Not: Bu yazı, 2002 yazından 2003’ün ilk haftasına dek türkçe inter-zemin adlı web sayfasında asılı kalmıştır. Aynı yazının isveççesi www.sskt.nu/ adresli web sayfasının debatt bölümünde temmuz 2002’den beri asılı durmaktadır. Yine aynı yazının isveççesi Finlandiya’nın en eski bağımsız haftalık sosyalist dergisi Ny Tid’in 23/7-2002 tarihli sayısında ve İsveç’teki sosyalist yayın organı Riktpunkt’un 25/11-2002 sayısında basılmıştır. Y. Küpeli

Daha  2002 yılının altıncı ayında, Irak'a yönelik saldırı henüz kesinlik kazanmamışken, aşağıdaki yazımda, "Irak'ın köleleştirilmesinin ardından ya İran'da rejim ve politika değişikliği olacaktır ya da İran'a saldırılacaktır. Ve şüphesiz tüm bu planlar çok büyük bir felaketin ilk adımlarıdır. Yakılmaya çalışılan ateş, söndürülmesi zor tehlikeli bir yangına dönüşecek, ve Ortadoğuya ve Asya'nın içlerine doğru yayılacaktır.", diye yazmıştım. Afganistan'a ve ardından Irak'a yönelik saldırılarla birlikte İran'a yönelik saldırı tehditleri tekrar tekrar ön plana çıkartılmışlardır. Günümüzde, ABD yönetimi, İran'ı ve bağlaşığı Suriye'yi sürekli tehdit etmektedir. Pentagon, bu iki ülkeye saldırmayı planladığını açıkça ilanetmektedir. Son olarak, 2005'in ilk ayında İran'a ve Suriye'te yönelik saldırı tehdidi alabildiğine yoğunlaşmıştır. Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, Demokrasi ve terör bahane

Seymour M. Hersh ABD askeri İran'da!

İran'a müdahale gündemde

Pentagon İran operasyonunu yalanlamadı

Irak'tan sonra sıra İran'da mı?

Powell, Suriye ve İran'ı uyardı  

İran ve Suriye'ye karşı da cepheye sürülecek miyiz?

Demokrasi ve terör bahane

Yusuf Küpeli

George W Bush, “Arafat’sız bir Filistin” çağrısı yapmıştır. Bush, seçimleri Arafat’ın kazanması durumunda Filistin’e yönelik USA yardımının geri çekileceğini söylemiştir. Sabra ve Shatila katliamlarının sorumlusu İsrail Başbakanı Ariel Sharon, Bush’un konuşmasını kendisi için bir zafer ve Oslo anlaşmasının sonu olarak yorumlamıştır. Bush’un “Arafatsız Filistin” çağrısı USA’nın “demokrasi” anlayışı ile uyumludur ama, yaklaşık iki yıldır İsrail ordusu tarafından tüm toplumsal- ekonomik alt yapısı, birikimleri sistematik olarak yokedilen Filistin halkına yönelik hangi “yardımın” geri çekeceğini anlamak zordur. Sadece 4 milyon kadar Yahudi’nin yaşadığı İsrail’e USA tarafından her yıl 3.5 milyar Dolar karşılıksız yardım yapıldığı bilinmektedir. Bu paranın en az 2 milyar doları silahlanmaya harcanmaktadır. Son olarak, 2002 yılı içinde, artan İsrail askeri operasyonlarını finanse etmek amacıyla aynı ülkeye USA tarafından 8.5 milyar Dolar verilmiştir. Aynı yıl Kanada zirvesinde zengin G 8 ülkelerinin -emperyalist güçler tarafından soyulup tahribedilmiş- Afrika kıtası için çıkarttığı tüm yardım ise sadece 1 milyar Dolar’dan ibarettir.

İsrail vatandaşı olan 1 milyonu aşkin Filistinli’ye tam bir apartheid (ırk ayırımı) politikası uygulandığı sır değildir. Sharon yönetimi tarafından örülmeye kalkılan duvar, İsrail devletinin ırkçı politikasının açık göstergelerinden biridir ama, USA- Meksika sınırına ve Avrupa’da Afrika- İspanya arasına, Cebel- i Tarık’a benzer elektronik duvarlar örüldüğü ve bunların göçü engelleyen yasal engellerle güçlendirildikleri bir başka gerçektir. Diğer yandan işin gerçeği, ırkçılığı Anayasası’na da sokmuş olan İsrail, USA yönetiminin müttefiki değil, sadece kullandığı bir alettir. Eski Haçlı iktidar alanlarına yerleştirilmiş olan militarist İsrail, Pentagon (beşgen, USA Savunma Bakanlığı) için ileri karakol işlevi görmektedir. Kışkırtılan İsrail- Arab çatışması, USA yönetimine Ortadoğu’ya müdahale ve köklü biçimde yerleşme olanakları sağlamaktadır. İsrail devleti USA emperyalizminin global dünya hakimiyeti planlarının küçük bir aleti olurken, çevresinde derin bir nefret uçurumu oluşturmaktadır. Mevcut fosile dayalı enerji kaynakları önemlerini yitirdiği zaman, İsrail’in üçüncü kıyamet günü gelecektir. Antisemitizm kuruşunun bir ucunda Yahudiler, öbür ucunda ise Araplar durmaktadır. Emperyalist güçler bu iki uçla yazı- tura oynarlarken antisemitizm bataklığı derinleşmektedir.

Balkanlar’da kışkırtılan aşırı milliyetçilik ve silahlı çatışmalar, USA’ya bu bölgeye askeri varlığı ile yerleşme olanağı sağlamıştır. Sözkonusu olaylar gelişirken, Avrupa’nın arka bahcesi Balkanlar’a yerleşen USA’nın asıl hedefinin Avrasya* olduğunu ve Avrasya rotasındaki en önemli limanın balkanlar olduğunu yazmıştım. Balkanlar’daki askeri varlığı ile USA, Avrupa’yı ve Rusya’yı daha rahat denetleme olanağına kavuşmuştur. USA, patlayıcıları hiçbirzaman boşaltılmamış Balkan bombasının fitilini elinde tutarak Avrupa’ya askeri şantaj yapma olanağına da kavuşmuştur. Ve şimdi USA, Balkanlar, Doğu Avrupa, Norveç ve Baltık’taki askeri varlığı ile Avrupa ve Rusya üzerindeki baskısını güçlendirirken, Ortadoğu, Hazar yöresi ve İç Asya’ya da güçlü biçimde yerleşerek Rusya ve Çin’in etrafında kurduğu çemberi perçinlemeye, enerji kaynaklarını rakipsiz olarak denetlemeye ve Avrasya hakimiyetini tamamlayıp kalıcılaştırmaya çalışmaktadır.

Çok önceden Pentagon ile birlikte planlanmış İsrail saldırılarıyla Arab dünyası ve Özellikle Irak kışkırtılmaktadır. Filistin halkı ezilirken, islam ülkeleri sindirilmekte ve aralarında çelişkiler yaratılmaktadır. Şüphesiz sindirilen sadece İslam ülkeleri değil, tüm dünyadır. USA’nın yıkım ve sindirme politikalarının gerisinde yatan asıl gerçek, dünyanın tüm mevcut enerji kaynaklarına rakipsiz sahipolma istemidir. Enerji kaynaklarının denetimi, USA’ya dünya hakimiyeti sağlamaktadır. Ortadoğu sadece enerji zengini değil, aynızamanda dünya enerji kaynaklarının yüzde 70’inden fazlasına sahip olduğu hesaplanan Avrasya’nın, özellikle Orta Asya ve Hazar yöresinin arka bahcesidir. Balkanlar’ın ardından Orta Asya ve Hazar bölgesine’de yerleşen USA, buralardaki varlığını ve Hint Okyanusu’na ulaştırmayı planladığı enerji hatlarını tam bir güvence altına alabilmek için, Ortadoğu’da pürüzsüz bir hakimiyet peşindedir. Balkanlar nasıl Avrupa’nın arka bahçesi ise, Ortadoğu, özellikle Arab Denizi’ne ve Hint Okyanusu’na açılan Basra Körfezi, Avrasya’nın, özellikle Orta Asya’nın ve “altkıta” (subkontinent) Hindistan’ın arka bahçesidir.

