, O’na, Baybars’a, ordu içindeki eski güçlü konumunu geri verecekti. O, Baybars’ı ordunun başkomutanı yapacaktı ama, aralarında yine de bir güvensizlik vardı...

 

Moğol aşiretlerini tek bayrak altında birleştirmeyi başaran Temuçin, 1206 yılında toplanan Moğol Kurultayı tarafından Cengiz (Evrensel Yönetici) adı ile onurlandırılıp tüm Moğolların kağanı seçilerek Yüan Hanedanı’nın (1206- 1368) temelini atmıştı. Cengiz Kağan, 1219- 1223 yıllarında Türk ve Müslüman Harzem Şahlar (1077- 1231) devletini tarihten silerek Mâveraünnehir (Transoxania, nehirler arası) topraklarını, ve Horasan’ı elegeçirerek sınırlarını Batı’da İran topraklarına dek genişletmişti... Yine Cengiz, 1215 yılında, kanlı bir katliamla Pekin’e girecek ve ölümünden önce Çin’in kuzey yarısını fethetmiş olacaktı...

 

Cengiz Kağan, daha ölmeden, dört oğlu arasında imparatorluğunu paylaştırmıştı. Bunlar, bağımsız devletler oluşturmayacaklar, Cengiz’in yerini alacak olana bağımlı, vasal devletler halinde iktidarlarını sürdüreceklerdi. Yani, Cengiz İmparatorluğu tam anlamı ile bölünmüş olmuyordu ama, yine de dört parçaya ayrılmıştı ve süreç içinde bu dört ayrı oğulun ve onların oğullarının değişmemeleri, temasa geldikleri yeni kültürlerin etkileri altında kalarak bozkırın göçebe Moğolu olmaktan çıkmamaları olanaksızdı... Kendi yerine geçmesi için de O, Cengiz, üçüncü oğlu Ögedey’i seçmişti ama, geleneğe uygun olarak kesin kararı Büyük Moğol Kurultayı verecekti...

 

Cengiz’in en büyük oğlu Jöchi ile arası biraz açıktı; Jöchi, 1222 yılından itibaren babasının herhangi bir seferine katılmamıştı... Temuçin’e (1206’dan itibaren Cengiz Kağan) düşman Merkit aşireti, Temuçin’in obasını basmış ve karısı Börke’yi kaçırmıştı. Börke kurtarıldığında, Jöchi’ye gebe idi ve çocuğun babasının kim olduğu biraz şüpheliydi. Cengiz bunu sorun yapmayacak, Börke’yi ve doğacak çocuğu kabuledecekti ama, olay başkaları tarafından gizli gizli konuşulacaktı...

 

Cengiz Kağan’ın 18 Ağustos 1227’de ölümünden iki yıl sonra, 1229’da, yerini almasını istediği üçüncü oğlu Ögedey (Ögedei, Ogadai, 1185- 1241), Büyük Kurultay tarafından  tüm Moğolların kağanı seçilecekti. Cengiz sadece “Kağan” ünvanını kullanırken, Ögedey, “Büyük Kağan” ünvanını kullanacaktı...

 

Ögedey’e Batı Moğolistan ve şimdiki Çin’in kuzeybatısında yeralan Sinkiang-Uygur topraklarının kuzeybatı ucu kalmıştı... O, Ögedey, Merkezi Moğolistan’da, Orhon Nehri kıyısında Karakurum adlı yeni bir kent kuracak, ve burasını merkezi, başkenti yapacaktı... O, Kuzey Çin’e egemen Juchen Hanedanı’na saldıracaktı ama, Çinli danışmanına uyup, halkı yoketmeyecek, kullanacaktı. Böylece O, daha gelişmiş Çin silah teknolojisini elde edecekti.

 

Cengiz’in ikinci oğlu Çağatay (Chaghatai, ölümü, 1241) ise, günümüzde Çin’in kuzeybatı sınırları içinde olan Sinkiang-Uygur topraklarının güney bölümü ile Mâveraünnehir’in (Sri Derya ile Amu Derya nehirlerinin arası, diğer adıyla Transoxania) büyük kısmını içeren zengin toprakları almıştı. Kısacası O, Orta Asya’nın en önemli ve verimli kısmını elde etmişti... Sonuçta, Orta Asya’da Chaghatai Kağanlığı kurulmuştu. O, Batı Sinkiang’da bulunan Almarikh kentini merkezi yapacaktı... Çağatay, sınırlarını daha da genişletecekti...

 

Cengiz’in en yaşlı oğlu Jöchi, Sibirya’nın ortalarından geçip Kuzey Buz Denizi’ne dökülen Yenisey Nehri’nden Aral Gölü’nün (Aral Denizi’nin) batısına dek uzanan geniş toprakları sahiplenmişti...

 

Cengiz’in en küçük oğlu Tolui’ye ise, Doğu Moğolistan kalmıştı.

 

Babası Cengiz Kağanın ölümümden kısa süre önce, Şubat 1227’de yaşamını yitiren Jöchi’nin mirası, kuzeydeki geniş toprakları, Oğlu Batu’ya (1205?- 1255) kalmıştı. Batu’nun kardeşi Berke’de ağabeyi ile birlikteydi... Cengiz’in torunlarından Batu, amcası Büyük Kağan Ögedey’in buyruğu ile, 1236 yılında, 150.000 kişilik bir süvari ordusunun başında Avrupa’ya doğru saldırıya geçecek, Macaristan’ı fethedip Viyana önlerine gelecek, Bulgaristan’a ve Dalmaçya kıyılarına dek inecekti... O, Karadeniz’in kuzeyinde Rusya’dan, Doğu Avrupa’dan, Urallar’dan Sibirya’nın içlerine dek uzanan Altın Ordu (Golden Horde) veya Kıpçak Kağanlığı devletinin temellerini atacaktı.  

 

Batu’nun emrindeki Moğollar, göçebe Kıpçak Türkleri ile birlikte hareket etmekteydiler. Aslında, yolları üzerindeki halklar ya onlardan kaçıyorlar, ya da şimdiki Oset halkının ataları olan birkısım Alanlar gibi onlara katılıyorlardı... İlk hakanı Batu olan imparatorluk içinde, leride, Kıpçak Türk kimliği, Kıpçak türkçesi ve İslamiyet baskın gelecekti. Kısa sürede Büyük Moğol İmparatorluğu’ndan bağımsızlaşacak olan devletin adı, içindeki ağır basan Türk unsurlar nedeniyle, Kıpçak Kağanlığı olarak ta anılmaya başlanacaktı... Batu’nun ölümünün ardından yerini alan kardeşi Berke (kağanlığı, 1257- 67), Batu daha sağ iken İslam inancını kabuletmişti...

 

Cengiz’in en küçük oğlu olan Tolui’nin dördüncü oğlu ve Cengiz’in torunu olan Kubilay Kağan (1215- 1294), Çin’in tümünü fethederek ilk Yüan İmparatoru olacaktı... Cengiz kağan’ın torunlarından ve Kubilay Kağan’ın kardeşi olan dördüncü Büyük Kağan Möngke (Mangu, kağanlığı, 1251- 59) yaşamını yitirdikten sonra, 1260’da Kubilay, Büyük Kağanlığa seçilecekti... Möngke, Kubilay, Arigböge, ve Hülagü, bunların hepsi de Cengiz’in en küçük oğlu Tolui’nin oğulları idiler, kardeştiler. İleride, bu kardeşlerden Arigböge ile Hülagü arasında kanlı bir iktidar kavgası yaşanacaktı...

 

Batu’nun Rusya’yı fethetmesinin ardından, Büyük Kağan Möngke (Mangu), kardeşi Hülagü’ye (1217- 1265), İran’ı fethetme görevini verecekti. Asker sayısı 130 bini bulan büyük bir ordu ile 1253 yılında Moğolistan’dan Batı’ya doğru yola çıkan ve Moğollara göre oldukça yavaş ilerleyen Hülagü, 1255 yılında Alamut Kalesi’ni, 1258’de -büyük bir katliam ile- Bağdad’ı alacaktı. Önce güçlü bir direniş göstermiş olan, ve ardından teslim olmak zorunda kalan son Halife al-Musta’sim, teslim olmasından on gün kadar sonra yakınları ile birlikte öldürülecekti... O yıllarda yeryüzünün en kalabalık kentlerinden biri olan 800 bin nüfuslu zengin Bağdad, yakılıp yıkılacak, bazı kaynaklara göre halkının en az 250 bin tanesi katledilecekti... Hülagü, İran’da ve Irak’da, Il Kağanlığı’nı (İlhanlı, 1256- 1353) kuracaktı. Il Kağanlığı’nın başkenti, Güney Kafkaya’da bulunan Tebriz kenti olacaktı...

 

Kısacası, Hülagü önderliğindeki Moğollar Suriye’nin ve Mısır’ın kapısını çaldıkları sırada, Cengiz Kağan’ın devasa imparatorluğu, oğulları ve torunları arasında dört parçaya bölünmüştü... Yukaıda ifade edilmiş olduğu gibi, bu dört parçanın herbirinin kendi başkentleri vardı... Kıpçak Kağanlığı (Altın Ordu) ile Il Kağanlığı (İlhanlı) arasındaki ilişkiler düşmanlık temelinde gelişecekti. Sözkonusu karşıtlık, Kahire merkezli Memluklu Sultanlığı’nın işine yarıyacaktı. Sadece asker değil, aynızamanda zeki bir diplomat olan Baybars, bu karşıtlığı kullanacaktı...

 

İslamiyet’i kabuletmiş olan Altın Ordu’nun ikinci kağanı Berke, İran’ın başındaki kuzeni Hulagu’nun gücünü yaymasından rahatsızdı, O’nu hiç sevmiyordu. Sözkonusu nedenle ve ayrıca İslamiyet’i seçmiş olmasının bir sonucu olarak Berke, Kahire merkezli Memluklu devleti ile ilişkiye geçmiş, onlarla ittifak kurmuştu. Berke’nin elçileri, Haziran 1261’de Kahire’ye ulaşmıştı. Bundan yaklaşık bir hafta kadar sonra da, Bağdad’da Moğollar tarafından tüm ailesi ile birlikte öldürülmüş olan son Abbasi Halifesi al-Musta’sim’in katliamdan kurtulmuş kayıp bir yakını, bulunup Kahire’ye getirilecek, al-Mustansir bi-İlãh adıyla Halife ilanedilecekti. Böylece Baybars, Kahire’yi İslam dünyası’nın yeni ruhani merkezi yapmakta, kendisini de İslam dünyasının önderi olarak meşrulaştırmakta idi. O, bu yeni pozisyonundan Berke’yi de yararlandıracak, Mekke’de, Medine’de, Kudüs’te Berke’nin adı da İslam’ın ikinci büyük önderi olarak anılacaktı... Yeni halife al-Mustansir, Baybars’ın elinde mükemmel bir politik enstruman idi...

