Not: aşağıdaki yazının biraz daha kısa biçimi 2003 yılı boyunca www.inter-zemin adresinde asılı kalmıştır.

“Konspirasyon teorileri” gürültüsü ve konspirasyon

Yusuf Küpeli  

Bazı kiralık kalemler Pentagon’un saldırganlığına haklılık kazandırmak amacıyla bir yandan “11 eylül olayının dünyayı toptan değiştirdiği” yalanını yayarlarken, öbür yandan yüzlerine alaycı bir küçümseme maskesi takarak “konspirasyon teorileri”ne saldırmaktadırlar. Onlara göre -anlaşılan- sınıflara bölünmüş ve uzlaşmazlıklarla dolu sosyal yaşamda konspirasyon (fesat, kötülük amaçlı birlikler ve kötülüğe yönelmiş hileli işler) diye birşey yoktur. Olaylara aynen yansıtıldıkları gibi inanmak gerekmektedir. Peki olaylar kitlelere hangi kanallarla ve hangi yeni biçimleri alarak ulaşmaktadır?  Medyayı hangi büyük güç merkezleri kontrol etmektedir? Haksız kazanç sahibi tekelci güçlerin elindeki medyanın her dediğine inanmak için ne gibi nedenler vardır? Sözde “konspirasyon teorileri”ne alayla saldıranlara göre, -anlaşılan- dünyada herşey açıkca gözler önünde gerçekleşmektedir (!) Peki ozaman herkesin bildiği gizli istihbarat örgütlerine, “gizli” veya “çok gizli” damgalı yazışmalara, birkısmı onlarca yıl sonra açıklanan, bazıları ise hiçbirzaman açıklanmayan gizli devlet operasyonlarına ve belgelerine ne gerek vardır?

Toplumsal yaşamda eğer gerçekten böyle -özlenen- bir açıklık olsaydı, o sözde küçümsenerek inkara çalışılan “konspirasyon” olmasaydı, en azından Birleşmiş Milletler bir işlerlik kazanır, savaşlar rahatca engellenebilir, sorunlar barışcı yöntemlerle çözülebilirdi. Şimdi çok daha dengeli ve demokratik bir dünyada yaşıyor olurduk. Kısacası, her sıradan olayı konspirasyon ile açıklamaya çalışmak nasıl paranoya hastalığının sınırları içine giriyorsa, böyle sınıflara bölünmüş, -Kabil’in ağabeyi Habil’i çoktan öldürmüş olduğu ve cinayetini gizlemeye çalıştığı- uzlaşmazlıklarla dolu bir dünyada konspirasyonun inkar edilemez bir sosyal gerçek olduğunu bilmek te ayrıca önem taşımaktadır.

