AŞAĞIDAKİ GÖRCELİ UZUN METİN, ÖNCE 17 KASIM CUMARTESİ AKŞAMI, ARDINDAN 19 KASIM 2007 PAZARTESİ AKŞAMI YENİDEN BAŞTAN SONA GÖZDEN GEÇİRİLDİ. GÖRÜLEBİLEN İMLA HATALARI VE CÜMLE BOZUKLUKLARI DÜZELTİLDİ. BAZI YENİ CÜMLELER EKLENDİ VE METİN DAHA KOLAY OKUNABİLİR HALE GETİRİLDİ.

Kullanılan kaynaklar hariç, 12 punto ile toplam 41sayfa tutan bu metne arabaşlık koyamadım. Buna karşın, yazının akışı içinde her olayın ve konunun birbirleri ile bağlantılı olduklarını ve ayrıca doğru biçimde bağlandıklarını sanıyorum. Umarım düşündüğüm gibidir ve içinde epey somut bilgi olduğunu sandığım bu metin rahatça okunabilir. Saygılarımla, Yusuf Küpeli, 14-11-2007

Yusuf Küpeli, “Tüm nehirler pislik akıyor

Kirli karanlık serüvenlerinin öyküleri çok çok daha eskilere uzananlar, çalışıp üretenlerin emeklerini kişisel kazanca dönüştürme becerisine sahip sermaye ve büyük toprak sahibi üst sınıflar; yığınları aldatıp manupule etme, toplumsal dengelerle oynayıp insanları gütme konusunda becerikli üst sınıf politikacıları, tüm bu sözde “demokrasi” kahramanı ülke yöneticileri, ABD’nin Batı Pasifik’teki yararları için, Meclis’e bile sormadan, genç “vatan” evlatlarını Kore’ye yollayıp öldürttüler. “Bu politika yanlıştır!”, diyenleri yaka-paça içeri tıktılar…

(...) Anıtkabir’i (Atatürk’ün mozolesi) bombalatmaya ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük provokasyonunu yaratmaya çalışırken, birden...

(...) Savimbi, “soğuk savaş” sonrasında da silah ve cephane konusunda sıkıntı çekmeyecekti. Çünkü, Angola’nın UNITA kontrolu altındaki doğu bölgelerinde zengin elmas yatakları vardı. Gerçi Birleşmiş Milletler buradan elde edilen UNITA elmaslarının Batı’da ticaretini yasaklamıştı ama, Mucahidin nasıl Batı pazarlarını eroine doyuruyorsa, UNITA’nın da aynı Batı’yı elmasa doyurmaması için bir neden yoktu. Her işin bir inceliği, ve bu incelikleri bilen uzmanları vardı... Gizli karanlık işlerde İsrail şirketleri uzmanlaşmışlardı. İsrail şirketleri ile elmaslarını sorunsuz Batı pazarlarına süren Savimbi, buradan elde ettiği tatlı kazançlarla istediği kadar silah ve cephane alabiliyor, ve yıkımını kesintisiz sürdürebiliyordu...

Savimbi, tam hedefe yaklaştığını, Angola’nın dalından düşen olgun bir meyva gibi eline teslim edileceğini düşlerken, ülkede, hükümetin denetlediği alanlarda, zengin petrol yatakları keşfedilecekti. Ülkenin bağımsızlığını sağlamış, devrimi gerçekleştirmiş iktidar partisi MPLA, Angola hükümeti, ABD şirketleri ile petrol anlaşmaları imzalar imzalamaz, Jonas Savimbi, aralarında iki generalinin de bulunduğu 21 askeriyle birlikte 22 Şubat 2002 günü delik deşik edilerek öldürülecekti. Ülkenin doğusundaki Moxico bölgesinde akan Luvuei Nehri yanında cansız yatan gövdesinde 16 mermi bulunacaktı. Ve şüphesiz, CIA’dan bir taziye mesajı bile gelmiyecekti. Zaten mesajın yollanacağı adres te yoktu, UNITA hemen dağılacaktı...

Beynimde düşünceler daldan dala atlıyorlardı... Bu son düşündüklerim, birden aklıma, kızıl yıldızlı sembolleriyle Ortadoğu’da CIA’nın koynuna girmiş olanları nasıl bir sonun beklediğini getirecekti... Bir Alevi özdeyişi, “Yatma tilki gölgesinde, ko arslan yesin seni; geçme namert köprüsünden, ko sel aparsın seni!”, diyordu... Yanımdaki kimbilir nekadar kirli işe bulaşmıştı. Ve o, vicdanını rahatlatmak, “tek kirli ben değilim” demek istercesine, bildiği bazı pislikleri anlatmayı sürdürüyordu... Aslında pek haksızda sayılmazdı; çünkü, ortalık pislikten, ikiyüzlülüklerden geçilmiyordu...

Sonunda kalkacak, ve kulağıma fısıldar gibi, Amerikalılar buna, “Tüm nehirler pislik akıyor!”, derler deyip, evine gitmek üzere metro istasyonuna doğru yürüyecekti...

 

notlar:

 

- demokrasi ve NATO üzerine küçük bir anı

   

- Kennedy

 

kaynaklar:

 

“Tüm nehirler pislik akıyor

 

Kirli karanlık serüvenlerinin öyküleri çok çok daha eskilere uzananlar, çalışıp üretenlerin emeklerini kişisel kazanca dönüştürme becerisine sahip sermaye ve büyük toprak sahibi üst sınıflar; yığınları aldatıp manupule etme, toplumsal dengelerle oynayıp insanları gütme konusunda becerikli üst sınıf politikacıları, tüm bu sözde “demokrasi” kahramanı ülke yöneticileri, ABD’nin Batı Pasifik’teki yararları için, Meclis’e bile sormadan, genç “vatan” evlatlarını Kore’ye yollayıp öldürttüler. “Bu politika yanlıştır!”, diyenleri yaka-paça içeri tıktılar… İleride, aynı katagoriden başka politikacılar, Meclis’e sormadan yurtdışına savaşmaya asker yollayan ve “Odunu aday göstersem seçtirebilirim!”, diyen bir Başbakan’ı ve yakın çevresini, “demokrasi kahramanı” ilanettiler. Bu “oduncu”ları “Demokrasi kahramanı azizler” olarak kutsayıp, miraslarına sahip çıktılar. Ve -savaşa asker yollarken Meclis’e bile sormayan- aynı kirli karanlık karakterlerin ticaretiyle iktidar koltuğuna oturma, pastadan en büyük payı kapma yarışına giriştiler…

 

Eski SS ve Gestapo kalıntılarını yeniden organize eden, onların kirli karanlık deneylerinden yararlanarak Hitler’in izinde dünya egemenliğine soyunan ABD’nin önderliğinde diğer zengin emperyalist Batı ile birlikte NATO (North Atlantic Treaty Organization, Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), 24 Ağustos 1949 günü resmen kuruldu. ABD’nin önderliğinde Batı’nın eski sömürgeci devletlerini içinde toplayan NATO’nun, anti-emperyalist bir savaşın ürünü Türkiye Cumhuriyeti’ni üye olarak alması düşünülmemişti bile. Özellikle NATO’nun Batı Avrupa’lı üyeleri ve başta -işgalci Grek ordularını İzmir’e çıkartmış olan- İngiltere, Türkiye gibi bir ülkeyi NATO’da görmek istemezdi ve istemiyordu. Aslında onlar, günümüzde Fransa’nın Türkiye için, AB yerine “Akdeniz birliği” vs. gibi önerilerle ortaya çıkıyor olması gibi, Türkiye’yi farklı formüllerin içine sokarak karşılıklı ağır birtakım taahhütler altına girmeden kullanmayı planlamaktaydılar… Hitler Almanyası yıkılmış, Hitler intehar etmişti ama, Hitler’in hastalıklı düşleri, “demokrasi” boyalarının gerisine kurnazca gizlenerek yaşamlarını değişen dünyaya uyumlu biçimde sürdürmekteydi. Çünkü, Hitler’i ve Nazi Partisi’ni yaratan mali-sermaye halen egemendi, ve güçünü yaymaktaydı. Hitler’in düşlediği “üstün ariler” dünyasında, Türkiye’nin yeri, kullanılan “daha alt tabakadan” satalit bir devlet olmaktı sadece…  

 

Anti-kapitalist ve anti-emperyalist dünyanın merkezi olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin varlığı; bu ülkenin “yumuşak karnı” denen coğrafya da Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunması; Sovyetler Birliği’ni dinleme, gözetleme ve bu ülkenin can alıcı hedeflerine en kısa yoldan ulaşma olanaklarına Türkiye coğrafyasının sahibolması, ABD’nin Türkiye ile ilgili görüşlerini etkilemekteydi. Ve artık, Hitler’in Avrupa’yı yıkması ile birlikte, “İngiliz barışı” bitmiş, “Amerikan barışı” çağı bağlamıştı. Kapitalist-emperyalist dünya için ABD’nin düşündükleri daha önemliydi…

 

NATO’nun güneydoğu kanadı için Türkiye’nin taşıdığı büyük önem, ve yine Türkiye’nin maliyeti ucuz asker deposu olması, halkının yararlarından kopuk beleşci rantiyer yöneticilerinin dış dünya da kendilerine bir patron arama kolaycılığı ile birleşince, Türkiye gibi bir ülkenin de NATO’ya üye olma olasılığı ABD açısından akla gelebilirdi…

 

Tüm coğrafi avantajlarına, fiyatının ucuzluğuna, ve ülkenin “seçilmiş” rantiyer yöneticilerinin halkın yararlarını üç kuruşa pazarlamaya dünden hazır olmalarına karşın, Emperyalist Batı’nın yararlarını korumak amacıyla şekillendirilmiş olan NATO, aynı Batı’ya karşı ilk anti-emperyalist mücadeleyi kanla zafere ulaştırmış Türkiye gibi bir ülkeye giriş vizesini yine de kolay vermedi. Bu vizenin bedeli, ülkenin genç insanlarının Kore’de akan kanları oldu. Ve yine üyelik için, ülke toprakları, -çoğuna Türk generallerinin dahi giremedikleri- denetimsiz ABD ve NATO üsleri ile dolduruldu. Böylece, emperyalist Batı’nın güneydoğu kanadında üstlenilen tehlikeli bekçiliğin bedeli, ülkenin nükleer bir hedef haline getirilmesi oldu aynızamanda. Türkiye Cumhuriyeti devletinin denetimi dışında halktan gizli olarak “vatan” topraklarına yerleştirilmiş nükleer başlıklı füzelerle ülke halkının bir nükleer hedef haline getirildiği, ancak 1962 “Küba Krizi” sırasında anlaşılabilecekti…

 

Halka ve Meclis’e sorulmadan, yangından mal kaçırırcasına, 25 Eylül 1950 günü, TSK’ya bağlı bir tugay, İskenderun limanından “Güney Kore”ye yollandı. ABD’nin işgali altındaki “Güney Kore”ye hareket eden Tuğgeneral Tahsin Yazıcı’nın komutasındaki 5083 (bazılarına göre 5090, 5455 veya 5453) kişilik Türk tugayı, 17-18 Ekim 1950 günü Pusan limanına ayakbastı. Yaklaşık bir aylık bu yorucu deniz yolculuğunun başdönmesi henüz geçmeden, ABD birliklerinin çembere alınmalarını engellemek amacıyla ateşe sürülen Türk tugayı, 25-30 Kasım 1950 Kunuri savaşları sırasında, ABD ordusunun yanlarını ve gerisini korudu. Çembere alınmakta olan ABD askerlerinin kolayca çekilebilmelerini sağlamak amacıyla tehlikeye atılan Türk ve Kürt askerler, neredeyse çemberin içinde kalıp imha oluyorlardı. Kaynaklar doğruysa eğer, Tugay’ın yaklaşık altıda biri, 767 subay, erbaş ve er kayıp verildi. Batı’nın insanlarının canları daha değerli sayılıyor olmalıydı...

 

Türkler -bir savaşın kurallarına uygun olarak- cephede savaşıyorlardı ama, ABD’nin savaşı aslında hiç te haklı ve adaletli değildi. Hitler’in propoganda bakanı Joseph Goebbels’in pabucunu dama atacak olan ABD propoganda makinesi hernekadar saldırıyı “Kuzey Kore”nin başlatmış olduğunu yayıyor olsa da, ilk saldıran kendileriydi. ABD, sahibolduğu üstün savaş teknolojisi ile -ileride Vietnam’da, Yugoslavya’da, Afganistan’da ve Irak’ta yapacağı gibi- basbayağı bir soykırım gerçekleştirmekteydi. ABD savaş uçakları, asker-sivil gözetmeden vurmakta, -örnekleri 78 gün süren Yugoslavya bombardımanı sırasında da gözükmüş olduğu gibi- göçmen konvoylarına da saldırmaktaydı. Panik halinde sergilenen bu saldırganlıklar, onlar açısından önemsizdi. Ölenler nasıl olsa Koreli siviller, kadınlar ve çocuklardı...

 

Alfabedeki “K” harfi ile ilgili olarak bile şüpheler yaratan, tüm entellektüel yaşam üzerinde ağır bir terör estiren McCarthy (Cumhuriyetçi senatör, 1946- 58) Amerikası’nın öndegelen McCarthyci karakterlerinden olan ABD’nin Güney Pasifik Kuvvetleri ve ardından Kore BM Kuvvetleri Komutanı General MacArthur; ABD yönetiminin politikasına rağmen savaşı yaymak, ve Çin Halk Cumhuriyeti halkının kafasına atom bombaları yağdırmak istediği için, Beyaz Saray tarafından tehlikeli bulunarak Nisan 1951’de görevinden alınacaktı. Aynı General MacArthur, ABD birliklerini Kore’de toptan bir imhadan kurtarmış olan Türk Tugayı için, “Kahramanların kahramanı” diyecekti. Ve yine ABD’nin 8. Ordu Komutanı General H. Walker, Türk Tugayı Komutanı General Tahsin Yazıcı’ya Gümüş Yıldız madalyası takacaktı...

 

Ataerkil kültürün “Nam olsun, kâr olmasın!” dolduruşuna gelmiş Türk ve Kürt askerler biryandan “kahramanlık” nutukları ve madalyalarla sıvazlanırlarken, diğer yandan sözkonusu sıvazlamayı yapan merkezler bir Türk askerinin maliyetinin bir Amerikan askerinin maliyetine göre kaç kat düşük olduğunun hesaplarını ince ince yapmaktaydılar. Kullanılacak “alet” nekadar yatırıma değerdi? Batı’nın yararları hesabına bölgeyi en ucuza denetlemekte kullanılacak Türk Ordusu’na yapılacak “hibe” ve “yardım”lar azami nekadar olmalıydı ki, bu alışverişten Pentagon kazançlı çıksın... Bu arada, dayatılacak olan askeri teknoloji ile yepyeni bir Pazar açılacaktı. Gelecek olan sadece bu değildi şüphesiz. Krediler, borçlar, dışarıya kolay kâr transferi yapan satınalmalar, birtakım kârlı tüketim malları üretimi yatırımları... Kaşığın sapıyla verilirken, kepçeyle nekadar alınacağı ince ince hesaplanmaktaydı...

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO’ya kabuledilmesinden çok kısa süre sonra, o yıllarda ABD’nin dışişleri bakanı olan John Foster Dulles (bakanlığı, 1953- 59), “NATO için en ucuz asker Türk askeri. Bir Türk askerinin bize maliyeti sadece 23 cent.”, diyecekti...

23 Sentlik Askere Dair

Mister Dallas,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara'da 23 sente,
yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
elli santim kefen bezi yahut,
yahut da bir aylığına
yirmi yaşlarında bir tane insan
erkek,
ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
üniforması, otomatiği üzerinde,
yani öldürmeye, öldürülmeye hazır;
belki tavşan gibi korkak,
belki toprak gibi akıllı,
belki gençlik gibi cesur,
belki su gibi kurnaz,
(her kaba uymak meselesi)
belki ömründe ilk defa denizi görecek,
belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
Yahut da aynı hesapla Mister Dallas,
(tanesi 23 sentten yani)
satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden
İstanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
seksen beş onda altısını yahut,
bir çift ıskarpin parasına.
Yalnız bir mesele var Mister dallas,
herhalde bunu sizden gizlediler.
Size yirmi üç sente sattıkları asker,
mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
mevcuttu otomatiksiz filan,
mevcuttu sadece insan olarak,
mevcuttu,
tuhafınıza gidicek,
mevcuttu
hem de çoktan mı çoktan
daha sizin devletin adı bile konmadan.
Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
mesela Mister Dallas,
yeller eserken yerinde sizin New York'un,
kurşun kubbeler kurdu o,
gökkubbe gibi yüksek,
haşmetli, derin.
Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
Halı dokur gibi yonttu mermeri
ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
Dahası var Dallas,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek
ve yarin yanağından gayri her yerde,
her şeyde,
hep beraber
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedrettin'in;
O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali'dir,
Kaya gibi yumruğunun son ustalığı,
922 yılı 9 Eylül'üdür.
Dedim ya, Mister Dallas,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
Ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

Nazım Hikmet Ran - 16.07.1953

 

Peki bu sözleri eden John Foster Dulles ve aynı zaman dilimi içinde CIA başkanlığı yapmış olan kardeşi Allen Dulles neyin nesiydiler?.. Başkan D. Eisenhower’in (başkanlığı, 1953- 61) dışişleri bakanı olan John Foster Dulles, kardeşi Allen Dulles ile birlikte Hitler yönetimine destek veren ABD tekellerinin sözcüleri arasında en önde gelenlerden birisiydi. Mali sorunlarını çözmek amacıyla Hitler, 4 Ocak 1933 günü, baş destekçilerinden Schroeder Bank yöneticisi Kurt Freiherr Von Schroeder ile birlikte bir gurup bankeri ve endüstriciyi davet etmişti. Sözkonusu toplantıya ABD’den katılanlar arasında, ileride ABD’nin dışişleri bakanı olacak olan John Foster Dulles ile, yine ileride CIA’nın kuruluşuna katılacak ve servisin başkanlığını yapacak olan Allen Dulles’de vardı...

 

Kitle kıyımları için Cyklon-B gazının kullanıldığı en büyük toplama ve ölüm kampı kompleksi Auschwitz’e sentetik gazolin üretmek amacıyla bir fabrika kurmuş olan ve köle işçi çalıştıran dönemin en büyük kimya tekeli IG-Farben’in sözkonusu gazolin üreten fabrika işinde ortağı olan sayıları 10’u aşkın ABD tekeli bulunmaktaydı. Bu kirli ortaklık, W. Bush’un “Hitler’in bankacısı” olarak ünlenmiş dedesi Prescot Bush’un yönettiği Union Bank tarafından finanse edilmekteydi. Aynı kirli karmaşık ilişkiler ağı içinde Dulles biraderler de vardı. Hitler’in baş destekçilerinden ünlü Krupp firmasına Hariman’ın kredi açmasına önayak olan kişi, John Foster Dulles’den başkası değildi. Yine John Foster Dulles, 1935 yılında, “Atlantic Monthly” adlı dergiye, Nazi felsefesini destekleyen ve Almanya’nın gizlice silahlanmasının özgürlüğünü kazanma yolunda tamamen haklı bir davranış olduğunu belirten, uzun bir makale yazmıştı... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar)

 

CIA’dan önce ABD’nin gizli servisi olan OSS’in (Office of Strategic Services) görevlisi Allen Dulles, küçük Guatemala’yı 2000’li yıllara dek uzanan kanlı bir sürece 1954 yılında sokmuş olan kardeşi John Foster Dulles’den farklı değildi. Petrolleri millileştirmiş olan Musaddık’a, İran’a yönelik 1953 kanlı müdahalesinde, ve daha birçok kanlı operasyonda birlikte idiler... II. Dünya Savaşı’nın sürdüğü günlerde OSS görevlisi olarak İsviçre’ye, Bern’e yollanmış olan Allen Dulles, savaşın en şiddetli biçimiyle sürmekte olduğu 1943 yılında, öndegelen ünlü Nazi katilleriyle, tanınmış Gestapo ve SS görevlileriyle gizlice temasa geçmişti. İlişkiye geçtikleri arasında, Nazi istihbaratının Doğu Cephesi komutanı, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı istihbarat örgütlenmesinin komutanı General Reinhard Gehlen’de vardı... Daha sonra ünlü Nazi savaş suçlularının kaçırılıp kurtarılarak ABD servisleri tarafından kullanılmalarına aracı olacak olan Allen Dulles, 1947 yılında, Reinhard Gehlen ile birlikte CIA’nın kuruluşunda başrolü oynayacaktı...

 

İstanbul’un yağmalanıp bir savaş alanına döndürülmüş olduğu 6-7 Eylül 1955 olayları sırasında Allen Dulles, CIA başkanı olarak Türkiye’de idi. Kıbrıs sorununun -ABD’nin yararları hesabına- Birleşmiş Milletler’e gitmesini engelleyen ve Türkiye’yi dış dünya da saldırgan kriminal vahşilerin ülkesi gibi tanıtan sözkonusu karanlık olay, “Kontragerilla” adını alan yasadışı gizli NATO kuruluşu tarafından ve ABD servisi ile birlikte örgütlenmişti... Irkçı faşist Dulles biraderler tarafından 23 cent olarak görülen ve onların gözünde “aşağı ırk”tan olan Türkler, sadece Kore’de değil, yurtlarında da kendi vatandaşlarına karşı kullanılmaktaydılar. Şüphesiz burada, asıl olarak, kullanana değil, kullandırtana bakmak gerekmektedir...

 

Kars Kafkas Üniversitesi Profösörü Cihat Göktepe’nin “Britain, NATO and Turkey (1959-1965)” başlıklı makalesinde hesaplayıp belirttiğine göre, Türkiye NATO için çok sayıda birlik sağlamaktadır. NATO içinde bir Türk askeri sadece 235 ABD dolarına malolurken, bir Amerikan askerinin maliyeti 6500 ABD dolarını bulmaktadır. Zaten aynı nedenle olmalı, “pahalı” Amerikalıları kurtarmak için “ucuz” Türk askerleri Kunuri’de ateşe atılmışlardı...

 

Şef redaktörlüğünü Doğan Özgüden’in yaptığı info-turk.be’de yeralan ve Türkiye’ye yapılan ABD askeri “yardımları”nı ayrıntılı olarak inceleyen “Once More The USA Deceived Turkey” (“ABD Türkiye’yi Bir Kez Daha Aldattı”) başlıklı ve Aralık 1987 tarihli makalede belirtildiğine göre, Doğu Akdeniz’de, ve tabii Batı Asya’da bir Sovyet saldırısına karşı Türkiye’ye yapılan askeri yardım, maliyeti açısından en hesaplı olanıdır. Aynı bölgeye yerleştirilecek bir Amerikan askerinin maliyeti 60 bin ABD doları olurken, bir Türk askerinin maliyeti sadece 9 bin ABD Doları olmaktadır. Ve bu gerçek, Elçi Parker Hart’ın tanıklığıyla, Hart’ın tutanaklarıyla anlaşılmaktaydı. Yine info-turk.be’de yeralan makale de belirtildiğine göre, sözkonusu tutanaklardan alıntı yaparak gerçeği SAIS Dergisi’nin Kış/Bahar 1986 sayısında kaleme alan kişi, Bruce Kuniholm’dan başkası değildir. (Testimony of Ambassador Parker Hart, citet in Bruce Kuniholm, “Rhetoric and Reality in the Aegean: U.S. Policy Options Toward Greece and Turkey”, SAIS Revieew, Winter/Spring 1986, p.153)  

 

Kunuri’yi yeni kanlı muharebeler izledi. Sonuçta, Türk tugayı, 741 ölü, 2147 yaralı, 234 esir, ve 175 izi bulunamayan kayıp verdi. Yani, yaralıları biryana koyacak olursak, 741+234+175= 1150 kayıp vardı. Türk tugayı varlığının beşte birinden fazlasını yitirmişti ve bu büyük bir kayıptı... Anadolu’nun genç insanları, -Hitler’in izinde dünya egemenliği peşinde koşan- ABD’nin Batı Pasifik’teki emperyalist yararları için binlerce kilometre uzakta, Kore topraklarında kalmışlardı… Halbuki, bu üzücü gerçekten otuz yıl önce, aynı askerlerin babaları ve dedeleri, Anglo-Amerikan emperyalizmine ve bu emperyalizmin desteklediği işgalci Grek ordularına karşı savaşarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlardı...

 

Yabancı ülkelerin pazarlarını ABD mali-sermayesine açmakla ünlenen ve “açık kapı” polititikasının mimarı olan ABD başkanı W. Wilson, Türk Tugayı’nın Kore’ye yollanmasından tam 32 yıl önce, ABD mali sermayesi hesabına bir “barış” ve “stabilite” programı olarak yayınlamış olduğu 8 Ocak 1918 tarihli “14 Nokta”sının 12nci noktasında, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk parçasına garanti altına alınmış güvenlikli bir bağımsızlık” vadederken, Türk olmayan unsurlara da, “güvenlikli bir otonomi” vadetmekteydi. Şüphesiz bu “garanti” ve “güvenlik” başta ABD olmak üzere emperyalist Batı’nın sağlayacağı güvenlikti. Sözkonusu parçalanmış ve savunma mekanizmaları iğdiş edilmiş, ve ABD’nin güvencesi altına alınmış parçalar, sonuçta ABD’nin satalitleri olacaktı. Bunun neresinde halk iradesi ile, demokrasi ile ilgili birşey vardı? Yine aynı madde de,  “(...) Çanakkale Boğazı, uluslararası garantiler altında, tüm milletlerin gemilerine ve ticarete sürekli açık kalmalıdır.”, denilmekteydi. Sonuçta, bu ifadeden de anlaşıldığı gibi, herhangi bir gümrük duvarı olmadan bölge pazarları Batı’nın mali-sermayesine açılacaktı. Önemli olan, halk iradesi, demokrasi ve kimin yönettiği değil, pazarın sorunsuz sonuna dek açılmasıydı...

 

Aynı W. Wilson, I. Dünya Savaşı için Avrupa topraklarına asker yollamadan önce, tamamen haklı yoksul köylü ayaklanmasını, halk ayaklanmasını bastırmaları için, General Pershing komutasındaki ABD askeri birliklerini  Meksika’ya yollamıştı. Tarihte ilk kez askeri amaçlı olarak ABD uçakları Pancho Villa (1878- 1923) birliklerine karşı kullanılmıştı.

 

Yoksul Meksika halkının haklı direnişinin kan, ateş ve hile ile bastırılmasında başrolü oynayan W. Wilson, Paris (Versailles) “Barış” Konferansı’nda (28 Nisan 1919- 10 Ocak 1920), Amerikan heyetine sunduğu raporda, Türkiye’de ABD’ye bağlı üç ayrı manda rejiminin kurulmasını önermekteydi. Profösör Türkkaya Ataöv’ün anlatımıyla W. Wilson, birçok konuşmasında, “(...)Türkiye’nin Avrupa’dan çıkartılmasını ve başkentlerinin (İstanbul) ellerinden alınmasını istedi durdu. Ortadoğu’da ABD yararına bir düzen kurulmasına katkı yapmak amacıyla meydana getirilen King- Crane komisyonu, 28 Ağustos 1919’da Paris Barış Konferansı’ndaki Amerikan heyetine sunduğu raporda, İstanbul, Ermenistan ve Türkiye’nin geri kalan bölgelerinde üç ayrı manda rejimi kurulmasını tavsiye ediyordu. Mandacı devlet ise Amerika olacaktı.” O, Anglo-Amerikan yararları için Ortadoğu’da zararlı bulduğu Türkiye’yi dünya haritasından silmeyi düşlemekteydi...

 

İster Cumhuriyetçi, ister Demokrat olsun, Kore’ye, Vietnam’a, Yugoslavya’ya, Afganistan’a, Irak’a ve başka coğrafyalara saldırma emri veren ABD başkanları da basbayağı W. Wilson’un izinde yürümekteydiler. Onlar’da ABD mali-sermayesi için dünya pazarlarını açma peşindeydiler. Özellikle, Yugoslavya’ya saldırmış olan Clinton, “yeni Wilsoncu” olarak anılmaktaydı...

