Not: Aşağıdaki “Türk ordusunun Irak operasyonu, politik manevralar” başlıklı uzun yazı, 30 nisan 1995 günü isveççe olarak yazılıp tamamlanmış ve 12 Mayıs 1995 tarihli haftalık Ny Tid (Yeni Zaman) gazetesinde basılmıştır.

Ny Tid, Finlandiya’nın en eski köklü bağımsız sosyalist yayın organıdır ve şüphesiz isveççe metin için dil yardımı alınmıştır – daha doğrusu, türkçe metin İsveçli aydın bir arkadaşın yardımı ile çevrilmiştir. Yazı, halk gazetesi Ny Tid’in iki büyük orta sayfasında “Vad gör Turkiet i Irak?” (Türkiye Irak’ta ne yapıyor?) başlığı ile basılmış ve kapakta da duyurulmuştur. Yazı bitirilip verildiği sırada operasyon sürmekteydi ve Türkiye Cumhuriyeti son olarak Irak içlerinde 10 bin asker kaldığını açıklamıştı.

Sözkonusu yazı henüz Ny Tid’de basılmadan, aşağıdaki metin 12 Mayıs 1995 günü -sadece birkaç cümle farkla- yazılıp tamamlanmış ve yılda dört kez çıkan İsveç’in tanınmış eski sosyalist teori dergisi Kommentar’a (Yorum) verilmiştir. Yazı, derginin bahar sonunda çıkan 2/ 1995 sayısında “Turkiet till attack” (Türkiye saldırıda) başlığıyla isveççe olarak basılmıştır. Şüphesiz isveççe metnin anlatımı türkçe kadar zengin olamamıştır ama, özü tamamen aynıdır ve sanırım bu yazı günümüzde yaşananların daha iyi anlaşılabilmesine de yardımcı olmaktadır.- Yusuf Küpeli

03/03-2003

 

yusufk@telia.com

 

 

Türk ordusunun Irak operasyonu, politik manevralar

Yusuf Küpeli

Günlük basındaki haberlere göre, 20 mart 1995 gecesi 37 bin Türk askeri kuzey Irak’a girmiş ve yaklaşık 300 kilometre genişliğinde, 60 kilometre derinliğinde bir alanda manevra yapmıştır. USA’nın yumuşak, Avrupa Birliği ülkelerinin ise sert tepkilerine karşın, Türk ordusunun operasyonu mayıs ayının ilk haftasına dek sürmüştür. Nisan ayının son haftası içinde TSK sözcüsü, birliklerin çoğunun geriçekildiklerini, Irak içlerinde sadece 10 bin askerin kaldığını bildirmiştir. Aynı hafta içinde AB üst yönetimi, Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne katılımı işlemlerini sonbahara ertelemiş ve ülke yönetimini çok sert biçimde eleştirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tepkisi daha da sert olmuştur. Sonuçta Türkiye Savunma Bakanı, yedi hafta önce Irak’a giren askerlerin kalan kısmınında geriye çekildiklerini 4 mayıs perşembe günü açıklamıştır. Buna karşın Alman hükümeti, askerlerini çekmesi için Türkiye’ye baskısını sürdürmüştür. Sözkonusu baskıya rağmen, Türkiye’nin gümrük birliğine katılabilmesi için AB ile Türk yönetimi arasında bir uzlaşma formülü bulma çabası karşılıklı olarak sürmüştür.

Türk ordusunun Kuzey Irak’ta yürüttüğü operasyonun maliyeti ile ilgili olarak çok çelişkili bilgiler gelmiştir. Basındaki bilgiler doğruysa eğer, Türkiye yönetimi, Dünya Bankası’na ve Uluslararası Para Fonu’na (IMF) aylık 1 milyar dolar masraf göstermiştir ve 3 milyar dolar kredi istemiştir. Operasyonu yöneten General Hasan Kundakçı, ilk ay için -günün döviz değeriyle- yaklaşık 51 milyon dolara tekabül eden (karşılık olan) bir masraf listesi vermiştir. Aynızamanda General Kundakçı, 500 PKK askerinin öldürüldüğünü söylemiştir.

Bazı aydınlar ve gazeteciler, ülkedeki derin ekonomik krize ve yoksulluğa karşın neden bukadar yüksek bir bedel ödendiğini sormuşlardır. Cumhurbaşkanı, maliyetin tartışılamayacağını, operasyonun değerinin para ile ölçülemeyeceğini bildirmiştir. Başbakan, gerekli olduğu zaman benzer operasyonların tekrarlanabileceğini, Kuzey Irak’a tekrar girmeye hazır olduklarını açıklamıştır. Türk kamuoyuna yapılan sözkonusu açıklamalar, aslında tamamen Batılı güçlere yöneliktirler.

