Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

 

Hitler’in Almanya’da yükselişi ile birlikte 1932 yılı sonunda Belçika’ya taşınmış olan ve Hitler’in iktidarının ardından 1933 yılında ABD’ye yerleşen Albert Einstein, 2 Ağustos 1939 günü Başkan Roosevelt’e (32nci Başkan, 1933- 45) bir mektup yollayarak O’nu Alman bombası konusunda uyaracak ve Uranium Bombası’nın mümkün olduğunu bildirecekti. Aslında aynı konuda aynı yıl uyarılan tek lider Roosevelt olmayacaktı. Sovyet fizikçieri de, Alman bilim adamlarının nükleer fission (nükleer seri dağılma) olayını Uranyum atomunda başarmış oldukları konusunda Fransız kimyasal fizikçisi Frédérich Joliot-Curie tarafından bir mektupla 1939 yılında haberdar edilecekler veya uyarılacaklardı. Sonuçta Stalin’de Roosevelt ile eşzamanlı olarak uyarılmış olacaktı ama, yine de Sovyet nükleer silah programı daha geç başlayacaktı. Geleceğiz...

 

Schematic

Aslında savaş karşıtı olan pasifist Einstein, ne Nazi Almanyası’nın, ne ABD yönetiminin ve ne de bir başka politik iktidar odağının atom bombası yapıp kullanmasını isteyen bir kişilikti ama, O’nun relativite (relativity) teorisi olmadan da atom çağı başlayamazdı. Bu nedenle gelişmeleri önceden rahatça görebiliyordu ve ayrıca Alman bombasının olasılığı konusunda O’nu uyaran başka bilim adamları da olmuştu. Yine hakkında yazılanlara göre O, ABD’de atom bombasının imaledildiğinden habersiz, New Mexico’da bulunan gizli Los- Alamos Bilimsel Labaratuarı çalışmalarına bilgileriyle katkı yapacaktı. Sonuçta O’nun adı kesinlikle atom çağı ile özdeşleşecekti...

 

Einstein gibi dahi bir fizikçinin ABD başkanına uyarısı boşuna değildi... Einstein’in sözkonusu uyarısından bir yıl önce, 1938’de iki Alman bilim adamı, Klaus Cladius ve G. Dicker, izotop (isotope) ayrıştırmayı başarmışlardı. Aynı yılın (1938) son ayında, Otto Hahn ve Fritz Strassmann adlı diğer iki Alman bilim adamı, nükleer fission (zincirleme reaksiyon, dağılma) olgusunun Uranium atomunda mümkün olduğunu keşfetmiş ve göstermişlerdi... Bu buluşun ardından Einstein, atom bombasının olurluğunu ve Nazi Almanyası’nda imal edilebilirliğini görerek, ABD yönetimini uyaracaktı.

 

Bilindiği ve daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, pozitif elektrik yüklü protonlardan ve nötr olan neutronlardan oluşan çekirdeklerinin (nucleus) çevresinde dönen negatif yüklü elektronların bütünsellikleri atomları oluşmaktadır... Yukarıda nükleer fission olayının bulucuları olarak anılmış olan Alman bilim adamları, Otto Hahn ve Fritz Strassmann, daha önce parçalanamaz kabuledilen nucleus adlı atomun çekirdeğinin protonlarının ve neutronlarının birlikteliklerinden ayrılabileceklerini ve bu dağılma sürecinde açığa müthiş bir enerji çıkabileceğini 1938 yılı sonunda göstereceklerdi. Böylece, hem korkunç bir bombanın yapılabileceği anlaşılırken, hem de aynı enerjinin çok daha ileri teknolojilerin emrine girerek insan soyuna yeni barışçı üretim olanakları sağlayabileceği ortaya çıkacaktı... Sonuçta atom bombası denen şey en kaba tarifiyle, Uranium- 235, veya Plutonium- 239 atomlarının nucleus adını alan çekirdeklerinin neutron bombardımanı ile ikiye ayrılmaları olgusu ve bu dağılma sürecinin zincirleme devamı boyunca serbestçe açığa çıkan yıkıcı enerji ve etkileri kalıcı ışınlar (radyasyon) olmaktadır...

