Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

 

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

 

GCSE Physics

Modern atom teorisinin kurucusu John Dalton’un çağdaşı İngiliz kimyager Humphry Davy (1778- 1829), sodium ve potassium dahil birkaç kimyasal elementi keşfedecekti. Elektrik ile sodyum ve potasyum bileşiğini 1807 yılında ayrıştıracak, elektriğin kimyasal etkisini ve eloktroliz yoluyla kimyasal ayrışmanın mümkün olduğunu gösterecekti. İleride, 1933 yılında, suya uygulanan elektroliz yöntemi ile hemen hemen saf deuterium oxide (D2 O; ağır su) elde edilebileceği anlaşılacaktı. Pahalı ağır su yöntemi, 1943 yılında nükleer bomba imalatında kullanılacaktı. Bu açıdan Sir Humphry Davy’nin buluşu büyük önem taşıyordu... Fransa’dan Joseph-Louis ile Gay-Lussac ve İtalya’dan Amadeo Avogadro, 1811 yılında birlikte atom kimyasının deneysel kurucuları olacaklardı. Çağının en büyük bilim adamlarının başında gelen Michael Faraday (1791- 1867), manyetik alan içinde elektrik akımı üretecek, ilk elektrikli motorları ve dinamoyu bulacak, elektriğin kimya ile ilişkisini ortaya çıkartacak ve daha ilintili birçok önemli buluş gerçekleştirecekti. Ve O, 1930’lu yılların hemen başında, elektrik ile kimysal değişme arasındaki ilişkileri açıklayan elektrokimyanın yasalarını bulacaktı. Sicilyalı İtalyan kimyager Stanislao Cannizzaro (1826- 1910), atomik ve moleküler ağırlıklar arasındaki ayırımı tanıyacak ve “Cannizzaro reaksiyonu” adı verilen kimyasal reaksiyonu keşfedecekti...

 

Radyoaktiv kimyasal bir elemen olan ve atom reaktörlerinde yararlı bir yakıt olarak kullanılan Thorium, modern kimyanın kurucusu İsveçli bilim adamı Jöns Jacob Berzelius (1779- 1848) tarafından 1828 yılında keşfedilecekti. Kaşifi İsveçli olduğu ve bulunan element başlangıçta gaz lambalarında -yıldırım benzeri parlak- ışık yayan gömlek olarak kullanıldığı için, adını Kuzey mitolojilerinin en başta gelen tanrılarından olan Tor’dan alacaktı ve Thorium olarak anılacaktı...

 

Kuzey’in en büyük tanrısı Oden’in oğlu olan ve O’nunla eşit düyezde duran Tor, ışık saçan yıldırımın tanrısıdır aynızamanda. “Tor’un iki teke tarafından çekilen iki tekerlekli savaş arabası gökyüzünde giderken, gürleyen gökle birlikte yeryüzüne şimşekleri yağar.” Yıldırım’ın tanrısı Tor, “fırlattığı zaman hedefini hiç şaşmayan ve her defasında yine eline geri dönen” kocaman bir balyoz taşır. O, aynızamanda bereketin tanrısıdır... Adını Tor’dan alan Thorium’da ışık, enerji, bereket kaynağı olabileceği gibi, ölüm de saçabilir şüphesiz...

 

Saygın İngiliz fizikçisi James Clark Maxwell (1831- 1879), 1873 yılında “Elektrik ve Manyetism Üzerine Makale”sini yayınlayacaktı. Maxwell’in fikirleri 1900’lü yılların fiziğini derinden etkileyecekti. Konunun uzmanlarına göre, aynı fikirlerin Albert Einstein’in relativite teorisi üzerinde etkileri olacaktı. İsviçreli matamatikçi Johann Jakob Balmer (1825- 1898), atom teorisine temel oluşturacak ve atomların ışınlarının sıralanışlarının anlaşılmasına yardım edecek formülü 1885 yılında bulacaktı. İsveçli fizikçi Johannes Robert Rydberg (1854- 1919), bir önce anılan İsviçreli matematikçi Johann Jakob Balmer’in buluşu üzerinde ilerleyecek ve 1890 yılında ışın serileri, dalga boyları, elektromanyetik radyasyon üzerine buluşlar yapacaktı. Fransız fizikçi Henri Bacquerel (1852- 1908), Uranium üzerine araştırma yaparken, 1895- 96 yılında radyasyonu keşfedecek ve 1903 Nobel ödülünü alacaktı.

