Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

Yusuf Küpeli

c. Nazi işgali altındaki Polonya, toplama ve ölüm kampları, Alman tekelleri ile birleşmiş ABD tekelleri, “Üç Maymunları” oynayan ABD yönetimi

 

Polonya’daki politik partilerin hiçbiri Hitler ile anlaşmadıkları gibi, Polonya aynızamanda çok geniş bir Yahudi nüfusuna sahipti. Bilindiği gibi Naziler, Hıristiyanlık’ta zaten varolan anti- semitismi kullanarak kitleleri kendi hedeflerine uygun yönde mobilize edebilmek için Yahudileri günah keçisi olarak seçmişlerdi... Yahudilerin -ırkçı ögeler içeren dinlerinin etkisi ile- kendilerini diğer insanlardan ayırmaları, istisnaları olmasına karşın binlerce yıldır kapalı topluluklar olarak yaşıyor olmaları, Nazizmin Yahudi düşmanlığını kolaylaştırmıştı... Şüphesiz yaşanan basit bir düşmanlık veya geçmişin pogromlarına benzeyen sıradan soykırımlar değildir. Olan, sistematik korkunç bir katliamdır. Bu katliamın en ağır bölümü ise Polonya’da yaşanmıştır...

 

Katliamın gerisinde yüzyıllarca önce Hıristiyanlığı zaten infilitre etmiş olan ırkçı düşünceler; Yahudi tapınağının tefeci- spekülatör rahiplerinin İsa’yı çarmıha yollamış olmasından kaynaklanan ve dört ayrı İncil’de de (Yeni Ahit) değişik ölçülerde yankısını bulan anti- semitism; ve tüm bunların üzerlerine tüy diken tamamen bilim dışı eklektik (yamama) faşist ideoloji (düşünce sistematiği) olmakla birlikte, olayı pratiğe dökenler sıradan, hergün sokakta veya işyerlerinde karşılaşabileceğimiz tipten insanlardı. Bakkal, sütcü, kasap, banka memuru, postacı, garson, öğretmen vs. ve sivil elbiseleri içinde birçoğu sonderece kibar ve sevimli olabilen veya bir hiç olan bu insanlar, dik siperli şapkalarının altında Nazi ünüformalarını giyince, canavarlaşmışlardı. Artık eski zayıf edilgen varlıklar değil, “dünyanın kaderini ellerine almış üstün ırktan tanrılar” gibi görmeye başlamışlardı kendilerini... Nazi partisi tarafından doktrine edilmiş olmalarının ötesinde, günlük yaşamdaki tüm eziklikleri ve entellektüel azgelişmişlikleri bu hızlı temelsiz psikolojik değişimlerinin başlıca nedenleri arasında idi şüphesiz... Değişimleri gerçek maddi temellerden yoksundu; çünkü, onları “tanrılaştıran” ünüformaları ile eskisine göre daha da edilgendiler. Kendilerini “insanların yaşamları üzerine kararlar alabilen, var veya yokedebilen yönetici ırktan seçkin  güç” gibi görmelerine yolaçan ünüformaları, aslında onları, Alman mali- sermayesi yararına Nazi Partisi tarafından yürütülmekte olan kıyımın basit birer aletleri haline getirmişti...

 

Diğer ilginç bir çelişki de, acımasız kanlı katliamları yönetenlerin en tanınmışlarının iyi birer aile babaları olmalarıdır. Örneğin, gaz odaları ve cesetleri kül eden fırınları ile ünlenen ve en az 1.5 milyon insanın katledildiği Auschwitz toplama ve ölüm kampına Kasım 1943 yılında yönetici olarak tayinedilen Arthur Liebehenschel, kızı Antje Wagerführ’ün ve diğer tanıkların anlatımları ile sonderece ailesine sadık iyi bir baba, sıradan bir bürokrat havası veren yumuşak görünümlü biriydi. Halbuki  Arthur Liebehenschel daha önce de Berlin’in kuzeybatısındaki Oranienburg köyünün üç kilometre kadar kuzeyindeki Sachsenhausen’in ormanlık arazisine 1936 yılında kurulmuş Sachsenhausen- Oranienburg toplama kampına komutanlık yapmıştı.

 

Paris’te bir Alman diplomatının genç bir Yahudi mülteci tarafından öldürümesinin ardından, 9- 10 Kasım 1938’de 400 Sinagog’un yakılması, 7 500 Yahudi dükkanının tahrip edilmesi, 91 Yahudi’nin öldürülmesi ile sonuçlanan ünlü Kıristal Gecesi’nin ardından aralarında Berlin ve Hamburg’un da olduğu değişik Alman kentlerinden toplanan 20 bin kadar Yahudi toplama kamplarına yollanmışlardı ve bunların yarısı, 10 bin kadarı Sachsenhausen- Oranienburg toplama kampına getirilmişlerdi. Savaş boyunca aynı kampta toplam 200 bin kadar mahkum kalacak ve bunların 100 bin kadarı idamlar ve lokal silah fabrikalarındaki çok ağır işleri nedeniyle ölecekti... 1939 yılında -önce- Alman muhalifler ve politik mahkumlar için Polonyanın güneyindeki üniversite kenti Krakow’un 400 km kadar batısındaki Oswiecim kasabasında kurulan toplama kampı, 1940 yılı baharından itibaren genişletilerek Polonyalılar ve özellikle Yahudiler, Çingeneler ve Ruslar için kullanılan gerçek bir ölüm kampı haline getirilecekti. En büyük ana toplama ve ölüm kampı olarak kabuledilen Auschwitz- Birkanau’nun Auschwitz bölümünün komutanı Arthur Liebehenschel, bürosunda sıradan bir domuz çiftliğini yönetir gibi çalışıyor ve gaz odaları ile fırınların iki adım ötesindeki villasında normal mutlu bir aile yaşamı sürüyordu. Diğerleri de farklı değillerdi; biryandan insanları vahşice katlederlerken, diğer yandan -dikkat çekici birşeyler olmuyormuş gibi- aralarında neşeli aile partileri, futbol turnuvaları örgütlüyorlar ve bunları filme alıyorlardı... (7)

