Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

 

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine

 

Tüm Batı Avrupa’nın İspanya sınırına dek Nazi Almanyası’nın işgali altına girmesinden bir yıl bir ay sonra, ve yine Nazi Almanyası’nın üç milyonu aşkın asker, 3 300’ü aşkın tank, 7 bini aşkın top, 600 bin motorize araç ve 2 700 uçakla “Barbarossa Operasyonu” çerçevesinde 22 Haziran 1941 günü üç koldan Sovyetler Birliği’ni işgale başlamasından bir ay sonra, The New York Times’ın 24 temmuz 1941 tarihli sayısında -geleceğin ABD Başkanı- Truman, “Savaşın kaderi Almanya’dan yana dönerse Rusya’ya, Rusya’dan yana dönerse Almanya’ya yardım etmeliyiz; böylece taraflar mümkün olduğunca fazla insan öldürmüş olurlar.”, diye yazarak ABD’yi yöneten mali- sermaye politikacılarının insanlık dışı faşist ve emperyalist düşünce yapısını belli edecekti. ABD’nin enerji yollarını, petrolünü kestiği Japonya 7 aralık 1941 günü Havai’deki Pearl Harbor deniz üssüne saldırmasa, ABD’nin savaşa girmesi daha da gecikecekti. Sonuçta, Avrupa, Japonya ve özellikle Sovyetler Birliği alabildiğine ağır kayıplara uğrarken, ciddi kayıplar vermeden ve anayurdunda herhangi bir kayba uğramadan savaştan çıkan ABD’nin endüstrisi, savaş süreci boyunca alabildiğine militarize olacaktı...

 

ABD’nin Sovyetler Birliği’ni Japonya’ya karşı savaşa girmekten alıkoyma çabalarına karşın, Sovyet güçlerinin Mançurya’da bululunan çok güçlü Japon Kwantung Ordusu’na karşı kazandığı zafer, Truman’ın Yalta Konferansı kararlarını geçersiz kılma çabasını boşa çıkartacaktı. Bu zaferle birlikte Truman’ın Sovyetler Birliği’ni Asya’nın doğusunda ve güneyinde gelişecek süreçlerden tamamen dışlama hesapları bozulacaktı. Aynı zaferin bir sonucu olarak Sovyetler Birliği yönetimi, Çarlık Rusyası’nın 1905’de Japonlara yitirmiş olduğu toprakları geri alabilecekti. Yine Japon Kwantung Ordusu’na karşı kazanılan zafer ve bu zaferle elde edilen tüm ağır ve hafif silahların ve uçakların Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na devredilmeleri, komünistlerin Çin’de zaferi kazanmalarına yardımcı olacaktı. Sovyet askeri yardımı sayesinde Çin Halk Kurtuluş Ordusu, baştan beri ABD yönetiminin güçlü mali, askeri ve politik desteğini arkasına almış Chiang Kai-shek güçlerine, Kuomintang’a karşı saldırı başlatma kapasitesine sahibolacaktı.

 

Sonuçta, Çin halkının bu ikinci büyük içsavaş süreci Çin komünistleri lehine kesinlikle noktalanacaktı. Chiang Kai-shek, elinde kalan sınırlı sayıdaki karşıdevrimci güçlerle birlikte 1949 yılında -Doğu Çin Denizi ile Güney Çin Denizi’nin birleştikleri yerdeki- Formoza adasına sığınırken, 1 Ekim 1949 günü Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu resmen ilanedilecekti. ABD’nin Çin için hiç istemediği böyle bir sonuç, Sovyetler Birliği’nin Çin üzerindeki etkisini arttıracaktı. Ve 1970’li yılların başına dek sosyalist sistem bütünlük içinde güçlü bir görünüm yansıtacaktı.