 

Büyük Cengiz İmparatorluğu’ndan da bağımsızlaşan Berke, Kubilay Kağan ile O’nun erkek kardeşi Arigböge (Arıkböge, Arik Böge, ölümü 1266) arasındaki iktidar mücadelesinde, Arigböge’ye destek verecekti. İki kardeş arasındaki kanlı iktidar kavgası, dördüncü Büyük Kağan Möngke’nin (Mangu) 1259’da ölümünden hemen sonra başlamıştı. Bu durum, Berke ile Hülagü arasındaki gerilimin de savaşa doğru evrimleşmesi anlamına gelmekteydi... Sözkonusu kuzenler, Altın Ordu Kağanı Berke ile İlhanlı Kağanı Hülagü, 1262 yılında açıkça savaşmaya başlıyacaklardı. Bu olay, Cengiz imparatorluğundaki ilk önemli çatlama idi... Altın Ordu’nun (Kıpçak Kağanlığı) güneyde sınırları Karadeniz’in kuzey kıyılarına ve Kafkaslar’a dek uzanmaktaydı... Hülagü’nün güçleri, Gürcistan’ın kuzeyinde kuzeye doğru akıp Hazar’a dökülen donmuş Terek Nehri’ni geçerek Berke’nin güçlerine saldırmaya çalışırlarken, bir felaketle karşılaşacaktı. Buzun çatlayıp kırılması sonucu, Hülagü’nün adamlarının çoğu boğularak yaşamlarını yitireceklerdi. Sonuçta Hülagü’nün ordusu ağır kayıplar vererek çekilmek zorunda kalacaktı... İki ülke arasındaki çatışmalar daha uzun süre devamedecekti...

 

Sözkonusu gelişmeden, Altın Ordu-İlhanlı çatışmasından sadece Memluklu Sultanlığı değil, 1243 Kösedağ savaşı ile birlikte Moğollar’ın, İlhanlı devletinin vasalı (kölesi) haline gelmiş olan Rum (Anadolu) Selçuklu Devleti, Selçuklu hükümdarı II. İzzeddin Keykavus dahi yararlanmak isteyecekti. Kıpçak Kağanı Berke ile ilişkiye geçen Keykavus, ondan destek arayacaktı...  II. İzzeddin Keykavus, ayrıca, Memluklu Sultanı Baybars ile de gizli ilişkiler geliştirmişti... Keykavus’un Memluklu devleti ile kurmuş olduğu ilişkiler, eğer doğru ise, Selçuklu veziri Müineddin Süleyman Pervane tarafından Il Kağanlığı (İlhanlı) Moğolları’na ispiyon edilecekti... Yönetimin asıl sahibi haline gelen, devlet mülklerini özel mülk haline dönüştürerek ülkenin en zengini konumuna yükselen Müineddin Süleyman Pervane, gizlice Baybars ile mektuplaşmaya başladıktan sonra, durumdan haberdar olan İl Kağanı Abagha, Pervane’yi ve yakınlarını Aladağ’da idam ettirtecekti- bazı kaynaklara göre Pervane, Memluklu sultanı ile açıkça diplomatik ilişki başlatmıştı...

 

Cengiz’in torunlarından Batu, Hiristiyan güçlerle savaşır ve Altın Ordu (Kıpçak) Kağanlığı bu savaşlarla şekillenirken, güneyden ilerleyen Cengiz’in torunlarından Hülagü, Müslümanları katletmekte ve Hiristiyan Haçlılar ile işbirliği yapmaktaydı... İlginçtir, Hülagü’nün bir Kerait prensesi olan  annesi ve ayrıca bir numaralı eşi Dokuz Hatun, her ikisi de Hiristiyan idi (Kerait veya Kereit ve Naiman, Moğolistan’ın batısından yaşayan birkısım aşiret gurublarının adlarıdır.). Annesinin ve eşinin Hülagü üzerinde etkileri olduğu kesindi ama, acımasız bir karakter olan Hülagü’nün fethetmek isteği toprakların halklarının Müslüman olması da O’nu İslamiyet ile karşı karşıya getirmekteydi. Tüm bunların ötesinde, “Kutsal topraklar” olarak adlandırdığı yerlerde gözü olan ve Haçlı seferlerine önderlik eden Vatikan’da, “düşmanımın düşmanı dostumdur” prensibinden kalkarak, Il Kağanlığı (İlhanlı) Moğolları ittifak aramakta, onları İslam dünyasına karşı kışkırtmaktaydı... Papa IV. Innocent (IV. Masum, yönetimi, 1243- 54), Hem Moğollarla ve hem de Doğu Kilisesi ile ilişkileri geliştirmişti. O’nun yerini alacak olan Papa IV. Alexander (1254- 61), aynı politikayı sürdürecekti... Türk-Arap-Kürt Müslümanlara karşı Hiristiyan-Moğol ittifakı, Vatikan’dan istilacı Haçlı güçlerine, Büyük ve Küçük Ermenistan Krallıkları’ndan Gürcülere, ve Ortadoğu’da varolan diğer Hiristiyan topluluklara dek uzanmakta idi...

 

Kısacası, Baybars tekrar Kahire’ye döndüğü sırada, Ortadoğu’da ve bilinen dünyada (Avrupa’da ve Asya’da) durum, yukarıda özetlenmiş olduğu gibi idi ve Hülagü Suriye’yi ve Mısır’ı da fethetmeye kararlıydı. Saldırısını başlatmadan önce, 1259 sonlarında veya 1260 başlarında O, Hülagü, Kahire’ye, Kutuz’a, diplomatik olmayan bir dille, aşağılayıcı bir üslupla yazılmış çok ağır bir mektup yollayacaktı. Hülagü, Kutuz’dan, “kendisinden önce karşısına çıkanların başlarına gelenleri dikkate alarak teslim olmasını, ya da kılıçlarının önünden kaçmasını”, istemekteydi... Kahire bu aşağılayıcı ağır mektuba, gelen Moğol temsilcilerinin kellerini kesip Kahire’in kapılarına asarak yanıt vercekti. Böylece Kutuz ve çevresi, biryandan yapılan aşağılamaya aynı sertlikte yanıt verirken, diğer yandan da Mısır halkına, Moğollardan korkmadıkları mesajını vermekte, direniş için halkı cesaretlendirmekte idiler..

 

Aynı günlerde, 1259 sonuna doğru, -Hülagü’nün kardeşi ve O’nu İran üzerine yollamış olan- dördüncü Büyük Kağan Möngke (Mangu) yaşamını yitirecekti. Moğol geleneklerine göre yeni kağan, Cengiz soyundan gelenlerin ve önemli aşiretlerin reislerinin oluşturdukları kurultay ile seçilmekte idi. Bu nedenle Hülagü, ordusunun ana gövdesini yanına alarak Cengiz İmparatorluğu’nun başkenti Karakurum’a doğru yola çıkacaktı. Ordusunun ana gövdesini yanına alırken O, yapılacak seçim üzerinde etkin olmayı düşündüğü kadar, bir iç çatışmadan da çekiniyor olmalıydı... Tam sayı değişik kaynaklarda farklı farklı verilse de, Hülagü, gerisinde üç tümen (10 000 x 3 = 30 000), yani 30 bin kadar moğol askeri bırakmış ve onların komutanı Kitbuga’ya (veya Kitbogha), Suriye’yi aldıktan sonra Filistin üzerinden Kahire’ye yürümesini emretmişti... Gerçi Moğolların Hiristiyan müttefikleri, Haçlı güçleri de bu orduya katılacaklardı ama, yine de Hülagü, düşmanını küçümsüyor olmalıydı...

 

Bir Nayman ve -aynen Hülagü’nün annesi gibi- Nesturi Kilisesi’ne bağlı bir Hiristiyan olan Noyan (Bay, Bey, Mr.) Kitbuga (veya Kitbogha) komutasındaki Moğol ordusu, müttefiki Hiristiyan güçlerle birlikte, 13 Ocak 1260 günü Halep’e girecek ve büyük bir katliam gerçekleştirecekti (Nayman veya Naiman, Moğolistan’ın batısında güçlü bir aşirettir, ve muhtemelen Türk aşiretidir.). Kitbuga (veya Kitbogha) komutasındaki aynı ordu, beraberinde Antakya Kralı Haçlı IV. Bohemond ve emrindeki Fransız askerleri, Kilikya Ermeni Kralı Hayton ve ordusu ile birlikte, eski Emevi başkenti Şam’ı (Demaskus) kuşatacaktı (Kilikya, Cilicia, Küçük Ermenistan’ın kurulu olduğu Adana ve Tarsus yöresi, Anadolu’nun Doğu Akdeniz kıyısından Toros Dağları’na dek uzanan toprakları.). IV. Bohemond, Hayton, ve Kitbuga, Şam’a (Demaskus) birlikte gireceklerdi ve kentin büyük birkısmı yakılacaktı... Bu olanlara karşın, Filistin üzerinden Kahire’ye yürüme hazırlıkları içindeki Moğollar’ın Suriye egemenlikleri uzun sürmeyecek, yedi ayı aşmayacaktı...

 

Moğollar güneye doğru ilerlerlerken, Bağdad Halifeliği’nin yıkılmasının ardından İslam’ın önderliğini üstlenmiş olan Kahire’nin başındaki Kutuz, cihad ilan edecek, Kahire halkını ve tüm Müslümanları Moğol ve Haçlı istilasına karşı kutsal savaşa çağıracaktı... Sultan Kutuz ve ordunun başkomutanlığına atanmış olan Baybars, birlikte hazırlanmaktaydılar... Baybars, kendilerininkinden daha büyük bir güce ve yenilmezlik efsanesine sahibolan Moğol ordusunu, engebeli uygun bir arazide karşılayarak gücünü bölmeyi ve bu şekilde yenmeyi düşünmüştü. O, Baybars, Kutuz’un ve daha başkalarının düşündükleri gibi bir savunma savaşına, kentlerin içine kapanıp savunma yapmaya kesinlikle karşı idi... Yapılan tartışmaların ardından Baybars, Moğollar’a karşı savaş planını diğerlerine kabulettirecek ve tüm sorumluluğu üstlenecekti... Baybars, Moğol ve Haçlı güçlerini Filistin’de, Nablus, Galileii yakınlarında, Ayn (Ain) Jalut adlı mevkide, buranın engebeli arazisinde karşılamaya karar vermişti. Kutuz komutasındaki Memluklu ordusunun tek sorunu, Ayn Jalut’a Moğol güçlerinden önce ulaşıp mevzilenebilmekti... Kutuz’un istediği gerçekleşecek, Memluklu güçleri, Kitbuga komutasındaki Moğol ve Haçlı güçlerini Ayn Jalut mevkiinde beklemeye başlayacaktı...