 

Viyana doğumlu fizikçi Otto Robert Frisch, 1939 yılında Danimarka’da, neutron bombardımanı altındaki Uranium atomunun çekirdeğinin nükleer fission (zincirleme dağılma) sürecini tarif edecekti. Yani, atomun -proton ve neutron parçacıklarından oluşan- merkezi bölümünün (nucleus) dağılmasını anlatacaktı... Bu zincirleme reaksiyondan öncelikle müthiş bir ısı enerjisi açığa çıkmaktaydı. Ve bu enerji denetim altına alınarak barışçı amaçlarla kullanılabileceği gibi, serbest bırakılarak korkunç bir bombanın yakıcı etkisine de dönüştürülebilirdi. Dağılmadan açığa çıkan sadece ısı enerjisi değildi şüphesiz. Aynı patlamanın yarattığı kör edici bir ışıkla birlikte korkunç yıkıcı bir basınç ta oluşmaktaydı. Sözkonusu yıkıcı basınç önce dışa, sonra da içe doğru esmekte, karşısına çıkan herşeyi yerlebir etmekteydi. Aynızamanda değişik ışınlar, radyoaktive izotoplar (isotope) açığa çıkmaktaydılar. Ve bu ışınlar değişik adlar almaktadırlar...

 

Belirli dalga boyundaki bilinen ışınlar gibi olan ve elektromanyetik radyasyon türü içine giren x- ışınları ve gama- ışınları, uzun mesafeler alma yeteneklerinin yanında aleminyum levhalardan ve insan gövdesinden geçebilmekteydiler. Buna karşın aynı ışınlar kurşun tabakalar tarafından durdurulabiliyorlardı. Diğer yandan mikroskopik parçacıklar biçiminde olan alpha, beta ve neutron adlarındaki radyasyon türleri, pek uzağa gidememekteydiler. Bunlardan ilk ikisi kolayca durdurulabilirlerken, sonuncusu kurşun levhaları dahi geçebilmekteydi. Neutron parçacıklarını ancak kalın beton duvarlar durdurabilmekteydiler. Ve tüm bu gerçekler, nükleer silahların kullanıldığı bir savaşın aynızamanda kalıcı olacak -acılarla dolu- ölümcül etkilerinin boyutlarını birazcıkta olsa gözler önüne sermekteydiler...

 

İngilizce izotop (isotope) sözcüğünün türkçe anlamı, farklı biçimlerdeki bir kimyasal elementin atomlarında aynı numarayı taşıyan protonların bulunmasına karşın, farklı numaralarda neutronların bulunması, aynı kimyasal yapı içinde farklı fiziki karakterler gösteren mikro parçacıkların olması anlamına gelmektedir. Örneğin, Normal Uranium’un yaklaşık yüzde 99,7’si Uranium- 238, yüzde 0,72’si Uranium- 235 ve kalan yüzde 0,006 kadarı da Uranium- 234 izotoplarından (isotope) oluşmaktadır. Zincirleme reaksiyon için çok daha elverişli olan ve Nagasaki limanında patlatılan “Şişman Adam” adlı bombada kullanılan Plutonium- 239 izotopu (isotope) ise, Uranium- 238 izotopunuun (isotope) nükleer reaktörlerde neutron bombardımanına tutulması ile elde edilebilmektedir...

 

Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Albert Einstein’in uyarıları boşuna değildi ve aslında atom bombası üzerine ilk sistematik çalışmalar Hitler Almanyası’nda başlatılmıştı. Nükleer fission olayıyla ilgili gizli bir konferans 16 Eylül 1939’da Berlin’de toplanmıştı. Hemen ardından, 26 Eylül 1939 günü Berlinde aynı konuyla ilgili ikinci toplantı gerçekleşmiş ve Kurt Diepner, Erich Bagge, W. Heisenberg, Paul Harteck önderliğinde -henüz bilinemiyen- atom bombası projesi başlatılmıştı... Albert Einstein’in Başkan Roosevelt’i uyarmasının hemen ardından, 1 Eylül 1939 günü, Polonya’nın Hitler Almanyası tarafından işgali ile II. Dünya Savaşı’da başlayacaktı. Ve nükleer fission sürecini gösteren Otto Robert Frisch, savaşın başlamasından hemen önce İngiltere’ye iltica edecekti...