 

Balkanlar’da egemenlik, Avrupa’nın arka kapısını ve Rusya’nın Akdeniz’e iniş yollarından birisini ve ayrıca Kafkaslar üzerinden gelecek petrol boru hatlarını denetim altına almak demekti. Her yöne geçiş yolu üzerindeki Balkanlar’da egemenlik, Girit ve Kıbrıs üzerindeki egemenliği perçinlemek, Kafkaslar’a, Ortadoğu’ya ve Hint Okyanusu’na açılan yolları güvenlik altına almak demekti. Hitler’de Sovyetler Birliği’ne saldırmadan önce aynı işi yapmıştı. Zaten, Balkanlar’a ABD’nin yerleşmesinden sonra Kafkaslar’da mücadele ateşlenerek yükselecekti. Yine Balkan egemenliğinden sonra ABD yönetimi, -kendi yarattığı bahane ile- Afganistan’a ve Irak’a saldıracaktı. ABD terminolojisinde “genişletilmiş Ortadoğu” olarak anılan bölgenin, bilinen Ortadoğu ile birlikte Kuzey Afrika ve Kafkaslar’ı da içine alarak Orta Asya’ya doğru uzanan coğrafyanın haritası yeniden çizilmek isteniyordu. Balkanlar’a yönelik saldırı ile sözkonusu coğrafyanın haritasını yeniden çizme eylemi başlatılmıştı. NATO’nun eski belirlenmiş görev alanının dışına çıkartılması olayı, görev anlayışı değiştirilen NATO ile Batı Avrupa üzerindeki ABD denetiminin sürdürülmesi işi, ve yine NATO aracılığıyla ABD’nin Doğu’ya doğru yayılması süreci, Balkanlar’da yaratılan ekonomik-politik istikrarsızlık, iç çatışmalar, ve askeri müdahale ile başlatılmıştı...

 

Kadını-erkeği ile kanlarını dökerek W. Wilson’un emperyalist düşlerini tuz-buz etmiş olan Türk-Kürt halklarının evlatları, egemen güçler tarafından aldatılacaklar, horlanacaklar, kazanımları yokedilmeye başlanacaktı. Emperyalizme karşı kazanılan zaferden 25-30 yıl sonra, sözkonusu kurtuluş savaşına hiç te iyi gözle bakmamış olan birtakım büyük toprak sahibi ve işbirlikçi burjuvazi dayanaklı politikacıların elleriyle Cumhuriyet’in en halkçı kazanımları yokedilmeye başlanacaktı. “Din” ve “Atatürk” ticareti yaparak gerçek yüzlerini gizleyebilen egemen üst sınıf politikacılarının çabalarıyla, ABD emperyalizminin yararları uğruna Türk-Kürt gençleri Kore’ye ölüme yollanacaklardı... Osmanlı İmparatorluğu’nun kalanını emperyalist güçlere ve bölgedeki kuklalarına paylaştıran 10 agustos 1920 tarihli Serv anlaşmasını yırtıp atmış olan Türk halkının gençleri, bu kez, Serv yanlılarının emrinde emperyalist yararlar uğruna Kore’ye ölüme yollanacaklardı. Halkın ağır emeği ve kanıyla kazanılan bağımsızlık, ve 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan anlaşması ile uluslararası arena da onaylanan bu ulusal zafer, daha Lozan’ın mürekkebi kurumadan, bizzat Türkiye’yi yönetenler tarafından ayaklar altına alınacaktı...

 

ABD yönetiminin imzalayıp onaylamadığı Lozan’ın mürekkebi kurumadan, ve bu anlaşmayı kanıyla imzalamış olan halka sorulmadan, bir yandan “Atatürk”, diğer yandan “İslam” ticaretini meslek edinmiş olan hazır lopçu rantiyer yöneticiler, toplumun genç insanlarının kanlarını Kore’de emperyalist Batı’ya, ABD’ye pazarlayacaklardı... Her sahteciliğin bir boyası, bir kamuflajı, kendine özgü yalanları vardı. Bu kez de, görünüşte, “özgürlükler” ve “demokrasi” için savaşılıyordu ama, lafta özgürlüklere ve demokrasiye bukadar saygı duyanlar, Kore’ye asker yollarken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bile sormamışlardı. Karşı görüş belirten aydınları yaka-paça tutuklayıp ağır cezalarla içeriye tıkmışlardı. Görünüşte Kore’de “özgürlükleri” ve “demokrasiyi” savunanlar, kendi ülkelerinde özgürlükleri ve demokrasiyi ayaklar altına alıyorlardı. Çünkü, yoksul halkın kanını dökerek yurdundan kovmuş olduğu emperyalist güçlere, Washington’a yaranma ve yamanma çabası içindeydiler...

 

Aslında, kökleri daha eskiye gitmekle birlikte, II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen yeni dünya düzeni içinde iğmesi artarak başlayan emperyalist merkezlere teslimiyet, ve ülkenin satışı politikaları, ve başlayan bu satışla birlikte politik arenada etkinlikleri artarak güçlenen komprador-feodal ittifakının toplumsal yaşamın her alanında geriye gidiş çabaları, kısacası karşı-devrim, “Atatürkçülük” ve ayrıca “İslamiyet” maskelerinin gerisine gizlenilerek gerçekleştirilmekteydi… Ulaşılabilmiş en ileri bilimsel gelişmeler ile uyumlu biçimde göreceli bağımsız düşünüp analizler yapabilen -çağına uygun- özgür bireylerden oluşamayan, ve yine sınırlı sayıdaki bağımsız düşünebilen bireylerinin kolayca susturulabildikleri toplumlarda, ya da henüz sürü olmaktan gerçek anlamıyla kurtulamamış olan toplumlarda, “demokrasi”, bir aldatmacaya, kitleleri kolayca kendi aleyhlerine yönlendirme aracına dönüşebilmektedir...

 

Ülke ağır ekonomik yokluklar içinde ve eğitilmiş genç nüfusunu çok büyük ölçüde yitirmiş bir durumda iken kurulmuş olan Cumhuriyet, henüz içindeki karşı-devrimci unsurları temizleyemeden, geriye dönüş özlemlerini beyinlerinde yoğun biçimde taşıyan unsurları köklü ekonomik toplumsal reformlarla yoketmeden çok partili sisteme geçmişti. Karşı-devrimci güçler, hem kırsal alanda toprağa, ekonomiye egemendiler, ve hem de ticaret ve cılız endüstri, ağırlıklı olarak tarıma dayalıydı. Kısacası, mevcut burjuvazi ile büyük toprak sahipleri arasında hem ekonomik ve hem de politik arena da bir işbirliği mevcuttu... İşçilerin ise -politik partilerini biryana koyun- sendikaları bile ellerinden alınmıştı. Geçmiş özlemini en güçlü biçimde taşıyan toprağa egemen feodal unsurlara yönelik bir toprak reformu yapılarak örgütsüz köylüler kooperatifler içinde biraraya getirilememişlerdi. Onlar zaten hertürlü demokratik ve politik örgütlenmelerinden yoksun durumdaydılar. Bu koşullarda, “demokrasi” adı verilen çok partili sistem, halkın ensesine binmiş egemen güçlerin istedikleri adayı, hatta Menderes’in demiş olduğu gibi, “isterlerse odunu seçtirme” oyunundan, tiyatrosundan başka birşey olmayacaktı ve olmadı da...

 

Sürekli kazanma umudu yaratarak kurbanlarını iliklerine dek yolan papelciler gibi, sözkonusu egemen güçlerin denetimindeki politik partiler de, seçim dönemlerinde yarattıkları yeni umutlarla halk yığınlarını kesintisiz aldatmayı sürdürdüler. Aldatmanın daha da uzun erimli olması için, geniş yığınların beyinlerinde analitik bilimsel düşüncelerin değil, dini doğmaların egemenlik kurmaları gerekiyordu. Ve bu nedenle aynı egemen güçler, giderek artan ölçülerde din ticaretine başladılar, ve bu konuda birbirleri ile yarışa girdiler...

 

Bir ülkenin ekonomisinin ve politikasının kolayca denetim altına alınabilmesi, emperyalist sömürü ve yönlendirme politikalarının süreklilik kazanabilmesi için, sözkonusu ülke halkının bilincinin iğdiş edilmesi, çoğunluğun analitik sağlıklı düşünme yeteneklerinin yokedilmesi, ve yine emekçi kitlelerin kendi sınıfsal örgütlerinden mahrum edilmeleri, kitlelerin örgütsüzleştirilmeleri gerekmekteydi. Kısacası, emperyalist merkezlerle ittifak halindeki Türk ve bağlaşığı Kürt egemen güçlerinin ülkede uygulamakta oldukları politikalar, sonuçta emperyalist merkezlerin talepleri ile de uyum halindeydi. II. Dünya Savaşı’nın ardından ülke kapılarının emperyalist dünyaya adım adım açılmasıyla birlikte, sözkonusu karşı-devrim, geriye gidiş, anti-demokratik süreçler, yere yaklaştıkça düşüş hızı artan bir cisim gibi, giderek iğmesi artan bir hızla günümüze dek ulaştılar...

 

Ulusal ve uluslararası ekonomik-politik dalgalanmalara bağlı olarak, emperyalist merkezler ve yerli ortakları, Washington-Londra-Bon-Brüksel-Ankara ortaklığı, ülkedeki yararlarının tehlike altına girdiğini hissettikleri durumlarda, denetim altında kışkırtılan kitlelerden kopuk terörün yığınlar üzerinde yaratmış olduğu psikolojik etkiden de yararlanarak, askeri darbeler örgütlediler. Böylece, “odunu” aday gösterdikleri “demokrasi” adlı tuluat tiyatrolarına sık sık ara verdiler...      

 

İsa’dan sonra ilk bin yılın başında, 1095’de başlayan Haçlı Seferleri döneminde olanları, ve Selçuklu İmparatorluğu’nun Batı’ya yayılma serüvenini biryana bırakacak olursak, en azından son 600 yıl Batı ile savaşmış olan bir imparatorluğun mirası üzerinde anti-emperyalist bir savaşla yeşeren Türkiye Cumhuriyeti gibi halkının ezici çoğunluğu Müslüman bir devletin, Batılı Hıristiyan NATO gibi emperyalist amaçlı ve özünde saldırgan bir askeri güce kabulü, sömürgeci geleneğe sahip Batı için içtenlikli bir seçenek değildi şüphesiz. NATO’nun Batı Avrupalı ortakları, bu isteksizliklerini açıkça belli de etmişlerdi. Sözkonusu gerçeğe karşın, Türkiye’nin askeri gücünün ve kaynaklarının Sovyetler Birliğine karşı, ve ayrıca Doğu Akdeniz’de kullanması hesapları, NATO’nun kapılarını Türkiye’ye aralamıştı…

 

Daha otuz yıl önce aynı Batı tarafından parçalanıp bölüşülmek, kalanı da ABD mandası haline getirilmek istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO ve ABD tarafından kullanılması işi, anti-demokratik denetim mekanizmaları sayesinde tepeden olacaktı... Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten birtakım uşak ruhlu rantiyer karakterlerin tüm yaranma çabalarına karşın, Türkiye’nin NATO’ya alınma işinin Batı açısından hiç te içtenlikli olmadığı, NATO içindeki ortaklarının birçok uluslararası uzlaşmazlıkta Türkiye aleyhine takındıkları tavırlardan, örneğin Kıbrıs çıkartması sırasında uygulanan askeri ambargodan rahatça anlaşılacaktı… Ayrıca, 2007 yılı itibariyle 55 yıldır NATO üyesi olan ve Batı’nın yararları için ülkesini nükleer bir hedef ve komşularını “düşman” haline getirmiş bulunan Türkiye’nin; Batı’ya yaltaklanan yöneticileri tarafından “gümrük birliği”ne sokularak dış ticaret açığı alabildiğine yükseltilen Türkiye’nin, halen -arada tokatlanarak- AB kapılarında oyalanması, bu “kendinden saymama” gerçeğinin en somut göstergelerinden bir diğeridir...

 

NATO sözde “demokrasiyi”, “demokratik idealleri” savunuyordu ama, Türkiye gibi -tarihi geçmişi, toplumsal ve ekonomik yapısı, mevcut egemen kültürü sonucu- Batı “demokrasisi”nin ölçülerine uymayan bir ülkenin tamamen anti-demokratik yöntemlerle, halkına sorulmadan NATO’ya sokulması, ve böylece ABD önderliğindeki emperyalist Batı’nın denetimi altına alınması, ve kullanılması, sömürgeci düşünce yapısına sahip Batı açısından sonderece anlaşılabilir bir olaydı. Sözde “demokrasiyi” ve “demokratik dünyayı” korumak amacıyla kurulmuş olan NATO, tamamen anti-demokratik bir kararla Eylül 1950’de Kore’ye asker yollamış olan Türkiye’yi, bu hizmetinin karşılığında, iki yıl sonra sonra, 18 Şubat 1952 günü NATO’ya kabuledecekti. Ve bundan sonra, NATO bağlantılı tamamen yasadışı “kontragerilla” örgütlenmesinin, ve bunun uzantısı yarı-askeri “ülkücü” faşist örgütlenmelerin, ve yine birtakım kullanılan ekstrem “sol” örgütlenmelerin kitlelerden kopuk terör eylemlerinin yaratmış olduğu politik istikrarsızlık, güvensizlik, ve korku ortamlarında, Washington ve NATO bağlantılı demokrasi düşmanı askeri darbeler örgütlenecekti...

 

Türkiye ile aynızamanda NATO’ya kabuledilen Yunanistan’ın emekçi halkı için de pek farklı bir durum sözkonusu değildi ama, onların üst sınıfları zaten Batı’ya, özellikle İngiliz emperyalizmine en azından son birbuçuk asırdır, 1800’lü yılların başından beri sımsıkı bağlıydılar. Ve ayrıca onlar, Hıristiyan bir topluluktular... Grek medeniyetinin temelinde duran daha eski medeniyetleri, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerini, ve İslam Arap medeniyetinin Rönesans üzerindeki derin etkilerini atlayarak, Batı medeniyetinin köklerinde sadece eski Yunan’ı görmeye çalışan Batı’nın üst sınıfları için Yunanistan’ın bir ayrıcalığı vardı. Yine de emperyalist batı, ve özellikle Anglo-Amerikan emperyalizmi, Komünist Partisi’nin önderliğinde Nazi Almanyası’na karşı yürüttüğü güçlü direniş sırasında yaklaşık 600 bin can vermiş olan Grek halkına saldırmaktan çekinmeyecekti. İngiliz emperyalizmi, savaş sonrası ülkenin yüzde 95 kadarını kontrol eden komünistleri ve bu partiyi izleyen geniş halk yığınlarını kan ve ateşle ezmekten geri durmayacaktı.

 

Komünist Partisi’nin sahte vaatler ve “demokratik seçim” yalanları ile İngilizler tarafından oyuna getirilmesinden sonra, yine İngilizler tarafından kışkırtılan içsavaş sırasında, İngiliz ordusu tarafından örgütlenip desteklenen faşist güçlerin saldırılarında, uçaklar, ABD’den gelen napalm bombalarını anti-faşist direnişçilerin kafalarına yağdıracaklardı. Napalm ilk kez Grek halkına karşı kullanılacaktı... Sonuçta, onbinlerce yurtsever daha öldürüldükten, milyon tanesi göçe zorlandıktan ve Yunanistan faşist güçlere teslim edildikten sonra, ülke NATO üyeliğine hazır olmuştu...

 

NATO’ya kabul edilmelerinden sonra her iki ülkede de, Yunanistan’da ve Türkiye’de yaşanacak olan askeri darbeler, önceden hazırlanmış NATO planları çerçevesinde gerçekleşecekti... Albaylar Cuntası’nın önderi Papadapulos, Yunanistan’ın NATO’ya üye olduğu 1952 yılında CIA tarafından reorganize edilmiş olan Grek istihbaratı KYP’nin ve yine NATO’ya bağlı Yunan “kontragerilla”sı “Kızıl Teke Postu”nun subayı idi. Darbe sırasında, 20 Nisan 1967 günü, Atina’nın tüm stratejik noktaları, NATO çerçevesinde önceden yapılmış ve birlikte uygulanması kararlaştırılmış bir plan uyarınca sade 20 dakika için kontrol altına alınmıştı...

 

Yasalarına göre NATO, göya “dış saldırılara karşı bir savunma örgütü”ydü ama, Batı’nın emperyalist yararları sözkonusu olunca, pratikte, üye ülkelerin emekçi halklarına, demokrasiye karşı kullanılmaktaydı... “Demokrasi”, Türkiye gibi ülkeler, sömürgeler ve yarı-sömürgeler için değildi. “Demokrasi”, emperyalist Batı’nın zengin anavatanları, Batı’nın merkezleri içindi... Paris’te veya Washington’da demokrat olanlar, Vietnam’da, Guetemala’da, Kongo’da, Kabul’da, Ortadoğu’da, Bağdat’ta veya bir başka benzer merkezde, ve hatta özellikle Türkiye gibi ülkelerde hertürlü kirli işi çevirebilirler, tamamen anti-demokratik darbeler örgütleyebilirler, istedikleri cinayeti işleyebilirler, soykırımlara imza atabilirlerdi…

 

Örneğin, Vietnam’da en modern silahlarla öldürülen 3- 5 milyon civarında insan, önemli ölçüde yokedilen doğa, ölümcül ve sakat bırakıcı etkileri halen süren kimyasal silahların kullanılmış olmaları biryana, Mart 1968’de, Vietnam’ın My Lai adlı köyünde, 500’ü aşkın kadın-çoluk-çocuk sivil, işgalci ABD askerleri tarafından hunharca katledilmişlerdi... ABD-Belçika tezgahı bir askeri müdahale ile devrilen kurtuluş hareketinin önderi ve halkın sevgilisi Kongo Demokratik Cumhuriyeti başbakanı Patrice Lumumba (1925- 1961), tutuklanıp götürüldüğü Katanga’da, bizzat ABD Başkanı D. Eisenhower’in gizli emri ile, sömürgeci Belçika polisi tarafından önce kurşuna dizilecek, ardından yakılacak, ve kalanı da asitte eritilerek “yokedilecek”ti. Lumumba’nın -korku filmlerini sıfırlayan- böyle korkunç bir cinayette kurban gitmesinin ardından, günümüze dek, dünyanın en zengin ülkesi Kongo’da, 12 milyonu aşkın insan katledilecekti... Örnekler uzayıp gitmektedir...

 

Anlaşılan Washington, Türkiye halkına güvenmese de, tarihi ve kültürü nedeniyle bu halkı kendinden saymasa da, ülkenin yöneticilerinin sadakatından artık emin olmuştu... Nasıl olsa, “demokrasi kahramanı” Menderes, toprak ağalığından gelme kafa yapısıyla, “Odunu aday göstersem seçtiririm!”, diyebiliyordu...

 

Geleneksel ataerkil kültürün ve mevcut feodal ilişki kalıntılarının, ağalığın, şeyhliğin, kişiye tapınmanın, aşiret bağları olmasa bile aile içinde dahi bir reisi -düşünmeden- izleme alışkanlığının sonucu olarak halk, politika sahnesinde  gerçek gücü ile olamamaktaydı. Saf demokrasi hiçbiryerde bulunamasa da, gelişmiş demokrasi, göreceli özgür düşünebilen ve kararlarını özgürce verebilen bireylere özgü bir rejimdi. Bir diğer anlatımla, henüz birey olamamış kişilerden oluşan bir toplumda burjuva anlamda demokratik mekanizmaların işletilebilmesi olanaklı değildi. Türkiye'nin içinde olduğu bu durum, Batı’nın “demokratik” önderlerinin hesaplarına tam anlamıyla uymaktaydı. Çünkü, bağımsız olarak özgürce düşünebilen bireylerden oluşmuş, ve dolayısıyla gerçeklerle eksiksiz yüzleşebilen, ve yine sonuçta kendi bağımsız iradesiyle özgürce seçimini yapabilen bir Türkiye halkı, ifade özgürlüğünün düzgün biçimde işleyebildiği bir Türkiye, elbette emperyalist Batı’nın yararlarına uymazdı. Böyle bir toplum, kendisini kullandırtmak, ülkesini nükleer hedef haline getirtmek, emperyalist haksız savaşlar için kanını dökmek istemeyecekti. Doğru biçimde işlerliği olan demokrasiler üzerinde emperyalist denetim mekanizmalarını kurmak okadar kolay değildir, en azından operasyonların maliyetleri yükselir... Sürü olmaktan çıkamamış toplumlarda, tepedekileri satın alarak tüm toplumun iradesi üzerinde egemenlik kurmak, “demokratik” Batı’nın emperyalist yararları açısından daha kolay ve düşük maliyetliydi... Zaten, Orta ve Latin Amerika’da, Güney Vietnam’da, diğer Asya ve Afrika ülkelerinde, Ortadoğu’da aynı işi yapmakta, kuklaları konumundaki birtakım diktatörleri kullanmaktaydılar. En yakın dostları, çağdışı kırallar, feodal beyler, aşiret reisleri, askeri diktatörler idi, ve halen de öyledir...

 

Tepedekiler üç kuruşa satın alınınca, gerisi kolaylaşıyordu... Emperyalist Batı’nın hesaplarına göre 1950’li yılların başında -Grek servisleriyle birlikte- CIA tarafından yeniden organize edilen eski MAH’ın veya yeni MİT’in elemanlarının aylıklarını aynı yıllarda artık CIA ödüyordu. Çekirdeğinin daha çok eş-dost aile efradından oluştuğu anlaşılan bu örgütlenme, CIA’dan üç kuruş fazla kopartabilmek için, “Rus Salatası”nı “Amerikan Salatası” yapacaktı. “Bit Pazarı”nın adı “Amerikan Pazarı” olmuştu. Onlar, kırmızı gıravat takanları, ve hatta şakalarla anlatıldığına göre, evlerinde anti-komünizm ile ilgili kitap bulunduranları dahi “komünist” şüpheliler listesine dahil etmekteydiler… Maaşlarını CIA’dan alan yerli servisin işgüzar elemanları, “komünizme karşı nasıl kahramanca yorulmaz bir mücadele vermekte olduklarını” gösterebilmek, Washington ve Londra adresli patronlarına daha fazla yaranarak ulufelerini yükseltebilmek için, peşlerinden gelen gölgelerini dahi “komünist” ilanetmeye çalışıyorlardı... “Demokratik” ABD ile Türkiye’ye özgürlükler değil, tam tersine hertürlü ifade özgürlüğüne yönelik artan baskılar ve kitap korkusu gelmişti. Alabildiğine “tehlikeli” bir iç düşman yaratılırken, -küçük istisnalarla- tüm komşu ülkeler de düşman ilanedilmekteydi…

 

NATO üyesi olmuş ve Beyaz Saray’ın denetimi altına girmiş bir Türkiye’de artık, Milli Eğitim Bakanlığı, Hasan Ali Yücel döneminde olduğu gibi, Batı’nın en insancıl edebi ürünlerini çevirtip yayınlamıyordu. Kırsal kesimdeki halkın umudu ve toplumsal kalkınmanın esaslı unsurlarından biri olan Köy Enstütüleri kapatılırken, geçmişe dönüş özleminin, bilim dışılığın, ve din ticaretinin aracı gizli-açık Kuran kursları ülkenin heryanında pıtrak gibi boyveriyorlardı. Petro-dolarlarla beslenen ortaçağ kalıntısı tarikatlar, Cumhuriyet’in getirdiği tüm ileri kazanımlara, bilimsel düşüncelere, ve özellikle kadın haklarına karşı saldırılarını korkusuzca arttırarak yayıyorlardı… Çünkü, emperyalist dünyanın merkezi ile kurulan beraberlik, ülke içindeki en gerici, karşı-devrimci, feodal unsurları, ağa ve şeyh kalıntılarını, işbirlikçi ticaret burjuvazisini, spekülatörleri, her türden aydınlanma düşmanının oluşturduğu “kutsal” ittifakı politik yaşamda da ön plana çıkartmış. Başlayan yeni süreçle birlikte bunlar, iç politikadaki egemenliklerini arttırmaya, ve etkisi ülkede giderek yoğunlaşan Washington’un politik arenadaki asıl dayanağı olmaya başlamışlardı…

 

Sonuçta, toplumsal maddi temelleri yaratılmadan geçilen çok partili sistem ve dikte edilen ABD “demokrasisi” ile, özgür ve demokratik bir Türkiye değil ama, tam tersine, geriye dönüş özlemlerinin ağırlık kazandığı ve politik arenada işbirlikçi karşı-devrimci güçlerin egemen oldukları bir ülke yaratılmıştı. Alabildiğine şişirilmiş bir iç düşman, ve buna yönelik gerçek-dışı korkular yaratılırken, aynızamanda sayıları çoğalan dış düşmanlar yaratılacaktı. Şah dönemi İran’ını, 1958 devrimine dek sürecek olan Anglo-Amerikan kuklası Irak yönetimini, ve Yunanistan ile NATO içinde yapılmış olan zoraki evliliği saymayacak olursak, komşu devletlerin tümü düşman haline getirileceklerdi. Türkiye artık düşmanlarla çevrili bir ülkeydi. Diğer yandan güvenlik güçleri, kendi halkına, halkının geleceğine karşı savaşıyordu…

 

Bu politikalar sonucu yaratılan toplumsal gerilim, ister seçilerek, isterse askeri müdahale ile gelmiş olsun, iktidar koltuğunda oturanların diktatörlük heveslerini beslemekte, ve onları bu yola itmekteydi. Zaten egemen ataerkil kültür ve bununla bağlı kişi kültü yaratma anlayışı, “sol”dan sağa dek tüm politik yapılanmalar içinde yeralan yöneticileri, aile reislerinden dernek ve parti başkanlarına dek her önde gelen her bireyi, kısacası her “yiğidi”, kısa sürede sözünden çıkılamaz bir diktatör haline getirebiliyordu. Şişirilmiş konumlarının büyüsüne kapılanlar, kendileriyle birlikte çevrelerini de cehenneme dek götürmeye hazır oluyorlardı…

 

Kısa yaşamında edinmiş olduğu zengin deneyimleri, bilgisi ve sınırlı olanakları ile, ve yine deneyimli dar kadrosuyla, eğitim düzeyi sonderece düşük ve halkı örgütsüz bir toplumda ülkeyi modernleştirecek, burjuva anlamda demokratikleştirecek birtakım reformları başarabilmiş Mustafa Kemal bile, hemen Atatürk yapılacak, “tek adam” haline getirilecek, ve bu haliyle kullanılmaya çalışılarak yokedilecekti... Birnevi modern yatır haline getirilen mezarı ve evi neredeyse mumların yakıldığı yerler haline dönüştürülürken, O’nun çizdiği modernleşme, bilimi rehber edinme, çağın en ileri düşünceleri ile donanma yolundan ustaca sapılacaktı... Aralarında Serv ve hilafet yanlılarının da bulunduğu her türden parazit, kariyerist, rantiyer karakter, zehirlerini topluma “Atatürkçülük” maskesinin gerisine gizlenerek akıtmaya başlayacaklardı. Hatta, Beyaz Saray darbeleri bile “Atatürkçülük” adına tezgahlanırken, günümüzde kirlilik Çankaya’ya dek uzanacak, “Atatürk’ün eşinin dahi türbanlı olduğu” mavalları her yerde ve yönde uçuşmaya başlayacaktı…

 

Amerikan aydınlanması, en insancıl Amerikan klasikleri yerine, pespaye bir Amerikan alt kültürü, azgın bir tüketim kültürü topluma pompalanmaya başlanacaktı. Türkiye Cumhuriyeti limanları ve genelevleri Amerikan 6. Filo’suna sonuna dek açılacaklardı… Bu yaşanmakta olan utanç verici olaylardan yaklaşık 30- 40 yıl önce, tarih açısından dün sayılabilecek bir zaman dilimi içerisinde, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkartma yapan işgalci Grek ordularını sadece İngiliz gemileri değil, ABD filosuna ait savaş gemileri de desteklemişlerdi. Profösör Türkkaya Ataöv’ün anlatımıyla, Eylül 1922’de panik halinde kaçan yenik Grek ordularının İzmir limanından tahliyelerine, Litchfield, Edvall, Parrott, MvLeish, Simpson ve Lawrence adlı Amerikan zırhlıları yardımcı olmuşlardı...

