Yusuf Küpeli, Günümüzün bilimsel-teknolojik gelişmelerinin ışığında Montrö anlaşması üzerine yeniden düşünmek

(...) Yukarıda özetlenen bilgilerin ışığında, kendisinden daha hafif olan Breslau zırhlısı ile birlikte Ağustos 1914’de Karadeniz’e girip Rus limanlarını bombalayarak Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girmesine yolaçmış olan -25 bin ton ağırlığındaki ve 186.6 m uzunluğundaki- Alman Akdeniz Filosu’nun sancak gemisi ağır zırhlı Goeben (Yavuz), Ağustos 2008’de Karadeniz’e girerek Gürcistan’ın Batum limanına demirlemiş olan -dolu haliyle- 8,915 ton ağırlığa ve 154 m uzunluğa sahip USS McFaul destroyerinden kıyaslanamayacak kadar az tahrip gücüne sahip idi....

bağlantılı metin:Kafkaslar’da körüklenen ateş ve sonuçları üzerine

Günümüzün bilimsel-teknolojik gelişmelerinin ışığında Montrö anlaşması üzerine yeniden düşünmek

 

Tüm uluslararası anlaşmalar, yapıldıkları günün uluslararası politik dengeleri çerçevesinde ve mevcut askeri teknolojik olanaklar dikkate alınarak şekillenirler. Örneğin, Montrö anlaşması imzalanırken, 50- 70 yıl sonra savaş araçlarının alacakları yeni biçimleri, savaş gemilerinin küçülecek olan tonajlarına karşın artacak olan ateş güçlerini ve hızlarını kimse düşünemezdi... Muhtemelen gelecek ile ilgili bu belirsizlik dikkate alınarak, ileride olabilecek politik ve teknolojik değişiklikler düşünülerek, aynı anlaşmanın sonuncu 29ncu maddesine, “İş bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden başlayarak her beş yıllık dönemin sona ermesinde, yükümlü yüksek tarafların her birisi, bu sözleşmenin bir veya birkaç hükmünün değiştirilmesini önerme girişiminde bulunabilecektir.”, cümlesi akıllıca eklenmiştir...

 

Almanya’nın elini-kolunu bağlayarak bu ülkenin içpolitikasında aşırılıkları kışkırtan, Nazi Partisi’nin iktidara yürümesinde önemli rol oynamış olan Versay (Versailles) “Barışı” (28 Haziran 1919; yürürlüğe girmesi, 10 Ocak 1920), 1935 yılında, 1933’de iktidar koltuğuna oturmuş olan Nazi Partisi tarafından tanınmayacaktı. Almanya’yı hızla silahlanma sürecine sokan, ve “dünyanın gerçek efendisi olduğu” yalanları ile Alman halkını doktrine eden Nazi Partisi, 1936 yılında da, Lokarno Anlaşması’nı (1 Aralık 1925) yırtacaktı. Lokarno (Locarno) Anlaşması, Belçika’yı ve Fransa’yı yeni bir Alman saldırısından korumak amacıyla Londra’nın insiyatifinde şekillendirilmişti... Almanya’nın doğu sınırlarında olan devletlerin, Polonya’nın ve Çekoslavakya’nın korunmaları için benzer bir anlaşma yoktu...

 

Dünya’da gerilimin hızla yükselmeye ve bloklaşmaların kristalize olmaya başladığı bu süreç içinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası önemini artmıştı... Gelişmekte olan yeni uluslararası koşulların doğru değerlendirilmesinin bir sonucu olarak, ve -güvenliği açısından boğazların önemini çok iyi bilen- Sovyetler Birliği’nden de alınan destek sonucu, Ağustos 1914’de yaşanan ve Osmanlı İmparatorluğu’nu I. Dünya Savaşı’nın içine çekmiş olan Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) emrivakilerinin birdaha yaşanmaması için, 20 Temmuz 1936’da, İsviçre’nin Montrö kentinde -Lozan Barış Anlaşması’nın 23ncü maddesinin yerini almak üzere- 29 maddelik bir yeni Boğazlar Sözleşmesi imzalanacaktı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi olarak anılan bu anlaşma ile Türkiye, Çanakkale ve İstanbul Boğazları üzerinde gerçek anlamıyla egemen olacaktı.

 

Karadenize kıyısı olan Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Sovyetler Birliği gibi ülkelerin yanında, Büyük Britanya (İngiltere), Avustralya, Fransa, Japonya, Yunanistan ve Yugoslavya gibi ülkeler de sözkonusu Montrö Anlaşması’nı imzalayacaklardı... Yeni bir paylaşım savaşına doğru gelişmekte olan uluslararası koşullar içinde, Türkiye’nin ve Karadeniz’e kıyısı olan diğer ülkelerin güvenlikleri açısından büyük önem taşıyan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tarafları arasında ABD ile birlikte -henüz Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerden biri olan- Gürcistan yoktu. Bu ülkeler halen anlaşmanın tarafları arasında değillerdir ve zaten günün koşulları içinde yetersiz kalmış olan anlaşmayı tamamen geçersiz kılmak için çaba sarfetmektedirler...