 

Sir Joseph John Thomson (1856- 1940), atomun yapısı üzerine çalışırken, 1897 yılında, her atom çekirdeğinin çevresinde negatif yüklü elektronlar döndüğünü keşfedecek ve 1906 nobel ödülünü kazanacaktı. Hollandalı Pieter Zeeman, 1897 yılında manyetik alan içerisinden ışın hatlarının ayrışmalarını bulacaktı. Kanadalı Ernst Rutherford (Nelson Lordu; 1871- 1937), 1898 yılında Alpha ve Beta ışınlarını veya parçacıklarını keşfedecek ve 1908 Nobel fizik ödülünü kazanacaktı. Gama ışınları ise 1900 yılında Fransız P. V. Villard tarafından keşfedilecekti. Fransız Pierre Curie (1859- 1906) ve eşi Polonyalı Marie Curie (1867- 1934), 1898 yılında birlikte radyoaktiv kimyasal elemen Radium’u ve radyoaktiv Polonium adlı elementi keşfedeceklerdi. Anlaşılmış olacağı gibi Polonium adı Polonya’dan gelmektedir... Yine Marie Curie 1900 yılında Radium’dan çıkan radyoaktiv gazı keşfedecekti. Ve O, 1903 Nobel fizik ödülünü Henri Bacquerel ile paylaşacaktı. Aynı yıl Ernst Rutherford ve İngiliz kimyager Frederic Soddy (1877- 1956), radyoaktivite ile ilgili teorilerini açıklayacaklardı...  

 

Gama ışınlarının keşfedildiği 1900 yılında ünlü Alman fizikçi Max Karl Ernst Ludwig Planc (1858- 1947) ışının veya radyasyonun quantum teorisini keşfedecekti. Fizik bilimiyle ilgili uzman kişilerin anlatımıyla, geçmişin tüm fizik teorileri ile çelişen bu buluşun kabulünde en merkezi rolü Einstein oynayacaktı. Max Planc, Einstein’in ünlü relativite (görecelilik) teorisinin öncüsü fizikçi olacaktı... Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen (1845- 1923), 1901 yılında X- ışınlarını keşfederek modern fizik çağını müjdelerken, tıp alanında da devrime yolaçacaktı. Ve aynı izde daha birseri farklı buluşun ardından Albert Einstein, 1905 yılında ünlü relativite (relativity veya görecelilik) teorisini tanıtacaktı. Yine uzmanların ifadeleriyle bu teori, fizik biliminde devrim yaratacaktı. Daha birçok konuda olduğu gibi nükleer enerjinin denetim altına alınıp -savaşcı veya barışcı amaçlarla- kullanılmasına giden süreci, Einstein’in sözkonusu teorisi olmadan düşünebilmek olanaksızdı...

 

Aynı süreçle bağlantılı birseri değişik buluşun ardından yine Ernst Rutherford, 1911 yılında bilime en büyük katkısını yapacak ve alpha ışınlarının (parçacıklarının) -saniyede 20 bin kilometre hızla- ince mika (mica) düzeylerden hızla geçtiklerini, atomun içinde yüksek elektrik alanı bulunduğunu gösterecekti (bazı kaynaklar aynı olayı 1906 yılı olarak kaydediyorlar). Sözkonusu hızın oluşabilmesi için atomun içinde güçlü elektrik alanı ve -muhtemelen atomun çapından 10 bin kez daha küçük- pozitif yüklü merkezi bir nucleus (çekirdek) olması gerektiğini anlayacaktı Rutherford. Berlin ve Göttingen üniversitelerinde eğitim görmüş olan Amerikalı fizikçi Robert Millikan (1868- 1953), temel doğal birimlerde elektrik yükü olduğunu aynı yıllarda gösterecek ve 1923 yılı Nobel fizik ödülünü alacaktı. Yine aynı süreçle ilgili bir seri önemli buluşun ardından, Berlin eğitimli İngiliz fizikçi Sir James Chadwick (1891- 1974), -elektrik yükü olmayan- neutron keşfini 1932 yılında gerçekleştirecek ve 1935 yılında Nobel fizik ödülünü alacaktı. O, tüm farklı atomların çekirdeğinde (nucleus) bulunan pozitif elektrik yüklü proton adlı parçacıkların yanında aynızamanda elektrik yüksüz (nötr) parçacıklar, nöutronlar olduğunu keşfedecekti- sıradan hidrojen bu olgunun dışında. Artık atomun çok daha tam bir resmi ortaya çıkmış ve parçalanabileceğinin de anlaşılmasına bir nefeslik zaman kalmıştı. Ve yine aynı yıl Nazi Partisi Almanya’da iktidara yürümekteydi. Albert Einstein, 1932 yılının son ayında Belçika’ya sığınmak zorunda kalacaktı.

