Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

 

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

 

Ortadoğu halklarının mitolojilerinde ve diğer birçok mitolojilerde tanrılar, genellikle bilinen gök varlıklarının kişileştirilmelerinden başka birşey değillerdir... Aslında Grek medeniyeti, Güney Akdeniz ve Doğu Akdeniz medeniyetlerine göre çok gençtir. Bu göreceli genç medeniyet, en eski ve en zengin Nil ve Mezepotamya kültürlerinin Batı dünyasına atlama taşı olmuştur. Kısacası, Grek medeniyetinin temellerinde Nil ve Mezepotamya medeniyetleri durmaktadır. Ve ayrıca kültürel kökleri net olarak belirlenemeyen Grek tanrılarının geçmişlerinin de aynı şekilde ağırlıklı olarak Mısır ve Mezopotamya mitolojilerine uzandığı anlaşılmaktadır. Sonuçta, diğerleri gibi Grek tanrıları da gök cisimlerinin kişileştirilmelerinden başka birşey değillerdir...Grekleri kendisinden sayan ırkçı ve sömürgeci Batı üst sınıfları, Grek medeniyetinin kaynağını oluşturan çok daha eski ve köklü medeniyetleri görmezlikten gelerek, Grek medeniyetini başlı başına orjinal bir uygarlıkmış gibi ele alarak, “Batı uygarlığı”nın köklerini bütünüyle Grek medeniyetine bağlamaya çalışmıştır. Batı üst sınıfları uzun süre bu yönde gerçekleri alabildiğine çarpıtan abartılı bir propoganda yürütmüşlerdir...

 

Gözleri sürekli Doğu’nun ve Güney’in zengin kaynaklarında olan Batı, sahibolduğu medeniyetin “tüm köklerini” kendisinden saydığı Grek medeniyetine bağlayarak, Doğuya ve güneye yönelik sömürgeci talanına meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır. Medeniyetinin köklerini sadece Grek uygarlığına bağlama yalanı, Batı üst sınıflarının bilinç altlarında varolan Doğu’ya yönelik eziklik duygularını tatmin ettiği kadar, mevcut en eski zengin kültür alanlarına yönelik ırkçı saldırganlıklarına ve sömürgeci talanlarına “haklılık” kazandırmalarına da yardımcı olmaktadır... Değişik nedenlerle kapitalizme daha erken geçerek bilim ve teknikte hızla ilerleyebilen sömürgeci Batı’nın bilim dünyasındaki tüm yeni buluşlar, sözkonusu yalanın kaçınılmaz bir sonucu olarak adlarını eski Grek medeniyetinden ve Grek bağlantılı Latin kültüründen, onların mitolojilerinden almışlardır. Sonuçta, Batı’da varolan tüm bilimsel teknolojik yeni buluşlara ad verme geleneği, bilincinde olarak veya olmayarak, Batı’nın üst sınıflarının ırkçı- emperyalist düşünce yapılarından bağımsız olarak gelişmemiştir.  

 

Grek öğretici şiirinin babalarından olduğu söylenen Heseiodos’un (İ. Ö. yaklaşık 700) Theogony’sine veya türkçesiyle “yaradılış öyküsü”ne göre, başlangıçta sadece dört temel varlık bulunmaktaydı: Gap (Kaos), dişi varlık olarak Gaea (Yeryüzü), Tartarus (Sonsuzluk) ve Eros (Aşk, Cinsel Arzu)... Yaradılış süreci başlamadan önce birleşik olan Gaea (Yeryüzü) ile O’nun “yaşlı bunak kocası” Uranus (Gökyüzü) arasındaki bağ Kronos tarafından zorla kopartılacak ve böylece “yaradılış” başlatılacaktır... Cinsel organları ile birbirlerine yapışık Gaea (Yeryüzü) ile Uranus (Gökyüzü), 12 Çocuk sahibi idiler. Altı tanesi erkek, diğer altı tanesi ise dişi olan bu 12 Titan’ın erkek olanlarının en genci, Kronos, anası Gaea’nın (Yeryüzü) kışkırtmasına uyarak “bunak babası” Uranus’un (Gökyüzü) cinsel organını, testislerini, bir harpe (pala) ile kesip O’nu annesi Yer’den (Gaea’dan) ayırmıştır. Ve böylece mevcut dünya şekillenmeye başlamıştır... Aslında, bu efsanenin köklerinin eski Babil’e uzandığı söylenmektedir. Yine uzmanların kanılarına göre Kronos, Grek- öncesi bölge halklarının kutsal varlığıdır. Fakat sonuçta tüm bunlar Batı’da “Grek” olarak ünlenecekler ve yeni buluşlara adlarını “Grek” olarak vereceklerdir...

 

Eşi Gaea’dan (Yer’den) cinsel organı kesilerek zorla ayrılan ve Grek “yaradılış” efsanesinin ilk parçalarından biri olan Uranus (Gökyüzü), adının, ileride bulunacak olan yedinci planete ve oradan da nükleer enerjinin en başat yakıtı olan Uranium adlı elemente verileceğini bilemezdi şüphesiz... “İğdiş edilmesinden” asırlar sonra Uranium adlı radyoaktiv kimyasal elemente adını vererek popülaritesi korunacak olan Uranus’un başına gelen tüm “felaketlerin” başlıca sorumlusu, dönemin Grek sosyal yaşamının trajedilerinden esinlenilerek üretilen düşlerden başka birşey değildi şüphesiz. Toplumsal yaşamda varolan karmaşık ilişkileri, mücadeleleri, cinsler ve farklı toplumsal güçler arasındaki mücadeleleri, bireyler arasındaki çatışmaları, insanın doğaya yönelik mücadelerini zengin bir düş gücüyle yeniden üretip deforme ederek “tanrılara” maletmek sadece Greklere özgü değildir. Gerçeğin abartılarak deforme edilmiş önceki biçimleri de bu süreçte kullanılmışlardır, veya daha erken efsaneler, göreceli yeni olanlar için kültürel kaynaklar olmuşlardır. Grekler, -kaynak göstermeden- kendilerinden önceki medeniyetlerden ödünç aldıkları tanrılara, efsanelere kendilerinden de birşeyler ekleyerek onları yeniden üretmişlerdir...

 

Kuzeyden güneye ilk büyük Grek göç dalgası İ. Ö. 2000’de gerçekleşmiştir. Ardından ikinci büyük göç dalgası ise İ. Ö. 1000’de Dor adı verilen gurupla olmuştur. Akdeniz’e doğru indikleri sıralarda yazı dilleri olmayan bu barbarlar, çok daha eski kültürleri -kaynak göstermeden- Grekleştirmişlerdir. Örneğin, ikincilere, Dorlar’a ait Herakles efsanesinin kökeninde, Mezopotamya kahramanı Gılgamış’ın efsanesi olduğu bilinmektedir ve daha Dorlar gelmeden önce Gılgamış’ın serüvenleri tüm bölge dillerine çevrilmiştir...