 

ABD’nin Asya’nın doğusu ile ilgili savaş sonrası planları, sadece Japonya ve sorunlu olarak Filipinler ve yine sorunlu olarak Hindiçini’de yaşama geçebilecekti. Filipinler’in denizden ablukaya alınması sayesinde, ABD ve işbirlikçilerinin egemenliğine karşı başlamış olan isyan sekiz yıl sonra, 1954’de yokedilebilecekti. Maoist eğilimli güçlü Hukbalahap halk ayaklanmasının Filipinler’de yenilgiye uğratılabilmesi ile ABD’nin bu ülkedeki egemenliği sağlanabilecekti. Buna karşın Filipinler asla istikrarlı bir rejime kavuşamıyacak, halkına ihanet eden soyguncu haydut yöneticilerin elinde ülke, Batı’nın pedofillerinin öndegelen uğrak yeri olacaktı. Teneke mahalleri ile filipinler, çocuk seksinin, ucuz seks turizminin, köle ticaretinin ve birbirini izleyen askeri darbelerin merkezi haline gelecekti. Hindiçini’de ise sayısız korkunç trajediler yaşanacak ve sonuçta Vietnam halkı 1973 yılında ABD işgalci güçlerine karşı büyük zaferini kazanacaktı. Ve 1975 yılında iki Vietnam’ın birleşmesi ile bu zafer gerçek anlamıyla noktalanacak ve taçlanacaktı.

 

İşsavaş ve Japonlara karşı direniş yıllarında kazandığı başarılar sonucu, topluma egemen ataerkil düşünce yapısı ile efsaneleşmiş olan Mao Tse Tung’un uygulamaya çalıştığı hayalci ekonomi politikaları; ülkeyi kaosa iten “Kültür Devrimi” gibi rakiplerine yönelik politik manevraları sonucu 1970’li yıllarda Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin araları açılıncaya dek, Sovyetler Birliği, Çin’e büyük ekonomik ve teknolojik destek sağlayacaktı... Sonuçta, Mao efsanesine dokunulmadan Maoizm’in tasviye edilmesiyle birlikte Çin, politik istikrara kavuşup ekonomik anlamda kendisini toparlayacaktı. Ve yine Çin, ekonomik gelişmede büyük hamleler yaparak günümüzdeki güçlü konumuna yükselebildiği gibi, ABD saldırganlığına ve yayılmasına karşı başta Rusya Federasyonu olmak üzere Asya’nın belli başlı ülkeleriyle birlik arayışları içine girecekti...

 

Aynı süreçle veya “Soğuk Savaş” süreciyle ilgili olarak, Sovyetler Birliği’nin ve Çin’in destekleri olmadan Vietnam halkının kahramanca direnişinin zafere ulaşmasının olanaksız olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, 1958- 59 Küba Devrimi’ni (1 Ocak 1959) sözkonusu gelişmelerin dışında görmemek gerekir. ABD’nin burnunun dibindeki Küba Devrimi, kendi içdinamikleri ile başlayıp tamamen kendi halkının gücüyle başarıya ulaşmış olsada, bu devrimin sosyalizme doğru evrimi ve ABD baskısına direnebilecek gücü bulabilmesi, Sovyetler Birliği’nin varlığı sayesinde olabilmiştir. Şüphesiz yine de halkın güçlü biçimde desteklemediği bir devrim ne ölçüde enternasyonal yardım alırsa alsın ayakta duramaz. Küba yönetimi, sağlayabildiği büyük halk desteğini, diğer bazı birçok sosyalist rejimden farklı olarak şekillendirebildiği demokratik yapısı sayesinde elde edebilmiştir...

 

“Soğuk Savaş” süreci içinde daha birçok başarılı ulusal kurtuluş savaşı gerçekleşmiştir. Afrika’da Portekiz sömürgeleri olan Angola’da ve Mozambik’te gerçekleşen devrimler, Portekiz’in’de faşist Salazar diktatörlüğünden burjuva demokratik bir düzene geçebilmesine yardımcı olmuştur. Ve nasıl Küba enternasyonal bir dayanışma ile ayakta durabilmişse, Angola halkına yönelik karşı- devrimci saldırılar da karşılarında Kübalı askerleri bularak püskürtülmüşlerdir... Benzer örnekler uzayıp gitmektedir. Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin bir ekonomik ve politik denge unsuru olarak varlığı, kendilerine “Bağlantısızlar” adını takmış olan ve emperyalizmden göreceli olarak bağımsızlaşıp ulusal ekonomilerini güçlendiren ülkeler için en büyük dayanak olmuştur...

