Not: “Şer üçgeni” başlıklı aşağıdaki yazının özeti 2002 kışı boyunca ve 2003’ün ilk haftasında türkçe inter-zemin adlı web sayfasında asılı kalmıştır. Sözkonusu yazıyı okumuş olanların bu genişletilmiş metni de okumalarının yararlı olacağını sanıyorum. Aynı yazının biraz kısaltılmış biçiminin isveççesi www.sskt.nu/ adresli web sayfasının başlangıcında ve ayrıca debatt bölümünde ekim 2002’den beri asılıdır.Yine aynı yazı Finlandiya’nın en eski bağımsız sosyalist dergisi Ny Tid’in (Yeni Zaman) 21/1-2003 tarihli sayısında isveççe olarak basılmıştr.  Y. Küpeli

“Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore”

Yusuf Küpeli  

Orta Asya ve Hazar yöresini içine alan geniş alanda, doğuya, batıya ve güneye yönelik tam 25 adet petrol ve doğal gaz boru hattı projesi gerçekleşmiştir veya gerçekleşmek üzeredir. (Ayrıntılı bilgi için bak: Caspian Sea Region: Reserves and Pipelines Tables, july 2002, Energy Information Administration, eia, www.eia.doe.gov ) Bu hattın Angloamerikan petrol şirketleri yararına denetim altında tutulabilmesi için, USA’nın kendi askeri güçleriyle Basra körfezine yerleşmek ve bölgede tam bir hakimiyet kurmak istemektedir. Eğer Irak’a yöneliik askeri operasyonu hesapladıkları gibi başarabilirlerse, Basra Körfezi’ne yerleşecek olan USA askeri gücü, Arap Denizi’ne (dolayısıyla Hint Okyanusu’na) indirilecek olan enerji hattını ve ayrıca Orta Asya ve Hazar enerji kaynaklarını USA petrol şirketleri için güvenlik altına alacaktır. Aynızamanda bu güç, eia’nın hesaplarına göre 112 milyar varille (tahminlere göre, 300 milyara dek çıkabilir) dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahibolan Irak’ı da “hizaya” getirecek ve Irak petrollerine elkoyacaktır. Ülkeyi, asıl zengin petrol yataklarının ve tek ihraç limanının olduğu Basra Körfezindeki dar kıyısından tamamen kopartacaktır.

USA’nın sözkonusu Irak saldırısının başarılı olursa eğer, Arap Denizi’nin kuzeyini ve Hint Okyanusu’nun Kuzeybatı kıyılarını tutan Belucistan’ın İran ve Pakistan’dan kopartılması operasyonu başlayacaktır. Belucistan, Soğuk Savaş yıllarından beri her iki ülke için de problem yaratmıştır ve şimdi Pentagon bu problemin anahtarını eline almaktan çekinmeyecektir. Irak’ın parçalanmasının mantıki sonucu, bölgedeki diğer yerel güçlerin de parçalanmasını getirir. Çünkü, USA’nın bölgeye yönelik politikaları, ülkeler arasındaki çelikilerin sürmesi ve yerel güçlerden hiçbirinin doğacak boşluğu doldurarak diğerlerine üstünlük sağlamaması temeline oturtulmuştur. Irak’ı parçalayacak olan Pentagon, başka potansiyel büyük bir gücün doğup başını ağrıtmasını engellemek için, İran’ı, Türkiye’yi ve pakistan’ı da parçalamak isteyecektir. Irak’ta başlatılan yangın hızla ve tehlikeli biçimde yayılacaktır.