Operasyon için gösterilen neden, PKK’nın bahar saldırılarının durdurulması ve örgütün ezilmesi amacı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin sözcüleri, bölgede yaklaşık 2500 PKK askerinin olduğunu belirtmişlerdir. Akla, silahlı kuvvetlerin bu çok büyük çaplı koordineli manevralarının bukadar küçük bir güç içinmi gerçekleştirildiği sorusu gelmiştir. Böyle bir suali düşünebilen herkes kendi kendisine mutlaka sormuştur.

Harekatını uluslararası yasalara uydurma çabasındaki Türkiye devleti, İsrail’in sınır ötesi operasyonlarını örnek almıştır. İsrail yönetiminin sık kullandığı “meşru savunma hakkını” operasyonuna temel dayanak yapmıştır. Gerçekte hiçbir yabancı hükümet bu gerekçeye inanmamıştır ama, onlarda Türkiye’nin eylemini protesto ederlerken kendi asıl nedenlerini öne çıkartmamışlardır. (Tüm uluslararası politika derin bir ikiyüzlülükle sürmektedir.) PKK’nın kuzey Irak’taki varlığı nasıl Türk ordusunun müdahalesi için bir bahane ise, bunu protesto eden Batılı güçlerin “insan hakları” gerekçeleri de asıl nedenlerini gizleyen sıradan bir kamuflaj olmuştur. Gerçek, birlikte salıverilen politik sis perdesinin gerisinde gizli kalmıştır.

Türkiye’nin son anayasası 1982 yılında kabuledilmiştir. Bu Anayasa’nın 92nci maddesinde aynen şunlar yazılıdır: “Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası anlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir.” Anayasanın açık ifadeli sözkonusu 92nci maddesine karşın, Meclisteki vekiller ve hatta bakanlar, 1974 Kıbrıs çıkartmasından daha büyük çaplı bu operasyondan ancak ertesi gün medya aracılığıyla haberdar olabilmişlerdir. Yalnız hissedildiği kadarıyla, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan yardımcısı Hikmet Çetin ve Dışişleri Bakanı Erdal İnönü olaydan daha önce haberdar edilmişlerdir.

Operasyondan tam bir gün önce, 19 mart günü yeni hükümet belli olmuş ve İnönü’nün Dışişleri Bakanlığı kesinleşmiştir. Operasyon bunun (TSK açısından güvenilir bir kişilik olarak İnönü’nün Dışişleri Bakanı olmasının) hemen ardından başlamış ve Cumhurbaşkanı Demirel 22 mart günü yeni kabineyi acele onaylayıp Latin Amerika’ya kaçmıştır- kaçış gezisine çıkmıştır. Hareketinden önce Demirel, “Türk ordusu Kuzey Irak’ta bir yıldan fazla kalabilir.”, diye gözkorkutucu bir açıklama yapmıştır. Başta USA olmak üzere tüm Batı dünyası şaşırmıştır. Sadece onlar değil, ülke içinde şaşkına dönen ve olaydan dışlanmış olan bazı yüksek bürokratlar, öndegelen politikacılar ve medya, “sorumsuzca” konuşması nedeniyle Cumhurbaşkanı’nı eleştirmeye başlamışlardır. Ve başka bazı yöneticiler bu “yanlışı” düzeltmeye çalışmışlardır. Olayların akışı, Fellini’nin Roma’sındaki şizofrenik kaos (kargaşa) dünyası ile uyumlu biçimde gelişmiştir. Aslında, Türkiye yönetiminin işini kolaylaştıran bu kargaşanın kendi diyalektiği, mantığı, kendine özgü bir düzeni vardır. Bu düzensizliğin düzeni ile birlikte Türkiye yönetimi, Batı’dan Kuzey Irak’la ve bölgedeki konumuyla bağlantılı bazı ödünler koparabilmek için yüksek bir fiyatla pazarlığa başlamıştır. Batılı yöneticiler sözkonusu “yanlışın” (Demirel’in Latin Amerika’ya kaçarken yaptığı yanlışın, “Kuzey Irak’ta bir yıldan fazla kalabiliriz” ifadesinin), bir pazarlık sorunundan kaynaklandığını hemen anlamışlardır ama, açık etmemişlerdir.

Basında değişik içerikli ve çerçeveli birsürü Kuzey Irak senaryosu yayınlanmaya başlamıştır. Tüm bu çelişkili anlatımların içinden gerçeği bulup çıkartabilmek olanaksızlaşmıştır. Anlatımların nekadarının gerçek bilgilendirme, hangilerinin boş gevezelik ve nelerin bilinçli dezinformasyon (çarpıtılmış yalan bilgiler) oldukları anlaşılamaz hale gelmiştir. Bu kördüğüm olmuş çalı ormanında doğru izi bulabilmek iyice zorlaşmıştır.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) eski görevlilerinden Profösör Mahir Kaynak, “Türkiye’nin Amerikan’nın politikasını izlediğini, Irak’ı ikiye böldüğünü”, söylemiştir. O’na göre, “Türkiye daha büyük yeni bir savaşı kazanabilmek amacıyla pozisyon almaktaydı. Ülke, Batı Avrupa’dan uzaklaşmakta, ABD çizgisine girmekteydi vs..” New York Times’in öndegelen gazetecisi William Saffire (siyonist, provokatör), US Army War College öğretim görevlisi Dr. Stephan Pelletier, Sunday Times’ın Washington temsilcisi James Adams ve Rusya’da Ortadoğu uzmanı olarak tanınan Vitaly Naumkin, ayrı ayrı değişik zaman ve yerlerde Türkiye’nin sözkonusu politikasını değerlendirmişlerdir. Ve aynı kişiler biraz farklı açıklamalarla Türkiye liderlerinin Irak yönetimi ile ortak davrandığını ifade etmişlerdir. Değerlendirmelerinde nüans farkları olmuştur ama, tümüde sözkonusu askeri operasyonun Bağdat’taki siyasi iktidarı desteklediği iddiasında birleşmiştir.