 

Aradan geçen yaklaşık yetmiş yıl içinde köprülerin altından çok sular akmış, ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasına karşın, ve yine karşısında herhangi bir askeri pakt bulunuyor olmamasına karşın ABD, “terörizme karşı savaş” yalanıyla NATO’ya yeni görev alanları yaratmış ve bu örgütü zoraki biçimde yaşatıp genişleterek, Batı üzerindeki hegemonyasını sürdürme ve Sovyetler Birliği’nin yerini almış olan Rusya Federasyonu ile birlikte Birleşik Devletler Topluluğu denen yapılanmayı askeri-politik-ekonomik bir çember içine alma çabalarını sürdürmüştür... Batı üzerindeki denetimini yitirmemek ve Hitler’den devraldığı dünya egemenliği stratejisini yeni koşullarda yaşama geçirmek için aceleci davranan Washington, gerilim politikalarından medet ummaktadır. Çünkü, hem II. Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında ABD ekonomisi alabildiğine militarize olmuştur ve hem de henüz diğerlerine göre 15- 20 yıl ileride olduğunu düşündüğü askeri teknolojisini yararına tahvil edebilmek isteyen ABD yönetimleri gerilimden medet ummaktadır. 

 

Günümüzde W. Bush ekibi,  “Soğuk Savaş” adını alan süreç içinde gerilimi ve askeri harcamaları asgariye indirmiş olan ve Detant (Détente) sözcüğü ile ifade edilen göreceli barışcı sürece, “Detant,  Sovyetler Birliği’nin işine yaramaktadır, onlar moralsizdir.”, diye saldırmış olan ABD başkanı Ronald Reagan’ın (1981- 89) izinde yürümektedir... Doğu Avrupa ülkelerine ve tüm Balkanlar’a askeri üsleri ile yerleşen ve Rusya Federasyonu’nun çevresindeki kuşatmayı Karadeniz ve Kafkaslar üzerinden tamamlayarak bu ülkenin boğazını iyice sıkmayı, Birleşik Devletler Topluluğu’nu dağıtmayı, ve böylece karşısında yeni güç merkezleri oluşamadan Hazar ve Orta Asya coğrafyalarının zenginliklerine ve bunlarla bağlantılı Ortadoğu’ya bir an önce bütünüyle elkoyarak Avrasya ve dünya egemenliği hesaplarını sonuca ulaştırmayı planladığı anlaşılan Washington, uluslararası gerilimi yükseltecek provokasyonları bilinçli olarak tezgahlamaktadır. Yine Washinton, sözkonusu planı çerçevesinde, Karadeniz’e gerçek anlamıyla girmesinin önünde engel oluşturan Montrö Bogazlar Sözleşmesi’ni geçersiz kılmak için yoğun çaba sarfetmektedir...

 

Günün koşullarına ve bilinenlerine göre ayrıntılı biçimde hazırlanmış olan Montrö Bogazlar Sözleşmesi’nin 14ncü maddesine göre, “(...) Boğazlar’dan trasit geçiş yapabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin toplam tonajı, 15 bin tonu aşmayacaktır...”. Yine aynı anlaşmanın 18nci maddesinin “a” fıkrasına göre, Karadeniz’e geçen bu yabancı savaş gemilerinin toplan tonajları 30 bin tonu aşamayacaktır. Ve yine aynı maddenin “b” fıkrasına göre bu miktar, en çok 45 bin tona varıncaya dek arttırılabilecektir. Karadeniz’e kıyıdaş devletler, sözleşmenin IV sayılı eki uyarınca, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde Karadeniz’de bulunan donanmalarının toplam tonajlarını Türk hükümetine bildireceklerdir. Türk hükümeti de bu bilgileri bağlantılı diğer taraflara ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri’ne ulaştıracaktır...

 

Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerine yukarıda özetlenen sınırlamalarla birlikte yine aynı denizde 21 gün kalış süresi gibi sınırlamalar ve daha bir çok sınırlama getiren Montrö Bogazlar Sözleşmesi’nin -aynen Akdeniz’de olduğu gibi- ABD’nin Karadeniz’e yerleşme planlarını, ve dolayısıyla egemenlik planlarını bir ölçüde bozduğu ortadadır. Bir ölçüde, çünkü, teknolojik gelişmeler Montrö’yü zaten büyük ölçüde geçersiz kılmaya başlamışlardır... Aradan geçmiş olan 70 yıl içinde iğmesi artan bir hızla gelişmiş olan askeri teknolojiler, Montrö anlaşmasındaki sınırlamaları çok büyük ölçüde anlamsız hale getirmişlerdir. Günümüzde sözkonusu anlaşmaya uyularak ve sadece tonaj hesabı yapılarak Karadeniz’e bırakılan NATO ve ABD savaş gemilerinin Rusya federasyonu için ciddi bir tehdit oluşturabilecekleri bir başka açık gerçektir...