Iraq Petroleum Company 1 nisan 1972 günü millileştirilmiş ve bu olayın ardından Irak halkının yaşam düzeyi kısa sürede Avrupa standartlarına ulaşmıştı. Ülkedeki eğitim ve sağlık hizmetleri mükemmeleşmişti ve bu gelişme Pentagon tarafından kışkırtılan İran- Irak savaşına dek sürecekti. Günümüzde ise, vaktiyle USA tarafından desteklenen ve silahlandırılan Saddam Hüseyin’in kişiliği bahane edilerek -daha kapsamlı planların yanında ülkenin petrollerini de elegeçirmek amacıyla- Irak halkına karşı büyük bir saldırı planlanmaktadır. Sözkonusu saldırının başarısı durumunda, millileştirilmiş olan Irak petrolleri yeniden Yedi Kızkardeşler Kulübü’ne (Exxon veya Esso, Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socol-Chevron) ve özellikle aynı gurubu yönlendiren Rockefeller’in Exxon ve Mobil Oil’ine teslim edilecektir. Dünya’nın bilinen en büyük rezervlerine sahibolan Suudi Arabistan’ın petrolleri, ARAMCO içinde denetimi elinde tutan Exxon- Mobil birliği ile zaten aynı gücün kontrolundadır. Kısacası, Irak’a yönelik saldırının gerisinde -asıl olarak- askeri- endüstri kompleksleri ve Pentagon ile birlikte Yedi Kızkardeşler Kulübü ve bu birliği yönlendiren Rockefeller gurubu vardır.

Rockefeller gurubu, USA dışpolitikasını 1920 yılında kurulan CFR (Council on Foreind Relations) ve 1921 yılında bu örgüte bağlı olarak yayına başlayan Foreing Affairs dergisi ile manupule etmektedir. Son birkaç on yıldaki tüm USA başkan adayları ve başkanları -istisnasız- CFR’in üyeleri veya yöneticileri arasından gelmişlerdir. Trilateral Commission ve Biderberger gibi dünya politikalarını yönlendiren güçlü masonik elit örgütlenmelerin başında gelen CFR’in en tanınmış eski başkanları arasında, 1970- 85 yıllarında örgütü yöneten ve halen onursal başkan konumunda olan John David Rockefeller vardır. Batı’nın enerji musluklarını denetleyebilmek ve Batı’da USA’nın askeri varlığını sürdürebilmek için 1991 yılında Körfez saldırısını başlatan George Bush, aynı örgütün tanınmış eski başkanlarından biridir- bilindiği gibi baba Bush CIA’ya da başkanlık yapmıştır. Başta Vietnam savaşı olmak üzere saldırgan USA dışpolitikalarının ve aralarında 1973 Şili askeri darbesinin de olduğu birçok komplonun baş mimarlarından Henry Kissinger, CFR’in eski ünlü başkanlarından bir diğeridir. USA’nın “dünya hakimiyeti için Orta Asya ve Avrasya hakimiyetine” yönelik jeopolitiğinin baş mimarı Zbigniev Brzezinski de ünlü eski CFR başkanlarının arasındadır. Anılan isimlerden son ikisi, Rockefeller gurubuna ait Chase Manhattan Bank’ın yöntim kurulunda oturmaktadırlar aynızamanda. Ve şüphesiz, “Dünya hakimiyeti için Avrasya hakimiyeti” tezi asıl olarak Hitler’in jeopolitiğinden ödünç alınıp geliştirilmiştir. 