Kanımca, yukarıdaki yorumcular gerçeği değişik ölçülerde idealize ederek birmiktar çarpıtmışlardır. Türkiye ve Irak, Dışişleri Bakanlıkları üst bürokratları tarafından yürütülen ilişkilerine çok önceden başlamışlardır ve operasyon öncesi İslamcı partinin başkanı Erbakan ile eski başbakanlardan Ecevit Irak’ı ayrı ayrı ziyaret etmişlerdir. Türkiye yönetimi, Kuzey Irak’ta Batılı güçler tarafından bir Kürt devletinin oluşturulması çabalarından büyük rahatsızlık duymaktaydı. Aynı kişiler, Kürtleri koruduğuna inandıkları Çekiç Güç’ün varlığından da rahatsızdılar. Türkiye yönetimi ayrıca, Irak’a uygulanan ekonomik ambargo nedeniyle Irak- Türkiye (Kerkük- Yumurtalık) petrol boru hattının kapalı olmasındanda şikayetçiydi. Körfez savaşı öncesi bölgede Türkiye’nin en büyük ticari ortağı olan Irak’a karşı yürütülen BM yaptırımları nedeniyle Türkiye’de çok büyük ekonomik zararlara uğramaktaydı. Türkiye’yi derinden etkileyen ama, asıl olarak Irak’a ait olan bu sorunlar üzerine iki devlet arasında yürütülmekte olan görüşmeler açık somut bir sonuca varmadan, herhangi bir anlaşma yapılmadan, TSK’nın Kuzey Irak’a yönelik askeri operasyonu başlatılmıştır.

Körfez savaşının hemen ardından Irak- Türkiye petrol boru hattının kapatılması sonucu -gayrıresmi açıklamalara göre- Türkiye ekonomisi heryıl 5 milyar dolar zarara uğramaktaydı ve şimdiye dek (1995 başına dek) toplan 27 milyar dolar yitirilmişti. Eğer verilen sayılar gerçekleri ifade ediyorsa, Irak’la kesilen ticareti nedeniyle Türkiye’nin şimdiye dek (1995 başına dek) uğradığı toplam zarar yaklaşı 50 milyar doları bulmaktaydı. Aynızamanda Türkiye’nin Kuveyt ile olan ticaretide yarı yarıya azalmıştı. Türkiye’nin dış borçları 66 milyar dolar, iç borçları ise 18 milyar dolar civarındaydı (1995 başı sayıları). Geçen son beş yıl içinde 1 Amerikan doları 2000 TL’den 42000 TL’ye yükselmişti. Yaşanmış olan son yıl içinde (1994 yılında) Türkiye toplumu yüzde 6 fakirleşmişti. Kişi başına ulusal gelir ortalaması yılda 1700 Amerikan doları civarına inmişti. Çok yüksek işsizlik oranına karşın önceki yıl (1994 içinde) 700 bin kişi ekmek kapısını yitirmişti. Bu yıl sonuna dek (1995 sonuna dek) bir milyon kişinin daha işsiz kalması bekleniyordu. Enflasyon yüzde 150 civarında seyretmekteydi. PKK’ya karşı yürütülen askeri operasyonlar için yılda yaklaşık 10 milyar dolarlık harcama yapıldığı söylenmekteydi. Pınar Süt’ün (süt endüstrisi) sahibinin açıklamasına göre, son yıllardaki PKK’ya yönelik askeri operasyonların bir sonucu olarak, et ve süt veren 10 milyon civarında hayvan telef olmuştu. Sonuçta, çobanların birkısmı PKK’ya katılmışlardı. Sadece bu nedenle doğan ekonomik kayıplar 9 milyar Amerikan dolarına ulaşıyordu. Aynı süre içinde yıkılan köylerin ve yakılan ormanların yarattığı kayıpların tutarının 100 milyar Amerikan dolarına ulaştığı söylenmekteydi. Tüm bunların yanında, ulusal gelirin paylaşılmasındaki eşitsizlikte daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmıştı. Konu ile ilgili Devlet İstatistik Enstütüsü (DİE) verilerinin sadece Cumhurbaşkanı’na ve ekonomiden sorumlu bazı yüksek bürokratlara ulaştırıldığı, bunların dışında politikacılara, diğer yöneticilere ve kamuoyuna açıklanmadığı söylenmekteydi.