 

Kısacası, Truman’ın emriyle Hiroşima ve Nagasaki kentlerinde patlatılan atom bombalarına karşın, dünyanın tek egemeni olmaya yönelik emperyalist ABD düşleri yaşama geçememişlerdir. Dünyadaki güçler arasında göreceli bir denge oluşmuştur. Bu denge sayesinde eski sömürge alanlarında ulusal devrimler gerçekleşebilmiş, yeni sosyalist yönetimler veya sosyal adaletçi yönetimler kurulabilmiştir... Sovyetler Birliği’nin 1949 yılında gerçekleştirdiği başarılı atom bombası deneyi, ABD’nin dünyanın tek egemeni olma düşlerini ertelemesine yolaçan ve sonuçta sistemler arasındaki dengenin oluşmasını sağlayan başlıca olay olarak tarihte yerini almıştır. Sovyetler Birliği’nin askeri teknolojide ve uzay teknolojisinde elde edebildiği hızlı başarılar, ABD saldırganlığının günümüzde olduğu gibi yıkımlara ve işgallere yönelmesini ve dünya imparatorluğu için tüm olanaklarıyla saldırıya geçmesini en az bir kırk yıl frenleyebilmiştir. Ve farklı sistemler arasında kurulan göreceli denge ile birlikte özellikle karmaşık yapıda silah teknolojileri, nükleer silahlar, füzeler ve uzay teknolojileri üzerine nefes kesen bir yarış, asıl olarak ABD yönetimlerinin kışkırttıkları halklar için alabildiğine pahalı bir silahlanma yarışı başlamıştır...

 

Savaş yıllarında ABD ekonomisinin alabildiğine militarize olduğunu yazmıştım... Daha 1943 yılında ABD’deki tüm üretimin yüzde 38’i savaş malzemesi idi ve geriye dönüşü olmayan elektronik sofistike (karmaşık yapıda) silahlar, füze sistemleri, savaş uçakları üretmek kâr üstü kârlar sağlayabilmek için en elverişli yol olmaktaydı. Savaş sırasında gerçek anlamıyla palazlanan ve ABD ekonomisine egemen olan askeri- endüstri kompleksler, yeryüzünde gerilimin sürekli canlı tutarak kasalarını daha fazla doldurma olanağı elde edeceklerdi. Uluslararası arenada süren yüksek gerilim, bu tekellerin azami kârların garanti edilebilmesi açısından yaşamsal önem taşımaktaydı. Kısacası, savaş sonrası gerilimi yükselten ve silahlanma yarışını hızlandıran nedenlerin başlıcası, ABD ekonomisinin savaş sırasında militarize olması ve bu yolla elde edilebilen yüksek kazançlar, kâr üstü kârlardı. Bilindiği gibi kâr üstü kâr deyiminden amaç, silah endüstrisine veya bir başka büyük endüstriye yan üretim yapan kuruluşların elde ettikleri artı değerin veya kârın önemli birkısmınında ürüne son biçimini verek asıl tekeller, mali- sermaye gurupları tarafından yutulması anlamına gelmektedir.  

 