Yukarıda özetlenen nedenlerle, ve -ayrıca- bölgede USA baskısına direnerek petrollerini kendileri işleyip satmaya çalışan Irak ve İran “vurulması gereken hedefler”in başına yerleştirilmişlerdir. Aynızamanda İran, Orta Asya pazarlarında Rusya ile işbirliği yaparak USA’nın hesaplarını belirli ölçüde bozmaktadır. İran, USA’ya rağmen, Rusya, Orta Asya Cumhuriyetleri, Hindistan ve Pakistan arasında köprü rolü oynamaya, güçlü bir ekonomik pazar oluşturmaya çalışmaktadır. Ve zaten bu nedenle vaktiyle Taleban, CIA tarafından -asıl olarak- bölgedeki ve özellikle Afganistan’daki İran etkisine karşı örgütlenmiştir. Oluşturulmaya çalışılan pazarın yolları üzerindeki Afganistan’da anarşi yaratılarak bölgenin kendi kaynaklarını kullanması, refaha kavuşarak güçlenmesi engellenmiştir. Bilindiği gibi Taleban, Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da Afganistan’dan çekilmesinden çok sonra, 1994’de -Selig Harrison’un ifadesiyle CIA tarafindan 3 milyar Dolar yatırılarak- örgütlenip sahneye sürülmüştür. (Selig Harrison’un Taleban ile ilgili anlatımı için http://globalcircle.net/00afganistan.htm ve http://emperors-clothes.com/docs/pak.htm adreslerine bak) Aynı Örgüt (Taleban), USA ve Ziya- ül Hak sonrası Pakistan’ın desteğiyle 1998’de Afganistan’ın yüzde 90’ında denetimini kurabilmiştir.

Ziya ül- Hak sonrası Pakistan’ın desteği ile Taleban güçlenmiştir; çünkü, USA’nın bölgedeki “Yeşil Kuşak Politikası”nın uygulayıcısı ve Pakistan’ı İslamlaştıran bir kişilik olmasına karşın, sözkonusu askeri diktatörün politikası Taleban ve benzerlerini destekleme yönünde değildi. Ziya ul- Hak, İran ile yakınlaşma yanlısı olduğu ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından Orta Asya Cumhuriyetleri’ni de içine alan bölgesel bir İslam birliği oluşturmayı düşlediği ve USA’nın Orta Asya üzerine hesaplarını bozabilecek sözkonusu düşlerini açık ettiği için, ağustos 1988’de kendisine bağlı tüm generalleri ile birlikte CIA tarafından yokedilmiştir. Yakın çevresi ve ülkenin istihbarat örgütü başkanı ile birlikte Zia ül- Hak’ı taşıyan uçak, USA elçiliğinden yollanan mangoların arasına yerleştirilmiş bir bomba ile düşürülmüştür- aynı uçağın içinde olan Amerikan elçisi de komplonun başarısı için feda edilmiştir. Ardından, özellikle Şia’ya ve ayrıca kendi dışlarındaki tüm Sünni mezhep ve tarikatlara karşı olan ve hertürlü bölgesel birliği baltalayan Vahabi ve Deobandi güçler Afganistan’da iktidara getirilmiştir.

Halkın büyük desteği ile iktidara gelip İran petrollerini millileştiren Başbakan Musaddık’ın, 1953 yılında CIA ve İngiliz dış istihbarat servisi MI- 6 tarafından örgütlenen darbeyle nasıl devrildiği ve iktidarın tekrar Şah Rıza Pehleviye nasıl yeniden devredildiği ve İran petrollerinin yeniden nasıl özelleştirildikleri artık tüm ayrıntılarıyla bilinmektedir. Şimdi Pentagon tarafından yapılması planlanan, Musaddık operasyonundan çok daha büyük, çok daha kanlı ve sonuçları dünyadaki tüm politik süreçleri etkileyecek geniş kapsamlı bir saldırıdır. Tekrarlamak gerekirse, bu operasyola USA, planladığı Orta Asya, Avrasya ve dolayısıyla dünya hakimiyeti yönünde en büyük adımını atacaktır. Diğer yandan, USA’nın tüm askeri üstünlüğüne karşın, planlanan bu Pentagon operasyonunun karşısındaki uluslararası direnç, 1950’li yıllarda varolan direçten çok daha geniştir. En önemlisi, yeryüzünde USA yönetimine karşı güvensizlik ve nefret giderek yayılıp derinleşmektedir. Tüm bu nedenlerle, ne ölçüde büyük askeri güç olursa olsun Pentagon’un sadece üstün savaş teknolojisi ile heryerde istediği kontrolu sağlayabilmesi ve savaşı kendisi için kazançlı hale getirebilmesi pek kolay gözükmemektedir. Sözkonusu operasyon Pentagon için kısa sürede askeri bir başarı sağlasa bile, savaş başladığı alanla sınırlı kalmayacak, yayılacaktır. Şüphesiz bu gelişme öncelikle bölge ve ayrıca dünya için büyük bir tehlike yaratacaktır ama, ekonomisi zaten sorunlarla yüklü olduğu belirtilen USA için de astarı yüzünden pahalı bir yatırım durumuna gelebilecektir. Bu saldırı eğer hesaplanan kazancı sağlamaz ve USA’nın iç ekonomik dengelerini bozarsa, Irak ve bölge yıkılırken, USA imparatorluğu da yıkılışına doğru en büyük adımını atmış olacaktır. Şüphesiz özlenen, Amerikan halkının da büyük katkılarıyla savaşın başlamadan engellenebilmesidir. Böyle bir gelişme dünyayı felaketten koruyacağı gibi, USA’da imparatorluk düşleri kuranların sonunun da başlangıcı olacaktır.