 

Batmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun birtakım yöneticileri, ABD’ye yaranmaya çalışan tarih bilincinden yoksun işbirlikçi rantiyer Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinden defalarca daha onurlu idiler. En azından, anlaşmalara uygun olarak Süleymaniye’de bulunan TSK’ya ait askeri birliğin legal bürosunu 4 Temmuz 2003 günü basanlara tepki vermeyen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerden daha onurluydular. Irak’ın kuzeyinde yasal görevlerini yapan NATO “müttefiki” bir ordunun 11 askerini bir baskınla aşağılayarak tutuklayanlara, bu askerleri başlarına çuval geçirerek alabildiğine aşağılayıcı biçimde tutuklayıp götüren işgalci ABD güçlerine tepki vermeyen Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri, bir ulusun onurunu koruyabildiklerini iddia edemezlerdi. Ve zaten onların asıl işleri de kendi halklarının kafasına çuval geçirmekti...

 

William James Hourihan’ın 1975 yılında Massachusetts Üniversitesi’nde hazırladığı “Roosevelt and the Sultans” adlı doktora tezini kaynak olarak gösteren Mustafa Armağan’ın anlatımıyla, 1897 yılında İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan Bancroft adlı ABD zırhlısına kıyıdaki Türk topçusu tarafından hemen ateş açılmıştı... Bu Türk topçusu, “Büyük devletler özür dilemez!”, diyerek TSK’ya vurulmuş onur kırıcı tokadı örtbas etmeye çalışan Beyaz Saray darbecisi eski genelkurmay başkanı ve yine eski cumhurbaşkanı Kenan Evren’den defalarca daha onurluydu. Aynı Türk topçusu, tarihi ve kültürel ortaklıklarımız olan Irak’ı işgal etmiş ABD güçlerinin aşağılamalarına mazeretler arayan, emrindeki Türk askerlerinin kafalarına geçirilen çuval için, “poşet” sözcüğünü kullanan, ve bu aşağılayıcı saldırganlığı “ahmakça bir kaza” gibi yorumlamaya çalışan dönemin genelkurmay başkanından çok daha onurluydu. Yine aynı Türk topçusu, çuval aşağılaması karşısında ABD’ye nota verilmesini isteyenlerle, “Ne notası, müzik notası mı?” diye sözde dalga geçen siyasi iktidarın patronlarından binlerce kez daha onurluydu...

 

Bir ulusun, bir halkın onurunu korumak demek, birtakım demagogların bolkeseden attıkları gibi, veya bazı ahmak “milliyetçilerin” düşledikleri gibi, içe kapanmakla uzaktan yakından alakalı değildir. Sömürüye dayanmayan en geniş dostane uluslararası ekonomik ve politik ilişkler, farklı zengin insancıl kültürlerin en geniş anlamıyla halklar arasında alışverişi, nehirlerin büyük okyanuslarda birleşmesi gibi farklı ulusların ve halkların tek bir potada birleşip kaynaşmalarına hizmet edecek politikalar, şüphesiz en doğru olanlarıdır. Ancak böyle bir yol haritasıyla evrensel barışa, insan soyunun kozasını delerek yeni dünyalara doğru yelken açmasına hizmet edilebilir. Bu yönde adım atabilmek için ise, herşerden önce, kendi halkına, kendi insanlarına saygı duymak, onları ekonomik-sosyal-kültürel alanda yüceltecek politikalar izleyebilmek, birileri masalları çağrıştıran düğünler yapabilirken diğerlerinin aç uyumadıkları bir toplum düzeni yaratabilmek gerekmektedir... Kendi halkına saygı ve sevgi duymayan diğer halkları da anlamaya çalışmaz. Diğer halkları anlamayan, kendi halkını da doğru anlamaz. Böyle dar görüşlüler, aldatma hesaplarıyla nekadar “vatan”, “millet”, “bayrak” edebiyatı yaparlarsa yapsınlar, sadece güce tapınırlar, ve ulusal onurdan yoksun oldukları gibi kişisel onurdan da yoksundurlar...

 

Kendi halkına, çalışanlarına, üretenlerine, aydınlarına saygı duymayan, onların günlerini ve geleceklerini gerçek anlamıyla önemsemeyen, halkı güdülüp sağılacak bir sürü gibi gören kafalar, başkaları tarafından aşağılandıkları zaman, olanları önemsemez, kolayca sineye çekebilirler. Halkı kendi dar yararları yönünde güdebilmek, daha çok sağabilmek amaçlarıyla ağızlarından “vatan-millet-bayrak-sakarya” ve ayrıca “Allah-peygamber” söylemlerini düşürmeyenler, kendilerinden daha güçlüler suratlarına tükürdüğü zaman, “Allaha bin şükürler olsun, bugünleri de gördük!”, diyerek ellerinin tersi ile suratlarını rahatça silebilirler...

 

Peki kabahat, ya da en büyük sorumluluk kimde? Hem ulusal ve hem de uluslararası arenalarda sorumluluk, yukarıdan aşağıya doğru derece derece herkeste ama, sorumluluğun en büyüğü, ekonomik ve politik gücü, ve bilgiyi, bilimi elinde tutanlarda... Sorumluluk, toplumun ekonomik altyapı ilişkileri temelinde uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerle hem ulusal ve hem de uluslararası arenalarda bölünmüşlüğünde. Sorumluluk, bilinç düzeyi kendi içinde dengesiz gelişen insan soyunun, henüz bir bütün olarak, açgözlü saldırgan ve korkak sürüngen atalarından yeterince uzaklaşamamış olmasında...

 

Halklarının henüz yeterince birey olamadıkları Türkiye gibi bir ülkede, biryandan heryer bayraklarla donatılır ve “vatana bağlılık” nutukları, “kahramanlık” nutukları atılırken, diğer yandan -11.10.2007 tarihli basın haberlerinde yeraldığı gibi- iyi eğitim gören her 100 kişiden 59’u dışarıya kaçar veya kaçırılır. En fazla beyin göçü veren 34 ülke arasında Türkiye 24ncü sırada yeralır. Üniversitede okuyan gençlerin yüzde 73’ü yurtdışında yaşamak ve çalışmak ister. Ve benzer istatistikler uzar gider... Zengin batı ülkeleri sınırlarını açsa, belki de “kahraman” halkın yarısından çoğu oralara doğru akacaktır...

 

Biryandan meydanlarda “Allaha şükür” ifadeleriyle söze başlayıp “vatan-millet-bayrak-sakarya” nutukları atarken, diğer yandan kavurucu yaz sıcağının ortasında -karşılığını ödemeden- ilgili devlet kurumundan aldığı kömürü yoksul halka dağıtarak oylarını satınalan işini bilir bir başbakanın oğlu sahte raporla askerlikten kurtulursa, ve aynı oğul ABD’de Dünya Bankası’nda çalışırsa, o ülkedeki tüm “vatan-millet-bayrak-sakarya” çığlıklarının 90 dakika süren futbol maçı tezahüratlarından farkı kalmaz. Torpillilerin oğulları askerlikten kurtulurlarken yoksul çocuklarının dağlarda canverdiği bir ülkede, elbette üretimle bağı olmayan içi boş bir “vatanseverlik”, Atatürk rozetleri gibi yakalara takılır. Ve aynızamanda halkın çoğunluğu düşlerindeki ülkeye kaçabilmek için fırsat kollar... Kaçacak yer kalmadığı anlaşılınca ise...

 

Bir yüzyıl öncesinin zayıf Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk topçusu, dönemin gelişen emperyalist gücünün kendi egemenlik alanını ihlal etmeye kalkmasına ateşle yanıt verebiliyordu ama, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz kuvvetleri, “dost ve müttefik” ABD filosu ile yapmakta olduğu ortak NATO tatbikatı sırasında, gemisine yediği füzelerin zararını ve kaybettiği personelinin acısını kolayca unutup susacaktı...

 

Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı ve Süleyman Demirel’in başbakan olduğu günlerdi. ABD, 1991 yılının başlangıcında, uranyumlu mermiler de kullanarak I. Körfez Saldırısı’nı, “Çöl Fırtınası” adını alan saldırıyı başlatmıştı... Saddam Hüseyin devrilmeden ABD saldırısı kesilmişti... Anlaşılan ABD yönetimi, hem uluslararası dalgayı uygun bulmamıştı, ve hem de Irak’a istediği biçimi henüz verebileceği kanısında değildi. Buna karşın, bölge haritasının değiştirilmesi için ilk adımların atılmakta olduğu anlaşılıyordu...

 

Gelişen olaylarla birlikte yüzbinlerce Iraklı Kürt Türkiye sınırlarına yığılmıştı. Bunun üzerine, “Kürtleri koruma” gerekçesiyle, ve yine ABD’nin insiyatifinde yeni bir adım atılacaktı... “Eylemlerinin uluslararası hukukta yeri olmadığı” söylenen “Çekiç Güç” adlı uluslararası askeri bir birlik kurulacaktı. Bu birlik, 5 Nisan 1991 günü Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nda alınan bir kararla “geçici” olarak Türkiye topraklarında koşullandırılacaktı. Aynı birliğin konumu 24 Aralık 1991 günü yeniden altı ay uzatılacaktı. Bu “geçici”lik, her altı ayda bir gelen uzatmalarla 12 yıl boyunca sürecekti... ABD’nin 20 Mart 2003 günü Irak’ı işgale başlamasından hemen önce, 15-16 Mart 2003 günü “Çekiç Güç”ün varlığına sonverilecekti. Zaten artık ABD için “Çekiç Güç” denen mekanizmaya gerek kalmamıştı...

 

ABD, İngiliz, Fransız hava ve kara birliklerinden oluşan “Çekiç Güç”, sözde Iraklı Kürtleri koruyordu ama, özünde Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin temellerini atma çabası içinde idi. “Çekiç Güç”e bağlı helikopterlerin dağlarda PKK’lılara erzak ve cephane attıkları haberleri de -Genelkurmay kaynaklı olarak- basın organlarına zaman zaman yansımaktaydı...

 

Durum yukarıda özetlenmiş olduğu gibi iken, Ege Denizi’nde, “Kararlılık Gösterisi-1992” adlı bir NATO tatbikatı yapılmaktaydı. Yazılanlara göre, Türkiye Cumhuriyeti Deniz Kuvvetleri’ne ait TCG Muavenet Muhribi ile, ABD Donanması’nın en iyi yedi gemisi arasında sayılan Saratoga uçak gemisi aynı tatbikatın içindeydiler ama, düşman saflarda değillerdi. Ayrıca tatbikata ara verilmişti, istirahat halindeydiler. Bu sırada, 2 Ekim 1992 günü, Saratoga’nın füzelerinin Muavenet Muhribi’ne kilitlenmiş olduğu farkedilecekti. Saratoga’nın komutanı uyarılacaktı. Buna karşın kilit çözülmeyecek ve sonunda Saratoga’dan ateşlenen iki adet güdümlü Sea Sparrow (Deniz Serçesi) füzesi, Muavenet Muhribi’nin köprü üstüne, kaptanın bulunduğu bölüme isabet edecekti. Ancak aradan geçen 11 yıldan sonra ortaya çıkacak görüntülerden, Muavenet Muhribi’nin bir harabeye döndüğü anlaşılacaktı. Olay anında, gemi komutanı kurmay yarbay, bir teğmen, bir astsubay, bir ikmal çavuşu ve bir er ölecek, 22 mürettebat ise yaralanacaktı. Bunlardan bazıları kollarını ve bacaklarını yitireceklerdi. Kimisi ciğerinde kalan şarapnel parçası ile yaşamak zorunda idi...

 

Bu işlerden anlayanlara göre, sözkonusu Sea Sparrow güdümlü füzeleri ancak dört aşamada ateşlenebiliyorlardı ve olayın kaza olması olanaksızdı. Füzeler ateşlenmeden kısa bir süre önce, Muavenet’in öldürülen komutanı ile ölümcül füzelerini fırlatan Saratoga’nın komutanı arasında telsizde bir tartışma geçmişti ama, olayın içeriği açıklanmamaktaydı. Sonuçta, ABD tarafının pisliği, Saratoga komutanının NATO müttefiki Türk denizcilerine karşı düşmanca tavrı, olaya “kaza” süsü verilmesi ile kapatılacaktı. Füzelerin ateşlenmelerinden sorumlu olanlar sadece basit disiplin cezaları alacaklardı. Kurbanların yakınlarına ve yaralılara, “kaç para istiyorsunuz”, içerikli bir form postalanacaktı... Herşey, genç yaşta kaybedilen canlar, kopan kollar ve bacaklar, paraya tahvil edilebilecek kadar basitti onlar için...

 

Yaşanan trajedinin ardından, ABD tarafından Türk Donanması’na üç fırkateyn “hibe edildiği” haberi yayılacaktı ama, kısa süre sonra bunların kiralanmış oldukları gerçeği ortaya çıkacaktı... Yasaları bilenlere göre, uluslararası hukuk açısından savaş gemilerinin statüleri elçiliklerden farklı değildi. Sonuçta, Muavenet’e yapılmış olan saldırı, Türkiye Cumhuriyeti topraklarına yapılmış olanla aynı değerdeydi. Buna karşın, sözkonusu saldırı, dönemin hem politik ve hem de askeri yönetimi tarafından kolayca sineye çekilecek, ABD’ye bir protesto notası bile verilmeyecekti. “Nota” denince, Türkiye’yi yönetenlerin akıllarına ortaokul sıralarında okumuş oldukları müzik dersleri geliyor olmalıydı... Nota verilmediği gibi, herhangi fiili bir karşılık dahi verilmeyecekti. Tam tersine, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin istemlerine karşın Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin temellerini atmakta olan, ve ayrıca PKK’ya dahi yardım ettiği askeri raporlarla açıklanan “Çekiç Güç”ün Türkiye’de kalış ve ülkenin hava alanlarını kullanış süreleri üst üste uzatılacaktı...

 

Irak’ın kuzeyine yardım gerekçesiyle Diyarbakır’dan havalanan ABD helikopterlerinin, 14 Ocak 1992 günü, Cudi’de PKK’lılara erzak ve cephane attıkları tesbit edilmişti. ABD tarafı da, olayı, “yanlışlıkla oldu” diyerek doğrulamıştı... “Yanlışlıklar” birbirini izliyordu ve 2 Ekim 1992 günü yaşanan Muavenet “yanlışlığı”nın hemen ardındından, 17 Aralık 1992 günü, Jandarma Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’i Irak’ın Selahattin kentine götüren helikopter, Amerikan savaş uçakları tarafından taciz edilecekti. Yolculuk konusunda bigilendirilmiş olmalarına karşın, ABD uçakları, NATO müttefiki ve “Çekiç Güç”ün evsahibi Türkiye’nin Jandarma Kuvvetleri Komutanı’nın helikopterini ve canını tehlikeye atmaktaydılar. Basındaki haberlerde bir karışıklık, tarih hatası yoksa eğer, Eşref Bitlis’e karşı benzer bir taciz, 17 Ocak 1992 günü de yaşanmıştı...

 

Orgeneral Bitlis, Cumhurbaşkanı Özal’a, “Çekiç Güç”ün asıl işleri hakkında ayrıntılı bir rapor veren ve bu güce karşı olan bir generaldi. Ve sonunda, 17 Şubat 1993 günü, Ankara’da bindiği özel uçak, havalandıktan hemen sonra düşecekti. Daha araştırma bile yapılmadan, “kaza’nın motor buzlanması nedeniyle olduğu” açıklaması gelecekti... Aslında, olayların gelişmesi, “ayağına kurşun sıkan” tarafın ABD değil, Türkiye yönetimi olduğunu  göstermektedir... Ve türkiye toplumuna ve yöneticilerine yönelik tüm bu düşmanca eylemleri sergileyenler, bu satırları yazan gibi zaten devletin politikalarına baştan beri muhalif olanlar değil, devletle bağı çoktan kopmuş olanlar değil, sözde devletin en yakın “bağlaşıkları”dır. Ve onların “bağlaşıklarına” gerçekten zarar verebilecek güçleri vardır...

 

Batı’nın patronları, bağımlı hale getirmiş oldukları “müttefik” Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticilerini kendileri ile aynı düzeyde görmemektedirler. Üst sınıflara özgü ırkçı aşağılamalarını uygun her fırsatlarda açıkça belli etmektedirler... Onlar, yaklaşık kırk yıldır AB kapılarında bekleyen ve yaranmak için -eşit haklarla birliğe üye olmadan- “gümrük birliğine” giren Türkiye yönetimini horlayıp izole ederlerken, vize kapılarında süründürdükleri Türkiye Cumhuriyeti halkı hakkındaki asıl düşüncelerini de açık etmektedirler... Batı’nın yöneticilerinin Türkiye Cumhuriyeti devletine ve halkına yönelik cezalandırmalarının sayısı belli değildir...

 

Örneğin, Kıbrıs’ta sivil Türk halkına karşı faşist EOKA tarafından işlenen cinayetlerin ardından, 1959 tarihli Garanti Anlaşması’na dayanarak, 4 Haziran 1964 günü İsmet İnönü hükümetinin Kıbrıs’a müdahale kararı alması üzerine, 5 Haziran 1964 günü, ABD başkanı Johnson’dan İnönü’ye aşağılayıcı ve tehditkar bir mektup gelmiştir... Oldukça uzun sayılabilecek mektupta Johnson, bir NATO müttefiki ve BM üyesi olarak Türkiye yönetimine nasıl davranması gerektiği konusunda -küçük düşürücü bir üslupla- ders vermiştir. O, sonderece anlaşılabilir bir üslupla Türkiye yönetimini tehdit etmiştir…

 

Johnson, Kıbrıs müdahalesi sırasında Türkiye’ye yönelik olarak başlayabilecek bir Sovyet müdahalesinden Türkiye’yi koruyamıyacaklarını bildirmiştir. Halbuki, NATO anlaşması, böyle bir müdahale karşısında müttefiklerin birbirlerine yardımlarını zorunlu kılmaktaydı. Ayrıca Türkiye, 1952 yılından beri NATO’nun en hassas cephesinin, güneydoğu kanadının bekçiliğini yapma pahasına ülkesini bir nükleer hedef haline getirmişti. Sovyetler Birliği üzerine en değerli istihbaratlar Türkiye üzerinden sağlanmaktaydı. U-2 casus uçakları İncirlik’ten havalanmaktaydılar vs… Yine aynı mektupta ABD başkanı Johnson, Temmuz 1947 anlaşması ile verilen Amerikan silahlarının, ABD askeri yardımının, maksadı dışında sözkonusu muhtemel Kıbrıs müdahalesinde kullanılamıyacağını tehditkar bir ifadeyle İnönü’ye yazmıştı…

 

Birleşmiş Milletler üyesi olarak Türkiye’nin “hangi demokratik kurallara uyması” gerektiği konusunda ders veren Johnson, anlaşılan, İstanbul’un vahşice yağmalanması ve sayıları 10’u aşan Hıristiyan vatandaşın öldürülmeleri ile sonuçlanan karanlık 6-7 Eylül 1955 olayları sırasında CIA başkanı Allen W. Dulles’in Türkiye’de olduğunu unutmuştu. Tamamen yasadışı “kontragerilla” adlı NATO örgütlenmesinin sözkonusu provokasyonun gerisinde durduğunu, CIA ile birlikte örgütlenen bu provokasyon sayesinde Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler’de görüşülmesinin bizzat ABD tarafından engellendiğini unutmuş veya hiç duymamıştı...

 

ABD tarafından rüşvet ve tehditle göreceli küçük üyeleri satınalınan, görevi ABD’nin saldırganlıklarını “meşrulaştımak”olan onuru defalarca çiğnenmiş “Birleşmiş Milletler”, bu kukla kurum, Johnson tarafından demokratik bir kuruluşmuş gibi gösterilmeye çalışılarak, Türkiye’ye “demokrasi” dersi veriliyordu… İşlerine gelince satınalmaktan, darbeler örgütlemekten çekinmeyenler; BM’ye danışmadan BM üyesi ülkelere saldırmaktan, yakmaktan, yıkmaktan bir an bile geri durmayanlar, Türkiye’ye yönelik tehditlerini “demokrasi” kamuflajı ile masaya koyuyorlardı. Çünkü onlar, Türkiye’yi gözlerinde eşit ortakları olarak değil, sırası gelince ensesi tokatlanabilen azgelişmiş bir kapı bekçileri gibi görmekteydiler… Birleşmiş Milletler’de, ve dünyanın farklı köşelerinde, ve Türkiye’de demokratik süreçleri istediği zaman torpillemekten çekinmeyen ABD yönetimi, “demokrasi dersi verir” gibi yaparken, “aba altından sopa göstermekte” idi...

 

Anadolu’yu işgal etmesi için 40 yıl kadar önce destek vermiş oldukları Grek üst sınıfları, onlara göre, Türklere istediklerini yapabilirlerdi anlaşılan. Vaktiyle Nazi Almanyası’nın emrinde halkına karşı savaşmış olan, ve ardından İngiliz emperyalizminin emrine girerek halkına karşı savaşını sürdüren, ve Kıbrıs’ta eyleme başlamadan önce Grek ordusunda korgeneral olan Grivas’ın emrindeki faşist EOKA, -etnik temizlik amacıyla- Türkleri öldürebilirdi ama, Türkler tokadı yiyip uslu uslu oturmasını bilmeliydiler. Önemli olan, insanların yaşamları değil, Kıbrıs’ın güneyinde bulunan ve Amerikalılar tarafından da kullanılan iki büyük İngiliz askeri hava üssünün güvenlikli biçimde kalıcılığı idi…

 

IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların borçlandırma yöntemleriyle, ve “hibe” ve “özel statüde borç” adları altında silahlı kuvvetlere verilen II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı artığı silahlar, ve depolarda eskimiş mallar, ve miadı dolmuş gıdalar karşılığında -Güliver’in cüceler ülkesinde bağlanması gibi- görülmez ince iplerle avlarını sımsıkı bağlamaktaydılar. Örümceğin ağına düşmüş olan av, Türkiye Cumhuriyeti, borç ve “iane” iplikleriyle sımsıkı bağlanırken, ülkenin başlatmış olduğu ulusal silah, ve ulusal uçak endüstrilerini -NATO standartlarına uyma gerekçeleriyle- rafa kaldıracaktı...

 

İşbirlikçi burjuvazi-büyük toprak sahibi rantiyer güçlerin iktidarı DP hükümetinin başbakanının keyfi yerindeydi… Türkiye’nin “demokrasi” havarisi ve “halkçı” başbakanı Menderes, kolayca yükseltildiği konumunun ve sürekli pompalanan havanın verdiği başdönmesi ile olmalı, “Odunu aday göstersem seçtirebilirim!” demekle kalmayacak, aynızamanda, “İstersem orduyu yedeksubaylarla yönetebilirim!”, bile diyebilecekti. Neydi ki bu işler?, çelik çomak oynamak gibi birşey olmalıydılar(!) Menderes ve benzerleri için yorulmaya, emek sarfetmeye gerek yoktu. Nasıl olsa -pratikte tüm işleri götüren, yaşamın tüm yükünü ve acısını çeken- Türkiye halkının hesap sorulamaz ağasıydı onlar… Sırtlarını “sağlama” almışlardı. Kendilerine ABD gibi güçlü bir “ağa” bulmuşlardı, ve gerekirse “ağa” değiştirme güçleri olduğuna da inanmaktaydılar... Aslında “demokrasi”nin böylesi, ABD’ye ve NATO’ya yüzde yüz uyan bir “odunlar demokrasisi” idi… (demokrasi ve NATO üzerine küçük bir anı)

 

Sonuçta, üç kuruşluk yararlar uğruna ülkenin insanlarının kanını ve onbinlerce metrekare “vatan toprakları”nı neredeyse bedavaya Pentagon’a ve NATO’ya pazarladılar. Ülkenin silahlı gücünü, füzesinden savaş uçağına dek ABD teknolojisine bağımlı hale getirdiler… ABD Hava Kuvvetleri Ankara İdari Ofisi ve diğer destek unsurları, TUSLOG vs; ABD Hava Kuvvetleri Batman Hava Üssü; ABD Hava Kuvvetleri Diyarbakır Pirinçlik Hava Üssü ve radar sistemi vs; ABD Hava Kuvvetleri İzmir Çiğli Hava Üssü; ABD Hava Kuvvetleri Adana İncirlik Hava Üssü; ABD Hava Kuvvetleri İzmir Hava Alanı; ABD Hava Kuvvetleri İzmir Storage Annex No 2; ABD Hava Kuvvetleri Yemişli Karataş Radio Relay Site; ABD Hava Kuvvetleri Muş Hava Üssü; ABD Hava Kuvvetleri Yumurtalık Petroleum Prod Storage Annex; Konya Hava Üssü ve daha ayrıntısı olmayan on kadar ABD askeri kuruluşu. Çorlu, Gölcük, İzmit, Samsun, Balıkesir, Karamürsel, Şahintepe, Çakmaklı, Elmadağ, İstanbul, Mürtet Hava Alanı, Sinopi Erzurum, Eskişehir, Ortaköy, Trabzon, Targaburun ve birsürü dinleme istasyonu vs Türkiye Cumhuriyeti topraklarının her yönünde pıtrak gibi yayıldılar…

 

Basındaki haberlerden, İncirlik üssünde nükleer bombalar bulunduğu ve buraya Türk subaylarının dahi giremedikleri ayrıca anlaşılmaktadır… Üzerinde yaşayanların ezici çoğunluğunun sahip olamadıkları bu“vatan” toprakları, Türkiye’nin komşularına ve nihai tahlilde Türkiye’nin kendi halkına karşı kullanılması amacıyla ABD’nin emperyalist yararlarının emrine verilmiştir.

 

Türkiye İncirlik ve Pakistan üslerinden havalanan Gary Powers yönetimindeki CIA demirbaşı U-2 casus uçağı, 7 Mayıs 1960’da Sovyet semalarında vurulup düşürülürken, 1990’lı ve 2000’li yıllarda İncirlik’ten kalkan ABD savaş uçakları Irak halkının kafasına ölüm yağdıracaktı. Irak’ı yıkmaya, kan gölüne çevirmeye devameden işgalci ABD ordusunun ikmali, ağırlıklı olarak İncirlik üzerinden ve Habur Sınır Kapısı’ndan yapılacaktı ve yapılmaktadır… Müslüman Irak’ı işgaleden zalim emperyalist ordular, “elhamdülillah Müslüman” bir hükümetin ve yine “elhamdülillah Müslüman” bir cumhurbaşkanının yönettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarından ikmallerini sürdüreceklerdi. Ve tüm bu gerçeklere karşın, Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik birtakım saldırgan silahlı eylemleri yürütenler, ABD’nin işgali altındaki Irak’ta üstlenecekler, ve ayrıca bunlar ABD ve NATO’nun diğer Batılı müttefikleri tarafından rahatça destekleneceklerdi... Çünkü, Türkiye başkaydı. Yöneticiler o ölçüde teslim olmuşlardı ki, artık, başında oldukları devletin onurunu ve toplumun güvenliğini koruyacak güçlerinin kalmadığı düşünülmekteydi. Ayrıca, bu devletin gücü, asıl olarak kendi halkının ensesinde boza pişirmeye yetmekteydi… Halkın, ulusun onuru, Türkiye’yi yönetenlerin umurlarında bile değildi. Yine de “vatan-millet-bayrak-bir karış vatan toprağı” söylemleri aynı yöneticilerin ezberleri olacaktı “elhamdülillah”…

 

Ormanları yanan, suları kirlenen, toprakları erozyonla kaybolan Türkiye’nin, 30 yıl içinde çölleşeceği alarmı verilirken, başta başkent olmak üzere en büyük kentleri susuz bırakanlar, fırsattan istifade, ülkenin sularını bile pazarlama planları yapmaya başlamışlardı... TEMA Vakfı’nın Kasım 2004 verileriyle Türkiye bir yılda 1 milyar 500 milyon ton toprağını erozyon yoluyla yitirmekteydi. Mustafa Can’ın aynı konuyla ilgili araştırmasına göre, ülke her gün 15 bin kamyon dolusu toprağını erozyon yoluyla kaybetmekteydi. Mustafa Can, dünya da ve Türkiye’de erozyon olayını ayrıntılı olarak inceleyen “Erozyon Nedir?” başlıklı göreceli uzun makalesinde, Türkiye topraklarının yaklaşık yüzde 80’inde orta ve şiddetli erozyon yaşanmakta olduğunu yazmaktaydı. Aynı metinde, Türkiye’de erozyonun, Afrika’da olandan 22 kat, Avrupa’da olandan 17 kat, ve Kuzey Amerika’da olandan ise 6 kat daha fazla olduğu belirtilmekteydi... Bu gidişle ülkenin 30 yıl içinde çölleşeceği, dünyamıza uzaydan bakabilen NASA tarafından da doğrulanmaktaydı ama, yönetenler, “bir karış vatan toprağı kutsaldır” kışkırtmalarıyla halkı asıl sorunlarından uzaklaştırma işini kesintisiz sürdürmekteydiler...