 

Babası Gökyüzü’nü (Uranus’u) iğdiş edip anası Yer’den (Gaea’dan) koparan Kronos, sonuçta Titanlar’ın hükümdarı olacaktı ama, “iktidarı” uzun sürmeyecekti. Daha sonra O’da, “tüm tanrıların ve insanların egemeni olacak olan” Zeus tarafından altedilecekti... Ve Uranus’un iğdiş edilmesinden, Kronos ile Zeus’un serüvenlerinden asırlar sonra, Almanya doğumlu İngiliz astronom Friedrich Wilhelm Herschel (1738- 1822), 1781 yılında, o güne dek bilinmeyen yedinci planeti keşfedecekti. Herschel, yoğunluğu dünyadan 15 kez, tüm kütlesi 50 kez daha büyük olan bu cisme, Uranus adını verecekti. Beş büyük ayı, toplam 15 sataliti bulunan ve ekvatorunun yarıçapı 26 bin kilometreyi bulan dünyaya göre “dev”, evrene göre ise bir “atom zereciği” kadar olan bu planet, Voyager 2 (Yolcu 2) tarafından 1986 yılında çok daha derinlemesine keşfedilecekti...

 

Adını Uranus’tan alan ve radyoaktiv kimyasal bir elemen olan Uranium, Alman kimyager Martin Heinrich Klaproth (1743- 1817) tarafından 1789 yılında, yedinci planetin keşfinden sadece sekiz yıl sonra keşfedilecekti. Uranus sadece yedinci planeye değil, bu bulunan yeni elemente de adını verecekti ama, henüz sözkonusu elementin asıl gücü yeterince bilinmiyordu... Aynı kimyager, yine kimyasal bir elemen olan, hızlı uçaklarda, paslanmaz çelik imalatında ve daha birçok alanda kullanılabilen Titanium adlı elementi de 1795 yılında keşfedecekti. Anlaşılmış olacağı gibi son anılan bu elementte adını, Gaea ile Uranus’un çocukları olan Titanlar’dan almaktadır... Güneş sistemi içinde atmosfere sahip tek satalit olarak bilinen Titan, Saturn adlı planetin en büyük ayının adıdır aynızamanda. Diğer yandan nükleer santrallarda Uranium’dan üretilebilen ve zincirleme reaksiyon süreci için Uranium’a göre çok daha elverişli olan Plutonium’un adı da, antik Roma’da yeraltı dünyasının tanrısı olan Pluto’dan gelmektedir. Pluto, Grek yeraltı dünyasının tanrısı Hades’in Roma’da aldığı addır ve Güneş’ten en uzak mesafede olan dokuzuncu planete de Pluto adı verilmiştir.

 

Radyoaktiv kimyasal bir elemen olan Uranium’un atomlarının çekirdeğinin (nucleus) parçalanabileceği, zincirleme reaksiyonun mümkün olabileceği, ve bu süreçte açığa çıkan muazzam enerjinin denetim altına alınarak insan soyunun hizmetine sunulabileceği veya korkunç bir yıkım aracı haline gelebileceği ileride anlaşılacaktı. Sözkonusu radyoaktiv kimyasal elementin nükleer santrallar ve atom bombası imalatında kullanılmaya elverişli olduğu ileride anlaşılacaktı ama, felsefi atomizm eski Grek düşüncesinde İ. Ö. 400’lü yıllarda gözükmüştü. Bundan çok daha önce eski Hint ve Çin felsefelerinde de atomizm yaşam bulmuştu. Bu son anılan gerçeğe karşın atom adı da yine grekçeden gelecekti. Grek düşünce sisteminin “idealist” evren anlayışına karşı, “evrenin, atom adlı gözle görülemeyen, gerçek anlamıyla küçük, küçüklüğü nedeniyle daha küçük parçalara bölünemeyen, tam anlamıyla bütünsellik içinde olan, aralık bırakmayacak biçinde uzayı dolduran eşsiz yapıda çok önemli fiziki maddelerden oluştuğu” materyalist görüşünü savunan Demokritus (Democritus, İ. Ö. yaklaşık 460- 370), Batı’nın bilim dünyası tarafından tanımaktaydı. Aynı nedenle Batı’nın bilim dünyası, henüz en küçük ve parçalanamaz sandıkları bu parçacıklara atom adı vereceklerdi.

 

Yine Batı, İ. Ö. 400’lü yılların Anadolu’sunda, Milet’te yaşamış olduğu sanılan ve Demokritus’un hocası olduğu söylenen ve hakkında gereğinden çok az şey bilinen Leicuppus adlı bir diğer çok önemli materyalist atomist düşünürü tanımaktaydı. Eserlerinin tümü bulunamayan Leicuppus’a göre, “bütünsellik içindeki madde gözle görülemeyen çok küçük parçacıklardan oluşmaktaydı” ve “bu parçacıklar (atomlar) sürekli hareket halindeydiler.” O’na göre, “insanın evreninin merkezinde yeralan ‘davul biçiminde’ki dünya, atomların çarpışmaları sonucu şekillenen evrenin bütünselliğinin kendi etrafında fırıldak gibi büyük bir hızla dönmesi sonucu oluşmuştu”... Şüphesiz bunlar, gerçek anlamıyla analitik olmaktan uzak sonderece mekanik ve çok büyük ölçüde spekülatif düşünceler olmakla birlikte, zamanın çıplak göze dayanan yetersiz gözlem ve deney olanakları içinde dahiyane görüşlerdi. Aynı materyalist düşünceler, idealizmin safsatalarına karşı maddi gerçeği anlama ve açıklama çabası içermekteydiler. Diğer yandan, Grek filozofu Epicurus (İ. Ö. yaklaşık 341- 270/ 279) ile Latin şairi ve düşünürü Lucretius’da (İ. Ö. yaklaşık 95- 55) atomistleri arasında sayılmaktadırlar.

 

Özellikle Demokritus’un ve ayrıca Demokritus’un hocası olduğu iddia edilen Leicuppus’un Batı bilim dünyası üzerinde derin etkileri olacaktı. Leicuppus ve Demokritus, “evrenin gözle görülemeyen ve bölünemeyen fiziki maddeler olan atomlardan oluştuğu” düşüncesini daha erken başka medeniyetlerden birinden ödünçmü almışlardı?, bilemem ama, ileride, Demokritus’tan yaklaşık 2000 küsur yıl sonra atomların daha küçük parçalara ayrılabilirliği kanıtlanacaktı. Demokritus’un atom teorisi büyük eksiklikler taşıyor olmakla birlikte, çağının “idealist” Grek düşüncesine ve diğer tüm “idealist” düşünce sistemlerine göre gerçeğin dahice bir mükemmellikle ifadeleri olmaktaydılar... Ortaçağın karanlığında unutulan materyalist atomizm, 1500’lü yıllardan itibaren Batı’da yeniden dirilmeye başlayacaktı. Fakat bundan, Ortaçağ Avrupası’ndan daha önce İslam düşüncesi içinde de bir atomizm mevcuttu...