Ortadoğu ile doğrudan bağı olmayan ve enerji kaynaklarının veya yollarının üzerinde bulunmayan “Kuzey Kore”nin (resmi adı ile, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin) Pentagon tarafından öncelikle vurulacak bir hedef olarak İran ve Irak’ın yanına eklenmesinin farklı ve daha karmaşık nedenleri vardır. Hedefte gösterilen Irak, İran ve Kuzey Kore için “şer üçgeni” deyiminin kullanılması ise, özünde tamamen propoganda amaçlıdır. USA yönetimi kendi yıkıcılığını, saldırganlığını, talancılığını ve kötülüklerini gizlemek amacıyla, “dünyadaki kötülük merkezlerine karşı savaşıyormuş” havası yaratmaya çalışmaktadır. Bunun yanında USA yönetimi, Naziler’in ırkçı politikası ile uyumlu biçimde, USA halkının diğer halklardan daha “değerli” olduğu ve bu “üstün” toplumun refahı için başka ülkelerin yıkılabileceği propogandasını ustalıkla işlemektedir. Sözkonusu Nazi tarzı propoganda ile USA yönetimi, öncelikle kendi halkını aldatmaya ve Pentagon’un saldırganlığını Amerikan toplumu içinde meşrulaştırmaya, askerlerine ve halkına savaşı kabulettirmeye çalışmaktadır. Hitler ve NAZİ partisi de Alman mali- sermayesinin hammadde ve pazar hedefleri ve dünya hakimiyeti uğruna halkı aynı şekilde savaşa ve felakete sürüklemişlerdi. Şüphesiz günümüzde de kışkırtılan savaştan kar sağlıyacak olanlarda sadece belirli petrol tekelleri ve askeri- endüstri komplekslerdir. USA halkının bu savaştan hiçbir karı olmayacaktır. Bilinen bu gerçeklere karşın, 11 eylül Pentagon darbesinin ardından USA’da iktidarı gasbetmiş olan gücün, tüm söylemleri ve eylemleri Hitler’in işlerini çağrıştırmaktadır. Bunların Nazizmin mirasını devraldıkları açıktır.

Enerji kaynakları ve enerji yolları ile bağı olmayan “Kuzey Kore”nin, Pentagon’un gözünde global askeri strateji açısından önem kazandığı anlaşılmaktadır. The Washington Post gazetesinin Asya uzmanı, 50 yıldır güney ve doğu Asya sorunları üzerine deneyim kazanan, aynızamanda Woodrov Wilson Uluslararası Merkezi’nin yüksek değerde üyelerinden olan USA’nın Ulusal Güvenlik Programı Direktörü Selig Harrison (Selig Harrison, www.unc.edu/student/orgs/grtdecsn/harrison.html), ülkesinin Kuzey Kore politikasında belirsizlikler olduğunu iddia etmektedir.