 

SS’lerin (savunma birlikleri) başı Heinrich Himler’in emri ile ilk ünitesi 27 Nisan 1941’de Auschwitz (Oswiecim) kasabasının hemen güneyinde kurulan Auschwitz toplama kampına 14 Haziran 1940’da ilk Polonyalı ve Alman mahkumlar nakledilmeye başladılar. Bu relatif küçük Birinci Auschwitz’in ardından Ekim 1941’de ikincisi, aynı kasabanın batısında, tren yolunun öbür yakasında 100 bin mahkum alabilen barakaları ile toplama ve ölüm kampları içinde en büyüğü olan Birkenau (Auschwitz II) kurulmuştur. Daha sonra, Mayıs 1942’de köle- işçi kampı olarak Auschwitz kasabasının 3 km kadar doğusundaki Monowitz (Monowice) kasabasında  Auschwitz III  kurulmuştur. Köle işçilerin yerleştirildikleri kamp olan bu Üçüncü Auschwitz’in  hemen 1.5 km kadar kuzeyine, Vistül Nehri’nin ve tren yolunun bitişiği yere, dünyanın en büyük kimya ve ilaç karteli olan IG Farben, 1939- 40 yılında kömürden sentetik petrol üreten bir fabrika ve lastik plantasyonları kurmuştur... Özellikle Sovyetler Birliği’nden getirilip Auschwitz III’e yerleştirilen  Rus esirler bu fabrikada çok ağır koşullarda köle işçi olarak çalıştırılmışlardır... IG Farben’in Standart Oil ile, diğer ABD tekelleri ve W. Bush’un dedesi Prescot Bush ile bağlarını bir önceki bölümde özetlemiştim.

 

Tüm Avrupa’daki ve Polonya’daki en büyük ve en korkunç toplama kampı olan Auschwitz- Birkenau kompleksi sadece IG Farben’e köle işçi sağlamamıştır. Aynı toplama kampının yakınında Gustav Krupp’a ait fünye (verdiği ani yüksek ısı ile dinamit, TNT vs. gibi güçlü patlayıcıların patlamasını sağlayan aygıt) üreten fabrikanın işçileri de bu kamptan getirilmişlerdir. Fabrika’nın hekimi Wilhelm Jäger, fabrikadaki Doğu’lu köle işçilerin olağanüstü kötü koşullarda, bozuk gıdalarla, temizlenemeden ve dinlenemeden çalıştıklarını vs. rapor etmiştir... Aynı aileden Alfred (Alfried) Krupp’un Silesia’da kurduğu howitzer (havan topu) fabrikasında yine Auschwitz’den köle işçiler çalıştırılmışlardır vs.. Burada hemen sıcağı sıcağına -ve biraz tekrar olarak-, sözkonusu Auschwitz’de Colin Powel’ın patronu W. Bush’un dedesi Prescott Bush’un da hissedarı ve yöneticisi olarak Union Bank’ın ve aralarında Standart Oil’in de olduğu diğer Amerikan tekellerinin, dünyanın en büyük kimya karteli IG Farben yoluyla yatırımları olduğunu ve ayrıca Prescott Bush’un Krup’a kredi verenler arasında bulunduğunu anımsatmakta yarar vardır...

 

Toplama ve ölüm kampı Auschwitz- Birkanau’nun ve IG Farben’e işçi sağlayan bitişikteki Üçüncü Auschwitz’in, bu üç kampın da en üst komutanlığını 4 mayıs 1940 yılından Ocak 1945’e dek SS Albayı Rudolf Franz Höss yapmıştır. Höss’ün Komutanlık yaptığı süreç içinde 1 ile 2.5 milyon kadar insan buralarda katledilmişlerdir. Sözkonusu sayıyı 4 milyona dek çıkartan kaynaklar vardır... Bu satırları yazanında görmüş olduğu dehşet verici yerlerdeki cinayetlerin sayılarını, kurbanların Almanya’ya yollanan ayakkabıları, diğer eşyaları, altın dişleri vs. sayesinde yaklaşık olarak tesbit edebilmişlerdir ve bu nedenle sayılar biraz tartışmalı olmaktadır. Buna karşın, kamplardaki fırınları, gaz odalarını, kurbanların sonderece sınırlı malzeme ile gizlice çizebilmiş oldukları resimleri, insan derisinden ve saçından üretilme eşyaları ve diğer şeyleri görenler, kırımla ilgili sayılara hemen inanabilirler.

 

Kampın sınırlı kalıntıları onlarca yıl sonra insanları anlatılması zor bir dehşet duygusuna sürükleyebiliyorsa eğer, içinde yaşanmış olan trajedileri düşleyebilmek herhalde olanaksızdır... Yalnız, sözkonusu ölüm kampının yatakhanelerinin, ahırdan bozma Ankara Merkez Cezaevi’nin 8’nci koğuşunun ve diğer koğuşlarının yatakhanelerinden daha düzenli ve ferah olduklarını söyleyebilirim... Auschwitz’den sağ kalanlar Ocak 1945’de Sovyet kızılordusu Tarafından kurtarıldılar.

