Aşağıdaki12 punto ile 7 A-4 sayfası tutan metin, 2019 yılının yaz sonunda tamamlanmış ve yayını beklemekte olan genişp hacimli bir kitabın, Latin Amerika ve ABD empşeryalizmi ile ilgili bir kitabın dördüncü bölümüdür. Zengin kaynak listesi kitabın sonundarır.- Y. Küpeli

Yusuf Küpşeli, Monro Doktrini (Monroe Doctrine), Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty), Amerika Devletleri Örgütü (Organization of American States, OAS)

(...) Monroe, “Amerika Amerikalılarındır” ifadesi ile özetlenebilecek dört temel madde ile Avrupalı güçlerin Amerika Kıtası’nın işlerine bulaştırılmayacağını, Orta ve Güney Amerika’nın ABD’ye ait olduğunu duyurmaktaydı. İlk olarak O, ABD’nin Avrupalı güçler arasındaki savaşlara dahil olmayacağını ilanetmekte idi. İkinci olarak O, ABD’nin “Western Hemisphere”de (yani, Amerika kıtasında) mevcut kolonileri ve bağlılıkları tanıdığını duyurmaktaydı. Üçüncü olarak O, “Western Hemisphere”ın (yani, Amerika kıtasının) yeni, gelecekteki kolonileştirme eylemlerine kapatıldığını duyurmakta idi. Yine O...

(...) II. Dünya Savaşı sonrası, OAS’dan hemen önce, yine ABD önderliğinde Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty) kurulmuştu...

 

 

 

Monro Doktrini (Monroe Doctrine), Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty), Amerika Devletleri Örgütü (Organization of American States, OAS)

 

 Yusuf Küpeli

 

ABD-İspanya savaşının (1898- 1902) galibi ABD, Kuba’yı ve Puerto Rico’yu işgaletmişti. ABD ordusu, Karaib Denizi’ni kontrol altına alabilmek için, -Kuba’nın güney ucundaki- Guantanamo Körfezi’ne yerleşmişti. Karaib Denizi’ndeki tüm adalara ve aynı denizde kıyısı olan Venezuela gibi ülkelere egemen olabilmek açısından stratejik önemi olan Guantanamo Körfezi kıyısında ABD, 116 kilometre kare büyüklükteki ünlü deniz üssünü kurmuş ve 1903 anlaşması ile durumu Kuba hükümetine resmen kabulettirmişti... Kuba’da 1959 başında gerçekleşmiş olan devrimin ardından yapılan itirazlar, protestolar, Guantanamo Askeri Üssü’nün kaldırılmasına yardımcı olmayacaktı... Emperyalizm aşamasına gelmiş olan ABD kapitalizmi, “Batıdaki Yarımküre” (“Western Hemisphere”) olarak adlandırdığı Amerika kıtasının tümüne, Latin Amerika ülkelerine çoktan gözkoymuştu ve “Monro Doktrini” ile niyetini ilan etmişti...

 

ABD’nin beşinci başkanı olan James Monroe (1758- 1831; başkanlığı, 1817- 25), ABD’nin dışpolitikasının rotasını çizerken, 2 Aralık 1823 günü, kendi adıyla anılan doktrinini (dünyaya bakış kalıplarını, görüş tarzını) ilanedecekti..Monroe, “Amerika Amerikalılarındır” ifadesi ile özetlenebilecek dört temel madde ile Avrupalı güçlerin Amerika Kıtası’nın işlerine bulaştırılmayacağını, Orta ve Güney Amerika’nın ABD’ye ait olduğunu duyurmaktaydı. İlk olarak O, ABD’nin Avrupalı güçler arasındaki savaşlara dahil olmayacağını ilanetmekte idi. İkinci olarak O, ABD’nin “Western Hemisphere”de (yani, Amerika kıtasında) mevcut kolonileri ve bağlılıkları tanıdığını duyurmaktaydı. Üçüncü olarak O, “Western Hemisphere”ın (yani, Amerika kıtasının) yeni, gelecekteki kolonileştirme eylemlerine kapatıldığını duyurmakta idi. Yine O, Monroe, dördüncü olarak, Avrupalı güçlerin “Western Hemisphere”da (yani, Amerika kıtasında) yaşamakta olan herhangi bir millete acı çektirmesi veya baskı yapması durumunu,  kendilerine, ABD’ye karşı düşmanca bir hareket olarak algılayacaklarını ilanetmekteydi... 