USA, asıl olarak Basra Körfezi’ne ve Kızıl Deniz’in her iki çıkışına askeri varlığıyla yerleşmekle, Avrasya’nın, özellikle Orta Asya ve Hazar yöresinin kapıların kilitlerini eline almış olacaktır. Böylece USA yönetimi, Hint Okyanusu’na indirmeyi planladıgı doğal gaz- petrol boru hattını kendi şirketleri yararına güvenlik altına alabileceği gibi, Orta Asya ve Hazar yöresindeki 25 kadar petrol ve doğal gaz boru hattını da denetleyebilecektir. Bunun yanında, başta Rockefeller Gurubu’nun (Exxon, Mobil) ve bunlarla işbirliği içindeki diğer büyük petrol şirketlerinin ve askeri- endüstri komplekslerin yararlarını savunan USA Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon, -dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahibolan- Irak’ın kaynaklarına elkoymayı planlamaktadır.

USA’nın Orta Asya ve Hazar yöresindeki varlığı ve anglo- amerikan kökenli uluslarüstü tekellerin karları için Yoksul Filistin halkı ezilip köleleştirilmeye çalışılmaktadır. Aynı amaç uğruna Irak parçalanmak istenmektedir. Yine aynı amaçla Türkiye- Irak ve Türkiye- İran arasında savaş kışkırtılmaktadır. Bölgede savaşın fitilini tutuşturmak amacıyla Kürtler Irak’a karşı kışkırtılmaktadırlar. Irak’ın köleleştirilmesinin ardından ya İran’da rejim ve politika değişikliği olacaktır ya da İran’a da saldırılacaktır. Ve şüphesiz tüm bu planlar çok büyük bir felaketin ilk adımlarıdır. Yakılmaya çalışılan ateş, söndürülmesi zor tehlikeli bir yangına dönüşecek ve tüm Ortadoğu’ya ve Asya’nın içlerine doğru yayılacaktır.

İsrail yönetimi kendi geleceğine inanmıyor olmalıdırki, ülkesinin nüfusu ve büyüklüğü ile orantılı olmayan ama, içinde yaşadığı derin paranoya ile uyumlu olarak sürekli silahlanmaktadır. Dünyanın beşinci büyük askeri gücü olan İsrail’in elinde en ileri teknoloji ile imaledilmiş 200’ü çok aşkın nükleler bomba vardır (Bu gerçeği ilk kez 1986 yılında Londra’da belgeleriyle açıklayan Mordechai Vannunu, halen İsrail’de bir hücrede tamamen izole edilmiş koşullarda yaşam savaşı vermektedir.) Nükleer- biyolojik- kimyasal silahlar (NBC silahları) üretebilen İsrail, nükleler başlık taşıyabilen 980 mil menzilli cruise füzeleri de üretmektedir. Bu ülke, nükleer başlıklı cruise füzelerini dünyanın herhangi bir noktasından fırlatabilecek 4 denizaltıya sahiptir ve henüz Çin’in elinde böyle denizaltılar yoktur. Türk basınındaki haberlere göre, bazı bölge ülkelerine karşı kullanılma amacıyla bunlardan üçüne şimdiden nükleer başlıklı füzeler yüklenmiştir. Buna karşın Pentagon’un şahinleri sadece Irak’ı silahsızlandırmaktan sözetmekte, militarist ve yayılmacı İsrail’in elindeki sayısız kitle imha silahını görmemezlikten gelmektedirler. Sadece görmemezlikten gelmemekte, bu ülkenin daha da fazla silahlanmasına yardımcı olmaktadırlar. 

Balkanlar’a ve Afganistan’a yapılan saldırılarda nasıl “demokrasi” ve “insan hakları” askeri müdahaleler için bir bahane olmuşlarsa ve yapılan müdahaleyle birlikte savunulduğu iddia edilen haklar nasıl alabildiğine çiğnenmişlerse, İsrail’in saldırganlığı için kullandığı “terör” gerekçesi de aynı ölçüde sahtedir ve terörü beslemektedir. Günümüzde kitleleri ürküten terör örgütlerinin politik manipülasyonlar ve faşist baskılar amacıyla CIA ve benzeri istihbarat örgütleri tarafından şekillendirilip kullanıldıkları bilinmektedir. Örneğin, İsrail’in yıkım politikalarına demagojik gerekçe yaratan Hamas’ın başlangıçta “İsrail istihbarat örgütü MOSAD tarafından şekillendirildiği” yönündeki Arafat’a ait açıklamayı hatırlamakta yarar vardır. Asya sorunları üzerine 5 kitabı olan ve CIA ile de yakınlığı bilinen Selig Harrison, 3 milyar Dolar harcanarak Taleban’ın CIA tarafından örgütlendiğini üç yıl kadar önce bir üniversite konferansında açıklamıştır. Afganistan’a yapılacak askeri müdahalenin tüm planlarının 11 eylül 2001 saldırısından önce George W Bush’un çalışma masasına konduğu ise herkes tarafından bilinmektedir. Hitler Çekoslovakya’nın Südetler’ine girerken nasıl “insan haklarını” savunduğunu iddia etmişse, USA ve İsrail için benzer gerekçeleri yaratmak zor değildir.

Dünya pazarlarının parmakla sayılacak kadar az uluslarüstü tekel tarafından kontrol edildiği koşullarda, Batı’da demokrasi, diğer ülkelerde ise diktatörlükler olduğunu iddia etmek sadece kocaman bir yalandır. Şili’den Endenozya’ya dek tüm diktatörlüklerin nasıl kurulduklarının yanıtları ise en kolay Washington ve Londra’daki bazı adreslerde bulunabilir. Kendi dışındaki “barbar ülkelere” zaman zaman cezalandırma seferleri düzenleyen etrafı duvarlarla çevrili zengin bir “ütopya adası” hiçbirzaman olmayacaktır. Hitler’in bin yıllık imparatorluk düşü bu planın ilk biçimiydi. Başka ülkeleri ezip yağmalayanların, değişik halklara karşı en modern silahlarla acımasız bir terör uygulayanların kendi halklarına özgürlük, barış ve refah getirebileceklerini iddia etmek yalanların en büyüğüdür. Tüm dinsel ve etnik farklılıkları bir silah olarak kullanmaya çalışanların ve yerleşmek istedikleri bölgelere terör ihraç edenleri aynı silahlarla vurulmaları kaçınılmazdır. Bir Çin atasözü, “Kartalı vuran ok kendi kanadından yapılır!”, der.

*Avrasya: Avrupa’nın en batı ucundan Asya’nın en doğu ucuna, Kamçatka’ya dek uzanan ve ortak doğal özellikler gösteren coğrafi alan- yaklaşık 32nci paralelin güneyi, Hindiçini, Bengaldeş, Hindistan vs. Bu coğrafi alanın dışında.

  2002-06-29

yusuf@comhem.se

 http://www.sinbad.nu/  

ABD askeri İran'da! ABD askeri İran'da!