 

Allah düşüncesi ile bağlı bir atomism, İslam’ın en erken döneminde, dinin üç ana kolundan ilki olan ve İslam rasyonalizmi olarak kabuledilen Haricilik veya Mu’tazilah (= vazgeçenler, dönenler, dışarıda kalanlar) doktrininin spekülatif teolojisi içinde gelişecekti. Aynızamanda arapça da söz, Peygamber’in sözü, bölünemezlik anlamına Allah’ın birliği/ tekliği üzerine araştırma, Allah’ın adını anma anlamına kullanılan ve birçeşit İslam skolastizizmi (scholastic) olan Kelâm içinde gelişecekti bu atomizm. Bilindiği gibi skolastik, gerçeğin maddi gözleme ve deneye bağlı olmadan eski metinlere dayanılarak araştırılması veya geçmişin yeni biçimler içinde sürekli tekrarlanması anlamına gelmektedir. Harici atomizmi de, eski Hint ve Grek metinlerinin sentezi sonucu şekillenecekti...

 

Haricilik 700- 900’lü yıllarda Basra ve Bağdat’ta gelişecekti. Haricilik veya Mu’tazilah doktrinin kurucusu Vasil ibn Ata (700- 748), Hasan al-Basri’nin (642- 728) öğrencisi olmuştu... Yine Haricilik, 700’lü yıllarda İslam felsefesi içine Helenistik felsefenin katagorilerini ve metodlarını ilk kez taşıyan ve bunları kullanan düşünce akımı olacaktı. Sözkonusu atomizm, 873/ 74 Basra doğumlu ve 935/ 36 Bağdat ölümlü ve Harici okulunun önemli İslam teologlarından Abu al- Hasan al- Ashari’de yansıyacaktı. Sufi İslam düşünürü ve eğitmeni olan al- Gazali’de (1058- 1111) atomistlerin izinde yürümüştü. Mukaddime (Tarihe Giriş) adlı yapıtı türkçeye de çevrilmiş olan materyalist ve diyalektikçi büyük İslam düşünürü İbn Haldun (Tunus 1332- Kahire 1406) ve diğer başkaları aynı izlerde yürüyenler arasındadır. İran asıllı büyük Selçuklu veziri Nizam al- Mulk, çok etkilendiği al-Gazali’yi, 1091 yılında, “Nizamiye” olarak adlandırılan medrese sisteminin baş profösörlüğüne atayacaktı... 

 

İslam felsefesi, teolojisi ile ilgili yapıtlar 900- 1000’lü yıllarda Batı dillerine çevrilmeye başlanacak ve eski Grek düşüncesi İslam üzerinden Batı düşünce yaşamına girmeye başlayacaktı... Yine Harici doktrinin doğuş yıllarında Rabinik Yahudiliğe karşı şekillenen Karaizm adlı Yahudi dini okulunun düşünürleri ve ayrıca yine Rabinik okulun bazı düşünürleri, Harici atomizminin etkisinde kalacaklar, paralel düşünceler üreteceklerdi. Örneğin, Karaizm okulundan İspanya Yahudisi İbn Daud (yaklaşık 1110- 1180), diğer bazı İspanyalı İslam düşünürlerinin yanında eski Grek düşüncesinin Batı’ya aktarılmasına aracı olacaktı. Kısacası, atomist felsefeyle bağlantılı İslam ve Yahudi düşünürlerin yapıtları aracılığıyla eski Grek düşüncesi, Grek atomizmi Batı düşünce sistemine girecekti...

 

Harici olarak adlandırılanlar, önce tüm dikkatlerini “Allahın birliği” (tevhid) sorunu üzerine yoğunlaştıracaklardı. Eğer “Allah parçalarına ayrılamazsa, ve bundan dolayı da yaratılamazsa/ biçimlendirilemezse, Kuran’da teknik olarak sonsuza dek Allah ile birlikte varolabilecek ve O’na ait birşey olamazdı”. Atomizm asıl olarak bu parçalanamazlık, birlik düşüncesi içinde yaşam bulmaktaydı. Onlara göre ve gerçekte de Kuran, belirli bir zaman dilimi içinde ve bölüm bölüm gelmişti. Halbuki “Allah tekti ve varlığını bütünsellik içinde tek bir defada ifade edebilirdi”. Sonuçta, bu teklik ve birlik düşüncesinde ifadesini bulan Harici atomizmine göre Kuran, Allah’ın değil insanın işiydi; sadece bir devlet doktrini idi...

 

Binbirgece Masalları’nın ünlü Abbasi Halifesi Harun ar-Rashid’in (beşinci Abbasi Halifesi, 763/ 66- 809) ilk oğlu olarak İranlı bir cariyeden doğan ve Hariciliği devlet doktrini haline getiren yedinci Abbasi Halifesi al-Mamun (786- 833; Halifeliği, 813- 833), 827’de, “Kuran’ın bir devlet dogması olduğunu” ilanedecekti. Kısacası, “Peygamber’in vekili” anlamında Halife ünvanını taşıyan al-Mamun, Peygamber’in “getirdiği” kitabın sadece devlete ait bir dogma olduğunu ilanetmekteydi. Peygamber, “vekili” tarafından yalanlanmaktaydı ve yine O’nun döneminde Halifelik kurumu, doğrudan Allah’ın temsilciliği sıfatıyla anılacaktı...

 