 

Kısacası O, James Monroe, Batılı güçlere, biz sizin işlerinize burnumuzu sokmayacağız ama, sizlerin ABD kıtasına müdahale etmenize de izin vermeyecegüz, demekteydi. O, burası bize aittir, ayağınızı denk alın, demeye getirmekteydi... ABD, sözkonusu doktrin duyurulduğu sırada, henüz öndegelen başat bir güç değildi. Bu nedenle, doktrinin dili temkinli idi... Şüpheziz birsüre sünra, ABD emperyalizmi daha da güçlendiği zaman, ABD hükümetleri, Batı’nın işlerine de, Tüm dünyanın işlerine de burunlarını, ellerini, silahlarını sokacaklardı. Aynı süreçle birlikte Monroe Doktrini’ne eklemeler olacak ve doktrinin yorumu saldırganlaşacaktı...

 

Öncelikle Orta ve Güney Amerika’yı kastederek Amerika kıtasının kendisine ait olduğunu duyuran (1823) ABD başkanı James Monroe, o yıllarda İspanya’nın Latin Amerika’da bulunan kolonilerini restore etme, yeniden Orta ve Latin Amerika’ya yerleşme çabalarını engellemeye çalışmaktaydı. Diğer yandan ABD, o yıllarda Çarlık Rusyası’nın Kuzey Amerika’nın kuzeybatı kıyılarına yerleşme çabalarını durdurma peşindeydi... İlginçtir, ABD Dışişleri Bakanı (Secretary of State) William Henry Seward, 1867 yılında yaptığı bir anlaşma ile, 1 518 800 kilometre kare büyüklükteki (yaklaşık Türkiye’nin iki katı büyüklükteki) Alaska topraklarını, Rusya’ya 7 200 000 dolar ödeyerek satın alacaktı. Altı petrol ve doğal gaz dolu, yeraltı ve yerüstü olağanüstü zengin bir doğaya sahip olan bu topraklar, herhangi bir dilenciye verilen sadakadan daha ucuza ABD’nin eline geçecekti. Alaska. 3 Ocak 1959 günü ABD’nin 49ncu eyaleti olacaktı...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, “Monroe Doktrini” ilanedildiği sırada ABD yeterince güçlü değildi ve sadece kendi kıtasında egemen olabilme peşindeydi... İngiltere 1833 yılında Fakland Adaları’nı işgal ettiğinde, ABD yönetimi herhangi birşey yapmayacaktı. ABD’nın 11nci başkanı (1845- 49) James K. Polk, Meksika’ya karşı savaşı (1846- 47) sırasında, “Monroe Doktrini” hatırlatacaktı. Bu, İspanya’ya ve Büyük Britanya’ya bir uyarı idi. ABD içsavaşının (1861- 65) hemen ardından, 1867 yılında ABD, Fransız ordusu tarafından desteklenen Maximilian (Joseph Ferdinand Maxımillian, 1832- 67) adlı Fransa kuklası kralının ve Fransız ordusunun Meksika’dan çekilişini sağlamak amacıyla askeri birliklerini Meksika’nın kuzeydoğusundaki Rio Grande’ye sokacaktı (Günümüzde ABD sınırları içinde olan Rio Grande, ABD’nin en güneydoğusunda, Meksika sınırı boyunca uzanan topraklardır.). ABD, Fransız ordusunun Meksika’daki varlığını, “Monroe Doktrini”nin ihlali olarak nitelemişti... Fransa imparatoru III. Napolyon, bir Latin Amerika- Akdeniz ülkeleri birliği oluşturmak istemişti. O’nun bu amacı için kullandığı aleti de Joseph Ferdinand Maxımillian’dan başkası değildi... Meksika’nın seçilmiş liberal görüşlü cumhurbaşkanı ve ulusal kahramanı Benito Pablo Juárez (1806- 72; başkanlığı, 1861- 72), üç yıl boyunca (1864- 67) Maxımillian’ın güçlerine karşı savaşacaktı...

 