Çoğuzaman konspirasyon ile açıklık içiçe geçmiş, birbirine karışmış olarak yaşamda kendilerini göstermektedirler. Sadece 11 eylül olayının gerisinde değil, ABD’de ve diğer emperyalist merkezlerdeki değişik birçok politik gelişmenin gerisinde konspirasyon vardır ve zaten burjuvazinin tarihi kadar eski tarihleri olan gizli masonik örgütlenmeler de bu nedenle varlıklarını sürdürmektedirler. Sözkonusu birliklerin en ilginç ve güçlü olanlarından biri, -ileride daha ayrıntılı olarak sözedeceğim- Counsil on Foreing Relations (CFR) adlı örgütlenmedir. ABD’nin ve dünyanın en büyük mali- sermaye kuruluşlarından Rockefeller gurubunun önderliğinde ABD dışpolitikasını manupule etmek amacıyla 1920 yılında kurulan CFR’in en ünlü başkanlarından biri David Rockefellerdir. Örgütü 1970- 85 arasında 15 yıl yöneten ve halen kuruluşun onursal başkan olan bu kişi, dünyadaki tüm petrol endüstrisinde en büyük güce sahipolduğu gibi, Suudi petrollerini denetleyen ARAMCO’da da ipleri elinde tutmaktadır. CFR’in diğer bazı ünlü başkanları arasında, Avrupa’nın enerji musluklarını kontrol altına almak için 1991 Körfez savaşını başlatan George Bush vardır. Henry Kissinger ve ayrıca Avrasya (dolayısıyla dünya) hakimiyeti için Orta Asya ve Hazar havzası enerji kaynaklarını denetlemek gerektiği tezini savunan Zbigniew Brzezinski, CFR’in diğer ünlü başkanlarındandırlar. ABD dışpolitikasının belirlenmesinde çok önemli roller oynayan Kissinger ve ABD’nin jeopolitik “teorileri”nin başmimarı olan Brzezinski aynızamanda Rockefeller gurubuna ait Chase Manhattan Bank’ın yönetim kurulunda oturmaktadırlar. Bu ölçüde kısa veriler bile, Bush yönetiminin Hazar yöresi ve Orta Asya’nın arka bahçesi konumundaki Ortadoğu’ya, özellikle Basra Körfezi’ne eksiksiz bir iktidar gücüyle neden yerleşmek istediğini açıklamaktadır. Sözkonusu kısa veriler, Saddam Hüseyin bahanesi ile Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmak, ülkeyi asıl petrol yataklarının ve tek ihraç limanının olduğu Basra’dan tamamen kopartılmak ve ülkenin 112 milyar varile (bazı tahminlere göre 300 milyar varil) ulaşan petrol rezervlerine elkonmak istenmesinin gerisindeki konspirasyonu açıklamaya yeter. Kısacası, alaylı bir üslupla “konspirasyon teorileri” diyerek gerçekleri gizlemeye çalışanları -ayrıca- iyi tanımak gerekir. Böyle bir söylemle saldırıya geçenlerin birkısmı -muhtemelen- yok göstermeye çalıştıkları konspirasyon ilişkilerinin tamamen içindedirler. 

Yeryüzünde konspirasyonun varlığını inkara çalışmak, kitlelerin aldatılıp oyuna getirilmelerine, önlerine atılan her oltaya takılmalarına yardımcı olduğu gibi, bilimsel felsefi açıdan da yanlıştır. Konspirasyonun inkarı toplumsal ilişkilerin diyalektiğine aykırıdır. Sosyal ilişkilerin diyalektiğini veya toplumsal süreçleri doğanın diyalektiğinden, doğadaki biyolojik, kimyasal, fiziki süreçlerden ayıran temel unsur, insanların bilinçleri ile hareket etmeleridir. Eğer insan olarak kalıtımsal reflekslerimizi biryana koyacak olursak, bireyden en büyük toplumsal birime dek tüm sosyal biçimlenmeler hertürlü davranışlarını düşünerek, doğru veya yanlış planlayarak gerçekleştirirler. Sözkonusu düşünce yeterince analitik olmayabilir, insanlar doğal ve toplumsal süreçleri eksik kavrıyor olabilirler, yapılan planlar anlık veya daha ayrıntılı düşünülmüş olabilirler, bu planlar gerçeklere uyumsuzluk gösterebilirler vs. ama, sonuçta insanlara özgü tüm davranışlar -anlık bile olsalar- birşekilde düşünülmüş ve planlanmışlardır.

İnsanların en zor işleri olan kendi cinslerine yönelik kavgalarında, korkuların ve buna bağlı olarak saldırganlıkların sınırsız olanları yaşanır. Toplumsal savaş arenasında farklı iradeler, farklı hesaplar, farklı planlar karşı karşıya geldikleri için, sanki yaşamda bir “kargaşa”, bir “plansızlık”, “kör tesadüfler” varmış gibi gözükür. Gerçekten de bu “kargaşa” içinde önceden ayrıntılı olarak hazırlanmış büyük planlara uymayan yeni olaylar gelişebilir. Sürekli çatışan farklı hesaplar, karşı karşıya gelen değişik planlar, değişik ölçülerde devamlı bozulurlar ve yeniden biçimlenirler. “Evdeki hesap çarşıya uymayabilir” ama, çarşıda yeniden hesap yapılır. Bunun yanında, sözkonusu toplumsal kavganın yarattığı derin korkular, haksız kazanç ve iktidar hırsları, bazı birliktelikleri ve planları tamamen gizli ve kötülük amaçlı hale getirmiştir. Şüphesiz tüm bu gizlilikler hiçbirzaman mutlaklığa ulaşamazlar ve sonuçta birşekilde göreceli olarak açıklığa kavuşurlar.