 

İşte, Kafkasya merkezli olarak 2008 Ağustos ayında başlamış olan kriz sırasında -Montrö Sözleşmesi’ne uygun biçimde- Karadeniz’e geçmiş olan NATO ve ABD savaş gemileri karşısında Rusya Federasyonu’nun gösterdiği asabiyet, Montrö Anlaşması kaleme alınırken bilinmeyen teknolojilerle şekillenmiş olan yeni savaş aygıtlarının, yeni savaş gemilerinin oluşturdukları büyük tehditten kaynaklanmaktadır. Zaten biryandan birçok askeri, ekonomik, politik ince ipliklerle Washington’a bağlanmış olan, ve diğer yandan da hızla artan ticaret hacmi ve enerji gereksinimleri nedeniyle Rusya Federasyonu ile iyi ilişkiler geliştirmek zorunda olan Türkiye’nin şaşkınlıkları da aynı gerçekten kaynaklanmaktadır. Şüphesiz tüm bunlar ne yaptığının bilen kararlı ve ruhlarını şeytana teslim etmemiş aydın ve dürüst yöneticilerle aşılabilecek sorunlardır ama, aynı konuda da Türkiye’nin önemli zaafları olduğu hissedilmektedir. Sonuçta, güvensizlikler yaratan zikzaklı politikalarla günü kurtarmaya çalışan mevcut Türkiye yönetimi, geleceği tehlikeye atılmaktadır... Bu satırları yazanı ilgilendiren, yaşanabilecek felaketlerden sıradan insanların, halkın göreceği zararlardır.

 

Montrö anlaşması imzalanırken bilinmeyen helikopterler, güdümlü füzeler, nükleer bombalar ve nükleer başlıklar, doğal olarak anlaşmanın maddeleri içinde yeralmamışlardır... Aslında, ince ince hesaplanmış olduğu anlaşılan ve alabildiğine çok ayrıntı içeren anlaşma metninde, boğazlardan geçecek sivil gemilerin personelinin taşıyabileceği tüm -ozaman bilinen- salgın hastalıklar bile sıralanmıştır. Fakat tabii şüphesiz günümüzde taşınabilecek ve gizlice Türkiye’nin veya diğer kıyı sahibi ülkelerin karasularına habersizce bırakılabilecek alabildiğine tehlikeli nükleer artıklar, diğer yokedici kimyasallar, ve günümüzün virüs hastalıkları aynı anlaşmanın maddelerinde ifade edilmemişlerdir. Yine bunun gibi, -ilk prototipleri I. Dünya Savaşı sırasında sivil gemilerden bozularak yapılmış olan- uçak taşıma kapasitesine sahip gemiler, sözkonusu anlaşma maddelerinde yer bulmuş olmalarına ve aynı anlaşmaya göre gemilerle Karadeniz’e giren uçakların kullanılamıyacakları kesin ifadelerle belirtilmiş olmasına karşın, ozaman bilinmeyen helikopterlerden hiç sözedilmemiştir. Halbuki, sıradan destroyerler ile taşınabilen -havadan havaya ve havadan karaya- füze atma kapasitesine sahip saldırı helikopterleri, 1936 yılının savaş uçaklarından defalarca ve defalarca daha yüksek ve etkili ateş gücüne ve hızlara sahiptirler... Yine denizaltılar aynı anlaşma da yeralmakla birlikte, günümüzün çok daha ufak tonajlı ve defalarca daha hızlı denizaltıları, zamanın denizaltıları ile kıyaslanamayacak vurucu güçlere sahiptirler ve yine bu denizaltıların bazı modelleri ile nükleer başlıklı füzeler fırlatılabilmektedir... Kısacası, günün nükleer başlıklı füzeler taşıma kapasitesine sahip ve sadece tonajı dikkate alınırsa -Montrö Sözleşmesi’ne göre- Boğazlar’dan Karadeniz’e rahatça geçebilecek olan çağdaş bir destroyer, 1936 yılının bir savaş filosundan, bir düzine ağır zırhlısından defalarca ve defalarca daha büyük yıkım gücüne sahiptir...