 

Amerikalı gazeteci Seymour Hersh'ten şok iddia: İran, Bush'un Irak'tan sonraki hedefi. ABD komandoları bu ülkede operasyonlara başladı bile

18 Ocak 2005 Salı http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=140719

Seymour M. Hersh (Arşivi)

George W. Bush'un geçen sonbaharda yeniden seçilmesi, kazandığı tek zafer değildi. Başkan ve onun ulusal güvenlik danışmanları, ordu ve istihbarat birimlerinin stratejik analizleri ve gizli harekâtlar üzerindeki denetimlerini, İkinci Dünya Savaşı sonrasından bu yana görülmemiş bir seviyede güçlendirmiş durumda. Bush ikinci döneminde bu denetimi, saldırgan ve hırslı bir siyasi gündem üzerinden İran'daki mollalara ve terörizmle süregiden savaştaki diğer hedeflere karşı kullanma niyetinde. CIA'in etkisinin azaltılması süreci devam edecek ve kurum Pentagon'la yakın ilişkileri olan bir yönetim danışmanının söylediğine göre giderek, Başkan Bush ve Yardımcısı Dick Cheney kaynaklı politikaların 'tertipçisi' görevini üstlenecek. Bu süreç zaten bir süredir işlemekte.
Irak'taki güvenlik durumunun gittikçe kötüleşmesine rağmen Bush yönetimi Ortadoğu'daki uzun vadeli temel hedefinde, yani bölge çapında demokrasinin tesisi siyasetinde ısrarlı. Bush'un yeniden seçilmesi, yönetimde Irak savaşı kararına verilen desteğin kanıtı olarak görülüyor. Seçim başarısı Pentagon'un işgali savunan yeni muhafazakâr sivil liderliğinin de konumunu güçlendirdi. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in de dahil olduğu bu ekip, seçim sonrası genelkurmaya ABD'nin Irak'ta kalmaya kararlı olduğunu ve başka bir seçeneğin düşünülmediğini bildirdi.
Görüştüğüm eski bir üst düzey istihbarat yetkilisi şunları söylüyor: "Bu terörizme karşı verilen bir savaş ve Irak sadece bir parça. Bush yönetimi bu meseleye, devasa bir savaş olarak bakıyor. Bir sonraki adımımız İran harekâtı olacak. Savaş ilan ettik ve kötü adamlar, nerede olursa olsun, düşmanımız. Dört yılımız daha var ve bu dönemin sonunda terörizmle savaşı kazandığımızı ilan etmek istiyoruz."
Politikayı Bush ve Cheney belirlese de, uygulayan Rumsfeld. Ve işler ters gittiğinde (Ebu Garib skandalı, Irak'taki askerlere yeterli mühimmat sağlanamaması) eleştirilerin çoğunu o göğüslüyor. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi vekiller görevden alınmasını istedi. Rumsfeld ordu içinde de pek sevilmiyor. Tüm bunlara rağmen, en ufak bir kuşku duyulmadan yeniden savunma bakanlığına atandı.

Rumsfeld'in konumu güçleniyor
Rumsfeld ikinci dönemde daha da önemli hale gelecek. Eski ve yeni istihbarat ve ordu yetkilileriyle yaptığım görüşmelerde herkes, söz konusu siyasi gündemin başkanlık seçiminden önce belirlendiğini ve Rumsfeld'in sorumluluğuna verildiğini söylüyordu. Terörizmle savaş yayılacak ve fiilen Pentagon'un denetimin- de olacak. Başkan, komando timlerini ve diğer özel kuvvetlere, Ortadoğu ve Güney Asya'daki en az 10 kuşkulu terörist hedefe karşı gizli harekâtlar düzenleme yetkisi veren bir dizi talimatı imzalamış durumda.
Başkan'ın bu kararı, Rumsfeld'e operasyonları, CIA'ye dayatılan yasal sınırlamalardan muaf bir biçimde yürütme imkânı veriyor. Mevcut yasalara göre, CIA'in bütün denizaşırı gizli harekâtları Başkan tarafından onaylanmak ve Senato ile Temsilciler Meclisi'ne rapor edilmek zorunda. Aynı üst düzey istihbarat yetkilisi şunları ifade ediyor: "Pentagon bunların hiçbirini Kongre'ye rapor etme yükümlülüğü duymuyor. CIA'yi çağrıştıran 'gizli harekât' kavramını bile kullanmıyorlar. Onlara göre bunlar, 'gece keşfi'.
Ne yaptıklarını bölgede görevli Amerikalı başkomutanlara bile bildirmiyorlar" (Beyaz Saray ve Pentagon bu konuda yorum yapmayı reddetti).
Görüştüğüm herkes, bir sonraki stratejik hedefin İran olduğu konusunda hemfikir. Yine eski istihbarat yetkilisinin sözlerine kulak verelim: "Herkes, 'İran'ı hedef almak konusunda ciddi olamazsınız, Irak'taki duruma baksanıza' diyor. Onlar da, 'Askeri olmasa bile, siyasi yöntemler bakımından çıkardığımız bazı dersler var. CIA'in beceriksizlerine bel bağlamayacağız' yanıtını veriyor. Artık yarım yamalak iş yapmak yok ve CIA'in devredışı bırakılmasının nedeni de bu."
Bir yıldan fazla bir süredir Fransa, Almanya ve Britanya gibi AB ülkeleri, İran'ın Bush yönetimine karşı nükleer silah geliştirmesini önlemek için çabalıyor.
Bu projeden vazgeçmesi karşılığında İran'a ekonomik yardım ve ticari imkânlar vaat ettiler. İran da uranyum zenginleştirme programını geçici olarak askıya almayı kabul etti.
İran, imzacısı olduğu Nükleer Silahlanmayı Önleme Anlaşması uyarınca, bu tür nükleer tesislerin yasal olduğunu ve niyetinin bomba üretmek olmadığını öne sürüyor. Fakat İran tesislerini tamamen dağıtmak için AB'den daha somut imkânlar (petrol üretim teknolojisi, ağır sanayi ekipmanı, hatta bir Airbus filosu satın alma izni) istiyor.
Avrupalılar Bush yönetiminin İran'la yürütülen görüşmelere katılmasını istiyor. Yönetim ise bunu reddediyor. Zira Pentagon'daki sivil liderlik, sağlam bir askeri müdahale tehdidi olmaksızın, İran'ın oluşturduğu nükleer tehdit konusunda hiçbir diplomatik ilerleme sağlanamayacağı görüşünde. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (IAEA) üst düzey bir yetkili de, "Yeni muhafazakârlar görüşmelerin kötü bir fikir olduğunu, İranlıların ancak zorun dilinden anlayacağını ve baskı yoluyla yıpratılmaları gerektiğini söylüyor" ifadelerini kullanıyor.
Esas sorun, İran'ın nükleer programının kapsamını ve ilerleyişini başarıyla gizlemesi. Birçok Batılı istihbarat servisi, İran'ın tek başına nükleer savaş başlığı üretme kapasitesine ulaşması için en az üç veya beş yıl geçmesi gerektiği kanısında. Yanı sıra istihbarat servisleri ve IAEA, İran'ın silah sistemiyle ilgili ciddi sorunları olduğuna inanıyor; bu sorunların başında, nükleer savaş başlığı için gereken heksaflorid gazının üretilmesi geliyor.
Kısa süre önce emekli olan bir CIA yetkilisi de, İran'ın silah çalışmalarında büyük güçlükler yaşadığını, dışarıdan yardım da almadığını teyit ediyor ve ekliyor: "Bizim için en ciddi soru, İran için eksik parçayı kimin sağlayacağını bilmememiz. Kuzey Kore mi? Pakistan mı? Kaldı ki neyin eksik olduğunu da bilmiyoruz."
Batılı bir diplomat ise, ABD'nin sürece dahil olmayı reddetmesinin herkesin kaybedeceği bir durum yaratacağını ve Avrupa'nın çabalarını zayıflatıp çökerteceğini belirtiyor. Diplomata göre meseleyi BM Güvenlik Konseyi'nin gündemine taşımak da bir alternatif. Fakat İran'a yönelik yaptırım öngören bir karar muhtemelen Çin ve Rusya tarafından veto edilecek ve Amerikalılar yine BM'yi suçlayıp, "Tek çözüm İran'ı bombalamak" diyecek.
İsrail yönetimi ise doğal olarak Avrupa'nın İran'a dair yaklaşımına kuşkuyla bakıyor. İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, geçen hafta verdiği bir demeçte, Avrupalıları İran'ın sadece İsrail'in sorunu olmadığı, İran füzelerinin menzilinin Avrupa'nın her köşesine ulaşabilir hale gelebileceği konusunda uyarıyordu. AB'nin 'havuç-sopa taktiği' güttüğünü, fakat ortada sadece havuç olduğunu savunan Şalom, "Eğer başarılı olamazlarsa, İsrail nükleer bombaya sahip bir İran'la yaşayamaz" diyordu.
Son dönemde ilgili çevrelerde İran'a yönelik politikanın ne olması gerektiği konusunda tartışmalar yoğunlaştı. Bazıları güç kullanma veya güç kullanma tehdidinin İran'a karşı en önemli pazarlık kozu olduğunu savunurken, bazıları da İsrail veya ABD'nin İran'a karşı askeri seçeneğe başvurmasının sonuç vermeyeceği kanısında. Fakat İran meselesini uluslararası bir sorun olarak gören İsrail'in, Batı'ya "Bu işi ya çözün, ya da devreye bizim hava kuvvetlerimiz girecek" mesajı verdiğine de dikkat çekiliyor ve İsrail'in 1981'de Irak'ın Osirak reaktörünü yerle bir eden hava saldırısı hatırlatılıyor.

