Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

Map of Los Alamos, New Mexico.

 

 

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel

 Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam” 15.05.2006 (devami var)

 

Günümüzde kişilere en büyük maddi ve manevi yararları sağlayabilen, yüksek ünler ve mevkiler dağıtabilen emperyalist ABD ve AB gibi güç merkezlerine yaranma çabası içinde olan bazı “çok bilmiş” Türkiyeli aydınlar, -mevcut kafa yapılarıyla- 1930’lu yıllarda yaşıyor olsalardı, aynı ölçüde Hitler Almanyası’na yaranmaya çalışırlardı kanımca. Çünkü, sözkonusu sistemlerin dış görünüşleri farklılıklar gösterse bile, çekirdeklerinde aynı ekonomi ve politik güçler durmaktadır. (not 2: Özünde değişen birşey yok, ya da Nazi Almanyası’nın izinde uygun adım gidilirken)

 

Işığın etrafında dolanan bir gecelik pervaneler gibi güç merkezlerine yanaşan, güce tapınan aynı kariyerist aydınlar, Albert Einstein’in Başkan Roosevelt’e yazdığı sözkonusu uyarı mektubuna da rahatça “komplo teorisi” yaftasını yapıştırabilirlerdi. Fakat Einstein’in sözkonusu uyarısı Beyaz Saray’da ciddiye alınacaktı... Daha önce de belirtildiği gibi, 1939 yılında Almanya’dan Stockhol’e kaçan Yahudi asıllı fizikçi Lise Meitner ve O’nun Danimarka Kopenhagen’de çalışan Avusturya doğumlu fizikçi yeğeni Otto Robert Frisch, Nazi almanyasının Uranium bombası imal edebileceği konusunda Albert Einstein’i uyarmışlardı... Tam aynı sırada ve aynı konuda Fransız kimyasal fizikçisi Frédérich Joliot-Curie’de Leningrad’a yolladığı bir mektupla Sovyet fizikçisi Abraham Federovich Ioffe’yi uyaracaktı.

 

Albert Einstein’in 11 Ekim 1939’da Roosevelt’e elden yolladığı ikinci mektubun ardından, 21 Ekim 1939’da, -henüz bilinmeyen- atom bombası imali için nükleer santral kurulması amacıyla ABD’de bir fon yaratılacaktı. Kurulan ilk Uranium danışma komitesine mali kaynak sağlanacaktı. Uranium araştırması amacıyla 1940 Şubat ayında ABD’de ayrılan para -o zamanın değeriyle- 6 bin Dolar (2006 yılı değeriyle, 53 460 Dolar) iken, atom bombası geliştirilmesi için ayrılan bütçe 1941 yılı sonunda 651 bin Dolar olacaktı (2006 yılı değeriyle, 5 milyon 800 bin 410 Dolar). Sözkonusu girişim 6 Aralık 1941’de Manhattan Projesi adını alacak ve bütçesi zamanın parasıyla 2 milyar Dolar’a (2006 yılı değeriyle, 17 milyar 820 milyon Dolar) dek yükselecekti...

 

Yine atom bombası imali için 1940 yılında Büyük Biritanya’da da düğmeye basılacaktı... Mart 1942’de Sovyetler Birliği gizli servisi, Batı’da başlamış olan atom bombası üretimi çalışmalarından Stalin’i haberdar edecekti. Ve hemen ardından, Eylül 1942’de nükleer fizikçi Igor Vasilievich Kurchatov (1903- 1960) önderliğinde Sovyetler Birliği’nin atom bombası üretimi çalışmaları başlatılacaktı. Aslında, aynı bilim adamı 1939 yılında nükleer zincirleme reaksiyon hakkındaki çalışmalarını yayınlamış ve 1940 yılında da Uranium atomunun spontane/ kendiliğinden fission (zincirleme dağılma) olayını rapor etmişti. Yani, Igor Vasilievich Kurchatov, Otto Hahn ve Fritz Strassmann adlarındaki Alman meslektaşlarından sadece bir yıl sonra ve onlardan bağımsız olarak aynı gerçeği keşfetmişti...

 

Japon ordusu, 1941 Nisan ayında atom bombası üretimiyle ilgili araştırmalar kervanına katılacaktı... Büyük devletler atom bombası konusunda zamanla yarışmaya başlamışlardı ama, başlangıçta zaferden zafere koşmakta olan Nazi Almanyası’nın politik önderliği aynı işe gereken önemi vermeyecek, fonlarını daha çok füze araştırmalarına ayıracaktı. Halbuki aynı nükleer fission (zincirleme dağılma) konusunda ilk buluşları gerçekleştirenler, nükleer enerji yolunda ilk adımları atanlar Alman bilim adamları olmuşlardı. Aslında Almanya atom bombası projesini hepsinden önce başlatmıştı ama, gecikmeler nedeniyle bombayı nefesi tükenmişken, artık kullanacak olanakları kalmamışken üretebilecekti...

 

Alman bilim adamlarının 1938 sonunda nükleer fission (zincirleme dağılma) olgusunu gerçekleştirmeleri ve bunu 1939 başında duyurmalarının ardından, sadece Albert Einstein değil, Fransız ve ingiliz nükleer fizikçileri ve özellikle Almanya’dan kaçmak zorunda kalmış diğer tüm nükleer fizikçiler sözkonusu buluşun çok tehlikeli bir bombanın yapılışı ile noktalanabileceğini anlamışlardı. Sadece ABD’de değil, eşzamanlı olarak Fransa’da ve İngiltere’de aynı yönde yoğun araştırmalar başlatılmıştı. Haziran 1940’da Fransa’nın Nazi Almanyası tarafından işgaledilmesi üzerine, bu ülkedeki -konuyla ilgili- tüm nükleer fizikçiler İngiltere’ye sığınacaklar ve çalışmalarını İngiliz bilim adamları ile ortaklaşa sürdürmeye başlayacaklardı. Japon hava kuvvetlerinin 7 Aralık 1941 günü Pasifik’te gerçekleştirdikleri Pearl Harbour baskınının ardından ABD’nin II. Dünya Savaşı’na katılmasıyla birlikte, aralarında Fransız bilim adamları da bulunan İngiz ekibi topluca ABD’nin Manhattan Projesi’ne katılacaktı. Böylece ABD’nin koruyucu şemsiyesi altında, Manhattan Projesi çerçevesinde, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda, Amerikalı, İngiliz ve Fransız araştırmacıları çalışmalarını birlikte yürütülmeye başlayacaklardı...