 

Kanlı Ayn Jalut savaşı, 3 Eylül 1260 günü gerçekleşecek, çembere alınan Moğol güçleri neredeyse toptan yokedilecek ve yakalanan Moğol ordusu komutanı Kitbuga’nın kafası kesilecekti... Suriye’de bulunan Moğol garnizonu geri çekilecek ve Moğollar bundan sonra birdaha Suriye’yi elegeçirme olanağı bulamayacaklardı. Suriye kurtulmuş ve Memluklu Mısır’ı ile birleşmişti... Başkenti Tebriz’e 1662 yılında dönem Hülagü, Suriye üzerine yeni bir ordu yollayamayacaktı. Çünkü, Hülagü’nün başı, kuzeni, amca oğlu olan Berke ile, Altın Ordu Kağanı Berke ile beladaydı. Hülagü, İslamiyet’i seçmiş olan Berke ile 1262 yılında savaşa başlayacaktı...

 

Ayn Jalut savaşı ile Moğollar’ın “yenilmezlik” efsaneleri yıkılırken, Baybars’ın ününe de ün katılmıştı... Eğer savaşı Moğollar kazanmış olsalar ve Kahire’ye girebilse idiler, İslam toplumları içinde gelişmiş olan medeniyetin tüm olumlu yanları hızla yokedilebirdi. Bu, İslam toplumları için çok büyük bir darbe olurdu. Moğolların ilerlemeleri, Baybars’ın aklı, askeri dehası ve cesareti sayesinde durdurulabilmiş, muhtemel bir felaket engellenmişti...

 

Sultan Kutuz, eğer Moğollara karşı zafer kazanacak olursa, Baybars’a Halep emirliğini, Halep’i vadetmişti. Baybars’da bunu istemekteydi... Fakat kazanılan zaferin ardından Kutuz, bu vadini unutmuş gözükecek ve Baybars’ı pasif bir göreve atama planları yapmaya başlayacaktı. Anlaşılan Baybars’ın büyüyen ünü, O’nu, Kutuz’u ürkütmüştü. Muhtemelen O, Baybars’ı öldürmeyi dahi planlamaktaydı... Çok zeki bir insan olan Baybars, durumun farkındaydı ve Kutuz’u yoketmezse eğer, O’nun kendisini yokedeceğini hissetmişti... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, hem Kutuz ve hem de Baybars, her ikisi de Kıpçak Türkü idiler... “Sultan Baybars-The Lion of Egypt” başlıklı makalede aktarıldığına göre, Mısır tarihçisi al-Aini’nin yazmış olduğu “al-Juman Ikdu fi Tarikh Ahl al-Azman” (“Zamanın Halklarının Boynundaki İnci Gerdanlık”) adlı kitapta “Abdullah bin Baybars, Kıpçak milletinden büyük Türk aşireti Bursch’un bir üyesi” olarak tanıtılmaktadır. Yine aynı makaleye göre, Al-Nuvayri, “bir Türk olan Baybars, Elbarly aşiretindendir”, demiştir...

 

Baybars, geri dönüş yolunda “Halep emirliği isteğini” Kutuz’a açacaktı ama, Kutuz O’nun teklifini geri çevirecekti. Eğer yazılanlar doğru ise, Kutuz O’na, elegeçirilmiş bir moğol kızını hediye olarak vermeyi önerecekti (Bu anlatım doğru ise eğer, Kutuz, kazanmış olduğu büyük zaferin ardından Baybars’ın böyle komik bir teklifi, esir bir Moğol kızı teklifini, aşağılama olarak kabuledeceğini anlayamayacak kadar zavallı birisimiydi, yoksa O, gerçekten aşağılayarak Kutuz’u kışkırtmakta mı istemişti?). Aynı anlatıma göre Baybars, teklifi kabul eder gözüküp, Kutuz’un elini öpmek için eğilirken, kılıcını da O’nun çenesinin altına dayayacaktı. El öpme girişimi, önceden kararlaştırılmış bir işaret idi. Bu işaret ile birlikte Baybars’ın komutasındaki Memluk askerleri, hemen Kutuz’un kafasına üşüşecekler, ve O’nu orada haklıyacaklardı... Bir başka anlatıma göre ise, sözkonusu zaferin hemen ardından Seyfeddin Kutuz (yönetimi, 1259- 60), katıldığı bir av partisi sırasında Baybars tarafından oklanarak öldürülecekti...

 

Yukarıdaki anlatılardan farklı olarak, Denise Aigle tarafından kaleme almış “Legitimizing A low-Born, Regicide Monarch: The Case of The Mamluk Sultan Baybars And The Ilkhans In The Thirteeth Century” başlıklı bilimsel makalede, al-Malik al-Muzaffar Kutuz’un öldürülmesi olayı, Ibn ‘Abd al-Zãhir’in raporundan aktarılarak şöyle anlatılıyor: “Sultan (Baybars) onunla (Kutuz’la) avlanmaya gitti. (...) sonra O (Baybars) kılıcıyla O’na (Kutuz’a) vurdu. O’nun (Kutuz’un) ölümü Alah’ın isteği ve kararı idi.” Anlaşılmış olacağı gibi, sözkonusu politik cinayet, “Allah’ın kararı” olarak kabuledilip meşrulaştırılıyor. Nasıl olsa, “İyilik te, kötülük te Alahtan’dır(!)”... Sözkonusu anlatılanlardan hangisi doğru olursa olsun, sonuçta Kutuz’u öldürmüş olan, Baybars’dan başkası değildi ama, olayın meşru müdafa yanı olduğu da bir başka gerçekti... Kutuz’un öldürülmesinin hemen ardından, askerin konakladığı yerde, daha Kahire’ye girilmeden, Kutuz’un başveziri, Baybars’ı dördüncü Bahri Memluk Sultanı olarak ilanedip, tahta oturtacaktı. Kazanılmış olan Ayn Jalut zaferinin baş kahramanı olması nedeniyle, Baybars’ın sultanlığına itiraz edecek kimse yoktu ve komutanları O’na tam anlamıyla güvenmekteydiler...

 

Mısır’ı ve Suriye’yi tek devletin çatısı altında birleştirmiş olan Baybars, 1263 yılında, şimdiki İsrail sınırları içinde kalan ve Filistin’in kuzeyinde, Lübnan’ın güney sınırına yakın önemli bir liman kenti ve Haçlı güçlerinin atlama taşı olan Akka (Acre) kentine saldıracaktı ama, elegeçiremeyecekti- Akka, ileride elegeçirilecektir... Buna karşılık O, 1265 yılında, St. (Aziz) John Şovalyeleri (Malta Şovalyeleri, Rodos Şovalyeleri, Hospitalers) elindeki Arsuf’u alacaktı. Yine O, 1266 yılı baharında Atlit’i ve -günümüz İsrail’inin kuzeyinde önemli bir liman kenti olan- Hayfa’yı (Haifa) elegeçirecekti. Baybars, Haziran 1266’da, Yukarı Galilee’de, şimdiki İsrail’in kuzeyinde, Lübnan sınırında yeralan Safad (Safed, Zefat) kentini, ağır bir darbe ile Fransız Tapınak Şovalyeleri’den (Templar) ve diğer Hiristiyan güçlerdem temizleyecek ve kenti elegeçirecekti... Bu son anılan zaferinden iki yıl kadar sonra O, Baybars, Doğu Akdeniz’de, günümüz İsrail’inin güneyinde tarihi büyük liman kenti olan Yaffa’nın (Yafo, Tel Aviv, Jaffa) üzerine yürüyecek ve herhangi bir direnişle karşılaşmadan kenti alacaktı. Yine O, bir Filistin liman kenti kenti olan, aslında Gazze’ye ait olmasına karşın Gazze sınırının hemen kuzeyinde İsrail toprağı olarak gözüken Ashkelon’u (Ashgelon), ve yine eski bir Filistin liman kenti olan Caesorea’yı Haçlılar’dan temizleyecekti...

 

İlginçtir, günümüzde İsrail’inin sınırları içinde kalan tüm bu kentler bize, İsrail’in o topraklara yeni bir Haçlı üssü olarak, bir atlama tahtası olarak yerleştirilmiş olduğunu düşündürtmektedir ve bu düşünce doğrudur. Zaten aynı nedenle İsrail’in güvenliği, Batı için, ABD ve Avrupa için, kendi güvenliklerimişçesine önem taşımaktadır. Yoksa, İncil’de lanetlenmiş olan ve tarihleri boyunca Batı’nın hiristiyan dünyasında katliamlara uğrayan Yahudi toplumunun, Batı’nın patronlarının gözünde insan olarak önemli bir değerleri olduğu söylenemez.... Baybars, sözkonusu fetihleri gerçekleştirirken, biryandan Doğu Akdeniz limanlarını yeni Haçlı seferleri için atlama taşı olmaktan çıkartmakta, diğer yandan istilacı Moğol güçleri ile yapılmış olan işbirliğinin cezasız kalmayacağını göstermekte idi...

 

Yine Baybars, 1266 yılında, İlhanlı Moğol İmparatorluğu’na bağlanmış, Moğolların emrine girmiş Kilikya Ermenistanı’nı (Şimdiki Adana ve Tarsus yöreleri) fethedecekti. Bazı kaynaklara göre Küçük Ermenistan’ı fetheden ordunun başında, Baybars’ın en önemli genereli Kalavun (Qalãwun) vardı ve İleride Memluklu Sultanı olacak olan Kalavun, Eylül 1266’da, ordusu ile Kilikya Ermenistanı’nın başkenti Sis’e girecekti...  I. Hethum’un kral olduğu bu Hiristiyan devletinin, Küçük Ermenistan’ın Baybars’ın eline geçmesi ile, 1098 yılından beri bir Haçlı Latin Krallığı olan Antakya, ve günümüzde Kuzey Lübnan’ın liman kenti olan Tripoli (Trablus, veya Trablus Şam), Memluk (Kölemen) güçleri tarafından çembere alınmış oluyorlardı (Hethum veya Hayton, ölümü, 1271; Küçük Ermenistan krallığı, 1224- 1269)... Antakya, I. Haçlı Seferi sırasında, uzun bir kuşatmanın ardından, içeriden bir Ermeni’nin gece gizlice kent kapılarını açması ile, böyle bir ihanet sonucu, Haçlı güçlerinin ellerine geçmişti...

 

Ve sonunda Baybars, 14 Mayıs 1268’de Antakya’yı kuşatacaktı ve 18 Mayıs 1268’de Baybars’ın orduları kente gireceklerdi... Baybars, Haçlı güçlerinin bölgedeki en önemli kalesini ve istilacı Moğol güçlerinin önemli bir müttefikini, Antakya Latin Krallığı’nı, kanlı bir operasyonla tarihten silmiş olacaktı... Baybars, acımasız davranmıştı, ve ölen onbinlerce kişinin yanında 100 bini aşkın Hiristiyan’da kenti terkedecekti... Antakya’nın yöneticisi Prens VI. Bohemond, kent düştüğü sırada Tripoli’de (Trablus’da) idi. Bu sayede O, kurtulabilecekti. Artık O’nun, VI. Bohemond’un elinde bir tek Tripoli kalmıştı...