“Kuzey Kore”nin -artık yaşamayan- önderi Kim Il Sung ve ülkenin diğer sivil ve asker yöneticileriyle defalarca görüşmüş olan ve USA yönetimindeki şahinlerden olmayan Selig Harrison, en çok altı bin kilometreye kadar menzili olan No Dong füzeleri üretmesine karşın “Kuzey Kore”nin -atom bombası yapımına yardımcı olacak- nükleer santral programını tamamlayamadığını anlatmaktadır. Harrison, -özellikle enerji sorunu olan- “Kuzey Kore”nin, “Güney Kore” ve USA yönetimleriyle anlaşmaya hazır olduğunu ve Güney’den enerji almak istediğini yazmaktadır. Aynı yazar, “Güney Kore”in “Kuzey Kore”ye yapacağı enerji yardımının USA tarafından engellendiğini de anlatmaktadır. Harrison’a göre USA yönetimi, iki kardeş ülkenin birleşmesine taraftar gözükmediği gibi, “Batı Almanya”nın “Doğu Almanya”yı yutması biçiminde “Güney Kore”nin “Kuzey Kore”yi yutmasını da istememektedir. (Ayrıntılı bilgi için, www.fas.org/irp/threat/missile/rumsfeld/ptl_China.htm ve www.cdi.org/adm/1039/Harrison.html adreslerine bak.) Selig Harisson’un söylediklerinden, USA’nın bölgede soğuk savaşı, statükoyu sürdürmek istediği anlamı çıkmaktadır.

Yukarıdaki satırlar yazıldıktan sonra, USA’ya rağmen Japonya Dışişleri Bakanı Kuzey Kore’yi ziyaret etmiştir. Dostluk gösterileriyle birlikte iki Kore arasında demiryolu bağlantısı kurulmuştur ve yine -USA’ya rağmen- karayolu bağlantısı da kurulacaktır. Güney Kore’de de iki kardeş ülkenin birleşmesini isteyen politik güçler daha ağırlıklıdırlar ve bu birleşmeden Güney’in gelişmiş endüstrisi de çok büyük kazanç sağlayacaktır. İki Kore’yi bağlayan demiryolu, aynızamanda Trans-Sibirya demiryolu ile Moskova’ya ve oradan da Avrupa’ya bağlanmaktadır. Sözkonusu bağlantı ile sadece Güney Kore’nin endüstri ürünleri değil, Japon endüstrisi de Mançurya’ya, Asya içlerine ve hatta Avrupa’ya doğru ucuz ulaşım olanaklarına sahibolacaktır. Doğu- Batı ticaretin önemli kandamarı Trans- Sibirya demiryolu çok geniş bir coğrafi alanın gelişip zenginleşmesine yardımcı olacaktır. Böyle bir alternatif, USA’nın Orta ve Doğu Asya’daki hesapları için tehlike yaratmaktadır. Tüm bu nedenlerle gerilimi ayakta tutmak isteyen güçler de boş durmamaktadırlar. Sonuçta, “Kuzey Kore”nin “nükleer bomba yapmak üzere olduğu” propogandası yeniden aktüelleştirilmiştir. Daha doğrusu, USA tarafından bilinçli olarak sıkıştırılan, anlaşma istemlerine karşı hiçbir açık kapı bırakılmayan Kuzey Kore, vaktiyle çalışmasını durdurduğu küçük çaplı nükleer santralını -ülkedeki enerji sorunu nedeniyle- yeniden açmak zorunda kalmıştır.