ABD, İspanya’ya karşı kazanmış olduğu zaferle birlikte (1898- 1902), Kuba’ya ve Puerto Rico’ya girmesinin, Güney Pasifik’teki Guam Adası’nı ve Filipinler’i almasının ardından, denizaşırı emperyalist bir güç konumuna yükselmişti. ABD’nin bu şekilde güçlenmiş olması, “Monroe Doktrini”ne yeni, saldırgan bir yorum ve ek getirecekti. ABD’nin 26ncı başkanı Theodore Roosevelt (başkanlığı, 1901- 09), 1904 yılında, Monroe Doktrini’ne bir ek yaparak, “Latin Amerika milletlerinin ‘kronikleşen hataları’ durumunda ABD’nin bu devletlerin iç işlerine müdahale etme hakkının olduğunu” ilanedecekti. Şüphesiz “hata”nın ne olduğunu ABD yönetimleri tesbit ediyorlardı. ABD mali-sermayesinin yararları ile çelişen her politika, “hata” katagorisi içine giriyordu... Theodore Roosevelt ile birlikte Monroe Doktrini yeni bir aşama yapmış, Orta ve Latin Amerika ülkelerine yapılacak askeri müdahalelerin ve bu ülkelerde gerçekleştirilecek ABD yanlısı askeri darbelerin sözde hukuki temeli oluşturulmuştu... ABD yönetimleri, 26ncı başkan Theodore Roosevelt (başkanlığı, 1901- 09) döneinden 32nci başkan Franklin D. Roosevelt dönemine (1933- 45) dek -başta Karaibler olmak üzere- Latin Amerika ülkelerinin iç işlerine yoğun biçimde müdahil olacaktı. ABD, 1930’lu yıllardan itibaren Latin Amerika politikalarını, tek tek ülkelerin durumlarını analiz ederek ve ayrıca Amerika Devletleri Örgütü’nün (Organization of American States, OAS) durumuna bakarak çizecekti... Yalnız, II. Dünya Savaşı sonrası, OAS’dan hemen önce, yine ABD önderliğinde Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty) kurulmuştu...

 

Rio Paktı’na ABD dışında 22 latin Amerika ülkesi taraf olmuştu. USA (1948), Arjantin (1948), Bahamalar (1948), Bolivya (1948- 2012), Brazilya (1948), Şili (1948), Kolombia (1948), Kosta Rika (1948), Dominik Cumhuriyeti (1948), Ekvador (1948- 2012), El Salvador (1948), Guatemala (1948), Meksiko (1948- 2004), Panama (1948), Paraguay (1948), Peru (1948), Haiti (1948), Honduras (1948),Venezuela (1948- 2012), Küba (1948- 2012), Nikaragua (1948- 2012), Trinidad ve Tobago (1967) anlaşmayı imzalayan 23 ülke ülke arasında yeralanlardı. ABD ile birlikte adları sıralanan Latin Amerika ülkeleri ile anlaşmayı, dönemin ABD Başkanı Harry Truman (33ncü başkan, 1945- 53) bizzat imzalamıştı. Daha sonra, 2004 yılında Meksika, 2012 yılında ise Bolivya, Küba, Ekvador, Nikaragua ve Venezuela anlaşmadan çekileceklerdi...

 

Sözkonusu anlaşma Rio de Janeiro’da imzalanmış olması nedeniyle, kısaca, “Rio Paktı” olarak anılacaktı... Harry S. Truman, Latin Amerika’yı elinin altında tutabilmek için, 1953- 57 yılları için, o günün değeri ile 1 milyar 900 milyon ABD dolarını (günümüzün, 2019’un değeri ile 18 milyarı aşkın ABD dolarını) Latin Amerika işlerine ayırmıştı... Adam Isacson’un ve Joy Olson’un aralık 1998’de ortak kaleme aldıkları “International Policy Report”un verilerine göre, 1997 yılında Latin Amerika’da ABD’li personelin askeri eğitim verdiği 908 okul vardı. Askeri eğitimler ve tatbikatlar için her yıl 50 bin Amerikalı askeri personel Latin Amerika’da ve Karaipler’de görev yapmaktaydılar. ABD’li askeri uzmanlar 3.000 değişik seçilmiş merkeze yerleştirilmişlerdi. Latin Amerika için ayrılmış olan milyarlarca dolar, sadece ABD yanlısı subay ve bürokrat yetiştirmek için değil, aynızamanda ABD tarafından istenmeyen hükümetlerin değiştirilmeleri operasyonlarında, askeri darbeler sırasında da harcanacktı. Bir Türk özdeyişine göre, “kaz gelecek terden tavuk esirgenmezdi”. Rejim değişiklikleri için, askeri darbeler için harcanacak paraların defalarca fazlası, Latin Amerika halklarının ceplerinden alınacaktı... Örneğin, Batista’nın 10 Mart 1952 günü gerçekleştirmiş olduğu askeri darbe, Truman yönetiminin sözkonusu Latin Amerika politikasından ve Rio Paktı aracılığıyla Pentagon’un Kuba ordusu üzerinde kurmuş olduğu denetimden ayrı düşünülemezdi. Benzer darbeleri, hatta çok daha faşist nitelikli darbeleri NATO’da gerçekleştirecekti...