 

Yukarıda özetlenen -altından kolay kalkılamaz- gerçekler ortada dururken, Türkiye’yi yönetenler, “bir karış vatan toprağı” edebiyatı ile ahmakça bir şövenizmi kitlelere pompalamayı ve dar zümresel iktidarlarını koruyabilmek için halkın geleceğini ipotek altına almayı sürdürmektedirler. Halkın karşısına, ellerinde kuranlarla, bayraklarla, “İslamiyet” veya “Atatürkçülük” maskeleriyle çıkan dolandırıcılar, gelecek üç on yılda önü alınamaz toplumsal trajedilere ve kanlı kaoslara yolaçacak gelişmeleri önleyecek ve geniş yığınları yararları yönünde bilimsel verilerle doğru  biçimde bilinçlendirecek yerde, onları, avuçlar aşağıya dönük yığınsal yağmur duaları ile oyalamaktadırlar... “Bir karış vatan toprağı kutsaldır” gibisinden sloganlarla kışkırtılmış insanlar ellerinde bayraklarla sokaklara dökülürlerken, azgın ve ahmakça bir şövenizm zaman içinde artan ölçülerle topluma pompalanırken, ülke her gün 15 bin kamyon dolusu toprağını erozyon yoluyla yitirmekte ve çölleşmektedir.

 

Her fırsatta “vatan topraklarının kutsallığı” ve “vatanseverlikleri” üzerine mangalda kül bırakmayanlar, nükleer başlıklı orta menzilli Jupiter füzelerinin halktan gizli aynı “vatan” topraklarına yerleştirilmesine tereddütsüz izin verirlerken, böylece ülkeyi bir nükleer hedef haline getirirlerken, üzerinde yaşayanlarla birlikte o “kutsal” toprakların radyasyon yüklü bir nükleer mezarlık haline gelebileceğini umursamıyorlardı bile. Bu sorumsuzlukları ve duyarsızlıkları, seçim ve bayram günlerinde cafcaflı nutuklarla koltukladıkları “yüce Türk milleti”ne verdikleri gerçek değerin de göstergesi idi... “Kutsal vatan toprakları” üzerinde yaşamakta olan “yüce Türk milleti”nin bir nükleer hedef haline getirilmiş olduğu, ancak 1962 “Küba Krizi” sırasında anlaşılabilecekti...

 

ABD Başkanı J. F. Kennedy (1917- 1963; başkanlığı, 1961- 63) henüz başkanlık koltuğuna oturmadan önce, CIA direktörü Alen W. Dulles (direktörlüğü, 1953- 61), Mayıs 1960’da Küba’yı işgaletmeyi planlamıştı. O, Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünü devirmiş olan F. Kastro önderliğindeki Küba devrimini yıkmayı, ve Batista’yı tekrar iktidar koltuğuna oturtarak Havana’yı (La Habana) yeniden Amerikan mafyasının cenneti haline getirmeyi düşlemekteydi. Sonuçta, diktatör Batista yanlısı kriminal unsurlardan oluşan Kübalı göçmenleri silahlandırıp eğitmeye başlamıştı bile... ABD savaş uçakları, Kubalı göçmen pilotların yönetiminde, 15 Nisan 1961 günü Küba hava alanlarını bombalayacaklardı. Amerikan ordusunun silahları ile donatılmış ve hava desteği almış 1500 kadar Batista yanlısı Kübalı, 17 Nisan 1961 günü Küba’nın Domuzlar Körfezi’ne çıkartma girişiminde bulunacaklardı. Beklenmedik güçlü bir direnişle karşılaşan çıkartma başarısızlığa uğrayacaktı. Saldırganların 1100 tanesi Kastro birliklerinin eline esir düşeceklerdi. Sonuçta, Kennedy yönetimi geriye adım atmak zorunda kalacaktı. Bu olay, Alen W. Dulles’in son kirli işi olacaktı...    

 

Başarısız Domuzlar Körfezi Çıkartması, Küba yönetimini Sovyetler Birliği’ne daha fazla yaklaştıracaktı. Sonuçta, Mayıs 1962’de, Domuzlar Körfezi çıkartmasından bir yıl sonra, 4000 kilometre menzilli, nükleer başlıklı Sovyet SS-4s ve SS-5s füzelerinin parçaları gizlice Küba’ya sokulmaya başlanacaktı... Aynı çıkartma sırasında geri adım atmış olan Kennedy’de, yeterince saldırgan olamadığı için ağır baskılar altında kalacaktı. (Kennedy)

 

ABD casus uçağı U-2, 1962 yılının 8 Ekim günü Küba’ya yerleştirilmiş olan nükleer başlıklı füzeleri keşfedecekti. Kennedy, 16 Ekim günü bu füzelerin fotoğraflarını görecekti. Yine Kennedy, 22 Ekim günü, nükleer başlıklı Sovyet füzelerinin Küba’ya yerleştirilmiş olduğunu tüm dünyaya duyuracaktı. ABD filosu Küba’yı denizden abluka altına alacak ve Küba’ya mal taşıyan Sovyet gemilerini -batırma tehdidiyle- durduracaktı. Sovyet gemileri vurulma tehdidi altında olduğu gibi, Küba’da istila tehdidi altında kalacaktı... Dünya nükleer bir savaşın eşiğine gelecekti... Sonunda, N. S. Khrushchev (1894- 1971) ile Kennedy yönetimi, 28 Ekim 1962 günü, Kübada buluna füzelerin hemen taşınmaları ve Türkiye’ye yerleştirilmiş olan nükleer başlıklı Jupiter füzelerinin de altı ay içinde sökülmeleri karşılığında anlaşacaklardı...

 

Nükleer başlık taşıyabilen 2410 kilometre menzilli balistik Jupiter füzeleri, Sovyet füzeleri Küba’ya yerleştirilmeden çok önce, 1961 yılında İzmir’e yerleştirilmişlerdi. Pentagon, bu füzelerle, Moskova dahil Sovyetler Birliği’nin tüm batı kentlerini çok kısa sürede vurabilirdi. Nükleer başlıklı Jupiter füzelerinin Moskova’ya ulaşma süreleri sadece 16 dakika idi...

 

Küba krizi yaşanmasa, Türkiye halkı, ülkesine yerleştirilmiş olan nükleer başlıklardan ve bir nükleer savaşın hedefi haline getirilmiş olduğundan haberdar olmayacaktı. Çünkü, ABD’ye yaranma çabası içindeki “vatanseverlerin” hesapları ve insan soyuna yönelik bir fındık kabuğunu doldurmayacak boyuttaki gerçek duyarlılıkları içinde “yüce Türk milleti” denen halkın yeri hemen hemen hiç yoktu. Aslında bu miğdeden kafalılar için “yüce Türk milleti”, emeklerini satarken iliklerine dek sömürüldükten sonra bir de vergi vermek, dünyanın ve Türkiye’nin patronranlarının yararları için cephelere yollanmak, seçimlerde oy deposu olarak kullanılmak, aldatılmak, aldatılmak ve yine aldatılmak için vardır. Yine onlar için asıl önemli olan, ABD’den gelecek olan ulufeleri, ve artık bit pazarına yollanma zamanları gelmiş Amerikan silahlarıydı ve anlaşılan halen öyledir...

 

Sonuçta, Küba’ya ve Türkiye’ye yerleştirilmiş nükleer başlıklı füzeler üzerine süren Moskova-Washington pazarlığı, Türkiye’yi yönetenlere, Türkiye toplumunu nükleer bir savaşın potansiyel kurbanı haline getirmiş olan büyük “vatanseverlere” sorulmadan yapılacaktı. Türkiye’nin “çobanları” nasıl olsa “sürüyü” Washinton’daki ağalarının hesabına güdüp sağmaktaydılar. Ve isteseler, kendi egemenlik alanlarında “odunları bile seçtirip” yönetim kademelerine yollayabilirlerdi. Ve emperyalist “ağaların” bukadar itaatkar “çobanlarına” soracak, danışacak birşeyleri olamazdı elbette... Ve “Allah’a şükür” halk henüz kendisi için örgütlü değildi; hesap sormayı düşünebilecek konumda değildi; azımsanamayacak bir çoğunluk hala “ağalarımız daha iyi bilir” kafasındaydı. Düşünmeden yaşamak en kolayı olmalıydı...

 

INESAP’ın “Bulletin 26 – Dual Use: Nuclear Power and Nuclear Weapons” başlıklı yayınında yeralan “Nato’s Nuclear Sharing and Incirlik” başlıklı ve Aslıhan Tümer imzalı makalenin anlatımıyla, ABD’de bulunan Natural Resources Defense Council’e göre, Avrupa’ya yerleştirilmiş ABD’ye ait 480 ortak nükleer bombanın 90 tanesi Türkiye toprakları üzerindedir. Aynı bilgi, 10 Şubat 2005 tarihli Turkish Daily News’de yayınlanmış olan “Us maintains nuclear weapons in Turkey” başlıklı makale ve daha başka kaynaklar tarafından da doğrulanmaktadır...

 

Sözün kısası, Türkiye toprakları ve Türkiye halkı, -Beyaz Saray, NATO, yerli ortakları sayesinde- halen bir nükleer hedeftir. Buna karşın, günümüzde Türkiye’yi yönetenler, halkı dolduruşa getirmek, ve halkın -özellikle Irak’ta yaşanmakta olanlar nedeniyle- ABD yönetimine duyduğu derin öfkesini kendi hesaplarına oya tahvil edebilmek, ve halkı oyalamak amacıyla, patronları ABD yönetimine, görünüşte “diklenmekte”dirler. Yine onlar, yıllardır halı altına süpürdükten sonra, artık günümüzde çözemez hale geldikleri birtakım sorunlarından kurtulabilmek, ve bölge de yaşanmakta olan kaosun zararlarından azami ölçüde korunmak, hatta bu kaostan kazançlı çıkacak adımlar atabilmek düşleriyle, Beyaz Saray’a politik şantaj yapmaya çalışmaktadırlar. Washington’a “meydan okur” tiyatroları oynamaktadırlar. “ABD kendi ayağına ateş etti(!)”, gibisinden gerisi gelmeyen sözler dahi etmektedirler...

 

Sözkonusu tiyatrolar şimdilik Türkiye toplumunun duygularını bir ölçüde tatmin ediyor olsa da, tüm bunların Washington üzerinde (ABD yönetimi üzerinde) ciddi bir etkisinin olduğu söylenemez. Çünkü onlar gerçek durumu bilmektedirler... Sonuçta, oynanan tiyatroların çok ötesinde, Washington ile kapalı kapılar ardında farklı pazarlıkların dönmekte olduğu anlaşılmaktadır... Beyaz Saray, aslında sadece “kendi ayağına” değil, tüm dünyaya ateş etmektedir. Beyaz Saray’ın ateş ettikleri arasında ABD’nin kendi halkı da vardır... Türkiye’yi yönetenler ise, yakalarını çoktan kaptırmış oldukları emperyalist merkezlerin denetiminde ülkelerini ve halklarını bu ateşin tam ortasına çoktan atmışlardır... Uluslararası ve ulusal arenalarda ikiyüzlülükler ve yalanlarla iktidar kavgaları sahnelenirken, W. Bush’un veya bir başka Batılı yöneticinin, veya Türkiye’yi yönetenlerden birisinin çıkıpta, medya karşısında, “şunlar hem ABD’nin, hem Türkiye’nin ve hem de daha başkalarının ‘düşmanıdır’!”, demesi, sınıflara bölünmüş toplumlarda binlece yıldır tekrarlanan bir yalanın yeniden ısıtılıp pazarlanmasından başka birşey değildir...

 

W. Bush’u ve “yeni tutucular” olarak adlandırılanları ABD ile özdeşleştirecek olursanız, tüm ABD’den nefret etmeniz gerekir. Zaten onların istedikleri de, temsilettikleri askeri-endüstri komplekslerin, fosil enerjilere dayalı tekellerin yararlarını tüm emekçi Amerikan halkının yararıymış gibi yutturmaktır. İstedikleri, kendilerini tüm ABD’nin yararlarını temsileden politikacılarmış gibi yutturmak, Amerika ile özdeşleşmiş olarak gözükmektir. Aslında onlar, askeri-endüstri komplekslerin, enerji tekellerinin kârları için Irak’a, Afganistan’a ve diğer sömürü ve talan alanlarına -öldürmesi ve ölmesi için- daha fazla Amerikalı genci yollarken, ihanet etmekte oldukları ABD halkının desteğini alabilmek amacıyla, kendilerini, Amerika’nın bütününün yaşamsal yararlarını savunan yöneticilermiş gibi yutturmaya çalışmaktadırlar.

 

Bush, birileri için “Amerika’nın düşmanı” derken, doğal olarak tüm Amerika ile kendi çetesini gerçekdışı biçimde özdeşleştirmekte ve insanları aldatmaya çalışmaktadır... Aslında, askeri-endüstri komplekslerin, enerji tekellerinin, Pentagon’un, CIA’nın, Bush’un, “yeni tutucular” denen faşist çetenin ötesinde daha başka Amerika’lar da vardır. İnsancıl bir kültürün, edebiyatın, sanatın, bilimin ve emeğini satarak yaşamlarını sürdüren insanların Amerikası’da vardır. Ve bu gerçek, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer milletler için de geçerlidir. Aksi taktirde, sözkonusu gerçek görülmeden olaylara sadece birtakım demagog üst sınıf politikacılarının penceresinden bakıldığı zaman, bir milletten toptan nefret etmek, veya bir milleti ahmakça toptan sevmek hatasına düşülür... Bu metinde sık sık negatif anlamlar yüklü olarak ABD ifadesi kullanılırken, sadece ABD üst sınıfları, ABD’yi yöneten güçler kastedilmektedir...

 

Uluslararası ve ulusal arenalarda süren politik ilişkilerde, yalanın, ikiyüzlülüğün, kötülüklerin hiçbir dönemde olmadığı kadar egemen olduğu günümüz dünyasında, yeryüzü nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sine sahibolmalarına karşın üretilen tüm değerlerin yüzde 80’inden fazlasını yutan emperyalist merkezlerin, bu ayrıcalıklı konumlarını -öncelikle kendi halklarının bilincinde- meşrulaştırabilmek amacıyla, kendilerinin diğerlerine göre “üstünlüklerini” ve sonuçta “haklılıklarını” kanıtlayan tamamen bilimdışı “teoriler” geliştirmeleri anlaşılabilir bir olgudur. Yalnız onlar, günümüzde, geçmişten çıkarttıkları derslerle, bu hastalıklı illizyonlarını Hitler’in yapmış olduğu gibi çığlık çığlığa ilanetmemektedirler. Artık onlar, gerisinde mali-sermaye güçlerinin, uluslarüstü tekellerin kazanç hesapları duran ırkçı faşist politikalarını, “demokrasi” kamuflajları ile yaşama geçirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, petrollerine elkoymak ve stratejik konumunu diğer saldırgan hesapları için kullanmak amacıyla Irak’ı işgalederlerken, bu ülkeye “demokrasi” ve “özgürlük” getireceklerini, amaçlarının sadece bu olduğunu duyurmuş olmaları gibi...

 

Yine onlar, işgalettikleri ülkeleri, Irak’ta, Afganistan’da ve başka coğrafyalarda olduğu gibi toptan yıkarlarken, ve bu ülkelerin halklarını ayrımsız hedef haline getirirlerken, sayısız insani trajedinin yaratıcısı olurlarken, bu tamamen haksız saldırganlıklarını öncelikle kendi emekçi halklarının gözünde meşrulaştırabilmek, ve dünya da daha fazla insanı aldatabilmek için, kendi ürettikleri bilim ve gerçek dışı bir “islam faşizmi”ne karşı savaştıkları, veya savaşlarının “terörizme karşı” olduğunu yaymaktadırlar. Halbuki herkes bilmektedir ki, Mucahidin denilen örgütlenmeyi de, Taleban denilen örgütlenmeyi de, Usame bin Laden denen kişiyi de, El Kaide denen ne olduğu belirsiz örgütü de aslında kendileri yaratıp beslemişlerdir, ve özünde savaşları dünyanın tüm kaynaklarını rahatça sömürebilmek içindir...

 

Irkçı düşünce sistemlerinin değişik nüansları ile donatılmış beyinleriyle kendilerini dünyamızın efendisi olarak görenlerin, Türkiye gibi NATO içinde yasal “ortakları” dahi olsa, veya SEATO (1955- 1977) içinde ve sonrasında Pakistan gibi yakın “müttefikleri”de olsa, diğer milletleri kendilerinden aşağı görecekleri, istemlerini onlara bir patron edasıyla dikte etmeye kalkacakları, yararlarına uymadığını düşündükleri durumlarda çekinmeden onları cezalandırma girişinlerinde bulunacakları, ve ileride bu ülkeler üzerinde egemenliklerini güçlendirerek sürdürmek amacıyla değişik bölüp yönetme planları yapacakları, iç çatışmalar kışkırtacakları, yaşanan birçok olayla çoktan açığa çıkmıştır. Sözde “müttefiklere” ve diğer milletlere yönelik sözkonusu emperyalist aşağılama politikalarının örnekleri bu metne sığmayacak kadar çoktur...

 

Örneğin, ABD’nin Türkiye büyükelçisi W. J. Handley, “ABD’de gençlerin zehirlendiği” gerekçesini ileri sürerek, sonderece kaba ve dikte edici bir üslupla dönemin başbakanı (12 Mart 1971 askeri müdahalesi öncesinin başbakanı) Süleyman Demirel’den haşhaş ekimini yasaklamasını isteyecekti. Demirel, haşhaş ekilen bölgelerde, kırsal alanda yetişmiş birisiydi ve haşhaşın köylü açısından ekonomik önemini şahsen biliyordu...

 

Gelincik çiçeklerinin irisi gibi açan haşhaş çiçeklerinin henüz olgunlaşmamış iri kapsüllerinin çizilmeleri ile elde edilen “süt”ten, afyon (opium), kodein, eroin ve -tıbbi kullanma alanı da olan- morfin gibi ticari değeri yüksek ve etkili uyuşturucular elde edilebilmektedir. Diğer yandan, haşhaşın uyuşturucu elde etmenin çok ötesinde ekonomik değeri ve yararları vardır... İlaç endüstrisinde de kullanılan ve köylüler tarafından tohumlarından yağına ve küspesine dek herşeyi değerlendirilen haşhaşın yasaklanması demek, kırsal alanda yaşayan yüzbinlerce ailenin ekonomilerinin iflası ve Türkiye ekonomisinin önemli bir darbe yemesi anlamına gelecekti. Bu üretimi yapan köylülerin oylarıyla iktidar koltuğuna oturmuş olan Demirel, ABD elçisinin haşhaş ekimi yasağıyla ilgili emrini yerine getiremezdi. Bunu yapması demek, politik anlamda kendi ipini çekmesi anlamına gelirdi. Ve O’da aynı kaba üslupla ABD elçisini huzurundan atacaktı... 

 

Aslında, ABD elçisi tarafından öne sürülen, “Türkiye’deki haşhaş ekimi nedeniyle ABD’de gençlerin zehirlendiği” üzerine iddia, baştan sona sahteydi, derin bir üküyüzlülüğün ürünüydü... Çünkü, opium (afyon), morfin, eroin gibi organik uyuşturucuların Batı Avrupa’ya ve Kuzey Amerika’ya sokulmaları işi, asıl olarak ABD gizli servisleri aracılığıyla onyıllardır yapılmaktaydı. Bu kirli ticaretin kaymağını asıl onlar yemekteydiler...

 

Daha önce, bu metinde, -CIA öncesi ABD gizli servisi- OSS’in ünlü mafya babası Lucky Luciano ile olan işbirliğinden sözetmiştim. Lucky Luciano, sadece Sicilya çıkartmasına ve Güney Avrupa’da ABD’nin komünist partizanlara karşı yürüttüğü mücadeleye yardımcı olmayacak, aynızamanda ABD servislerinin koruması altında Sicilya ve Korsika mafyalarını yeniden örgütleyerek Lübnan ve Türkiye üzerinden gelen eroinin Batı Avrupa’da dağıtımı üzerinde tekel kuracaktı. OSS’in ve Nazi servislerinin mirasını devralmiş olan CIA’da, bu kârlı ticaretten payına düşeni alacaktı. Ve daha sonra aynı karışık kirli ilişkiler, başta CIA olmak üzere gizli servislerin Türk, Kürt, ve Arnavut mafyaları ile, sözde Kosova “kurtuluş” örgütü olan UÇK ile ilişkileri biçiminde gelişip yürüyecekti...

 

İsveç’in sosyal demokrat eğilimli en büyük günlük akşam gazetesi Aftonbladet’in 29-06-2007 tarihli nüshasında Maj Wechselmann imzasıyla yayınlanmış olan “CIA, knarket och kriget” (“CIA, uyuşturucu ve savaş”) başlıklı makalede belirtildiğine göre, Vietnam-Laos sınırındaki dağlık arazide elde edilen opium (afyon) ve eroin, önce işgalci Fransa’nın gizli servisleri tarafından taşınıp Batı’ya sokulurken, işgalci olarak Fransızların yerini ABD alınca, bu kez aynı bölgenin eroini CIA’ya bağlı uçak şirketi American Air tarafından nakledilmeye başlanacaktı... Aslında, Maj Wechselmann’ın verdiği sözkonusu bilgiler tüm ayrıntılarıyla çok daha eski tarihlerden beri bilinmektedir ve bunları başka kaynaklardan da bulmak olasıdır... ABD elçisi haşhaş ekiminin yasaklanması için Demirel’e emir verdiği günlerde, CIA uçakları eroini Hindiçini’den ABD’ye taşımaktaydılar. CIA’nın uyuşturucu işleri şüphesiz bununla da sınırlı değildi ve aynı işler halen sürmektedir...

 

Vietnam halkının zaferi üzerine, 1973 sonunda ABD ordusunun bu ülkeyi ağır bir yenilgiyle terketmesinin ardından, Vietnam, uyuşturucu trafiğinin dışında kalacaktı. Bu kez eroin üretimi, Laos, Tayland, ve Burma (Myanmar) sınırlarının kuzeyde birleştikleri dağlık araziye, Mekong nehrinin doğduğu yerlere, “altın üçgen” olarak anılan bölgeye kayacaktı. “Altın üçgen”de üretilen eroin, bölgenin yerli uyuşturucu baronları ile birlikte CIA’nın denetimi altında Batı’ya, ABD’ye yine CIA uçakları ile nakledilecekti. Uyuşturucu ticaretinin merkezi bu kez ingilizlerin denetiminde olan Hongkong olacaktı- Hongkong, 1997 ortasında Çin Halk Cumhuriyeti’nin denetimine geçmiştir.

 

Şüphesiz CIA’nın tek eroin kaynağı “altın üçgen” olarak adlandırılan bölge değildi... Taleban Afganistan’da denetimi sağlayıp haşhaş ekimini yasaklayıncaya, ve böylece iktidara gelmesine yardımcı olan CIA’ya ve Beyaz Saray’a en büyük kazıklarından birini atıncaya dek, Batı’nın uyuşturucu tüketiminin en az yüzde yetmişi bu ülkeden gelmekteydi. “Altın üçgen”de olduğu gibi, “altın hilal” olarak anılan bu bölgede üretilen uyuşturucunun tatlı kârları da yine CIA ile bölgenin karşı-devrimci feodal unsurları arasında paylaşılacaktı. Batı’nın emperyalist merkezleri ve CIA tarafından desteklenen Mucahidin adlı karşı-devrimci koalisyon, ürettiği eroini CIA aracılığıyla Batı pazarlarına sürecekti.

 

CIA’nın Mücahidin örgütlenmesine milyonlar yatırdığı ve bu koalisyonu silahlandırdığı günlerde, 1982- 89 yıllarında, Afganistan’ın afyon (opium) üretimi 250 tondan 800 tona yükselmişti- aslında CIA, Mücahidin için yaklaşık 3,5 milyar dolar ve yine daha sonra Taleban için de aynı miktarda para yatırmıştır. Batı gençliğini CIA ile birlikte zehirlemekte olan, ve Afgan ekonomisini yıkma kavgası veren bu savaş lordları, kadın düşmanı karşı-devrimci feodal unsurlar, o yıllarda Batı’da “özgürlük savaşçıları” olarak adlandırılmaktaydılar...

 

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 1986 yılı raporlarına göre, o yıllarda Batı’ya afyon en çok Afganistan’dan yollanıyordu. Ve şüphesiz afyon paraları aynızamanda CIA’nın kasalarını da doldurmaktaydı... Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, -asıl olarak İran’ın bölgedeki etkisini kırmak ve Suudi ortaklığı ile Kafkaslar’da dahil tüm bölge coğrafyasında etkin olabilmek amacıyla- CIA’nın desteği sağlanarak iktidar koltuğuna yerleştirilmiş olan Taleban, sonunda yine ABD saldırısı ile devrilince, Afganistan’daki uyuşturucu trafiği yeniden canlanacaktı... Maj Wechselmann’ın yukarıda anılmış olan makalesine göre, ABD’nin Kasım 2001’de Afganistan’ı işgaletmesinin ardından, bu ülkeden yapılan uyuşturucu ihracatında on kat artış gözlemlenecekti. Sözkonusu yeni gelişme, ABD servislerinin bağlantıları dışında değildi şüphesiz...

 

Konu üzerine ayrıntılı araştırması olan William Blum’un anlatımıyla, opium (afyon), silahlı muhafızların eşliğinde, CIA’nın kontrolundaki kamyonlar ve katırlarla Afganistan-Pakistan sınırındaki labaratuarlara (rafinerilere) taşınarak buralarda eroin haline getirilmekteydi. Bundan sonra değeri daha da yükselen uyuşturucu, Batı pazarlarına sevkedilmekteydi... Bu labaratuarlarda üretilen eroinin yarısı ABD’de, üçte biri de Batı Avrupa’da tüketilmekteydi... Aynı araştırmacıya göre, 1993 yılında, ABD’nin uyuşturucu ile mücadele servisi DEA’nın bir görevlisi, uyuşturucu lordlarının yeni Kolombiya’sının Afganistan olduğunu söylemişti. Yine aynı yazarın anlatımıyla, sözkonusu yıllarda CIA’nın sevkettiği opium’un (afyonun) değişmez alıcısı -yine CIA tarafından desteklenen- Mucahidin koalisyonunun önderi Gulbeddin Hikmetyar’dan (Hekmatyar) başkası değildi. Çünkü, ülkenin en gelişmiş ve öndegelen eroin rafinerilerinin veya labaratuarlarının sahibi Gulbeddin Hikmetyar adlı kişi idi... Ve artık Türkiye’de herkesin bildiği gibi, Gulbeddin Hikmetyar, “elhamdülillah dini bütün Müslüman” başbakan Tayyip Erdoğan’ın vaktiyle dizinin dibinde poz vermiş olduğu “dini bütün Müslüman” önderden başkası değildir.    