 

ABD’de ilk reaktör geliştirme işi, 1901 İtalya- Roma doğumlu fizikçi Enrico Fermi başkanlığında gerçekleşecekti... Fermi’nin projesi ilk kez Kolumbia Üniversitesi’nde denenecek ve ardından Şikago Üniversitesi’nde Grafit- uyumlu bir reaktör kurulacaktı. Kısa süre sonra ağır suyun daha uyum sağlayıcı ve reaktör de kullanılmaya daha elverişli olduğu anlaşılacaktı. Ağır su üretimi Kanada’da zaten vardı ve Fermi’nin çalışmaları bu yolu açacaktı... Kendi kendisini besleyebilen zincirleme reaksiyonun gerçekleştirildiği, atom çekirdeğinin dağılması sürecinin (fission) başarıyla üretildiği, Fermi tarafından 2 Aralık 1942 günü rapor edilecekti. Manhattan Projesi çerçevesinde gerçekleştirilen bu ilk zincirleme nükleer dağılma (fission) süreci, ABD yönetiminin düşlediği atom bombası için gerekli en önemli adım olacaktı...

 

Fermi’nin reaktörü Şikago Pili No. 1 (Chicago Pile 1 veya kısaca CP- 1) olarak adlandırılacaktı. Reaktör görevi üstlenmiş olan bu nükleer pil, saf grafitin merkezine doğru sırtında iri uranium oksit parçacıklarının olduğu uranium metali çubuklarının yüklenmesinden oluşmuştu. Bu aygıtın soğutma sistemi yoktu. Çünkü, çok düşük güçteydi ve sadece deney amacıyla oluşturulmuştu. CP- 1 daha sonra sökülecek ve Şikago kentinin banliyösündeki, şimdiki Argonne Ulusal Labaratuarı’nın olduğu yerdeki başka bir labaratuarda yeniden monte edilecekti.

 

Yukarıda açıklanan olaydan kısa süre sonra, Nagasaki limanında patlatılan “Şişman Adam” adlı bombada kullanılacak olan Plutonium- 239 üretebilmek amacıyla, kapasitesi biraz daha yüksek bir reaktör kurulacaktı. Daha önce de açıklandığı gibi, Uranium- 238 izotopunuun (isotope) nükleer reaktörlerde neutron bombardımanına tutulması ile elde edilebilen Pulutonium- 239 izotopları çekirdek dağılması veya zincirleme reaksiyon (fission) süreci için çok daha elverişli idiler. Bu erken Handford (enerji) reaktörü de grafit uyumlu ve doğal uramyum yüklüydü ama, bunun ilkinden farklı olarak aynızamanda suyla işleyen bir soğutma sistemi de vardı- ileride Sovyetler Birliği’nde kurulacak olan ilk reaktör de bunun bir benzeri olacaktı. (“Handford reaktörü” deyimiyle enerji üreten reaktör kastedilmektedir. Bu ad aslında İ. Ö. 86- 35/34 yıllarında yaşamış olan Romalı tarihçi, Latin edebi estetikçisi ve politikacısı olan Salluts’un [Gaius Sallustius Crispus] adından üretilmişti. O’nun adı, tükenmez enerji ve sonsuz arzu ile eş anlamlı hale gelmişti ve bunun ingilizce de ifadesi de Handford olmaktaydı söylenene göre. Sonuçta, enerji üreten reaktörelere de ingilizce de “Handford reaktörleri” denecekti.)

 

ABD’nin doğusunda, doğu Tennesse’de, Cumberland Platosu’nun hemen doğusunda yeralan, suyu bulunan ve oldukça izole konumdaki 75 bin nüfuslu Oak Ridge adlı küçük kent, Manhattan Projesi çerçevesinde yapılmaya çalışılan bombaya destek üretimi amacıyla hava soğutmalı reaktör yeri olarak seçilecekti. Yukarıdaki paragrafta özetlenmiş olan Handford reaktörünün yetenekleri başarıyla denendikten sonra, Oak Ridge reaktörü X-10 reaktörü olarak tamamlanıp hizmete açılacaktı. Ve günümüzde burası Oak Ridge Ulusal Labaratuarı adını alacaktı...

 

Ne Handford reaktörünün ve ne de Oak Ridge reaktörünün çalışmaları tekbaşına bir bomba için yeterli zenginleştirilmiş Uranium- 235’i veya Plutonium- 239’u üretmeye yetmeyecekti. Sonuçta, 1944 yılının ortalarına gelindiğinde, Manhattan Projesi’nin günlük masrafları ozamanın parasıyla 100 milyon Dolar’a (2006 yılının değeriyle, 100 milyon x 8,91= 891 milyon Dolar) ulaşacaktı...

 

Zenginleştirilmiş yakıt (patlayıcı) veya zenginleştirilmiş Uranium araştırması reaktörü ilk kez New Mexico’daki Los Alamos’ta kurulacaktı. Eylül 1944’de bütünüyle tamamlanıp hizmete girecek olan bu reaktör, o günlerde zenginleştirilmiş Uranium- 235 araştırma amacıyla kullanılabiliyordu. ABD’de veya başka ülkelerde varolan sözkonusu ilk nükleer reaktörler enerji amacıyla değil, nükleer silahlar için Plutonium üretme amacıyla kurulmuşlardı. Günümüzde aynı sistemler bir Hidrojen isotopu olan ve Hidrojen Bombası’nın yakıtı (patlayıcısı) olarak kullanılan Tritium üretmek için kullanılmaktadırlar...      

 

Manhattan Projesi’nin son halkası, 1942 yılında ABD hükümeti tarafından yeri seçilen Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda tamamlanacaktı... Güneybatı Amerika’da, New Mexico’nun orta- kuzeyinde, Santa Fe’nin 56 kilometre kuzbatısında, deniz seviyesinden 2 225 metre yükseklikteki Pajarito Platosu’na kurulmuş Los Alamos, sırtını Jemez Dağları’na dayamıştı. Kent, izole konumu ve doğal özellikleri nedeniyle sözkonusu iş için seçilmişti. Aynı kentin adını taşıyan Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, 77 mil- kare büyüklüğünde bir alana yayılmış 300’ü aşkın binadan oluşmaktaydı. Savaşın bitiminden sonra burası Los Alamos Ulusal Labaratuarı adını alacaktı. Kalifornia Üniversitesi bünyesindeki sözkonusu labaratuarda, ayrıca ilk hidrojen bombası da geliştirililecekti...