Aynı Halife’nin (al-Mamun) yönetimi sırasında eski düalist İran dini Manichaeism’in metinleri, yine eski bilimsel ve felsefi Grek yapıtları arapçaya çevrileceklerdi. Bilindiği gibi sonderece yamama (eklektik) ve barışçı bir inanç olan Manichaeism’in üzerinde düalist İran dini Zoroastrianizm kadar Hıristiyanlığın, eski mezopotamya mitolojilerinin ve Hint düşüncesinin, Budizm inancının da etkileri vardı. Ve sonuçta Manichaeism metinlerinin arapçaya çevrilmeleri demek, tüm bu kaynaklarla da temasa gelmek anlamını taşıyordu... Aslında eski medeniyetlerin buluşlarının, bilimsel ve edebi yapıtlarının arapçaya çevrilmeleri yaklaşık bir yüzyıl önce başlamıştı. İran’a egemen olan ve Hindistan sınırına dayanan İslam uygarlığı, bu eski medeniyetlerin değerli yapıtlarını arapçaya kazandırmaya başlamıştı. Daha ikinci Abbasi Halifesi al- Mansur (709/714- 775) döneminde astronomi ile ilgili Pers ve Hint metinleri arapçaya çevrilmişlerdi. Hariciliği resmi devlet doktrini haline getirmiş olan yedinci Abbasi halifesi al-Mamun, Aralarında Grek asıllı yabancı öğretmenlerinde bulunduğu eğitmenlerle birlikte “Bayt/ Beyt al- Hikmah/ Hikmet” (Aklın/ Felsefenin Evi”) adlı bir akademi kurmuştu... Harici rasyonalizmine karşı çok güçlü bir reaksiyon da gecikmeden gelişecekti. Bu reaksiyon, Ahmad ibn Hanbal (780- 855) eliyle Sünni İslam’ın son büyük tarikatı olarak şekillendirilen Hambeli doktrini biçiminde ortaya çıkacaktı. Hambeli okulu, en gerici puritan/ safcı Vahabizm (veya aslı Muvahhidun/ tekçilik) tarikatının kökünde duran kaynak olacaktı...

 

En erken atomist teoriler eski Hindu, Budist (Buddhist) ve Yanist (Jainism, eski Hindistan dinlerinden) felsefelerinin düşünürleri tarafından geliştirilmişlerdir. Hinduizm’in ilk basamağı olan Hint- Avrupai Veda dininde, veya Vedik Hinduizm’de (İ. Ö. 1500- 500), maddi dünya dört elemente ayrılmaktadır. Bunlar, koklama duygusuyla hissedilebilen toprak (Prithvi), görülebilen ateş (Agni), hissedilebilen/ duyulabilen hava (Maya), tadılabilen ve sesi duyulabilen su (Apa) olarak katagorilere ayrılmaktadırlar. Yine aynı inancın veya düşünce sisteminin yandaşları bu katagorilere ether (Akasha) adını verdikleri beşinci bir katagori daha eklemektedirler...

 

İngilizcesi ether (türkçe de bildiğimiz eter) olan sözcük günümüzde, göğün en üst kısmı, radyo iletişim dalgalarının hareket alanı anlamına geldiği kadar, aynızamanda azı ayıltan, çoğu bayıltan ve endüstride kullanılan renksiz uçucu sıvı alkolün de adı olmaktadır. Adı sözkonusu Hint felsefesinden gelen eter, günümüz türkçesinde bilinen ayıltıcı ve bayıltıcı sıvı alkolün adıdır... Vedik Hinduizm’de Akasha veya ether (eter), açıklanamayan sihirli güçlere sahip beşinci elementin adı olmaktadır. Anılan ilk dört element, toprak (Prithvi), ateş (Agni), hava (Maya), ve su (Apa) belirgin oldukları ve bu nedenle daha küçük parçacıklara ayrılabildikleri halde, sözkonusu beşinci element, ether (Akasha), Parmanu adı verilen daha alt parçacıklara bölünememektedir. Parmanu, bildiğimiz ve grekçe de kullanılan Atom sözcüğünün karşılığı olmaktadır. Kısacası, Vedik Hinduizm’e göre, ilk dört element -artık bölünemez kabuledilen- Parmanu adlı en küçük parçacıklarına veya atomlarına ayrılabildiği halde, açıklanamaz büyülü güçlere sahip ruhsal element Akasha, Atomlarına (Parmanu) ayrılamamaktadır.

 

Konuyla ilgili kaynaklara göre, zamanın Batı- Grek düşüncesi ile karşılaştırıldığı zaman çok daha sınırsız düşünebildikleri anlaşılan Hintli filozoflar, -günümüzde bilindiği gibi enerji kaynağı olarak- atomların parçalanabilirliği olasılığını kafalarında hep saklı tutmuşlar, bunun mümkünlüğü üzerine düşünmüşlerdir. Hint atom düşüncesi Grek- Roma kültüründen tamamen bağımsız olarak gelişmiştir ama, bu satırları yazanın tahminine göre, aynı Hint atomizminin Grek- Roma atomist felsefesini etkilemiş olduğu söylenebilir. Çünkü, kültürün doğudan ve güneyden, Anadolu ve Girit gibi belli basamakları atlayarak Batı’ya doğru yayıldığı bir sır değildir. Diğer yandan her iki atomizmin katagorileri birbirlerine benzemektedir ve Hint atomizmi daha eskidir...

 

Sözkonusu Hint atomist düşüncesinin İran, Mezopotamya, Anadolu ve Akdeniz üzerinden gelerek başta Sokrat (Socrates, İ. Ö. yaklaşık 470- 399), Eflatun (Plato, İ. Ö. 428/ 27- 348/ 47), Aristo (Aristotle, İ. Ö. 384- 322) felsefeleri olmak üzere Leicuppus ve Demokritus atomizmlerini etkilemiş olmaması için bir neden yoktur. Bu satırları yazan, anılan Grek düşünürlerinden Plato’nun, yine Veda kültürü kökenli eski İran dini veya düşünce sistemi Zoroastrianizm’den derin biçimde etkilenmiş olduğunu bilmektedir. Ayrıca Aristotle atomizmi ve O’nun “temel elementleri” sıralayışı, Hint felsefesinin aynı konuya bakışını çok büyük ölçüde çağrıştırmaktadır.

 

Aristotle’den önce, ve yine İ. Ö. 400’lü yıllarda gelişmeye başladığı hesabedilen Budist atomizmi, konuyla ilgili aynı kaynağa göre Aristotle atomizmi ölçüsünde kaliteliydi veya bu satırları yazana göre aslında Aristotle atomizmi kendisinden yaklaşık bir yüzyıl önceki Budist atomizmini çağrıştırmaktadır... Sözkonusu Budist atomizmine göre, bilinen standart elementlere uygun dört çeşit atom bulunmaktaydı. Sözkonusu elementler, karmaşık özellikleriyle değişik katılıklara, hareketliliklere, gelişmeyi sağlayan ve destekleyen karmaşık karışımlara sahiptirler... Hindu Yaina (Jaina) okulu gibi, Budist atom teorisi de teolojiye uygulanabilmektedir. Konuyla ilgili uzman kişilere göre Budist atomizmi 600’lü yıllarda önemli gelişmeler kaydetmiştir...