 

İki Alman bilim adamı, kimyager Otto Hahn (1879- 1968) ve kimyasal fizikçi Fritz Strassmann (1902- 1980), daha önce parçalanamaz kabuledilen nucleus adlı atomun çekirdeğinin protonlarının ve neutronlarının birlikteliklerinden ayrılabileceklerini ve bu dağılma sürecinde açığa müthiş bir enerji çıkabileceğini 1938 yılı sonunda göstereceklerdi. Böylece, hem korkunç bir bombanın yapılabileceği anlaşılırken, hem de aynı enerjinin çok daha ileri teknolojilerin emrine girerek insan soyuna yeni barışçı üretim olanakları sağlayabileceği anlaşılacaktı. Nükleer bomba ve ayrıca nükleer enerji adları atomun parçalanan merkezinden, nucleus adlı çekirdeğinden gelmektedirler anlaşılmış olacağı gibi...

 

 

Aslında 1940 yılına dek, atomun merkezi bölümünün (nucleus) zincirleme reaksiyonla parçalanması anlamına gelen nükleer fission (zincirleme reaksiyonla dağılma) işi için Uranium- 235 adlı element bilinmekteydi. Bir yıl sonra, 1940 yılı içinde nükleer fission olayı için çok daha elverişli olan ve çok daha güçlü patlamaya yolaçabilecek radyoaktiv kimyasal elemen Plutonium- 238 ve daha da önemli olan Plutonium- 239, nükleer reaktör yardımıyla üretilecekti...

 

Plutonium- 239 üretiminin altına ABD’de imza atan bilim adamları, İtalya doğumlu Emilio Segrè (1905- 1989) ve yine İtalya doğumlu Enrico Fermi (1901- 1954) olurlarken, aynı yıl bu işin asıl mucidleri iki Alman bilim adamı olacaktı. Nükleer fission olayının (zincirleme reaksiyonla dağılmanın) nasıl gerçekleşebileceğini ve ne gibi sonuçlara yolaçabileceğini ilk kez hesaplayan kişiler, Werner Karl Heisenberg ve bu bilim adamının kendisinden daha genç çalışma arkadaşı Karl Friedrich von Weizsäcker olacaktı. Karl Friedrich von Weizsäcker sözkonusu buluşunu, İtalyan asıllı Amerikalılardan daha önce yapacak, patent alacak ve ayrıca Plutonium’un çok daha güçlü patlamaya yolaçacağını da açıklayacaktı. Weizsäcker’in buluşuyla atom bombasına bir adım daha yaklaşılacaktı...

 

Aynı süreçle bağlantılı olarak daha onlarca ve onlarca buluş gerçekleşmişti ve gerçekleşecekti... Aslında -aralarında Japon bilim adamlarının da bulunduğu- farklı milletlerden araştırmacılara, farklı kökenlerden karakterlere özgü olan ve ırmakların nehirleri, nehirlerin ise okyanusları oluşturmaları gibi aynı bilimsel deryaya yönelen tüm bu buluşlar, buluşların bireyselliğinin yanında ne ölçüde kollektif olduklarının, her alanda kültürün nasıl kollektif bir çabayla gelişip yayıldığının ve nesilden nesile aktarıldığının somut göstergesi olmaktadır. Şüphesiz tüm bu yeni buluşlarıyla insan soyu, biryandan yolunu, geleceğini aydınlatmakta, ağır el emeğinden kurtularak göreceli özgürleşebilmesinin maddi temellerini hazırlamaktadır. Bütünüyle insan soyunun yaşamını kolaylaştıracak, refah düzeyini yükseltecek ve insanı ağır el emeğinden kurtararak özgürleştirecek teknolojilerin bu fonksiyonlarını en geniş yığınlar için yerine getirebilmeleri ise, dünyamızın politik düzenine, toplumsal yapının ne ölçüde demokratik örgütlenmelere sahip olduğuna bağlıdır.

 

Bilimin ve üretimin kollektif niteliği ile, bilim ve üretim araçları üzerindeki anti- demokratik dar bireysel denetimler arasındaki antagonizmanın (toplumsal uzlaşmazlığın) çözülebilmesi, ilerleyen bilimin ve tekniğin insan soyunu gerçek anlamıyla ısıtabilmesinin kapılarını da açacaktır. Aksi takdirde, mevcut anti- demokratik toplumsal dünya düzeni varlığını güçlü biçimde sürdürdükçe; üretim araçları ve bu araçların gelişmeleriyle bağlantılı tüm bilimler ve teknolojiler üzerindeki anti- demokratik bireysel denetimler sürdükçe, gerçekleşen tüm yeni bilimsel buluşlar, teknolojik ilerlemeler, insan soyunun boynuna inecek keskin giyotinlere, onu yakıp kavuracak acımasız ateşlere, yangınlara kolayca dönüşebilecektir. Nagazaki ve Hiroşima’da yaşanmış sözkonusu gerçek, bilimsel ilerlemenin insan soyunu yokedecek aygıtlara dönüşebilmesi tehlikesi, bilgisayarlarla hedeflerine şaşırmadan yönelebilen ve alabildiğine yıkıcı nükleer başlıklar taşıma kapasitesine de sahibolan roketlerle aracılığıyla en ağır biçimde kendisini göstemektedir. Aynı gerçek, Körfez saldırısında (1991), Balkanlar’da (1999) Uraniumlu mermilerle yaşanmış olduğu gibi, halen Afganistan’da ve Irak’ta sözkonusu mermilerle yaşanmaktadır. Dünya düzeni bu şekliyle sürdükçe, çok daha korkunç yıkımların en ileri teknolojilerle daha başka coğrafyalarda da yaşanmamaları için bir neden yoktur...