 

Toplama- izalasyon- iş ve ayrıca ölüm kamplarındaki insanları köle işçi olarak çalıştıranlar şüphesiz sadece Emil Kirdof,  Friedrich Flick, Wilhelm Zangen, Gustav Krup, Alfred Krup veya Amerikalı ortakları gibi kapitalistler değillerdir. Berlin’in 200 km kadar doğusunda kadınlar için kurulmuş olan Revansbrück (Revansbrueck) toplama kampına giderseniz eğer, halen müze olarak korunan kampta işkence odaları ve aletlerinin olduğu binanın biraz ötesinde bir dolap beygiri gibi çalıştırılan kadınların işyerleri olan Simens fabrikalarını da görebilirsiniz... Ve örnekler uzayıp gitmektedir... Yetersiz gıdalarla beslenerek ve asgari harcama yapılarak Revansbrück’te kurulmuş Simens fabrikalarında köle işçi konumunda çalıştırılan bu kadınlar, üretimde belli bir limiti aşamadıkları zaman, sucuk fabrikasına yollanacak zavallı dolap beygirleri gibi öldürülmekteydiler. Kamptan sağ kurtulabilenler -Türkiye’de de fabrikaları olan- ünlü Simens aleyhine tazminat davaları açmışlardır- bu davaları açanlardan bir yaşlı hanımı dinleme olanağım oldu ve o kampı boylayışının tek nedeni annesinin Yahudi olması idi...

 

Günümüzde biryandan Irak halkının kurtuluş mücadelesini kan ve ateşle boğmaya çalışırken, diğer yandan “Warşova isyanına yardımcı olmadığı” iddiası ile Sovyetler Birliği’ni kınayan ABD yönetimi, “demokrasi” ve “özgürlük”lerin savunucusu rolünü oynayan ve işgal altındaki Almanya’nın egemeni olan ABD yönetimi, ve bağlı Alman makamları, Simens’e yönelik savaş sonrası davalara hiçbir yanıt vermemişlerdir... Örnekler uzayıp gitmektedir... Ve şüphesiz Auschwitz- Birkanau’da sentetik petrol ve lastik fabrikası bulunan IG Farben’e, veya yine aynı kamplardan köle işçileri fünye fabrikasında çalıştıran Gustav Krupp’a birşey olmamıştır. Ayrıca, havan topu fabrikasında köle işçilerle üretim yapan ve 138 toplama kampından fabrikalarında köle işçi kullanan Kurup ailesinin son önderi Alfried Krupp’ta postu kurtarmıştır... Savaşın sonunda IG Farben -ABD’nin dominant olduğu- Müttefik yönetiminin (ABD- Fransa- İng.) denetimine girmiş, daha doğrusu güvence altına alınmıştır. Aynı Kartel 1951- 52 yıllarında Hoechst, Bayer ve BASF adlarıyla üç bağımsız parçaya ayrılmıştır. Kısacası acılarınızı dindirmek için içmiş olduğunuz her Bayer aspirininin Auschwitz’den acılarla yüklü olduğunu düşünebilirsiniz.

 

Sovyetler Birliği’nin baskısı sonucu Alfried Krupp’a ünlü Nurnberg Mahkemesi’nde -göstermelikte olsa- dava açılmıştır. Kurupp, 12 yıl ağır hapis cezası almış olmasına karşın, sadece yedi ay içeride kaldıktan sonra patlayan Kore Savaşı’nın (1950- 53) gölgesinde affedilmiştir. Amerikan işgali altındaki bölgelerin en yüksek yöneticisi John J. McCloj, Alfried Krupp’un kurtuluşunu garanti altına aldığı gibi, holdingin diriltilip restore edilmesini de sağlamıştır... Çünkü, bu işlerin üzerine biraz fazla gidilmeye kalkılırsa, -bir buzdağının su altında kalan kısmı gibi- geriden ABD tekelleri tüm ihtişamlarıyla yüzeye çıkacaklardır ve kitlelerin gözünü boyamak amacıyla sahnelenen tiyatro veya daha doğrusu “Abra Kadabra” gösterisinin güme gideceği ortadadır... Hastalığı tedavi etmek amacıyla değil, kanser hastasına Bayer asprini verip acılarını birsüre dindirmek istercesine sahnelenen Nurnberg duruşmaları (1945- 46) ile bir- iki günah keçisi bulunup, olay kapatılmıştır. Sonuçta 60 milyonu aşkın insanın ölümüyle ve hesapsız yıkımla sonuçlanan sürecin asıl sorumluları kurtarılırlarken, benzer süreçlerin kapıları açık tutulmuştur...

 