 

Kökleri İ. Ö. ilk yüzyıla uzanan Yaina (Jaina) atomizmine göre, ruhlar dışında evren bütünüyle atomların bileşkesidir. Yaina (Jaina) felsefesine göre atomların bir çeşit tatları, kokuları ve renkleri vardır ama, iki çeşit dokunuşları mevcuttur. Jiva ruh” veya “yaşayan madde”) ve ajivaruhsuz” veya “cansız madde”) bütünselliği Jainizm inancını oluşturmaktadır. Ajiva’da ayrıca iki katagoriye ayrılmaktadır... “Yaşayan nesnenin” veya “ruhun” karşılığı olan Jiva, evrenin en yükseklerine uçarak oradaki diğer mükemmel nesnelerin yerine geçen ve birdaha asla dirilmeyen “ruh” anlamına gelmektedir. “Kutsal” metinlerin kaydedildiği Sanskirit yazı diliyle ifade edilen Jiva, “yağın toz zerreciklerinin içine dolması gibi o mükemmel gök cisimlerini doldurmaktadır...” Aslında, konu dışı olması nedeniyle daha geniş anlatılamayan bu inancın Suriye Alavi inancını infilitle ettiği hemen anlaşılmaktadır. Suriye Alavi inancının doğum yeri Basra’dır. Aynı inancın ilk teoloğu Muhammed ibn Nusayr an-Namiri Basralıdır ve Basra Hindistan’ın arka kapısıdır... Sadece bu olgu bile kültürün doğudan batıya nasıl yayıldığını bir kez daha açıkça göstermektedir... Aynı inanca göre toprak, su, ateş ve havadan oluşan dört temel element ruh sayesinde canlanır. Dokunma, tat, koku ve renkle belirlenen madde (pudgala), maddenin en küçük biçimi olan Atomlardan (Paramanu) oluşur...

 

Doğu’ya yönelik yıkıcı Haçlı seferleri sonucu 1100’lü, 1200’lü yıllardan itibaren Batı’da tanınmaya başlanan Doğu’nun yepyeni ve çok daha ileri düşüncelerinin etkileriyle, ve yine 900- 1000’li yıllardan itibaren İspanya Endülüs Emevi Devleti’nden yayılan bilimin, töleransın ve özgürlüğün ışığıyla, Batı’nın Ortaçağ karanlığı aydınlanmaya başlamıştır. Batı’da gelişen yeni sosyal sınıfın, burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda Avrupa’nın ortaçağ karanlığı iğme kazanarak geriletilmeye, yeni doğacak deneysel bilimler ve keşifler için gerekli birikimler oluşturulmaya başlanmıştır... Sözkonusu deneysel bilimler için birikim, 1400’lü yıllardan itibaren İtalya’dan başlayıp tüm Batı Avrupa’ya doğru etkilerini yayarak gelişmiştir. Değişik sanat dallarında, edebiyatta, bilimlerde ve teknolojide yeni devrimlere yolaçan gelişmeler aynı dönemde hız kazanmışlardır. İğmesi giderek artan bir hızla süren uyanış, yeniden doğuş, veya Rönesans adı verilen süreç böyle şekillenmiştir...

 

Kendi içinde parçalanmış olan kilise biryanıyla bu ilerlemeye direnmeye çalışırken, diğer yanıyla uyum sağlamıştır. Yeniden canlanan geçmişin materyalist felsefesi ile bilimsel anlayışın tamamen dışındaki Hıristiyan mistizizmini birbirine karıştıran ve “atomların yaratıcısı Tanrıdır” demeye kadar varan eklektik/ yamama “teoriler” aynı süreç içinde gelişmişlerdir. Dua ve meditasyon yoluyla gerçekleri kavramayı ve sorunları çözmeyi düşleyen Hıristiyan mistizizmi; ve sadece geçmişin metinlerine bakarak “gerçeklere” açıklık getirme iddiasındaki Kilise skolastisizmi, gelişen deneysel bilimler karşısında -tüm direnişlerine karşın sonunda- kesin yenilgiye uğramışlardır. Çünkü insan soyunun gereksinim duyduğu herşeye ancak deneysel bilimler aracılığıyla ulaşabilmek mümkündür ve her gelişme yeni gereksinimler yaratarak bilimin yolunu açmaktadır...

 

Ortaçağ uykusundan uyanmaya başlayan Avrupa’da tıp alanında artık kadavralar üzerinde çalışılmaya, insan anatomisi doğru biçimde tanınmaya başlanmıştır. Diğer doğa bilimlerinde, astronomi de, mekanikte yeni buluşlar gerçekleşmiştir. Dönemin öncü karakterleri, sanatın değişik dallarından mükemmel bir mekanik ve hidrolik ustalığına dek on parmağında on marifet/ hüner taşıyan Leonardo da Vinçi (1452- 1519) gibi her alanda bilgili, usta, çokyönlü kişilikler olmuşlardır... Yine çokyönlü bir kişilik olan Polonyalı matematikçi ve astronom Kopernikus (Nicolaus Copernicus, 1473- 1543), dünyanın kendi ekseni ve ayrıca güneşin etrafında döndüğünü anlaşılır biçimde göstermiştir. O, bu çok önemli buluşunu açıklamasının ardından Vatikan tarafından aforoz edilmiştir. Halen çok güçlü olan Kilise’nin dışlamasına karşın Kopernikus’un devrimci buluşunun bilimin önünü açması engellenememiştir. Çokyönlü etkileri olan bu buluş, dünyanın kendi ekseni ve ayrıca güneşin etrafında döndüğünün Kopernikus tarafından gösterilmesi, modern fiziğe hizmeti yanında bilimsel atom teorisine dek uzanacak birçok gelişmenin de ilk ciddi adımlarından biri olmuştur.

 

Tyrona Brahe (1546- 1601) ve asistanı Johannes Kepler (1571- 1630) aynı izde bir adım daha ileriye gitmişlerdir... Hollandalı gözlükçülerin teleskopu keşfetmeleri Galileo Galilei’nin (1564- 1642) buluşlarını kolaylaştırmıştır. İmanlı bir Kopernikuscu olan Galileo Galilei, birçok buluşunun yanında Ay’ın pürüzsüz ve parlak olmadığını ve diğer planetler gibi ışığı yansıttığını keşfedip açıklamıştır. Ayrıca O, dünya gibi Jupiter gezegeninin de satalitleri bulunduğunu, Venüs’ün Ay gibi engebelere sahip olduğunu görüp ilanetmiştir. Ve Galileo Galilei, Kopernikus’un sisteminin bir modelini herkesin anlayabileceği biçimde ortaya çıkartmıştır. Yine Galileo Galilei cisimlerin düşüşleri ile ilgili deneyler ve doğru ölçümler yaparak deneysel bilime ilk adımları atmıştır. Galilei, yeni gelişen matematiğin ve modern fiziğin öncülerinden olmuştur. Ve şüphesiz O’nun başı da Vatikan ile belaya girmiştir...

