Atom bombasına uzanan bilimsel araştırma sürecini, bombanın yapılışını, kullanılmasını ve yayılmasını özetleyerek anlatmaya çalışan “Yaşamın ve

ana sayfaya ulaşmak için tıkla:

http://www.sinbad.nu/ 

 

katagoriler:

 

Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak  & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

 

Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

 

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri Bu yazı ile birlikte verceğim web sayfası adreslerindeki metinler ingilizcedir. Şüphesiz herkes ingilizceyi aynı ölçüde anlayamaz ama, sayfalardaki resimleri rahatca anlayabilir. Bu nedenle ingilizce bilsin- bilmesin yüreği kaldırabilenlere adresleri açıp bakmalarını salık veririm. İnsanlar bu resimlere bakarlarken hemen Abu- Garib’den yansıyan fotoğrafları düşüneceklerdir. Ve ardından, Abu- Garib’deki veya Guantanamo’daki veya bir başka bilinmeyen merkezdeki uygulamaların hiçte istisna ve hatta günümüze ait olaylar olmadığını, vahşetin tarihi- kültürel kökleri bulunduğunu hemen anlayacaklardır.   metnin tamamına ulaşmak için tıkla (not: metinde bazı ırkçı katliam fotoğrafları yeralmaktadır.)

 

http://www.iwchildren.org  (Yerli Amerikan halkının soykırımı)

 

http://www.maafa.org/    (Afrika kökenli Amerikan halkının soykırımı)

 

 

 ölümün emrinde nükleer enerji” başlıklı kitabın ilk bölümlerini Sinbad’da yayınlamaya karar verdim. Başlangıçta, kitabı bitirdikten sonra tüm bölümleri birlikte topluca basmayı düşünmüştüm. Sonra baktım, her bölüm ayrı ayrı okunabilir. Bu nedenle tamamlanan bölümleri sırasıyla Sinbad'a yerleştireceğim. Sanırım sözkonusu kitap çok yakında tamamlanacaktır. Ve yararlanılan kaynakların listesi kitabın bütünüyle birlikte verilecektir. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 12.05.2006

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

 

(...) Hıroşima ve Nagazaki kentlerini yaşayanlarıyla birlikte kömüre- küle döndüren bombalar için gazete, “Bu dünyaya bir uyarıdır!”, manşetini atmıştır. Anlaşılacağı gibi, “ayağınızı denk alın, dünyanın yeni tartışılamaz egemeni ABD mali- sermayesidir!”, denilmiştir...

 

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

 

(...)Bu son anılan gerçeğe karşın atom adı da yine grekçeden gelecekti. Grek düşünce sisteminin “idealist” evren anlayışına karşı, “evrenin, atom adlı gözle görülemeyen, gerçek anlamıyla küçük, küçüklüğü nedeniyle daha küçük parçalara bölünemeyen, tam anlamıyla bütünsellik içinde olan, aralık bırakmayacak biçinde uzayı dolduran eşsiz yapıda çok önemli fiziki maddelerden oluştuğu” materyalist görüşünü savunan Demokritus (Democritus, İ. Ö. yaklaşık 460- 370), Batı’nın bilim dünyası tarafından tanımaktaydı. Aynı nedenle Batı’nın bilim dünyası, henüz en küçük ve parçalanamaz sandıkları bu parçacıklara atom adı vereceklerdi.

 

John Dalton, her temel elementin kendine özgü karakteristik atomlardan oluştuğunu ve sözkonusu elementlerin atom özelliklerine göre belli oranlarda karışabileceklerini anlayacak ve bu atom teorisini 1803 yılı Ekim ayında açıklayacaktı. Ardından gelen yıl deney yaparak teorisini kanıtlayacaktı...

 

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

 

İki Alman bilim adamı, kimyager Otto Hahn (1879- 1968) ve kimyasal fizikçi Fritz Strassmann (1902- 1980), daha önce parçalanamaz kabuledilen nucleus adlı atomun çekirdeğinin protonlarının ve neutronlarının birlikteliklerinden ayrılabileceklerini ve bu dağılma sürecinde açığa müthiş bir enerji çıkabileceğini 1938 yılı sonunda göstereceklerdi. Böylece, hem korkunç bir bombanın yapılabileceği anlaşılırken, hem de aynı enerjinin çok daha ileri teknolojilerin emrine girerek insan soyuna yeni barışçı üretim olanakları sağlayabileceği anlaşılacaktı.