 

İğmesi artarak ilerleyen bilimin ve tekniğin insan soyunun cehennemini mi hazırladığı, yoksa onu yepyeni cennetlere mi taşıyacağı sorusunun yanıtı, bilim dünyasının hangi toplumsal güçlerin, hangi sosyal sınıfların denetiminde olduğuna bakılarak verilebilir ancak. Dünyamız ne ölçüde demokratik bir düzene sahip olabilirse, bilimsel teknolojik gelişme insan soyunu o ölçöüde yeni cennetlere taşıyabilecektir. Aksi taktirde, küçük bir azınlık tarafından denetlenebilen bilimsel teknolojik gelişme, çoğunluğun cehennemi olabilecektir. Kısacası, “ateş sadece Olympus tanrılarının elinde”değil, tüm insan soyunun hizmetinde olmalıdır. Günümüzün bilim adamları da, Olympus’tan ateşi çalan ve gizlice insan soyuna taşıyan Prometheus kadar onurlu ve cesur olmak zorundadırlar...

 

Yukarıda ifade edilmeye çalışılan yakıcı gerçek, matematik, fizik, kimya gibi bilimlerin dahi aslında ne ölçüde toplumsal bilimlerle, politika ile kopmaz bağlar içinde olduklarını göstermektedir. Kısacası, bir matematikçi, fizikçi, kimyager, astronom, biyolog ve benzeri alanlarda çalışanlar, “ben işime bakarım, politika beni ilgilendirmez”, diğemezler... Diğer yandan, bilim ve tekniğin ilerlemesiyle ilgili tüm süreçler, bilimin gerçek anlamda sınıflandırılamıyacağını, değişik disiplinlerin birbirleri ile derin bağlar içinde olduklarını da göstermektedir. Kısacası, tüm doğa bilimlerinin, fiziğin, kimyanın ve diğerlerinin aynızamanda sosyal bilimlerle, politika ile derin bağlar içinde oldukları gözükmektedir. Bilim herşeyden önce, -günümüzde kullanıldığı gibi- birtakım uluslarüstü tekellerin azami kârları için değil, insan soyunun gereksinimleri için vardır. Bilimle toplumsal yaşam arasındaki bu bütünsellik bilim adamlarının alabildiğine ağır sosyal- politik sorumluluklarını da yansıtmaktadır.

 

Bilim adamlarında olması gereken sözkonusu ağır toplumsal- politik sorumluluk, onları yönlendiren çekim gücünün sadece bilim hazzı, çalışma alanlarıyla ilgili yapıcı sonsuz bir merak, kariyer tutkusu, ve ünlü rahat bir yaşam tarzı olmaması gerektiğini açıkça göstermektedir. Bilim adamları ürünlerinin kimler tarafından hangi amaçlarla nasıl kullanılabileceğini de düşünmek zorundadırlar aynızamanda. Bilim adamlarının toplumsal- politik sorumlulukları, onlara, evrensel barışa, tüm insanlığın yararına, refahına ve halkların özgürlüklerine hizmet edecek bir anlayışla hareket etmelerinin zorunluluğunu dayatmaktadır. Şüphesiz gezegenimizdeki tüm kötülüklerden derece derece herkes sorumludur ama, bilgi ve bilinç düzeyi yükseldikçe sorumlulukların derceleri de yükselmektedir. Yaşanan kötülüklerde en büyük sorumluluk payı, aydınların ve özellikle bilim insanlarının olmaktadır... İlerleyen bilimlerin insan soyunun cehennemini hazırlamaması için, bilimin ve tekniğin gelişmesinin kollektif karakteri ile tamamen uyumlu olarak, yine bilimin, tekniğin ve bunların ürünlerinin kollektif demokratik demokratik bir denetim altında olmaları gerekmektedir. Bilim, teknoloji ve üretim araçları üzerindeki denetimin sadece tek veya sınırlı sayıda elde toplanmaması, insan soyunun güvenliği açısından yaşamsal önem taşımaktadır...         

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam” 15.05.2006

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine 29 Mayıs 2006

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006)

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

 http://www.sinbad.nu/