 

 “Rio Paktı” dışında ABD’nin, Arjantin, Bahamalar, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombia, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Meksiko, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Haiti, Honduras vs. gibi Latin Amerika ülkeleri ile karşılıklı resmi savunma işbirliği anlaşmaları vardır... Asıl geniş kıyısı Atlantik ile olan Orta Amerika ülkesi Honduras’ta büyük bir ABD hava üssü kurulmuştur. Atlantik Okyanusu ile Pasifik Okyanusu’nu (Büyük Okyanus’u) birleştiren kanal üzerindeki diğer küçük Orta Amerika ülkesi Panama’da ise bir kara ve bir de önemli ABD hava üssü bulunmaktadır. Ayrıca Latin Amerika ülkesi Kolombia’da ABD kara ve hava güçlerine bağlı birlikler ve deniz piyadeleri görev yapmaktadırlar.   Bu liste uzayıp gitmektedir...

 

İleride NATO anlaşmasına örnek olacak Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty), 26 maddeden oluşmaktadır. Aynı paktın 3ncü maddesi, özet olarak, “taraflardan birinin saldırıya uğraması durumunda bunun tüm üyelere yapılmış kabuledileceğini ve ortak meşru savunmayı” öngörmekteydi. Fakat, sözkonusu anlaşma maddesinin bağlayıcı hükmüne karşın, 1982 yılında patlayan Fakland krizi ve İngiliz donanmasının ve Hava Kuvvetleri’nin (RAF) Fakland Adaları’na saldırısı sırasında ABD yönetimi, Arjantin’in yardım başvurusuna yanıt vermeyecekti. ABD yönetimi, Rio Paktı içindeki ortağı Arjantin’e değil, tam tersine, emperyalist kılavuzu ve en önemli NATO müttefiki Büyük Biritanya’ya (İngiltere’ye) yardım edecekti. Ayrıca bu tavır, Monroe Doktrini’nin de hiçe sayılması, çiğnenmesi anlamına gelmekteydi... Bilindiği gibi, o yıllardaki NATO, tüzüğü gereği, sadece bir savunma anlaşması idi. İngiltere’nin Fakland Adaları’na, Arjantin güçlerine saldırısı durumunda, ABD’nin Arjantin’e yardımcı olmasını engelleyecek herhangi bir NATO hükmü yoktu...  Sözkonusu nedenlerle, süreç içinde, zaten işlemeyen Rio Paktı unutulacaktı... Provokatif 11 eylül 2001 saldırısının, “ikiz kuleler”in yıkılmasının ardından ABD, Orta Asya’ya ve Ortadoğu’ya yönelik saldırı planları nedeniyle Rio Paktı’nı yeniden anımsayacaktı. Emperyalist yararlarına hizmet ediyorsa veya edecekse, ABD, o anlaşmayı anımsarsdı...

 

ABD, 11 eylül provokasyonundan 10 gün sonra, 21 eylül 2001 günü, Rio Paktı’na üye 23 ülkenin Dışişleri Bakanlarını, “uluslararası terörizm” sorunlarını tartışmak amacıyla Washington’da toplantıya çağıracaktı...

 

Alabildiğine eşitsiz güçlerin, sömüren ile sömürülenlerin karşılıklı dayanışma anlaşmaları yapmaları ve buna uymaları olanaksız olduğu için, Rio Paktı kısa sürede işlevsiz hale gelmişti. İşlemez durumdaki Rio Paktı, süreç içinde unutulmuştu. Tozlu arşivlerin malzemesi haline gelmiş Rio Paktı, 11 Eylül 2001 provokasyonu ile hatırlanmıştı. Daha doğrusu, ABD yönetimi, Orta Asya’da ve Ortadoğu’da başlatacağı yeni emperyalist saldırılar sırasında Latin Amerika ülkelerini kullanabilmek amacıyla Rio Paktı’nı hatırlatma gereği duymuştu... İşbirlikçi hükümetlerinin yönetimi altında bir “kanat ülkesi” olarak NATO içinde ABD yararlarına onyıllarca sadakatla bağlı kalmış olan ve halkını bir nükleer savaşın hedefi konumuna getiren Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı NATO’nun ve ABD’nin 1960’lı yıllardan itibaren iğme kazanarak takınmış olduğu tavır, sözkonusu gerçeğin, sömüren ile sömürülenin eşit “ortaklar” olamıyacağı gerçeğinin en somut kanıtıdır. Kıbrıs olayları sırasında, Irak’ta yaşanmakta olan süreçler içinde ve ardından Suriye’de yaşanmakta olan süreçler içinde ABD’nin ve NATO’nun Türkiye’ye karşı takındığı tavırlar, “efendi” ile “köle” konumunda olanın eşit “ortaklar” olamıyacağı gerçeğinin en somut örneklerindendir... Rio Paktı içindeki Latin Amerika ülkeleri ile ABD arasındaki “ortaklık”ta yukarıda vermiş olduğum Türkiye örneğinden farklı değildir. Hatta, Rio Paktı içindeki Latin Amerika ülkelerinin ABD karşısındaki konumları, Türkiye’nin sürüklenmiş olduğu durumdan da bin beterdir...