 

Kopernikus’un, evrenin bir merkezi olmadığı, özellikle dünyanın evrenin merkezi olmadığı, evrenin merkezinin güneşe yakın olabileceği, dünyanın diğer gezegenlerle birlikte güneşin etrafında döndüğü gibi görüşleri, Galileo Galilei’in teleskopla yaptığı gözlemlerle doğrulanmıştır. Böylece, Kilise’nin düşünce sistemini (ve ayrıca İslam ve Yahudi düşüncesini) derinden etkilemiş olan ve sözkonusu yanlışlara kaynaklık eden Aristotle (Aristo) felsefesinin dünya, Güneş ve diğer gezegenlerle ilgili görüşleri iflas etmiştir. Aynı görüşleri tekrarlayan Kilise skolastisizmi de derinden yara almıştır...

 

Eski Grek atomizmi ile de yakından ilgilenen Galileo Galilei, “maddenin aynı anda tek bir hareket biçimi olduğu” üzerine hatalı Aristocu görüşleri çürütmüş, maddenin aynızamanda farklı hareket biçimlerine sahibolduğunu, ve dünyanın hem kendi ekseni ve hem de güneşin etrafında döndüğünü kanıtları ile göstermiştir. Diğer bilimsel keşifleri ile birlikte Galileo Galilei’nin tüm bu buluşları, geçmişi papağan gibi tekrarlamaktan başka özellikleri olmayanların “yanılmazlıklarını”, sahte “bilgelikler” üzerine inşa edilmiş olan Vatikan otoritesini, egemenliğini derinden sarsmıştır. Bu nedenle Galileo Galilei’de kilisenin bir numaralı hedefi haline gelmiştir...

 

Galileo Galilei’nin öldüğü 1642 yılında İngiliz matematikçi ve fizikçi Isaac Newton (1642- 1727) doğacaktır. Aynı izde yürüyen, matematik ve optik alanlarındaki araştırmaları ile ünlenen ve doğal olayların fiziki teorilerini ortaya koyarak bilimde evrensel anlamda devrim gerçekleştiren Isaac Newton ile evrenin ve atomun sırlarının çözülmesine bir adım daha yaklaşılmıştır. Galilei’nin buluşlarından yararlanan, merkezkaç kuvveti ve çekim yasası ile ilgili buluşları gerçekleştiren Newton, evrendeki nesnelerin çekim yasasını matematiksel formülle ifade ederek, Kopernikus’un izinde yürüyen Kepler’in planetler ve ayları arasındaki ilişkiyi açıklayan görüşünü kısaltarak doğrulamıştır. Kopernikus ile başlayan, Galilei ile yeni güçlü bir iğme kazanan ve sonuçta -Kilise’nin en önemli dayanağı- Aristocu görüşleri çürüten bilimsel ilerleme, Isaac Newton ile birlikte son aşamasına ulaşmıştır. Newton ile birlikte evrenle ilgili bilimsel görüşler inkar edilemez gerçekler halini almışlardır. Bilimin zaferi şüphe kaldırmaz biçimde noktalanmıştır. Şüphesiz bu tüm insanların gerçeği olmasa da, insan soyunun bilimsel ilerleme tarihinin gerçeğidir. İnsan soyunun bilinci her konuda dengesiz gelişmektedir. Bilimsel ilerlemeler dar bir çevrede gerçekleştikten sonra, su yüzeyinde yayılan yağ zerrecikleri gibi daha geniş kitlelere ulaşmaktadırlar... 

 

Endüstriyel devrimi bilimsel devrimden ayrı görmemek gerekmektedir ve sonuçta 1600’lü yılların bilimsel devrimi 1700’lü yılların endüstri devrimi ile taçlanacaktır. Bu durum, endüstrideki ilerleme, bilimlerin ilerlemelerine de yeni bir iğme kazandıracaktır... Kimyasal süreçlerin doğru analizlerini yapan Fransız Lavosier (1743- 1794) ve İngiliz John Dalton (1766- 1844) ile atomizm tekrar canlanırken, bilimsel gerçek atom teorisine de ilk adımlar atılacaktır... Daha önce özetlendiği gibi, hem eski Hint felsefesinde ve hem de eski Grek felsefesinde -toprak, su, hava, ateş- olarak geçen “dört temel elemen”, daha çok fiziki maddeler olarak biliniyorlardı ve şüphesiz bunların aralarındaki ilişkiler tam olarak anlaşılamıyordu. İngiliz kimyager Robert Boyle (1627- 1691), 1661 yılında sözkonusu “dört temel element”in asıl kimyasal elementler olmadıkları gerçeğini ve kimyasal elementlerin doğalarını açıklayacaktı. Süreç içinde daha birçok element keşfedilecekti... Lavosier, yanma olayının, yanan cisimle havada bulunan oksijen (oxygen) adını verdiği gazın reaksiyonu olduğunu gösterecekti. Oksijen gazının 1774’de keşfi kimyada devrim yaratacaktı...

 

Lavosier, Boyle’nin nitelediği modern anlamda element kavramına açıklık getirecek ve aynı anlayışla keşfettiği yeni elementlerin listelerini, sınıflamasını yapacak, kimya biliminin bir düzene girmesine yardımcı olacaktı. Lavosier’den sonra da başka gazlar, yeni elementler keşfedilecekti... Lavosier, doğal nesnelerin dengelerini keşfedecek, “Bir işlemin ardından ortaya çıkan değişim süreci içinde, maddenin denkleminde eşit nitelikte değişiklik gerçekleşmesinin ötesinde hiçbirşey yokolmaz veya yaratılmaz.”, diyecekti. Bir başka ifadeyle O, hiçbirşeyin yoktan varolmadığını ve vardan da yokolmadığını, doğal nesnelerin sadece değişerek varlıklarını sürdürdüğünü, enerjinin bir biçiminin diğerine dönüşebildiğini kanıtlarıyla gösterecekti. Örneğin O, yenen gıdaların vücutta yandıklarını ve ortaya çıkan çıkan enerjinin kendisini vücut ısısı olarak yansıttığını ve bu sürecin solunum yoluyla alınan oksijenle bağı olduğunu ortaya çıkartacak ve organizmaların kimyasal olarak bir bilançosunun yapılabilmesine olanak sağlayacaktı.

 

Gazlar üzerine buluşu ve oksijeni keşfi ile Dalton’un modern atom teorisinin kapısını aralayan; enerjinin kaybolmadığını keşfederek metafiziğe, dini mistizizme, dogmatizme en ağır darbelerden birini vuran bu dahi bilim adamı, Lavosier, Fransız devrimi sırasında politik olarak tuttuğu yanlış saf nedeniyle, kıralcı olduğu gerekçesiyle, en verimli çağında, henüz 51 yaşındayken değerli başını yitirecekti. Kolay gelmeyecek böyle bir beynin bu şekilde ahmakça yokedilmesi, sonuçta bilimsel teknolojik devrimin ürünü olan ve yine bu sürece hız katan Fransız Devrimi’nin en paradoksal yanlarından biri olacaktı... Aslında devrim için tehlikesiz ve rahatça anlaşma yapılabilecek Lavosier’i yokederek devrimin kazanacağı birşey yoktu. Tam tersine böyle bir ahmaklıktan devrimin kaybedeceği şeyler olabilirdi sadece. Fakat şüphesiz devrimi gerçekleştirenler de sonuçta çok değişik entellektüel niteliklerde ve farklı ruhsal yapılarda insanlardı...