Batı, özellikle İngiltere, Sovyetler Birliği’ni yokedeceği ve bu arada kendisi de yıpranacağı umuduyla Hitler’in yükselişine seyirci kalmıştı. Batı, tüm yardım çığlıklarına karşın Avusturya’nın ve Çekoslavakya’ya ait Südetler bölgesini Nazi Almanyası tarafından işgaline sessizce gözyummuştu. New York kentindeki ABD’nin en güçlü mali merkezi ve dünyanın mali sembolü Wall Street’in Hitler’in yükselişinde büyük katkıları vardı. Almanya’yı bombalayan İngiliz ve Amerikan pilotlarının ellerindeki haritalarda vurulmaması gerek Amerikan yatırımlarının yerleri ayrıntılı olarak işaretlenmişti... Batı’nın düşlerini ve planlarını iyi bilen Stalin yönetimi, Nazi Almanyası ile Ağustos 1939’da Saldırmazlık Anlaşması (Molotov- Ribbentrop Pakt) imzalayarak bu entrikaları boşa çıkartmaya, Sovyetler Birliği’ne zaman kazandırtmaya çalışmıştı. Diğer yandan derin şüpheler taşıyan ve yeterince analitik düşünemediği gibi sosyalizmin özüne aykırı alabildiğine baskıcı kaba yöntemler uygulayan Stalin’in Troçkist oldukları düşüncesiyle 30 bin subayı 1937’de öldürülmüş olması, Kızıl Ordu için çok büyük bir kayıp olmuştu... Sonuçta, Avrupa’ya egemen olan Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne yine de saldıracak ve ülkenin tüm Avrupa bölümü baştan aşağı yıkacaktı. Sovyet halkları 25 milyonu aşkın kayıp vereceklerdi... Tarafların iyice yıpranmaları için bekleyebildiği kadar savaşın dışında kalan ABD’nin Normandiya çıkartması, Sovyet güçlerinin Avrupa’da ilerlemelerini durdurmak amacıyla yapılmıştı asıl olarak. Sovyet Kızıl Ordusu’nun Nazi güçlerine karşı Moskova ve Stalingrat önlerinde ve Kursk’ta kazanmış olduğu -savaşın kaderini tayin edici- kesin zaferlerin ardından ve Kızıl Ordu’nun artık Doğu Avrupa sınırlarına ulaşmasından sonra Normandiya çıkartması gerçekleştirilecekti. Kısacası, savaşın asıl yükünü çeken, en büyük kayıpları veren ve faşizme karşı zaferin altına imzasını atanlar Sovyet halkları idi ama, hazıra konan, zaferi çalan ABD emperyalizmi olacaktı. Ve büyük acılar çekmiş Sovyet halkları, savaş sonrasında, Hitler’in izinde yürümeye kararlı aşırı sağcı Truman yönetiminin başlattığı yeni bir saldırıyla karşı karşıya kalacaktı... 

 

Nazi Almanyası 7 Mayıs 1945’de teslim olduktan hemen sonra, 8 Mayıs 1945’de ABD yönetimi, Başkan Truman, Sovyetler Birliği’ne yapılan tüm ödünç verme ve kiralama işlerini durduracaktı. Arayı bozma yolunda ilk adımları atan Sovyet tarafı değil, ABD tarafı olacaktı. Truman yönetimi, “Soğuk Savaş” adını alacak olan bu süreci başlatmakta oldukça aceleci davranacaktı... Yine ABD yönetimi, biryandan Nazi Almanyası bilim adamlarını ülkesine taşırken, öbür yandan önde gelen Nazi liderleri ve istihbarat elemanları ile hemen anlaşacak ve onları kullanmaya başlayacaktı. ABD servisleri, Sovyetler Birliği’ne karşı Nazi servislerinin deneyimlerinden yararlanma yoluna gidecekti. Kısacası Truman, Hitler’in mirasına sahip çıkmaktaydı. Ve Truman’ın ardından başkanlık koltuğuna oturacak olan D- günü’nün komutanı David Eisenhower (başkanlığı, 1953- 61), W Bush’dan yaklaşık yarım asır önce, adını açıkça telaffuz ederek Haçlı Seferi ilanedecekti. Eisenhower’in başlattığı Haçlı Seferi, hem sosyalist ülkelere ve hemde ulusal kaynaklarını kendi halklarına daha fazla açmaya çalışan Guatemala, İran ve benzeri ülkelere karşı ilanedilmişti. Sözkonusu Haçlı Seferi’ni, Latin Amerika, Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkelerinde kanlı Amerikancı askeri darbeler izleyecekti. İlk kurbanlar, Guatemala ve İran halkları olacaktı... (not 3: D- günü).