Bilgi toplamaya başlandı
Cenevre Güvenlik Politikaları Merkezi'nde çalışan İranlı akademisyen Şahram Çubin ise bugünkü durumun çok daha karmaşık ve tehlikeli olduğuna dikkat çekiyor. Osirak bombardımanının İran'ın nükleer silah programını yeraltındaki korunaklı tesislere çekmesine vesile olduğuna işaret eden Çubin, ABD ve İsrail'in İran'ın tüm tesislerini yok ettiklerinden asla emin olamayacaklarını, bu arada İran'ın askeri, terörist veya diplomatik yollarla karşı saldırı imkânı bulabileceğini vurguluyor.
Asıl meseleye gelelim: ABD yönetimi geçen yazdan bu yana İran içlerinde gizli keşif harekâtları yürütüyor. Harekatların büyük bölümü, istihbarat sağlama ve İran'ın nükleer, kimyasal ve füze tesisleri hakkında hedef bilgileri toplamaya odaklı. Hedef, güdümlü füze saldırıları ve kısa vadeli komando harekâtlarıyla yok edilebilecek bu tür 30'dan fazla hedefi saptayıp tecrit etmek. Pentagon ile yakın ilişki içinde bulunan bir yönetim danışmanı, "Pentagon'daki siviller İran'a gitmek ve askeri altyapıyı mümkün olduğu kadar yok etmek istiyor" diye konuşuyor.
Rumsfeld'in, bu gizli harekâtları Bush'a onaylatmak için iki yıl boyunca plan yaptığı ve lobi faaliyeti yürüttüğü söyleniyor. Buna göre ilk adımlarından biri bürokratikti: Gri Tilki adıyla bilinen (ve şimdi yeni bir isim verilen) gizli bir birimin denetimini ordudan alıp Özel Harekâtlar Komutanlığı'na (SOCOM) verdi. Gri Tilki Temmuz 2002'de resmen SOCOM'a bağlandı. Ardından geçen sonbaharda Rumsfeld'in komandoları gizli harekâtlarda kullanma yetkisi genişletildi. Bir Pentagon danışmanına göre, Rumsfeld'in emriyle terörizmle küresel savaşa yönelik bir icra merkezi kuruldu. Bu merkez orduya terörist hedefleri 'bulma ve yok etme' yönünde özel yetki veriyordu. Bunlar arasında Kaide üyeleri, üst düzey liderleri ve diğer öncelikli hedefler de vardı.
Harekât şaşırtıcı bir işbirliğini de beraberinde getirdi. Sözgelimi görüştüğüm eski üst düzey istihbarat yetkilisine göre, Güney Asya'ya konuşlanan Amerikan özel komando gücü, şu an İranlı muadilleriyle ilişki içindeki bir grup Pakistanlı bilim adamı ve teknisyenle yakın çalışma yürütüyor. 2003'te IAEA, İran'ın on yıldır Pakistan'dan gizlice nükleer teknoloji aldığını ortaya çıkarmıştı. Pakistanlılardan elde ettiği bilgileri kullanan bu komando gücü, Afganistan'dan doğu İran'a girerek, yeraltı tesislerini arıyor. Komandolar bölgeye, atmosferdeki radyoaktif emisyonları ve nükleer zenginleştirme programlarına dair diğer kanıtları ölçebilen uzaktan kumandalı aygıtlar yerleştiriyor.
Bu tür kanıtların toplanması Bush yönetimi için son derece önemli. Eski üst düzey istihbarat yetkilisi, "Kitle imha silahları konusunda Irak'takine benzer bir hataya düşmek istemiyorlar. Cumhuriyetçiler bir ikinci hayatı kaldıramaz" diyor. Aynı eski yetkiliye göre, Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref bu işbirliğinin karşılığını fazlasıyla aldı: Amerika, İslamabad yönetiminin, Pakistan'ın nükleer bombasının babası olarak bilinen A. Q. Han'ı, sorgulanmak üzere IAEA veya başka bir uluslararası kuruma teslim etmek zorunda kalmayacağı konusunda güvence verdi. Han, büyük bir nükleer karaborsa faaliyetine iştirak etmekle suçlanıyor. Bu arada Washington-İslamabad alışverişi, tam da Müşerref'in Pakistan'ın nükleer silahlarının artırılması talimatı verdiği bir döneme denk geliyor. Eski bir Pakistanlı diplomat bu yöndeki bilgilerden söz ederken, ABD'nin Pakistan'ı durdurmak için hiçbir şey yapmadığına dikkat çekiyor.