 

Aslında, diğer 27 kişi ile birlikte Lavosier’i ölüme yollayan ihtilalci Jean-Paul Marat’ta (1743- 1793) bilimle sıkı bağları olan bir karakterdi. Marat, orta üst sınıflardan gelen; bilimsel çalışmaları ve önemli bilimsel kariyeri olan; elektrik üzerine çalışmaları nedeniyle 1783 yılında Roune Kıraliyet Akedemisi tarafından onurlandırılan; ve ayrıca politik yapıtları bulunan tanınmış bir hekimdi ve O’nun yaşamı da dramatik bir infazla noktalanacaktı... Akıllaca işlerin yanında çılgınca ahmaklıklar da yapılabilir ve alabildiğine gerilimli ihtilal süreçleri zaman zaman daha uzun vadeli düşünceleri engelleyebilir... 

 

Aslında fizikçi ve meteoroloji uzmanı olan John Dalton, gazlar üzerine çalışırken farklı elementlerin ağırlıklarına göre kimyasal birlikteliklerinin formülünü keşfedecek, bunları basit biçimde numaralıyarak kimyasal sembollerin kurucusu olacaktı. Sonuç olarak O, tüm farklı elementlerin birbirine benzeyen kendine özgü ve aynı atom ağırlığına sahip parçalanamaz çok küçük parçacıklardan (atomlardan) oluştuğu tezini ortaya atacaktı. Böylece gerçeğe tamamen uygun modern atom teorisi şekillenecekti ama, Dalton halen atomların parçalanamaz olduklarını sanıyordu...

 

Başlangıçta John Dalton, havadaki su buharının havayla mekanik olarakmı, yoksa kimyasal bir karışım olarakmı birlikte olduğunu merak etmişti. Bunun ardından, havadaki oksijenin ve azotun birlikteliklerinin mekanikmi, yoksa kimyasalmı oldukları sorusu gelecekti. Buradan yola çıkarak O, havanın bileşik bir karışım olduğunu ve sorunun gerisinin çözecekti... John Dalton, her temel elementin kendine özgü karakteristik atomlardan oluştuğunu ve sözkonusu elementlerin atom özelliklerine göre belli oranlarda karışabileceklerini anlayacak ve bu atom teorisini 1803 yılı Ekim ayında açıklayacaktı. Ardından gelen yıl deney yaparak teorisini kanıtlayacaktı... Bir renk körü olan John Dalton, Daltonizm adı verilen renk körlüğü olgusunu veya hastalığını da keşfedip açıklayacaktı.

 

Modern atom teorisine dek uzanan bilimsel serüven şüphesizki yukarıda basitçe ve birtakım eksiklerle birlikte anlatılmaya çalışıldığı kadar düz bir yolda gelişmedi. Aynı süreçte daha başka birçok karakterin emeği vardır... Bilimin farklı alanlardaki ilerlemeleri, Charles Darwin’in (1809- 1882) tüm türler arasındaki bağı, evrim teorisini keşfedişi; Lavosier’in enerjinin kaybolmadığı üzerine buluşu; Dalton’un modern atom teorisi ve diğer bilimsel buluşlar, sadece geçmişin felsefi atom teorisinin değil, “mutlak değişmez gerçeklerin” peşinde koşan klasik felsefe anlayışının da sonu olacaktı. “Mutlak gerçekler” peşindeki klasik felsefe anlayışı yokolurken, nesneleri birbirleri ile olan bağlarından soyutlayarak ele alan metafiziğin de sonunu gelmişti... Hegel’in başaşağı duran idealist diyalektiğini ayakları üzerine oturtarak analitik diyalektik materyalizm yöntemini bulan Marks- Engels ile felsefe, sürekli ilerleyen bilimlerin bir uzantısı haline geliyordu. Sözkonusu bilimsel teknolojik devrimlerin ürünü olarak üretimin kazandığı kollektif niteliğin, ve bununla bağlı olarak tarih sahnesine çıkan yeni üretici sınıfın, veya satacağı emek gücünden başka birşeyi olmayan proletaryanın varlığının bir sonucu olarak bilimsel proletarya ideolojisi/ düşünce sistemi ve bunun çekirdeğinde duran bilimlerin uzantısı felsefe, ya da Marksizm doğuyordu.

 

Marks- Engels’in düşünce sisteminin üç sacayağından biri sözkonusu bilimsel- teknolojik gelişme olurken, diğeri Fransız ütopik sosyalizmi ve üçüncüsü de Alman felsefesi olacaktı. Marks- Engels, gelişen bilimlerin bir uzantısı olan analitik düşünce sistemleriyle, tarihin herhangi bir döneminde görülmemiş ölçüde gerçek anlamıyla kollektif bir nitelik kazanan üretimle, üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki antagonizmanın (toplumsal uzlaşmazlığın) nasıl çözülebileceğini görüp göstermişlerdi. Bu antagonizma, sözkonusu bilimsel teknolojik devrimin bir ürünü ve mevcut antagonizmanın toplum içinde tarafı olan proleteryanın özgürleşme mücadelesi ile çözülebilecekti. Ve bu uzlaşmazlığın çözülmesiyle birlikte insan soyunun ilerleyişinin önü daha da açabilecekti... Fakat şüphesiz, gelen yeni bilimsel teknolojik devrimlerle hem proletaryanın bileşimi değişecek, giderek kol emeğinin yerini artan ölçülerde kafa emeği alacak, emeğin üretkenliği artacak ve hem de Marks- Engels’in dönemlerinde henüz varolmayan emperyalizm aşamasındaki bir kapitalizmin ürünü olarak ileri kapitalist ülkelerde işçi aristokrasisi doğacaktı. Kısacası emperyalist burjuvazi, işçi sınıfının enternasyonal dayanışmasını parçalayabilecek birtakım olanaklara sahibolabilecekti... Bu yeni gelişme, Marks- Engels’in öngörülerinin çekirdeğinde duran gerçekliği değiştirmemekle birlikte, toplumsal anlamda anlaşılması gereken yeni gerçekleri ve yine çözülmesi gereken yeni sorunları insan soyunun önüne koymuştur... 