  Konspirasyonların, halkların zararına gizli karanlık işlerin değişik topluluklar ve bireyler tarafından çözülüp anlaşılabilmeleri sürecide göreceli gelişir. Aksi olsaydı, bunlar herkes tarafından rahatca çözülüp anlaşılabilselerdi, şimdi çok daha barışcı, güvenlikli ve demokratik bir dünyada yaşıyor olurduk. Kısacası, konspirasyonun varlığını inkar etmek, devletlerin ve gizli istihbarat örgütlerinin varlığını inkar etmek kadar saçmadır ve gerçekleri gizlemeye yöneliktir.

Bir veya birkaç üst sınıfın yararlarını tüm “milletin” yararları imiş gibi gösterip kitleleri savaşa sürmek, konspirasyon değilse nedir? Ya da günümüzde olduğu gibi bir veya birkaç uluslarüstü tekelin azami kâra yönelik hedeflerini, “insan haklarının, demokrasinin ve barışın” amacı gibi gösterip dünyanın belirli köşelerini ateşe ve kana boğmak konspirasyon değilse nedir? Herbiri ayrı uzun anlatımların konuları olan Guatemala, Şili, Nikaragua ve diğer tüm Orta ve Latin Amerika darbeleri, Pentagon- CIA bağlantılı konspirasyonların ürünleridirler. Ortadoğu’da -başta- İran’ın seçimle gelmiş Başbakanı Musaddık’a yönelik 1953 darbesi olmak üzere tüm karanlık olaylarda ve diktatörlüklerde, Türkiye’deki 12 mart 1971 ve 12 eylül 1980 darbelerinde CIA ve MI- 6’in kirli konspirasyonlarını rahatca görmek mümkündür. Kongo, Angola, Mozambik, Ruanda gibi daha birçok Afrika ülkesinde sahnelenen kanlı olaylarda, Endenozya’da bir milyon insanın katledilmesi ve bir okadarının da hapsedilmesi ile sonuçlanan 1965 General Suharto darbesinde yine CIA ve MI- 6’in konspirasyonlarını açıkca görmek mümkündür. Kısa süreli iktidarı sırasında iki milyon vatandaşını katleden kanlı Pol Pot yönetimini “Kamboçya’nın sürgünde hükümeti” olarak tanıyıp destekleyen “demokrasi şampiyonu” ABD’nin bu politikası, Vietnam halkına ve sosyalizmin Hindiçini’de yayılmasına yönelik bir konspirasyonun ürünüdür. Kısacası, konspirasyonların varlığını inkara çalışmak, sınıflı toplumun, yalanın, hilenin, istihbarat örgütlerinin karanlık sızma ve kışkırtma işlerinin, hertürlü küçük ve büyük toplumsal kötülüğün inkarı anlamına gelir. Eğer toplumsal yaşam içinde konspirasyon diye bir gerçek olmasaydı, William Shakespare, Macbeth, Hamlet, King Lear gibi -sınıflı toplum yaşadıkca yaşayacak- ölmez trajedilerinden hiçbirini yaratamazdı.