 

Vaktiyle, III. Haçlı Seferi sırasında, İngiltere Kralı I. Richard’ın katliam yapmış olduğu liman kenti Akka’ya (Acre) 1267 yılında yapılan saldırı da başarısız olacaktı ve Akka’ya (Acre) birsüre daha Haçlı güçlerin elinde kalmayı sürdürecekti... Sekizinci Haçlı Seferi’ni başlattıktan sonra, Tunus’ta, askerlerinin çoğu ile birlikte kendi yaşamını da yitirmiş olan IX. Louis’in imdadına koşmuş olan İngiltere Prensi Edward, IX. Louis’in ordusunun kalanını da yanına katarak, Antakya’yı yitirmiş olan VI. Bohemond’un yardımına koşmuştu. İngiltere Prensi Edward, VI. Bohemond ile birlikte, 1271 yılında, dokuzuncu ve sonuncu Haçlı Seferi’ni başlatacaktı. Haçlı ordusu, -III. Haçlı Seferi sırasında İngiltere Kralı I. Richard’ın yapmış olduğu gibi- Kıbrıs’ı atlama taşı olarak kullanacaktı. Aynı Haçlı ordusunun ikinci önemli üssü ise, kıyıdaki Akka (Acre) kalesi idi...

 

Haçlı güçleri, Mayıs 1271’de Akka’ya çıkar çıkmaz, İlhanlı Moğol hükümdarına elçi yollayıp ittifak arayacaklardı. Hülagü’nün 1265’de ölümünün ardından, yerini oğlu Abagha (Abaka, yönetimi, 1265- 82) almıştı. O, Abaka, Bizans İmparatoru VIII. Michael Palaeologus’un, kızı Maria ile, Moğollar tarafından “Despina Hatun” olarak adlandırılan Maria ile evliydi. Aslında Maria, Moğollara karşı güvenliğini sağlamak isteyen Bizans sarayı tarafından Hülagü ile evlenmesi için yollanmıştı ama, daha Maria yolda iken, 8 Şubat 1265 günü Hülagü yaşamını yitirince, Bizanslı gelin, Abaka ile evlenmişti...

 

Il Kağanlığı Altın Ordu ile savaşını sürdürmekteydi... Başlangıçta iç çatışmalar ve Altın Ordu ile sürmekte olan savaş nedenleriyle başı dertte olan Abaka (Abagha), Vatikan ile, bölgedeki Fransız Haçlıları ile, Kilikya’da kurulu Küçük Ermenistan Krallığı ile, Doğu Karadeniz’de kurulu Trabzon Rum İmparatorluğu ile, ve Bizans ile mevcut ittifakları sürdürmekteydi. Eşi Maria’nın (“Despina Hatun”) Hiristiyan adına sahibolması ve Hiristiyan inancına bağlı kalması, Il Kağanlığı’nın (İlhanlı) ikinci kağanı olan Abagha’nın (Abaka’nın) işine gelmekteydi... Adı moğolca, “amca” anlamına gelen Abaka (Abagha), biraz da olsa Budist inanca bağlı birisiydi... Sonuçta, Baybars’a karşı, ya da Memluk devletine karşı, bir Fransız-Moğol ittifakı kurulacaktı. Baybars, Mayıs 1271’de Tripoli önünde, Haziran 1271’de Kıbrıs’ta Limasol’de, ayrıca Kuzey Suriye’de, Halep ve antik Apamea kentleri önlerinde, ve ayrıca Akka önünde ve Akka’nın güneyinde Haçlı-Moğol ittifakı güçlerine karşı savaşacaktı. Sonunda O, Baybars, Tripoli hükümdarı Prens VI. Bohemond ve Haçlıların önderi Edward ile bir ateşkes anlaşması imzalayacaktı...

 

Baybars, Ekim 1271’de, -yukarıda kısaca ifade edilmiş olduğu gibi- Halep üzerine gelen, ve daha güneye inen Moğol güçlerini Kasım 1271’de karşılayacak, ve onları tekrar Fırat’ın doğusuna sürecekti. Moğolları pasifize eden Baybars, Aralık 1271’de tekrar Akka (Acre) üzerine yürüyecekti... Haçlı kumandnı I. Edward (1239- 1307; krallığı, 1272- 1307), Baybars’a karşı herhangi bir zafer kazanamadan, bir toprak parçası elde edemeden, 1272 yılında evine, İngiltere’ye doğru yola düzülecekti. Deniz yoluyla Sicilya, ve İtalya üzerinden İngiltere’ye varan I. Edward, 1272’de İngiltere Kralı olacaktı.

 

Sözkonusu çatışmalar sürerken, Abaka ile Baybars arasında birtakım diplomatik ilişkiler de gelişecekti... Şigako (Chicago) Üniversitesi’nden Anne F. Broadbridge’nin “Mamluk Legitimacy and the Mongols: The reings of Baybars and Qalãwun” başlıklı bilimsel makalesinde kaynaklarını göstererek ayrıntılı biçimde anlattığına göre, Abaka, önce, Memluklu Devleti’nin kendi vasalı (kölesi) olmasını talep edecekti. Karşılıklı gelip giden heyetlerin görüşmelerinden de ciddi birşey çıkmayacaktı. Yalnız, kopyası bulunmayan Abaka’nın 1272 sonbaharındaki ikinci mektubunda, ‘Abd al-Zãhir’e göre, barış (sulh) teklif edilmekteydi… Fakat yine de Abaka’nın bu “barıştan” anladığı, Memluklu devletini vasalı (kölesi) yapabilmekten başka birşey değildi... Sonuçta, Baybars’ın yeni zaferlerinin ardından, Qalãwun (Kalavun) dönemine dek iki devlet arasında yeniden diplomatik ilişki gerçekleşmeyecekti...

 

Aynı makaleye göre, Kalavun’un (Qalãwun), 1281 Humus Savaşı’nda Abaka’nın kardeşi Möngke Temür’ü yenilgiye uğratmasının ve aynı yıl hem Abaka’nın ve hem de Möngke Temür’ün yaşamlarını yitirmelerinin ardından, Hülegü’nün diğer oğlu Tegüder (Tekuder) tahta oturacaktı. Politik hesapların bir sonucu olarak Tegüder (Tekuder), İslam inancına geçecekti... Daha önce, Il Kağanlığı ile ilgili bölümde yazmış olduğum gibi, 1282 yılında Ölen Abagha’nın (Abaka’nın) tahtının öncelikli varisi, oğlu Arghun idi ama, Abaka’nın kardeşi (Arghun’un amcası) Tekuder, tahtı gaspedecek ve halkın çoğunluğunun desteğini sağlayabilmek amacıyla Hiristiyanlıktan İslamiyete geçecekti... Yeni bir iççatışmanın kıvılcımını yakmış olan Ahmed Teküder, biryandan Anadolu’da Karaman Oğulları üzerindeki baskıyı kaldırırken, diğer yandan da Kahire ile, yeni Sultan Kalavun ile ittifak arayacaktı...

 

Il Kağanlığı (İlhanlı) sınırları içinde başlamış olan ayaklanma, 10 Ağustos 1284 günü Teküder’in öldürülmesi ile sonbulacak, ve bir Budist olan Arghun tahta oturacaktı. Arghun, Hiristiyan Batı ve Vatikan ile yeniden ilişkiler geliştirme çabası içine girecekti. O, önce, 1285’de Papa IV. Honorius’a ve sonra 1287’de Papa IV. Nicholas’a mektuplar yollayacaktı. Yine ayrıca O, İngiltere Kralı I. Edward (krallığı, 1272- 1307) ve Fransa Kralı IV. Philip (krallığı, 1285- 1314) ile ilişki arayacaktı. Fakat artık, Il Kağanlığı’nın (İlhanlı) yaşam ağacına bir kez kurt girmişti, ağaç içten içe kemirilmekteydi, etnik ve dini çatışmalar, bu temelde iktidar kavgaları başlamıştı...

 

Baybars, -Moğol etkisine girmiş, Il Kağanlığı’nın vasalı (kölesi) konumuna sürüklenmiş- Rum (Anadolu) Selçuklu Devleti sınırları içinde ilerleyecek, 1277 tarihinde, Elbistan Savaşı’nda, Moğol istilacıları yeniden ağır bir yenilgiye uğratacaktı. Ve O, Moğolların kölesi haline gelmiş Selçuklu yönetimine karşın, Türkmen aşiretleri ile işbirliği halinde Anadolu’da İslam’ın egemenliğini yeniden kurmaya çalışacaktı... Baybars, Kaseri’yi aldıktan sonra, ülkesinin Kuzey sınırlarını güvenlik altına alarak hızla Suriye’ye çekilecekti... Yine O, Batı sınırlarını güvenlik altına almak için Libya’ya, ve güney sınırlarını güvenlük altına almak için de Nubia’ya (şimdiki Sudan’ın kuzeyi, Mısır’ın güney sınırı), ve Sudan’a ordular yollayacaktı... Baybars, yaşamını hiçe sayarak bizzat 15 askeri seferi yönetmişti...

 

Baybars, 1 Haziran 1277’de Suriye’de, Şam’da zehirlenerek yaşamını yitirecekti. Bir hain, anlaşılamamış bir nedenle, Baybars’ın içtiği şaraba zehir karıştırmıştı. Baybars gibi büyük karakterlerin birçok düşmanı olabilirdi... O, Baybars, Şam (Demascus) kentinde, kendisinin yaptırmış olduğu az- Zahiriyah Kitaplığı’na gömülecekti... Baybars, yeni büyük kitaplıklar kurulması ve eğitim için çok büyük yatırımlar yapmış birisi idi... İslam dünyasında bilimlerin, özellikle tıb bilminin, hekimliğin koruyuculuğunu üstlenmiş olan Baybars, Arab hekim Ibn al-Nafis’in araştırmalarına özel destek verecekti. Egemenliğini, Antakya’ya, Diyarbakır’a, Fırat yöresine, Hicaz’a (Suudi Arabistan’ın batısı, Kızıl Deniz yakınları, Mekke ve Medine yöresi) dek yaymış olan Baybars’ın yaşamı, “al-Zahir Baybars’ın Yaşamı” (“Sirat al-Zahir Baibars”) adlı Arab romansında, Arab halk edebiyatında anlatılmıştı. O, Mısır’da ve Suriye’de olduğu kadar, Kazakhistan’da da bir halk kahramanı idi... Günümüze dek ulaşan önemli elyazmalarını içinde barındıran az- Zahiriyah Kitaplığı ve burada yeralan Baybars’ın türbesi, ve ayrıca Kahire’de O’nun adına yapılmış olan cami, yeni girmiş olduğumuz yüzyılda, Kazakhistan hükümeti tarafından restore edilecekti...