 

Nazi Almanyası’nın nükleer silah geliştirmesi üzerine araştırması olan Geoffrey Brooks’un anlatımıyla, başlangıçta Batılı servisler tarafından pek ciddiye alınmayan gayrıresmi Alman Uranium Projesi, Nazi Almanyası Devlet Bakanı Ohnesorge’nin liderliğinde yürütülmüştü. Ve bu silah, “Uranium Bombası” adıyla geliştirilmişti. Ve yine -bir methane (metan) reaktörü olan- dünyanın ilk nükleer reaktörü aynı amaçla Nazi Almanyası’nda Devlet Bakanı Ohnesorge’nin denetiminde kurulmuştu. Sözkonusu reaktör yardımıyla geliştirilen V- 4 adlı bomba, 150 kilogramı radyolojik madde olan 850 kilogram patlayıcı içermekteydi ve yerden yüz metre yüksekte patlatıldığı zaman 2- 3 km mesafede bulunan tüm canlıları yokedecek güce sahipti... 

 

Yine atom bombasının geliştirilmesi üzerine yazan Mark Walker, Almanya’nın savaşı kazanma amacıyla olaganüstü bir çaba içinde olduğunu, bu amaçla roketleri ve jet uçaklarını ilk onların geliştirdiğini söylemektetir. Ve “atom bombası da ilk olarak neden Almanların işi olmasın?”, sorusunu ortaya atmaktadır... Bu temelsiz bir soru değildir. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi dünyada ilk kez, 1938 yılının son ayında, Otto Hahn ve Fritz Strassmann adlı iki Alman kimyageri, nükleer fission olgusunun Uranium atomunda mümkün olduğunu keşfetmiş ve çalışmalarını 1939 Ocak ayında yayınlamışlardı. Tarihi deneyleri sırasında Uranium atomunu neutron bombardımanına tutup Uranium’un yarısı büyüklüğündeki kimyasal element Barium’u elde etmişlerdi. Böylece Nazi Almanyası’nın nükleer programı başlamıştı...

 

Fission olgusunun Uranium atomunda mümkün olduğunu kanıtlayan iki Alman bilim adamının birlikte çalıştıkları Yahudi asıllı Alman fizikçi bayan Lise Meitner (1878- 1968), sözkonusu buluştan birkaç ay önce beynindeki bilgilerle birlikte İsveç’e iltica edecekti. Otto Hahn’ın ve Fritz Strassmann’ın nükleer fission olayı ile ilgili çalışmalarını 1939 Ocak ayında yayınlamalarının ardından, Lise Meitner ve O’nun Danimarka Kopenhagen’de çalışmakta olan 1904 Avusturya doğumlu fizikçi yeğeni Otto Robert Frisch, neutron bombardımanı altındaki Uranium atomunun nasıl daha hafif lementlere ayrılabildiğini, atomun merkezindeki fission olayını tüm dünyaya anlaşılır biçimde açıklayacaklardı. Yine daha önce belirtildiği gibi, aynı konuyla ilgili olarak çalışanlardan Otto Robert Frisch, Polonya işgalinin başladığı 1 Eylül 1939 gününden hemen önce İngiltere’ye iltica edip yerleşecekti. Alman bilim adamlarının fission olayıyla ilgili bulgularından haberdar sözkonusu Yahudi asıllı hala- yeğen ikili, özellikle ABD’de bulunan Albert Einstein’i ve diğer fizikçileri uyaracaklardı. Sonuçta fission süreciyle ilgili buluş sır olmaktan çıkacaktı. Uranium Bombası’nın mümkünlüğü konusunda Albert Einstein’in Başkan Roosevelt’i uyarması olayı da aynı günlere rastlayacaktı.