 

African Mathaba Net’te yeralan “Opium Connection Afganistan-US” başlıklı ayrıntılı araştırmaya göre, Afganistan, yeryüzündeki en büyük opium ve eroin üreticisidir. Dünyadaki tüm opium ve eroin üretiminin yüzde 70’i Afganistan’dan gelmektedir. Orta Asya’dan yapılan uyuşturucu ticareti CIA ile bağlantılıdır. ABD’nin 2001’de Taliban’a yönelik askeri operasyonu ve Pentagon’un harcamalarının yükselmeye başlaması ile, Kolombiya’daki uyuşturucu üretiminde de dramatik bir yükseliş izlenmiştir. ABD hükümetine, Senato’ya, IMF’e ve ciddiyetiyle tanınan Le Monde gazetesine göre, başlayan yeni süreçle birlikte Wall Street’e ve ABD bankalarına her yıl 250- 300 milyar cash (peşin, hazır) ABD doları girmeye başlamıştır...

 

CIA’nın uyuşturucu işleri afyon ve eroin ile sınırlı değildir şüphesiz. Eroin’den daha pahalı ve etkili bir uyuşturucu olan Latin Amerika’ya özgü kokain ticaretinin kaymağını da yine ABD servisleri, CIA yemektedir... “The Real Drug Lords” (“Gerçek Uyuşturucu Lordları”) başlıklı araştırmasında William Blum, Orta ve Latin amerika da süren uyuşturucu trafiğinin içinde de CIA’nın olduğunu ayrıntılarıyla, adlar, paraların miktarlarıyla ilgili bilgiler, tarihler vererek anlatmaktadır. Aynı yazar, ABD’nin uyuşturucu ile mücadele servisi DEA’nın, CIA ve uyuşturucu trafiği ile ilgili bilgilerini araştırmasına eklemiştir...

 

William Blum, Nikaragua devriminin kazanımlarına saldıran, bu ülkenin ekonomisini yıkmaya çalışan kriminal unsurlardan oluşmuş Kontras örgütlenmesinin uyuşturucu işini, 1980’li yıllarda ve 1990’lı yılların başında CIA ile birlikte yaptığını, CIA’nın uyuşturucudan elde ettiği paralarla Kontras’ı desteklediğini anlatmaktadır. Aynı araştırmaya göre, Kontras, uyusturucunun üretiminden uçaklarla taşınmasına, malı pazara sürecek firmalarla ilişkiden kara paraların bankalarda aklanmalarına dek bir seri işi örgütlerken, tüm bu karmaşık ilişkiler ağının içinde CIA’da olmaktadır... Daha sonra kontratlarla Pentagon’a bağlanacak olan güneydeki CIA’ya ait havaalanları uyuşturucu işinde kullanılmışlardır. Kokain yüklü uçaklar, Florida, Texas, Louisiana, ve askeri üsler dahil güneydeki diğer havaalanlarına inişler yapmışlardır... ABD servislerinin, CIA’nın uyuşturucu işleri üzerine elle tutulur bilgiler tüm ayrıntılarıyla ve sayfalarla uzayıp gitmektedir.

 

ABD yönetimi, 1960’lı yılların sonunda, 1970 yılların başında Türkiye’de haşhaş ekimini yasaklatmaya çalışırken, ABD’nin kendi sınırları içindeki labaratuarlarda üretilen sentetik uyuşturucular çok daha ucuz fiyatlara uyuşturucu pazarını istila etmekteydiler. Ve şüphesiz bunlar, afyon gibi organik uyuşturuculardan binlerce kez daha tehlikeli idiler ve öyledirler...

 

Sentetik uyuşturuculardan adı en çok duyulmuş olanı, 1950’li yıllarda CIA labaratuarlarında üretilmiş olan ve kurbanlarını çıldırtan, hızla ölüme yaklaştıran LSD (Lysergic acid diethylamide) adlı sentetik uyuşturucudur. Bu hızla ölüme kadar götüren uyuşturucu, bizzat ABD askerleri üzerinde denenmiştir. Denekler LSD’yi bilmeden almışlardır. Kurbanlar arasında kadınlar da vardır ve sonu genç yaşta ölümle noktalanmış olan bunlardan birisinin trajedisi CNN’in “History House” başlıklı yayınında, ve “LSD and the CIA” başlıklı araştırmada yeralmaktadır... Aynı yayında, o yılların Ordu Kimyasal Birlikler Komutanı Orgeneral William Creasy’nin, LSD’yi geleceğin silahı gibi gördüğü, ve bunu düşman kentlerinin su depolarına atmayı hesapladığı bilgileri verilmektedir...   

   

Demirel, ABD’nin Türkiye büyükelçisi W. J. Handley’in haşhaş ekimi yasağıyla ilgili emrini oy kaygularıyla reddederken, CIA bağlantılı 12 Mart 1971 askeri darbesi ile yönetime gelen ve oy kayguları olmayan Nihat Erim hükümeti, ABD’nin baskılarına boyun eğerek haşhaş yasağını koyacaktı. Kitlelerden kopuk -denetim altındaki- bireysel “sol” terörün de alet edildiği devlet içi iktidar kavgasının sonucu üst üste Erim kabineleri devrilip te, yerine çok daha sağda hükümetler kurulunca, haşhaş yasağı bitmeyecek, sürekliliğini koruyacaktı... Dünyadaki politik dalganın elvermemesi sonucu tırmanan faşizm geri adım atarak inine çekilince, seçimle iktidara gelen Ecevit-Erbakan koalisyonu, 1 Temmuz 1974 günü haşhaş yasağını sınırlı olarak, dört ilde kaldıracaktı... Bu tavır, ABD’ye yönelik bir meydan okuma gibi algılanacaktı.  

 

Görünüşü Türklere uzaktan yakından benzememesine karşın “Türklüğü” ve “milliyetçiliği” kimseye bırakmayan Türkeş, bilindiği gibi, Hitler’in “führer” (önder) ünvanını kullanması gibi “başpuğ” ünvanını kullanmaktaydı. “Türk sarhoşu, at binicisi/şovalye arslan” anlamında Alp Arslan Türkeş takma adını kullanan ve  “yüce türk milleti”nin ahlakı üzerine gençlere “ders” veren bu kişi, MHP başkanı, 17 Temmuz 1974 günü, “haşhaş ekimi konusunda ABD’ye kafa tutmanın yanlışlığı” ve “ABD ile eski dostane yakın ilişkileri yeniden kurabilmek için oturup konuşmak gerektiği” üzerine vaaz vereekti. Çünkü, Yunanistan’ın EOKA’cı Grivas’ı gibi II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler’e yakın durmuş olan Türkeş, daha sonra’da dünyanın yeni egemeni ABD’ye yamanma yarışında en öne geçmişti. Yurtseverlere saldırtılmak amacıyla örgütlemiş olduğu para-militer (yarı-askeri) kuruluşun harcında CIA ve uyuşturucu paraları vardı...

 

Uyuşturucu işi, MHP’nin ve başındaki Türkeş’in en hassas noktalarından birisiydi. Çünkü, MHP’nin “yüce Türk ahlakına sahip” Niğde senatörü Kudret Bayhan, Fransa’ya yüklü miktarda eroin sokarken yakalanmış, ve bu ülkede 15 yıl hapis cezası almıştı. General Evren darbesi öncesi CHP hükümetinin içişleri bakanı olan Hasan Fehmi Güneş, MHP’nin Avrupa örgütlenmesinden sorumlu Lokman Kondakçı’nın, “eroin işlerinin içinde MHP’nin Bakırköy İlçe Başkanı’nın olduğunu, aynı kişinin Berlin’de bu işleri örgütleyen bir adamlarının bulunduğunu” kendisine anlatmış olduğunu söylemekteydi. Yine Kondakçı, “bu işlerin parti için yapıldığını, ve parayı en kolay bulma yolunun eroin ticareti olduğunu”, Güneş’e anlatmıştı... Ağca’nın da eroin mafyası ile bağlantılı bir MHP militanı olduğu tüm ayrıntılarıyla bilinmekteydi...

 

Gerçi eroin kaçakçılığı yaparken Avrupa’da yakalanan tek “vekil” Kudret Bayhan değildi. MSP Diyarbakır vekili Halit Kahraman’da yine yüklü miktarda uyuşturucu ile Almanaya’da yakalanmıştı ama, bu Kürt asıllı vekilin Erbakan’dan çok Türkeş’e yakın olduğu yazılıp çizilmekteydi. MSP’li Oğuzhan Asiltürk, bu işte MHP’nin parmağı olduğu iddiasındaydı. Asiltürk, “Diyarbakır’da birtürlü örgütlenemeyen MHP’nin il örgütünü kurma işine Halit Kahraman’ın soyunduğunu; hatta bu kişinin Türkeş ile yemek yerken çektirmiş olduğu bir fotoğrafın ellerinde bulunduğunu”, anlatmaktaydı. Yine Asiltürk, MHP adını almadan önce adı CKMP olan partinin Manisa milletvekili Sami Binicioğlu’nun da eroin kaçakçılığı nedeniyle on yıl ağır hapis cezasına çarptırılmış olduğunu anımsatarak, bu işlerle kendilerinin değil, MHP’nin ilgilendiğini kanıtlamaya çalışmaktaydı... Anımsanacağı gibi, Türkeş’e teslim edilmeden önce adı CKMP olan aşırı sağcı politik partinin meydan konuşmaları ile ünlü başkanı Bölükbaşı’da sonderece aşırı sağcı bir karakterdi...

 

Hetürlü kirli işin içindeki saldırgan emperyalist ABD yönetiminin Türkiye’ye yönelik olarak haşhaş ekimi konusundaki ikiyüzlü baskıları, ve yine “Türk milliyetçisi” tiyatrosu oynayan ve Türk halkının tarihini çapıtarak istismar etmeye çalışan ABD işbirlikçisi yerli faşist örgütlenmelerin ikiyüzlülükleri, yukarıdaki örneklerle sınırlı değildir şüphesiz... Hem Türkiye Cumhuriyeti’ni ve hem de Kıbrıs’ı, Doğu Akdeniz’deki emperyalist yararları için ucuz birer askeri üs ve ekonomik sömürü alanı olarak gören ABD yönetimi, Kıbrıs sorununda da Türkiye yönetimi karşıtı tavır almaktan çekinmeyecekti...

 

Türkiye gibi NATO içinde ABD’nin “müttefiki” olan Yunanistan’ın başındaki CIA destekli askeri cuntanın kışkırtması sonucu, EOKA-B subaylarından Nikos Sampson, 15 Temmuz 1974’te faşist bir askeri darbe gerçekleştirecekti. Amacı, Kıbrıs’ın seçilmiş meşru yönetimini, Makarios’u, çalışanların partisi AKEL’i ve Türkleri tasviye ettikten sonra, adayı Yunanistan’a ilhak etmekti... Darbe ile birlikte ada da kanlı bir kaos yaşanmaya başlanacaktı. Ecevit hükümeti, 1959 Londra Antlaşması’nın yaratmış olduğu garantörlük haklarına dayanarak Kıbrıs’a askeri çıkartma gerçekleştirecekti. Ecevit Hükümeti’nin başlatmış olduğu askeri müdahale, aslında ABD yönetiminin ve NATO’nun bilgisi dışında değildi. Başbakan Ecevit’in anlatımıyla, ABD Dışişleri Bakanı H. Kissinger ile Ecevit, çıkartma sırasında sürekli temas halindeydiler...

 

Aslında Kıbrıs çıkartmasının ABD yönetiminin bilgisi ve izlemesi dahilinde gerçekleştirilmiş olmasına, ve ada da engellenen kaos ile bir anlama güneydeki -ABD kullanımına da açık- İngiliz üslerinin de güvenlik altına alınmış olmalarına karşın, çıkartmanın ardından ABD yönetimi, 30 Ocak 1975 günü Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silah ambargosu uygulamaya başlayacaktı... Kıbrıs’ta istikrarın sağlanmasının ardından Washington, çıkartma sırasında sayıları bine yaklaşan can kaybı vermiş olan ve ağır bir ekonomik yük altına giren Türkiye’nin askeri güçlerini Ada’dan çekmesini isteyecekti. Sanki Türk ordusu ABD’nin ve NATO’nun köle askerlerinden oluşmaktaydı, ve bu bakış açısıyla görevi, efendilerinin işleri görülünceye dek sürebilirdi ancak...

 

İngiltere’ye ve özellikle ABD’ye binlerce kilometre uzaklıkta olmasına karşın, güneyinde, Pentagon’un da kullandığı iki büyük İngiliz askeri üssü barındıran Kıbrıs, Türkiye’nin güney kıyılarına sadece 65 kilometre mesafedeydi. Ada, mevcut dünya düzeni içinde Türkiye’nin güvenliği açısından olağanüstü önem taşımaktaydı ve taşımaktadır. Ayrıca Kıbrıs’ta yaşamakta olan Türk nüfusun yeniden bir etnik temizlik girişiminin kurbanı olmayacağının bir garantisi yoktu ve yoktur... Sözkonusu gerçekler ve Türkiye’nin NATO içindeki önemi ortadayken, ABD’nin aldığı silah ambargoso kararı, aslında, Türkiye için sonderece haksız ve aşağılayıcı bir tavırdı...

 

Washington, aldığı ambargo kararı ile, NATO içinde sözde “eşit” mütttefiki olan ve NATO’nun güneydoğu kanadında en tehlikeli işi yapan, bu görevi sırasında halkını bir nükleer savaşın hedefi durumuna getirmiş olan Türkiye yönetimini cezalandırmaktaydı... Tabiri caiz ise, ki kanımca caizdir, “Efendi” ABD, “hizmetkarı” Türkiye’yi cezalandırmaktaydı... Cezalandırılmaya razı olanlar, kendilerine başka çıkış yolları bırakmayacak kadar bağlanmış olanlardı. Bunlar, hem kullanılırlar, ve hem de aşağılayıcı biçimde cezalandırılırlardı. Vahşi emperyalist ilişkiler ağı içinde olanlar buydu...

 

Beyaz Saray, 24 Temmuz 1975 günü, Türkiye yönetiminin “ambargonun kalkması” ile ilgili başvurusunu reddedecekti. Ertesi gün Türkiye, “ortak savunma üsleri anlaşmasının geçersiz olduğunu” ilanedip İncirlik dışındaki ABD kullanımına açık üslere Türk bayrağı çekileceğini ilanedecekti. Aslında bu üsler, direklerine Türk bayrağı çekilmiş olsalar da, NATO ve ABD tarafından kullanılabilirlerdi... Günümüzdeki “diklenmeleri” çağrıştıran böyle bir “meydan okuma”, ABD yönetimi üzerinde etkili olamazdı. Çünkü, onlar için zaten asıl önemli olan, Türk subaylarının bile giremedikleri ve içinde nükleer bombalar bulunan İncirlik üssü idi. Türkiye yönetimi bu tavrıyla, “azıcık küstüğünü, ama saf değiştiremeyeceğini” belli etmişti. Ve tabii hükümet, diğer yandan, Türkiye kamuoyunu tatmin etme çabası içindeydi ve bu nedenle ABD’ye “meydan okuma” gösterisi yapmaktaydı...

 

Türk Genelkurmay’ı, İncirlik dışındaki üsleri devraldığını açıklayacaktı ama, ABD ambargosu ancak 2 Ekim 1975 günü kısmen kaldırılacaktı. Bu kısmen kaldırma kararının içinde, ABD’den alınan silahların Kıbrıs’ta kullanılmamaları gibi gerçek anlamıyla egemen bir devletin kabuledemeyeceği şartlar vardı. Yine aynı karar da, -Ecevit Hükümeti’nin yasağı kaldırmış olduğu dört il dışında- haşhaş yasağının süreceği maddesi de yeralmaktaydı...

 

ABD’nin silah ambargosunun serüveni, 26 Eylül 1978’de sonbulacaktı. Ambargonun kaldırılmasının gerekçesi sonderece “masumane” ve “insancıl” idi. Bu gerekçeye bakanlar, dünyayı en az 30 kez yokedecek kadar nükleer silah depolamış ve daha dün Vietnam’da 3- 5 milyon kadar insanı katletmiş olan ABD yönetiminin nekadar “humanist” olduğunu düşünebilirdi... Temmuz 1978’de Rauf Denktaş’ın Maraş bölgesine 35 bin rum göçmeni kabul edeceğini bildirmesi üzerine, Jimmy Carter yönetimi “duygulanmış”, ve tüm “insancıllığı” ile 26 Eylül 1978’de Türkiye’ye ambargoyu kaldırmıştı...

 

Bu satırları yazana göre ambargonun kaldırılması, ABD’nin sinsice geliştirmek istediği bloklar arası gerilim politikasıyla, ABD’nin ileriye yönelik olarak çizilmekte olan yeni dışpolitikayla bağlantılıydı... Muhtemelen bizzat Başkan Jimmy Carter bile gerçekte ne olduğundan habersizdi. En önemli ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski’nin önüne getirdiği kağıtları çekinmeden imzalıyordu sadece... Brzezinski, aynı yıl “yeşil kuşak” politikasını ilanedecekti. Halen soğuk savaşta yumuşama, detan, veya birlikte varolma, ve sorunları görüşmelerle çözme süreci görünüşte devametmekteydi. Buna karşın, Sovyetler Birliği’nin İslamcı rejimlerle çembere alınması anlamına gelen “yeşil kuşak” politikasının ilanı demek, detant sürecine ABD yönetimi tarafından nokta konacağı, ve soğuk savaşın yeniden tüm hızıyla tırmandırılacağı anlamına geliyordu... Askeri-endüstri komplekslerin elleri, Zbigniev Brzezinski ve daha başkaları aracılığıyla -zamanını doldurmakta olan- Jimmy Carter’in cebindeydi... Tezgahlanmakta olan bu yeni dünya düzeninde hem Pentagon’un ve hem de NATO’nun güçlü ve küstürülmemiş bir Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gereksinimi vardı. Bu da ambargoyu sürdürerek olamazdı. Maraş ve 35 bin göçmen işi sadece bir bahaneydi... 

 

ABD tekellerinin dış ülkelerdeki yararlarını korumak amacıyla örgütlenen gizli karanlık ve kanlı operasyonlara 1940’lı yıllardan beri -genel olarak- “ahtapot operasyonu” adı verilmekteydi. Sözkonusu işin Türkiye’de sahnelenecek olan 1970’li yıllara özgü versiyonu için milyonlarca dolar ayrılmıştı. Sadece CIA değil, Federal Alman dış istihbarat servisi BND ve Hıristiyan Demokrat Helmut Kohl bile devredeydi. Ve tabii bunların yerli ortaklarını anmaya bile gerek yok herhalde...

 

Askeri-endüstri kompleksler ve onların politikacıları, detant sürecinin, gerilimsiz göreceli barışçı bir dünyanın komünistlerin işine yaramakta olduğunu düşünmekteydiler. Ve zaten ileride, 1981- 89 yıllarında ABD Başkanlık koltuğuna oturtacakları R. Reagan, 29 ocak 1981 tarihli basın konferansında, “Detand’ın (uluslararası ilişkilerde yumuşamanın, sorunları konuşarak demokratik yöntemlerle çözmenin) Sovyetler birliği’nin işine yaradığını, onların moralsiz olduklarını!”, söyleyecekti. Hazırlanmakta olan böyle bir tırmanışa, uluslararası arenada da yükseltilecek olan şiddet sarmalına, NATO’nun güneydoğu kanadında yeralan Türkiye’de hazır olmalıydı. Türkiye böyle bir sürece, seçimle iktidara gelmiş olan, ve bu nedenle seçmenlerine hesap verme kayguları taşıyan hükümetlerle, göreceli demokratik bir düzenle giremezdi. Ve zaten böyle bir düzende de “yeşil kuşak” politikasının gerekleri uygulanamazdı...  

 

Temelleri 12 Mart günlerinde atılıp alabildiğine şişirilerek efsaneleştirilmiş ve tam anlamıyla denetim altına alınmış ekstrem “sol” gurupların kitlelerden kopuk terör eylemlerinde bir tırmanış başlatıldı. Bunlardan çok önce zaten bizzat kendileri tarafından kurulmuş olan yarı-askeri faşist çeteler de devreye sokulunca, kitleleri korkutan, onları bir “kurtarıcı” bekleme psikolojisine sürükleyen, ve böylece Pentagon’a bağlı bazı generaller için iktidarın yolunu açan şiddet sarmalının iğmesi artan bir hızla yükselmeye başladı... Hem askeri ambargo çözülüyor, ve hem de Pentagon’un has adamlarının iktidara uzanan yolları -yükseltilen kitlelerden kopuk ürkütücü şiddetin yardımıyla- açılıyordu. Türkiye, gelmekte olan gerilimli dünyaya, “yeşil kuşak” politikasının gerekliliklerine, ve ayrıca IMF istemlerine uygun ekonomik operasyonlara adım adım hazırlanıyordu...

 

Aradan yirmi küsur yıl geçtikten sonra, İngiliz The Independent’den alınarak 13 Şubat 2000 tarihli Milliyet’te “Ahtapot operasyonu” başlığıyla ve Zafer Arapkirli imzasıyla basılan haberi özetleyerek aktaralım: “Kissinger’in planına uygun olarak başlatılan politik provokasyonlar zinciri için Türkiye’deki bazı odaklara gizlice büyük paralar ödenmiştir. Ahtapot Operasyonu’na  Federal Almanya Başbakanı ve Hıristiyan Demokrat Partisi lideri Helmut Kohl’da katılmıştır. ‘Ahtapot’ kod adlı bu operasyon için ödenen USA ve Federal Almanya kaynaklı paraların çoğu Türkiye’ye, bir kısmı da İspanya’ya ve Portekiz’e gitmiştir. CIA’nın Nicaragua’da ‘Kontra’ gücüne ayırdığı paranın bir kısmı da bu fona ayrılmıştır.”

 

Halk yığınlarını ürküten, 12 Eylül Pentagon darbesi için politik iklimi olgunlaştıran kitlelerden kopuk bireysel terör eylemlerinin sahte kahramanlarının, ekstrem “sol” gurupçukların, ve faşist terör yuvalarının CIA ve Federal Alman dış istihbarat örgütü BND için bir maliyetleri olmuştu ve halen olmaktadır şüphesiz. Fakat bu işler -yerli servislerin de katılımlarıyla- tezgahlanıp kışkırtılırken, paraların nasıl harcandıkları, kimlerin kasalarına veya ceplerine girdikleri, harcanan paraların miktarı açıklanmamaktaydı ve kolay kolay da açıklanamazdı zaten... Bundan sonra olanlar ise bilinmektedir... Şüpesiz karanlık yönleriyle değil ama, genel hatlarıyla bilinmektedir...

  

Ülkesinde kapsamlı bir toprak reformu gerçekleştirmiş ve Sovyet yardımları ile endüstrileşme çabası içine girmiş olan Taraki yönetimi, yükselen karşı-devrimci saldırılar ve ekonomiye yönelik sabotajlar karşısında, Mart 1979’da Sovyet askeri birliklerini davet edecekti. Bu teklif, -uluslararası ilişkileri, yumuşama sürecini bozar gerekçesiyle- Kosigin tarafından kesinlikle reddedilecekti... Sovyet dışişleri bakanının uluslararası ilişkileri germeme politikalarına karşın, çok kapsamlı bir silah indirimi öngören Salt II anlaşması Senato’da onaylanmayacaktı. Tahran’daki ABD elçiliği, 4 kasım 1979 günü “İslam devrimi”ni yapan güçler tarafından basılacaktı. Ardından, orta menzilli nükleer başlıklı ABD Persing II füze sistemleri Avrupa’ya koşullandırılacaktı. Bunların hedefleri, İran değil, Sovyetler Birliği idi şüphesiz...

 

Akış hızı giderek yükselen sözkonusu gerilim süreciyle birlikte, yanyana varolma, ve sorunları görüşmelerle çözme anlamına gelen detand döneminin sonbulduğu kesinlikle anlaşılacaktı... Artık Sovyet dışpolitikası için de, -vaktiyle çekince konusu olan- birtakım karşı adımların atılması zorunlu hale gelmişti; veya, Washington tarafından kışkırtılan yeni süreç bunları zorlamıştı... Afganistan’da yükselmekte olan gerici şiddet karşısında Sovyet askeri birlikleri, istemeyerek te olsa, 25 Aralık 1979 gününden itibaren Afganistan bataklığına girmeye başladılar... Nükleer başlıklı balistik füzelerle çembere alınmaktaydılar, ve güneye iniş yoları olan -Batı denetimi dışındaki- Afganistan geçidi de tıkanmaya çalışılıyordu... Aradan 8,5 ay geçtikten sonra, 11 Eylül 1980 günü, Türkiye’de, “bizim oğlanlar”ın darbesi gerçekleşecekti…

 

Bundan yaklaşık 6-7 yıl önce, “maşallah” çok “milliyetçi” bir televizyon kanalında, suratından nursuzluk akan ve sadece bu nedenle “en az altı ay içeriye atılması gereken” bir “iyi saatte olsunlar”ı konuşturuyorlardı. Tipsizliği nedeniyle kendisini “Türk” olarak tanıtmasa Türklere çok daha fazla yardımcı olacak bu tipsiz, devletin “efsunlu güçleri” içinde tepelerde biryerlerde olduğu havasını yaratarak, “ABD devletmi?; onlar 3-5 şirket sadece; biz ise binlerce yıllık devletiz; devleti biz biliriz; ne o Kuzey Irak imiş; çuf çuf üç-beş bomba atasın, biter gider!”, diyerek “bulutların üzerinde biryerlerden” aşağılayıcı ifadelerle “şimşek”lerini yağdırıyordu... Güleceğim gelmiş, ve “eğer bunlar devletin yetkili ve etkili kişileri ise, doğrusu işleri iş”, diye düşünmüştüm... Şimdi de, vaktiyle “Asmayalım da besleyelim mi?”, sözleriyle ve daha başka incileri ile ünlenmiş olan “bizim oğlan”lardan darbeci cumhurbaşkanı Evren, 7 Kasım 2007 günü Milliyet’te yayınlanmış olan röpörtajında, gazeteci Fikret Bila’ya, “Kürt politikası” konusunda yanlış yaptıklarını anlatıyor...

 

Aslında “olmayan Kürtler”e yönelik bir politikanın nasıl olabileceği ve bu konuda nasıl “yanlış” yapılabileceği de ayrı bir soru ya, gazeteci Bila, karşısındakini sıkıştırmıyor... “Yanlış” imiş de, miş miş miş... “Deveye sormuşlar, ‘neren eğeri?’, diye. O’da , ‘nerem doğruki’ diye yanıtlamış.” Aslında devenin bu eğriliği kendi içinde harmoniktir, uyumludur, ve bu uyum bütünsellik oluşturur, hayvana bir güzellik verir. Güzellik, bütünsellik ve uyumdadır...

 

Evren’e, ve ayrıca “biz devletiz; ABD, 3-5 şirket” diyene, ve yine benzerlerine, “nereniz eğri?, veya nereniz hatalı?” ve de “nereniz düzgün?, veya nereniz doğru?”, diye sorulamaz. Çünkü, bir yerde hatanın olması için, doğruların da olması gerekir. Ve onlar, kendileri değillerdir; kendi beyinleri ile gerçek bilgilere dayanarak düşünüp analiz yapan ve davranan gerçek varlıklar değillerdir. Onlar, ve onlara benzeyenler, başkalarının dedikleriyle, başkalarını bilgilerinden alınmış kırıntılarla davranan, başkalarının doğru-yanlış istihbaratları ile davranan, ve sadece gündelik düşünebilen, derin aşağılık kompleksleri ile şişinirken başkaları tarafından kullanılan, yönlendirilen sorumsuz varlıklardır. O “başkaları”nın izleri ise, Londra’ya, Washington’a ve sözkonusu “3-5 şirket”e dek uzanmaktadır...