Üç ayrı kamptan oluşan Auschwitz kompleksizde Zyklob- B gazının kullanıldığı odaları yönetmiş olan Hans Stark bile aynı duruşmaların sonucunda sadece 10 yıl hapis cezası almıştır. Çünkü, yaşı küçük bulunmuştur... Hans Stark liseyi bitirip -kendisini kahraman yaptığını düşündüğü- SS ünüformalarını giyerek Auschwitz- Birkanau’nun en üst komutanı SS Albayı Rudolf Franz Höss’ün karşısına çıktığı zaman, O’na gaz odalarını yönetme görevi verilmiştir. Şüphesiz Stark işe 17 yaşında başlamıştır ama, bu yaşı geçtikten sonra da soğukkanlılıkla aynı görevini sürdürmüştür- tanıkların ifadelerine göre, biraz fazla sessizleşmiş ve sigarayı çok derine çekerek içmeye başlamıştır... Türkiye’de ise 12 Eylül Pentagon darbesinin kahramanları, itham edildiği olay yaşanırken 18 yaşını doldurmamış olan çocukları asmışlardır... Ve yine basın organları ABD’de 18 yaşını doldurmamış çocukların gaz odalarına veya elektrik sandelyesine yollanmaları haberleri ile doludur ve 1996 yılında ABD’nin 15 ayrı eyaletinde suç işlendiği sırasında 18 yaşını doldurmamış 47 genç insana idam cezası verilmiştir. Benzer biçimde ceza almış Chiristopher Burger 12 Aralık 1993 günü idamedilmiştir. Uluslararası Af Örgütü’nün 1998’de yayınladığı rapora göre, ABD’de suç sırasında 18 yaşını doldurmadığı halde idam cezası almış ve sırasını bekleyen 70 cocuk vardı... Henüz 18 yaşını doldurmadan suç işlemiş oldukları halde sözkonusu idam cezalarını almış olanlar, Hans Stark gibi milyonlarca insanı gaz odalarına yollamamışlardı ve onlara bu cezaları veren Amerikan mahkemeleri de Nurnberg’de kurulmuş mahkeme gibi gösteri yapmıyordu... Aynı katagoriden suçlar veya tamamen aynı suçlar nedeniyle ABD’de siyahların beyazlara göre yaklaşık on kez daha fazla idam cezaları aldıkları bilinmektedir. Bu anılan son gerçek, Hitler ırkçılığına paralel bir ırkçılığın ABD adalet sistemi içindeki kanıtlarından sadece birisidir... (Bu metin Sinbad'da basıldıktan çok sonra İsveç devlet televizyonunun 15 Eylül 2004 tarihli yazılı haberlerine yansıyan Uluslararası Af Örgütü/ Amnesty International verilerine göre, dünyamızda 2000 yılından Eylül 2004'e dek suç işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış olan 18 genç insan idam edilmiştir ve bu idamların yarısı ABD'de gerçekleşmiştir.)

 

Tüm bu olanlar karşısında şaşırmak anlamsızdır; çünkü, gaz odalarını yöneten Hans Stark’ı kurtararak birazda “adaletsever” tiyatrosu oynayan ABD iktidarı, günümüzde Zyklon- B’den defalarca daha tehlikeli ve etkileri kalıcı olan seyreltilmiş uranyumlu (DU’lu) mermileri I. Körfez Saldırısı sırasında, Yugoslavya- Kosova bombardımanı yapılırken, Irak’a yönelik son saldırısında ve ayrıca Afganistan’da onmilyonlarca sivili 4.5 milyar yıl veya dünyanın kalan ömrü kadar sürecek bir zaman dilimi içinde etkisi altında tutacak biçimde kullanmıştır. Ve ABD yönetimi yeni küçük nükleer bombalar imaletmektedir. Diğer yandan ABD ordusu, Vietnam’a saldırısı sırasında Zyklon- B’den daha tehlikeli olan ve -varillerin etiketlerinin rengi nedeniyle- genel olarak Agent Orange (Portakal Gazı) olarak adlandırılan çok değişik bileşimleri tonlarla kullanmıştır. Halen, aradan 30 yılı aşkın zaman geçmiş olmasına karşın etkisini ağır biçimde sürdürmekte olan bu zehirli gaz ve DU’lu mermiler olayına daha ayrıntılı olarak başka bir anlatımda gireceğim.

 

Yine aynı Amerika, savaş suçu işleyen askerlerinin uluslararsı yargıdan muaf tutulmasını istemekte ve bu durumu zorla kabulettirmektedir. Nazi toplama kamplarına benzer gizli Amerikan tutsakevleri ile ilgili bir yazıyı daha önce çevirip Sinbad’da basmıştım. Irak’taki Abu- Garip denen işkencehanede olanlar halen canlılıklarını korudukları ve olayla ildili açıklamalar sürdüğü gibi, Guantanamo Üssü’ndeki diğer işkencehane de olanlar da az- çok duyulmuştur... Kısacası, daha sıralanması çok uzun başka işlerle birlikte Hitler’in ruhu güçlenmiş biçimde ABD yönetiminde yaşamakta, Pentagon’un ve Beyaz Saray’ın odalarında çirit atmaktadır.      

 

Nazi Almanyası, kendi ülkesinde, Danimarka’da, Norveç’de, Hollanda’da, Belçika’da, Fransa’da, İtalya’da, Avusturya’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Slovakya’da, -Slovenya ağırlıklı olarak- Yugoslavya’da, Yunanistan’da, Ukrayna’da, Belarus’da (Beyaz Rusya), Estonya’da, Letonya’da, Polonya’da, kısacası tüm Batı ve Doğu Avrupa’da Toplama Kampları (Concentration Camp) kurmuştu ama, bunların en büyükleri ve ayrıca Ölüm Kampları’nın (Extermination Camp) tümü Polonya’da idi. Kitle halinde sistematik olarak yokedilmek istenenler diğer kamplardan Polonya’daki ölüm kamplarına naklediliyorlardı. Kitle kırımı iş için 1942 yılının ortasından itibaren Zyklon- B gazı kullanılmaya başlanmıştı ve sözkonusu gaz ilk olarak Auschwitz’de kullanılacaktı... Sözkonusu kampların en büyüğü, yukarıda hakkında kısa bilgiler vermiş olduğum üç parçadan oluşan Auschwitz kompleksi içindeki Birkanau kampı idi...