 

Polonya’nın 1 Eylül 1939’da işgaliyle birlikte, Alman Ordudonatım Dairesi Başkanı ordu fizikçisi Kurt Diepner, fission olayının askeri amaçlarla kullanımı için çalışmaları başlatacaktı. Alman “Uranium Projesi”nin bu biçimde başlamasının hemen ardından, aynı yılın sonunda, Alman fizikçisi ve düşünürü Werner Karl Heisenberg (1901- 1976), nükleer fission olayının nasıl bir zincirleme reaksiyona yolaçabileceğini hesaplayacaktı. Aynı fizikçi, sözkonusu zincirleme reaksiyonun bir atom reaktöründe denetim altına alınabilmesi ile olağanüstü enerji elde edilebileceğini gösterecekti. Yine Werner Karl Heisenberg, nükleer fission süreciyle ortaya çıkan enerjinin serbest kalması durumunda, bilinen tüm konvansiyonel (geleneksel) patlayıcılardan defalarca daha güçlü korkunç yıkıcı bir bombanın yapılabileceğini anlatacaktı...

 

Uranium’u izotoplarına ayırma çabalarını 1940 yılında ilk kez Nazi Almanyası bilim adamları başlatacaklardı. Bir başka ifadeyle, atomun çekirdeğinde (nucleus) bulunan aynı numaralardaki protonlardan herbiri farklı numaralardaki neutronların, veya aynı kimyasal yapı içinde farklı fiziki karakterler gösteren mikro parçacıkların ayrılması işlemini ilk kez başarıyla onlar gerçekleştireceklerdi... Ve yine onlar, 1941 yılında santrifüj (centrifuge) yoluyla Uranium- 235 atomunu ayrıştırma ve bomba için gerekli zenginleştirilmiş Uranium elde etme yöntemini keşfetmişlerdi ama, ancak savaş Almanya aleyhine sonbulurken bomba için yeterli zenginleşmiş Uranium elde edebileceklerdi. Ozaman da artık bombalarını kullanabilecek nefesleri kalmayacaktı... Nükleer bomba için gerekli ilk keşifleri yapmış olmalarına karşın Alman bilim adamlarının sonuç almada gecikmelerinin başlıca nedenleri, Nazi üst yönetiminin tavrında aranmaktadır. Başlangıçtaki kolay zaferleri nedeniyle Hitler’in böyle bir bombaya gereken önemi vermemesi ve ardından da üst üste gelen sabotajlar üretimi geciktirmiştir.

 

Daha önce belirtildiği gibi, normal Uranium’un yaklaşık yüzde 99,7’si Uranium- 238, yüzde 0,72’si Uranium- 235 ve kalan yüzde 0,006 kadarı da Uranium- 234 izotoplarından (isotope) oluşmaktadır ve santrifüj (centrifuge) yöntemiyle daha ağır izotoplar çok daha hızlı dönerek -ayrıştırıcının kaymağı gibi- dışarıda kalmaktadırlar. Kısacası, dönme eylemi sırasında farklı ağırlıklara sahip mikro parçacıklar veya izotoplar birbirlerinden ayrılmakta ve aynı atom numarasına sahip patlamaya en uygun -zenginleştirilmiş- Uranium elde edilebilmektedir... İlk atom bombasında kullanılan ve halen geçerli olan bu zenginleştirme yöntemi, çok sayıda santrifüj aygıtıyla ve santrifüj işleminin birkaç bin kez tekrarlanmasının ardından gerekli sonucu vermektedir. Üst üste tekrarlanan zor bir çabanın ardından yüzde doksanı Uranium- 235 olan kullanmaya (patlatılmaya) elverişli bir karışım elde edilebilmektedir. Bu zenginleştirilmiş Uranium, veya yüzde 90 Uranium- 235, zincirleme reaksiyon veya dağılma (fission) süreci için elverişli olmaktadır. Tekrarlamak gerekirse, bu zincirleme dağılma (fission) ile ortaya korkunç yıkıcı bir enerji çıkmakta ve ayrıca kalıcı radyasyon etkisi olmaktadır.