Konspirasyon denince ilk akla gelen ünlü isimlerden biri Yahudi kökenli Henry Kissinger’dir. Kissinger, altı milyon kadar Yahudi’yi katleden eski Gestapo subaylarını, ünlü Nazi katillerini içinde toplayan NATO’ya bağlı Kontragerilla (Gladio, Kızıl Teke Postu vs.) örgütünü oluşturanlardandır. Kissinger 1943- 46 yıllarında ABD Ordusu karşı- istihbarat birimlerinde görev yapmıştır (bak, http://www.nobel.se/peace/laureates/1973/kissinger-bio.html). Bu kişi 1946- 49 yıllarında ise askeri istihbarat örgütünde yedek yüzbaşı olarak görevini sürdürmüştür ve Avrupa’da görev yaptığı aynı dönemlerde eski Gestapo subaylarının yeniden örgütlenmeleriyle ilgili olarak verdiği raporlar 1985 yılında açığa çıkmıştır. Şu sıralarda eski çalışma arkadaşları tarafından “hapçı olduğu” ve “bir devleti yönetecek akıl sağlığına sahip olmadığı” iddia edilen Başkan Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Kissinger, Vietnam’da savaşın tırmandırılnasından ve bu ülkede üç ile beş milyon arasında masum insanın katledilmesinden birinci derecede sorumlu olanlardandır. Kissinger, Vietnam’da savaşı bitirme aşamasına getiren 1968 barış görüşmelerini ateşe atmış ve milyonlarca insanın ölümüne ve hesapsız bir yıkıma yolaçacak savaşın 1972’de yeniden tırmandırılmasını sağlamıştır. Yine aynı kişi Vietnam’la bağlantılı olarak Kamboçya’nın ve Laos’un gizlice bombalanması kararında yeralmış, Kamboçya’da 600 bin, Laos’da ise 350 bin sivilin ölmesine neden olmuştur. Bir milyon kadar insanın katledilmesi ile sonuçlanan bir CIA ve MI-6 darbesi ile 1965 yılında Endenozya’da iktidarı gaspeden General Suharto, Kissinger’in Dışişleri Bakanı olduğu 1975 yılında ABD silahları ve Kissinger’in onayı ile Doğu Timor’u işgaledip halkının üçte birini ödürmüştür (Çin, ASEAN ülkeleri ile ilgili olarak yeni bir güvenlik anlaşması önerdikten sonra, 1990’lı yılların son günlerinde ABD yönetimi Doğu Timor’da “insan hakları ihlalleri olduğunu” hatırlayıp Pasifik ile Hint Okyanusu arasındaki su geçitlerinin tam ortasında duran bu adaya “barışı koruma” bahanesiyle askeri güçlerini sokmuştur.) İngiliz gazeteci Christopher Hitchens’in kaleme aldığı “The Trial of Henry Kissinger” (bak, www.trialofhenrykissinger.org/charges.html) adli yapıtta sıralanan Kissinger’e ait uzun suç listesinde, 11 eylül 1973 günü Şili’nin demokratik yöntemlerle seçilmiş Cumhurbaşkanı Salvador Allende' ye karşı gerçekleştirilen kanlı askeri darbe de yeralmaktadır. Şili’de General Augusto Pinochet tarafından gerçekleştirilen, Allende’nin, General René Schneider ve daha 10 bini aşkın masum insanın katledilmesi ile sonuçlanan askeri darbenin tüm belgeleri günümüzde açığa çıkmıştır ve daha darbenin ilk gününden itibaren bunun bir CIA operasyonu olduğu bilinmektedir. İsveç’in en büyük günlük gazetesi Dagens Nyheter’in 10 mayıs 2001 sayısında yazan Gunnar Pettersson, Başkan Nixon ve Başkan Ford yönetimleri sırasındaki eşsiz iktidar gücü nedeniyle Kissinger’in dönemin tüm suçlarından birinci derecede sorumlu olduğunu anlatmaktadır. Christopher Hitchens’in kitabını tanıtan bu yazısında Pettersson, Kissinger’in aynızamanda ulusal güvenlik danışmanlığı yapan tek ABD Dışişleri Bakanı olduğunu yazmaktadır. Ayrıca Kissinger, CIA’nın illegal (gizli) eylemleri içinde yeralan güçlü iktidar sahibi Forty Committee’ye 1969- 76 yıllarında başkanlık yapan tek ABD Dışişleri Bakanı’dır. Hery Kissinger’in insanlığa karşı suçları bunlarla sınırlı değildir. Sonuçta, Kissinger’in Dışişler Bakanlığı sırasında gerçekleşen ve Kissinger’inde hazırlanmasında birinci derecede rol aldığı Şili’deki askeri darbeden üç ay sonra Kissinger’e Nobel Barış ödülü de verilmiştir. Sözkonusu ödülü konspirasyon dışında ciddi bir gerekçe ile açıklayabilmek mümkün değildir. Ödülü veren komite, dünya politikasını yakından tanıyan ve izleyen bir elittir.