 

Polonya’da -sistematik kitle kıyımlarının yapıldığı- diğer ölüm kampları ise, Belarus sınırına yakın, ülkenin kuzeydoğusunda yeralan Bialystok kentinin güneyine kurulmuş Treblinka; doğuda Lubline kentinin kuzeydoğusunda, Polonya, Belarus, Ukrayna sınırının kesiştiği yere yakın kurulmuş Sobibor; Lubline kentinin güneyinde Ukrayna sınırına yakın kurulmuş Belzec; yine Lubline kentinin hemen doğusuna, Ukrayna sınırına Toplama Kampı olarak kurulmuşken Ölüm Kampı’na dönüştürülen Majdenek; ülkenin tam ortasındaki Lodz kentinin biraz kuzeybatısına kurulmuş Chelmno olarak sıralanabilirler. Bunların yanında yine Polonya’da Skarzysko- Kamienna, Starachowice, Tutthof, Plaszow, Trawniki, Poniatowa, Janowska adlarında yedi tane Toplama Kampı vardı. Kısacası, küçük Polonya’da altı Ölüm Kampı ve ayrıca yedi Toplama Kampı kurulmuştu...

 

Ölüm Kampları (Extermination Camp) asıl olarak Hitler’in nihai/ kesin çözüm (final solition) konusunda kapsamlı bir plan hazırlanması konusunda 31 Temmuz 1941’de verdiği emrin ardından gündeme oturmuşlardır. Hitler’in “nihai çözüm”den kastı, Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde yaşamakta olan 11 milyon Yahudi’yi yoketmektir... Verilen bu emrin sonucu olarak, Himmler’in ardından SS’in ikinci kişisi olmakla birlikte pratikte işleri asıl götüren kişi konumundaki Heydrich (Güvenlik Servisi SD’nin başı), Wannsee Konferansı adı altında 15 en yüksek Nazi bürokratını 20 Ocak 1942 günü Berlin’de toplantıya çağırmıştır. Toplantıda, nihai çözüm veya Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde yaşayan 11 milyon Yahudi’nin yokedilmeleri için değişik makamların nasıl birlikte çalışacakları konusu, koordinasyon sorunları görüşülüp karara bağlanmıştır. Sonuçta, Avrupa Yahudileri’nin önce yığınsal olarak Polonya’da varolan Yahudi gettolarına nakledilmeleri ve oradan da yokedilecekleri Belsec, Sobibor ve Treblinka kamplarına yollanmaları kararlaştırılmıştır. Kitle kıyımında gaz odalarında kullanılan Zyklon- B (hydrogen cyanide) gazıda aynı yılın ortasında kullanılmaya başlanmıştır.

 

Önde gelen toplama ve ölüm kamplarından olan Treblinka, aslında iki kamptan oluşmaktaydı. Varşova’nın 100 km kadar kuzeydoğusunda, Siedlce ve Malkinia kasabalarının arasında bir trenyolu köyü olan Treblenika’nın hemen yanına kurulmuştu. İstasyona üç kilometre kadar uzakta olan kamplardan ilki, bir iş kampı olarak 1941 yılında açılmıştı. İkinci daha büyük olanı, Treblenika II, çok gizli bir Ölüm Kampı olarak birincisinin 1.5 km kadar ötesine 1942 yılında kurulacaktı. Kurbanlar istasyondan buraya arabalarla taşındıktan sonra cinsiyetlerine göre iki bölüme ayrılıyorlardı. Duş yapacakları, temizlenecekleri söylenerek çırılçıplak soyunmaları isteniyordu. Banyoya gittiklerini sanan tutsaklar çırılçıplak gaz odalarına yollanıyorlardı... İlk zamanlarda disel motorlarının egsozlarından çıkan karbonmonoksit gazı verilerek öldürülüyorlardı. Sonra ünlü Zyklon- B gazı kullanılmaya başlanacaktı.

 

Treblenika ölüm kampında 1000 kadar Ukraynalı ve 1 500 kadar Yahudi erkeği çalışmaktaydı. Bunların görevleri, ölülerden altın dişleri sökmek, protezleri/ takma dişleri ve diğer değerli şeyleri ayıklamaktı. Ayrıca cesetleri toplu mezarlara taşıyorlardı... Elde edilen tüm mallar Almanya’ya yollanıyordu... Bu kampta 700 ile 900 bin kadar insanın öldürüldüğü hesaplanmaktadır. Aynı kampta kalan bir gurup Yahudi tutuklu, 2 Ağustos 1943 günü isyan başlattı ve bazı SS görevlileri öldürüp kaçtılar. Kaçanlardan 200 kadarı yakalandı veya öldürüldü ve Ekim 1943’de kamp kapatıldı. Kapatılıncaya dek burada 700 ile 850 bin kadar insanın öldürüldüğü hesaplanmaktadır. Bu kampta bulunanların sadece 100 kadarı savaşın sonuna sağ olarak yetişebilmişlerdir.

 

Chelm bölgesinde Sobibor köyü yakınına ormanın içine kurulmuş olan Sobibor Ölüm Kampı’nda beş gaz odası vardı. Mayıs 1942’den Ekim 1943’e dek faaliyet gösteren bu kampta 250 bin Sovyet ve Polonya Yahudisi’nin öldürülmüş oldukları hesaplanmaktadır. 14 Ekim 1943 günü yaklaşık 300 Yahudi tutuklu ayaklandı. Bunlar bazı SS görevlilerini ve Ukraynalı muhafızları öldürdüler. İsyanedenlerin birçoğu olay sırasında ve kaçmaya çalışırlarken öldürüldüler. Kalanların tümü ise ertesi gün idam edildiler. Kapatılan kampın arazisini yeniden orman işgaletti ve Sobibor’da kalmış olanlardan sadece 50 tanesi savaşın sonuna yetişebildi.