 

Nazi orduları, Sovyetler Birliği’ne saldırmadan önce, Kuzey Buz Denizi’nin trafiğini kontrol edebilmek, ABD ve Büyük Britanya ile Sovyetler Birliği’nin bağını kopartmak, Norveç ile yakın müttefiği Büyük Britanya’nın arasına duvar örmek ve böylece cephe gerisinden vurulmayı engellemek amacıyla, 9 Nisan 1940 günü Norveç’i kolayca işgaletmişlerdi... Bu işgalin ardından Naziler, nükleer bomba üretimine kullanılan ve Deuterium Oxide olarakta adlandırılan ağır su imalatını Norveç’in güneyindeki dağların arasına sıkışmış Rjukan’da başlatmışlardı. Çünkü burası sözkonusu üretim için elverişli altyapıya sahipti. Ağır su imalatında kullanılan pahalı elektroliz yöntemi burada mümkündü... Vemork hidroelektrik santralı 1911 yılında Rjukan’da kurulmuştu. Kısacası, Norveç’in endüstrileşme serüveninin başladığı yer burasıydı. Ve nükler zincirleme reaksiyonun denetim altına alınabilmesi için, ya saf grafit, ya da Deuterium Oxide (ağır su) gerekmekteydi. Naziler önce bunlardan birinci alternatif (grafit) üzerinde çalıştılarsa da, hatalı matemetiksel hesaplar sonucu, ikinci alternatifi, ağır su alternatifini seçmek zorunda kalacaklardı...

 

Daha önce de belirtildiği gibi, Nazi bilim adamlarının atom bombası imalatı için çalışmakta oldukları bir sır olmaktan çıkmıştı. ABD ve İngiltere, henüz etkileri tam bilinemeyen atom bombası imalatında Nazi Almanyası’nın ilerlemelerini sabote etme çabası içindeydiler. Bilim dünyası, savaşan safların her ikisinde de silahlı kuvvetlerin emrine girmişti. Bilim, barışın, yaşamın değil, savaşın, ölümün peşindeydi. Artık taraflar, karşı safta daha fazla yıkımın ve kitle katliamlarının nasıl gerçekleştirilebileceği üzerine yoğun biçimde araştırma yapmaktaydılar. Daha fazla yokedebilme üzerine araştırma yaparlarken, karşı safın aynı konudaki araştırmalarını engelleyebilmek için de tüm olanaklarını seferber etmişlerdi... Nazi Almanyası’nın İngiltere gibi bir ada devletinde ve özellikle Atlantik Okyanusu’nun diğer yakasındaki ABD’de yapılan araştırmaları sabote olanakları yoktu ama, ABD ve İngiltere’nin Nazi araştırmalarını sabote olanakları çok daha fazlaydı. 

 