 

O, Baybars, köle olarak gelmiş olduğu Suriye’ye ve Mısır’a değerli eserler, köprüler, camiler, büyük kitaplıklar, sulama kanalları ve daha birçok eser yaptırtıp, gerisinde bırakacaktı... Baybars adına Kahire’de, biri 1273 yılında kentin güneyinde, diğeri 1267 yılında kentin kuzeyinde iki büyük cami inşaedilecekti. Yine 1267 yılında Baybars, Kahire’nin ortasında çok büyük bir medrese (okul) inşaatı başlatacaktı... Baybars, Sünni İslam’ın dört ana kolunu, Hanefi, Şafi, Maliki, ve Hanbeli okullarını temsileden baş yargıçlar atayan ilk hükümdar olacaktı. Sorunlu kişiler, ait oldukları mezhebin hukuk sistemi içinde yargılanabileceklerdi... Yine Baybars, 1271 yılında, afyonu (opium) ve şarabı Kahire’de yasaklayacaktı... Kısacası O, Baybars, Memluk İmparatorluğu’nun gerçek anlamıyla kurucusu olacaktı...

 

Tüm İslam dünyasında, Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak Kağanlığı’nda, Kazakhistan’da bir kahraman olarak kabuledilip çok sevilen Baybars, sadece askeri bir önder olarak değil, sonderece yetenekli bir diplomat olarakta sivrilmişti. İlhanlı (Il Kağanlığı) Moğollarına karşı savaşırken O, Kıpçak Kağanlığı’nın (Golden Horde = Altın Ordu) Moğolları ile ittifak kuracak, sıkı diplomatik ilişkiler geliştirecekti. Baybars, Altın Ordu’dan birçok Moğolun Mısır’a gelmelerine olanak sağlayacak, ve onları Müslümanlaştıracaktı. Kısacası Baybars, Kıpçak Kağanlığı (Altın Ordu) içinde İslamiyetin yayılmasında önemli rol oynayacaktı. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi bu kağanlık, 300’lü yıllarda bütünüyle İslamlaşacak ve Türkleşecekti... Yine Baybars, çok sayıda Türk köle satınalıp, Memluklu ordusuna daha çok Türk askerinin katılmasına önayak olacaktı...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Baybars, Kahire sarayına yerleştikten kısa süre sonra, Moğollar tarafından öldürülmüş olan son Abbasi Halifesi al-Musta’sim’in katliamdan kurtulmuş bir yakınını bulup Kahire’ye getirtecek ve bu kişiyi al-Mustansir bi-İlãh adıyla yeni Halife olarak ilanedecekti. Böylece, Kahire’ye yerleşmiş Halifelik kurumu, Baybars’ın elinde yeni politik bir enstruman olacaktı... Diğer yandan O, Baybars, Bizans ile sıkı diplomatik ilişkiler geliştirecek, ittifak kuracaktı... Anlamış olacağınız gibi, Katolik dünyası, Papa, Latinler, Moğollar ile ittifak ararlarken, Baybars’da Ortodoks dünyası ile yakınlaşacak, Bizans ile ittifak kuracaktı... Baybars’ın ilişkiye geçtiği Bizans İmparatoru VIII. Michael Palaeologus, 1259- 61 yıllarında İznik (Nicaea) imparatorluğu yaptıktan sonra, 1204’de İstanbul’u zaptedip yağmalamış olan Katolik Latinleri 57 yıl sonra kovmayı başaran ve sonuçta 1261- 81 yıllarında Bizans İmparatoru olan kişi idi...

 

IV. Haçlı Seferi (1202- 1204) sırasında, Nisan 1204’de, Katolik Haçlıların, beklenmeyen ani bir atakla Ortodoks Hiristiyanlığın merkezi Konstantinoupolis’i (İstanbul) istila edip yağmalamaları, kültür hazinelerini çalıp kentin büyük kısmını tahrip etmeleri, ve 1204- 61 yılları boyunca, yarım yüzyıl kadar yaşayabilecek olan - Konstantinoupolis merkezli- bir Latin İmparatorluğu kurmuş olmaları, Katolik ve Ortodoks dünyaları arasındaki tüm bağları kopartmıştı... Akdeniz ticaretinde tam bir egemenlik kurmayı amaçlayan Venediklilerin de işin içinde oldukları Konstantinoupolis’e yönelik sözkonusu istila ve yağma, Katolik Latinler ile Greklerin merkezinde yeraldıkları Doğu Ortodoks Hiristiyanlığı arasındaki tüm bağları kopartmıştı... Baybars’ın Bizans ile kurmuş olduğu ittifakta, daha doğrusu Bizans’ın Baybars ile kolayca anlaşabilmesinde, halen sürmekte olan sözkonusu düşmanlığın etkisi vardı... Diğer yandan kurnaz biri olduğu anlaşılan VIII. Michael Palaeologus, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, kızı Maria’yı, Baybars’ın düşmanı Il Kağanı Abaka ile evlendirerek, o yönden de iktidarını güvence altına almaya çalışmıştı. VIII. Michael Palaeologus, bu evliliğin bir sonucu olarak Il Kağanı’nın Katolik Latinlere karşı kendisini koruyabileceğini düşünmüş olmalıydı...

 

Sözkonusu yüzyılda, 1200’lü yılların ikinci yarısında, Bizans’ın asıl sorunu, Haçlı seferlerini örgütleyen Katolik Latinler ile idi... Konstantinoupolis’e yönelik Katolik-Latin yağmasının ardından, iki farklı Hiristiyan dünyası arasındaki düşmanlık sıcaklığını korumaktaydı... Katolik Latinler ile Moğollar anlaşırlarken, Baybars’ın Ortodoks Bizans ile anlaşması sonderece doğal idi... Bizans’a ait Kıbrıs’ın, III. Haçlı Seferi sıranda, 1191 yılında, İngiltere Kralı I. Richard tarafından istila edildikten sonra “Tapınak Şovalyeleri”ne satılmış olması da, Bizans yönetimini Baybars ile yakınlaştıran nedenler arasındaydı... Bizans hükümdarı IV. Konstantin (yönetimi, 668- 685) tarafından 683 yılında Bizans sınırları içine katılmış olan Kıbrıs, 688 ile 965 yıllarında kısa bir bağımsızlık dönemi yaşadıktan sonra, 965 yılında tekrar Bizans yönetimi altına girmişti. Bakır zengini olan ve adı da bakırdan (copper) gelen Kıbrıs (Cyprus), yukarıda da ifade edilmiş olduğu gibi, III. Haçlı Seferi sırasında Bizans’tan kopartılmış, ardından “Tapınak Şovalyeleri”ne satılmıştı...

 

Baybars, VIII. Michael Palaeologus ile diplomatik ve ticari ilişki geliştirmekle kalmayacak, aynızamanda, 1258 yılından beri Sicilya’yı yönetmekte olan Sicilya Kralı Manfred’e (1232- 1266), 1261 yılında elçi yollayacak, Manfred ile ilişki geliştirecekti... Yine Baybars, Batı Fransa’da bir bölge olan Anjau’dan Charles’e, ileride Napoli ve Sicilya Kralı olacak olan I. Charles’e (1226- 1285), Fransa Kralı IX. Louis’in kardeşi I. Charles’e, 1264 yılında temsilciler yollayacaktı. Daha sonra, Napoli ve Sicilya Kralı olduğu yıllarda (1266- 85) I. Charles, Kahire’ye, temsilcileri ile birlikte mektuplar ve armağanlar yollayacaktı. Bu durum, Baybars’ın gücünün ve etkisinin göstergelerinden birisi idi... Ayrıca Baybars, İspanya’dan Aragon’un I. James’i ve yine İspanya’dan Kastilya (Castile) Kralı X. Alfonso (Akıllı Alfonso, 1221- 1284) ile ticari anlaşmalar imzalayacaktı... Tüm askeri zaferlerinin yanında Baybars, doğru ticari ilişkiler kurmayı da başarmış bir hükümdardı...

 

Tripoli (Trablus, veya Trablus Şam) ve Akka (Acre) kaleleri dışında Haçlıları Doğu Akdeniz’den tamamen sürmüş olan Baybars’ın yapmış olduğu seferlerin etkisi sonucu, sözkonusu kalıntılar, Tripoli ve Akka (Acre) kaleleri, ileride kolayca Memluk güçlerinin ellerine geçebilecekti... Baybars’ın ölümünün ardından, Baybars’ın generallerinden Kalavun’un (Qalãwun) Sultanlığı yıllarında (1280- 90), 1281 yılında, Memluk devleti, yukarıda anlatılmış olduğu gibi, Suriye’de bir Moğol akınını daha durduracaktı. Yine Kalavun’un (Qalãwun) iktidarı yıllarında, 1289’da Tripoli, Haçlı güçlerinin elinden alınacak ve 1516 yılına dek Memluklu Sultanlığı’nın bir parçası olacaktı... Tiripoli’nin alınışının ardından, Kalavun’un oğlu al-Aşraf Selahaddin (sultanlığı, 1290- 94), babasının haçlıları kovma politikasını sürdürecek ve 18 Mayıs 1291’de Akka (Acre) kalesini, bu son haçlı kalesini elegeçirecekti... Ve 1299 yılında, birleşik Moğol-Haçlı güçleri bir kez daha yenilgiye uğratılacaktı. Sonuçta, -Kıbrıs’ı saymazsak- Doğu Akdeniz’de tek bir Haçlı kalesi dahi kalmayacaktı... Venedikliler tarafından 1489 yılında istila edilmiş olan Kıbrıs, 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içine katılacaktı...

 

Memluk İmparatorluğu’nun son hanedanı, Çerkes asıllı Bukri (türkçe de, kambur) veya Burji Hanedanı (1382- 1517) olacaktı. Burki Hanedanı’nın ilk sultanı ve kurucusu Barkuk (Al-Malik Az-Zahir Sayf ad-Din Barquq, sultanlığı, 1382- 1389 ve 1390 ve 1399), yönetime iki kez gelecekti. İlk kez 1382- 89 yıllarında hüküm sürdükten sonra O, 1389’da, Bahri Hanedanı’dan II. Hajji (al-Mansur) tarafından devrilecekti. Aslında, kuzeyde iki vali, Malatya ve Halep valileri ayaklanmışlardı. Ayaklananlar, kaçarken Barkuk’u yakalamışlar, ve tahta, asıl adı al-Mansur olan Bahri Hanedanı’dan II. Hajji’yi oturtmuşlardı. Bu gelişmenin ardından, Barkuk yandaşları yeniden üstün gelecekler, ve 1390- 99 yıllarında Barkuk yeniden Sultan olacaktı... Bukri (kambur) veya Burjı Hanedanı, Osmanlı Sultanı I. Selim (Yavuz Selim, veya Gaddar Selim, sultanlığı, 1512- 1520) 1517’de Mısır’ı fethedinceye dek sürecekti...