İsrail de işin içinde
Elbette İsrail ile yakın işbirliği söz konusu ve hemen herkes bunu biliyor. Pentagon'a yakın yönetim danışmanı, Pentagon'daki sivillerin Douglas Feith'in liderliğinde, İsrailli planlamacılarla ortak mesai yaptığından söz ediyor. Amaç İran içindeki potansiyel nükleer, kimyasal silah ve füze hedeflerini saptamak ve bilinenleri güncellemek.
Osirak saldırısından sonra İran'ın tesislerini ülkenin doğusuna taşıdığını ve İsrail'in menzilinden çıkarmaya çalıştığı biliniyor. Fakat mesafenin artık önemi yok. İsrail seyir füzeleri fırlatma ve ilave yakıt tanklarıyla donatılmış F16'larını İran hedeflerine gönderme kapasitesi olan üç denizaltıya sahip.
Danışman, "Potansiyel hedeflerin dörtte üçünün havadan yok edilebileceğine inanıyorlar. Kalan dörtte bir ise kalabalık yerleşim birimlerinin çok yakınına yerleştirilmiş veya çok derine gömülmüş durumda ve hedef alınmaları mümkün değil. Bu yüzden bazı şüpheli tesislerin, hedef alınmadan önce, Amerikalı veya İsrailli komando ekiplerince denetlenmesi gerek" diye konuşuyor.
Pentagon'un İran'ın geniş çaplı işgalini öngören acil durum planları da güncellendi. Tampa'daki ABD Merkez Komutanlığı'ndaki stratejistlerden, İran'ın karadan ve havadan asgari ölçüde işgaline dair savaş planlarını gözden geçirmesi istendi.
Yönetimin harekete geçme niyetinde olup olmadığı bir yana, planın güncellenmesi önemli, zira bölgedeki jeopolitik durum son üç yılda büyük ölçüde değişti. Daha önce Amerikan işgal gücü İran'a deniz üzerinden, yani Körfez'den girmek zorunda kalacaktı. Şimdi ise birlikler Afganistan veya Irak'ı kullanarak karadan girebilir durumda. Komando birimleri ve diğer güçler de, Orta Asya'da yeni kurulan üslerden İran'a getirilebilir.
Bazı Amerikalı yetkililerin İran'ın nükleer altyapısının yok edilmesi gereğinden bahsetmesi, İran'ı silah programından vazgeçirmeyi amaçlayan bir propaganda kampanyasının parçası olabilir. Eğer öyleyse sinyaller her zaman açık değil.
11 Eylül'den sonra İran'ı 'şer mihveri'nin bir üyesi olarak tanımlayan Başkan Bush, son dönemde diplomatik yolları kullanmanın gerekliliğinden ısrarla söz ediyor. Fakat son iki ayda yaptığım görüşmelerde, çok daha sert fikirlerin dolaşımda olduğunu gördüm. Bush yönetimi içindeki şahinler, Avrupalıların İran'la müzakereden yana yaklaşımının başarılı olamayacağına ve yönetimin er geç harekete geçeceğine inanıyor.
Eski üst düzey istihbarat yetkilisi şunları söylüyor: "Burada Ulusal Güvenlik Konseyi'nin müstakbel seçenekleri sayan raporlarından söz etmiyoruz. Bu faslı çoktan geçtiler. Mesele İran'la ilgili bir şeyler yapıp yapmamak meselesinden çıktı. Zaten bunu yapıyorlar."
Öngörülen saldırı planının acil hedefi, İran'ın nükleer silah geliştirme yeteneğini yok etmek veya en azından geçici olarak felce uğratmak. Fakat bu mesainin arkasında eşit derecede önemli saikler var. Yönetim danışmanı, Pentagon'daki şahinlerin kapalı kapılar ardındaki konuşmalarda, İran'a yönelik sınırlı bir saldırıdan söz ettiklerini, zira böyle bir saldırının dinci liderliğin devrilmesine kapıyı açabileceğine inandıklarını belirtiyor ve ekliyor: "İran'da iki zeminde siyasi mücadele var: Biri laik milliyetçilerle reformcular arasında, diğeri ise köktendinci İslami hareket içinde. Mollaların etrafındaki yenilmezlik halesi ve Batı'yı gözlerden gizleme yeteneği ortadan kalktığında rejim çökecektir. Aynı Romanya, Doğu Almanya ve Sovyetler'de olduğu gibi. Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfowitz de bu görüşü paylaşıyor."
Fakat İran'ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırının ülkede halk ayaklanmasını tetikleyeceği yönündeki istihbarat bilgilerinin yanlış olduğunu savunanlar da var. Bush yönetiminin Ulusal Güvenlik Konseyi'nde Ortadoğu uzmanı olarak bir süre çalışan Flynt Leverett'e göre, böyle bir saldırı İranlıların ABD'ye karşı öfkesini artırıp rejim etrafında kenetlenmelerine yol açacak. (Pulitzer ödülü sahibi gazeteci, 17 Ocak 2005)

 

 İran'a müdahale gündemde Washington

18 Ocak 2005 Salı http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~3@nvid~525478,00.asp

ABD Başkanı Bush, İran'a askeri müdahalenin seçeneklerden biri olduğunu söyledi. İran meydan okudu: Hiçbir ülke İran'a saldırmaya cesaret edemez.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı George W. Bush, ağzındaki baklayı çıkardı. Bush, İran'ın nükleer silahlar konusunda daha açık davranmaması durumunda askeri müdahalenin de söz konusu olduğunu açık açık söyledi.

 

Bush, NBC televizyonuna verdiği röportajda, İran'ın, nükleer silah programının varlığıyla ilgili olarak uluslararası toplumu yanıtsız bırakmayı sürdürmesi durumunda ABD'nin nasıl tepki vereceği sorusuna karşılık, “Umarım bu meseleyi diplomatik olarak çözebiliriz. Ancak asla hiçbir seçeneği göz ardı etmeyeceğim” dedi.

   

İran, nükleer programının, elektrik üretimi amacıyla olduğunu belirtiyor ve nükleer silah arayışında olmadığını söylüyor.

   

GİZLİ EMİR

 

Bush'un İran konusundaki sözleri, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'un, New Yorker dergisinde gazeteci Seymour Hersh'ün yazdığı bir habere sert tepki göstermesinin ardından geldi.

 

Hersh, tartışma yaratan haberinde, Bush'un gizli idari emir imzalayarak Amerikan komandolarına, nükleer silah programlarına ilişkin bölgeleri tespit için İran'a operasyon düzenlemesi izni verdiğini ileri sürüyordu.

   

Hersh'ün bu haberinden sonra Pentagon sözcüsü Lawrence DiRita, haberde pek çok temel hata bulunduğunu ve bu hataların da yazının tümünün güvenilirliğini bozduğunu belirten bir açıklama yaptı. Ancak haberi yalanlamadı.

 

"IRAK'A MÜDAHALEDEN PİŞMAN DEĞİLİM"

 

Bu arada Bush, kitle imha silahları bulunamasa bile Irak'ı işgal etmekten “kesinlikle” pişman olmadığını söyledi.

 

İkinci dönem görevine 20 Ocak'ta başlayacak olan Başkan Bush, Amerikan ABC televizyonuna verdiği demeçte, “Kitle imha silahları bulacağımızı düşünüyordum. Burada ABD'de, dünyada birçok insan, Birleşmiş Milletler, devrik Irak lideri Saddam Hüseyin'in kitle imha silahları olduğunu düşünüyordu ve istihbarat toplarken aksayanı bulmalıydık” diye konuştu.

 

"SADDAM’SIZ DÜNYA DAHA GÜVENLİ"

 

“Saddam tehlikeliydi ve o artık iktidarda olmadığı için şu an dünya daha güvenli” diyen Amerikan Başkanı, kitle imha silahlarının bulunamamasının ülkesinin inanılırlığına zarar vermediğini söyledi.

 

Başkan Bush, “Irak'ta kitle imha silahlarının bulunamaması nedeniyle, Washington'ın başka bir ülkeye benzer suçlamada bulunması halinde dünyanın inanıp inanmayacağı” sorusunu şöyle yanıtladı:

 

“Eğer uluslararası toplumla uyum halinde bir başka ülkeye karşı harekete geçmemiz gerekirse, sunacağımız kanıtlar konusunda çok dikkatli olmalıyız. Ancak insanların Saddam Hüseyin'in ne kadar kötü kötü biri olduğunu bilecek noktada olduklarını düşünüyorum.”

 

Irak'ta kitle imha silahları aramalarının sonuçsuz kalmasına karşın, Saddam Hüseyin'in silah üretecek durumda olduğunu, başka bir deyişle tehlikeli biri olduğunu söyleyen Bush, bugün bunu bilmesinin dahi, devrik Irak liderinin rejimine karşı bir savaş başlatma kararı almasına yeterli olduğunu ifade etti.

 

İRAN BUSH’A CEVABI GECİKTİRMEDİ: KİMSE CESARET EDEMEZ

 

İran Savunma Bakanı Tuğamiral Ali Şamhani, “hiçbir ülkenin askeri gücü nedeniyle İran'a saldırmaya cesaret edemeyeceğini” söyledi.