Norveç’in işgaledilmesinin ardından Naziler tarafından Vemork hidroelektrik santralında başlatılan ağır su imalatını engellemek amacıyla müttefikler, Rjukan’daki bu santralı tahribetmeye karar verdiler. Ve ardından İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) bağlı uçaklar, 18 Ekim 1942 günü, Norveç’in SOE (Special Operations Executive/ Özel Operasyonlar Birimi) komandolarını, sözkonusu tesisin bulunduğu Rjukan’ın -kuş uçuşu- yaklaşık 100 km kadar kuzebatısındaki Hardanger Platosu’na paraşütle indirdiler. İngiltere adasındaki üstlerinden kalkan uçakların Norveç’in batısındaki alanlara paraşütçü indirmesi okadar zor değildi ve bu operasyonun kod adı “Grouse” (“Yaban Tavuğu” veya “Orman Tavuğu”) idi. Fakat Kasım 1942’de, SOE’ye bağlı otuzdört Kırallık Mühendisi’ni taşıyan I. İngiliz Paraşüt İndirme Tümeni’nden bir askeri nakliye uçağı Norveç’te dağlara çarpıp düşünce, “Operation Freshman” (“Toy Adam Operasyonu”) bir felaketle başlamış oldu. Kazadan sağ kurtulanları Naziler yakalayıp işkence ettiler ve öldürdüler. Müttefiklerin tüm bu başarısızlıklarına karşın, sonunda, 28 Şubat 1943 günü Norveç komando birimlerinin ortak “Gunnerside Operasyonu” ile ağır su üretimi yapan Ruykan’daki elektroliz birimi tahribedildi. Naziler 500 kilo ağır su yitirdiler ama, tahribatı hemen onardılar. Ardından, ABD Sekizinci Hava kuvvetleri’ne bağlı 388 adet B- 17 ve B- 24 bombardıman uçağı 16 Kasım 1943 günü aynı tesise karşı saldırıya geçti...

 

Sözkonusu hava saldırısı Ağır su üretimine yönelik kimyasal ayrışmanın gerçekleştirildiği elektroliz yapısına çok az zarar verebildi. Buna karşın, azımsanamayacak sayıda sivilin ölümüne neden oldu. Bu olayın ardından Naziler, kalan stokları ve değerli malzemeyi 1944 yılında Almanya’ya naklettiler. Son olarak, 20 Şubat 1944’de Norveç direnişinin başarılı bir saldırısıyla, kalan ağır su stoğunu Almanya’ya nakleden gemi tahribedildi... Müttefiklerin bu saldırıları yüzde yüz bir başarı sağlayamamış olsada, sözkonusu nefes kesici atom bombası üretimi yarışında Naziler önemli zaman yitirmiş oldular. Onların yitirdikleri her zaman, ABD’nin Manhattan Projesi çerçevesinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda yürütmekte olduğu atom bombası üretme çabasının kazanımı olmaktaydı...

 

Güneybatı ABD’de, New Mexico’da, Santa Fe’nin hemen batısında, dağların arasında kurulu bu küçük yerleşim merkezini, Los Alamos’u Alman hava kuvvetlerinin vurma olanakları yoktu ama, İngiltere’de bulunan üslerden kalkan ABD’ye ve Kıraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) bağlı uçakların Norveç’e komando indirme ve ayrıca buradaki tesisleri bombalama olanakları vardı... Savaşın sonuna doğru, “ALSOS Operasyonu” çerçevesinde müttefik güçleri Almanya’nın güneyinde ağır su üretimi yapan gizli bir fabrika daha keşfedeceklerdi... (not 1: Yusuf Küpeli, ABD yönetiminin İran politikaları ve İsrail devletinin rolü üzerine kısa not  )

 

Özet olarak, Nazi Almanyası’nın yenilgisinin kesinleştiği günlerde, Alman bilim adamları ağır su yardımıyla bomba için elverişli zenginleştirilmiş Uranium’u üretebileceklerdi. Ve onlar, daha önce bu metinde adı anılmış olan ordu fizikçisi Kurt Diepner’in öndeliğinde ve “Uranium Projesi”nin o yıllarda başkanı olan tanınmış Alman fizikçisi Walther Gerlach’ın (1889- 1979) büyük katkılarıyla, savaşın son iki ayı içerisinde, geliştirdikleri güçlü bir nükleer deney aygıtı içinde, tamamen gizli olarak, Japonya üzerine düşen bombalardan daha az tahrip gücüne sahibolmayan bir patlayıcının deneyini yapacaklardı. Deney, Mart 1945’de Almanya’nın doğusundaki Thüringia’da (Thüringen) gerçekleşecekti. Aslında bu tarih ABD’nin 16 Temmuz 1945’te Alamogordo’da yapmış olduğu atom bombası deneyinden yaklaşık 4,5 ay önceydi. Yani Nazi Almanyası, ABD ve İngiltere’nin tüm sabotajlarına karşın atom bombasını onlardan en az dört ay önce üretmişti. Ve artık Almanlar, hem nükleer fission (zincirleme dağılma) ve hem de çok daha etkili bir patlamaya yolaçan nükleer fusion (zincirleme birleşme) süreçlerini harekete getirebilecek mekanizmaları oluşturmuşlardı ama, bunları kullanabilecek güçleri kalmamıştı.