 

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası
 

(sağda: Deuterium atomu)

 

(...) Uranium’u izotoplarına ayırma çabalarını 1940 yılında ilk kez Nazi Almanyası bilim adamları başlatacaklardı. Bir başka ifadeyle, atomun çekirdeğinde (nucleus) bulunan aynı numaralardaki protonlardan herbiri farklı numaralardaki neutronların, veya aynı kimyasal yapı içinde farklı fiziki karakterler gösteren mikro parçacıkların ayrılması işlemini ilk kez başarıyla onlar gerçekleştireceklerdi...

 

(...) O günlerde henüz 27 yaşında bir savaş muhabiri olan Luigi Romersa, Baltık Denizi’nde, Rugen adlı bir adada, bir bunkerin (koruganın) içinde, “dağılma bombası” (“disintegration bomb”) adı verilen bir bombanın patlatılması deneyini 12 Ekim 1944 günü izlemiştir. Bu tarih, daha önce anılmış olan ve Mart 1945’de Almanya’nın doğusundaki Thüringia’da (Thüringen) kapalı güçlü bir nükleer deney aygıtı içinde gerçekleştirilmiş olan patlamadan yaklaşık beş ay öncesine ve yine ABD’nin “TRINITY test” adıyla 16 Temmuz 1945 günü Alamogordo’da gerçekleştirmiş olduğu ilk Atom bombası deneyinden ise tam on ay öncesine rastlamaktadır...

 

not 1: ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not

 

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam”                15.05.2006
 

(sağda. çizginin dışında, foto: "Küçük Oğlan")

 

Little Boy at Tinian Island, August 1945

(...) Albert Einstein’in 11 Ekim 1939’da Roosevelt’e elden yolladığı ikinci mektubun ardından, 21 Ekim 1939’da, -henüz bilinmeyen- atom bombası imali için nükleer santral kurulması amacıyla ABD’de bir fon yaratılacaktı. Kurulan ilk Uranium danışma komitesine mali kaynak sağlanacaktı. Uranium araştırması amacıyla 1940 Şubat ayında ABD’de ayrılan para -o zamanın değeriyle- 6 bin Dolar (2006 yılı değeriyle, 53 460 Dolar) iken, atom bombası geliştirilmesi için ayrılan bütçe 1941 yılı sonunda 651 bin Dolar olacaktı (2006 yılı değeriyle, 5 milyon 800 bin 410 Dolar). Sözkonusu girişim 6 Aralık 1941’de Manhattan Projesi adını alacak ve bütçesi zamanın parasıyla 2 milyar Dolar’a (2006 yılı değeriyle, 17 milyar 820 milyon Dolar) dek yükselecekti...

 

(...) Manhattan Projesi’nin son halkası, 1942 yılında ABD hükümeti tarafından yeri seçilen Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda tamamlanacaktı... Güneybatı Amerika’da, New Mexico’nun orta- kuzeyinde, Santa Fe’nin 56 kilometre kuzbatısında, deniz seviyesinden 2 225 metre yükseklikteki Pajarito Platosu’na kurulmuş Los Alamos, sırtını Jemez Dağları’na dayamıştı. Kent, izole konumu ve doğal özellikleri nedeniyle sözkonusu iş için seçilmişti. Aynı kentin adını taşıyan Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, 77 mil- kare büyüklüğünde bir alana yayılmış 300’ü aşkın binadan oluşmaktaydı. Savaşın bitiminden sonra burası Los Alamos Ulusal Labaratuarı adını alacaktı. Kalifornia Üniversitesi bünyesindeki sözkonusu labaratuarda, ayrıca ilk hidrojen bombası da geliştirililecekti...

 

ABD ve İngiltere yönetimleri, 375 milyon Dolar (2006 yılının değeriyle, 3 milyar 341 milyon 250 bin Dolar) ödeyerek Kongo’da bulunan Uranium yataklarını 27 Mart 1944 günü Belçika’dan satın alacaklardı...