 

ABD ve İngiltere yönetimleri, 375 milyon Dolar (2006 yılının değeriyle, 3 milyar 341 milyon 250 bin Dolar) ödeyerek Kongo’da bulunan Uranium yataklarını 27 Mart 1944 günü Belçika’dan satın alacaklardı. ABD Başkanı Roosevelt, 12 Nisan 1945 günü aniden ölecek ve yerine aşırı sağcı Truman geçecekti... Los Alamos Bilimsel Labaratuarı içindeki asıl çalışmalar, 15 Mart 1943’de, henüz 38 yaşında iken labaratuara şef olarak atanan Julius Robert Oppenheimer’in gözetimi altında başlayacaktı. Aynı yılın son ayında İngiliz bilim adamları da Manhattan Projesi’ne katılacaklardı. Yine aynı ayın ortasında ABD Ordusu Özel Birlikleri ALSOS, bilinemeyen Alman nükleer bombası ile bağlantılı operasyonlar için İtalya’ya çıkartılacaklardı... İtalya’ya çıkartılmış olan olan ALSOS, 26 Nisan 1945’de Almanya’da Uranium metali ve ağır su bulacaktı.

 

Sonunda, Nisan- Mayıs 1945’de Plutonium üretiminde yeterli bir artış sağlanacaktı. Almanya’nın 8 Mayıs 1945’de kayıtsı şartsız teslim olmasının hemen ardından, Los Alamos’ta imaledilen İlk ABD atom bombası, yine New Mexico’da bulunan Alamogordo’da denenecekti... Sözkonusu süreç izlenirken, 1945 yılı baharında Los Alamos’ta gerçekleşen zenginleştirilmiş Uranium- 235 ve Plutonium- 239 miktarındaki anin artışta Almanya’dan elde edilen malzemelerin etkileri varmıydı ve ABD bombalarında asıl olarak bu hazır malzemelermi kullanılmıştı?, sorusu akla gelmektedir. Şüphesiz ben bilemiyorum ama, konuyla ilgili okuyabildiğim metinler aklıma bu suali sık sık getirmektedirler. Çünkü yine aynı metinlere göre, ABD’nin elindeki reaktörlerden bomba için yeterli yakıt daha 1944 yılında bile üretebilmiş değil... Vaktiyle 6 bin Dolar tutarında bütçeyle başlamış olan Manhattan Projesi’nin bütçesi, bombanın imaledildiği 1945 yazında 2 milyar Dolar’a yükselmişti (2006 yılının değeriyle, 17 milyar 820 milyon Dolar).

 

New Mexico’nun güneyinde, kuzeyden güneye doğru inen Sacramento Dağları’nın tam batısında, Santa Fe ve Los Alamos’un -kuş uçuşu- 350 km kadar güneyinde, ve Meksika sınırındaki El Paso’nun 100 km kadar kuzeyinde uzanan Alamogordo’da, “TRINITY test” adıyla 16 Temmuz 1945 günü ilk “Amerikan” atom bombası denenecekti. Bombanın patlatıldığı yer şüphesiz ki Germen kökenli “beyaz” Amerikalıların yerleşim alanlarından çok uzaklardaydı ama, test alanının hemen yakınında Mescalero (Apche) yerli halkı için ayrılmış, daha doğrusu o halkı hapseden yerleşim bölgesi vardı. Yine Meksika sınırına çok yakın olan bu yerde Navoja yerli halkı, diğer başka bazı yerli halklar ve Meksikalılar yaşamaktaydılar...

 

Tekrar sormak gerekirse, bu bombada Almanya’dan elde elilen malzemeler kullanılmıymışdı? Çünkü, test tarihinden önce hem Almanya içlerinde ve hem de bir Alman U- 234 denizaltısında yüklü miktarda Uranium elegeçirilmişti... Gerçekte sözkonusu deney gizli yapılmıştı ama, “TRINITY test” olayının ertesi günü, 17 Temmuz 1945’te, aralarında izotop ayrışması ile ilgili ilk yöntemi geliştirmiş olan 1898 Macaristan doğumlu Amerikalı fizikçi Leo Szilard’ın da bulunduğu 70 Amerikalı bilim adamı, atom bombasını kullanmaması için Başkan Truman’a bir dilekçe vereceklerdi...

Sürecin müttefikler lehine sonbulduğu, Almanya’nın teslim olduğu, savaşın bittiği ve Japonya’nın da ağır şartlarla anlaşmaya hazırlandığı bilindiği halde, Truman’ın emri ile ilk atom bombası 6 ağustos 1945’de Hiroşima’ya, ikincisi ise 9 Ağustos 1945 günü Nagasaki limanına atılacaktı... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi bombanın atılmasının birinci nedeni, tüm dünyaya bir gözdağı vermek, Hitler’in mirası üzerinde ABD imparatorluğunu ilanetmekse; ikinci önemli nedeni de, Sovyetler Birliği’ni savaş sonrası Uzakdoğu’da gelişecek tüm süreçlerin dışında bırakma arzusuydu. Kısacası, Hıroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombaları, Savaş sonrası yaratılacak Çin, Japonya ve diğer Doğu Asya devletleri üzerinde Sovyetler Birliği’ni söz sahibi yapmama amacını taşımaktaydılar...

Yalta Konferansı (4-11 şubat 1945) sırasında, Almanya’nın teslim olmasından en geç iki- üç ay kadar sonra Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesi konusunda anlaşmaya varılmıştı. Bu karar, Sovyetler Birliği’nin Uzak Doğu’da kazanılacak zafere ortak edilmesi anlamına gelmekteydi. Sözkonusu karara göre Sovyetler Birliği, başta Çin’de sağlanacak yeni düzen olmak üzere kurulacak barış üzerinde de söz sahibi olabilecekti.

 

Özellikle Çin üzerinde “tatlı” düşlere sahip olan ve adamı Chiang Kai-shek’e baştan beri büyük yatırımlar yapmış olan ABD yönetimi, bu bölgede kurulacak yeni düzenle ilgili hertürlü süreçten Sovyetler Birliği’ni uzak tutmak, ve aynı nedenle Yalta Konferansı’nın kararlarını geçersiz kılmak istemekteydi. Yalta Konferansı’nın kararlarını geçersiz kılmanın yolu, şok bir darbeyle savaşı görüşmesiz bitirmekten, diğer güçleri sürece dahil etmeden Japonya’yı kayıtsız şartsız teslim almaktan geçmekteydi. Bu oyunun bilincinde olan Stalin yönetimi, doğu cephesindeki Sovyet Kızılordusu’nu, Mançurya’da konumlanmış olan güçlü Japon Kwantung Ordusu’na karşı 8 Ağustos 1945’de, patlatılan ilk Atom bombasının hemen ardından saldırıya geçirerek Truman’ın hesaplarını bozacaktı. Stalin, 6 Ağustos günü Hiroşima’ya düşen ilk atom bombası ile birlikte Truman’ın planlarını anlamıştı... (Japonya’ya atılan atom bombaları ile ilgili daha geniş bilgiler için bak: Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!  )

 

Nazi nükleer bombası üzerine araştırması olan Geoffrey Brooks’un anlatımıyla, ABD’nin nükleer bomba üretim merkezi Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nın direktörü J. Robert Oppenheimer (1904- 1967), Hiroşima ve Nagasaki üzerine düşen bombaların Alman depolarından elde edilmiş olduklarını söylemişti... Yukarıda anılan sözleri Oppenheimer’in söylediği yönünde resmi bilgi, belge veya herhangi başka bir metin bu satırları yazanın elinde yoktur şüphesiz. Yalnız, sözkonusu olasılığı da beynin bir köşesinde tutmakta yarar olabilir. Eğer Brooks söylediklerini uydurmamışsa, gerçekler belki ileride daha açık biçimde ortaya çıkarlar...