 

Kaba ifadeyle nükleer fission, atomun merkezinin (nucleus) zincirleme reaksiyonla dağılması anlamına gelmektedir. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, atom bombasının yıkıcılığı, sözkonusu dağılma sürecinde açığa çıkan enerjiden kaynaklanmaktadır. Ve aynı süreç sırasında kalıcı etkileri olan radyasyon da doğaya yayılmaktadır... Nükleer fusion ise, ilk anılanın tam tersine zincirleme birleşme sürecini ifade etmektedir. Bu süreçte ise çok daha güçlü bir enerji açığa çıkmaktadır. Atom bombasından çok daha etkili Hidrojen bombası, nükleer fusion (zincirlemem birleşme) süreci ile yıkım getirmektedir. Kısacası Hidrojen bombası, yapay bir güneş gibi etki yapmaktadır. Çünkü güneşte de sözkonusu fusion süreci gerçekleşmekte ve bu şekilde enerji açığa çıkmaktadır... Naziler bu sonuncunun, çok daha etkili Hidrojen bombasının patlama süreci olan nükleer fusion (zincirlemem birleşme) olgusunun nasıl gerçekleştiğini veya gerçekleştirilebileceğini Amerikalı bilim adamlarından ve diğerlerinden çok önce anlamışlardı... Fakat Nazi Almanyası, III. Devlet, 7- 8 Mayıs 1945’de tamamen teslim olacaktı ve tüm bu bilgiler Hitler ve kurmayları tarafından savaş alanlarında kullanılamayacaktı...      

        

Yakın zamanda açığa çıkan ABD, İngiliz ve Sovyet belgelerine dayanan birçok tarihçi, değişik kaynaklar, Nazi Almanyası bilim adamlarının Atom bombasını Amerikalı bilim adamlarından çok daha önce geliştirmiş olduklarını güvenilir biçimde iddia etmektedirler. Ayrıca aynı yazarlar Nazi bombasının çizimini de vermektedirler... Bunlardan bazıları, Naziler’in atom bombasını daha da erken üretebileceğini ama, başlangıçta zaferden zafere koşan Hitler yönetiminin araştırmalara gereken önemi vermediğini, yeterli fonu ayırıp bilim adamlarını motive etmediğini, çok daha büyük paraları füze araştırmalarına yatırdığını iddia etmektedirler. Sözkonusu araştırmacılar, Japonya’nın 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor baskınını gerçekleştirmesinin, 8 Aralık’ta ABD’nin II. Dünya Savaşı’na girmesinin ve özellikle Sovyetler Birliği’nde işlerin Nazi Almanyası için terse dönmeye başlamasının ardından Nazi Almanyası’nda Atom bombası üretimine önem verildiğini ve bununda telafi edilemez bir gecikmeye neden olduğunu yazmaktadırlar...

 

Örneğin yine aynı kaynaklara göre yazar Luigi Romersa, 1944 yılında Baltık Denizinde küçük bir ada da yapılan nükleer bomba deneyinin son gazeteci tanığı olmuştur... O günlerde henüz 27 yaşında bir savaş muhabiri olan Luigi Romersa, Baltık Denizi’nde, Rugen adlı bir adada, bir bunkerin (koruganın) içinde, “dağılma bombası” (“disintegration bomb”) adı verilen bir bombanın patlatılması deneyini 12 Ekim 1944 günü izlemiştir. Bu tarih, daha önce anılmış olan ve Mart 1945’de Almanya’nın doğusundaki Thüringia’da (Thüringen) kapalı güçlü bir nükleer deney aygıtı içinde gerçekleştirilmiş olan patlamadan yaklaşık beş ay öncesine ve yine ABD’nin “TRINITY test” adıyla 16 Temmuz 1945 günü Alamogordo’da gerçekleştirmiş olduğu ilk Atom bombası deneyinden ise tam on ay öncesine rastlamaktadır...