 

not 2: Özünde değişen birşey yok, ya da Nazi Almanyası’nın izinde uygun adım gidilirken

 

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine

 (29 Mayıs 2006)

(...) NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), sözkonusu düşmanca tavrın bir ürünü olarak ve Sovyetler Birliği’ni batısından çembere almak amacıyla kurulmuştu. Kuzeybatıdan güneybatıya doğru uzayan bu yayın kuzey ucunda kanat ülkesi olarak Norveç yeralırken, güney ucunda ise -Kore’ye asker yollamasının ardından 1952’de Yunanistan ile birlikte örgüte alınan- Türkiye bulunmaktaydı. Aslında Türkiye Cumhuriyeti, en tehlikeli konumdaki kanat ülkesi ve NATO içinde en büyük riski alan ülke konumundaydı. Yine Sovyetler Birliği ve -o dönemdeki- müttefiki Çin Halk Cumhuriyeti, doğudan SEATO (Southeast Asia Collective Defense Treaty Organization) ile çembere alınacaklardı. Doğudan güneybatıya doğru uzanan bu ikinci ekonomik, politik ve askeri kuşatma yayıyla ilgili anlaşma, 8 Eylül 1954 günü Manila’da imzalanacaktı...

 

(...) Batı’da NATO ve doğuda SEATO ile Sovyetler Birliği’nin etrafında kurulmaya başlanan çemberin kopuk halkaları, 24 şubat 1955 günü İngiltere Kırallığı, Türkiye Cumhuriyeti, İran Kırallığı, Irak Kırallığı ve Dominyon Pakistan arasında imzalanan “Bağdat Paktı” veya asıl adıyla Middle East Treaty Organization ile tamamlanacaktı... Kısaca “Bağdat Paktı”nın imzalandığı dönem, antiemperyalist Arap milliyetçiliğinin yükseldiği ve bölgedekiAnglo- Amerikan kuklası monarşilerin korkuya kapıldıkları yıllardır...

(...) Sonuçta Oppenheimer, Ekim 1945’de Los Alamos Bilimsel Labaratuarı yöneticiliğinden istifa edecekti. Hiroşima ve Nagasaki kentlerine düşen Atom bombalarından yaklaşık üç ay sonra gerçekleşen bu istifa, anlaşılan Truman yönetimi tarafından da beklenmekteydi... Adı artık Los Alamos Ulusal Labaratuarı olan araştırma merkezinin başına Norris Edwin Bradbury (1909- 1997) atanacaktı. Aynı kişi sözkonusu merkezi 1945 Ekim ayından 1970 yılına dek 25 yıl kesintisiz yönetecekti...

 

(...) Ekim 1949’da Oppenheimer, Hidrojen (hydrogen) bombasının üretilmesine kararlılıkla direnecekti. Bu insancıl tavrı ile ABD yönetimi nezdinde kredisini daha fazla yitiren Oppenheimer, diğer yandan bilim ahlakı ve bilim adamlarının toplumsal sorumlulukları açısından örnek sembolik bir karakter haline gelecekti...  

 

Askeri güvenlikle ilgili 21 Aralık 1953 tarihli bir raporda adı, “geçmişteki komünist eylemleri nedeniyle güvenilemez, askeri sırların paylaşılması imkansız ve hidrojen bombası üretimine Sovyet ajanlarıyla birlikte muhalefet eden” bir kişilik olarak anılan Oppenheimer, sonuçta Atom Enerjisi Komisyonu danışmanlığından uzaklaştırılacaktı. Amerkalı Bilim Adamları Federasyonu sözkonusu karara acilen muhalefet edecekti... Anti- komünist “Cadı avı”nın kurbanı olarak danışmanlık kontratı tektaraflı feshedilen Oppenheimer...

 

(...) Mike kod adlı toplam 82 ton ağırlığındaki bu ilk Hidrojen bombası Ivy Operasyonu adı verilen bir deneyle -daha önce de belirtildiği gibi- 1 Kasım 1952 günü Batı Pasifik’teki Eniwetok (Enewetak) atolünün Elugelap mercan adacığında başarıyla patlatılmıştır. Nagasaki üzerine düşen “Şişman Adam” adlı Atom bombasından 500 kez daha iri olan 10.4 milyon ton TNT gücündeki bu bomba, 6.240 feet (ayak) çapında ve 164 feet derinliğinde bir krater üretmiştir. Bir başka ifadeyle, 1903.2 metre çapında ve 50 metreyi biraz aşkın derinlite bir krater ortaya çıkmış ve Elugelap mercan adacığı haritadan silinmiştir. Sonuçta, nükleer ve termonükleer yıkıcılık üzerine yarış yeni bir iğme kazanmıştır... 