 

Yarı resmi Mehr Haber Ajansı'nın haberine göre, Şamhani, ABD'nin İran'da gizli operasyonlar yaptığı iddialarıyla ilgili olarak, “O kadar güçlüyüz ki hiçbir ülkenin bize saldıramayacağını söyleyebiliriz, çünkü onlar esnek stratejiler uygulayabilme yeteneğine sahip olmamız nedeniyle askeri gücümüz hakkında kesin bilgiye sahip değiller” dedi.
   
Şamhani, “Büyük bir caydırıcılıkla sonuçlanacak teçhizatı hızla üreteceğimizi iddia edebiliriz. İran'ın savunma yeteneğini iyileştirmek için yetenekli insanları kullanmaya ihtiyacımız var. Güç üretmede öncü olmayız, aksi takdirde kaybederiz” diye konuştu.
   
"NAFİLE CASUSLUK"

Düşmanın zayıf ve güçlü taraflarını belirleyerek düşman karşısında caydırıcı güce sahip olunabileceğini söyleyen Şamhani, düşmanın yeteneklerinin durağan olmadığını ve siyasi, ekonomik ve teknik koşullarla biçimlendirildiğini, bu yüzden onlara durağan güçle karşı konulamayacağını kaydetti.
   
Mehr Haber Ajansı, “Nafile Casusluk” başlıklı yorumunda da ABD'nin ve İsrail'in İran'da casusluk yaptığı yönündeki iddiaların İran halkını ne korkuttuğunu ne de rahatsız ettiğini belirtti.
   
Yorumda, ABD ve müttefiklerinin İran hakkında bilgi edinmek için her türlü casusluk faaliyetlerine başvurduğu, ancak hiçbir zaman başarılı olamadığı ve İran'ın gerçek askeri gücünü öğrenme konusunda hiçbir zaman başarılı olamayacağı belirtildi.

"GÜLÜNÇ BLÖF"

Yorumda, “ABD ve İsrail'in İran'ın stratejik askeri gücü hakkında bilgi toplama yeteneksizliği sonsuz bir süreç olarak gözüküyor. Bu yüzden ortaya atılan bu yeni iddia Beyaz Saray'ın Tahran'a karşı psikolojik operasyonlarından biridir ve tamamen reddedilemez, sadece dikkatleri ABD'nin İran konusundaki başarısızlığından başka yöne çevirmek için gülünç bir blöf olarak yorumlanabilir” denildi.
   
"BOYUTU HALEN BİLİNMEYEN ASKERİ GÜCE SAHİBİZ"

Yorumda, “Bir atasözü vardır: 'Havlayan köpek ısırmaz'. Amerikan yönetimi çok iyi bilmektedir ki İran, kendi kukla diktatörü Saddam Hüseyin'in faaliyetleri dahil 25 yıldan fazladır ABD'nin baskısına güçlü bir direniş göstermiştir. Bugün İran İslam Cumhuriyeti boyutları halen bilinmeyen büyük bir askeri güce sahiptir ve herhangi bir davetsiz misafire dehşetli ateş ve ölüm sağanağıyla saldırmaya hazırdır” ifadesi kullanıldı.
   
Yorumda, ABD ve İsrail'in İran'a karşı hiçbir zaman askeri olarak meydan okuyamayacağı, çünkü İran'a saldırmanın başından büyük işlere kalkışmak anlamına geldiği ve buna teşebbüs ederlerse İran'ın onları boğacağı belirtildi.
   
"ABD'NİN PSİKOLOJİK SAVAŞ OYUNU"

Bu arada Tahran Radyosu'nun haberine göre, Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi (UYGK) yetkilisi Muhammedi, bu iddiaların ABD'nin psikolojik savaş oyunlarından biri olduğunu kaydederek, “Amerikan askerlerinin İran topraklarına girmesi bu kadar kolay değil. Bu tür iddialara inanmak da saflık olur” dedi.
   
ABD Başkanı George Bush, nükleer silah programı bulundurduğundan şüphelenilen İran daha açık davranmazsa bu ülkeye askeri eylem yapmanın masadaki seçeneklerden biri olduğunu açıklamıştı.
   
ABD'de yayınlanan “The New Yorker” dergisi, ABD'nin İran'da örtülü bir operasyon yürüterek, potansiyel nükleer, kimyasal ve füze hedeflerini tespit etmek üzere bu ülkede gizli keşif çalışmaları yaptığını öne sürmüştü.  (aa)

Pentagon İran operasyonunu yalanlamadı Washington

18 Ocak 2005 Salı http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~3@nvid~525481,00.asp

ABD’nin İran nükleer tesislerinde keşif için gizi operasyon yaptığı yönünde gazeteci Seymour Hersh'ün New Yorker dergisinde çıkan haberi Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından yalanlanmadı.

Pentagon sözcüsü Lawrence DiRita, Hersh'ün haberinde pek çok temel hata bulunduğunu ve bu hataların da yazının tümünün güvenilirliğini bozduğunu belirten bir açıklama yaptı.

   

Ancak DiRita'nın açıklamasında, Hersh'ün haberinin temel noktası olan, geçen yazdan beri İran içine operasyonların yapıldığı bilgisinin yalanlanmaması dikkati çekti.

 

Sözcü DiRita, Hersh'ün kaynaklarının, yersiz dedikodularla bu haberi beslediğini ve olmamış görüşmeleri olmuş gibi anlattığını iddia etti.

   

"ÖZEL KUVVETLER HAKKINDA KONUŞMUYORUZ"

 

Amerikan askeri güçlerinin İran içine keşif operasyonları düzenleyip düzenlemediği sorusu üzerine ABD Savunma Bakanlığı sözcülerinden Yarbay Barry Venable, “Özel Kuvvetler'in faaliyetleri, görevleri ve kapasiteleri hakkında hiçbir şekilde konuşmuyoruz” dedi.

   

DiRita'nın yazılı olarak yaptığı açıklamanın ardından Hersh, CNN televizyonunda katıldığı bir programda, Pentagon sözcüsünün eleştirilerinin “baştan savma” olduğu görüşünü savunarak, elde ettiği bilgilerin “çok çok üst düzey” kaynaklardan geldiğini söyledi.

   

Seymour Hersh, Bağdat'taki Ebu Garib işkence skandalını ortaya çıkaran gazeteci olarak son dönemde New Yorker dergisindeki yazılarıyla çok sık gündeme gelmişti.

 

İRAN'DA GİZLİ OPERASYON

 

New Yorker dergisinde çıkan Seymour Hersh imzalı habere göre, saldırı hazırlığındaki ABD, İran’daki potansiyel hedefleri tespit etmek için gizli keşif çalışmaları yürütüyor. Bir hükümet danışmanı, ‘Pentagon’daki siviller İran’a girmeyi ve mümkün olduğunca fazla sayıdaki askeri altyapıyı imha etmeyi istiyor’ dedi. Eski bir istihbarat yetkilisi de, bir sonraki adımın İran’a saldırı olacağını söyledi.

 

ABD’nin, İran’da örtülü bir operasyon yürüterek, potansiyel nükleer, kimyasal ve füze hedeflerini tespit etmek üzere bu ülkede gizli keşif çalışmaları yaparak, saldırıya hazırlandığı bildirildi.

 

GİZLİ KEŞİF

 

Amerikan New Yorker dergisinde çıkan ve ödüllü gazeteci Seymour Hersh’in imzasını taşıyan haberde, İran’da bu tür faaliyetlerin yürütüldüğünden şüphelenilen en az üç düzine bölgenin tespiti amacıyla gerçekleştirilen istihbarat ve gizli keşif görevinin, geçtiğimiz yazdan bu yana devam ettiği ifade edildi.