 

ABD, Rio Paktı içinde yeralan Orta ve Latin Amerika hükümetlerini eşit “ortağı” olarak değil, kullandığı köleleri olarak kendi yararlarına bağlamıştır. ABD, olaya, efendi-köle ilişkisi içinde bakmıştır. Fakland krizi sırasında açıkça gözükmüş olduğu gibi ABD, emperyalist yararları ile çelişen durumlarda, Rio Paktı hükümlerine uyma gereği duymamıştır. ABD, yapmış olduğu anlaşmaları manivela yaparak, veya bu anlaşmalara uymayarak, “ortakları”nın iç işlerine sürekli müdahale etmiştir. ABD, Rio Paktı ülkelerinde darbeler örgütlemiştir. ABD’nin ilk müdahale ettiği ülkelerin ilki, Kuba olmuştur. Zaten daha 1901 yılında ABD, “Kuba’nın gerçek anlamıyla ABD’nin koruması altında olduğunu” ilanetmişti...

 

ABD, 1898 yılında, Karaip Denizi’nde, Puerto Rico’yu işgalederek Karaip adaları üzerindeki gücünü yaymaya başalayacaktı. Bu gelişmenin ardından ABD, Orta Amerika’ya doğru uzanacaktı. O yıllarda Kolombia’nın (Colombia) bir parçası konumundaki Panama, Pasifik ile Atlantik arasında oluşturulacak su yolu için en uygun konumda olan olması nedeniyle, ABD’nin hedefinde olacaktı. ABD yönetimi, Panama’nın ayrılıkçi güçlerinin ayaklanmalarına destek verecek ve 6 Kasım 1903 günü Panama’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyacaktı... ABD yönetimi, Panama’nın “bağımsızlığını” tanıması için Kolombia’ya baskı yapacaktı. ABD’nin yardımı ile kurulmuş Panama hükümeti ile ABD arasında  18 Kasım 1903 günü imzalanan Hay-Banau-Varilla Anlaşması ile Panama Kanalı’nın açılacağı bölge üzerinde ABD kontrolu sağlanacaktı... Sonunda Kolombia, -Roosevelt’in Monroe Doktrini’ne ekleme yaptığığı- 1904 yılında Panama’nın “bağımsızlığını” tanımak zorunda kalacaktı. Panama Kanalı, 1914 yılında tamamlanıp hizmete açılacaktı...

 

Guatemala 1954, Grenada 1983, Panama 1989 yıllarında ABD ordusu tarafından işgal edileceklerdi... Nicaragua halkına karşı 1980’li yıllarda kullanılan kriminal unsurlardan oluşma “kontras” (“contras”) örgütlenmesi, CIA tarafından yaratılıp eğitilecek ve beslenecekti...

 

Yine CIA’nın doğum yılı olan 1947 yılında kurulan ve ABD’n’nin iç, dış ve askeri politikalarda ABD başkanına yol gösteren ve ABD başkanının yönetiminde çalışan en üst ABD organgalarından “Ulusal Güvenlik Konseyi” (“National Security Council”, NSC), 1985 yılında büyük bir politik skandala imza atacaktı... ABD Kongresi, 1984 yılında, Nikaragua’da terör üreten “kontras” adlı kriminal unsurlara yapılacak açık veya gizli tüm yardımları yasaklamıştı. Diğer yandan, Irak’a karşı savaşan İran’a silah satışı yasaklanmış olmasına karşın, bu iki yasağı da hiçe sayan NSC görevlisi, tanklara ve uçaklara karşı kullanılacak füzeleri İran’a gizlice satacaktı- diğer yandan ABD, Irak’a da gizlice zehirli gaz, “hardal gazı” ve açıkça hertürlü silah satmaktaydı. İran ve Irak toplumları ahmakça birbirlerini boğazlarlarken, ABD merkezli askeri-endüstri kompleksleri kasalarını doldurmaktaydılar... İran’a yapılmış olan füze satışından elde edilen gelirin 48 milyon doları, silah temini için gizlice “kontras”a, yasal Nikaragua hükümetine karşı savaşan “kontras”a verilecekti... Bu yasadışı (ABD yasalarına karşı) gizli alışveriş, başkan Ronald Reagan’ın bilgisi dışında değildi. Sonuçta, açığa çıkan sözkonusu yasadışı gizli alışveristen, bir tek Albay Oliver North sorumlu tutulacaktı. “Kontras- İran Alışverişi veya Kontras- İran Skandalı” olarak anılacak yasadışı kirli iş, Albay Oliver North suçlanarak kapatılacaktı... Latin Amerika’ya yönelik doğrudan ABD askeri müdahaleleri ile ilgili örnekler uzar gider...