 

not 3: D- günü, asıl adıyla Operation Overlord veya En Güçlünün Operasyonu

 

not 4: Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler 

 

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006 )

 

(...) Sovyet nükleer bombasının imali yolundaki adımlar sadece Igor Vasilyevich Kurchatov ile atılmamıştır şüphesiz. Sovyet nükleer bombası da sonuçta kollektif bir emeğin ürünüdür ve olayla ilgili bilimsel çalışmanın onuru tekbaşına Kurchatov’a ait değildir ama, işin başında olan ve üretimin yükünü en çok taşıyan kişi, bombanın baş mimarı Kurchatov’dur... Belarus (Beyaz Rusya), Minsk doğumlu Rus fizikçisi Yakov Borisovich Zel’dovich (1914- 1987) ve Aziz Petersburg (1914- 24, Petrograd; 1924- 91, Leningrad) doğumlu seçkin fizikçi Yuli Khariton (1904- 1996) aynı süreçte çok önemli roller oynamışlardır. Diğer yandan, özellikle sözkonusu nükleer silah programının ikinci basamağında, Hidrojen bombası imalatında, Moskova doğumlu ünlü fizikçi Andrei Dmitriyevich Sakharov (1921- 1989) kilit rol oynayacaktır. Yine Sakharov...

 

(...) Sovyetler Birliği’nin çok gizli atom bombası üretimi projesi için, Nisan 1946’da, Moskova’nın 400 kilometre kadar doğusunda kurulu, sadece manastırı ile tanınan ve dikkatlerden tamamen uzak olan 3.000 nüfuslu Sarov seçilecekti. Anlaşılan Sovyetler Birliği yöneticileri, başlıbaşına bağımsız bir kompleks olan gizli Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nın yerleşim biçiminden esinlenmişlerdi. Moskova’nın “Los Alamos”u olan sözkonusu küçük izole yerleşim merkezi, atom bombası üretimi sırrını paylaşanlar tarafından Arzamas- 16 kod adıyla adlandırılacaktı. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, olayla ilgili bilim adamları, aynı küçük kenti kendi aralarında “Los Arzamas” diye eylenceli biçimde anmaya başlayacaklardı...

 

(...) 29 Ağustos 1949 günü lokal saatle 07.00’de Joe-1 kod adlı ve 22 Kiloton (= 22 bin kilo Tri Nitro Tolien/ TNT etkisi) gücündeki ilk Sovyet atom bombası patlatılacaktı. Deney yüksekliği ve tipi (Test Height and Typ), kule (Tower) olarak belirtilmektedir. Anlaşılan bomba yerden yüksek bir zemin üzerinde patlatılmıştı. Bazı iddialara göre bu bomba, ABD’nin Nagazaki limanına atmış olduğu 8 kilogram Plutonium-239 (yüzde 90 Pu-239) patlayıcısı içeren “Şişman Adam” adlı ikinci atom bombasının aşağı-yukarı bir kopyasıydı... (...) aslında Joe, Stalin’in takma adıydı...

 

(...) Klaus Fucs, Nazi Almanyası’nın teröründen kurtulmak amacıyla İngiltere’ye sığınmış olan çok önemli bir fizikçi ve aynızamanda inanmış bir komünisti. ABD bombasının yapımında merkezi rol oynayanlardan Fucs dışında ve ondan tamamen habersiz olarak fizikçi Theodore (Ted) Hall’da tüm bilgileri 1945 yılından itibaren... (...) Ted Hall’da -Klaus Fucs gibi- gizli bilgi aktarma işini herhangi kişisel bir yarar için yapmamıştı. O, ABD’de gelişen gericiliğe öfkelenmiş ve... (...) Ortak kanıya göre, Los Alamos’dan elde edilen istihbarat bilgileri olmasa bile Sovyetler Birliği atom bombasını kısa birsüre sonra üretebilecekti. Konuyla ilgili metinlere göre, sözkonusu gizli istihbarat, Sovyet bombasının beklenenden bir- iki yıl daha erken yapılmasına yardımcı olmuştur sadece.