 

Habere göre, Pentagon ile yakın bağları olan bir hükümet danışmanı dergiye, ‘Pentagon’daki siviller İran’a girmeyi ve bu ülkede mümkün olduğunca fazla sayıdaki askeri altyapıyı imha etmeyi istiyor’ dedi.

 

Derginin haberinde, üst düzey eski bir istihbarat görevlisine atfen şu ifadeler kullanıldı:

 

‘Bu, teröre karşı bir savaş ve Irak bu savaşın sadece bir cephesi. Bush yönetimi, buna büyük bir savaş alanı olarak bakmaktadır. Bir sonraki adımda, İran saldırısının başladığını göreceğiz.’

 

BİLGİ PAKİSTAN’DAN

 

Hersh’e bilgi veren eski bir istihbarat yetkilisi, Güney Asya’daki bir Amerikan komando gücünün, İranlı meslektaşları ile çalışan Pakistanlı bir grup bilim adamı ile bu konuda yakın çalışma içinde bulunduğunu söyledi. Bu görev gücü, Pakistan’dan edinilen bilgilerin de yardımıyla, gizli nükleer silah tesislerini bulmak amacıyla İran’ın doğusuna sızdı.

 

Derginin haberinde ayrıca, son olarak İran’ı, Irak’ta 30 Ocak’ta yapılacak seçimlere karışmaması yönünde uyaran ABD Başkanı George Bush’un halihazırda bir dizi çok gizli bulguyu imzaladığı ve gizli komando grupları ile diğer özel güç birimlerinin Ortadoğu ve Güney Asya’daki 10 ülkede varlığından şüphelenilen terör hedeflerine yönelik gizli operasyonlar yürütmesi yönünde bir emir verdiği de vurgulanıyor. Bush yönetimi, bu operasyonları ‘istihbarat’ yerine ‘askeri operasyonlar’ şeklinde tanımlayarak, CIA’nın denizaşırı ülkelerde örtülü faaliyetlerine sınırlama getiren yasal kısıtlamalardan da kurtulmayı hedefliyor.

 

Hersh daha önce, Beyaz Saray’ın İran’ın ciddiye alınması gereken bir tehdit olduğu konusundaki endişelerine de karşı çıkarak, Bush yönetiminin İran konusundaki endişelerinin gerçeklere dayanmadığını ileri sürmüştü.

 

EBU GARİP SKANDALINI ORTAYA ÇIKARMIŞTI

 

New Yorker’ın ödüllü gazetecisi Seymour Hersh, daha önce, Bağdat yakınlarındaki Ebu Garip cezaevinde Iraklı tutuklulara yapılan işkence ve kötü muamelelerin boyutunu ortaya çıkararak, bir anda Irak işgalinin gündemini değiştirmişti.

 

IRAKLI KÜRTLERE İSRAİL EĞİTİMİ

 

Hersh, son olarak, İsrailli ajanların Kuzey Irak’ta Kürtlere askeri eğitim verdiğini bildirmişti. İsrail ise bu habere yalanlamıştı. Bunun üzerine Hersh, İsrail Hükümeti’nin Türkiye’ye doğruları söylemediğini, bu nedenle de haberi yalanlamaktan başka çaresi olmadığını belirtmişti. Hersh, üst düzey Türk generallerin, konuyla ilgili olarak Washington’da görüşmeler yürüttüğünü öne sürmüştü. (aa)

Milliyet, 30 mart 2003

Irak'tan sonra sıra İran'da mı?

      
Merkezi İngiltere'nin başkenti Londra'da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) uzmanı Gary Samore, ABD'nin Irak savaşından sonra dikkatini İran'ın nükleer silah programına çevirmesinin muhtemel olduğu görüşünü savundu.
      Japonya'nın başkenti Tokyo'da düzenlenen silahsızlanma sempozyumunda konuşan Samore, İran'ın nükleer programında ilerleme sağlaması için birkaç yıla daha gereksinim duyduğunu belirterek, ''Buna rağmen, Irak savaşı sona erdiğinde ABD, büyük olasılıkla İran'ın uranyum zenginleştirme programının durdurulmasına yoğunlaşacak'' dedi.
      Samore, teminatlarına rağmen İran'ın sivil nükleer program adı altında nükleer silah seçeneğine devam etmesinin mümkün olduğunu belirterek, ''Bu program silahların yayılması riskini taşımaktadır ve dolayısıyla durdurulmalıdır'' ifadesini kullandı.
      Samore, ayrıca, büyük güçlerin Irak'a savaş konusundaki görüş ayrılıklarına rağmen, İran dosyası konusunda görüş birliğine varabileceklerinin de altını çizdi.
      50 kadar uzman ve akademisyenin katıldığı sempozyumda uluslararası toplumdan kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi için daha çok çaba sarf edilmesi istendi.

 

Powell, Suriye ve İran'ı uyardı                                                                                            Hürriyet, 31.03.2003

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Suriye'ye "terörist gruplara" ve Irak yönetimine verdiği destekten vazgeçmesi çağrısında bulunurken İran'la ilgili olarak da , "İsrail'e yönelik terörizme destek vermekten vazgeçmeli" dedi.

Powell, Yahudi kuruluşlarıyla yaptığı bir toplantı öncesinde verdiği demeçte, ''Suriye, şimdi kritik bir seçimle karşı karşıya. Ya terörist gruplara ve can çekişen Saddam Hüseyin rejimine doğrudan destek vermeye devam edecek ya da farklı ve daha ümit vaat eden bir tarafa yönelecek. Her iki durumda da yapacağı seçimlerin ve bu seçimlerin sonuçlarının mesuliyeti Suriye'ye aittir'' diye konuştu.

Powell, İsrail-ABD Kamu İlişkileri Komitesi'nin siyasi konferansında Amerikalı Yahudiler'e hitaben yaptığı konuşmada, İsrailli ve Filistinli yöneticilerden, barış yolunda yapıcı adımlar atmalarını istedi.

Powell,''İran, İsrail'e yönelik terörizme destek vermekten vazgeçmeli'' dedi.

ABD Başkanı George Bush'un, Filistin devletinin mevcudiyetine verdiği desteği hatırlatan Powell, ''İsrail'in güvenliği, komşularıyla barış gerektirir'' dedi.

Konuşmasında, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i devirmek konusundaki kararlılıklarını vurgulayan Powell, İran'dan da, kitle imha silahı ve teknolojisi ile ilgilenmekten vazgeçmesini istedi.

Powell, Saddam Hüseyin'in, Ortadoğu için bir tehdit oluşturmasını engelleyeceklerini ve kitle imha silahlarının bu bölge için tehlike olmasının önüne geçeceklerini ifade etti.

El Kaide örgütünün, nerede olursa olsun peşinde olacaklarını kaydeden Powell, ''Bundan şüphe duymayalım'' dedi.

 
(aa)
Last Updated:  Monday, 31 March, 2003, 13:33 GMT 14:33 UK BBC
Powell warns Syria and Iran

Secretary of  State Colin Powell has issued a fresh warning to Iraq's neighbours, Syria and Iran, to stop supporting terrorism.

Widening the range of US concerns beyond Iraq, Mr Powell said Syria must abandon its "direct support for terrorist groups".

He also said it was time for "the entire international community to insist that Iran end its support for terrorism".

Mr Powell's comments came two days after US Defence Secretary Donald Rumsfeld warned both countries not to get involved in the conflict in Iraq.

Mr Powell was speaking to the American Israel Public Affairs Committee - the most powerful pro-Israel lobbying group in the United States.