 

Yukarıda özetlenen bilgilerin ışığında, kendisinden daha hafif olan Breslau zırhlısı ile birlikte Ağustos 1914’de Karadeniz’e girip Rus limanlarını bombalayarak Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girmesine yolaçmış olan -25 bin ton ağırlığındaki ve 186.6 m uzunluğundaki- Alman Akdeniz Filosu’nun sancak gemisi ağır zırhlı Goeben (Yavuz), Ağustos 2008’de Karadeniz’e girerek Gürcistan’ın Batum limanına demirlemiş olan -dolu haliyle- 8,915 ton ağırlığa ve 154 m uzunluğa sahip USS McFaul destroyerinden kıyaslanamayacak kadar az tahrip gücüne sahip idi. Halbuki, Yavuz (Goeben) ve benzeri gemiler ve belki bunlardan biraz daha ileri teknolojiye sahip gemiler dikkate alınarak 1936 yılında hazırlanmış olan Montrö Anlaşması, günümüzde gelişen teknolojiler hesaba katılmadan mekanik bir şekilde uygulamaya kalkıldığı zaman, sadece tonajlar hesaba katılarak kurallara uyulduğu iddia edilmeye kalkıldığı zaman, USS McFaul gibi nükleer başlıklarla donatılmış 2.500 kilometre menzilli 50 Tomahawk güdümlü füzesi taşıyan, ve neredeyse tüm Ruya’yı yerlebir etme kapasitesine sahibolan savaş gemilerine geçiş izni verilebilmektedir...

 

Bu gerçekler, Rusya Federesyonu’nun asabiyetini anlamaya yardımcı olduğu kadar, Montrö Anlaşması’nı toptan rafa kaldırma çabasında olan Washington’un, görünüşte tonajları itibariyle kurallara uygun iki savaş gemisini Karadeniz’e sokarak özünde Monrö’yü nasıl işlemez hale getirmiş olduğunun da göstermektedir... Kısaca açıklanmış olan nedenlerle, günün gerçekleri karşısında, 1936 yılında imzalanmış olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin etkinliğini tümüyle yitirmiş olduğu ve şartlara uygun yenilemelerle baştan düzeltilmesi gerektiği, aksi taktirde sözkonusu anlaşmanın bölge ve hatta dünya barışına hizmet edemeyeceği gün gibi ortadarır.

 

Monrö’nün koşullara uygun olarak yenilenmesi işinde, sözkonusu anlaşma da varolan yükümlülükleri ile en güçlü taraf konumunda olan, ve yine anlaşmadan ve bölgede sağlanacak olan barıştan en büyük yararları sağlayacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin insiyatifi ele alması gerekmektedir... Yazının başında ifade edilmiş olduğu gibi, Montrö Sözleşmesi’nin 29ncu maddesine, “İş bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden başlayarak her beş yıllık dönemin sona ermesinde, yükümlü yüksek tarafların her birisi, bu sözleşmenin bir veya birkaç hükmünün değiştirilmesini önerme girişiminde bulunabilecektir.”, cümlesinin eklenmiş olması, anlaşmanın yeniden düzenlenebilmesi için Türkiye’nin insiyatifi ele almasına olanak tanımaktadır...

 

Türkiye’yi yönetir gözükenler eğer sık sık ifade etmekte oldukları gibi bölgelerinde komşuları ile gerçekten iyi ve barışçı ilişkiler geliştirmek istiyorlarsa, uygulanması olanaksız saçma sanal barış planlarından vazgeçip, bir an önce Montrö’ye yeni bir düzen verebilmek için harekete geçmelidirler. Eğer böyle bir girişim başlatırlarsa, hissedildiği kadar, nasıl 1936 yılında Sovyetler Birliği sözkonusu anlaşmanın şekillenmesinde Türkiye Cumhuriyeti’ni desteklemişse, günümüzde de Rusya Federasyonu aynı güçle Türkiye’nin anlaşmayı şartlara uydurma girişimini destekleyecektir... Aksi taktirde, bu haliyle, sözkonusu anlaşma zaten gücünü yitirmiş durumdadır...

 

Yapılması gereken değişiklik, önemini yitirmiş olan gemi tonajları yerine, Karadeniz’e girecek olan -su altı ve su üstü- savaş gemilerinin ateş güçleri, taşıdıkları füzeler ve nükleer başlıklar ile ilgili olmak zorundadır. Ayrıca yine bu gemilerin ne tip helikopterler ve uçaklar taşıdıkları ile ilgili maddeler, ve yine taşınan nükleer ve kimyasal artıklar ile ilgili maddeler anlaşmaya eklenmek zorundadır...

 

Dünya barış gününde savaş rüzgarları eserken, barışcı bir dünya umuduyla...

 

Yusuf Küpeli

 

1 Eylül 2008

 

yusuf@comhem.se

 

http://www.sinbad.nu/