 

Oradan buradan alınmış parçalarla üretilmiş sözkonusu yamama varlıkların bir bütünsellikleri olamayacağı gibi, doğal olarak güzellikleri, ve ayrıca doğruları ve yanlışları da olamaz... “Köpek” Sabri, ara-sıra içtimalarda, “Kafanızı öyle boş şeylerle doldurmayın, sonra yer kalmaz!”, derdi. Ve hemen ardından, yüzüne manalı bir ifade vererek ve kendi kendisine konuşur havalarda, “Bu devlette nasıl yükselilebileceğini ben bilirim!”, diye eklerdi... Doğrusu, yükselmekle mükselmekle alakası olmayan, okuduğu romanların ve öykülerin etkisinde tamamen farklı düş dünyası içinde yaşayan bir çocuk olarak, o günlerde, bu sözler benim için bir anlam taşımazlardı, ve üzerlerine düşünme zahmetine katlanmazdım. İleride “köpek” Sabri’nin kurmay subay olmadan tümgeneralliğe dek yükselmiş olduğunu duyacaktım...

 

Sonsuz kapasitesi olan tek organ konumundaki insan beynini, “fazla doldurulmaması gereken bir çöp kutusu” gibi düşünen “işbilir”lerin yükseldikleri, ve yönettikleri bir ülkenin işi iştir doğrusu... Cumhurbaşkanlığı forsunda yeralan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “geçmişi” kabuledilen 16 devletin gerçekten mirasçısı olabilmek için, bu devletlerin tarihlerini doğru ve analitik biçimde özümsemiş olmak, onların gerçek deneylerinden ders çıkartabilmiş olmak, gerçek bir tarih bilincine sahibolmak gerekir. Şüphesiz bu da yeterli değildir. Çünkü, tüm medeniyetler ve medeniyetin en önemli ürünlerinden biri olan devlet örgütlenmeleri, birbirleri ile alışveriş halindedirler. O nedenle, dünya da yaşamış tüm önemli devletlerin yaşam süreçlerinin, ve bunların miraslarının hangi devletleri neden, nasıl, ve ne ölçüde etkilemiş olduğunun bilincinde olmak gerekir... Aksi taktirde, lafla herhangi bir devletin mirasçısı olunamaz.

 

Örneğin, gerçek tarihçilerin çok daha iyi bildikleri gibi, Selçuklu devletinin örgütlenme modeli ile Osmanlı devletinin örgütlenme modeli arasında temelde önemli farklılıklar vardır. Bu iki farklı yapının birden aynı derecede mirasçısı ancak lafta olunur... Medeniyetlerin beşiği olan eski Mısır’ı, Mezopotamya’yı, Pers’i, Roma’yı ve özellikle Doğu Roma’yı, ve birbirlerini izleyen farklı karakterlerdeki Emevi-Abbasi imparatorlukları ile İslam medeniyetini anlamadan, Sünni-Şia farklarını gerçek anlamlarıyla bilmeden, tüm bunları en azından temel çizgileri ile özümsemeden, Osmanlı devlet örgütlenmesi üzerine doğru analizler yapabilmek, ve tarih içinde değişkenliği ile Osmanlı modelini Selçuklu örgütlenmesi ile analitik biçimde karşılaştırabilmek olanaksızdır...

 

Günümüzün Türkiye Cumhuriyeti, kanımca, o forsta 16 yıldızla simgelenen devletlerden ziyade, ağırlıklı olarak -Osmanlı’nın temellerinde duran- Doğu Roma’nın (Bizans) mirası üzerinde yükselmektedir. Ve yine en azından yaklaşık 520- 560 yıllarının Doğu Roma’sının; bir başka ifadeyle, I. Justinian, Theodora ve ordu komutanı Belisarius Bizans’ının yüksek bir bürokratı ve tarihçisi olan Prokopius’un “Gizli Tarih”ini okumadan, günümüz Türkiyesi’nin -dış süreçler ve dış politikalarla da bağlantılı- içpolitika entrikalarını, ortalıkta dolaşan haberlerin ne ölçüde doğru veya yalan oldukları kavrıyabilmek olanaksızdır... Kısacası, “16 devletin mirasçısı” geçinmekle, ve “biz devlet geleneğine sahibiz” diye hava atmakla, olacak iş değildi devlet geleneğine sahibolmak. Bu şekilde ancak afyonkeşler gibi kendi kendini uyuşturup dolduruşa getirebilirsin, ve olan da sadece budur...

 

Değişik nedenlerle yaşamlarında hiçbir işe yaramamış, ne topluma elle tutulur bir katkıları ve ne de herhangi kaydadeğer bir üretimleri olmamış kişilerin soylarının soplarının “asaletiyle” veya “zenginliği”yle övünmeleri nasıl onların gerçek değerlerini değiştirmiyorsa, bir devletin gücünü ve değerini de geçmişte kurulup yıkılmış olan devletler belirlemez... Her birey için eşit biçimde işleyen çağdaş demokratik kurumlara, bunları denetleyecek mekanizmalara toplumu kavuşturmadan; vatandaşların ekonomik ve toplumsal güvencelerini sağlamadan; insanların can, mal, eğitim, haberalma ve kendilerini ifade etme haklarını herkes için eşit ölçüde geçerli yasalarla garanti altına almadan; tüm bunları pratikte yaşama geçirmeden, ve geçmiş ile günü doğru değerlendirebilen bilim kurumlarına ve yalan haberler yaymayan bir medyaya sahibolmadan, kaç devletin mirası üzerine oturulduğu hakkında hava atmak, bir devletin gerçek sağlamlığının ve geleceğinin garantisi asla olamaz. Ayrıca, 16 devlet “kurmuş” olmak demek, aynızamanda 16 devleti de yıkmış olmak anlamına gelir, ve 17nci devletin de yıkılmayacağının bir garantisi yoktur... “Sonsuza kadar” falan filan, bilinen palavralardandır. Dünyamız bile sonsuza kadar yaşamayacaktır. Yeryüzünde ve evrende kalıcı ve kutsal olan bir tek şey yoktur...

 

Biryandan ABD merkezli IMF ve Dünya Bankası gibi mali kurumlara yüzmilyarlarca dolar borçlanırken; Silahlı Kuvvetlerin kullandığı en gelişmiş modern silahlar, uçaklar, helikopterler, füzeler, teknolojik olarak, ABD merkezli askeri-endüstri komplekslere bağımlı iken; üzerinde yaşadığın topraklar -bazılarına senin subaylarının dahi giremedikleri- ABD askeri üsleri ve nükleer silahları ile dolu iken, kalkıpta, “ABD devletmi?; onlar 3-5 şirket sadece; biz ise binlerce yıllık devletiz; devleti biz biliriz!”, diye şişinmek, aslında komik bile değildi. Sadece miğde kaldırıcıydı...

 

“Senin” o zavallı beyninle küçümsemeye çalıştığın ABD’nin üniversitelerinde, “senin” yaşamakta olduğun ülkenin tarihi, dini, Şia-Sünni ayrımları, coğrafyanda varolan -İslam’ın üç ana koluna özgü- değişik mezheplerin farklılıkları, senden defalarca daha iyi araştırılmakta, ve bilinmektedir. Yukarıda adları anılan medeniyetlerin ve anılmayanların geçmişleri, tarihleri en iyi ABD üniversitelerinde araştırılmakta ve bilinmektedir. Olay bunlarla da sınırlı değildir. Yine onlar, “senin” sadece tarihini ve gününü değil, üzerinde yaşadığın coğrafyanın demografik yapısını ayrıntılarıyla bilmektedirler. Türkiye’nin ve ayrıca tüm Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde hangi değişik halk guruplarının nasıl yaşadıklarını, nasıl konuştuklarını, batıl inançlarını, korkularını, sevinçlerini, neleri yiyip içtiklerini tüm ayrıntılarıyla bilmektedirler. Onlar, “senin” pazarını “sen”den  iyi bilmektedirler. Ve onlar, “senin” sahibolamadığın kadar sağlam, örgütlü ve işleyen birtakım kurumlara sahiptirler... Kısacası onlar, dünyamızda kurulup yıkılmış medeniyetleri, devletleri, bunların farklı kurumlarını ve değişik kurumlarıyla halen yaşayan devletleri “senden” çok daha iyi bilip anlamış olmaları nedeniyle, “senden” defalarca daha güçlü bir devlet geleneğine gerçekten sahiptirler...

 

Fakat tüm bunlar demek değildir ki, onların da, ABD’nin de iflah olmaz zaafları yoktur ve onlar “yıkılmaz”dır... Evet, herşeye karşın ABD’nin de onulmaz ölümcül zaafları vardır ama, bu zaaflar, “biz devletiz” palavralarıyla ve kendi fıkara halkının ensesinde boza pişirilerek anlaşılamaz... Bilgiyi ve bilimi -Olimpos (Olympus) tanrıları gibi-ne ölçüde ellerinde tutuyor olsalarda, ABD’nin çare bulunamayacak ölümcül zaafı, sistemin temellerinde gizlidir... Hem ulusal ve hem de uluslararası arenalarda uzlaşmaz çelişkilerle (antagonizmalarla) bölünlünmüş ve sadece azami kâr motivasyonuna göre işleyen, ve kendisini yeniden bir üst düzeyde üretme yeteneğinden yoksun olan emperyalist-kapitalist bir sistemi ölümden kurtarmanın çaresi yoktur. Azami kâr motivasyonunun bir sonucu olarak ekonomisi alabildiğine dengesiz gelişen, vücüdunun sadece belli birtakım kaslarını geliştirebilmiş özürlü bir insan gibi en çok kazanç getiren karmaşık silah sistemlerini geliştirip üretmenin ötesinde üretici güçleri yeterince geliştiremeyen, ve tatlı kâr üstü kârları nedeniyle fosile dayalı endüstrilerden daha ileri yeni teknolojilere geçmekte zorlanan, ve bu takıntıları sonucu silahlanma harcamalarını sürekli arttırmak zorunda kalan bir sistemin sonuçta -dünyayla birlikte- kendi kendisini yiyip bitirdiği ortadadır...

 

Sorun, bu ölümün (ABD merkezli emperyalist imparatorluğun ölümünün) nasıl ve nezaman geleceğindedir. Aynı çöküşün, çevresi ve tüm dünya için ne ölçüde yıkıcı olabileceğidir sorun. Yine sorun, mümkünse bu ölümün nasıl ve nekadar geciktirilebileceğinde, veya nasıl ve nekadar hızlandırılabileceğindedir...

 

Küçük yaşlardan beri -aile içinde ve ilk öğrenim sıralarında- yanlış yönlendirilen, toplumsal yaşamın işleyişi içinde çeşitli baskılarla sürekli korkutulan, asıl olarak kolay maddi kazançlara doğru motive edilen, birtakım meslekleri sadece ve sadece toplumsal statüleri ve maddi kazançları nedeniyle seçen okumuşlardan, çokyönlü düşünmelerini ve düşüncelerini cesaretle açıklamalarını beklemek olanaksızdır. Aynı tiplerin, o an toplumda egemen modaların, iktidar odağından ponpalanan modaların dışına çıkarak gerçek sorunlar ve bilinmesi gerekenler üzerine sınırsızca kafa yormalarını, gerçekleri  korkusuzca araştırmalarını beklemek olası değildir. Örneğin, “vatandaş türkçe konuş” modası egemenken sözkonusu tiplerin Kürtler üzerine araştırma yapmaları beklenemez ama, aynı tipler, farklı koşullarda, Kürtlerin Batı’da popüler olduğu koşullarda, “Kürt olduklarını” dahi anımsayabilirler... Yine şüphesiz bu tiplerin, tüm yaşamlarını vererek, ve ağır bir emek harcayarak herhangi bir bilim dalında yeni buluşlar yapmaları da beklenemez...

 

“Devlet geleneğine sahip” Türkiye’de olduğu gibi, sözkonusu okumuşlar, sınırsız düşünmek, gerçeği araştırmak yerine, güne ve güçlüye uymaya çalışırlar. Gerçeği bulma aşkı yerine, tüm motivasyonları, geçici maddi kazançlar ve kolay kariyerdir. Egemen güçler tarafından estirilen rüzgarlara, günün modalarına uymaya çalışmanın ötesinde beynini çalıştırmaktan çekinen ve moral değerleri tahrip edilmiş aydınlarla, ne bir toplum kendisini yeniden üretebir, ve ne de bir devlet ömrünü uzatabilir. Bu tip aydınlara sahibolan yönetimler, dostlarını ve düşmanlarını doğru tanıyamazlar... Olan, günümüzde varolan onlarca TV kanalında izlenmekte olduğu gibi, genellikle hep aynı birilerinin sürekli ekranlarda boy göstermeleri, her aktuel konu hakkında -birbirlerinden araklama düşüncelerle- sürekli lak lak lak laf üretmeleri olur. Ve böylece benzer laflar ağızlarda sakız gibi çiğnenir; salyalar yutulurkern, konuşmacılar kendilerinden biraz daha memnun hale gelirler. Topluma doldur-boşalt yaptırılır. Ve sonuçta, doğru eylemle zamanında müdahale edilemeyen yaşam, yan tarafta bildiği gibi akar gider. Uluslararası arenada egemen güçler, kapalı kapılar ardında hazırlanmış planlarını -tüm trajik sonuçlarıyla- yaşama geçirmeyi sürdürürler...

 

Gözleri sımsıkı bağlı zifiri karanlıklar içindeki kurbanını işkence odasına aldıktan sonra, önce, “nerede olduğunu biliyormusun?”, diye sorup, ardından tam bir amerikan aksanı ile, “Türk genelkurmayına bağlı kontragerilla örgütünün elindesin!”, demekle “devlet geleneği”ne sahip olunmaz, olunamaz kanımca. Ve yine hiçbirşey göremeyen karanlıklar içindeki kurbana, “kaldır kafanı bak, kimin karşısındasın?”, diye sorduktan sonra, “Atatürk’ün karşısındasın!”, diye bağırmakla, ve ardından sadece denemek ve eylenmek için kurbana işkenceye başlamakla, ne Türk olunur, ne Atatürkçü olunur, ve ne de “devlet geleneği”ne sahip olunur. Sadece ve sadece bazı insanların kişilikleri iyice tahrip edilirken, tarih bilinci olmayanlar da Atatürk’e ve tüm Türklere alabildiğine düşman edilirler...

 

Bazı satınalınmış veya zaten baştan görevli psikopatlar aracılığıyla denetlenip yönlendirilen kitlelerden kopuk terör örgütünün tüm işleri ayrıntılarıyla bilindiği halde; olaylar, sözkonusu bireysel terörist guruba bulaşmış işkence altındaki kurbandan çok daha iyi bilindiğin halde; birtakım günlük politik hesaplar sonucu sınırlı darbe vurulmak zorunda kalınmış denetim altındaki bireysel terör gurubuyla sorguyu yapanların bağlarını açık edebilecek gerçek bir ifade almamak için, bölük pörçük uydurma ifadeler alınırken, sadece denemek ve eylenmek için kurbana işkence etmekle, elektrik vermekle, ne Türk olunur, ve ne de “devlet” korunur. Olayların içyüzünde habersiz bazı yüksek devlet görevlilerini daha baskıcı bir sistem yönünde manupule edebilmek amacıyla, yönlendirilmiş düzmece ifadeler alınmakla, devlet olunmaz ama, uluslararası arena da egemen güçler hesabına devlete zarar verilir...   

 

Ve yine devlet içindeki bir kliğinin iktidar hesapları yönünde kurbandan zorla aldığın manupule edilmiş gerçekdışı bölük pörçük ifadeleri dayanak yapıp, denetimin altındaki kitlelerden kopuk üç kuruşluk terör guruplarını, “çok tehlikeli ‘komünist’ örgütlenmeler” gibi tanıtarak, bu şekilde birtakım devlet görevlilerini ve halkı korkutularak, ancak Washington’un planlarına hizmet edebilirsin. Sözkonusu denetim altındaki terörist gurupçukla kendi bağlantı halkalarını gizleyen kopuk kopuk uydurma ama ürkütücü ifadeleri, gücü elinde tutan bazı generallerin önlerine atıp, onları istediğin yanlış hedeflere yönlendirerek, sadece demokratik süreçlere ve sonuçta sözde sahip çıktığın devlete zarar verirsin. Tüm bu yaşanmış ve değişik versiyonları yaşanmakta olan entrikalarla “Türk devleti”ne değil ama, sadece  Beyaz Saray’a hizmet edebilirsin, ettin ve etmektesin...

 

Kitlelerden kopuk terörün ikili oynamış bazı tiplerini, devlet içinde varolan kamplar arasındaki kavgaya alet edilmiş bazı hastalıklı psikopat sahte kahramanları, “devrimci” gibi efsaneleştirerek, bu kendileri olmayan kirli hayaletleri tamamen uydurma öykülerle olduklarından yüzde yüz farklı tanıtarak, “sol” adına bireysel terör eylemlerini denetim altında kalıcılaştırmakla demokrasiye değil, sadece ve sadece faşist komplolara hizmet edilir. “Solcu” kimlikli satınalınmış birtakım karaktersizlerin yalanlarla dolu düzmece anlatımlarından da yararlanarak kitlelerden kopuk ve kitleleri sosyalizmden soğutan “sol” terörü efsaneleştirmekle, bunları yerli-yabancı servislerin denetiminde kemikleştirip kullanmakla, birtakım süikastler dahil hertürlü kirli işte kullanmakla, halktan yana demokratik bir devlet değil, sadece ve sadece emperyalist çarklara yakasını kaptırmış faşizan bir devlet yapılanması üretebilirsin. Devletlerin örgütlenmelerini, ve iç-dış politikalarını yeniden şekillendirme amaçlarıyla sözkonusu dolapları çeviren servislerin, demokratik süreçleri baltalamanın ötesinde bir niyetlerinin olmadığı da zaten ortadadır...

 

Yine aynışekilde, gündelik politik rant hesaplarıyla, kitlelerden kopuk -denetim altındaki- terörizmin sahte “kahramanları”na “devrimci” niyetine sahip çıkılarak, ancak demokratik süreçlere ve sosyalizme zarar verilebilir. Ülkedeki demokratik süreçlere en büyük zararları vermiş olan kitlelerden kopuk provokatif şiddet eylemlerini “devrimcilik” gibi tanıtmaya çalışanlar, gerçek yığınsal devrimci eylemleri, kitlelerle bağ kurabilecek bilimsel demokratik sosyalist hareketleri bilerek veya bilmeyerek baltalamaya çalışanlardan başkaları değillerdir. Zaten aynı nedenle, devrim düşmanı birtakım yerli-yabancı servisler, sözkonusu birysel terör eylemlerini olduğundan kat kat fazla gösteren gerçekdışı bilgileri, ve bunların öndegelen birtakım aktörlerinin hastalıklı kimliklerini gizleyen sahte biyografileri, tüm olanakları ile gençlerin bilinçlerine pompalamaya çalışmaktadırlar...  Gerçeklerden tamamen uzak böyle bir sahte devrimciliğe, uydurmacılığa ve yalancılığa başlandıktan sonra, söylenen yalanların peşinden yenilerinin gelmesi kaçınılmazdır. Yalan, yeni yalanları doğuracaktır... Ve ondan sonra, sürekli, “neden Türkiye’de ciddiye alınacak sosyalist bir örgütlenme ve eylem yok?”, diye sorulacaktır...

 

Güçlü ataerkil kültürün bir sonucu olarak, kişiye tapınma geleneğine sahip yığınların beyinlerinde şişirilmiş birtakım hastalıklı kukla karakterlerle, ikili oynamış ve oynayan tiplerle, ne “sosyalist” mücadele ve ne de “ulusal kurtuluş” mücadelesi verilir. Bunlarla anacak, bugüne dek olduğu gibi, birtakım emperyalist servislerin bataklığında kulaç atılır... Çekirdekten hastalıklı kukla “başkan”, değişik röpörtajlarında, “ben onların nemasını çok yedim” diye övünerek gerçek kimliğini açıklarken, yerli servislerle bağlarını açıkça itiraf ederken, böyle bir başkanın ve benzerlerinin öndeliğinde doğru ve haklı bir mücadele verilemez. Esen politik dalgaya göre bölgede patron değiştiren bir örgütle, ancak cehenneme gidilir. Kızıl yıldızlarla gidip sonunda -Mucahidin veya Taleban gibi- CIA’nın koynuna girilir. Sonuçta, bu tip örgütlenmelerle, ne ulusal bir sorun çözülür, ve ne de bir halk kurtarılır. Bunlarla, bölgeyi istikrarsızlaştırarak birtakım politik kazançlar elde etmeye çalışan bazı emperyalist merkezlere hizmet edilir ancak...

 

Sözkonusu kızıl yıldızlarıyla -hem Batı’da ve hem de Doğu’da- gençleri yanıltan birtakım kukla örgütler, sözkonusu dezinformasyonlarının ve provokasyonlarını tekbaşlarına gerçekleştirmemektedirler şüphesiz... Doğru halkçı hedefleri olan demokratik yapılanmaların varolup yaşamalarını engellemek amaçlarıyla, bu tip hastalıklı terör  örgütlenmelerine kanalları açan devlet servisleri, aslında kötülüklerin anası konumundadırlar. Faşist milliyetçi renklerle de boyalı eksterm “sol” gurup üretme oyununu gerçekleştiren devlet servisleri, halkın gününe ve geleceğine yönelik ihanetlerin asıl ve en büyük sorumlularıdırlar... Kolaycı kör cahil beyniyle ülkenin batısında başarıyla gerçekleştirmiş oldukları provokasyonları, üretmiş oldukları denetim altındaki ekstrem “sol” yapılanmaları, ve bunlarla demokratik süreçlere vurmuş oldukları darbeleri, tamamen farklı ulusal bir kimyası olan Doğu’da da tekrarlamaya kalkıp ipin ucunu ellerinden kaçıranlar, aslında, lanetlemeye çalıştıkları şiddet örgütlerinden defalarca daha fazla gerçek hainler konumundadırlar...

 

Kısacası, açgözlü dar bakışlı gözlerde büyütülen küçük kazançların peşinde sahnelenen ikiyüzlülükler, ve söylenen yalanlarla, “sol” ile sağ denen akımlar sonuçta özünde farksızlaşır. Çağımızda olduğu gibi giderek insanların güvenleri neredeyse herşeye sıfırlanır. Böylece, özellikle “sol” maskesi takanlar tarafından emekçi halk yığınlarına yönelik en büyük ihanetler sahnelenmiş olur...

 

Her tür pislikten birileri, hatta Rotary Kulüp üyesi oldukları bilinen birileri, “Atatürkçülük”ten “Komünist”liğe ve “Alevi”liğe dek türlü türlü ökseyi içeren yayınlarında, belirsiz provokatör kimliğini “cepheci” rumuzunun gerisine saklayarak yalanlarını yayan ne idiğü belirsiz sahtekarların yedeğinde, rahat lüks dairelerinden ve işyerlerinden, “silahlı mücadele” kışkırtmaları yaparak, ve bireysel terörün bazı sahte kahramanlarının rozetlerini yakalarına takarak, hem caka satmaya ve hem de insanları aldatmaya çalışırlarken, ve tüm kanallar bu sahtekarlara ve görevlilere açıkken, sağlıklı bilimsel sosyalist hareketlerin ve işlerliği olan bir demokrasinin doğuşu zordur... Kitlelerden kopuk bireysel teröre şaşkınlıkla veya şaşırtılarak bulaşmış, ve hatta bu arada yaşamını yitirmiş iyi niyetli bazı kişilerde vardır ama, bu durum, ikili oynamış birtakım psikopatları ökse olarak kullanma hakkını kimseye vermez... Rüzgar terse esmeye başlayınca MİT içinde karşı tarafın emrine girmiş, bu yeni anlaşmaları sonucu hukuki sorumluluklarından sıyrılabilmiş, ve sonuçta faşist çetelerden eroin işlerine dek bulaşmadığı pislik kalmamış, ve yine dolandırıcılıklarının bazıları nedeniyle mafya usulü cezalandırılmış kirli karanlık tiplerle ne “devrimcilik” ve ne de “sosyalizm” olur. Faşist çetelerle de bağlantılı bu kriminal karakterler, devletin himayesinde ve her türeden yalanı da kullanarak “devrimci” tiyatrosu oynamaya çalışırlarken; -uydurma öykülerle bireysel terörü yüceltmeye çalışan- bu tiplere tüm yollar açıkken; bir halk deyişiyle, “taşlar bağlı, saldırgan vahşi sürüngenler serbest iken”, tüm sözkonusu gerçeklerin yaşanmakta olduğu ülkede sağlıklı bir demokrasiyi geliştirebilmek olanaklı değildir...

 

“Kanat takmadan uçmaya çalışan” kriminal kariyerist sahtekarlarla, ve birtakım görevlilerle, ve satınalınmışlarla, ve bireysel terörün sahte kahramanlarının rozetlerini yakalarına takıp “sosyalist” veya “komünist” oldukları konusunda nutuklar atan tüm bu tiplerle, kısacası her türden dolandırıcı ile, -günümüzde olduğu gibi- sosyalist hareket ancak sıfırlanabilir. Yerli-yabancı servisler adına “sol” sahneyi denetleme görevini üstlenmiş olanlarla, “Sülün Osman”lık yaparak “örtülü ödenek” rantlarından veya birtakım “fonlar”dan paylarına düşeni almaya çalışanlarla, bunların “devrimciliği” veya “komünizmi” veya “sosyalizmi” ile, ancak bazı  genç insanlara yeni tuzaklar hazırlanabilir. Ve en büyük başarısı sadece kendi insanlarını, kendi bilinçsiz genç insanlarını dolandırmak, denetlemek, ve kışkırtıp ezmek olan baştakiler de, “biz devletiz” diye caka satarlar...

 

Ve yine, vaktiyle -bilmemne birliğinden getireceğini iddia ettiği el bombaları ile- Anıtkabir’i (Atatürk’ün mozolesi) bombalatmaya ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük provokasyonunu yaratmaya çalışırken, birden Atatürk’ün partisinin başına oturtuluveren, ve günümüzde yıldızlı “demokrat” gazetecilerin “ağabeyi” olan -yakasını birtakım servislere çoktan kaptırmış- pisliğin ve benzerlerinin, panellerde, TV kameraları karşısında insanlara “demokrasi” dersi verdikleri bir ülkede, demokrasi ancak bukadar olur. Böyle bir ülkede demokrasinin nasıl işlediğini denetleyecek bir kurum, bir güç bulunamaz...

 

Ortada demokratik alternatifler ve bu alternatifleri yaşama geçirebilecek örgütlü güçler, ve elle tutulur somut hedefler olmadan, kimliği gerçek anlamıyla açık olmayan birtakım kişilerin önderliğinde insanların bayraklarla sokaklara dökerek, ve yine özü benzer başka birilerinin denetiminde farklı yapıdaki yığınları toplumun çoğunluğunu kışkırtacak ahmakça sloganlarla ters yönde meydanlara dökerek, ancak, demokrasi düşmanı güçlerin iktidarı gaspedebilecekleri bir ortam yaratılabilir. Sınıf temellerinden ve yararlarından uzak böyle yapay kamplaşmaların rahatça üretilebildikleri bir ülkede, elbette emperyalist merkezlerin istemleri dışında can alıcı politikalar üretilemez. Buna karşın, bol bol “antiemperyalizm” edebiyatı yapılır. Ve tüm umutlar, NATO ve Pentagon ile -tepeden- en mükemmel biçimde bütünleşmiş örgütlü bir güce, veya AB’nin emperyalist patronlarına bağlanır. Ve bu tezgahın bir parçası olarak, birileri, içte-dışta, Batılı başkentlerde “demokrasi” adına dolaştırtılıp bol bol gevezelikler yaptırtılarak ünlendirilirler, memnun edilirlerken, olayların fügüranı konumundaki yığınlara “kuyular kazdırtılıp doldurtulur”, oyunun konuşmacı aktörlerini dinleyenler, Hollywood filmlerinden çıkan seyirciler gibi bir an için rahatlatılır... Politik yaşamı sağdan “sol”a bu ölçüde kirletilmiş bir ülkenin yakın tarihi de kolayca doğru olarak yazılamaz, veya bu alanda meydan her türden sahtekara ve yalancıya açılır...