 

Burki Hanedanı yıllarında, daha doğrusu Barkuk yönetimi sırasında, daha önce ifade etmiş olduğum gibi, Ortadoğu’da Timurlenk fırtınası esecekti. Barkuk ile Timurlenk düşman olurlarken, Osmanlı Sultanı I. Bayezid (Yıldırım Bayezid, 1360- 1403; sultanlığı, 1389- 1402) ile Barkuk arasında Timurlenk’e karşı yakınlaşma olacaktı. Fakat yine de -savaş alanında askeri bir birlik oluşturulamadığı için- Timurlenk durdurulamayacaktı... Timurlenk daha Suriye üzerine yürümeden, Barkuk yaşamını yitirecekti. Timurlenk’i savaş alanında karşılayan ve Şam’ı (Demaskus) ve tüm Suriye’yi Timurlenk’e yitiren kişi, Barkuk’un oğlu Nasir-ad-Din-Faraj (ilk sultanlığı,1399- 1404; ikinci kez sultanlığı, 1405- 1412) olacaktı...

 

Timurlenk’e karşı Osmanlı-Memluk yakınlaşmasından Osmanlı’ya kalan, çok daha görkemli ve pırıltılı bir gücü simgeleyen “Sultan” unvanı olacaktı. Barkuk, “Sultan” ünvanının I. Bayezid tarafından kullanılmasına yeşil ışık yakacaktı... Babası I. Murad (1326?-1389; yönetimi, 1360- 1389) halen bir göçebe Türk-Moğol ünvanı olan kağan ünvanını kullanırken, I. Bayezid, sultan ünvanını kullanan ilk Osmanlı hükümdarı olacaktı...

 

Portekizli kaptan Bartolomeu Dias’ ın (1450- 1500) 1488 yılında “Ümit Burnu”nu (“Cape of Good Hope”) keşfetmesinden, ve bu yol üzerinden Vasco da Gama’nın (1460- 1524) 1497 yılında zengin Hindistan’a ulaşmasından, dünya gücü haline gelmeye başlayan Potekiz’in bu arada Kızıl Deniz’e girmesinden sonra, 1500’lü yılların başında, Kızıl Deniz’in büyük ticari geliri üzerine, Memluk Sultanlığı ile Portekiz Krallığı arasında savaşlar başlayacaktı. Aynı yıllarda, 1501/ 1502’de, Şia inancına bağlı bir Türk olan I. İsmail (Şah İsmail, 1501/1502- 1736), İran’da Safavi Hanedanı’nı egemen kılmakta idi. O, Şah İsmail, Portekizliler ile dostca ilişkiler kurup, onları davet ederek -yükselişte olan- Osmanlı İmparatorluğuna karşı yeni ittifaklar geliştirecekti...

Osmanlı’nın 1514 yılında Şah İsmail’i yenilgiye uğratıp, 1517 yılında Kahireye girmesinden, ve Çerkes asıllı Burki Hanedanı’nın son temsilcisi II. Tomambay’ın (Al-Ashraf  Tuman bay; sultanlığı, 1516- 17) öldürülmesinin ardından, Mısır’da Osmanlı egemenliği dönemi başlayacaktı... Daha güçlü ve daha uzun menzilli toplara sahibolması, Osmanlı ordusuna zaferi taşımıştı ama, Kahire ancak kanlı sokak savaşları sonucu elegeçirilebilecekti...

 

Osmanlı hükümdarı I. Selim, Memluk güçlerinde olanlardan çok daha gelişmiş ve daha uzun menzilli toplara ve tüfeklere sahibolmakla birlikte, Memluk suvarisinin savaşcılığını ve gücünü görmüş olduğu için, Mısır’ı alıp-almamakta, Kahire’ye girip-girmemekte tereddütlü idi. Prof. Halil İnalcık’a göre I. Selim, saldırıya geçmeden önce, II. Tuman Bay’a (Al-Asraf II. Tuman Bay; halifeliği, 11 Ekim 1516- 20 Ocak 1517) bir mektup yollayacak, eğer Kahire’de kendisi (I. Selim) adına sikke (para) bastırtıp hutbe okutacak olursa, O’nu Mısır’da vali olarak bırakacağını, aksi takdirde Memluklular’ı ortadan kaldıracağını, bildirecekti. Bu teklifi reddeden Tuman Bay, Kahire’nin kuzydoğusunda, Reydaniye (Raydaniyah) denen mevkide, top-tüfek gibi ateşli silahlarla güçlendirilmiş bir savunma hattı hazırlatacaktı...

 

II. Tuman Bay’ın topları, daha uzun menzile sahip Osmanlı topları tarafından kısa sürede susturulup etkisizleştirildikten sonra, I. Selim’in güçleri, tahkim edilmiş Memluk mevzilerin yanından dolaşıp II. Tuman Bay’ın güçlerine arkadan ağır bir darbe vurarak kesin zaferi elde edecekti... Bazı kaynaklara göre 20 Şubat 1517, diğerlerine göre ise 22 Şubat 1517 günü yaşanan Reydaniye (Raydaniyah) savaşının ve zaferinin ardından, sokak sokak yapılan kanlı savaşlar sırasında, Kahire içindeki direnişi örgütlemiş II. Tuman Bay, yaralı olarak Osmanlı güçlerinin eline geçecekti... Halk, orta ve daha üst sınıflar ve özellikle Çerkes asıllı Memluk askerleri, II. Tuman Bay’ı tüm güçleriyle desteklemekte idiler... Yaralı durumdaki II. Tuman Bay’ı sağ olarak elegeçiren I. Selim, daha önce Osmanlı’ya teslim olmuş Memluk prenslerinin, emirlerin tavsiyesine uyarak, O’nu hemen öldürtecekti. Aksi takdirde direnişin durmayacağı anlaşılmıştı. Kahramanca direnmiş, Kahire içinde sokak sokak direnişi, gerilla savaşını örgütlemiş olan Al-Ashraf II. Tuman Bay’ın ölü gövdesi, direnişi bütünüyle durdurabilmek amacıyla, -halen varlığını koruyan- Kahire’nin üç büyük ana kapısından Zuwaylah Kapısı’na (Bab Zuwayla) asılacak ve burada üç gün boyunca teşhir edildikten sonra yakılarak yokedilecekti... Memluklu örgütlenmesinin kalıntıları, Osmanlı yönetimi altında da önemli roller oynayacaklardı...

 

Memluk Sultanlığı’nın, Burki Hanedanı’nın, ya da Burki Memlukluları’nın tarihe gömülmemlerinin ardından, Memluk Sultanlığı ile Portekiz arasında zaten başlamış olan Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu rekabetini, Osmanlı İmparatorluğu devralacaktı. Böylece, Kızıl Deniz’de ve Hint Oktanusu’nda, Portekiz- Osmanlı rekabeti başlayacaktı... Osmanlı, başlangıçta bu rekabetin galibi olarak gözükecek, ve Portekizli koloniyalistlerin Kızıl Deniz’den atılmaları gerçekleşecekti. Fakat Osmanlı, Basra Körfezi’nin çıkışını, Hürmüz’ü tutan Portekiz gücünü yerinden sökemeyecekti ve bu nedenle Basra limannını Hint Okyanusuna açılmak için kullanamayacaktı... Osmanlı, Hint Okyanusu üzerine Portekiz’e karşı verdiği mücadelesini, ticaret yolları üzerindeki egemenlik mücadelesini yitirecekti... Bazıları bunun nedenini Osmanlı’nın Okyanus’a uygun gemilerinin olmamasına bağlamaktadırlar ama, kanımca bu yenilginin başlıca nedeni, Osmanlı yönetiminde ciddi bir çürümenin başlamış olması ve perspektif yoksunluğudur...

 

Mısır, Osmanlı yönetimi altında da inişli-çıkışlı yıllar yaşıyacak, zaman zaman trajik olaylarla sarsılacaktı. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğu anlatılırken kısaca anlatılmış olduğu için, burada -zaman sıralamasına uyarak- birkaç cümle ile en önemli olaylar anlatılıp geçilecektir...

 

Mısır’ı fetheden Yavuz Selim’in Halifelik kurumunu İstanbul’a taşımış olduğu tarih kitaplarında tekrar tekrar yazılmaktadır... Halil İnalcık, “Devlet-i Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I” adlı eserinde, Halifelik kurumunun Osmanlı’ya geçişi hakkında aynen şunları yazmaktadır: “Bir rivayete göre, Selim tarafından İstanbul’a gönderilmiş olan Halife Al-Mutawakkil, Ayasofya Camii’nde hilafeti resmen padişaha terk ve ferag etmiştir. M. d’Ohsson ve sonra M. Ata, eserlerinde bu rivayeti yaymışlardı...” Yukarıdaki bilgiyi doğrulayan başka kaynaklara göre, sözkonusu Halifeliği devir töreni sırasında III. Al-Mutawakkil, aynızamanda Halifelik ablemlerini, Halifelik kılıcını ve Halifelik harmanisi’ni (pelerinini, mantosunu) Yavuz Selim’e teslim etmiştir... Bütün bunların ötesinde I. Selim, “Bahreyn Meliki ve Kağanı”; “Asya’nın ve Avrupa’nın hükümdarı”; “İki denizin, Akdeniz’in ve Hint Okyanusu’nun Kağanı”; “iki ordunun, Avrupa ve Safavi ordularının fatihi”; “iki kutsal kentin, Mekke’nin ve Medine’nin hizmetkarı” unvanlarını almıştır...

 

Osmanlı’ya Kızıl Deniz üzerinden Hint Okyanusu’nun kapılarını açan ve Kızıl Deniz ticaretinin zengin rantını elde etme olanakları sağlayan Mısır’da, Kanuni Süleyman (yönetimi, 1520- 1566) döneminde, 1524 yılında, Mısır Valisi Hain Ahmed Paşa’nın isyanı patlayacaktı. Kanuni Süleyman’ın Baş Veziri Damad İbrahim Paşa (Pargalı İbrahim Paşa, 1493- 1536; veziriazam, 1523- 36) tarafından bu isyan bastırılacak; Pargalı, ayrıntılı bir kanunname ile Mısır’da Osmanlı yönetimine son biçimini verecekti... Başka bölümlerde ayrıntılı anlatılmış olan bu yeni biçimi bir iki cümle ile özetleyecek olursak, valinin elinde tuttuğu büyük güc, ekonomik ve askeri güç dağıtılmakta, yönetimde bir denge mekanizması oluşturulmakta idi. Askeri güç, merkezden, İstanbul’dan yollanmakta ve bu güç doğrudan Sultan’a bağlı olmaktaydı...