Bu operasyonun amaçlarından birincisi olmasa da birisi, halkın dikkatlerini kendi sorunlarından mümkün olduğunca uzaklaştırıp dışa yöneltmekti. Tarihi deneyim, Türkiye toplumunun dış düşman karşısında birleşebildiğini, arasındaki işbirliğini güçlendirdiğini gösteriyordu. Diğer yandan, Meclis’te ve devlet örgütlenmesi içinde çok önemli bir güç olan faşistler, bu ve benzer operasyonların yardımlarıyla, Kürt sorununun “dış kaynaklı” bir bela olduğunu sözde kanıtlamaya ve kitleleri kendi peşlerinde manupule etmeye çalışıyorlardı. Aslında ise gerçeği çok eski bir Türk deyişi açıkça ifade etmekteydi: “Ağacın kurdu gövdenin içinde yaşar!”, idi.

Daha öncede ifade ettiğim gibi, bu son operasyonun yukarıda özetlenenlerden ve görüşlerini aktardığım yerli ve yabancı yorumcuların sözlerinden çok ötede daha önemli başka nedenleri vardı. Türkiye’yi yönetenler, Demirel’in Latin Amerika’ya kaçarken yaptığı “yanlışla” da bağlantılı olarak müttefiklerine politik şantaj yapmaktaydılar. Türkiye yönetimi, bu askeri operasyonla, Irak’a yönelik ekonomik ambargo kaldırılsın veya maddi kayıplarımız başka biçimde karşılansın demeye getiriyordu. Bir yandan Kürt devleti kurularak Irak’ın bölünemeyeceği mesajını verirlerken, öbür yandan da özellikle Suriye’ye ve bir anlamda da İran’a karşı güç gösterisi yapılmaktaydı.

Tanklar, Irak sınırı içinde kalan 3 kilometre derinliğindeki dağlık arazide yayılmış olan PKK’ya karşı verimli biçimde kullanılamazlardı ama, Musul’a ve Suriye’ye karşı rahatça kullanılabilirlerdi. Türkiye Suriye ile savaşacaksa eğer, herhalde önce Musul’a girmek zorundaydı ve Irak yönetimi ile de başını derde sokacak bu iş için zırhlı birliklere gereksinim vardı. Ayrıca Türkiye, böyle bir savaş durumunda askeri strateji açısından Kuzey Irak’ta tam bir hakimiyet kurarak yakın müttefik olan İran ile Suriye’nin tüm kara bağlantılarını kopartmak, Kuzey Irak topraklarında oluşturabilecekleri koridoru tutmak zorundaydı. Türkiye yaptığı askeri manevra ile muhtemel bir savaş anında böyle zor bir operasyonu gerçekleştirebileceğini ve Suriye’yi doğusundaki sınırlarından da vurabileceğini göstermekteydi. TSK, Irak sınırındaki dağlık araziden tanklarını geçirebileceğini ve bu bölgedeki tüm geçitleri tutarak muhtemel bir savaşı Kuzey Irak ve Suriye toprakları içinde verebileceğini kanıtlıyordu. Ve şüphesiz tüm bunlar, Mahir Kaynak’ın, Saffire’nin ve diğerlerinin analizlerinde bulunmayan daha karmaşık nedenlerdir. Diğer yorumcuların ifadeleri gerçeğe daha yakın olmakla birlikte, bu operasyonu ile Türkiye, Mahir Kaynak’ın yorumunun tam tersini yapıyor, kesinlikle Amerikan politikası izlemiyordu. Türkiye, analizcilerin olayı basitleştirerek çarpıtmaları gibi sadece başka güçler hesabına hareket etmiyor, kendi bağımsız çizgisini sergiliyordu. Şüphesiz burada Türkiye’nin, başta Irak olmak üzere başka güçlerle menfaatlerinin birleştiği noktalar vardı.

Yukarıda özetlenenler olurken, gayrıresmi ağızlar yaz aylarında Fırat suyunun kesileceği söylentisini yaymışlar, 1988 yıllarının Pentagon kaynaklı “su savaşı” senaryolarını yeniden güncelleştirmişlerdir. Şüphesiz bunlar, Irak- Suriye- Türkiye arasında savaş kışkırtmaya yönelik CIA- MOSSAD kaynaklı yalanlardı. Aynı anda (TSK operasyonu sürerken), İsrail yönetimi Suriye ile sürdürmekte olduğu barış görüşmelerinden tek taraflı olarak çekilecek ve Golan Tepeleri’ni terketmeyeceğini açıklayacaktı (Bu yazı tamamlanıp yayınlandıktan sonra, ABD’nin baskısı ile İsrail yönetimi barış görüşmelerine geri dönmüş ve Golan tepeleri üzerine pazarlıklar yeniden başlamıştır. Olay İran’a yönelik ambargo ile birlikte gelişmiştir. Anlaşılan ABD yönetimi, Golan bedelini ödeyerek Suriye’yi İran’dan kopartmaya çalışmıştır. Yaşadığımız günlerde ise, W. Bush- Sharon ikilisi Suriye ve İran’a yönelik alabildiğine tehditkar, saldırgan bir politika izlemektedirler.). ABD ile Rusya arasında İran ve Irak politikaları üzerine varolan çelişkiler ve yine ABD ile AB arasında Ortadoğu politikaları üzerine gelişen ayrılıklar, Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonu ve şantaj politikası için uygun ortamı yaratmıştır.