 

İran ve Suriye'ye karşı da cepheye sürülecek miyiz?         İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 1 nisan 2003

Amerika ve İngiltere'nin Irak'a saldırısını "Saddam Hüseyin'i devirme projesi" olarak "pazarlayan"lar, Türkiye'yi günlerdir devam eden sivil katliamlara ortak etmek isteyenler, Amerika'ya desteğin dışında Türkiye'nin hiçbir seçeneği olmadığını iddia edenler, ABD askerlerinin Türkiye topraklarına gelmesinin reddedilmesinden sonra felaket senaryoları üretenler nerede? Aylardır Amerika'ya istediği desteği vermezse Türkiye'nin sınırlarının bile değişeceğini iddia edenler, savaşın gerçek yüzü ortaya çıkmaya başladığından bu yana sessiz. Oysa dünya, bu saldırıyı, hazırlık aşamasından bu yana şiddetle sorguladı. ABD'nin en yakın müttefikleri bile ABD'nin potansiyel tehdit olarak gördüğü ülkelerle aynı noktaya geldi. Türkiye'deki Pentagon kuryeleri, Irak'a yönelik yağma savaşının gerçek nedenlerini hep gizlediler ancak Amerika, üstelik Irak'ta durumları her geçen gün kötüye giderken, gerçek amacını açıkça ortaya koydu.

ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfel'in ve Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın İran ve Suriye'yi hedef alan tehditleri, Irak'ta başlayan ancak bütün Ortadoğu'yu hedef alan, Türkiye dahil bir çok ülkeyi derinden sarsacak olan bu yağma savaşına karşı bölgenin ortak tavır koymasının zorunluluğunu bir kez daha hatırlattı. Powell ABD'deki güçlü Yahudi kuruluşu IPAC'te yaptığı konuşmada İran ve Suriye'yi, İsrail çıkarlarının öngördüğü şekilde tehdit ederken bütün salonda ayakta alkışlandı. Powell'ı çılgınca alkışlayanlar arasında İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Shalom da vardı.

İran ve Suriye kuşatılıyor: Türkiye şimdi ne yapacak?

CIA eski Başkanı James Woolsey, "Irak'ta başarılı bir rejim değişikliğinden sonra Suriye ile ilgilenmeliyiz" demişti. ABD Dışişleri Müsteşarı John Bolton, Ariel Şaron'a, "Irak'tan sonra Suriye ve İran'ın hedef alınacağını" taahhüt etti. Şahinler'in öncülerinden olan, bütün Ortadoğu'nun ele geçirilmesi için planlamalar yapan ancak Irak'a saldırının ilk kurbanı olan Pentagon Başdanışmanı Richard Perle de, Irak'tan sonra "İran, Suriye, Lübnan, Filistin hattı"na ve Suudi Arabistan'a yöneleceklerini, ardından da Sudan, Libya, Yemen ve Somali'nin ABD'nin askeri gücüyle yüzleşeceklerini söyledi. Irak, Suriye ve Suudi Arabistan'ın yerine mini devletler kurulacağını, İran ve Türkiye'nin savaşın içine çekileceğini, bölgesel düzeyde istikrarsızlık oluşturularak Amerikan askeri varlığının meşrulaştırılacağını, Türkiye, İran gibi ülkelerin bağımsız tavır geliştirmelerinin engelleneceğini bizzat savaş lobisinin üyeleri söyledi. Rumsfeld ve Powell'ın, Irak'ta büyük hayal kırıklığı yaşamalarına rağmen, İran ve Suriye'yi tehdit etmesi, hala "eski planlar"ını uygulama konusunda kararlı olduklarına işaret ediyor. Bu da, krizin, bütün insani trajediye rağmen, hızla "bölgesel bir felaket"e dönüşmek üzere olduğunu gösteriyor.

Afganistan'a yönelik saldırılar ve aynı dönemde ABD'nin kurduğu askeri üslere bakılınca bugünler öngörülebiliyordu. Suriye ve İran çepeçevre kuşatılmış durumda. Afganistan'a, Pakistan'a, Gürcistan'a, Basra Körfezi'ne yerleşen, Türkiye'de bulunan Amerikan askeri gücü, Irak'a da yerleşince İran'ı tamamen kuşatmış olacak. Kuşatılan İran'ın Türkiye'den başka dünyaya açılan penceresi kalmıyor. İran, Basra Körfezi'nden petrol satamayacak hale bile gelebilir. Bölgeye yerleşen işgal güçleri İran için hiç te iyi planlar yapmıyor. Suriye'nin kaderi de İran'dan farklı değil. İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Doğu Akdeniz ve Türkiye'de bulunan ABD askeri varlığı Suriye'yi de kuşatma altına aldı. Türkiye'den istedikleri üslerin hep Suriye sınırında olması, İskenderun'dan Irak sınırına kadar neredeyse bir tampon bölge oluşturmaya çalışmaları bu amaca yönelikti. Dua edelim ki, "tezkere" reddedildi de bu planlar "kısmen" suya düştü.

Suriye ve İran'ı kuşatanların aslında Türkiye için de büyük bir tehdit oluşturacakları ortada. İsrail için caydırıcı hiçbir gücün kalmasına müsaade etmeyecek olan işgal güçleri, planlarının en sonuna Türkiye'yi bıraktılar. Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarına yerleşmesine karşı çıkanlar, sadece Türkiye'nin Irak'ın işgalinde taşeronluk yapmasını engellemekle kalmadılar, bu ülkenin Irak'tan sonra Suriye ve İran'a karşı da cepheye sürülmesinin önüne geçtiler. Türkiye'yi Amerika ve İngiltere'ye taşeron yapmak isteyenler, amaçlarına ulaşsalardı Suriye ve İran'a karşı Türkiye'yi cepheye sürmek için yeni "ulusal çıkar" söylemleri geliştireceklerdi. Bunu şimdilik başaramadılar. Ancak hem Irak konusunda hem de İran ve Suriye konusunda Türkiye'yi bu kaosun içine çekmek için ısrarları sürecek. Pazarlıkların devam ettiğine dair haberler ortalıkta dolaşıyor.

Birlikte namaz, siyasi bilinç ve direniş

Yüzyılın en vahşi sömürge savaşına sahne olan Irak'ın Başkenti Bağdat'ta Şiiler ve Sünnilerin birlikte namaz kılmaları, ardından direniş çağrısı yapmaları, yaşanan tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor. Müthiş bir siyasi bilinç göstergesi olan bu tavır, Irak'ta yaşananların hiçbir şekilde etnik veya mezhebi bakış açısıyla görülmediğinin, Saddam Hüseyin eksenli algılanmadığının kanıtı. Türkiye, bu tarihi sınavda bölgesel bir güç olarak geçmişin birikimiyle tavrını belirlemeli ve asla "sömürgeci güçleri bu topraklara taşıyan ülke" olmamalı. Zira herkes, yaşananların Osmanlı'nın çöküşünden sonra bölgenin ikinci kez paylaşılması olduğunu ve Irak'la sınırlı kalmayacağını biliyor.

Türkiye, İran ve Suriye ile işbirliği içinde bu tehlikeye karşı inisiyatif geliştirmek zorunda. Krizinin ilk günlerinde yaptığı gibi, bölgesel düzeyde barış arayışlarını sürdürmek, kendisini de tehdit eden sürece direnmek zorunda. Türkiye'nin de tek "ulusal çıkar"ı bu yöndedir. Türkler, Araplar, İranlılar, Kürtler, Sünniler veya Şiiler; bütün bölgenin tek kurtuluşu bu yeni sömürge harekatına direnmek, ABD-İngiliz yağma savaşına karşı duran güçlerle konjonktürel işbirliği yollarını aramak zorunda. Bölge ülkeleri asla kitleleri karşılarına almamalı. Zira öyle bir kitlesel öfke büyüyor ki, bu güce direnmek, Amerika ve İngiltere'ye direnmekten çok daha zor olacak. İşgalcilerle birlikte saf tutan ülkeler veya örgütler, bundan fazlasıyla nasiplenecek.

http://www.sinbad.nu/