Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

(sağda, Nagasaki limanında patlatılan “Şişman Adam”

adlı ve 8 kilogram Plutonium-239 içeren bomba)

 

Fat Man at Tinian Island, August 1945

 

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

 

Yedi aşamalı Hinduizm’in ilk basamağı olan Vedik mitolojinin veya Hint- Avrupai Veda dininin Indra’dan sonra gelen ikinci büyük tanrısı Agni, hem lütufkardır, yaşamın, hayırlı işlerin kaynağıdır ve hem de büyük acılar verebilir. Üç veya yedi dilli, alev saçlı, üç ayaklı, yedi kollu, iki yüzlü Agni, güneşin ateşi gibi hem ısıtır, yaşam kaynağı olur ve hem de kavurur, yakar, yokeder… Kutsal metinlerin kaleme alındığı yazı dili sanskiritçe de Agni, “ateş” anlamındadır. Bilindiği gibi ateş, hem ısıtır, yaşam verir, hem de yakar, yokeder. Onun bu zıt yanları, kimler tarafından nasıl kullanıldığına bağlıdır…

Nükleer enerji ve yapay bir güneş gibi olan termonükleer enerji, insanlara sayısız yararlar sağlayabilir, devasa gemileri hareket ettirebilir, onmilyonların yaşadığı kentleri aydınlatıp ısıtabilir. Yine aynı enerji, sözkonusu kentleri birkaç dakika içinde bir kül yığınına dönüştürebilir. Nükleer enerjinin yaşamdan yanamı, yoksa ölümden yanamı saf tutacağı, sözkonusu enerji kaynağının hangi toplumsal sınıfların, güçlerin denetiminde olduğuna bağlıdır. Nükleer enerji dünyanın çalışan ve üreten halklarının ortak demokratik denetimleri altında olmadığı sürece, bazı büyük emperyalist güç merkezlerinin dünya halklarına yönelik hegemonyalarının aracı olarak kaldığı sürece, elbette ölümcül yüzü sürekli ön planda olacaktır. Azami kâr motivasyonuyla yönünü belirleyen sınırlı sayıda uluslar üstü tekelin ve bunlara dayanan politik yönetimlerin nükleer enerji üzerinde tekel kurmaları durumunda, yeryüzü sürekli bir nükleer yokoluş tehdidi altında kalacaktır. Aksi durumda, nükleer enerji gerçek bir uluslararası demokratik denetim altında olduğu sürece, insanlığın ortak refahına ve insanların ağır işgücünden özgürleşme çabalarına hizmet edebilecektir.

 

Ekonomik ve politik anlamda demokratik bir dünya düzeni kurulamadığı sürece nükleer enerji, insan soyunun geleceği için en büyük tehdit oluşturma konumunu koruyacaktır. Dünya, -diğerlerinin yıkımından kazanç sağlama peşinde olan- irili ufaklı “tanrıların” parçalanmış egemenlikleri altında kaldığı sürece, Agni’nin yakan yüzü acımasız bir tehdit olarak varlığını koruyacaktır… Alabildiğine “açgözlü” tanrıların “tanrılıklarını” kanıtlamalarının en inandırıcı yöntemi, ölümü ellerinde tuttuklarını göstermektir. Günümüz dünyasında ölümü elde tuttuğunu kanıtlamanın en ucuz ve geçerli biçimi ise, nükleer silahlara, atom bombasına sahibolduğunu göstermektir. “Tanrı” olduğunu kanıtlamak, ölümü elde tutmak, insanların ölülerini rahtça çiğneyebilmenin ve dar bir çevre için yaşamın kaynaklarını sonuna dek sömürebilmenin yolunu açar. Bu ölçüde büyük bir haksızlığı beyinlerde meşrulaştırmanın tek yöntemi, sözkonusu haksızlığı gerçekleştirenlerin, “böyle davranmaya, dünyayı yönetmeye ve dünyanın tüm kaynaklarını sömürmeye hakları olan üstün ırktan” geldikleri yalanını değişik yollarla ifade etmektir. Bilim dışı ırkçı ideolojileri farklı maskelerle savunmaktır…

 