 

Politik sonuçları saldırgan ABD politikalarına, Pentagon’daki “şahinler”in işine yarayan “ikiz kuleler”e yönelik saldırı, kafalarda derin soru işaretleri doğuracaktı.Sözkonusu saldırının oluş biçimi nedeniyle de, saldırının gerisindeki güç sorgulanacaktı. Hepsinden öte, “ikiz kuleler”e yönelik saldırının, bizzat  ABD başkanı W. Bush ile bağlantılı bir örgütlenme tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu kanıtlayacak ölçüde deliller bulunacaktı. Sonuçta ABD başkanı, “ikiz kuleler”e yönelik saldırıyı, genel olarak, tüm dünyada -önceden- belirlenmiş hedeflere ve özel olarak Afganistan’a karşı saldırı için bahane yapacaktı.

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, provokatif 11 eylül 2001 olayının ardından ABD, Rio Paktı’nı yeniden anımsayacaktı. Sözkonusu provokasyondan 10 gün sonra, 21 eylül 2001 günü, ABD’nin daveti sonucu, Rio Paktı’na üye 23 ülkenin Dışişleri Bakanları, “uluslararası terörizm” sorunlarını tartışmak amacıyla Washington’da toplanacaklardı. Latin Amerika ülkeleri, “terörizme karşı savaş”ında ABD’ye destek vereceklerdi. Yalnız, Venezuela’nın devrimci cumhurbaşkanı Chávez, ABD’nin tüm baskısına karşın bu zirveyi reddedecek ve başlatacağı savaş için W. Bush yönetimine karşı çıkacaktı. Kuba zaten bu birlikteliğin tamamen dışındaydı... Sözkonusu toplantıdan iki gün önce, Amerika Devletleri Örgütü (OAS) Daimi Meclisi toplanmıştı. OAS katılımcıları, Rio Paktı’nı toplantıya çağırıp himayesini dileme konusunda uyum sağlamışlardı...

 

Organizations of American States (OAS), yine ABD yönetiminin insiyatifi ile, Rio Paktı’ndan bir yıl sonra, 30 Nisan 1948 günü, Kolombia’da, Bogota’da kurulmuştu. OAS anlaşmasına, Kolombia’dan başka, Arjantin, Bolivya, Brazilya, Şili, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Haiti, Honduras, Meksiko, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru ve ABD taraf olmuşlardı. OAS anlaşmasının 15nci maddesi, üyelerin iç veya dış işlerine herhangi başka bir devletin müdahalesini açıkça yasaklamaktaydı... Sözkonusu anlaşmanın açık metnine karşın ABD yönetimleri, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Rio Paktı ve OAS üyesi Latin Amerika ve Karaip ülkelerinin iç işlerine -doğrudan askeri müdahaleler dahil- hertürlü yöntemle sürekli müdahale edeceklerdi ve halen de güçleri yettiği ölçüde etmektedirler... Örneğin, ABD, 1965 yılında, Dominik Cumhuriyeti’nde yaşanan iç savaşa, karşı-devrimci güçlerin safında dahil olacaktı. Aynı şekilde yine ABD, Nikaragua, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti- Haiti, Kuba, Guatemala, Venezuela, Panama, Honduras, El Salvador devletlerinin iç işlerine müdahale edecekti...