 

Bilimsel- teknolojik devrim, deneysel bilimlerdeki sıçramalar, yeni toplumsal örgütlenme biçimlerine yolaçarken, ulusal ve uluslararası arenalarda korkunç çatışmalara kaynaklık edecek toplumsal antagonizmaları/ uzlaşmazlıkları ateşlerken, sonuçta sosyal bilimleri ve felsefeyi de derinden etkilemiştir. Fakat karmaşık ve değişken gerçek bununla da sınırlı değildir. Ortaya çıkan yeni üretim biçimleri ve ekonomik yapılanmalar, bununla bağlı sosyal antagonizmalar, toplumsal örgütlenme biçimleri, ve tüm bu maddi temeller üzerinde yükselen ve yine birkısmı yeni doğan üst sınıfların yararlarını koruma kaygılarıyla derin yalanlar içeren sözde sosyal bilimler ve felsefe, sınıf kavgasındaki yerlerini alarak bilimsel- teknolojik gelişme üzerinde etkili olmuşlardır ve olmaktadırlar.

 

Tekelleşen, banka- endüstri- ticaret sermayelerinin birleşmeleri ile mali- sermaye konumuna yükselerek uluslararsı pazarlar üzerinde egemenlik kurma yarışına giren gurupların asıl motivasyonları kâr üstü kâr veya azami kâr olduğu için, bilimsel teknolojik gelişme en çok kâr getiren alanlara yönelmeye veya yönlendirilmeye başlanmıştır. Bunun bir sonucu olarak bilimin ve tekniğin, üretici güçlerin gelişmeleri birçok alanda sınırlandırılmış, hatta engellenmiştir ve engellenmektedir. Nasıl kilise skolastisizmi, Vatikan, egemenliğini koruyabilmek için deneysel bilimlere karşı saldırıya geçmişse, sözkonusu mali- sermaye gurupları da azami kârlarını engelleyebilecek, yapmış oldukları birtakım yatırımları geçersiz hale getirebilecek tüm bilimsel ve teknolojik gelişmeleri maddi ve manevi olanakları ile hasır etmeye veya ileride işlerine geldiği biçimde kullanabilmek amaçlarıyla bunları elegeçirerek saklamaya başlamışlardır. Örneğin en ileri teknolojiler, geri dönüşü olmayan tüketimi yüksek ve bu nedenle azami kâr getiren bilgisayarlı karmaşık yapıda silahların üretimlerine yönelik olarak gelişirken; veya büyük enerji tekellerinin fosil enerjilere dayalı çok yönlü devasa yatırımları nedenleriyle yeni daha temiz enerji kaynaklarına ve teknolojilerine geçilmesi geciktirilirken; emperyalist baskılar altındaki göreceli geri ülkelerin ileri teknolojilere sahibolmaları aynı amaçlarla engellenmeye çalışılırken, bu saldırgan büyük yalana uyumlu olarak sosyal bilimler üzerinde de oynanmaya başlanmıştır. Sözkonusu mali sermaye gurupları bilim dünyası üzerinde, üniversitelerde, medya ve hertürlü yayın dünyasında ekonomik egemenlik kurarak, azami kârlarını ve buna yönelik hertürlü saldırganlıklarını koruyup meşrulaştıracak biçimde geniş yığınların bilinçlerini yalanlarıyla beslemeye başlamışlardır. Yalan okadar çokyönlü ve renkli olarak gelişmektedirki, sadece bunun üzerine binlerce sayfa yazılabilir...

 

Şüphesiz, sesleri daha cılız da çıksa gerçeği savunan bilim insanları, yazarlar ve bazı medya organları da vardır ve olmak zorundadır... Tehlikelerle dolu çağımızın bu yakıcı gerçeği, bilim dünyasına, bilim adamlarının omuzlarına, Vatikan’a karşı direnmek zorunda bırakılan Galileo Galilei’nin sorumluluklarının çok aşan toplumsal sorumluluklar yüklemektedir. Çünkü, yeryüzünü defalarca kez yokedebilecek nükleer ve termonükleer bombalarla ve diğer karmaşık yapıdaki teklikeli geleneksel (konvansiyonel) silahlarla doldurulmuş dünyamızın günlük gerçekleri, Galileo Galilei’nin yaşamış olduğu 1500’lü yılların ikinci yarısı ile 1600’lü yılların ilk yarısından varolan gerçeklerden binlerce ve binlerce kez daha büyük tehlikeleri içermektedir. Mevcut birtakım uluslarüstü tekeller, mali- sermaye gurupları, 1500- 1600’lü yılların Vatikan’ından ve tüm kilise örgütlenmelerinden defalarca daha güçlü oldukları gibi, artık aynı tekeller kilise örgütlenmeleri ve Vatikan ile de iç içe geçmişlerdir. Kısacası sözkonusu mali- sermaye gurupları sadece hükümetler üzerinde değil, aynızamanda -insanların önemli kısmını halen manevi etkisi altında tutmakta olan- kilise üzerinde de egemenlik kurmuşlardır...

 

Medya yalanlarında ve özellikle “kültürler arası savaş” uydurmasında da gözüktüğü gibi “bilim” adına söylenen tüm yalanlar, sadece bilimsel- teknolojik gelişmelerin önünde engeller yaratmakla kalmamakta, ayrıca insan soyunu toptan yokoluşa sürükleyebilecek tehlikeli serüvenlere de yağdanlık olmaktadırlar. Bu nedenlerle, beyin güçlerini ve araştırmalarının ürünlerini satarak yaşamlarını sürdürmek zorunda olan bilim emekçileri, bilim insanları, ürettiklerinin, tüm eylemlerinin hangi amaçlara hizmet ettiğini diğer insanlardan çok daha büyük bir dikkatle düşünmek ve ona göre davranmak zorundadırlar kanımca. Çünkü onlar, diğer insanlardan daha bilgilidirler ve bu bilgileri onların topluma karşı sorumluluklarını da yükseltmektedir. Mevcut bilgilerini elde edebilmeleri için onlar üzerine pahalı bir yatırım yapılmıştır ve bunun bedelini de tüm üretici insanlar ödemişlerdir...

 

Yeni bilimsel teknolojik devrimlerle beyin gücüne dayalı üretim biçimleri ön plana çıkarlarken, üretimin kollektif niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki antagonizma/ uzlaşmazlık etkisini arttırarak varlığını korumaktadır ve bu uzlaşmazlığı çözümü, herşeyden önce, bilim adamlarının önlerindeki tüm engelleri kaldıracaktır. Üretimin kollektif niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki uzlaşmazlığın çözülebilmesi onlara, yükselen saygınlıklarıyla birlikte toplumdaki en büyük araştırma ve üretme özgürlüklerini sağlayacaktır. Tüm bu gerçek nedenlerle, sürmekte olan toplumsal çatışmada bilim adamlarının safları, diğer emekçi insanların ve ezilen ulusların saflarından ayrı düşünülemez.          

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam”  15.05.2006

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine 29 Mayıs 2006

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006)

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

 http://www.sinbad.nu/