Hiç gerek olmadığı halde, aslında savaş pratikte bittiği halde ve Japonya’nın Moskova büyükelçisi Sato, 13 temmuz 1945 günü Sovyetler Birliği yetkililerine başvurarak, ABD ile aralarındaki savaşın noktalanması için arabulucu olmalarını istediği halde, ve Japon İmparatoru’na ait bu dilek Potsdam Konferansı (17 temmuz- 2 agustos 1945) sırasında Stalin tarafından ABD Başkanı Truman’a iletilmiş olduğu halde, Postdam kararlarının ilanından dört gün sonra, 6 agustos 1945’de ABD Hiroşima’ya ilk atom bombasını atmıştır... Zenginleştirilmiş U- 235 ve U- 238 karışımı olan “Küçük Oğlan” adlı 60 kiloluk ve 15 kilotonluk (15 bin ton Tri Nitro Tolien’nin yıkıcı gücüne eşit) bu ilk bombanın Hiroşima’da patlatılmasından üç gün sonra, 9 Ağustos 1945 günü, 174 bin nüfuslu Nagasaki limanında “Şişman Adam” adlı ikinci atom bomba ateşlenmiştir. Bu ikinci bomba da, patlamayla birlikte açığa çok büyük yıkıcı bir enerji çıkmasını sağlayan zincirleme reaksiyon sürecine çok daha elverişli Plutonium yakıtı kullanılmıştır. “Şişman Adam”, binlerce ton TNT’nin gücüyle eşit etkiye sahip 8 kilogram Plutonium-239 (yüzde 90 Pu-239) içermekteydi...

 

Hiroşima, Tokyo’nun 600 km kadar güneyinde, İç Deniz’de, Ota Nehri’nin deltasına kurulu bir liman kentidir... Sözkonusu kent, savunma amaçlarıyla bir kale ve askeri garnizon alanı olarak 1500’lü yıllarda kurulmuştu. Ve ileride bir ticaret ve endüstri merkezi olarak gelişecek olan bu yerleşim merkezi, 6 Ağustos 1945’de, ilk atom bombasının düştüğü tarifsiz acıların kenti haline gelmiştir. Bomba patlar patlamaz, ilk elde yaklaşık 100 bin insan ölmüştür. Fakat ölümün bu biçimi, diğerlerine hiç benzemeyen ölçüde acılarla dolu korkunç bir yokoluştur. Yaralı olarak sağ kalanların durumları, ölenlerden de kötü olmuştur. Onların ezici çoğunluğunu da alabildiğine derin acılarla geçen bir zaman diliminin ardından ölümle buluşmuşlardır...

 

Plutonium-239 yakıtlı “Şişman Adam” adlı bombanın patlatıldığu Nagasaki, Japonya’nın batısında, Hiroşima’nın da 300 km kadar daha güneyinde, Doğu Çin Denizi’ne açılan bir liman kentidir... Burası, Japonya’ya mal getiren Portekiz sömürgecilerinin 1639- 1859 yıllarında kullanabildikleri tek ticaret limanıydı. Kent, Roma Katolik Kilisesi’nin Japonya’ya giriş kapısıydı aynızamanda... Aynı yıllarda Nagasaki, Portekizlilerin rakipleri olan Protestan İngiliz sömürgecileri ve Hollandalılar tarafından da kullanılmıştır. Ve 1900’lü yılların başında kent, ülkenin en öndegelen gemi üretim ve tamir merkezi konumuna gelmiştir. Bu canlı endüstri ve ticaret merkezine 9 Ağustos 1945 günü ikinci atom bombası düştüğü zaman, kentin yapıların yaklaşık yarısı tamamen yıkılmıştır. Ve bomba patlar patlamaz, ilk elde, yaklaşık 50 bin kişi ölmüş, 30 bin kişi ise ağır biçimde yaralanmıştır.

 

Ölümlerin bombalar patladıktan sonra da sürmesi, atom bombasının etkileri kalıcı olmasıyla ilgilidir. Çünkü, bu bombanın gücü -en değerli askeri patlayıcılardan olan- TNT (Tri Nitro Tolien) iler ölçülüyor olsa da, TNT’nin radyasyon etkisi, kimyasal biyolojik etkileri bulunmamaktadır. Buna karşın atom bombası, patlarken gerçekleştirdiği olağanüstü yıkımın ötesinde yaratmış olduğu radyasyon etkisiyle, kalıcı ışın etkisiyle, başta insanlar olmak üzere tüm canlı varlıklara zarar vermektedir. Patlamayla birlikte yayılan radyasyonun, ışınların birkısmı milyarlarca yıl sürecek kalıcı etkilere sahiptirler...