 

Yine Geoffrey Brooks’un anlatımıyla, ABD Donanma arşivlerine göre, Japonya yönünde seyreden bir Alman U- 234 denizaltısı, içindeki 550 kilo Uranium ile birlikte Mayıs 1945’de ABD güçleri tarafından elegeçirilmişti. Bu tarih, 17 temmuz- 2 agustos 1945 günlerinde toplanmış olan Potsdam Konferansı’ndan yaklaşık birbuçuk ay kadar önceye ve yine 16 Temmuz 1945 günü Alamogordo’da gerçekleştirilmiş olan “TRINITY test”ten yaklaşık iki ay öncesine rastlamaktadır. Ve ilginçtir tam o günlerde, “TRINITY test”ten yaklaşık bir ay kadar önce, Churchill’in anlatımıyla Potsdam Konferansı sırasında Truman, korkutmak amacıyla Stalin’e, ABD’nin elinde yeni bir bomba olduğundan sözetmişti. Olayların sıralanması akla, sözkonusu denizaltı da bulunan maddenin bomba için zenginleştirilmiş Uranium- 235 veya Plutonium- 239 olduğunu getirmektedir. Ya da Amerikalılar yarı yarıya tamamlanmış ve gerisi Japonya’da monte edilecek bir bombayı elegeçirmişlerdi ama, acaba bunu Uranium olarak mı kayıtlara geçirmişlerdi?, sorusu akla gelmektedir. Bu tip olasılıklar mevcuttur. Çünkü psikolojik savaşın, propoganda zorunluluklarının bir sonucu olarak ABD yönetimi, Atom bombasını ilk kez kendilerinin ürettiğini ve kendilerinin diğer tüm milletlerden “üstün” olduklarını kanıtlama çabasındaydı. Bu, dünya egemenliği peşindeki bir gücün hem içe ve hem de dışa yönelik ırkçılık yüklü propoganda yöntemlerinin ürünüydü...

 

Uranium yüklü denizaltının elegeçirildiği Mayıs 1945’te Nazi Almanyası kayıtsı şartsız teslim olduğu (8 Mayıs 1945) için, sözkonusu denizaltı da yakalanan Uranium, birçeşit atom bombasının imali amacıyla Japonya’ya nakledilmekte imiş. Diğer yandan, elegeçirilenin zenginleştirilmiş Uranium olup olmadığı benim okuduğum metinlerde belirtilmemektedir... Alman hava kuvvetlerinin Atlantik’i aşarak ABD’yi vurmaları o yıllarda teknik olarak olanaksızdı. Yine zaten o günlerde Berlin düşmüştü. Alman hava kuvvetlerinin artık ne Londra’yı ve ne de bir başka önemli başkenti vurma olanakları vardı... Hitler, 1 Mayıs 1945 günü intehar edecek, 2 Mayıs günü ise Berlin kesinlikle düşecekti. Ve 7-8 Mayıs günleri III. Devlet kayıtsız şartsız teslim olacaktı... Japonya’nın Pasifik üzerinden ABD’yi vurması da okadar kolay olmasa bile, tamamen olanaksız değildi. Ve tamamlanmaları için sadece birkaç küçük işlem kalmış olan bombaların Japonya’da tamamlanıp ABD’ye karşı kullanılmaları düşünülmüş olabilirdi... Sonuçta belki de bunlar yarı hazır vaziyette ABD’nin eline geçmişlerdi.

 

Eğer Oppenheimer iddia edildiği gibi, “Japonya’ya atılan bombaların Alman kaynaklı olduklarını” gerçekten de söylemişse, Almanya’dan elde edilen zenginleştirilmiş Uranium ve Alman bilim adamları sayesinde Amerikan bombalarının imaledilebildiklerini de kastetmiş olabilirdi. Çünkü, Mayıs 1945’de elegeçirilmiş olan “Uranium yüklü” Alman U- 234 denizaltısından da önce, 17 Nisan 1945 günü, sadece bu iş için hazırlanmış ABD Ordusu Özel Birlikleri ALSOS, yüklü miktarda zenginleştirilmiş Uranium’u Almanya’da elegeçirmiş ve bunları hemen Manhattan Projesi’ne devretmişti. Ve yine bu olay da “Trinity test” tarihinden tam üç ay öncesine rastlamaktadır. Almanya’da elegeçirilen sözkonusu zenginleştirilmiş Uranium ile birlikte, atom bombası imalatında çalışan üç çok önemli Alman bilimadamı da ABD’ye getirilmişlerdi. ABD bombası test edilmeden iki ay önce, 24 Mayıs 1945 günü Amerikalılar tarafından yakalanan bu çok önemli Alman bilim adamları, C. Weizsaecker, Otto Hahn ve Max von Laue idiler. Bunlardan Max von Laue, 1914 Nobel fizik ödülünün sahibiydi. Otto Hahn ise, nükleer fission (çekirdeğin seri dağılması) olayını 1938 sonunda ilk kez gerçekleştirip 1939 başında yayınlayan iki bilim adamından biriydi ve aynı kişi 1944 Nobel kimya ödülünün sahibi olmuştu... Sonuçta, zenginleştirilmiş Alman Uranium’unun 17 Nisan 1945 günü elegeçirilmesinden tam dört ay sonra, ve yukarıda anılan Alman bilim adamlarının Amerikan ordusu tarafından tutuklanmalarından yaklaşık iki ay sonra, 16 Temmuz 1945 günü, New Mexico’nun güneyindeki Almagordo’da ilk gizli Amerikan atom bombası deneyi yapılacaktı. Ve ardından Ağustos başında bombalar Hiroşima’da ve Nagazaki’de patlatılacaklardı...