 

İngiltere’nin Hindistan ile olan ilişkilerini baltalamayı ve İngiliz İmparatorluğu’nu zayıflatmayı hedefleyen General Napolyon’un (I. Napoleon, Napoleon Bonaparte, 1769- 1821; yönetimi, 1804- 1814) Mayıs 1798’de Mısır’ı istilası, Osmanlı sultanı III. Selim’i (sultanlığı, 1789- 1807), İngiltere ve Rusya ile ittifak yapmaya zorlayacaktı. Amiral Nelson karşısında Nil Savaşı’nı (1 Ağustos 1798) yitirmesi ve ertesi yıl (1799) Filistin’de Akka Kalesi önünde yaşadığı yenilgi, Napolyon’un Mısır serüvenini sonlandıracaktı (Akka, Acre, Akko, şimdiki İsrail’in kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın konumda...). Akka Kalesi, Osmanlı’nın bölge valisi (valiliği, 1775- 1804) olan 1720 Bosna doğumlu Cezzar (deve kasabı, kanlı) Ahmet Paşa (ölümü, 1804) tarafından savunulmaktaydı. Aylarca süren kuşatmanın ardından yenilgiyi kabuleden Napolyon Bonapart, ülkesine kaçmak zorunda kalacaktı... Akka Kalesi önündeki yenilgisi, Amiral Nelson karşısında Nil Savaşı yenilgisi ile birlikte Napolyon’un almış olduğu ilk yenilgi idi...

 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu iç çatışmalara sürüklenip zayıflarken nasıl “atabey”ler (yerel valiler, emirler) dönemi başlamış, bunlar özünde bağımsız yerel devletçikler haline dönüşmüşlerse, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan çok daha merkezi ve güçlü bir devlet yapısına sahibolan Osmanlı İmparatorluğu zayıflarken de, “âyan” adını alan yarı bağımsız, hatta pratikte tam bağımsız valilerin dönemi başlamıştı... Osmanlı merkezi yönetiminde, 1600’lü yılların sonu ile 1800’lü yılların ilk çeyreğinde dikkate değer bir zayıflama yaşanacaktı. Bu dönemde, 1700’lü yıllarda ve 1800’lü yılların ilk yarısında, “âyan” adını alan ve merkezi yönetime kafa tutabilen, uygun bulduğunda merkezi yönetimi mali ve askeri olarak destekleyen yarı bağımsız valiler doğacaktı. Arapça da “tanınmış kişi”, “dikkate değer kişi” anlamına gelen ‘ayn veya çoğulu a’yan, Osmanlı terminolojisinde “yarı bağımsız bölgesel vali” anlamına âyan olarak kullanılacaktı... Bunların en ünlüleri, Mısır âyanı Kavalalı Mehmed (Muhammed) Ali Paşa (1769- 1849; Mısır valiliği, 1805- 49) ile “Yanya Arslanı” olarak ta nam salmış olan Arnavutluk valisi, daha doğrusu Ioánnina (Yannina, Yanya; kuzeybatı Yunanistan) valisi Tepedelenli Mehmed Ali Paşa (1744- 1822; valiliği 1788- 1822) adlı kişilerdi... O dönemde kimlik asıl olarak dini inançla belirlense de, milliyet önem taşımasa da, Mısır âyanı Kavalalı Mehmed (Muhammed) Ali Paşa’nın da Arnavut asıllı olduğu yazılıp söylenmektedir...

 

Kavalalı Mehmed Ali Paşa, puritan (safcı) Muvahhidun (tekçi) veya popüler adıyla Vahabi ideolojisi ile Osmanlı yönetimine başkaldırmış olan ve Arab Yarımadası’nı kana boğan Suudi (Saudi) aşiretinin isyanını 1812 yılında bastırmıştı... Ocak 1822’de, bağımsızlık mücadelesi veren Grek isyancıların ellerine geçmiş olan Mora (Pelepones) yarımadası, yarı bağımsız Mısır valisi, Mısır âyanı Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın -oğlu İbrahim Paşa komutasında- yollamış olduğu ordunun yardımı ile 1825 yılında Osmanlı tarafından geri alabilecekti... Kısacası O, Mısır âyanı Kavalalı Mehmed Ali Paşa, İstanbuldaki Sultan’ın başaramadığı işleri başaracak kadar güçlü idi. Aslında O, Osmanlı’ya büyük hizmetler yapmıştı...

 

İmparatorluğu yeniden merkezileştirme çabası içinde olan Sultan II. Mahmud (yönetimi, 1808- 1839) yönetimde idi... Grek isyanı sırasında Osmanlı’ya yardım etmiş olan yarı bağımsız Mısır-Sudan Valisi (Mısır-Sudan âyanı) Kavalalı Mehmed Ali Paşa, yapmış olduğu yeni idari, mali, askeri ve eğitim reformlarıyla İstanbul’dan daha güçlü konuma yükselmişti. Kavalalı, Mısır’da, köylülerden oluşan yeni bir ordu ve ayrıca yepyeni bir donanma kurduğu gibi, endüstrileşme yolunda da ciddi adımlar atmıştı... Anlaşılmış olacağı gibi, Mısır’da reformlar, Osmanlı’da reform süreci başlatılmadan epey süre önce başlamıştı ve Mısır artık Osmanlı’dan daha güçlü idi...

 

Mehmed Ali Paşa, 1831 yılında, tamamen bağımsız olabilmek amacıyla Osmanlı’ya karşı ayaklanacaktı. Mısır dışında Suriye ve Adana üzerinde de denetim kurmayı başaran, hatta Anadolu içlerine dek giren -Mehmed Ali Paşa’nın oğlunun komutasındaki- Mısır ordusu, 21 Aralık 1832’de, ancak Konya Ovası’nda durdurulabilecekti... Savaşın ilk aşaması, 1933 yılına dek sürecekti... Savaşın ikinci aşamasında, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasında yollamış olduğu ordu, 24 Haziran 1839 günü Nizip’te Osmanlı ordusunu ağır bir yenilgiye uğratacaktı... Osmanlı, Mehmed Ali’yi durdurabilmek için, Ruslar’dan, İngilizler’den ve bir miktar da Fransızlar’dan yardım almak zorunda kalacaktı. Batı’nın ilerigelen güçlü devletleri, Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’ını Osmanlı’dan daha tehlikeli bulmuşlardı. Yine onlar, gözdikmiş oldukları Osmanlı pastasını tek başına Mehmed Ali’ye yedirmek istememişlerdi... Osmanlı, artık, sözün gerçek anlamı ile Batılı güçlerin avuçları içine düşmüştü. Gülhane Hatt-ı Hümayunu, bu koşullarda, Nizip’te yaşanmış olan Osmanlı yenilgisinin ardından gündeme gelmişti...

 

Bir Fransız şirketi, Suez-Canal Company tarafından 11 yılda tamamlanan Süveyş (Suez) Kanalı, 1869 yılında kullanıma açılacaktı. Seksen yıl boyunca kanalın yönetimi, Fransızların ve İngilizlerin ellerinde olacaktı. Mısır’ın önderi Cemal Abdul Nasır, 1956 yılında kanalı millileştirecekti... Süveyş Krizi olarak adlandırılan süreçte (1956- 57), İngiliz ve Fransız desteği ile İsrail güçleri Mısır’a saldıracaklardı... Eskiden gemiler, Ümit Burnu’nu, Afrika’nın en güney ucunu dolaşarak Hint Okyanusu’na açılmak zorunda idiler. Ticaret yolunu kısaltan ve maliyetleri düşüren Süveyş Kanalı, Aden Körfezi’nin kuzeyinde ve Hint Okyanusu’ndan Kızıl Deniz’e giriş yolu üzerinde yeralan Aden’in ve ayrıca şüphesiz Mısır’ın önemlerini arttırmıştı.

 

Mehmed Ali hanedanı tarafından yönetilmekte olan Mısır’da yaşanmakta olan politik kaos, halk kalkışmaları ortamında, 1882 yılında, İngiliz İmparatorluğu Mısır’a elkoyacaktı. Sonuçta İngilizler, 1882’den itibaren, hem Mısır’ı, ve hem de Sudan’ı yönetmeye başlayacaklardı... Mısır, 1914 yılında, I. Dünya Savaşı’nın başladığı yıl, İngiliz İmparatorluğu’nun koruması altına girecekti ve I. Fuad ülkenin kralı yapılacaktı... Mısır, gerçekte olmasa da, 1922 yılında sözde bağımsızlığına kavuşacak ve anayasal bir monarşi ile yönetilmeye başlanacaktı...

 

Çürümüş İngiliz kuklası monarşiye karşı, 23 Temmuz 1952 günü, Cemal Abdul Nasır (1918- 1970) ve diğer 89 ulusalcı subayın kansız müdahalesi gerçekleşecek, Kral Faruk’un yönetimi devrilirken, ülkede cumhuriyet ilanedilecekti... Nasır idamlara karşı çıkacak, devrik kral ve çevresi, ülkeden sürülmekle kalacaklardı. Anlaşılan bu tavır, iç çatışmaları engelleye yönelik olduğu kadar, uluslararası ilişkileri dengede tutmaya, daha başlangıçta İngiliz-ABD öfkesinin hedefi olmamaya yönelikti- İngiliz askeri garnizonu halen Mısır’da idi... Nasır Kumanda Konseyi’nde yeralan 11 subayı kontrol ederken, General Muhammed Necib (1901- 1984), kukla devlet başkanı olacaktı. Sonunda, 1954 yılında, Muhammed Necib ev hapsine alınırken, gölgedeki adam olmaktan çıkan Nasır, ülkenin başbakanı olacaktı... Aynı yıl, İskenderiye’de Nasır’a yönelik bir süikast başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, İskenderiye’de 26 Ekim 1954 günü Nasır’a yapılmış olan başarısız süikast girişiminin gerisinde Müslüman Kardeşler örgütü vardı...