 

Bir anda yanıp kavrulan, kül olan, ya da uzun acılı ölümlere mahkum olan, dölleri zehirlenen insanların acıları yeryüzünün yeni “tanrısı”nın, veya ABD yönetiminin umrunda bile olmamıştır. Bombayı patlatanlar, ırkçı ideolojileri gereği, korkunç acılarla ölenler için en ufacık bir üzüntü dahi duymadıkları gibi, bu güçlerini, her an tekrarlayabilecekleri büyük bir tehdit unsuru olarak dünyaya ilanetmişlerdir... ABD başkanı Truman için önemli olan, korkunç ölümler ve acılar değildi. O, en büyük ölümü elinde tuttuğunu kanıtlamak, insanlığa gerekli gözdağını vermek, yaratılan korkuların üzerinde yeryüzünün rakipsiz egemeninin ABD mali- sermayesi olduğunu ilanetmek istemişti. Ve ABD yönetimleri halen bu faşist karakterli tehlikeli izin üzerinde yürümektedirler...

 

Churchill’in anılarında aktardığına göre, Potsdam Konferansı (17 temmuz- 2 agustos 1945) sırasında Truman, korkutmak amacıyla Stalin’e, ABD’nin elinde yeni bir bomba olduğundan sözetmiştir. Hıroşima’ya ve Nagazaki’ye yönelik insana düşman hainane eylemler, Churchill tarafından aktarılan Truman’a ait sözlerin pratiğe dökülmesi olmuştur... Atom bombalarının korkunç yıkımlarının hemen ardından, The London Daily Express’te yayınlanan makalenin başlığı, acımasız saldırganlığın nedenlerini göstermiştir. Hıroşima ve Nagazaki kentlerini yaşayanlarıyla birlikte kömüre- küle döndüren bombalar için gazete, “Bu dünyaya bir uyarıdır!”, manşetini atmıştır. Anlaşılacağı gibi, “ayağınızı denk alın, dünyanın yeni tartışılamaz egemeni ABD mali- sermayesidir!”, denilmiştir...

 

Yeni “tanrı” veya ABD yönetimi, en güçlü ölümü elinde tuttuğunu göstermiştir ama, rakipsiz kalmayacaktır... Bu gerçeğe karşın günümüzde bile O, Olympus hiyerarşisinin en tepesinde oturan Zeus gibi, kimlerin ölümü eline alabileceğine ve kimlerin alamıyacağına karar vermeye çalışmaktadır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının arsından ABD yönetimi, yeni uluslararası rakipler, güç merkezleri, özellikle enerji alanlarına yönelik operasyonunda planlarını sekteye uğratabilecek bölgesel güçler istememektedir... Diğer yandan yine ABD, nükleer enerjinin barışçı amaçlarla kullanılmasını, göreceli geri ülkelerin bu yolla bilim ve teknikte ileri hamleler yapmalarını engellemeye çalışmaktadır. Bilgiyi, bilimi ele almak demek, tanrıların egemenliklerini tehdit etmek demektir. Prometheus’un ateşi, bu gizemli gücü çalarak aşağıdaki insanlara iletmesi demek, Olympus tanrılarının egemenliklerinin sonu olacaktır... Eğer yeryüzünün tüm milletleri, tüm halkları en ileri teknolojilerin sahipleri olurlarsa, Batı’nın emperyalist merkezleri eski egemenliklerini ve sömürülerini nasıl sürdürebileceklerdir?

 

Kısacası ABD yönetici güçleri, kurmuş oldukları yeni Olympus hiyerarşisi içinde Batı’nın diğer göreceli küçük “tanrıları”nı denetim altında tutmaya çalışarak; baskı, hile ve rüşvetle denetledikleri Birleşmiş Milletler adlı örgütü azami ölçüde kullanarak; ve hepsinden öte ileri askeri teknolojileri ile şimdiye dek eşi görülmamiş bir terör estirerek, emperyalist düzenlerini, yararlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Emperyalist talanın sürekliliğine yönelik tüm bu entrika ve şiddet politikalarını meşrulaştırabilmek amacıyla yarattıkları göstermelik “korku kaynağı” ise, “İslam terörizmi” olmaktadır. “İslam terörizmi” hayaletinden yararlanarak Batı’nın diğer emperyalist merkezlerini peşlerine takabilmektedirler. Egemenliklerini sürekli kılabilmek için özellikle ve öncelikle Avrupa’nın büyük devletleri üzerindeki denetimlerini yitirmemeye çalışmaktadırlar. Sonuçta ABD yönetimi, milyarlarca insan için sonsuz acıların kaynağı -şimdilik mevcut- tek egemenli eşitsiz dünya düzenini korumaya çalışmaktadır...