 

Birleşmiş Milletler, 25 nisan 1945’de Sanfransisko’da toplanan Uluslararası Kuruluşların Birleşmiş Milletler Konferansı (UNCIO) adını alan girişimle son biçimini alacaktı. Ertesi gün sonuçlanan konferansa çoğunluğu Amerika kıtasından 50 ülke davet edilmişti. Örgütün 111 maddeden oluşan yönetmeliği, katılan devletlerin temsilcileri tarafından 26 haziran’da imzalanacak ve 24 ekim 1945’de yürürlüğe girecekti. ABD bu kuruluşu emperyalist yararları yönünde manupule edebilmek, kendi yararları yönündeki operasyonlarına uluslararası bir meşruiyet kazandırabilmek amacıyla istediği gibi şekillendirmeye çalışmıştı ve bu konuda da oldukça başarılı olmuştu... ABD yönetimi, savaşta en ağır bedeli ödemiş olan sosyalist ülkelere karşı düşmanca tavrını Birleşmiş Milletler kurulurken de sürdürecekti. Savaş boyunca Nazi Almanyası ile yakın işbirliği yapan ve savaş sonrası öndegelen Nazilere yataklık eden Arjantin, Truman’ın insiyatifi ile Sanfransisko’da yapılan Birleşmiş Milletler Kuruluş toplantısına kurucu üye olarak çağrılacaktı. Savaşta en ağır yıkıma uğramış ve altı milyondan fazla evladını yitirmiş olan Polonya ise yine Truman’ın insiyatifi ile dışlanacaktı.

 

Avrupa’da, özellikle Almanya’da Nazi Partisi’ni desteklemiş mali sermaye gurupları yeniden canlandırılıp iktidara oturtulurlarken, Potsdam Konferansı sırasında ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında dört sektöre bölünmüş olan Almanya’nın parçalanması yolunda ilk adımlar da Batı tarafından atılacaktı. Yapılan anlaşmalara karşın, Hitler’i desteklemiş olan mali- sermaye gurupları Almanya’da yeniden diriltilmeye ve politik iktidarın ipleri de bu guruplarca desteklenen politikacılara teslim edilmeye başlanırken, ABD servislerinin yardımlarıyla eski Nazi savaş suçluları, Gestapo elemanları el altından gizlice yeniden örgütlenmeye başlanacaklardı... NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), 4 Nisan 1949 günü atılan imzaların ardından 24 Ağustos 1949 günü yaşam bulacaktı. Gerçek adı “Varşova Karşılıklı Yardım, Dayanışma ve Dostluk Anlaşması” olan ve Batı tarafından kısaca “Varşova Paktı” olarak adlandırılan kuruluş ise NATO’dan tam altı yıl sonra, 14 Mayıs 1955 günü kurulacaktı... Bu son karşılaştırmanın ardından, saldırının ABD önderliğindeki emperyalist Batı’dan geldiğini ve sosyalist ülkelerin daha çok savunma refleksi ile davrandıklarını söylemek herhalde pek yanlış olmayacaktır...

 

“Demokrasi” havarisi rolündeki ABD servislerinin denetiminde eski Nazi örgütlenmeleri canlandırılırlarken, CIA’da bir gurup Nazi istihbarat subayı ve Alman askeri istihbaratının Sovyetler Birliği ile ilgili bölümünün şefi General Reinhard Gehlen’in yardımları ile Eylül 1947’de kurulacaktı. Ve aynı yıl ABD, Truman Doktrini ve Marshall Planı aracılığıyla Avrupa’da egemenliğini perçinlerken, Balkanlar’a ve Doğu Akdeniz’e sabit bir adım atacaktı. Atılan sözkonusu ABD adımının birinci derecede ilk kurbanı Grek halkı olurken, ikincisi ise Türk halkı olacaktı... (not 4: Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler  )

 