Operasyonun ilk iki gününde Irak sessizliğini korumuştur. Topraklarına girilen bu ülkeden ilk tepki, 23 mart günü gelmiştir ama bu, ton olarak sert bir karşıduruş olmamıştır. Ardından, 24 mart günü Irak’ın Ankara büyükelçisi, “Biz Türkiye’ye güveniyoruz.”, diye konuşmuştur. Elçi, problemi birlikte çözebilmek için hazır olduklarını açıklamıştır. Irak elçisi sözkonusu konuşmayı yaparken, AB’nin öndegelen üçlüsünün temsilcileri Ankara’da resmi görüşmeler yapmakta ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak topraklarından hemen çekilmesini istemekteydiler. Bu nedenle, Irak’ın Ankara Büyükelçisi’nin konuşması, Türkiye politikaları için bir destek olarak yorumlanabilir.

Operasyonla birlikte, 25 mart günü ABD, Irak’a yönelik ambargonun hafifletilmesi amacıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni etkilemiştir. Aslında, ABD Savunma Bakanı, “Saddam Hüseyin’e karşı işbirliğini sürdürüp güçlendirme” amacıyla Körfez ülkelerine ve Suudi Arabistan’a yaptığı geziden yeni dönmüştü. Aynı güçler, Irak’a karşı yeni operasyonların başlatılabileceği söylentilerini yaymaktaydılar. Buna karşın, Türkiye’nin Kuzey Irak Operasyonu ile birlikte ABD, Irak’a yönelik ekonomik ambargoyu gevşetme girişimi başlatıyordu. Anlaşılan, Türkiye’nin Irak toprakları içindeki askeri manevrası Washington’u etkilemiş ve bir adım geriye atmasına neden olmuştur.

ABD’nin girişiminin ardından, Güvenlik konseyi içinde bir mücadele başlamıştır. Fransa, Rusya ve Çin, 31 mart günü, Irak’a uygulanan ambargonun tamamen kalkması yönünde bir öneri ile Güvenlik Konseyi’ne başvurmuşlardır. Bu, aynızamanda Ankara’nın da isteğiydi. Ardından, 27 mart günü 22 Arap ülkesinin oluşturduğu Arap Birliği, TSK’nın Irak topraklarına girmesini eleştirmiştir ama, anlaşılan bu daha çok biçimsel bir tepkiydi. Bir hafta sonra, 7 nisan günü Irak Dışişleri Bakanı, bölgenin Irak’a ait olduğunu Birleşmiş Milletler’e bildirmiştir. Irak yönetimi, halen hukuken kendisine ait olan sözkonusu bölge üzerindeki yasal iktidarını 1991 Körfez savaşından beri kullanamıyordu. TSK’nın Kuzey Irak operasyonu, bölgenin Irak’a ait olduğunun anımsanmasına ve bu hukuki statünün Birleşmiş Milletler’de tekrar gündeme gelmesine yolaçıyordu. Anlaşılan aynı nedenlerle Irak, bu başvurusunu operasyon başladıktan çok sonra yapacaktı. Irak yönetimi Türkiye’nin bölgeyi terketmesini ancak 16 nisan günü resmen isteyecekti. Ve aynıgün Irak, ABD’nin Ambargoyu hafifletme önerisini reddedecekti. (Bu yazı basıldıktan sonra Irak, ABD’nin ambargoyu hafifletme önerisini kabullenmek zorunda kalmıştır.) Olayların gelişmesinin açıkça gösterdiği gibi, TSK’nın Kuzey Irak operasyonu bölgeye yönelik uluslararası politikaları etkilemiş ve Irak petrollerinin ihracatı ile ilgili yeni bir pazarlık süreci başlatmıştır.