 

Olympus’tan tanrıların ateşini çalarak insanlara veren Prometheus’u Kafkaslar’da bir kayalığa zincirleyen Zeus, yolladığı kartala tutsağının ciğerini biteviye yedirtmiştir. Sürekli yenilenen ve her yeni gün yeniden yenen ciğeri ile Prometheus, tarifsiz acılara mahkum olmuştur. Herakles’in (Roma’da, Hercules) yayından fırlayan ok, Zeus’un yollamış olduğu kartalı vurup öldürünceye dek Prometheus’un işkencesi ve tutsaklığı sürmüştür...

 

Prometheus’u tarifsiz acılara mahkum eden Zeus gibi, ABD’de dünyanın doğusunda ve güneyinde yaşayan halkları, bilimin ateşinden yoksun bırakıp, borç ve şiddet halkalarıyla örülü zincirlerine bağlayarak sonsuza dek kendi çelikten kartalına yem etmeye çalışmaktadır... Aslında ABD yönetimlerinin nükleer bombalardan -zaten varolan korkusundan daha fazla- korkması için özel bir neden yoktur. Çünkü, dünyayı defalarca kez yokedecek kadar bomba değişik ellerde mevcuttur. Bunların karşılıklı olarak azaltılmaları ve giderek sıfırlanmaları yönünde ABD yönetimlerinin herhangi bir politikası ise kesinlikle yoktur. Tam tersine ABD yönetimleri, “uzay savaşları” (veya “Yıldız Savaşları”) projesini yeniden canlandırarak, “Bush doktrini” ile yıkıcılığı artan askeri müdahalelerini yaşama geçirmeye başlayarak, lokal savaşları ateşleyerek, başta nükleer silahlanma olmak üzere hertürlü silahlanmayı açıkça kışkırtmaktadırlar. Denetim altında tutmaya çalıştıkları bu yüksek gerilim politikası ile ve yükselen enerji fiyatlarıyla, özellikle azgelişmiş ülkelerin ve diğer endüstri ülkelerinin gelişmelerini frenlemeye çalışırlarken, ABD merkezli enerji tekelleri ve askeri- endüstri kompleksler altın çağlarını yaşamaktadırlar.

 

Giderek saldırganlığı artan ABD politikaları tüm uzlaşma kapılarını büyük ölçüde kaparken, geriye ağırlıklı olarak silaha başvurma alternatifi ile kölelik alternatiflerini bırakmaktadırlar. Henüz rakibi olmayan üstün askeri teknolojilerine güvenen ABD yönetimleri, sadece ve sadece savaş ve yıkım politikalarıyla istedikleri dünya egemenliğini gerçekleştirebileceklerine inanmaktadırlar. Zaten dünyayı kırk kezden daha çok yokedebilecek nükleer silah mevcutken, nükleer silahlarla ilgili demagojik gürültüleri, düşledikleri askeri müdahaleler için bahane yartma çabasından başka birşey değildir. Şüphesiz aynı gürültünün içpolitikaya yönelik kısa vadeli hesaplarla da bir ilgisi vardır. Gerilimin yüksek tutulması, korkuların sürekli beslenmesi, Irak ve Afganistan bataklıklarını gözden kaçırttığı kadar, diğer başka bazı önemli politik ve ekonomik kirleri de gizleyebilmekte ve saldırgan politikaların mimarlarına nefes alma, iktidarlarını sürdürme olanakları sağlamaktadır. Şüphesiz tüm bu kirli oyunların birer limitleri vardır ve o sınır aşıldığı zaman herşey hızla tersine dönmeye başlayabilir.