 

İstihbarat servislerini bile CIA’nın ve BND’nin yeniden organize edip eğittikleri böyle bir “biz devletiz”i çok iyi tanıyan Washington’un, ve bağlantılı emperyalist başkentlerin, bu tanıdık “bizim oğlanları” aşağılamamaları ve temelsiz vaatlerle oyalayıp kullanmamaları için bir neden yoktur şüphesiz... Fakat tabii bu arada, henüz kendisi için örgütsüz, en genel anlamıyla eğitim düzeyi düşük ve başındakileri gerçek anlamıyla denetleme yeteneğinden yoksun ülke halkı da aşağılanmaktadır. Hatta, özünde yaraları aynı olan halk gurupları kolayca birbirlerine düşürülebilmektedirler...

 

Sayıları saymakla bitmeyecek bu aşağılamalar, 1990’lı yıllarda da sürmüştür, ve 2000’li yıllarda da katmerlenerek sürmektedir... Örneğin, yakın geçmişi hiç te parlak olmayan, servislerinin tepeleri halen eski Gestapo ve SS canileri ile dolu olan, ve biryandan -vaktiyle Irak’a vermiş olduğu zehirli gazlar gibi- en modern kitle kıyım silahlarını üretirken, diğer yandan işine gelince “insan hakları” tiyatrosu oynayan Washington çömezi emperyalist Federal Alman yönetimi, 1992 ve 1994 yıllarında NATO müttefiki Türkiye’ye -“insani” nedenlerle- iki kez silah ambargosu uygulamıştır...

 

Ve 2000’li yılların başında Pentagon tarafından başına çuval geçirilen Türkiye, yeryüzünde kendisine dostluk elini ilk kez uzatmış olan; daha kurtuluş savaşının sonucu bile kesin olarak belli değilken 1 Mart 1921 günü Ankara ile dostluk antlaşması imzalayan, ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını tanımış ilk devlet olan Afganistan’a, işgalci ABD güçlerinin safında asker yollayabilmiştir. Türkiye yönetimi, fosil enerji tekellerinin ve işgalci Washington’un yararları hesabına NATO çerçevesinde -işgalci ABD ve Federal Alman askerleri ile omuz omuza- Afganistan’a askeri birlik yollamaktan çekinmemiştir. Yine aynı “çuval”lı Türkiye’nin “elhamdülillah Müslüman” hükümeti, Nazi Almanyası’ndan edindiği deneyimlerle yoksul Müslüman Filistin halkını aralıksız katleden, göçe zorlayan siyonist ırkçı İsrail’in güvenliği ve bölgede ABD’nin yararları için Lübnan’a askeri birlik yollamaktan çekinmemiştir...

 

Tüm bu cansiperane hizmetlerine karşın emperyalist merkezlerin Türkiye yönetimini tokatlamayı nasıl sürdürdüğünü, ve ayrıca Türkiye halkını vize kuyruklarında nasıl süründürdüğü herkes tarafından bilinmektedir...  Yasalar karşısında “eşit” vatandaşların “daha eşit olanları” nasıl olsa vize istemeyen yeşil pasaportlara sahiptirler. En devletliler ise kırmızı pasoportlara sahiptirler. Bu nedenlerle, “diğerleri”nin, zaten “devlet tarafından ensesinde boza pişirilenlerin” kuyruklarda sürünmeleri, diğer devletler tarafından da aşağılanmaları “kaydadeğer önemli bir olay değildir”...

 

Günümüzde tüm “vatandaşlara” eşit düzeyde uygulanabilirlikleri tartışılır olsalarda, bundan yaklaşık seksen yıl önce ülkesini çağdaş modern yasalara kavuşturmuş, yasal planda kadınlarla erkekleri eşit hale getirmiş, ülkenin laik bir cumhuriyet haline getirilebilmesi için ağır çaba safetmiş, tek kelimeyle Cumhuriyet’i kurmuş olan Mustafa Kemal’in evinde günümüzde oturanlar, Mustafa Kemal’in sözkonusu hizmetlerinin düşmanlarından başkaları değillerdir. Elbette onlar, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı, kadın düşmanı, hatta İslam’ın diğer tüm Şia ve Sünni kollarının onulmaz düşmanı Vahabi (gerçek adıyla, Muvahhidun) mezhebinin başı Kıral’ın ayağına koşa koşa gideceklerdir...

 

Cümbür cemaat ülkeye misafir gelen -Vahabi- Kıral’dan başkası değildi... Hem normal insani kurallara göre; hem ziyaret edilen devlete gösterilmesi gereken geleneksel biçimsel saygıya göre; ve hem de tüm uluslararası yerleşik adetlere ve mevcut protokole göre, misafir gelinen ülkenin devlet başkanını yaşamakta olduğu resmi konutta kurallara uygun olarak ziyaret etmek gerekmektedir. Bu tavır, o makamda bulunanların kişiliklerinden tamamen bağımsız olarak bir ulusa gösterilen saygının ifadesidir... Cumhurbaşkanlığı makamına oturtulduğu halde, “ait olduğu” makamın saygınlığının neler pahasına yaratılmış olduğunun bilincinde olmayan, kendisine ve ulusuna saygı duymayan birileri, cümbür cemaat gelip lüks bir otele yerleşmiş olan Cumhuriyet düşmanı Kıral’ın, “hele gel bi konuşalım”, davetine elbette koşa koşa giderdi...

 

Olayı daha ilginç hale getiren, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nden Kıral’ın kaldığı otele hangi gün koşa koşa gidildiği gerçeğidir... O gün, yani 10 Kasım günü, saltanatı ve hilafeti kaldıran, dini kurallar yerine medeni yasaları getiren, kadınlara seçme ve seçilme haklarını kazandıran, ve laik bir cumhuriyeti inşaetmiş olan Mustafa Kemal’in 69ncu ölüm yıldönümüydü. Ayağına koşulan Kıral ise, 1800’lü yılların başından beri İngiliz İmparatorluğu’nun kuklası olarak Osmanlı topraklarında kıyımlara, yıkımlara, yağmalara neden olmuş; I. Dünya Savaşı boyunca İngiz ajanlarının denetiminde Osmanlı ordusuna saldırmış; hastalıklı puritan (safcı) ideolojisinin bir ürünü olarak başta Şia inancından olmak üzere Hanefi ve Şafi inancından onbinlerce Müslüman halkın kanına girmiş; peygamber ailesinin ve peygamber yoldaşlarının mezarlarını yıkmış; II. Dünya Savaşı’nın ardından Washington’un kuklası haline gelmiş; günümüzde Kafkaslar’da ve Orta Asya’da CIA ile birlikte Taleban’ı beslemiş; ve daha dün tüm Osmanlı tarihi eserlerini yerlebir etmiş olan kadın düşmanı çağdışı bir ailenin temsilcisidir. Ve halen cumhuriyet düşmanı olduğu açık olan böyle birisine, Cumhuriyet’in başında oturanlar, “devlet şeref madalyası” vererek yaltaklanmalarını sürdüreceklerdi...

 

Tamam anlaşıldı, sizler de (Cumhuriyet ve laiklik düşmanı Kıral’ın ayağına koşa koşa giden cumhurbaşkanı ve başbakan da), Atatürk’e, O’nun yaratmış olduğu laik Cumhuriyet’in temellerine düşman olduğunuzu geçmişteki söylemlerinizle defalarca belli etmiştiniz. Olayın bu yanı açıktı ama, “Müslüman” geçinen ve “Müslüman” olarak oy isteyen sizlerin, Peygamber’in ve yoldaşlarının mezarlarına, anılarına da mı saygınız yoktu? Osmanlı’nın yerlebir edilen tarihine de mi saygınız yoktu? “Allah, elhamdülillah, din, iman, peygamber” sözcüklerini ağızlarından düşürmeyen sizler, gerçekte neydiniz?, ve “dini imanı olmayan para”nın ötesinde neye inancınız vardı acaba? Böyle, kendisine, halkına, ulusuna saygı duymayan birilerine, ve onlar tarafından temsiledilen bir devlete, ve topluma kimlerin gerçekten saygısı olabilirdi? Hergün yoksul Filistin halkının başına uçaklar ve helikopterlerle ateş yağdıran zalim ırkçı İsrail devleti ile kurulan yakın ilişkiler ise, bu “İslam” tüccarı yönetimin işlerinin bir diğer boyutuydu...

 

Ayağına koşulan Kıral’ın dedesi, halka, kadınlara, mezarlara, anıtlara, dine karşı işlemiş olduğu suçlar nedeniyle tutuklanıp getirildiği İstanbul’da Osmanlı tarafından idam edilmişti... Günümüzde, Atatürk’ün 69ncu ölüm günü olan 10 Kasım 2007’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı ve başbakanı, -dedesi Osmanlı tarafından idam edilmiş- Kıral’ın kaldığı otele koşa koşa gidiyorlar, Cumhuriyet sembollerinin, Atatürk portrelerinin, ve ülke bayraklarının olmadığı bir salonda huzura çıkarak, bir sirk artisti görünümündeki Kıral’ın sağında ve solunda uslu yeğenler görünümünde poz veriyorlardı. Böyle bir Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafında yönetilen bir ülkeye, ve bunları iktidara taşıyanlara saygı duyulması mümkünmüydü ve mümkünmüdür?.. Ondan sonra, “vatan, millet, sakarya, bayrak” vs... Ve günümüzde devletin tepesine oturtulmuş bu kişiler, gözleri sımsıkı bağlı kurbanlarına, “Kaldır kafanı bak!, kimin karşısındasın?” diye sorduktan sonra, “Atatürk’ün karşısındasın!”, yanıtını verip işkence seansına başlayanların adamlarıdırlar...

 

Eski Ahit’in (Tevrat), “Tekvin” (yaratma, yaradılış) başlıklı ilk bölümün 4ncü babında yeralan Kabil (Kain) ile Habil öyküsü, aslında, medeniyete geçişle birlikte başlamış olan sınıfsal çatışmaların, cinayetlerin öyküsüdür. Bu, uzlaşmaz toplumsal çelişkilerin ve politik amaçlı gerçek savaşların; mal ve iktidar edinme amacıyla işlenen cinayetlerin; insanların bir bölümünün köleleştirilerek aşağılanmaları ile başlayan kardeş kavgasının öyküsüdür... Tevrat’ın öyküsünde, “Adem ve Havva’dan olma” Çiftçi Kain (Kabil), kardeşi koyun çobanı Habil’i öldürür, ve bu cinayetini gizler...

 

Tevrat’ta veya bir başka “kutsal” kitapta açıklaması olmasa da, artık, tarımla birlikte sınıflı topluma geçilmiştir. Çiftçilik sayesinde yaratılan artık değer, zenginlik, beraberinde toplumda çokyönlü bir sınıf ayrışmasını, köleliği, ve zenginliklerin paylaşılması temelinde sınıf çatışmalarını getirmiştir. Başlayan yeni süreçle birlikte yalanlar, ikiyüzlülükler, kariyer kavgaları, çinayetler, yepyeni boyutlar alarak gelişmiştir... Grek mitolojisinin diliyle, Pandora’nın kutusu devrilmiş, tüm kötülükler yeryüzüne dağılmıştır... Fakat insan soyu umudunu, güzel günlere umudunu hiçbirzaman yitirmeyecek, ve birileri bildiği doğruları söylemeyi, haksızlıklara karşı mücadele etmeyi sürdürecektir...

 

Halk yığınlarını silahsızlandırırken devleti ve devlete bağlı silahlı gücü de doğurmuş olan, ve su üzerindeki yağ lekeleri gibi doğup süreç içinde karmaşık çatışmalarla çevresine doğru yayılan böyle bir sınıflı toplum düzeni, diğer adıyla medeniyet, sadece kendi içinde toplumsal uzlaşmazlıklar ve çatışmalar yaratmamıştır. Tarıma dayalı olarak başlayan, ve süreç içinde günümüzün en ileri mevcut teknolojilerine sahibolmaya dek uzanan zengin karmaşık bir serüven yaşamış olan medeniyet, başlangıcında, henüz tarıma geçememiş, mal varlığı temelinde sınıfsal ayrışmaları güçlü biçimde yaygınlaştıracak artık değeri yeterince üretememiş toplumlarla da, çobanlık düzenini sürdüren “barbar” topluluklarla da çatışmıştır. Yine medeniyet, zaman zaman bunları kullanmıştır da... Medeniyetin ilk doğuş dönemlerinde, değişik medeniyetler, kendi içlerinde oluşan sınıflar arasındaki çatışmaları yaşarlarken, aynızamanda kendi aralarında, ve ayrıca çevrelerindeki barbar göçebeler ve yarı göçebelerle de savaşmışlardır. Kısacası sınıf çatışmaları, aynızamanda hem farklı medeniyetler arasındaki savaşlar ve hem de çiftçiliğe dayanan medeniyetlerle çoban göçebe “barbarlar” arasındaki savaşlar biçiminde sürmüştür. Günümüzde aynı kavga, emperyelist merkezlerin kendi içlerindeki sınıf çatışmaları, emperyalist guruplar arasındaki paylaşım çatışmaları, ve emperyalistlerle yoksulların, sömürülenlerin çatışmaları, ve yine emperyalistler tarafından kullanılan yoksulların kendi aralarındaki çatışmaları olarak, ve geçmişe göre çok daha karmaşık biçimler alarak sürmektedir...

 

“Adem ile Havva’nın çocukları olarak doğan” kardeşlerden tarımcı Kabil’in (Kain), koyun çobanı kardeşi Habil’i öldürmesini ve cinayetini gizlemesini anlatan Tevrat öyküsü, tarıma dayalı olarak zenginleşmiş medenilerin, eski kardeşleri daha yoksul göçebe çobanlara saldırılarını, ve artık geçmişteki kardeşliğin kalmadığını, yalanın ve kötülüklerin başladığını, sembolik Habil ve Kabil karakterleriyle ifade etmektedir... İnsanın, kendi yaratmış olduğu değerlerin, paranın, malın, kariyerin tutsağı olmasıyla birlikte güçlenerek yaygınlaşan yalanlar, boş böbürlenmeler, hileler, entrikalar, komplolar, cinayetler, günümüzün emperyalizm egemen dünyasında, etkilerini, tüm milletlere, başta üst sınıflar olmak üzere toplumun tüm kesimlerine, ve yine sağdan “sol”a politik yelpazenin heryanına yayarak, ve geçmişte görülmemiş boyutlara ulaşarak sürdürmektedir... Ve tabii “Pandora’nın kutusu”nun dibinde kalan umut ta halen canlılığını korumaktadır.

 

Sadece ABD’den veya Türkiye’den değil, diğer tüm milletlerden ve toplumun farklı kesimlerinden ve yine politik yelpazenin farklı yanlarından örneklerle -daldan dala atlayarak- alabildiğine uzatılabilecek bu ikiyüzlülükler, yalanlar, aşağılamalar, kullanmalar öyküsünü, İsveç’ten bir olayla noktalamak sanırım en uygunu olur... Çünkü İsveç, tam 200 yıldır savaş yüzü görmemiş, 1900’lerin başında çok yoksul iken, -hiç sömürgesi olmadan- zenginleşmiş, dünyanın en ileri teknolojilere sahip ülkeleri arasında yerini almış ilginç bir ülkedir. Günümüzde isteyenin istediği düşünceyi korkmadan ifade edebileceği bir ülkedir İsveç.

 

İsveç, aslı Müslüman göçmen de olsa, kendi vatandaşlarına dünyanın heryerinde sonuna dek sahip çıkmaya çalışan bir ülkedir. Türkiye’nin “elhamdülillah Müslüman” yönetimi Guantanamo’da tutulan vatandaşları için kılını kıpırdatmazken, İsveç yönetimi, Guantanamo’ya götürülmüş Müslüman bir İsveç vatandaşını kurtarmak için dünyayı ayağa kaldırmış, ve bu genci diğer kurtulanlara göre göreceli erken kurtarmış bir ülkedir... Fakat diğer yandan İsveç, aynızamanda, yasalara aykırı olarak CIA ajanlarına insan teslim edildiğinin ortaya çıkmış olduğu bir ülkedir... Yine de İsveç, her milletten göçmenler için yeryüzünün en güvenlikli ülkelerinin başında gelmektedir herhalde...

 

Kısacası, -sıradan insanlar için olumlu yanları çoğunlukta olmakla birlikte- sonderece çelişkili özellikleri aynı anda bünyesinde taşıyan bir ülkedir İsveç. İyi niyetli ve çok çalışkan halkını biryana koyarsak, dıştaki kabuğun altı biraz kaldırılınca, onyıllardır “tarafsız” İsveç’te de ikiyüzlülüklerin, yalanın, değişik kötülüklerin katmerlilerini görebilmek olasıdır. Ve yine bilindiği gibi, günümüze dek ne sosyal demokrat başbakan Olof Palme’yi hedef almış cinayetinin gerçek failleri, ve ne de yine sosyal demokrat dışişleri bakanı Anna Lindh’i bıçaklayarak öldürmüş olan katilin gerisinde duran güçler açığa çıkartılabilmiş değillerdir... Sonuçta İsveç’te bu dünyanın bir parçasıdır, ve hepsinden öte emperyalist sistemin içerisindedir... Çok ileri teknolojilere dayanan karmaşık yapılardaki İsveç silahlarının üretimi, ABD askeri-endüstri kompleksleri ile bütünleşmiştir...

 

Kendi yasalarına göre savaş halindeki ülkelere silah ihracetmesi yasak olan İsveç, günümüzde Afganistan’da ve Irak’ta savaş halinde olan ABD’ye en ileri silah teknolojilerini ve sofistike silahları ihraç etmektedir. Diğer yandan, bu satırları yazanın hemen aklına gelen, sekiz yıllık kanlı İran-Irak savaşı günlerinde İsveç’in, Singapur üzerinden Irak’a anti-personel mayınlar ve başka silahlar ihracettiğidir. Yine aynı yıllarda ve aynı yöntemle İsveç, İran’a da hücumbotlara monte edilebilecek 55 mm’lik toplar, askeri taşıt araçları vs. ihracetmiştir... ABD-İngiliz koalisyonu Mart 2003’de Irak’ı işgale başladığı zaman, İngiliz askerlerini taşıyan İsveç gemileri yüzmilyonlarca dolar kazanmışlardır... Hindistan’a yapılan ağır toplar ve roket atarlar ihracı sırasında yaşanmış olan rüşvet sıkandalları halen akıllardadır.

 

İsveç’te faaliyet gösteren sayıları bilinemeyecek kadar çok demokratik derneğin arasında, “Afganistan Komitesi” adlı bir örgüt te vardır. Sözkonusu komite, Sovyet silahlı güçlerinin Afganistan’a girdiği yıllarda -genellikle sosyal demokrat politikacıların öncülüğünde- kurulmuştur. “Afganistan Komitesi”, Sovyet askeri birlikleri Afganistan’da bulundukları sürece, Sovyet işgaline karşı binlerce kişinin katıldığı birsürü miting ve toplantı örgütlemişti. Afgan ekonomisini yıkmakta olan -eroin üreticisi ve kadın düşmanı ortaçağ kalıntısı- Mücahidin örgütlenmesini, tüm emperyalist Batı’nın yönetimlerinin ağzıyla, “kurtuluş savaşçıları” olarak adlandıran “Afganistan Komitesi”, bu örgütün bazı önderlerini İsveç’e getirtmiş, bunlar için maddi yardım kampanyaları örgütlemiş, ve bunlara sayısını ve miktarını bilemiyeceğim yardımlar yapmıştı...

 

“Özgürlük savaşçıları” oldukları yıllar boyunca Batı’nın uyuşturucu tüketiminin en az yüzde 70’ini karşılayan bu CIA destekli ve kadın düşmanı ortaçağ kalıntıları, -devran dönüp te- ABD için “terörist” oldukları zaman, İsveç için de “terörist” olmuşlardı... Beyaz Saray, “Terörizme karşı savaş” mavalıyla -NATO’yu da alet ederek- enerji yolları üzerindeki Afganistan’ı işgalettiği zaman, İsveç yönetimi de, “terörizme savaş’ın bir gereği” olarak, eski “özgürlük savaşçısı” dostlarına karşı silahını çekmişti... “Soğuk Savaş” yılları boyunca arka kapıdan NATO ile işbirliğini sürdürmüş olan “tarafsız” İsveç, bu kez de yine “tarafsızlığını” sürdürürken, NATO bayrağı altında ve NATO sembolleri taşıyan üniformaların içinde 600 askerini savaşmaları için Afganistan’a yollamıştı. Ve bunlar, “yanlışlıkla” birçok sivilin, çoluğun-çocuğun katledildiği sıcak çatışmaların içine girmeye başlamışlardı... 

 

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından İsveç’te meydanlardan çekilmiş olan, çok uzun süredir sesi-soluğu duyulmayan “Afganistan Komitesi”, NATO bayrağı altında İsveç’in Afganistan’a asker yollaması üzerine, ve muhtemelen “vicdanları biraz soğutma” hesabıyla, kısa süre önce yeniden adını duyurmaya başlamıştı... Tüm yaşananlardan sonra artık sözü eskisi gibi dinlenmez hale gelen aynı komite, bundan yaklaşık bir ay kadar önce, İsveç’in Afganistan’a asker yollamış olmasını protesto eden söylemleri öne çıkartarak, merkezi bir metro (tünel) istasyonunun önüde toplantı örgütledi...

 

Örgütleyicileriyle birlikte tüm katılımcıların sayılarının 20’yi geçmediği bu sönük toplantıyı izlemek için oradaydım. Kürsüye iki-üç metre mesafedeki bir banka oturmuş, Elimdeki gazetenin çoğu boş reklam sayfasına notlar alıyordum... İsveç ortamında tanınmış sosyal demokrat yaşlı bir politikacı, “Sovyet birlikleri Afganistan’dan çekildikten sonra, bu ülkede birdaha çatışma olmayacağını düşünmüştük...”, diyerek içtenlikli olmaktan uzak yapay sıkıntılı konuşmasını sürdürüyordu. Söyleyecek doğru dürüst birşeyi yoktu; çünkü, “Özgürlük savaşçıları” diye eroin tüccarlarını, Batı’nın gençlerini uyuşturan kadın düşmanı karşı-devrimci feodal savaş lordlarını desteklemişlerdi. Onlar gibi CIA’da aynı savaş lordlarını destekliyordu, ve CIA ile aynı safta nasıl bir “özgürlük savaşçısı” desteği olabilirdi ki?.. Sözkonusu feodal savaş lordları, kadın düşmanları, eroin tüccarları hangi halka nasıl bir özgürlük, ve hangi ülkeye nasıl bir barış ve stabilite getirebilirlerdi? “Sovyet birlikleri Afganistan’dan çekildikten sonra, bu ülkede birdaha çatışma olmayacağını düşünmüştük...”, demek, komik bile değildi. Miğde bulandırıcı bir yalan, derin bir ikiyüzlülük örneğiydi bu sadece...

 

Tam bunları düşünürken, yandaki yoldan, yetmiş yaşını çoktan geçmiş görünümü veren çok şık bir adam, -sanki birisi beni O’na göstermiş gibi- gelip pat diye yanıma oturdu, ve kendisini tanıtmadan benimle konuşmaya başladı... Okadar insanın içinde neden bana çarpmıştı bu tip?, yoksa “öyle”ydi de birinimi “arıyor”du, gibisinden her türlü düşünce bir anda aklımdan geçiverdi... O, yanıma oturan, neredeyse ünlü herkesi, tüm yüksek politikacıları, zenginleri tanıyor, ve hepsine lanetler yağdırıyordu. “Kürsüde konuşanın ikiyüzlülüğü yanında sağcıların ikiyüzlülüklerinin çocuk masumiyeti gibi kalacağını” söylüyordu... Acaba atıyormuydu? Fakat adam, ABD’ye tayin edilen İsveç büyükelçisinin hangi şirketlerde nekadar hisse senetleri olduğuna dek birsürü pisliği biliyordu. “Böyle birisinin nasıl elçi yollanabileceğini?”, soruyordu. Daldan dala atlayan anlatımları gerçeğe benziyordu... Biraz sonra, bir sorusundan, beni “gazeteci” sandığını farkedecek ve bozuntuya vermeyecektim. Anlaşılan, “kara kafa” oluşumdan da cesaret alarak yanıma oturmuş, boşalıyordu. Çünkü İsveçliler O’nu dinlemezlerdi...

 

“Dur, yavaş ol!”, diye adamı susturdum, ve neci olduğunu?, sordum... İktisat öğrenimi görmüş, ve emekli olmadan önce, son olarak, uzun süre, elmas ticareti yapan bir şirketi yönetmişti... İçime yine bir kuşku girmişti... Kılığına dikkatle baktım. Ayağındaki sonderece pahalı rugan ayakkabılardan marka gömleğine, en pahalısından süet ceketine dek herşeyi en zenginlere özgü mallardı. Sinekkaydı tıraşıyla, çok kısa kesilmiş saçlarıyla, ve herşeyiyle o zengin çevrenin adamı olduğu havasını veriyordu... Oturduğu semti söyleyince, iyice emin oldum, atmıyordu. Orada İsveç’in en zenginleri yaşarlardı, ve bulunduğumuz metro (tünel) istasyonundan onun oturduğu zengin semtine küçük özel bir tren işliyordu. Anlaşılan, evine giderken yanımda mola vermişti... Yine de iyice emin olabilmek için suallerimi sürdürdüm...

 

“Hiç İsrail şirketleriyle iş yaptınızmı?”, diye sordum... “Yapmaz olurmuyuz”, diye anlatmaya başladı... Anlaşılmıştı, atmıyordu, sadece yalnızdı, ve boşalmak istiyordu. Maddiyata dönük yaşamı içinde, sonunda, yalnız kalmıştı, veya o an ruh hali böyleydi. Hafızasında birikmiş olan kirler O’nu rahatsız etmekteydi...

 

“İsrail şirketleri” denince, birden aklıma UNITA gelmişti... Mart 1966’da CIA’nın ve Irkçı Güney Afrika’nın desteği ile kurulup silahlandırılmış -kriminal unsurlardan oluşma- UNITA, önderi Jonas Savimbi’nin öldürüleceği 22 Şubat 2002 gününe dek Angola’yı kana bulamıştı... Angola devrimine karşı, aynen Nicaragua Kontras’ı, veya Afganistan Mucahidin’i gibi CIA tarafından kurulup silahlandırılmış olan UNITA, siyahları aşağılayan Irkçı Güney Afrika rejimi tarafından da beslenip desteklenmişti. Irkçı Güney Afrika rejimi tarafından beslenen siyahi Savimbi, ekonomisini tahribettiği Angola’da, bir milyona yakın insanın ölümüne, iki milyon kadarının sakat kalmasına, ve bir okadarının da göçüne neden olmuştu...

 

Savimbi, “soğuk savaş” sonrasında da silah ve cephane konusunda sıkıntı çekmeyecekti. Çünkü, Angola’nın UNITA kontrolu altındaki doğu bölgelerinde zengin elmas yatakları vardı. Gerçi Birleşmiş Milletler buradan elde edilen UNITA elmaslarının Batı’da ticaretini yasaklamıştı ama, Mucahidin nasıl Batı pazarlarını eroine doyuruyorsa, UNITA’nın da aynı Batı’yı elmasa doyurmaması için bir neden yoktu. Her işin bir inceliği, ve bu incelikleri bilen uzmanları vardı... Gizli karanlık işlerde İsrail şirketleri uzmanlaşmışlardı. İsrail şirketleri ile elmaslarını sorunsuz Batı pazarlarına süren Savimbi, buradan elde ettiği tatlı kazançlarla istediği kadar silah ve cephane alabiliyor, ve yıkımını kesintisiz sürdürebiliyordu...