Türkiye’nin -birbirleri ilede savaşan- Kürt gurupları ile kurduğu ilişkilere karşı Irak yönetiminin tepkileri duruma göre farklılık göstermiştir. Irak yönetimi, Türkiye’nin sözkonusu Kürt aşiretlerini ileride kendisine karşı kullanabileceği kuşkularına zaman zaman kapılmıştır. Ayrıca Irak, daha büyük bir çatışma durumunda, Türkiye’nin Musul petrollerini elegeçirmesinden çekinmektedir. Buna karşın, basına yansıyan bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, ABD’nin istemlerinin tersine Türkiye yönetimi, Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtlere Irak yönetimi ile işbirliği yapmaları yönünde öğütler vermektedir. Aynızamanda Türkiye, aynı Kürtlere para ve gıda yardımı da yapmaktadır- 1960’lı yıllarda buna silah ve cephane yardımı da dahildi. Tüm bunların Türkiye hükümetlerinin güvenlik gerekçeleri ile Türkiye- Irak sınırını 3 kilometre kadar Irak içlerine kaydırma talepleri ve zaman zaman ortaya çıkan Musul’a yönelik utangaç ilgileri, Irak yönetimindeki kuşkuların derinleşmesine neden olmaktadır. Buna karşılık ve ayrıca ABD kaynaklı başka daha büyük çaplı saldırılara yönelik olarak Irak yönetimi’de Kerkük ve Musul’a askeri yığınak yapmaktadır.

Amerika, Irak’a yönelik politikasının Türkiye üzerinde yarattığı rahatsızlığı aslında çok önceden hissetmiştir. Ülkedeki işbirlikçilerinin konumlarını sağlamlaştırabilmek amacıyla, Kafkas petrolleri ile bağlantılı küçük bir havucu Türkiye’ye uzatmıştır. ABD’nin Ankara büyükelçisi, 1 şubat günü, Hazar petrollerini Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaştırma projesini desteklediklerini açıklamıştır. Bunun yanında ABD, Azerbeycan yönetimini etkileyerek, Türkiye’nin petrol hissesinin İran aleyhine yüzde 5 artmasını sağlamıştır. Türkiye’nin Azerbeycan petrolleri üzerindeki hissesi yüzde 6.75 olmuştur. Gelişmeden güç alan ülkedeki Amerikancılar, “ABD, Türkiye’nin bütünlüğünden yanadır.”, propogandasına hız vermişlerdir. Onlara göre Türkiye yönetimi, ABD’nin İran ve Irak politikalarına tam bir destek sağlamalıdır. Şüphesiz ABD’nin Kafkas petrolleri ile ilgili ikramı yöneticiler için karlıdır ama, Türkiyenin sorunlarını çözmeye yeterli değildir ve ayrıca ABD’nin koynuna girenin oradan gücünü ve hatta eski bütünlüğünü koruyarak çıkabildiğine rastlanmamıştır. Ruslar’ın Kafkaslar’a yığınağı ve bölge petrolleri üzerine pazarlıklar sürmüştür. 

Amerika ve yerli ortakları, “Türkiye’nin güneydoğu sınırlarını yeniden çizmesi gerektiğini, büyüyemezse küçülmek zorunda kalacağını”, sistematik olarak tekrarlamaktadırlar. Onlara göre Türkiye, “Kuzey Irak Kürtlerinin himayesi altına alarak sınırlarını genişletmek zorundadır; aksi taktirde kendi Kürt bölgesini de yitirecektir.” Bu baskılarda görünüşte havuç ve kamçı politikaları yanyanadır ama, özünde sadece kamçı şaklatılmaktır. Türkiye tehdit edilmektedir. ABD yönetimi, “Ya peşimde Irak’a saldırır ve ücretini alırsın, ya da elinde olanı da yitirirsin.”, diyerek Türkiye’yi sıkıştırmaktadır. Ve şüphesiz bu tehditleri bilerek veya bilmeyerek içeride tekrarlayan Amerikancı karakterler, yine yürütmekte oldukları “Amerika Türkiye’nin bütünlüğünü savunuyor” propogandalarıyla çelişki içindedirler. Diğer yandan, Türkiye’nin Kuzey Irak’ı sınırları içine katması, -bütünlüğü olmasa bile- tüm Arap dünyası ve İran ile kanlı serüvenlere sürüklenişinin ve bölgede izole olmasının başlangıcı olacaktır. Bu durum sadece yayılmacı- ırkçı İsrail yönetiminin ve ABD militarizminin işine yarayacaktır. Aynı gelişme İslam ülkeleri arasında utangaçça başlayan ekonomik ve politik işbirliği çabalarına darbe vurduğu gibi, Türkiye’yi de tam bir İsrail- ABD kuklası haline getirecektir.

BBC’nin Türkçe redaksiyonunda 14 yıl çalışmış olan gazeteci- yazar Andrew Mango, nisan ayı başında Milliyet gazetesine şunları söylemiştir: “Türkiye eğer kendi sınırları içindeki Kürt sorununu çözebilirse, Irak ve Suriye Kürtleri’de kendi bölgeleri (toprakları) ile birlikte Türkiye’ye katılırlar. Lozan Barış Konferansı’ndan Türkiye’yi temsileden İsmet Paşa, daha 1923 yılında, ‘bu sınırların yapay olduğunu ve ileride sorunlara neden olacağını’ söylemişti.”