 

Şu veya bu ülkenin nükleer silaha sahibolması ABD yönetimlerini aslında okadar ilgilendirmemektedir ama, bilimin ve teknolojinin yayılmasından ve bunun özellikle -geleceği olmayan ve ABD tarafından sonuna dek sömürülmek istenen- fosil enerji kaynaklarına sahip ülkeleri içine alarak yayılmasından özellikle korkmaktadırlar. Nükleer bombaya sahip olsa bile İran, ABD’yi vuracak menzile sahip füzelerden yoksundur. Yine aynı İran, böyle bir silahı, Filistin halkı ile, Müslüman halklarla iç içe yaşamakta olan İsrail’e karşı da kullanamaz. Kullansa da, zaten bu ABD yönetimini zerre kadar rahatsız etmez ama, bilim ve teknolojide ilerlemiş güçlü bir iran ABD’nin Ortadoğu, Kafkaslar ve özellikle Orta Asya politikalarında bozucu ve caydırıcı bir etki yapabilir. Ayrıca İran’ın barışçı amaçlara yönelik bir nükleer teknolojiye sahibolması, en ileri teknolojilerin bu ülkede de yeşermeleri demek, tüm bölge ülkelerini benzer hedeflere yöneltecektir. Bilim ve teknolojinin tüm bölgede, Ortadoğu’yu, Orta Asya’yı, ve Kuzey Afrika’yı dahi içine alacak bir coğrafya da yayılması demek, ABD ve güdümündeki diğer emperyalist merkezlerin kabuledemeyecekleri bir olgudur. ABD önderliğindeki emperyalist merkezlerin “Büyük Ortadoğu” adını verdikleri bu coğrafya için planlamakta oldukları gelecek, en azından petrol ve doğal gaz bitinceye dek öngördükleri gelecek, “demokrasi” adına tüm bölgenin küçük küçük farklı merkezlere ayrılmasıdır. Parçalanmış, birbirleriyle sürekli didişen, alabildiğine zayıf ve kolayca sömürülebilen bir “Büyük Ortadoğu” yaratmak istemektedirler. İran’ın veya bölgedeki bir başka ülkenin en ileri teknolojilere sahibolması demek, hem bu planın bozulması ve hem de Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti etrafında oluşturulmaya çalışılan çemberin parçalanması anlamına gelmektedir.

 

ABD yönetimlerinin asıl amaçları, “atom bombası” bahanesi ile hem Pasifik’te ve hem de Ortadoğu’da gerilimi canlı tutmaktır. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne (“Kuzey Kore”) yönelik tehditler sayesinde Asya’nın doğusunda canlı tutulacak gerilim, ABD’nin Japonya, Filipinler ve tüm Pasifik’te varolan askeri varlığını korumasına yardımcı olacaktır... ABD’yi vurabilecek olanakları bulunmayan “Kuzey Kore”nin nükleer silaha sahibolması ABD’nin okadar umrunda olmasa da, özellikle Japonya’nın denetim altında tutulabilmesi, ABD açısından Batı Avrupa’nın denetim altında tutulabilmesi kadar önemlidir. Bu, ABD’nin dünya egemenliği planlarının olmazsa olmaz bir parçasıdır. Bölgede ABD’nin askeri varlığının sürebilmesi için özellikle iki Kore’nin birleşmelerinin engellenmesi gerekmektedir. “Kuzey Kore”ye yönelik Atom bombası gürültüsü ve bu ülkenin “Şeytan Üçgeni”ne dahil edilmesi, “Kuzey Kore” merkezli olarak yükseltilen gerilim politikaları, ABD’nin Batı Pasifik’te ve özellikle Japonya ve Filipinler üzerinde egemenliğini sürdürebilmesi için bir bahanedir sadece...

 

Yukarıda özetlenen gerçek -biraz daha karmaşık yapısıyla- İran için de geçerlidir. Atom bombası bahane edilerek İran’a yönlendirilen ağır tehdit, aslıda ABD’nin tüm bölgeye ye yönelik egemenlik planlarını yaşama geçirmeye yöneliktir. Aynı tehdit tüm bölgeye yöneliktir ama, hedefte sadece İran varmış gibi gösterilmektedir. Tehdit eden ABD yönetimi ve bölgedeki tetikçisi İsrail olduğu halde, sanki tehdit İran’dan geliyormuş gibi propoganda yapılmaktadır. Göbels’in yalan makinesinin pabucunu dama atan bu tiksinti verici yalan kampanyasına, ABD yönetimlerinin tecavüzü altındaki “Birleşmiş Milletler” adlı kuruluşun Afrika kökenli köleliğinden mutlu ehlileştirilmiş komik başkanı da alet edilmektedir. Emperyalist ırkçı merkezler tarafından sınıf atlatılarak satın alınmış olan, veya burnuna altından bir halka takılan, ve yüzünün kızardığı kolay belli olmayan bu örgüt sekreteri, çok ağır bir tehdit altında olan İran’a, “saldırgan politikalardan vazgeçmesini” tavsiye edebilmektedir...