 

Belzec, 1940 yılı başında önce Polonya Yahudileri için bir iş kampı olarak Lubcin bölgesindeki Belzec köyünün yanına kurulmuştu. Burada çalışan Yahudiler Alman ordusu için istihkam malzemeleri ve tank engelleri üretmekte idiler. Aynı yılın sonında bu çalışma kampı kapatılacak ve Kasım 1941’de Lublin- Lvov demiryolu üzerindeki küçük Belzek istasyonunun çok yakınına bir Ölüm Kampı kurulacaktı. Bu açılan ikinci büyük ölüm kampına 1942 yılı başında Polonya’dan, Almanya’dan, Çekoslavakya’dan, Romanya’dan Yahudiler ve Çingeneler sevkedileceklerdi. Toplu cinayetler için önce Disel motorlarının egsozlarından çıkan karbonmonoksit gazı kullanılacaktı. Ağustos 1942’den itibaren Zyklon- B gazı kullanılmaya başlanacaktı. Sözkonusu kampta, Mart 1942 ile Aralık 1942 arasında 600 bin kişi öldürülecekti. Aralarında Çingenelerin’de bulunduğu kurbanların çoğu Yahudi idi. Sağ kalanlar 1944 yazında -bölgeye giren- Sovyet birlikleri tarafından kurtarılacaklardır.

 

Lublin kentinin güneyindeki Lublin- Majdenek olarakta anılan Majdenek (Maidenek) Kampı Kasım 1940 yılında önce Sovyet esirleri için kuruldu. Majdenek 1942’de Ölüm Kampı haline getirildi ve buraya Polonya’dan ve tüm Avrupa’dan Yahudiler sevkedilmeye başlandı. İlk zamanlarda kurbanlar kamp yakınındaki ormanda kitle halinde kurşuna diziliyorlardı. Örneğin, “Harvest Festival” operasyonu ile 3 Kasım 1943 günü 18 bin Yahudi kurşuna dizilmiştir. Daha sonra burada da Zyklon- B gazı kullanılmaya başlamışlardır. Aynı kampta -çoğunluğu Yahudi- 170 bin kişi veya diğer başka bazı kaynaklara göre 200 bin ile 1.5 milyon arasında insan katledilmiştir. Kampta sağ kalanlar 24 Temmuz 1944 günü Sovyet Kızılordusu tarafından kurtarılmışlardır.

 

Polonya’nın batısındaki Chelmno Ölüm Kampı, 7 Aralık 1941 günü, “Kesin Cözüm” amacıyla Naziler’in Berlinde topladıkları Wannsee Konferansı’dan tam iki ay önce açılmıştır. Kampın kuruluşunun ve anılan konferansın toplanma nedeni, Avrupalı Yahudileri yoketmekti... Bu kampta Yahudilerle birlikte Çingeneler ve Sovyet esirleri de gaz odalarına yollanmışlardır. Kamp Ocak 1945’de kapatıldığı zaman, 170 bin ile 360 bin arasında insan öldürülmüştü... Polonya’daki Ölüm Kampları’nda sistematik olarak 1.7 milyon kadar Yahudi’nin öldürülmüş olduğu hesaplanmaktadır. Şüphesiz Slavları, Çingeneleri vs. içine alan tüm kurbanların sayıları ve ayrıca öldürülen ve tüm süreç içinde ölen Yahudilerin sayıları bundan çok daha fazladır... Kendisi de toplama kamplarında kalmış olan ve Nazi savaş suçlularını avlamakla ünlenen Simon Wiesenthal, başlangıçta kullanılan topluca kurşuna dizme yönteminin, bu iş için kullanılan SS görevlilerinin ruhsal durumlarının olumsuz yönde etkilediğini, sözkonusu kişilerin birsürü masum insanı öldürmelerinin ardından kendilerini toparlayamadıklarını ve bu nedenle karbonmonoksit veya Zyklon- B gazı yöntemine geçildiğini anlatmaktadır. Böylece cinayete katılanların fiili sayıları asgariye indirilmekte ve çoğunluk olayı rahatca “yok” kabuledebilmektedir. Zaten sözkonusu kamplarda çalışanların ve bu kampları yönetenlerin biraz ötedeki lojmanlarında normal bir aile yaşamı sürüyor olmalarıda, sözkonusu psikolojik kaçışla, olayla duygusal bağları kopartan birçeşit psikolojik savunma mekanizması ile ilgilidir sanırım.

 

Toplama ve ölüm kamplarında olanların Yahudi toplumunun psikolojisini etkilemiş olmaması düşünülemez ve bu etkilerinde olumlu yönde oldukları yine düşünülemez... Hitler tüm acımasız katliamlarına karşın “Kesin Çözüm” diye adlandırdığı çılgınlığını gerçekleştirememiştir ama, 2000 yıldır Yahudi katliamlarına değişik ölçülerde katılmış diğer Batılı güçlerin de sorunun insancıl çözümü yönünde doğru adımlar attıkları kesinlikle iddia edilemez. Tam tersine, başlangıçta Hitler’in katliamlarını bilinçli olarak görmemezlikten gelen bu güçler, Nazi kamplarından ve Varşova Gettosu’ndan kurtulan yürekleri zehir dolu Yahudiler’le, o şiddet ortamı içinde büyüyerek ruhsal yapıları hastalıklı biçimde şekillenen insanlarla, Müslüman Arap toplumlarının ortasında yepyeni bir Yahudi Gettosu oluşturmuşlardır... Sorunu büyüterek ve bölgedeki emperyalist politikalarının tehlikeli bir manipülasyon aracı haline getirererek enerji kaynaklarının üzerinde yaşayan İslam toplumlarının üzerlerine transfer etmişlerdir. Yarın biçimsel bir Filistin devleti şekillense bile hiçbirzaman tehdit unsuru olmaktan çıkmayacak, sürekli yayılmaya çabası içinde olan, diğer insanlardan kendisini hem ruhsal ve hem de çevresinde örmeye çalıştığı fiziki duvarlarla ayıran ve sürekli silahlanan tehlikeli ırkçı bir Yahudi Gettosu’nu eski Haçlı işgal ve yayılma bölgelerinde oluşturmuşlardır. Karanlık yaşam deneyimlerinden ve ırkçı dinlerinin özünden kaynaklanan derin korkularıyla, şüpheleriyle sürekli silahlanan, yarın kendisini de yokedebilecek yüzlerce nükleer bombanın üzerinde oturan yeni bir Yahudi gettosu yaratmışlardır...