 

Beyaz Saray, “Soğuk Savaş” yılları boyunca, Rio Paktı ve OAS aracılığıyla Latin Amerika devletlerinin tüm iç ve dış ilişkileri üzerinde hegemonya kuracaktı... Rio Üniversitesi’nden politik bilimci William Goncalves’in inancına göre ABD, Afganistan’da ve Irak’ta sahnelenecek olan askeri operasyonlarına Latin Amerika’nın desteğini sağlamak amacıyla Rio Paktı’nı yeniden canlandırmıştı... Şüphesiz 2000’li yıllarda Latin Amerika’da doğmaya başlayan demokratik sosyalist hükümetler ve özellikle Venezuela’da iktidara gelen Chávez hükümeti, ABD’nin bu planları için birer soğuk duş olmuşlardır. Chávez, daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, ABD’nin “terörizme karşı savaş” yalanıyla Afganistan’a karşı başlatmış olduğu savaşa karşı çıkmakla kalmıyacak, Venezuela medyası ile ABD’nin Afgan toplumuna karşı suçlarını, ABD bombardımanlarında masum sivillerin, çocukların nasıl katledildiklerini tüm dünyaya duyuracaktı... Ölümünde zehirlenme şüphesi olan Hugo Chavez, 2013 yılı başında yaşamını yitirmeden önce, Venezuela’da gerçekleşen 14 ayrı demokratik seçimi kazanmıştı. Son olarak O, ölümünden bir yıl önce, 2012 sonbaharında yapılmış olan başkanlık seçimini yüzde 55’in üzerinde bir oy oranı ile kazanmıştı. Onun bu oy oranı, diğer adayların oy oranlarından yüzde 11 daha fazla idi ve seçime katılım oranı yüzde 80 kadardı... Kısacası, Latin Amerika ülkelerinde gelişen bu yeni durum, Kuba devriminin işine yaramıştır...

 

Kuba, 1962 yılında OAS’dan atılmıştı ve Latin Amerika’da izole edilmişti. Bu gelişmeden iki yıl sonra ABD’nin Kuba’ya karşı başlatmış olduğu ticari ambargoya, OAS üyesi Latin Amerika ülkeleri de katılmışlardı. Fakat, 1990’lı yıllardan itibaren Latin Amerika ülkeleri Kuba ile ilişkilerini geliştirmeye başlayacaklardı. Olay burada da kalmayacak, Kuba’nın ve Venezuela’nın başı çekmesi ile, on (10) Latin Amerika ülkesi arasında Bizim Amerika’nın Halkları İçin Bolivarcı Birlik (Bolivarian Alliance for the Peoples of Our America, ya da ispanyolca, Alianza Bolivariana para los Pueblos de Nuestra América, ALBA) adıyla ve Latin Amerika ve Karaib ülkelerinin gelişebilmesi amacıyla, ekonomik, siyasi, kultürel birlik oluşturulacaktı. Birliğin temeli, 14 Aralık 2004 günü, Fidel Kastro ile Venezuela cumhurbaşkanı Hugo Chavez arasında atılacaktı...

 

Sonuçta, 2009 yılı itibariyle, Amerika kıtasında Kuba’yı tanımayan tek ülke olarak ABD kalmıştı. Barak Obama’nın başkanlığı döneöminde (2009- 2017), 17 Aralık 2014 günü ABD, Kuba’yı tanımak zorunda kalacaktı. Aynı gün, Barak Obama ve Raúl Kastro, karşılıklı olarak, ABD ile Kuba arasındaki ilişkilerin normalleştirilmiş olduğunu duyuracaklardı. Buna karşın, Kuba’ya yönelik ABD ambargosu sürecekti. Diğer yandan son başkan Donald Trump, 16 Haziran 2017 günü, Kuba ile ABD arasında gelişen ilişkilere karşı olduğunu ilanedecekti. Donalt trump, Başta Kuba ve Venezuela olmak üzere Latin Amerika’nın tüm Bolivarcı hükümetlerine, ALBA üyesi devletlere karşı savaş başlatacaktı. ABD emperyalizmini en çok rahatsız eden, ALBA adlı birlik olmalıydı... (ayrıca bak:  2- Rio Paktı, ABD’nin Latin Amerika üsleri ve Latin Amerika’yı sömüren ticari bağlar üzerine bazı notlar ).