 

Eğer sözkonusu tarihte Rugen adasında Nazi bilim adamlarının nükleer bomba deneyi yaptıkları üzerine anlatılanlar doğruysa, Nazi Almanyası, ABD’nin 16 Temmuz 1945’te Alamogordo’da yapmış olduğu atom bombası deneyinden yaklaşık on ay önce atom bombasının bir türünü patlatmıştır ama, artık bunları kullanacak gücü kalmadığı veya zaten elinde kullanmaya yeterli bomba bulunmadığı için buluşunu savaş alanında kullanamamıştır. Belki de Nazi savaş makinesinin bu bölümüne egemen olanlar, savaşın kendileri için bittiğini anlamış olmaları nedeniyle, çok büyük ve tehlikeli yeni sorumluluklar altına girmek istememişler ve bulunan tehlikeli silahtan Hitler’i haberdar etmemişlerdir. Ya da silahın gerçek önemini ve etkisini Hitler’den gizlemişlerdir... Gazeteci Luigi Romersa’nın tanık olduğunu iddia ettiği Atom bombası deneyinden yaklaşık yedi- sekiz ay sonra Nazi Almanyası kayıtsız şartsız teslim olmuştur.

 

Luigi Romersa’nın anlatımıyla, Rugen adasındaki deney sırasında içine girdikleri özel kalın bir camla kaplı bunker (korugan), önce zelzele olur gibi hafifçe sarsılmıştır. Ardından gözleri kör eden bir flaş/ yoğun ışık demeti patlamıştır. Simsiyah kalın bir dumandan oluşan bulut, sütun biçimini alarak göğe yükselmiş ve sonunda bu sütun bir çiçek gibi açmıştır... Gözlemciler, bombanın etkisi nedeniyle bunker de birkaç saat bekletilmişlerdir. Ve daha sonra bombanın etkisini görebilmek amacıyla patlama alanına giderlerken, üzerlerine, yazarın asbest maddesinden yapıldığını sandığı özel elbiseler, özel ceketler ve pantolonlar giymişler...

 

“Etki trajikti. Çevredeki tüm ağaçlar kömüre dönüşmüştü. Yaşam izine rastlanmıyordu. Çevrede bulunan birkaç koyun yanıp kül olmuşlardı.”, diye anlatmaktadır Luigi Romersa. Anlaşılmış olacağı gibi, bunkerden gözükenler ve patlama alanındaki kalıntılar, kısacası tüm bunlar, Atom bombasına özgü sonuçlardır... Tarihçi Rainer Karisch, 1944 ve 1945 yıllarında Nazilerin üç nükleer bomba deneyi yaptıklarını ayrıca anlatmaktadır.  

 

Lage Rügens

İsveççe de ve almanca da adı Rügen olarak yazılan bu turistik ada, Almanya’nın doğusundaki Baltık kıyılarında, tarihi üniversite kenti Greifswald’ın batısındaki kıyılarda, daha batıdaki Rostock’a giden yol üzerindeki küçük kıyı kenti Stralsund’un tam karşısındadır. Kıyıya çok yakın mesafede olan Rügen, 1648- 1815 yıllarında İsveç’in bir parçası olmuştur... İki almanya’nın varlığı sırasında DDR’in (Demokratik Alman Cumhuriyeti) veya popüler adıyla “Doğu Almanya”nın bir parçası olan Rügen, o yıllarda askeri amaçlarla kullanılmıştır. İki Almanya’nın birleşmesinin ardından ada, ünlü bir tatil beldesi, turistik bölge haline gelmiştir.

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam” 15.05.2006

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine 29 Mayıs 2006

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006)

 

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları  (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

 http://www.sinbad.nu/