 

ABD’nin atom bombası projesinde yeralan en önemli bilim adamları yabancı kökenliydiler. Örneğin, 1945’te Japonya’ya atılan ilk atom bombasını imaledenlerden nükleer fizikçi Edward Teller, 1908 Macaristan/ Budapeşte doğumlu bir Yahudi idi. Nükleer çağın en önemli mimarlarından olduğu söylenen ve 1938 Nobel fizik ödülünün sahibi olan Amerikalı Enrico Fermi, 1901 Roma doğumluydu. Manhattan Projesi kapsamında atom bombası imalatına en büyük katkıyı yapanlardan Leo Szilard, 1898 Budapeşte doğumlu ve Macar asıllı bir Amerikalıydı. Daha önce elektrik mühendisi olarak ABD Muhabere Birliklerinde çalışmış olan Yahudi asıllı Amerikalı fizikçi Julius Rosenberg’in eşi Ethel Rosenberg’in erkek kardeşi, Yahudi asıllı Amerikalı David Greenglass, Donanma tarafından Los Alamos’un özel mühendislik bölümüne usta bir makinist olarak yollanmıştı. Bu son anılan karakterler, Rosenberg çifti ve Greenglass ileride farklı bir görünümle, atom bombası sırlarını Sovyetler Birliğine veren kişiler olarak yine karşımıza çıkacaklardır...

 

Manhattan Projesi’nde çalışan yabancı kökenlilerle, veya Germen, Anglo- Sakson kökenli olmayanlarla ilgili örnekler uzamaktadır. Hepsinden öte, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda sürdürülen Manhattan Projesi’nin başında olan ve ilk atom bombasının babası kabuledilen J. Robert Oppenheimer, ABD’de doğmuştu ama, babası Alman göçmeniydi. Bazı kaynaklara göre aile Yahudi asıllı bir Alman göçmenidir ve ileride özetleyeceğimiz gibi Oppenheimer hakkında daha başka iddialar da vardır. Daha doğrusu O’nun da “Sovyet casusu bir Yahudi” olduğunu iddia eden aşırı milliyetçi ve ırkçı çevreler mevcuttur... Tüm bunların ötesinde Oppenheimer, tüm hizmetlerine karşın ileride özetleyeceğimiz nedenlerle yetkililer nezdinde güvenilirliğini önemli ölçüde yitirmiştir.

 

Şüphesiz ABD toplumu farklı halkların karışımından oluşmaktadır ve eski Germen (Alman) aşiret adları olan Anglo- Sakson aşiretlerinin adıyla anılan İngiltere kökenli göçmenlerde son tahlilde Alman halkındandırlar. Çünkü bunlar, 400’lü yıllardan itibaren İngiltere adasına yerleşmiş ve oradaki halklarla karışmış Germen (Alman) aşiretleridirler. Şüphesiz özünde insanların hangi aşiretten veya milletten oldukları hiç te önemli değildir ama, ortada bir Alman ırkçılığı ve diğer yandan daha inceltilmiş bir İngiliz ve Amerikan ırkçılıkları olduğu için, olay önem kazanmaktadır. Sözkonusu ırkçı karakterler sonuçta sadece Alman kökenli halkları diğerlerine göre üstün gördükleri için, ben de doğal olarak atom bombasının imalinde çalışıp ta Germen (Alman) kökenli olmayan bilim adamlarının adlarının altını burada çizme gereği duydum...

 

Atom çağının ikircimsiz en büyük karekteri olan Albert Einstein, Yahudi asıllıdır. Fakat O’da dindar ırkçı bir Yahudi’nin düşünce yapısından tamamen uzak olağanüstü aydın bir insandı. Ve zaten aksi taktirde, sıradan dindar fanatik bir Yahudi olsa, asla Albert Einstein olamazdı. Herşeyden önce kelimenin gerçek anlamıyla “Yahudi” olmak veya dindar Yahudiliğe özgü bir fanatizm sorgulamayı ve araştırmayı engeller... Diğer yandan yine atom çağının önemli karakterleri arasında yeralan Niels Bohr ve diğer başka Yahudi asıllı büyük bilimadamları vardır... Soyları Yahudi olsa bile bu karakterler, kafa yapısı olarak geleneksel Yahudi tipinden tamamen farklıdırlar. Ve şüphesiz her milletin veya halk gurubunun içinde böyle farlı yapılarda insanlar bulunmaktadır.

 

Irkçıların ahmakça fantazilerinin tersine hangi milletten olurlarsa olsunlar insanlar arasında önemli belirleyici genetik farklar bulunmadığı gibi, farklı ulusların toplumsal- kültürel anlamda kendilerine özgü birtakım sonderece genel karakteristik özellikleri de kalıcı değillerdir. Ayrıca kişilerin karakter özelliklerini -asıl olarak- entellektüel gelişmişlikleri, karakterlerinin şekillenmeye başladığı yıllarda almış oldukları kültürel ve psikolojik etkiler belirler... Sonuçta, atom bombası üretiminde tamamen farklı kökenlere sahip bilim adamlarının çalışmış olmaları, çağın bu en tehlikeli buluşunun ne ölçüde melez bir karaktere sahibolduğunu gösterirken, diğer yanıyla da ırkçı düşüncelerin nekadar ahmakça olduklarını bir kez daha sergilemektedir...

 

Manhattan Projesi’nin başına geçirilen J. Robert Oppenheimer, fizik doktorasını 1927 yılında Göttingen Üniversitesi’nde tamamlamıştır. O’nu doktora için Merkezi Almanya’daki Göttingen Üniversitesi’ne davet eden Alman teorik fizik profösörü Max Born (1882- 1970), 1954 yılında Nobel fizik ödülünü alacaktı. Oppenheimer, aynı Alman üniversitesinde, quantum teorisini ilk uygulayan Niels Bohr ve 1933 Nobel fizik ödülünü Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger ile paylaşan İngiliz teorik fizikçisi Paul Dirac gibi daha birçok değerli fizikçi ile birlikte olacaktı... Max Born, 1933’de Nazi iktidarı ile birlikte Almanya’yı terkedenlerdendi ve 1953’e dek İngiltere’de yaşayacaktı. Niels Bohr, Danimarka, Kopenhag (Copenhagen) doğumlu bir Yahudi idi. Ve yine ünlü relativite teorisi ile nükleer enerjinin değişik amaçlarla kullanımının teorik temellerini hazırlayanların başında gelen kişi olarak Albert Einstein, yukarıda da belirtildiği gibi Yahudi asıllıdır.