 

Amerika Devletleri Örgütü (Organization of American States, OAS), aslında, Latin ve Orta Amerika’nın tüm “bağımsız” devletlerini ABD’nin şemsiyesi altında topluyarak, ABD yararlarına yönelik dıştan gelecek müdahalelere karşı bir duvar oluşturma amacıyla şekillendirilmiştir. Kısacası OAS, Monroe Doktrini’ni yaşama geçirme yolunda Latin Amerika’nın tüm ülkelerini kullanabilmek amacıyla oluşturulmuştur. Yine kısacası, OAS’a dahil olan Latin Amerika ülkeleri, boyunlarındaki ipin sadece ve sadece ABD ipi olması için çaba sarfedeceklerdi... ABD’nin belirlemiş olduğu çizginin dışına çıkan ve sözkonusu birlik (OAS) içinde “fesat yayma” gücü olan Kuba, 1962 yılında birlikten atılacaktı... Ekonomik, askeri ve kültürel bir birlik oluşturmayı amaçlayan, bir başka ifadeyle Latin Amerika ülkelerini ABD’nin ekonomisi, kültürü ve askeri gücü içinde eritip ABD’lileştirmeyi amaçlayan OAS, NATO öncesi askeri bir birlik olan Rio Paktı’nın tamamlayıcı, perçinleyici parçası olarak düşünülmüştü... ABD, II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen üstünlüğünü, bu tip anlaşmalarla güvenlik altına almak, korumak peşindeydi ve peşindedir. Buna karşın zaman, ABD yönetiminin lehine işlememektedir...

 

Orta ve Latin Amerika’da birbirini izleyen Amerikancı askeri darbeleri gerçekleştiren subay kadroları, Pentagon okullarında, polisler ise CIA merkezlerinde eğitieceklerdi ve eğitilmektedirler. Bu sistem halen işlemektedir. Adam Isacson’un ve Joy Olson’un Aralık 1998’de kaleme aldıkları “International Policy Report”un verilerine göre, 1997 yılında, Latin Amerika ülkelerinde, ABD’li personelin askeri eğitim verdiği 908 okul bulunmaktaydı... Askeri eğitimler ve tatbikatlar için her yıl 50 bin Amerikalı askeri personel, Latin Amerika’ya ve Karaipler’e yollanmaktadır. Bunlar, değişik seçilmiş 3 000 (üç bin)merkeze yerleştirilmektedirler... Örneğin, 2000 yılında Latin Amerika’dan 2684 (ikibinaltıyüzseksendört) asker ABD’de eğitimden geçirilmişlerdir. Aynı yıl ABD, 50 milyon dolar civarında bir parayı Uluslararası Askeri Eğtim ve Tatbikat (IMET) fonuna aktarmıştır... Küba’da,  Guantanamo Körfezi’nde bulunan deniz piyade üssünde 2 200’ü aşkın ABD personeli çalışmaktadır. Tüm Karaipler’i denetleme kapasitesine sahip bu üs dahil, ABD’nin Orta ve Latin Amerikanın birçok ülkesinde, stratejik önemi olan coğrafyalarda, sıralanması uzun bir liste oluşturacak askeri üsleri, tesisleri bulunmaktadır. Yine aynı ülkelerde CIA’nın ve diğer ABD servislerinin merkezleri, radyo istasyonları bulunmaktadır...

 

Amerika Devletleri Örgütü (Organization of American States, OAS) içindeki son durumu özetlemek gerekirse… Başlangıcında, 1948 yılında yirmibir (21) ülkenin imza armış olduğuğu OAS örgütü, 1990 yılında birliğe katılmış olan Kanada ile birlikte, günümüzde, 35 ülkeyi içinde barındırmaktadır. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Kuba, 1962 yılında örgütten atılmıştı ama, Kuba’nın ve ABD’nin karşılıklı olarak birbirlerini tanıdıkları 2009 yılında Kuba, OAS’a yeniden tam üye olmuştur. Honduras ise aynı yıl örgütü terketmiştir… Kendi sitesinde (http://www.oas.org/en/about/who_we_are.asp) verdiği bilgilere göre OAS, dünyanın en eski bölgesel örgütüdür. Avrupa Birliği’nin de dahil olduğu 69 ülke OAS içinde gözlemci statüsündedir...

 

Tüm süslü açıklamaların gerisinde duran gerçeğe göre OAS, ABD için vardır ama, birliğin içindeki diğer ülkelerin de süreçleri etkileme olasılıkları bulunmaktadır. ABD dışındaki OAS üyeleri, birleşebildikleri ölçüde kararları etkileme güçleri olacaktır. Bu olanak, süreçleri etkileme olanağı, üye ülkelerin ABD hegemonyasına karşı birlik olabilmeleri ölçüsünde artmaktadır. Sözkonusu gerçeğin farkındaki ABD yönetimleri, bu nedenle, “Bizim Amerika’nın Halkları İçin Bolivarcı Birlik” (“Bolivarian Alliance for the Peoples of Our America”, ALBA) içindeki en büyük ekonomik güç konumunda olan petrol zengini Venezuela’yı asıl hedef olarak seçmiştir...

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

http://www.sinbad.nu/