BBC, Guardian ve daha birçok yerli veya yabancı tanınmış yayın organının 12 aralık 2002 tarihli haberlerine göre, Kuzey Kore 1994 yılında dondurduğu nükleer programına yeniden başladığını ilanetmiştir. Pentagon’un şahinlerinden USA Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, “Kuzey Kore’ye ve Irak’a karşı iki cephede aynı anda çarpışabileceklerini” belirten ağır tehditlerle yüklü ve aynızamanda iki Korenin başlattıkları birleşme görüşmelerini baltalamaya yönelik provokatif bir konuşma yapmıştır. Kuzey Kore buna, 10 ocak 2003 günü nükleler silahların yayılması ile ilgili anlaşmadan çekildiğini açıklayarak yanıt vermiştir. Çin yönetimi de Rumsfeld’in ifadelerini sert biçimde eleştirmiştir. USA’nın Kuzey Koreyi yalnızlaştırma ve bu ülkeyi bölgede soğuk savaşı kalıcılaştıran bir korku kaynağı olarak tutma politikası, Güney Kore’de ve diğer bölge ülkelerinde yankı bulmamıştır. Değişme ve Güney ile anlaşma istemini açıkca belli etmesine ve bunun uygun formülünü aramasına karşın USA yönetiminin kışkırtmaları Kuzey Kore’yi zorunlu bir sertleşmeye itmiştir ama, ülke yönetimi anlaşmaya yönelik istemini halen güçlü biçimde açıkca ifade etmektedir.   

Kuzey Kore ürettiği füzeleri, başta -“USA’nın tehlikeli düşmanı”- İran’a ve ayrıca Suriye gibi diğer bazı Ortadoğu ülkelerine satıyor olsada, bu ülkenin “Şer Üçgeni”ne dahil edilmesinin asıl nedeni, doğu ve güneydoğu Asya’daki gerilimi sürdürmek amacıyladır. İki Kore’nin birleşmesi, bölgedeki USA askeri varlığının gereksizliğini gündeme getirecektir. Bu gereksizlik sadece Güney Kore ile sınırlı kalmayacak, öncelikle Japonya’nın Okineva adasındaki 27 bin ve bu ülkenin içindeki 60 bin USA askerinin çekilmesi, Japonyadaki USA askeri üslerinin kaldırılması sorununu gündeme taşıyacaktır. Japonya’daki politik yelpazede ve toplumda, USA askeri üslerinin hemen kaldırılması konusunda güçlü bir görüşbirliği vardır. USA’nın askeri varlığı ile Japonyadan çekilmesi, bu ülkenin -hemen imaledebileceği nükleer başlıklı altı bin kadar füze dahil- kendi askeri gücünü hızla yükseltmesi ve ASEAN ülkelerinde, güney Asya pazarlarında etkisini arttırarak yayması anlamına gelecektir.

Selig Harrison, USA açısından barışcı çözüm tezlerini savunurken, Kuzey Kore üzerindeki askeri baskının kalkmasıyla USA şirketlerinin bu ülkeye akın edeceklerini söylemektedir. Şüphesiz Kuzey Kore’ye akın edecek olan ve buradan Mançurya’ya ve Asya içlerine dek uzanacak olan sadece USA şirketleri değil, öncelikle Japon sermayesi olacaktır. Yukarıda da belirttiğim gibi, sözkonusu birleşme, Japonya’dan Avrupa’nın en batısına dek uzanan ucuz bir yolun hareketlenmesi anlamına gelecektir. Kuzey Kore ile Güney’in birleşmesi, Japonya’nın USA vesayetinden tam olarak kurtulması, Filipinlerdeki USA askeri varlığınının sorgulanmasına neden olacağı gibi, Kıta Çin’inin Tayvan’ı yutmasını da kaçınılmaz kılacaktır.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte USA’nın Çin politikasında, veya daha doğrusu her iki ülkenin birbirlerine yönelik politikalarında önemli değişiklikler olmuştur. Her iki ülkede halen birbirleri için büyük birer pazardırlar ama, 1971 yılında Kissinger’in bu ülkeye (Çin’e) gizli yolculuğunun ve 1972’de Başkan Nixon’un yine Kissinger ile birlikte resmi ziyaretlerinin ardından USA ve Çin arasında kurulan politik ortaklık artık yaşamamaktadır. Günümüzde USA, Asya’da en büyük rakibi ve Rusya’dan daha büyük bir güç merkezi olarak Çin’i görmektedir.