 

 

 

 

not 2: Özünde değişen birşey yok, ya da Nazi Almanyası’nın izinde uygun adım gidilirken

 

Emperyalist sistemin krizi derinleştikçe, “demokratik” Batı, Nazi Almanyası’nı aratmayacak uygulamaları Ortadoğu coğrafyasında ve dünyanın başka köşelerinde sahneye koymaktadır... Güney Vietnam’da süren direnişin halk tabanını yoketme amacıyla 1968- 71 yıllarında CIA tarafından yürütülen ve 40 bin kadar aydın insanın ağır işkencelerle öldürülmelerine yolaçan gizli Phoenix (Feniks) operasyonunun yeni bir biçimi bu kez CIA- MOSSAD ortaklığı ile Irak’ta uygulamaktadır. ABD servislerinin ve savaş makinesinin tüm bu cinayetleri, özellikle Irak halkının aydınlarına yönelik planlı cinayetleri, Nazi Almanyası’nın Polonya’da, Ukrayna’da ve daha başka coğrafyalar da yürütmüş olduğu operasyonlardan daha da canice yöntemleri içermektedir. İngiliz, Fransız ve son olarakta Amerikalı emperyalistlerin Nazi Almanyası’ndan daha insancıl olduğunu, sömürge halklarına karşı çok daha insani yöntemler uyguladıklarını kimse iddia edemez. Buna karşın günümüzde ABD emperyalizminin sergilemekte olduğu kötülüklerin ve vahşetin, bazı alanlarda Nazi Almanyası’nı çok gerilerde bıraktığını rahatça söyleyebiliriz...

 

Nazi güçlerinin elinde seyreltilmiş Uraniumlu mermiler yoktu. Varşova’da ve ölüm kamplarında olanları saymazsak, onlar (Naziler) girdikleri herhangi bir yerde Vietnam’da ve Irak’ta olduğu kadar sistematik bir yıkım, yağma ve kitle katliamı gerçekleştirmediler... Naziler herhangi Batı ülkesinin ekonomik altyapısını toptan çökertmek gibi bir girişimde bulunmadılar ama, Pentagon planlı ve sistematik saldırılarla Irak’ın tüm elekterik santrallarını, su, ulaşım ve haberleşme şebekelerini çökertti ve halkı derin bir yoksulluğa mahkum ederek köleleştirmek istedi. Tamamen aynı hedeflere yönelik olarak 78 gün süren Yugoslavya bombardımanı sırasında da Yugoslav halkının tüm ekonomik altyapısının çökertilmesi ve halkın derin bir yoksulluğa mahkum edilerek köleleştirilmesi hesaplandı. Bu 78 gün içinde Yugoslavya’ya -aralarında seyreltilmiş Uraniumlu olanlarda bulunan- 22 bin ton bomba yağdırıldı. Bu göreceli küçük ülkeye, tüm II. Dünya Savaşı boyunca olana eşit düzeyde zarar verildi... Krizden önce halkının ekonomik durumu Avrupa düzeyinde olan Yugoslavya, kışkırtılan ekonomik krizin ve içsavaşın ardından başlatılan ve 78 gün süren bombardımanla birlikte, bir anda derin bir yoksulluğa itildi. Nüfusun yarısının gelir düzeyi açlık sınırı olan günde 1- 2 Dolar civarına indi... Ve yine Irak’ta gerçekleştirilmiş olan tarih yağmasını ve yıkımını Naziler herhangi bir ülkede yapmadılar.

 

ABD’nin sınırları dışındaki gizli sorgulama ve işkence merkezleri; gemilerin ve uçakların kullanıldıkları işkenceli sorgu merkezleri; Nazi yönetiminin aklına gelmemiş olan karanlık yöntemler günümüzde ABD yönetimi tarafından kullanılmaktadır. Guantanamo bunların sadece bilinenlerinden birisidir... İzlediğim kaliteli olmayan bir türkçe TV dökümanterinde, genç yapımcı, Guantanamo içindeki bölümlerden birinin adının X- ray olduğunu ve bunun ne anlama geldiğini veya sözkonusu bölüme bu adın neden verildiğini bilemediklerini söyledi. Mükemmel ingilizce bildiği anlaşılan bu genç gazeteci eğer ciddi bir ansiklopediyi açıp X- ray maddesine bakmış ve okuduğu üzerine biraz düşünmüş olsaydı, sözkonusu adın anlamını hemen çözerdi herhalde...

 

Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen tarafından 1901 yılında keşfedilen X- ışınları veya ingilizcesi ile X- rays, biryandan modern fizik çağını müjdelerken, diğer yandan da tıpta devrime yolaçacaktı. X- rays sayesinde hekimler hastalarının iç organlarını rahatça görebileceklerdi... Anlaşılan Guantanamo’nun X- rays adlı bölümü, kampa getirilen tutsakların konuşturuldukları, beyinlerinin içinde olanların görüldüğü veya okunduğu, açığa çıkartıldığı özel sorgu yeridir. Eğer gazeteci biraz düşünseydi ve cesaret etseydi, X- ray bölümünde kurbanı konuşturmak için hangi psikolojik, kimyasal- biyolojik ve fiziki yöntemlerin kullanılmakta olduğunu, -Dr. Mengele’yi aratmayacak biçimde- canlı denekler üzerinde ne tip araştırmalar yapılmakta olduğunu sorabilir ve belki gerçeği birazcıkta olsa açığa çıkartabilirdi. Fakat şüphesiz doğru sorular sorabilmek için, üzerine soru sorulacak konu hakkında daha önceden doğru birtakım bilgilere sahibolmak gerekmektedir. Guantanamo röpörtajına giden gazeteciler faşizm ve faşist servisler hakkında önceden birtakım asgari doğru bilgilere sahip olabilselerdi, işlerini daha iyi başarırlardı herhalde...

 

ABD yönetimi vaktiyle Nazilerin uygulamış oldukları yöntemleri geliştirirken, Avrupa’nın yönetici eliti de kendi egemenlik alanlarında ABD’nin sözkonusu yasadışı faşist yöntemlerine izin vermekte, suç ortağı olmaktadır. Bunda da şaşacak bir yan yoktur; çünkü, eski Nazi örgütlenmeleri II. Dünya Savaşı sonrası ABD yönetimi tarafından Avrupa’da yeniden diriltilmişler, ABD servislerinin denetiminde yeniden organize edilmişlerdir... Ve yine Eski Nazi servislerinin yöneticilerinin yardımlarıyla 1947’de kurulmuş olan CIA, başta SS ve Gestapo uzantısı Federal Almanya servisleri olmak üzere Avrupa’nın en güçlü servisleri ile ortak çalışmaktadır. Yine Avrupa’nın en büyük devletleri -Nazi toplama ve izalasyon kamplarını çağrıştırır biçimde- göçmenler için toplama kampları kurmayı planlamaktadır ama, tepkiler nedeniyle şimdilik biraz geriye adım atmışlardır. Ve yine onlar, tepkileri ve maliyeti hesabederek sözkonusu kapları daha ucuza Kuzey Afrika’da oluşturmayı düşünmektedirler...