 

Savimbi, tam hedefe yaklaştığını, Angola’nın dalından düşen olgun bir meyva gibi eline teslim edileceğini düşlerken, ülkede, hükümetin denetlediği alanlarda, zengin petrol yatakları keşfedilecekti. Ülkenin bağımsızlığını sağlamış, devrimi gerçekleştirmiş iktidar partisi MPLA, Angola hükümeti, ABD şirketleri ile petrol anlaşmaları imzalar imzalamaz, Jonas Savimbi, aralarında iki generalinin de bulunduğu 21 askeriyle birlikte 22 Şubat 2002 günü delik deşik edilerek öldürülecekti. Ülkenin doğusundaki Moxico bölgesinde akan Luvuei Nehri yanında cansız yatan gövdesinde 16 mermi bulunacaktı. Ve şüphesiz, CIA’dan bir taziye mesajı bile gelmiyecekti. Zaten mesajın yollanacağı adres te yoktu. Çünkü, -O’nun ölümü ile- UNITA hemen dağılmıştı...

 

Beynimde düşünceler daldan dala atlıyorlardı... Bu son düşündüklerim, birden aklıma, kızıl yıldızlı sembolleriyle Ortadoğu’da CIA’nın koynuna girmiş olanları nasıl bir sonun beklediğini getirecekti... Bir Alevi özdeyişi, “Yatma tilki gölgesinde, ko arslan yesin seni; geçme namert köprüsünden, ko sel aparsın seni!”, diyordu... Yanımdaki kimbilir nekadar kirli işe bulaşmıştı. Ve o, vicdanını rahatlatmak, “tek kirli ben değilim” demek istercesine, bildiği bazı pislikleri anlatmayı sürdürüyordu... Aslında pek haksızda sayılmazdı; çünkü, ortalık pislikten, ikiyüzlülüklerden geçilmiyordu...

 

Sonunda kalkacak, ve kulağıma fısıldar gibi, Amerikalılar buna, “Tüm nehirler pislik akıyor!”, derler deyip, evine gitmek üzere metro istasyonuna doğru yürüyecekti...  

 

Yusuf Küpeli

12 Kasım 2007

yusufk@telia.com

 

notlar:

 

demokrasi ve NATO üzerine küçük bir anı:      

 

Bu satırların yazılmasından 18 yıl önce, 15- 31 Temmuz 1989 tarihinde, yaklaşık bin kişilik kuzeyli bir gurupla Sovyetler Birliği’nin Murmansk limanına gitmiş ve orada bir barış festivali örgütlemiştik. Kuzeyli (İsveç, Danimarka, Norveç ve Finlandiya) barış komiteleri ile Sovyetler Birliği Barış Komitesi bu organizasyonda birlikte çalışmışlardı. Gorbaçov yönetimi, tarihte ilk kez Murmansk gibi çok önemli bir nükleer denizaltı üssünü ve nükleer üs kentini yabancılara açmıştı...

 

İskandinavya’nın kuzeydoğu ucundaki Kola yarımadasında ince uzun bir fiyort ile Barent Denizi’ne açılan nükleer denizaltıların üssü Murmansk’a, Norveç’in en kuzeydoğu ucundaki küçük bir balıkçı kenti ve aynızamanda ABD’nin nükleer üssü konumunda olan Kirkenes’ten otobüslerle hareket edecektik. Aslında, Stockholm’den Kirkenes’e de otobüslerle, Norveç’in harika güzellikteki kuzey fiyortlarını, -yazları güneşin batmadığı, gökyüzünde kıpkızıl koskocaman bir bakır tepsi gibi asılı kaldığı- kuzey coğrafyasını, İsveç’in en kuzeyindeki Kiruna kentini, Sami halkının topraklarını, aynı halkın kültür merkezi Kautakeino’yu ve başka ilginç yerleri dolaşa dolaşa gelmiştik...

 

Sovyetler Birliği’nin Norveç sınırındaki endüstri kenti Nikel’e girdiğimizde, şaşkınlıkla Batı’nın birden bittiğini görecektik. Daha doğrusu, ben böyle algılayacaktım... Sınırla birlikte sanki zaman, çağ, ve hatta planet atlamıştık. Ve ben kendimi -kenarlarda biryerlerde kalmış- bir Anadolu kentinde buluvermiştim...

 

Eğer Atatürk heykellerinin yerine Lenin heykellerini koyarsak, ufak hediyeler veren meraklı sıcak insanları, meraklı şakacı çocukları, kuyruklarını sallayarak gelen kirli sokak köpekleri ile burası basbayağı kenarda biryerlerde kalmış bir Anadolu kenti gibiydi... Kuzey’in diğer kentleri ile uyumsuz, düzensiz, ve göreceli kirli küçük yerleşim merkezlerinde oturan Asya kökenli Şamanist Sami halkınının yarı-göçebe yaşam tarzını biryana bırakacak olursak, İskandinavya’nın birbirine benzeyen mükemmel planlanmış güzel ve pahalı kentlerinde size kimse böyle bir ilgi göstermezdi. Hatta varlığınızı farketmemiş gibi davranırlardı... Ayrıca oralarda sokak köpekleri görmeniz de olanaksızdı...

 

Şüphesiz anlatılabilecek birsürü eylenceli ve ilginç serüven yaşadım ama, bu metin açısından sadece bunlardan birinin göreceli önemi vardır... Murmansk’ta, festival alanında, yüksek eğitimli olduğu hemen anlaşılan 40 yaşlarından uzun boylu güzel bir Norveçli kadın yanıma yaklaştı ve kendisini tanıttı. NATO’da yüksek bürokrat olarak çalıştığını söyledi. Anlaşılan önceden hakkımda birşeyler duymuştu ve konuşmak istiyordu... O’nun için ilginç bir “malzeme” olmalıydım.

 

Norveçli yüksek bürokrat hanımın insiyatifinde konuşmaya başladık. Birara bana, “NATO gibi demokratik bir kuruluşta Türkiye gibi anti-demokratik bir devleti nasıl tutuyorlar?, doğrusu anlıyamıyorum!”dedi. Bunu, sonderece doğal bir ifadeyle söylemişti. Kışkırtmak gibi bir amacı olmadığı belliydi... Birden, sanki biryerlerim dağlanmış gibi oldu...

 

Ben de kendiliğimden, planlamadan, o anda ilk akılma gelenleri söyleyiverdim... “Türkiye eğer sizin düşündüğünüz gibi demokratik bir ülke olabilseydi, bugün NATO’da olmayabilirdi!”, sözleri ağzımdan döküldü. “Halkına sormadan ve halkı bu konuda aydınlatılmadan Türkiye’yi NATO’ya soktular. Yunanistan’da olduğu gibi Türkiye’de yaşanan askeri darbelerde de ABD’nin ve NATO’nun eli vardır. Bugün, -gerçeklerin açıkça ifade edilebilecekleri demokratik bir ortamda- halka sorulsa, belki çoğunluk NATO’dan çıkmak isteyebilir.”, diyerek sözlerimi sürdürdüm...

 

Kadının yüzünde şaşkın bir ifade belirdi ve hemen bir bahane bulup yanımdan ayrıldı. Birdaha da benimle hiç karşılaşmadı...

 

“NATO gibi demokratik bir kuruluşta Türkiye gibi anti-demokratik bir devleti nasıl tutuyorlar?”, diyen NATO bürokratı hanım, aslında, NATO’nun Batılı patronlarının Türkiye’ye nasıl küçümseyen gözlerle baktıkları gerçeğini yansıtmaktaydı. Anlaşılan, yüksek bürokrat hanımın sözleri, NATO içinde konuşulmaktaydı... Türkiye kendilerinden değildi, başkaydı, ötekisiydi ama, emperyalist hedefler, saldırganlıklar, ve bundan kaynaklanan korkular nedeniyle, bir biçimde Türkiye’yi de aralarına almak, uygun biçimde kullanmak zorunda kalmışlardı...- Yusuf Küpeli, 01 Kasım 2007

 

 

Kennedy:

 

Yaşamı, 22 Kasım 1963 günü Teksas Dallas’da -kimliği şüpheli kalan- süikastçıların silahlarından çıkacak olan mermilerle noktalanacak olan John F. Kennedy, Katolik bir ailenin dokuz çocuğundan ikincisi olarak 29 Mayıs 1917 günü Brookline Massachusetts’de doğacaktı. O, Harvard Üniversitesi’den diploma alacak ve 1941 yılında Amerikan donanmasına katılacaktı. Yine O, Güney Pasifik’te sürmekte olan savaşa yollanacak ve Solomon Adaları civarında Japonlarla yapılan çatışmalara katılacaktı...  

 

Kennedy, henüz 29 yaşında Demokrat Parti’nin adayı olacak ve 1947- 53 yıllarında üç dönem Temsilciler Meclisi’nde bulunacaktı. O, Truman yönetiminin (1945- 53) aşırı sağcı “Soğuk Savaş” politikasını desteklerken, babası Joseph Kennedy’de -devlet kademelerinde ve özellikle Dışişleri Bakanlığı içinde çılgınca bir “komünist” avına çıkmış olan- aşırı sağcı Cumhuriyetçi senatör McCarthy’ye sempati duymaktaydı...

 

Yazmış oldukları ile de ünlenen Kennedy’nin 1956 yılında basılmış olan “Profiles in Courage” adlı kitabı, 1957 yılında Pulitzer Ödülü’nü alacaktı... Sonunda, 1960 yılı başında Demokrat Parti’nin adayı olan Kennedy,  1961 yılı başında ABD’nin 35nci Başkanı olarak seçilecekti. O, Anglo-Saxon kökenli ve ırkçı görüşlere sahip puritan (safçı) Protestan ağırlıklı ABD’nin ilk, ve bu satırların yazılmakta olduğu ana kadar da son Katolik başkanı olacaktı... Hemen hatırlatmakta yarar vardır; puritan Protestan ırkçı ahmaklardan oluşan faşist Ku Kulux Klan (doğumu, 1867, Louisiana) örgütlenmesinin kurbanları arasında sadece Afrika kökenli siyah Amerikalılar değil, aynızamanda Katolikler de vardır. Amerikalı ırkçılar Katoliklerden de nefret etmektedirler... Mussolini’yi ve Hitler’i desteklemiş olan Vatikan’ın ırkçılığı ise ayrı bir konudur...

 

Kennedy’nin “katili” olarak, Teksas Dallas vatandaşı Lee Harvey Oswald (1939- 1963) ilanedilip tutuklanacaktı. Ruhsal durumunun pek dengeli olmadığı anlaşılan ve çok kısa süre Sovyetler Birliği’nde de bulunmuş olan Oswald’ın “komünist” olduğu üzerine gürültüler kopartılacaktı. Bu gürültülerle, “süikastin sorumlusu olarak” Sovyet servisleri işaret edilmeye çalışılacaktı. Aslında O,  Oswald, Sovyetler’de sadece dokuz gün kalmıştı ve vatandaşlık başvurusu reddedilince bu ülkeyi terketmişti. Zaten böyle, hem de yoğun şüphelerin yaşanmakta olduğu “Soğuk Savaş” günlerinde, “merhaba” deyip te vatandaşlığa başvurmak, aklıbaşında birisinin işi olamazdı. Ya da Oswald, yaşanan politik süreçlerden habersiz biri olarak kendi gerçekdışı düşlerinin etkisindeydi... Bu satırları yazana göre, muhtemelen O, düşünmeden acele kararlar veren inpulsiv karakterde ve düş dünyasında yaşayan şaşkının biriydi. Ve ileride kullanılmak üzere bu kimliği CIA tarafından kaydedilmişti... “Cinayetin gerisinde Sovyet servisleri olduğu” şüpheleri yaratılmaya çalışılırken, konuşturulmadan, mahkemede ifadesini bile doğru dürüst alınmadan, neden Oswald öldürülecekti? 

 

Dallas’ı ziyaret etmekte olan Kennedy, 22 Kasım 1963 günü, saat 12.30 sularında, üstü açık taşıtından halkı selamlarken, yakındaki bir binanın altıncı katından Oswald’ın Kennedy’ye tüfekle üç el ateş etmiş olduğu iddia edilmekteydi... İki gün sonra, 24 Kasım 1963 günü sabahı, hücresinden nakledilmekte olan Oswald, Dallas’da gecekulübü işleten mafya bağlantılı Jack Ruby’nin “silahından çıkan kurşunlarla” canverecekti... Bu nota başlarken, Kennedy süikasti ile ilgili olarak, “kimliği şüpheli kalan süikastçıların silahlarından çıkacak olan mermilerle”, diye yazmamın nedeni, hernekadar -anında- “katil” olarak Oswald ilanedilip tutuklanmış olsa da, olay sırasında çekilen bazı fotoğraflara, ve yine bazı tanık ifadelerine dayanılarak, bir başka elin, çok yakından Kennedy’ye ateş etmiş olduğu iddia edilmekteydi...

 

Motivasyonu sadece para olan mafya bağlantılı bir gece kulübü sahibinin yaşamını ve geleceğini tehlikeye atarak Oswald’ı öldürmekten ne gibi bir yararı olabilirdi? Ve hem O, Oswald gibi önemli bir sanığın nakledileceği saati nasıl bilebiliyor, ve yine Oswald’ın yanına silahla nasıl yaklaşabiliyordu? Sualler çoktu ama, tüm Batı’lı modern istihbarat servisleri gibi CIA’nın da kriminal örgütlenmelerle, mafya örgütlenmeleri ile ortak çalıştığı, bunları kullandığı çok iyi bilinmekteydi. Daha II. Dünya Savaşı yıllarında, Sicilya çıkartması günlerinde, OSS’in ünlü mafya babalarından Lucky Luciano ile olan işbirliği bilinmekteydi. Hiçbirşey bilinmiyor olsa bile, en azından, Küba’ya müdahale çabaları, ve ardından Kastro’ya yönelik süikast girişimleri sırasında, ABD servislerinin mafya örgütlenmeleri ile olan bağları tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıştı... Bu satırları yazana göre, muhtemelen, bir ABD servisi tarafından Jack Ruby’ye bazı garantiler verilmişti, veya CIA O’nun birtakım açıklarını biliyordu. Ya da bu olasılıkların hepsi birden sözkonusuydu... Sonunda Jack Ruby’de hücresinde “kanser”den ölecekti... “Anahtar suya düştü, suyu inek içti, inek ormana kaçtı, orman yandı kül oldu...”, biçimindeki masal tekerlemesi, bir kez daha gerçek olacaktı.  

 

Hernekadar Kennedy’ye yönelik süikast eylemi şimdilik yapay bir sis perdesinin gerisinde kalmış gözükse de, politik süreçleri gözlemleyebilenler için aynı cinayetle ilgili oklar, ABD-Sovyet ilişkilerinde gelişen yumuşamadan rahatsız olan askeri-endüstri kompleksleri, ve yine onlarla bağlantılı askeri servisleri ve birtakım CIA elemanlarını göstermektedir. En azından bu satırları yazana göre oklar, asıl suçlular olarak, askeri-endüstri komplekslerin patronlarını, onlarla bağlantılı Pentagon servislerini, bazı CIA elemanlarını, başarısız Domuzlar Körfezi çıkartmasının ardından Kennedy tarafından görevinden alınmış olan CIA direktörü Allen Dulles’i işaret etmektedir... Kennedy’nin hem politikaları ve hem de sahibolduğu Katolik kimliği, yukarıda anılan ırkçı karakterler için kolay hazmedilecek bir gerçek değildi...

 

Kennedy, başarısız Domuzlar Körfezi çıkartmasından hemen sonra, özel bir konuşmasında babasına, “Genelkurmay Başkanı’nın tavsiyelerini birdaha direnmeden kabuletmeyeceğini” söylemişti... Yani O, fiyasko ile sonuçlanmış olan Domuzlar Körfezi çıkartması nedeniyle pişmanlık duymaktaydı, ve zaten olay sırasında hemen geri adım atmıştı. Ayrıca sözkonusu fiyaskonun ardından Kennedy, 1940’lı yıllardan beri ABD servislerine hizmet veren, onlarca ve onlarca faşist nitelikli komploya imza atan, CIA’nın kuruluşuna en büyük katkıyı yapan, ve Domuzlar Körfezi çıkartmasının asıl mimarı olan CIA direktörü eski Nazist Allen Dulles’i görevinden hemen almıştı. Yine Kennedy, Haziran 1961’de Viyana’da Khrushchev ile buluşup Alman sorunu üzerine anlaşmıştı. Ve yine Kennedy, İsrail’in nükleer silah üretmesini engellemeye, nükleer silah çalışmaları üzerinde denetim kurmaya kalkışmıştı... Küba’da Sovyet füzelerinin keşfedilmesi ile yaşanan yüksek gerilimin sonrasında ise, her iki başkanın yaklaşımları sonucu, bloklar arasında bir yumuşama süreci başlamıştı...

 

Kennedy’nin yukarıda parça parça özetlenmiş olan politikaları, Domuzlar Körfezi çıkartması sırasında geriye adım atması, Berlin üzerine anlaşarak havayı yumuşatması, Küba Krizinde yine barışçı çözümler araması, ve krizin ardından Khrushchev ile birlikte “Soğuk Savaş” sürecinde bir yumuşama başlatması, tüm bunlar, gıdasını “Soğuk Savaş”tan alan askeri-endüstri kompleksleri, bunlarla bütünleşmiş olan Pentagon generallerini, Dulles ortağı CIA şahinlerini sonderece rahatsız etmişti... Kennedy’nin öldürülmesinden hemen sonra, 14 Ekim 1964’de Khrushchev’de koltuğundan indirilecekti. Böylece, “Soğuk Savaş” yeniden tüm hızıyla tırmanışa geçecekti... – Yusuf Küpeli, 07 Kasım 2007 (Kennedy’nin yaşamı ile ilgili bazı tarihler ve kişisel bilgiler için Britannica’dan yararlanılmıştır.)

 

Kaynaklar:

-          Doc. Türkkaya Ataöv, Amerika NATO ve Türkiye, Ankara 1969

-          Muzaffer Gökman, 50 Yılın Tutanağı, 1923-1973, Hürriyet Yayınları, İstanbul

-          Prof. Suna Kili, Türk Devrim Tarihi, 1982 İstanbul

-          ATATÜRK VE DEVRIMLERI KRONOLOJISI, http://www.merih.net/ata/0atakron.htm

-          Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922), http://www.hiniscpl.k12.tr/devrimleri.htm

-          KORE SAVAŞI, http://209.85.135.104/search?q=cache:KAJ1tJK4YhoJ:www.muharipgaziler.org.tr/kore.doc+Kore%2BT%C3%BCrk+Tugay%C4%B1&hl=sv&ct=clnk&cd=1

-          Kunuri Savaşı*, http://www.tahirun.org/kunuri.htm#Kore%20Savasinin%20Nedenleri

-          THE TURKISH BRIGADE, http://www.korean-war.com/turkey.html

-          KOREAN WAR: Turkish Brigade saved U.S. troops from annihilation, http://www.tallarmeniantale.com/korean.htm

-          Turkey and Greece celebrate 50 years of NATO membership, http://www.nato.int/docu/update/2002/02-february/e0218a.htm 

-          Türkiye-ABD ilişkilerinin gelişimi, http://www.ntvmsnbc.com/news/327504.asp

-          Ankara Support Element http://www.globalsecurity.org/military/facility/ankara.htm

-          Batman Air Base, Turkey 37°54'57"N 41°08'31"E http://www.globalsecurity.org/military/world/europe/batman.htm

-          Batman Air Base, http://www.everything2.com/index.pl?node_id=1427069

-          425th Air Base Squadron, http://www.globalsecurity.org/military/agency/usaf/425abs.htm

-          Cigli Air Base, Turkey, http://www.globalsecurity.org/military/world/europe/cigli.htm

-          Kent Harris, Stars and Stripes, Izmir Air Station still adjusting to post

-          9/11 lifestyle, http://stripes.com/article.asp?section=104&article=31619&archive=true

-          425TH AIR BASE GROUP, http://www.incirlik.af.mil/library/factsheets/factsheet.asp?id=5346

-          Incirlik Air Base 37°00'N 35°26'E, http://www.globalsecurity.org/military/facility/incirlik.htm 

-          Diyarbakir – Pirinclik, 37°55'00"N 040°00'00"E, http://www.globalsecurity.org/space/facility/pirinclik.htm

-          Konya Air Base, Turkey 37°58'N 32°33'E, http://www.globalsecurity.org/military/world/europe/konya.htm

-          OPERATIONS TO END AT PIRINCLIK AIR BASE, TURKEY, US Department of Defense http://findarticles.com/p/articles/mi_pden/is_199702/ai_2617068111

-          By Capt. Elizabeth Aptekar, USAF, Special to American Forces Press Service, NATO

-          Air Chiefs Converge at Ramstein Air Base, http://www.defenselink.mil/news/newsarticle.aspx?id=25403

-          Turkey, http://www.kelebekler.com/occ/bas_gb.htm

-          Turkish Duty Station Stories, http://www.kuna.net.kw/home/Story.aspx?Language=en&DSNO=941583

-          American Military in Turkey, http://www.merhabaturkey.com/general/tuslogen.htm

-          US Army Bases Outside the USA,  http://www.kelebekler.com/occ/bas_gb.htm

-          12. MILITARY BASES, http://www.ndu.edu/inss/books/Books%20-%201998/Military%20Geography%20March%2098/milgeoch12.html

-          MICHAEL R. GORDON, Turkey Tentatively Agrees European Union Force May Use NATO Bases, http://www.nytimes.com/2001/06/05/world/05TURK.html?ex=1193284800&en=7363f0fdf16949e6&ei=5070

-          Peter Armitage, Why Can't They Accept a Moratorium on Low-Level Flying?, http://archive.peacemagazine.org/v03n5p15.htm

-          US military bases in Turkey, http://news.xinhuanet.com/english/2003-03/21/content_792693.htm

-          Cihat GOKTEPE, Britain, NATO and Turkey (1959-1965), http://www.turkishweekly.net/articles.php?id=59

-          ‘US maintains nuclear weapons in Turkey’, http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?webcat=diplomacy&enewsid=5596, ANKARA - Turkish Daily News, Thursday, February 10, 2005

-          Aslıhan Tümer, NATO’s Nuclear Sharing and Incirlik, http://inesap.org/bulletin26/art11.htm

-          ONCE MORE THE USA DECEIVED TURKEY, A non-government information service on Turkey Un service d'information non-gouvernemental sur la Turquie, 12th Year - N°134 December 1987, http://www.info-turk.be/134.E.htm

-          U.S. Nuclear Weapons in Europe, A review of post-Cold War policy, force levels, and war planning. http://www.nrdc.org/nuclear/euro/contents.asp

-          LEUREN MORET, U.S. NUCLEAR POLICY AND DEPLETED URANIUM, http://traprockpeace.org/TribTest062803.html

-          Inspecting illegal nuclear weapons, http://www.greenpeace.org/international/news/citizen-inspections

-          Cuban Missile Crisis, http://www.spartacus.schoolnet.co.uk/COLDcubanmissile.htm

-          The Cuban Missile Crisis, October 18-29, 1962, http://www.hpol.org/jfk/cuban/

-          1962: World relief as Cuban missile crisis ends, http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/october/28/newsid_2621000/2621915.stm

-          By ERIC PACE, Rusk Tells a Kennedy Secret: Fallback Plan in Cuba Crisis, http://query.nytimes.com/gst/fullpage.html?res=9B0DE0DB153FF93BA1575BC0A961948260&sec=&spon=&pagewanted=print

-          By Ruth Walker, JFK and the Cuban missile crisis — a new assessment, http://www.news.harvard.edu/gazette/2007/10.25/01-cubanmissile.html

-          LARRY GILMAN, Cuban Missile Crisis, http://www.espionageinfo.com/Cou-De/Cuban-Missile-Crisis.html

-          Letter From Chairman Khrushchev to President Kennedy outlining his understanding that the Turkish Missiles would be removed, October 28, 1962., http://www.mtholyoke.edu/acad/intrel/nikita5.htm

-          1962  CUBAN MISSILE CRISIS, http://novaonline.nvcc.edu/eli/evans/HIS135/Events/Cuba62.htm

-          Amerikan Ambargosu, http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Amerikan_Ambargosu

-          Tuncay Özkan, Savaşın ardındaki entrikalar Çekiç Güç Belası, http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2003/02/08/yazidizi/yazidizi1.html

-          Çekiç Güç Kürt devleti kuruyor (Tarih: 28.10.1995), http://ozet.blogspot.com/2005/12/eki-g-krt-devleti-kuruyor-tarih.html

-          Çekiç Güç'ü unutmadık, http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2002/aralik/07/g3.html

-          Mustafa Ünal, Çekiç Güç'e 'go home' demek güç, http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=21307

-          Mücteba Enes, ‘Çekiç onlarda, Güç bizde!’, http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=22328

-          12 yıllık Çekiç Güç, Türkiye’den sessizce ayrıldı, http://www.uygur.org/kivilcim/TB/2003/04/2003_04_16a.htm

-          Önder Yılmaz, Gül, süresini uzattığı Çekiç Güç'ten yakındı, http://www.milliyet.com.tr/2007/01/24/siyaset/axsiy02.html

-          Çuval Olayının Gizli Ayrıntıları, http://www.kuvayimilliye.net/detay.php?id=3211

-          İKİNCİ ÇUVAL GEÇİRME SKANDALI, http://www.spothaber.com/haber.asp?id=34772

-          Ben olsam ateş emri verirdim, http://www.gazetevatan.com/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=18.12.2006&Newsid=98459&Categoryid=1

-          Can Ataklı, ‘Çuval geçirme’ olayı biliniyor muydu?, http://www7.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&Newsid=125054&Categoryid=4&wid=142

-          5/7/2006 - Türk askerinin başına ÇUVAL GEÇİRME EMRİNİN kim tarafından verildiğini artık biliyoruz..., http://nstarhaber.blogcu.com/778452/

-          ABD askerlerinin Süleymaniye’de bulunan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na mensup 11 askerimizin başına çuval geçirilmesi sırasında Genelkurmay Harekat Başkanlığı görevinde bulunan Korgeneral Köksal Karabay’a, AKP’den milletvekili adaylığı önerildi., http://www.gazeteguncel.com/detayhaber.asp?id=715

-          Türkiye'de olup bitenler, http://dark-legion.org/tr/cilt

-          A.B.D.’nin Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Şubat 1975′ten itibaren
Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu., http://herseyoyun.wordpress.com/category/abdulhamit/

-          Türkiye’nin karnesi kötü (Alman ambargosu vs.), http://www.evrensel.net/05/11/10/politika.html

-          ARAŞTIRMA : Ceyhun BOZKURT, Fatih ERBOZ, Selda Öztük KAY,  Muavenet’in acısını asla unutmayacağız, http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=2838

-          saratoganin muaveneti vurmasi, http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=saratoga+nin+muavenet+i+vurmasi

-          DEMET BİLGE, Kılıç: ABD'ye inanmayın, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=66419

-          STRATEJIK MUTTEFIK'TEN IKI FUZE !, Muavet Muhribi Ege denizinde, http://www.bayatekmek.com/forum/forum_posts.asp?TID=3770

-          Serdar Kuru, MUAVENET GEMIMIZ NEDEN BATIRILDI, http://home.arcor.de/sinansahin/dede_docs/200309/muaventbatma.htm

-          TEMA'dan öğrencilere 'erezyon' konulu konferans, http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2004/Kasim/06/Haber_31592.aspx

-          mustafa can, EREZYON, İndireceğiniz Ödev ya da Tez'in Mini Özeti ..., http://www.gencbilim.com/odev_tez/erezyon.odev_tez_makale.7830.php

-          mustafa can, EROZYON NEDİR?, http://www.turkmania.com/archive/index.php?t-6040.html

-          Savimbi is dead, www.empereur.com/angola.html

-          What irony!, www.empereur.com/angola.html

-          Eric S. Margolis, Jonas Savimbi, www.foreigncorrespondent.com/archive/jonas.html

-          Obituary: Jonas Savimbi, Unita’s local boy, http://news.bbc.co.uk/1/hi/special_report/1999/01/99/angola/264094.stm

-          Don’t Simplify History, Says Savimbi’s Biographer, http://allafrica.com/stories/200206250743.html

Unita to die with Savimbi, www.observer.co.uk/worldview/story/0,11581,656276,00.html

http://www.sinbad.nu/