 

Nazi saldırganlığının, yalanlarının ve “bin yıllık dünya imparatorluğu” kurma düşünün günümüzdeki temsilcisi W. Bush yönetiminin Dışişleri Bakanı Powel, “Varşova ayaklanmasına yardım etmedi” masalıyla dönemin Sovyet yönetimini suçlamaya çalışarak -aynen Nazi demagogları gibi- “özgürlük savaşçısı” rolü oynamaya çalışmaktadır. Powel’in bu tiyatrosuna karşın, Hitler dünyayı ateşe atma düşleri ile iktidar koltuğuna otururken ve gerçek niyetlerini açıkça sergilemeye başlarken, dönemin ABD yönetimi sadece susmuştur ve ABD kapitalizmi Hitler’i destekleyen Alman mali- sermayesi ile ortaklıklar kurmuştur. Amerikan mali- sermayesi Hitler yandaşı kampanyalara katılmıştır... O dönemin ABD yönetiminin yaptıklarını ünlü Nazi avcısı Simon Wiesenthal’in önderliğinde Almanya’da kurulmuş olan Simon Wiesenthal Merkezi belgelerle açığa çıkartmaktadır...

 

Sözkonusu merkezin ortaya çıkarttığı son belgelere göre, dönemin ABD yönetimi Nazilerin insanlığa karşı işlediği suçlara bile bile gözyummuştur. Belgelere göre, daha 1940 yılında ABD’nin Leipzig, Stuttgard ve Berlin konsoloslukları Naziler’in başlatmış oldukları Yahudi katliamlarını ayrıntılı olarak Washington’a rapor etmişlerdir. Fakat ABD yönetimi olay karşısında susmuş, herhangi bir tepki göstermemiştir... Haham Marvin Hier, “ABD yönetimi daha Ekim 1940’da yaptıkları nedeniyle Berlin’i protesto etse idi, Hitler ürkecek, politikasını değiştirebilecekti. Olay dünya düzeyinde yankılanacak, diğer insanlar cinayetlerden haberdar olacaklardı. Doğal olarak Alman halkı içinde de bir bölünme gerçekleçecek ve olaya tepki gösterenler çıkacaktı!”, demektedir. Halbuki Hitler uzun süre katliamlarını sessizce sürdürmüştür. Yukarıda da özetlemiş olduğum gibi ölüm kampları gizli olarak kurulmuşlardır ve buralarda kayıt tutulmamıştır. Aslında Ölüm Kampları ile ilgili bilgiler Hitler’in korkularını yansıtmakta ve Haham Marvin Hier’in anlatımını güçlendirmektedir. Güçlendirmenin ötesinde, doğrulamaktadır...

 

“Üç Maymunları” oynarken en az Hitler kadar derin bir ikiyüzlülüğü sergileyen ABD yönetiminin de şüphesiz kendisine göre “haklı” nedenleri vardı ve bunların başında ABD yönetiminin Hitler’in düşlerini gizlice taşıyor olması gelmekteydi. ABD yönetimi olanlara gözlerini, kulaklarını ve ağzını kapatırken, sessizce Hitler’in güçlenmesini beklemekteydi. Nazi Almanyası’nın Batı Avrupa ile birlikte asıl olarak Sovyetler Birliğini yıkarak yıpranmasını ve sonuçta tüm dünya pazarlarının olgun bir meyva gibi kolayca kendi ellerine düşmesini, dünyanın tek hakimi olmayı ummaktaydı. Bu nedenle savaşa mümkün olduğu kadar geç girmiştir...

 

Biraz tekrar olsada, tekrarda yarar olabilir... Nazi ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırısının hemen ardından 21 temmuz 1941 tarihli New York Times’de yazan Truman, “Savaşın kaderi Almanya’dan yana dönerse Rusya’ya, Rusya’dan yana dönerse Almanya’ya yadım etmeliyiz, böylece taraflar mümkün olduğunca çok insan öldürmüş olurlar!”, diyerek sözkonusu gerçeği en veciz biçimde ifade etmiştir. Ve şüphesiz Wall Street’in, Amerikan tekellerinin Hitler’i destekleyen Alman mali- sermayesi ile kurmuş olduğu ortaklıklar, ABD kapitalisminin Hitler’in yükselişine katkıları, Ölüm Kampları’nın bitişiğinde köle işçi çalıştıran fabrikalardaki Amerikan yatırımları, tüm sözlerin ötesinde gerçeği en somut biçimde gözler önüne sermektedir.