Bu örneklerin en dikkate değerlerinden biri de, 1946 yılında Kudüs’te King David Oteli’ni havaya uçuran ve Ortadoğu’da Filistin halkına yönelik etnik temizlik amacıyla kanlı bir terörü başlatan Menaham Begin’e, -Camp David “anlaşması”nın ardından- “terörü engellediği” gerekçesiyle 1978 yılında Nobel barış ödülünün verilmiş olmasıdır. Görüldüğü gibi, Camp David’e karşın Filistin halkına yönelik terör ve etnik temizlik sürmektedir ve konspirasyon ile ilgili inkar edilemez çarpıcı örnekler uzar gider. Günümüzde ise, Birleşmiş Milletler’e rağmen Irak’a saldırı için “gerekçe” arayan Başkan George W. Bush, Nobel barış ödülü sahibi konspirasyon uzmani Kissinger’i yeniden göreve çağırmıştır. Afganistan’a ve dolayısıyla -kendi yarattıkları- Taleban’a saldırı “gerekçelerini” halen inandırıcı biçimde açıklayamayan Bush ekibi, Irak’a saldırı için de sadece kendilerini tatmin edecek bir “gerekçe” bulacaktır. Toplumlara karşı suç, konspirasyon, gizli karanlık pilanlar ve eylemler bir kez başlarsa, bu süreçten geriye dönüş mümkün değildir. Bu iş, işlenen karanlık bir cinayeti örtbas edebilmek için yeni cinayetler işlemek zorunda kalmak gibidir. Suç ve yalan, yeni suçları ve yalanları doğurmaktadır. Sözkonusu kanlı trajik süreç, sahibini ve suçun tüm ortaklarını yokedinceye dek sürer.

Ruhunu Mephistophales’e (Şeytan’a) satmış olan kariyer ve kişisel kazanç avcıları, “konspirasyon teorileri” ile alay edecekler, “olayların kitabına uygun olarak geliştiğini, savaşların toplumları ilerlettiğini, bu savaşta nasıl yer alınırsa ne ölçüde karlı çıkılabilineceğini” yaymayı sürdüreceklerdir. Özünde dar bir sermaye sınıfının kasalarını doldurmaya yönelik olmasına karşın “milletler” adına söylenecek tüm bu yalanlar, asıl büyük konspirasyonun türevleri olmaktan öteye geçemeyecektir. Şüphesiz konspirasyon sarmalı kendi sonuna doğru ilerleyecektir ama, varlığını gösterdiği alanlarda yığınlara, suçsuz insanlara hesapsız zararlar da verecektir. Sonuçta bu yıkıcı süreç nekadar erken görülebilir ve bilinçli, planlı ve örgütlü yığınsal eylemlerle nekadar erken durdurulabilirse, halkların uğrayacağı zararlar da okadar az olacaktır. Türkiye’de de Pentagon bağlantılı savaş lobisi, konspirasyonun ortağı satılmış bazı ünlü kalemler kendilerini açıkca belli etmektedirler. Buna karşın Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu ve aynı şekilde dünya halkları savaşa karşıdırlar. Sözkonusu gelişme, askeri- endüstri komplekleri, Pentagon, Exxon ve Mobil gibi dev petrol şirketleri kaynaklı konspirasyonun çok büyük zararlar veremeden engellenebileceği umudunu arttırmaktadır. Türkiye’yi yönetenler bilmelidirlerki, kışkırtılmakta olan savaşa hangi “mantıki” gerekçeyle ve vaatlerle girilirse girilsin, kazançlı çıkılmayacaktır.                     

Kasım 2002                  

yusuf@comhem.se

http://www.sinbad.nu/