 

(...) Sovyetler Birliği’nin atom bombası deneyini başarmasının ardından da korkunç bir silahlanma ve daha etkili nükleer silahlar üretme yarışı başlamıştır. Sonunda dünya, kendi varlığını onlarca kez yoketme kapasitesine sahip tehlikeli bir cephaneliğe dönüşmüştür. Daha 1955 yılında sadece ABD, 2.442 adet değişik kapasitede nükleer bombaya sahibolacaktı... Sözkonusu ilk Sovyet bombasının ardından, 24 Eylül 1951 günü 38 (bazı kaynaklarda 40) Kiloton gücündeki Joe-2 aynı kentin (Semipalatinsk) sınırları içinde denenmiştir. İkinci bombanın çapı Joe-1’inkinin yarısı kadar olmasına karşın, gücü yaklaşık iki misli olmuştur. Yani bu bomba için çok daha ileri bir teknoloji kullanılmıştır.

 

(...) Aslında “Bombaların Çarı” dikate değecek ölçüde kısa sürede imaledilmişti. Bomba, imalata başlandıktan 16 hafta (bazı kaynaklarda 14 hafta) sonra denenecekti... Başlangıçta üç aşamalı bir sistemle, 1. fission (nükleer seri çekirdek dağılması, Atom bombası)- 2. fusion (termonükleer seri çekirdek birleşmesi, Hidrojen bombası)- 3. fission patlaması adım adım birlikte gerçekleştirilerek 100 Megaton gücünde bir etki yaratılması düşünülmüştü. Bombanın 100 Megaton gücünde olması ile ilgili emir politik iradenin başında olan kişiden, Komünist Partisi Birinci Sekreteri Nikita Sergeyevich Khruschev’den (1894- 1971, parti sekreterliği 1953- 64) gelmişti. Khruschev sözkonusu talebini 10 Temmuz 1961 günü buluştuğu Sakharov’a iletmişti. Gizli nükleer ve termonükleer bomba üretim merkezi Arzamas- 16’ya dönen Sakharov, özel olarak bu bomba için Victor Adamskii, Yuri Babaev, Yuri Trunev ve Yuri Simirnov adlarındaki bilimadamlarından oluşan bir ekip kurmuştu. Üretimde çalışan ekip, 100 Megaton gücünde olacak bombadan aşırı ölçüde nükleer döküntü (radyasyon) yayılacağını hesapladığı için, bombanın son fission basamağını iptal edecekti. Böylece bomba 50 Megaton gücüne inecekti. Buna karşın Khruschev konuşmalarında 100 Megaton gücünde bir bomba patlattıklarını söyleyecekti... Amerikalı uzmanlar patlayan bombanın asıl gücünün 57 Megaton olduğunu iddia edeceklerdi ve günümüzdeki bilgilere göre doğru olan da bu sayıydı...

 

(...) Kuzey Kutbu çemberi içindeki Novaya Zemlya Adası’nın Mityushikha Körfezi’nde Moskova saatiyle 11:32’de patlatılan “Çar Bombası” veya “Bombaların Çarı”, insan soyu tarafından üretilmiş en yıkıcı patlayıcı olarak tarihe geçecekti. Pratikte bir faydası olmasa da, sonderece ürkütücü bir gösteri gerçekleştirilmişti... Amerikalıların imalettikleri en güçlü bomba 25 Megaton gücünde olacaktı...

 

not 5: Kurulurken adı Aziz/ St. Petersburg olan kent, tarihte kısa sayılacak süreler içinde en çok ad değiştiren tanınmış kentlerden biridir...

 

not 6: Afganistandaki son durum ve Hamid karzai hakkında çok kısa not...

 

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

(...) Cumhuriyetçi senatör McCarthy’nin kişiliğinde sembolize olan bu kudurmuşluk, görünüşte resmi devlet politikalarının dışında olmakla birlikte, aslında tüm olanların gerisinde bilinçli demokrasi düşmanı bir anti- komünist merkezi plan vardı... Diğer yandan, nükleer sırları Sovyetler Birliği’ne vermekle suçlanan bilim adamlarının bir teki bile profesyonel casus değillerdi ve yaptıkları işi herhangi kişisel yarar uğruna gerçekleştirmemişlerdi.

 

(...) ABD başkanı Truman, 27 Haziran 1950 sabahı ABD hava kuvvetlerine ve Pasifik donanmasına (7nci Filo)Kore’de saldırıya geçmeleri emrini verecekti. Aynı gün öğleden sonra, -Sovyetler Birliği tarafından boykot edilmiş olan- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanacak ve “barışın kurulması” amacıyla,-üç çekimser oyun yanında- bire karşı yedi oyla Kore’ye yönelik ABD müdahalesine gerekli katkıları sunmaları için üye devletlere çağrı yapacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, Turuman’ın sabah verdiği emir, akşam üzeri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına dönüşmüştü...