 

Varşova Yahudi gettosu olarak ayrılan bölgenin çevresinin Naziler tarafından bir duvarla çevrilmiş olmasından esinlendiği anlaşılan ırkçı İsrail devleti, vaktiyle kendisini aşağılamış olan aynı Batı’nın desteğiyle Filistin halkını varşova gettosunda olandan çok çok daha yüksek ve uzun bir duvarla hapsetmeye çalışmaktadır... Yaklaşık 200 yıldır ağır biçimde sömürdüğü Latin Amerika halklarının işsizlik ve yoksulluk nedeniyle kuzeye zorunlu göçlerini engellemeye çalışan ABD yönetimi, biryandan yeni anti- demokratik göçmen yasaları getirirken, diğer yandan Meksika sınırında kurmuş olduğu elektronik duvarın yanına bir de Çin seddi gibi 80 kilometrelik yüksek bir beton duvar örmeyi planlamaktadır. Ve son Olarak W. Bush, aynı sırıra ABD askeri güçlerini koşullandırma kararını almıştır. ABD ordusuna bağlı bazı güçlerin Meksika sınırına yığılması, 1913- 21 yıllarında 28’nci ABD Başkanı olan ve küçük ülkelerin gümrük duvarlarını yıkarak ABD sermayesini en geniş alanlara yayan, ABD’yi gerçek bir dünya imparatorluğu düzeyine yükselten Woodrow Wilson’un 1914 yılında ABD askeri güçlerini Meksika’ya sokarak halk hareketini ezmesini ve bu ülkedeki ABD sermayesinin yararlarını garanti altına almasını anımsatmaktadır. Kanada, ABD ve Meksika gibi ülkeleri içine alan ve ekonomik açıdan AB benzeri olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Birliği (NAFTA) adlı kuruluşla ABD tekelleri Meksika’ya rahatça girebilmekte, bu ülkedeki ekonomik dengeleri çökertebilmektedirler ama, aynı sürecin bir sonucu olarak işsizliğe sürüklenen Meksika halkının ve diğer Latin Amerikalı halkların kuzeye gelmelerinin yolu kesilmektedir...

 

Aslında, yukarıda özetlenene tamamen benzer süreçler Avrupa’da da gelişmektedir. Özellikle sömürülen Doğu’dan ve Güney’den gelen zorunlu göçe karşı yeni faşist yasalar getirilmektedir. Halkından kopuk ihanet içindeki yöneticileri üç- beş Dolar’a satıl alınan Türkiye gibi ülkeler, “Gümrük Birliği” adı verilen anlaşmalarla Avrupalı tekellerin mallarına kapılarını sonuna dek açarlarken, bu sürecin bir sonucu olarak daha da bozulan ekonomik dengelerle birlikte sayıları artan işsizlerin karşılarına hertürlü engeller dikilmektedir. Türk işçilerine Avrupa’da serbest dolaşım hakkı tanınmayacağı açıkça ilanedilmektedir. Diğer yandan, İspanya ile Afrika arasındaki su geçidinin İspanya tarafına elektronik bir duvar örülmüştür bile. Polisin yetkileri, tutuklama, gözaltı ve sorgu yöntemleriyle ilgili yeni faşist yasa önerilerinden biri son olarak İngiliz Avam Kamarası tarafından geri çevilmiştir ama, Avrupa’nın en acımasız ırkçı faşist polis gücünün İngiltere’de olduğu bilinmektedir. Bundan bir yıl önceki (2005) G- 8 toplantısı sırasında Londra’da yaşanan karanlık metro bombalamalarının hemen ardından, esmer görünümü nedeniyle Londra polisi tarafından sorgusuz sualsiz ve dur bile denmeden kafasına sıkılarak infaz edilen masum Brezilya vatandaşı ile ilgili olay, açıklanmaya çalışılan ırkçılık gerçeğinin en somut kanıtlarından birisidir...

 

Aynı zengin Batılı devletler, altına imza atmış oldukları 10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, 28 Temmuz 1951 tarihli Göçmenlerin Konumlarının Düzenleyen Anlaşma’yı, 28 Eylül 1954 tarihli Vatansız Kişilerin Dumunu Düzenleyen Anlaşma’yı, 20 Kasım 1959 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni, 14 Aralık 1960 tarihli Koloni Ülkelerin ve Halklarının Bağımsızlıkları’nı Garanti Altına Alan Anlaşma’yı, 16 Aralık 1966 tarihli Uluslararası Yurttaşlık ve Politik Haklar Anlaşması’nı, 7 Kasım 1967 tarihli Kadınlara Yönelik Ayrımcılığı Yoketme Bildirgesi’ni, insan hakları ile ilgili tüm sözleşmeleri artık akıllarına bile getirmek istememektedirler (bak, Sinbad Linkler: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ; United Nations Universal Declaration of Human Rights  ; http://www.uksociety.org/human_rights_drc.htm ; http://www.uksociety.org/human_rights_iccpr.htm ; http://www.uksociety.org/human_rights_refugees.htm ; http://www.uksociety.org/human_rights_crssp.htm ; http://www.uksociety.org/human_rights_dgiccp.htm ; http://www.uksociety.org/human_rights_dedw.htm ).

 

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında madde madde sıralanan ve kişilerin dillerine, renklerine, uluslarına, cinsiyetlerine bakılmaksızın sözkonusu hakları kullanılmalarının garanti altına alınmış olduğunu belgeleyen imzalar artık hatırlanmak istenmemektedirler. Başta ABD olmak üzere Batılı güçlü devletler, kişinin yaşam hakkını, yaşanabilir konut sahibi olma hakkını, kendisini ve ailesini insan gibi geçindirebilecek bir iş sahibi olma hakkını, sağlıklı bir yaşamla ilgili haklarını, seyyahat (gezi) özgürlüğü hakkını ve sığınma hakkı gibi daha onlarca ve onlarca insani hakını imzalarıyla garanti ettiklerini çoktan unutmuşlardır. Ve kendi suçlarını gizleyebilmek için derin bir ikiyüzlülükle, “insan hakları raporları” yayınlamakta, sömürdükleri, geri bırakılmalarında başrolü oynadıkları ülkelerin politik önderlerini “insan haklarını çiğnemekle” suçlamaktadırlar. Fakat biraz araştırılınca, “insan haklarını çiğnemekle” suçlanan ve ayrıca çiğneyen önderlerin iktidarının gerisinde de “insan hakları savunucusu” Batı yönetimlerinin durduğu görülebilmektedir. İnsan haklarını ciğnemekle suçlanan önderler sonuçta bizzat Batılı merkezler tarafından iktidara taşınmış olmasalar bile, yönetmekte oldukları ülkeleri emperyalist sistemin bir parçası olduğu için, buralarda gelişen hak ihlallerini emperyalist başkentlerin politikalarından soyutlayarak ele almaya kalkmak, ikiyüzlülüğün en derini olmaktadır.