 

(7) Günümüzün enerji kullanımının ve endüstrisinin ağırlıklı olarak dayalı olduğu üç kuruşluk petrol ve sonu olmayan dünya hakimiyeti uğruna Irak’ın tarihi kentleri tüm dünyanın gözleri önünde ABD- İngiliz güçleri tarafından halkının kafasına yıkılırken; moloz yığınına dönüşen birer hayalet kent olurlarken; çocuk- kadın sivil halk katledilirken; yıllardır benzer katliamlar teneke göçmen kamplarında yaşamak zorunda bırakılan Filistin halkının başına gelirken, emperyalist dünyanın varlıklı insanları televizyonları başında kendilerine sıkıntı veren bu manzaraları kapatarak ve gerinerek rahatça maç seyredebilmektedirler. Veya Irak ve Filistin’den bir orta menzilli füze atımı bile uzakta olmayan Atina’da örgütlenen 2004 olimpiyatlarına -değişik ülkeler ve sporcuları- hiçbir sıkıntı duymadan katılarak sözde “barışın sembolü” olimpiyatlarda “centilmence” yarışmaktadırlar. Emperyalist dünyanın askeri makinası Irak’ta, Filistin’de ve başka yerlerde terörün en korkuncunu estirirlerken, “aman terör olursa” korkusunu da yayarak, “barışın sembolü” Atina Olimpiyatları’nda altın madalyalar dağıtmaktadırlar... Ve George W. Bush tüm dünya ile alay edercesine Olimpiyap oyunlarını seçim propogandasının malzemesi yapabilmektedir.

 

İnsanların önemlibirkısmını kendi cinslerine, diğer insalara, üzerinde yaşadıkları küçük gezegene ve içinde varoldukları doğaya karşı bu ölçüde duyarsız kılan, anti- sosyal varlıklar haline getiren etkiler nelerdir? Yüzme ve koşu yarışlarını, ya da futbol maçlarını seyrederken tepki gösteren, en yakın çevrelerini kendisine göre sevebilen kişiler, nasıl oluyorda alabildiğine büyük yıkımlara ve kitle katliamlarına neden olan olaylar karşısında duyarsız kalabilmekte ve hatta sözkonusu kıyımlara alet olabilmektedirler?

 

Hem Nazi toplama kamplarının yanıbaşında ve hemde çok daha korkunç olayların yaşanmakta olduğu günümüzde bu duyarsızlığın ve utanmazlığın açıklaması, insanların önemlibirkısmının ne ölçüde ve nasıl anti- sosyal yaratıklar haline gelebildiklerini, bunun nedenselliklerini görebilmekle mümkün olacaktır... Şüphesiz olay özel olarak ayrıntılı biçimde araştırılmaya değer ama, geçmişin dayanışmacı pozitif toplumsal bağlarını dağıtan kapitalizmin açtığı ahlaki boşluğu dolduracak yeni toplumsal yapıcı değer yargılarının ve bunu besleyecek sosyal düzenin geniş anlamda yaratılamamış olması başlıca nedenler arasındadır denebilir.

 

Yalana dayalı Nazi propoganda aygıtından ödünç alınarak geliştirilen çokyönlü güçlü emperyalist propagandanın ve eğitim sisteminin -insanları sosyal varlık olmaktan çıkartan- kişilik bozukluklarına katkı yaptığı rahatca söylenebilir... Şüphesiz tüm kültürlerin yapıcı, insani olumlu yanları olduğu kadar, yıkıcılığı, dar görüşlü egoizmi ve toplumsal suçu besleyen karanlık yanlarıda vardır. Görsel ve diğer tüm güçlü propoganda aygıtları ile; çocuk oyuncaklarından çizgi filmlere, özellikle pazara hakim ABD sinema endüstrisinin diğer tüm ürünlerinden ağırlıklı kültürel eylemlerin çoğuna dek pazara hakim olabilen kültürel faliyetlerle birincisi geriye itilirken, ikincisi öne çıkartılmaktadır.

 

Derin bir şizofreni, ruhsal ve düşünsel dünyanın bölünmüşlüğü ve değer yargısızlık, psikopatlık ile birlikte zor görülür bir ırkçılık aynı güçlü propoganda aygıtları tarafından sürekli beslenmektedir. Bu tehlikeli durum -çaresizlik psikolojisi içine sürüklenen bireyler arasında- bulaşıcı bir hastalık gibi yayılarak değişik politik etiketler taşıyan kişileri halka halka etkisi altına almaktadır...

 

Aslında sıradan insanlar olan ve sadism vs. ile uzaktan yakından bağları olmayan Naziler, ırkçı ideolojileri ile diğerlerini nasıl insandan saymayarak cinayetlerini gönül rahatlığı ile işlemişlerse, günümüzde de ustaca yayılan güçlü yalan kampanyaları ile birlikte insanların birkısmı diğerlerini insandan saymamaya başlamışlardır. Veya derin temelsiz korkularla beslenen ahmakça bir kaçışla korkunç olaylara rahatca gözlerini kapamaya, kafalarını kuma gömerek kurtulacaklarını sanan devekuşları gibi davranmaya başlamışlardır... Aslında dünyamız giderek daha tehlikeli olmaya başlamıştır ve yeniden SS ünüforması giyebilecek olanların sayıları sessizce artmaktadır... – Yusuf Küpeli, Ağustos 2004

 

 önceki bölüm için tıkla                                                                               sonraki bölüm için tıkla

 

a. Avrupalılar, Polonyalılar ve Türkiyeliler üzerine kısa notlar

 

b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı

 

c. Nazi işgali altındaki Polonya, toplama ve ölüm kampları, Alman tekelleri ile birleşmiş ABD tekelleri, “Üç Maymunları” oynayan ABD yönetimi

 

d. Varşova Ayaklanması, Büyük Biritanya ve Sovyetler Birliği

 

e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır

 

f. Notlar

 

g. Kaynaklar

 

Başa dönmek için tıkla: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

http://www.sinbad.nu/