 

(...) Aslında, Sobell çifti evlerine döndüklerinde, silahlı ve maskeli çete içeride karakol kurmuştu. Tutsak alınan Sobell çifti, 800 mil ötedeki sınıra sürülecekler ve orada, Laredo’da FBI ajanlarına teslim edileceklerdi. Laredo, doğuda, Meksika Körfezi’ne birkaçyüz kilometre mesafede, sınırın geçtiği çizginin Teksas tarafında kalan küçük bir yerleşim merkeziydi... Şüphesiz Sobell ailesinin kaçırılmaları, alınış biçimleri yasadışıydı ama, ABD yönetimleri buna benzer ve bundan çok daha korkunç eylemleri sayıları alabildiğine artan ölçülerde günümüzde de gerçekleştirmektedir.

 

(...) Sözkonusu istihbarat ağına 1950 yılında katılmış olan küçük kardeşi David Greenglas’ın gerçekdışı ifadeleri esas alınarak 11 Ağustos 1950 günü tutuklanan Ethel Rosenberg, yine aynı ifadelere dayanılarak 19 Haziran 1953 günü sabah saat 08.00 sularında elekterikli sandalyeye yollanacaktı... Ethel’in ölmesi için voltajı yükseltmek ve 57 saniyeyi aşkın süre beklemek gerekecekti. Yani O, hemen hemen bir dakika süren korkunç bir işkence ile ölecekti. Bu acının ne anlama geldiğini, elektrik işkencesi ile karşılaşmış kişiler biraz anlayabilirler...

 

(...) Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin idam edilmelerini engelleyebilmek amacıyla iki kıtada, hem Amerika ve hem de Avrupa kıtalarında binlerce, onbinlerce kişinin katıldığı gösteriler örgütlenecekti. Bu gösterilerin birçoğunda, çiftin Robert ve Michael adlı iki küçük oğulları, şarkılar söyleyerek, üzerlerinde “Annemizi ve Babamızı Öldürmeyin” yazıları olan pankartları taşıyarak ve böyle bağırarak yürüyüş kollarının en önünde gideceklerdi. Radyo kanalları idamların durdurulmaları için sürekli yayınlar yapacak, kampanyalar örgütleyeceklerdi. Yine idamların durdurulması için Beyaz Saray’a binlerce ve binlerce mektup yollanacaktı. Hatta dönemim (1939- 58) Papa’sı olan XII. Pius (XII. İnanmış), Rosenberg çifti için Beyaz Saray’dan af talebinde bulunacaktı. Fakat bunların hiçbiri fayda etmeyecekti. Çünkü bu, anti- demokratik bir politik kampanyanın parçası ve faşistce bir intikam eylemiydi.

 

Olayın Kore savaşı ile bağlantılı anti- komünist ve anti- demokratik bir propoganda kampanyasının parçası ve aynızamanda bir intikam eylemi olduğu gerçeği, aslında, duruşmanın yargıcı tarafından gerekçeli kararda bile açık edilmekteydi... Yargıç Irving Kaufman, Rosenberg çiftini kastederek, “suçları cinayetten daha ağırdır” diye kayıtlara geçiyor ve yine “50 bin Amerikan askerinin Kore’de ölmelerinin birinci derecede sorumlusu” olarak Julius ve Ethel Rosenberg’i gösteriyordu.

 

(...)Yargıç aslında bağımsız değildi. Kayıtlara geçtiği yukarıdaki sözleriyle O, doğrudan doğruya Beyaz Saray’ın, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin, ABD’yi yöneten elitin olaya bakış biçimini yansıtıyordu. Anlaşılmış olacağı gibi Rosenberg davasının yargıcı demek istiyorduki, eğer Sovyetler Birliği sizlerin yardımları sayesinde 1949 yılı yazında Atom Bombası patlatmamış olsaydı ve şimdi karşımızda Sovyetler Birliği gibi nükleer bir güç bulunmasaydı, bizler için sorun yaratan Kore’yi, Çin’i ve hatta Sovyetler Birliği’ni -hiç kayıp vermeden- birkaç Atom Bombası ile kolayca halledebilirdik...

 

devami var

 http://www.sinbad.nu/