 

Mısır İngiltere’nin kontrolu altında iken Hasan al-Banna tarafından 1928 yılında dini-politik bir örgüt olarak kurulan, Mısır’da ve örgütlenmiş olduğu diğer ülkelerde şeriat isteyen, ülkelerin Kuran ve Hadis metinlerine göre yönetilmesini isteyen Müslüman Kardeşler (Al-Ikhwan Al-Muslimun), ulusalcı laik Cemal Abdul Nasır’a cephe alacak ve O’nu öldürmeye çalışacaktı. Askeri müdahale öncesinde de, Nasır öncesinde de hükümetlere karşı bombalı eylemlere, süikast eylemlerine karışmış olan Müslüman Kardeşler örgütünün Abdul Nasır’ı öldürmeye çalışmış olmasının temel nedeni, laik (sekuler) bir anayasanın kabuledilmiş olması idi... Peki bu örgütün, kısaca Ihvan (Ikhwan) olarak anılan örgütün gerisinde kim vardı, dış bağlantıları arasında hangi servisler, hangi güçler bulunmaktaydı? II. Dünya Savaşı sonrası -Arab dünyasında- üye sayısı iki milyonu aşmış bir örgütün yabancı sevisler, özellikle MI-6 ve CIA gibi örgütler tarafından boş bırakılmayacağı ortadaydı ama, bu soruya siyah-beyaz gibi kesin bir yanıt vermek zordur. Yalnız, Nasır’a ya pılmış olan sözkonusu başarısız süikast girişiminin gerisinde -aynızamanda- CIA’nın da olduğu güçlü biçimde iddia edilmektedir... Laik ve milliyetci Nasır’a karşı başarısız süikast girişiminden bir yıl önce, ülkenin petrollerini 1952 yılında millileştirmiş olan İran’ın yurtsever başbakan’ı Musaddık’ı deviren darbeyi (Ağustos 1953) CIA ve MI-6 birlikte örgütlemişlerdi... Başarısız süikast girişiminin ardından Müslüman Kardeşler örgütünün altı yöneticisi idam edilecek, diğer binlercesi hapse atılacak ve örgüt yasaklanacaktı...

 

Ocak 1956’da Nasır, ülkenin anayasal, tek partili, sosyalis bir Arab Cumhuriyeti olduğunu duyuracaktı. Aynı yıl Haziran ayında yapılan seçimlere, 5 milyon seçmenin yüzde 99,9’u katılacaktı ve tek aday Nasır, bu oy oranı ile cumhurbaşkanı seçilecekti. Yeni anayasa ise, yüzde 99,8 oy oranı ile kabuledilecekti...

 

Aslında Nasır ve çevresi emperyalist dünyadan hemen kopmamışlardı. Hatta 1954’de İngilizler Mısır’dan askeri birliklerini, garnizonlarını çekmeye karar verdiklerinde, İsrail ajanları, böyle birşeyin gerçekleşmemesi için, Mısır’da, Mısırlı rolünde İngiliz ve Amerikan hedeflerini bombalamışlardı... İsrail güçleri 28 Şubat 1955 günü -Mısır’ın bir parçası olan- Gazze’ye saldırıp 38 Mısır vatandaşını öldürünce, Nasır, İngiltere’den ve ABD’den yeni silahlar satınalmaya çalışacaktı. Nasır’ın bu talabi reddedilince, O’da yüzünü Sovyetler Birliği’ne dönmek, oradan silah satınalmak zorunda kalacaktı... Kısacası Nasır, Ocak 1956’da “sosyalist cumhuriyet” olduklarını ilanetmeden önce, İngiltere ve ABD’nin kapısını çalmıştı ama, bu kapılar yüzüne kapanmıştı... Son İngiliz askeri birlikleri, 13 Haziran 1956 günü Port Said limanını terkedeceklerdi. Bu olay üzerine duygusal bir konuşma yapan Nasır, özet olarak, “Bizler, bu anı, bu olayı tüm ömrümüz boyunca düşledik, yabancı bayrakların birdaha Mısır’da dalgalanmaması için dua ediyoruz!”, diyecekti...

 

Yine aynı yıl (1955) Nasır, Nil üzerinde inşa edilecek Asuan (Aswan) barajı için Dünya Bankası’ndan kredi talep etmişti. Sözkonusu banka üzerinde egemen İngiltere ve ABD, Nil üzerine kurulacak devasa Asuan (Aswan) barajını finanse etmeyi başlangıçta kabuletmişlerdi. Fakat, ABD’nin -vaktiyle Hitler’i desteklemiş- faşist dışişleri bakanı (secratery of state) John Foster Dulles, 20 Temmuz 1956 günü, sözkonusu yardım kararını geri çekecek, Dünya Bankası’nın kredi vermesini engelleyecekti. Ertesi gün İngiltere’de ABD’nin kararını destekleyecekti. Çünkü onlar, eski sömürgelerinin sömürge olarak kalmasını, endüstrileşerek zenginleşip özgür yurttaşların ülkeleri haline gelmelerini istemiyorlardı... Nasır, yüzünü yeniden Sovyetler Birliği’ne dönmek zorunda kalacaktı. Sovyetler Birliği, Ekim 1955’de, Asuan (Aswan) barajı için 100 milyon dolar kredi ve teknik yardım vermeyi zaten teklif etmişti...

 

Dünya Bankası’nın Asuan (Aswan) barajı için kredi talebini reddetmesinden beş gün sonra, 26 Temmuz 1956 akşamı Nasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini duyuracaktı... Kısa süre sonra, Nasır çocuklarından birinin doğum günü partisinde iken, 29 Ekim 1956 günü İsrail, Sina yarımadasını işgaledecekti...

 

Anlaşılmış olduğu gibi, Ortadoğu’ya, eski Haçlı üslerinin bulunduğu topraklara, Emperyalist güçlerin bir ileri karakolu olarak, bir atlama taşı olarak Batı’nın patronları tarafından yerleştirilmiş olan İsrail, kendine verilmiş olan görevi -Fransız ve İngiliz güçlerinin desteği ile- yerine getirmekteydi. Irkçı İsrail devletinin işi, bölgedeki tüm ilerici, anti-emperyalist, ulusalcı, sosyalis rejimlere karşı bir tehdit oluşturmak, saldırı üssü olmaktı... İngiliz Palementosu, Başbakan Eden’in (Anthony Eden, başbakanlığı, 1955- 57) Mısır’a karşı şiddet kullanma önerisini 27 Ekim 1956 günü kabuledecekti. Fransa, acele, İsrail’e çok miktarda jet savaş uçağı satmıştı. Süveyş Kanalı bölgesini işgal amacıyla İngiliz ve Fransız güçleri Malta’dan birlikte hareket edeceklerdi. Malta, eskiden de Haçlı güçlerinin hareket üslerinden birisiydi... İsrail saldırısından bir hafta sonra, İngiliz-Fransız ortak saldırısı başlayacaktı... İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), 31 Ekim günü Mısır’ın havaalanlarını bombalayacaktı...

 

Aslında, Mısır’da Türk yönetimlerini anlatmak amacıyla yazılmaya başlamış olan bu metin, Mısır’da yaşanan son acı olayların ardından, başlangıçtaki amacını aşarak Mısır’ın birçeşit kısa tarihine dönüşmüştür. Okumuş olduğunuz metinde Mısır tarihinde yeralmış olan Türk hanedanları ağırlıklı olarak anlatılıyor olmakla birlikte, günümüzde yaşanan ve yaşanmakta olan olayların ardından, metni biraz genişletip Mısır tarihi hakkında genel bilgiler vermenin yararlı olabileceğini düşündüm. Fakat yine de -hakkında kısaca bilgi verilmiş olan- Abdül Nasır’dan sonrasını anlatmak, bambaşka ayrı ve detaylandırılması gereken bir alana girmek olacağı için, anlatımın burada kesilmesi daha yararlı olacaktır...

 

Kısaca, bir-iki cümle ile ifade etmek gerekirse, “soğuk savaş” yıllarında, ya da dünyamızdaki toplumsal yaşamın “Hür Dünya” yalanıyla emperyalist Batı dünyası ve Sosyalist Sistem olarak iki bloğa bölünmüş olduğu yıllarda, Nasır liderliğindeki milliyetci Mısır, ilk toplantısı 1961 yılında Belgrad’da yapılmış olan “Bağlantısızlar” bloğunun içinde yeralacak ve Sosyalist Sistem’e yakın duracaktı. Yugoslavya’dan Josip (Yusuf) Broz Tito, Mısır’dan Cemal Abdul Nasır, Endonezya’dan Sukarno ve Hindistan’dan Jawaharlal Nehru gibi önderlerin insiyatifleri ile yaşam bulan ve kısa sürede üye sayısı 113 rakamını aşan “Bağlantısızlar”, İsveç’in tanınmış saygın sosyal demokrat önderi ve başbakanı Olof Palme ve ayrıca Fidel Kastro tarafından dünya barışının garantisi olarak görülüp, övgü ile anılacaktı. Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerin üçte ikisini bünyesinde toplayan “Bağlantısızlar”ın hedefi için Fidel Kastro (Castro), “ulusal bağımsızlık, egemenlik, bölgesel birlik, ve ittifaklar dışı ülkelerin güvenliklerini sağlamak”, diyecekti. “Bağlantısızlar” içindeki ülkelerin toplam nüfusları, dünya nüfusunun yüzde 55’ini aşmaktaydı...

 

Mısır ve Suriye, 1 Şubat 1958’de, “Birleşik Arab Cumhuriyeti” adıyla Nasır’ın önderliğinde tek devlet olduklarını ilanedeceklerdi ama, sözkonusu birlik yaklaşık dört yıl sonra, 28 Eylül 1961’de sonbulacaktı... Arab devletlerini, Arab halkının çıkarları yönünde, en azından ulusal çıkarlar yönünde birleştirme çabaları, -günümüzde de gözüktüğü gibi- çoğu Arab yönetiminin, özellikle ortaçağ kalıntısı Arab monarşilerinin ihanetleri, Emperyalist sistem ile menfaat birlikleri sonucu başarıya ulaşamıyacaktı. Aslında, 21 üye devlete sahibolan ve temeli 22 Mart 1945’de Kahire’de atılmış olan “Arab Birliği” (“Arab League”) adlı örgüt, görüldüğü gibi, gerçekte yok olan bir varlık, işe yaramaz bir örgüt olarak günümüzde de varlığını sürdürecekti... Mısır’ın elektrik gereksinimini ve daha birçok ihtiyacını karşılayacak olan devasa Asuan (Aswan) barajı, Sovyetler Birliği’nin yardımları ile kurulurken, daha birçok ulusal endüstri projesi de yine Sovyetler Birliği’nin yardımları ile yaşam bulacaktı... Nasır döneminde önemli bir tarım reformu da gerçekleşecekti...

 

Gerisi ise, emperyalist saldırılarla, satınalma çabalarıyla, ihanetlerle, tarajik olaylarla, süikastlerle ve sonunda Mısır’ın saf değiştirmesinin yarattığı toplumsal çalkantılarla dolu uzun bir hikayedir... Uluslararası güç dengeleri, birçok ülkede olduğu gibi Mısır’ın kaderinde de çok önemli roller oynamıştır, oynamaktadır...

 

Yusuf Küpeli

10 Eylül 2013

yusufk@telia.com

 

bağlantılı metin:

Yusuf Küpeli, MISIR TOPLUMUNUN AÇMAZI, TÜRKİYE’NİN BAŞBAKANI, VE “ÇÖZÜM” SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI ÜZERİNE KISA DÜŞÜNCELER

 

http://www.sinbad.nu/