 

ABD yönetimlerinin istemleri ve bilgileri doğrultusunda ABD servislerinin Nazi savaş suçlularını yeniden örgütleyip silahlandırdıkları konusunda kesinleşmiş çok bilgi vardır... Örneğin, Nobel Barış Ödülü’nün (1973) sahipleri arasında olan Henry Kissinger, ABD’nin Avrupa’da görev yapan istihbarat kuruluşunda yüzbaşı rütbesi ile 1945 yılından 1949 yılına dek çalışmıştı. Kissinger’in verdiği raporlardan birkısmı 1985 yılında açığa çıkacaktı. Yahudi asıllı olan Kissinger, bu raporlarında, 6 milyon Yahudinin sistematik olarak katledilmesinden sorumlu Nazi subaylarının ABD tarafından yeniden örgütlenmesini istemekteydi... 

 

Yine örneğin, Nazi Almanyası SS gurup lideri olan Neo Nazi Hans Otto, 9 eylül 1952 günü Frankfurt Cinayet Masası’na gelecek ve herşeyi itiraf edecekti. Planlanmış sabotaj eylemlerini, uçurulacak köprüleri, öldürülecek politik kişilikleri bir bir anlatacaktı. İçinde olduğu örgütlenmenin mali kaynaklarını açıklayacaktı. Ve ardından birsürü eski Nazi subayı tutuklanacaktı. Tutuklananlarla birlikte modern otomatik silahlar, bol miktarda cephane, tahrip kalıpları/ palayıcı maddeler, ve ayrıca Komünist Partisi (KPD) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesi politikacıların adlarının sıralandığı ölüm listeleri elegeçirilecekti...

 

Alman Gençlik Birligi (BJD) adı ile çalışan ve 22 ocak 1951’de Başkan Truman’a da bir mektup yollamış olan Teknik Hizmetler adlı paravan örgütün üst düzeyde gizli bir bölümü vardı. Elegeçen silahlar, cephaneler ve ölüm listeleri sözkonusu gizli örgüte aitti. Yakalanan örgüt üyelerine ve diğerlerine, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD askeri üssünde silahlı eğitim veriliyordu. Bu eğitime, cinayet ve işkence yöntemleri dahildi. Eğitimi, Albay ünüforması taşıyan Sterling Garwood adlı bir Amerikalı veriyordu. Aynı kişinin beş ayrı adı daha vardı. Egitim gören eski Nazi subaylarının aylıkları 500 ile 1000 Mark arasında idi ve 1950’li yıllar için  bu yüksek bir ücretti. Paraları, eğitimi veren Sterling Garwood getiriyordu. Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes’i üreten Daimler Benz firması ve daha birçok büyük şirket, eski Nazi savaş suçlularından oluşan bu silahlı faşist örgüte ekonomik yardım yapıyordu. Para sorunları yoktu.

 

Eğitim görenlerin arasında, Fransa’da Oradour’da bir klise de aralarında kadın ve çocukların da oldugu 548 sivili öldürmekten aranan ve yine Tulle’de 120 sivili öldüren SS celladı Heinz Lammerding’de vardı. Örgütün içinde, sorumlu konumlarda olan bezer kişiliklerin adları uzun bir liste oluşturuyordu. Mevcut yüzlerce somut kanıta karşın, tutuklular iki hafta sonra serbest bırakılacaklardı. Dava, başsavcı Hubert Schrobber tarafından sessizce kapatılacaktı. Çünkü, ABD Dışişleri Bakanlığı yargıya müdahale etmişti. ABD yönetimi, yakalananların Amerika’nın gizli haberalma eylemleri çerçevesinde çalıştıklarını bildirmişti. Davayı ustaca kapatan başsavcı Hubert Schrobber, Ağustos 1955’de Federal Alman iç istihbarat kuruluşu olan Anayasayı Korumak için Federal Ofis (BfV, Bundesamt für Verfassungsschutz) adlı örgütün başına getirilerek ödüllendirilecek ve bu görevinde 18 yıl kalacaktı.

 

“İnsan hakları savunucusu” Batı yönetimleri, ekonomik sömürü sistemlerinin ve politik etkinliklerinin tehlikeye girdiğini hissettiği an, “insan haklarını ihlal” ile suçladıkları geri bıraktırılmış ülkelerde en kanlı askeri darbeleri örgütlemekten bir an için bile geri durmamaktadırlar. Latin Amerika’da, Ortadoğu’da, Afrika’da, Güney Asya’da bu tip darbeler üzerine onlarca ve onlarca örnek verilebilir. Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinin, Beyaz Saray tarafından “our boys” (“bizim oğlanlar”) olarak adlandırılanlarca yapıldığını herkez bilmektedir...

 

CIA, MI-6, BND, MOSSAD ve benzeri servisler, sıradan casusluk eylemlerinin ötesinde, dünyanın değişik coğrafyalarında emperyalist politikaların yaşama geçirilmeleri için mevcutturlar asıl olarak. Nerede kanlı Amerikancı bir darbe gerçekleşiyorsa, içinde sözkonusu servislerden birinin veya birkaçının parmağını görmek olasıdır. Bunların örgütlenme modelleri ve kullandıkları yöntemler GESTAPO örgütlenmesininkinden hiç te farklı değildir... Örneğin, Irak’ın işgali operasyonunda CIA, MI-6 ve MOSSAD gibi kuruluşların birlikte çalıştıkları herkesçe bilinmektedir ama, son olaran Federal Almanya dış istihbarat servisi BND’nin de aynı sürece büyük katkıları olduğu açığa çımıştır. Mussaddık’a, İran halkına yönelik darbe CIA ve MI-6 tarafından birlikte hazırlanmış olduğu gibi, kanlı Endonezya darbesi de yine aynı kuruluşlar tarafından ortaklaşa tezgahlanmıştır. Ve örnekler uzayıp gitmektedir.

 

Bilindiği gibi 1947 yılında kurulan CIA’nın baş mimarları arasında, Reinhard Gehlen yeralmaktadır. Orgeneral Reinhard Gehlen, Nazi askeri istihbaratının Sovyetler Birliği cephesindeki “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmesinin başında olan kişidir... Yine Reinhard Gehlen, eski savaş suçlusu SS ve Gestapo subayları ve aynı faşist örgütlenmelerin diğer daha alt düzeyde görevlileri ile Alman dış istihbarat servisini veya tam adıyla Federal İstihbarat Servisi BND’yi (BUNDESNACHRICHTENDIENST) 1956 yılından kurmuş ve 1968 yılına dek yönetmiş olan kişidir. Kısacası, Naziler halen bir başka görünümle iktidardadırlar. Ve günümüzdeki postmodern faşizmin en mükemmel maskesi “liberalizm” olmaktadır...    

 

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

 

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

 

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

 

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

 

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam”

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine 29 Mayıs 2006

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006)

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

http://www.sinbad.nu/