Andrew Mango’nun gerçekte neci olduğunu bilmemekle birlikte, bu sözleri O’nun MI6 veya CIA veya MOSSAD ile bağlantısını düşündürtmektedir. Aklısıra Mango, Türk aydınları, bürokrasisi ve özellikle askeri bürokrasisi arasında büyük saygınlığı olan ulusal kahraman konumundaki usta diplomat ve eski Cumhurbaşkanı İnönü’nün sözlerini kullanarak Türk yönetimini Irak ve Suriye ile kanlı bir savaşa kışkırtmaktadır. Mango’nun unuttuğu gerçek, bölge halklarının özellikle Inci Dünya savaşı yıllarındaki İngiliz entrikalarını unutmadığı ve İngiliz yönetimlerine karşı özel bir kuşku ve nefret duyguları taşıdığıdır. Sözkonusu yapay sınırlar, özellikle petrolleri daha rahat denetleyebilme amacındaki İngiliz yönetimi tarafından çizilmiştir. Örneğin, Irak’ın tarihi- coğrafi doğal kopmaz bir parçası, Basra’daki doğal limanı olan Kuveyt ile arasındaki sunni sınırı İngiliz yönetimi çizmiştir. Usta bir diplomat olan İnönü, yukarıdaki sözleri ile sadece ingilizleri eleştirmiştir. Inci Dünya Savaşı yıllarında Arap ve Kürt halklarını Türklere karşı kışkırtan, ardından onlara petrolün kokusunu bile vermeyen İngiliz ajanları, şimdi de Amerikalı ve İsrailli ortakları ile birlikte Türkleri Araplara karşı kışkırtmaya çalışmaktadırlar.

Bu yazı yazıldığı sırada Rand Corparation’da çalışmakta olan yüksek rütbeli CIA ajanı Graham Fuller, Mango’nunkine benzer bir öneriyle gelmiştir. Faust’un Mephistophales’i kılığına bürünerek Türkiye’ye “pırıltılı bir gelecek” vadeden Fuller, “Saddam Hüseyin’i yokederek Türkler’in Kuzey Irak’ı almalarını” istemiştir. Ona göre, “İran ve Irak Türkiye’den çok korkmaktadırlar; bu ülkeler üzerinde büyük bir etkisi olabilecek olan Türkiye, ayrıca bir ağabey olarak Kürtleri’de himayesi altına almalıdır.” Aynı kişiler, bu yazı yazılmadan yedi- sekiz yıl kadar önce de bu söyledikleri ile çelişkili olarak Türkiye’ye İslam Dünyası’nin önderliği rolünü biçmekteydiler. Ve şüphesiz daha önce CIA ajanları, aynı “pırıltılı geleceği” Saddam Hüseyin’e vadetmişlerdi. İran’a karşı savşında O’nu sonuna dek desteklemişlerdi. Modern görünümlü Batılı bir kadının karşısında yumuşama sinyalleri veren “erkek ülkesi” Irak’a bilinçli olarak yolladıkları kadın elçileri April Guiseppe, Saddam Hüseyin’i Kuveyt’e karşı kışkırtmıştı.

Türkiye ile uzun yıllar ilişki içinde olmalarına karşın Mango ve Fuller, “üstün emperyalist efendi” duygularıyla olmalı, anlaşılan Türkleri gerçek anlamda hiç tanıyamamışlardı. Türkiye’yi yönetenler halklarına karşı zalim olsalarda, en az 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet geleneği mirasına sahiptirler ve bukadar ahmakça kışkırtmalara kapılmayacak kadar akılları başlarındaydı. Büyük Alman şairi Goethe’nin Faust’unu okuduğu anlaşılan Graham Fuller’e, Rönesans’ın kaynağı olan olan doğu- İslam edebiyatını ve özellikle Goethe’yi esinlendiren büyük İranlı şair Firdevsi’yi salık vermek gerekiyordu. Büyük Ortadoğu halkları, Goethe’den yüzyıllarca önce de Şeytan’ı çok iyi tanımaktaydılar.

Amerika’nın Kuzey Irak’a yönelik kışkırtmaları ve Musul petrollerini Türkiye’ye “ikramı” yeni bir olay değildir. USA yönetimi ile yakınlığı bilinen bir önceki Cumhurbaşkanı Özal, Kuzey Irak’a saldırmaya hazırdı. Özal, Zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın ve Başbakan Yıldırım Akbulut’un çabaları ile durdurulmuştu. Parlemento Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Körfez savaşı sırasında Amerika’nın Musul petrollerini Türkiye’ye verdiğini ama, Türkiye yönetiminin sözkonusu öneriyi geri çevirdiğini basına açıklamıştı. Bu sözler, Türkiye yönetimlerinin öyle kolayca kışkırtmalara kapılmayacağını gösterdiği kadar, Irak’ın kuşkularını gidermeye de yönelikti şüphesiz. Fakat tüm bunlar olurken Cumhurbaşkanı Demirel, Musul’a yönelik temkinli bir ilgiyi seslendirmekteydi. Sıkışmış olan Türkiye yönetimi kafa karıştırıcı biçimde tüm kartlara aynı anda oynamaktaydı ama, asıl eğiliminin Irak’ın bütünlüğünü korumak yönünde olduğu anlaşılmaktaydı.

Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin, 5 nisan günü, Körfez Savaşını başlattıktan sonra çekip gidenlerin bölgedeki problemin asıl sorumluları olduklarını vurgulayacaktı. Çetin, Türkiye’nin Irak problemini uluslararası hale getirmeden çözeceğini söylüyordu. Anlaşılan bu sözler, aralarında -Kuzey Irak operasyonundan haberdar edilmemiş olan- kadın Başbakan’ında olduğu tüm amerikancılara ve dışa karşı söylenmişti. Çetin’in sözlerinin ne ölçüde uygulanabilir olduğu belirsizdi ama, türkiye’nin ABD ve AB’den farklı politik arayışlar içine girdiği anlaşılıyordu. Böyle bir çizginin uygulanabilirliğinin ölçüsü ileride ortaya çıkacaktı. Şu anda görünen gerçek, sahnenin öndegelen aktörlerinin değişmekte olduğu, kadın Başbakan’ın geriye itildiği ve ileride tüm kariyerini yitireceği yönündeydi. Gelmekte olan 1996 yılında olacak bir seçimin ardından, 1970’li yılların Başbakanı Bülent Ecevit ile İslamcı partinin önderi Erbakan’ın iktidar koltuğuna oturabilecekleri ihtimali belirmekteydi.

Aynı işler olurken, Amerika’nın ünlü gazetesi New York Times, eğer ABD problemi çözmeye çalışmazsa tüm bölgenin yeni bir Yugoslavya olabileceği konusunda Beyaz Saray’ı uyarmaktaydı. Irak Enfermasyon Bakanı Hamadi’den de benzer bir uyarı gelmişti. Tüm bunlara karşın gelişmeler, ABD’nin herhangi bir problemi çözmek niyetinde olmadığını göstermekteydi. Ortadoğu’da Problemi çözme girişiminin tam tersine ABD, İran’a karşı yeni bir ekonomik ambargo hazırlığı içindeydi. Görünüşte “İran’ın nükleer silah üretme girişimini” engelleme çabası içindeydiler ama, aslında Orta Asya ülkeleri ile İran arasında gelişen ticari ilişkileri yoketmeye çalışıyorlardı. İran’ın, Orta Asya ülkeleri, Hindistan ve Rusya arasında bir ticari köprü olma çabasını geçersiz kılmak istiyorlardı. İran ile Hindistan arasında yapılan yeni anlaşmaya göre, İran, Afganistan ve Pakistan üzerinden geçecek bir boru hattı aracılığıyla Hindistan’a doğal gaz satacaktı. Bu yeni durum şüphesiz Hindistan- Pakistan ilişkilerini de olumlu bir yönde etkileyebilecek ve bölgeye ABD müdahalesini kolaylaştıran Keşmir sorununun belki de çözüme doğru gelişmesine yardımcı olacaktı. Dünyanın bu bölgesinde yepyeni büyük bir pazar oluşabilecekti ve Orta Asya hakimiyeti peşindeki ABD bunu kesinlikle istemiyordu. Bunun yanında ABD, Avrupa ile Rusya arasındaki ilişkilerin gelişmesini ve ayrıca Türkiye- Rusya- İran ilişkilerinin gelişmesini de kesinlikle istemiyordu. Ortadoğudaki politik dengesizlik (destabilizasyon) kışkırtmalarının temelinde bu gerçekler yatmaktaydı.

Başkan Carter döneminin Enerji Bakanı James Schlesinger, eylül 1992’de toplanan Dünya Enerji Kongresi’nde şunları söyleyecekti: “Körfez savaşı sırasında Ortadoğu halklarının kıçlarını botlarımızla tekmeledik ve enerji sorunumuzu çözdük. Fakat bunu ozaman bugünkü açıklıkla söyleyemezdik. ‘Bir ülkenin diğeri tarafından işgali, insan hakları’ gibi gerekçeler göstermek zorundaydık.”

Dinleyicilerin tepkileri yürekten kahkahalar biçiminde olacaktı. Emperyalist güçlerin Ortadoğu politikalarının harcı, derin bir ikiyüzlülük, duyarsızlık, açımasızlık ve halkların kanlarıyla karılmaktaydı. Varlığına yönelik ekonomik ve politik tehditler sonucu Türkiye yönetiminin Kuzey Irak’ta yaptığı manevra, ABD’yi bir ölçüde geriletebilmişti. Buna karşın, ülke yönetimi NATO ve diğer ikili ilişkileri ile emperyalist politikalara sıkı sıkıya bağlıydı. Bu bağ, süreç içinde artan ekonomik bağımlılığı ile güçlenmekte, ülke yönetimini göreceli bağımsız manevralar yapamaz duruma sürüklemekteydi...

Tüm entrikaların, politik manevraların, denge oyunlarının bir limitleri vardır ve pahalıya da malolsa sonuçta Ortadoğudaki emperyalist düğümü bölge halkları çözmek zorunda kalacaklardır.

Stockhol, 12 mayıs 1995

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/