USA, Çin’in etrafında, Güney Kore’yi, Japonya’yı, Büyük Okyanus ile Hint Okyanusu arasındaki su geçitlerini kontrol eden Filipinler’i, yine aynı kontrol görevine yarayan Guam adasını, “insan hakları” bahanesiyle son olarak yerleştiği -okyanus geçitlerinin tam ortasındaki- Doğu Timor’u, Avustralya’yı ve ayrıca Singapur’u ve Tayland’ı içine alan bir çember oluşturmaya çalışmaktadır. Yine USA, Filipinlerdeki askeri üslerini güçlendirmekte ve sayıca arttırmaktadır. Sözkonusu çember Pakistan’daki ve Afganistan’daki ve bazı Orta Asya ülkelerindeki USA askeri hava üsleriyle tamamlanmaktadır. Afganistan’da Kandahar’da, Khost’da ve Mezar- ı Şerif’te USA askeri hava üsleri kurulmuştur. Monthly Reviev’in mart 2002 sayısında yayınlanan “The bases of empire” başlıklı yazıda ifade edildiğine göre, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek yakınındaki Manas hava üssüne USA uçakları hergün iniş yapmaktadırlar ve bu üs Çin’in batı sınırına sadece 250 mil uzaklıktadır. Nükleer silahların yayılmasını engellemeye yönelik anlaşmaya karşın Hindistan’ın rahatca atom bombası üretebilmesi de yine USA’nın Çin’i çembere alma politikası ile bağlantılıdır. Şüphesiz Hindistan -kuruluş yıllarından itibaren- atom bombası projesini kendisi başlatmıştır ama, yine de Çin’e yönelik askeri baskı oluşturmak amacındaki USA ve Kanada’dan Nükleer santral ve “ağır su” temini konularında büyük yardım almıştır. Ayrıca Hindistan, nükleer bomba teknolojisi konusunda da İsrail’den yardım almıştır. Kısacası Hindistan, atom bombası teknolojisinin transferini, -USA emperyalizminin ortadoğudaki ileri karakolu olan- İsrail’den sağlamıştır. Çin’de, Hindistan’la çelişkisi olan Pakistan’a 1984 yılından itibaren nükleer bomba yapabilmesi için yardımcı olmuştur. Şüphesiz Pakistan’da bomba projesini 1972 yılında kendi bilim adamları ile ciddi olarak başlatmıştır ama, 1984 yılından itibaren atom bombası ve füze teknolojisi konusunda Çin ile sıkı bir işbirliği içine girmiştir. (İleride bu konuyu daha ayrıntılı olarak kaynaklarıyla birlikte açacağım.)

Sonuçta, İki Kore’nin barışması ve birleşmeleri, Çin’in çevresinde oluşturulan USA askeri çemberinin parçalanmasının yolunu açacağı gibi, USA’nın Orta Asya hakimiyetine yönelik politikalarını da tehlikeye sokacaktır. Çin’i ve Rusya’yı baskı altında tutamayan bir USA’nın Orta Asya enerji kaynaklarını rahatca sömürmesi ve Hitler’den miras olarak devraldığı “Avrasya hakimiyeti” veya “dünya imparatorluğu” düşünü gerçekleştirmesi olanaksızdır. Ve tüm bu nedenlerle “Kuzey Kore” (Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti), İran ve Irak’la birlikte “Şer Üçgeni”ne dahil edilmiştir. Buna karşın, “Şer üçgeni” propogandası ve Pentagon’un bu ülkelere yönelik saldırganlığı, Kore, İran ve Irak’tan çok USA’yı yalnızlığa itmeye başlamıştır.                                     

Eylül, 2002 

yusufk@telia.com  

                                           

 http://www.sinbad.nu/