 

Aşırı sağcı ve ırkçı Zionist Irgun Zvai Leumi (Ulusal Askeri Örgüt) adlı terörist örgütün yöneticilerinden olan; içindeki değişik milletlerden ve hatta Yahudilerden oluşan masum müşterileriyle birlikte koskoca Kıral Davud Oteli’ni 1946 yılında havaya uçuran; kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşan masum silahsız halkıyla Dayr Yasin köyünü 1947 yılında yokeden, 254 masum insanı korkutucu vahşice yöntemlerle öldüren ve daha birçok kanlı katliama imza atan Menaham Begin (1977- 83 yıllarının İsrail başbakanı) gibi suç sicili kabarık gerçek bir teröriste 1978 yılında Nobel Barış Ödülü’nü verebilen emperyalist Batı’nın kuklası bir Birleşmiş Milletler Sekreteri’nden farklı tavır beklemek ham hayal olur zaten. İşgaledilmiş ülkesinin bazı bölümlerinde abluka altında tutulan, ırkçı saldırgan İsrail yönetimi tarafından tüm özgürlükleri ve üretim olanakları engellenen, açık bir hapishaneye çevrilen yerleşim bölgelerinde yavaş ve acılı bir ölüme sürüklenen, ve ayrıca en modern silahlarla her gün evleri başlarına yıkılan, ırkçı İsrail terörüne sürekli kurbanlar veren bir halkın seçilmiş yöneticilerine “terörist” damgası vurabilen emperyalist Batılı merkezlerin adamından başka türlü bir yalan beklenemez. Saldırgan ırkçı terörist İsrail devletiyle birlikte -kurban konumundaki- Filistin halkına abluka uygulayabilen ve toprakları işgal altındaki aynı mazlum halkın seçilmiş yöneticilerini “terörist” ilanedebilen bir Batı’nın ve aynı Batılı merkezlerin burunları altın halkalı kuklalarının, ABD yönetimi yerine tehdit altındaki İran’ı “saldırgan” ilanetmeleri sonderece iyi anlaşılabilir bir yalandır.     

 

ABD için asıl önemli olan, İran’ın tüm bölge devletleri ve özellikle Rusya Federasyonu, Pakistan ve Hindistan ile ileri ekonomik ilişkiler içine girmesini ve teknolojik bakımdan ilerlemesini engelleyebilmektir. Aslında İran’a yönelik ABD tehdidi, yukarıda sayılan tüm devletlere ve diğer bölge devletlerine de yöneliktir. ABD, güçlü bölgesel işbirliklerinin, bölgesel zengin pazarların kurulmasını, bilim ve ileri teknolojilerin bölgede yayılmasını engellemeye çalışmaktadır. “Atom bombası” gürültüsü, bu bölgesel ilişkileri ve bilimsel- teknolojik gelişmeyi engelleme politikasının bahanesidir sadece.

 

Aslında tanrıların serüvenleri, insanların gerçek serüvenlerinin dev aynalarındaki deforme olmuş yansımalarından/ gölgelerinden başka birşey değillerdir. Gölgelerse herzaman asıllarından daha iri, daha korkutucu gözükürler ama, onlar sadece gölgedirler. Önemli olan insanların gerçek serüvenleridir... Ve şüphesiz Prometheus’un ciğerlerini yiyen kartalın Herakles tarafından oklanıp öldürülmesi gibi, ezilen yoksul halklar da ABD kartalını vurmasını bileceklerdir. Uzun acılı yılların ardından zincirlerinden kurtulmayı başaran Prometheus gibi ezilen halklar da zincirlerinden kurtulmayı başaracaklardır. Ezilen halkların Herakles’i, onların birleşik güçleri olacaktır. ABD kartalını yere indirecek okları ise, Prometheus’un insan soyuna gizlice taşımış olduğu ateş gibi elegeçirecekleri çağdaş bilimin ve teknolojinin gücünden başka birşey olmayacaktır. Emperyalist baskılar altında sürünen insanların bellerini doğrultarak ayakları üzerinde dimdik durabilmelerini, bilimin ve teknolojinin gerçekleriyle örülmüş yaylarını gererek üzerlerinde dolanan emperyalizmin kartalına oklarını fırlatmalarını herhangi bir güç engelleyemeyecektir. Ve emperyalizmin simgesi o kartalı delip geçen ok, uzayın sonsuzluklarına doğru yoluna devamedecektir... Bir Çin özdeyişi, “Kartalı vuran ok kendi tüyünden yapılır!”, der. Titanium alaşımlı çelikten ABD Kartalı’nın tüyleri, ileri teknolojini ürünü silahlardandır ve bu teknolojinin yayılmasını engellemek olanaksızdır...

 

Her saldırganlığın bir alternatif maliyeti vardır. Bu maliyet, yeryüzünde artan uzlaşmazlıklarla orantılı olarak saldırganın kendi bünyesindeki tüm dengelerin bozulması biçiminde ortaya çıkar. Saldırganın giderek artan savaş harcamaları, bir limiti aştıktan sonra mevcut ekonomik dengelerini onarılamaz biçimde bozulacaktır. Ve artık ABD ekonomisinin dış ticaret açıklarının rekor düzeylere ulaştığı günlük basın organlarına dahi yansımaktadır. ABD saldırganlaştıkça, kendi içindeki ve tüm etki alanlarındaki kaos süreci hızlanacaktır... ABD yönetiminin giderek artan sabırsızca saldırganlığının, üstün silah teknolojisine dayanarak bir an önce dünya egemenliğini sağlama çabasının gerisinde yatan nedenlerden biri de, yaklaştığını hissettiği ölümünün korkusundan kaynaklanmaktadır...

 

ABD’nin militarize olmuş ekonomisi savaşlar ve silah satışı ile beslenirken, aynızamanda bu güç, “azami kazanç hırsı ile kendisini asacak ipi de satabilmekte”dir. Sonuçta ABD’nin “kendi tüyünden yapılan okla vurulmasının” koşulları giderek artan ölçülerde hazırlanmaktadır... ABD güdümündeki Batı merkezli mali- sermaye güçlerinin giderek dünya pazarlarına daha fazla egemen olmaları anlamına gelen globalizm süreci, biryandan teknolojilerin yayılma hızlarına iğme katarken, diğer yandan kendi anti- tezini güçlü biçimde yaratmaktadır. Sermayenin artan ölçülerdeki tekelleşme süreci kadar hızlı olmasa da, Asya’nın, Afrika’ın, Latin Amerika’nın baskı altındaki ulusları, ezilen halkları birleşme çabalarına hız vermektedirler. Şüphesiz bu süreç, burada soyutlandığı biçimde dümdüzdüz basit ikilemler biçiminde değil, sonderece karmaşık şekiller alarak gelişmektedir. Aynı süreçle paralel güçlü dar milliyetçi reaksiyoner akımlar da doğmaktadır ama, asıl olan emperyalist saldırganlığın karşısında daha demokratik enternasyonalist bir birleşme çabasının embriyonu/ rüşeymi şekillenmektedir...

 

Sonuçta ne ABD ve ne de başka herhangi bir güç, bilimin ve tekniğin yayılmasını, daha eşitlikçi, demokratik ve barışçı bir dünya düzeninin kurulabilmesini engelleyemeyecektir! İnsan soyu için olumlu bu süreç ne ölçüde acılı şekiller alarak gelişse de, önemli ve öncelikli olan, bilinçli insan iradesi ile toptan yıkıma yolaçabilecek bir kazayı engelleyebilmektir. Önemli olan, nükleer bir savaşı önleyebilmektir. Toptan yokoluş engellenebilirse, çok daha üstün ve güvenlikli teknolojilerle nükleer (nuclear) ve termonükleer (thermonuclear) enerjinin insan soyunun rafahı ve özgürlüğü için kullanılmasının yolu tamamen açılabilecektir. Ve belki çok daha mükemmel yeni ve daha az tehlikeli, ya da tamamen tehlikesiz enerji kaynakları da bulunacaktır.

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam”  15.05.2006

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine 29 Mayıs 2006

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006)

 

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları  (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

 http://www.sinbad.nu/