Ağustos 1945’in başında Hiroşima’da ve Nagazaki’de yaşanan trajedilerin üzerinden yaklaşık bir ay geçtikten sonra, -zaten daha önce de yenilgiyi kabuletmiş olan ve barış görüşmelerine istekli olduğunu Stalin aracılığıyla ABD’ye iletmiş olan- Japonya, 2 Eylül 1945 günü Dışişleri Bakanı Shigemitsu Mamoru’nun imzaladığı belge ile kayıtsız şartsız teslim olacaktı. Nazi Almanyası, III. Devlet, bu olaydan dört ay önce, 7-8 Mayıs günleri kayıtsız şartsız teslim olmuştu. Görünüşte ortada ABD’ye, Batı’ya düşman bir güç kalmamıştı ama, ABD yeni düşmanını çoktan belirlemişti. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, Almanya teslim olduğu gün Truman, “müttefiki” Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanca tavrını açık etmeye başlamıştı. Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde patlattığı atom bombaları ile dünya egemenliği peşinde olduğunu ilaneden ABD yönetimi, bu hedefine doğru yürüyebilmek, saldıgan politikalarını kesintisiz sürdürebilmek için, korku kaynağı bir hayalet yaratmak, yeni düşmanlar üretmek zorundaydı. ABD’nin yarattığı yeni hayalet, korku kaynağı, Sovyetler Birliği’nden, sosyalist sistemden başkası olmayacaktı. Bu hayalete karşı “Soğuk Savaş” adı verilen yeni saldırgan bir politika başlatılacaktı. Şüphesiz bu, her an korkunç nükleer sıcak bir savaşa dönüşebilecek “Soğuk Savaş” olacaktı ve dünyamız sözkonusu tehlikenin kenarından en az üç- beş kez dönecekti...

 

NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü), sözkonusu düşmanca tavrın bir ürünü olarak ve Sovyetler Birliği’ni batısından çembere almak amacıyla kurulmuştu. Kuzeybatıdan güneybatıya doğru uzayan bu yayın kuzey ucunda kanat ülkesi olarak Norveç yeralırken, güney ucunda ise -Kore’ye asker yollamasının ardından 1952’de Yunanistan ile birlikte örgüte alınan- Türkiye bulunmaktaydı. Aslında Türkiye Cumhuriyeti, en tehlikeli konumdaki kanat ülkesi ve NATO içinde en büyük riski alan ülke konumundaydı. Yine Sovyetler Birliği ve -o dönemdeki- müttefiki Çin Halk Cumhuriyeti, doğudan SEATO (Southeast Asia Collective Defense Treaty Organization) ile çembere alınacaklardı. Doğudan güneybatıya doğru uzanan bu ikinci ekonomik, politik ve askeri kuşatma yayıyla ilgili anlaşma, 8 Eylül 1954 günü Manila’da imzalanacaktı...

 

Aslında SEATO, Vietnam Demokratik Halk Cumhuriyeti Halk Kurtuluş Ordusu’nun 7 Mayıs 1954 günü işgalci Fransız güçlerine karşı Dien Bien Fu’da kazandığı büyük zaferin hemen ardından, bu zaferin emperyalist Batı yönetimlerinde yaratmış olduğu korku ve panik duygularıyla imzalanmıştı. Aynı anlaşmaya, ABD’nin önderliğinde İngiltere, Fransa, Avustralya, Yeni Zellanda, Filipinler, Tayland ve Pakistan imzacı devletler olarak katılmışlardı. Ve anlaşma pratikte asıl olarak, Vietnam halkına ve diğer Hindiçini halklarına karşı kullanılacaktı. Sözkonusu anlaşmayla Hindiçini’de Sovyetler Birliği’ne ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı askeri bir duvar örülmeye çalışılacaktı. Bu saldırganlığın bedelini, öncelikle Vietnam halkı ve diğer Hindiçini halkları ödeyeceklerdi... Sonuçta SEATO 1977 yılında dağıtılacaktı. Çünkü artık Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin araları açılmış ve ABD- Çin yakınlaşması veya birçeşit ABD- Çin ortaklığı başlamıştı...

 

Diğer yandan, dağıtılan SEATO’nun işlevini görebilen ama, ondan daha dar kapsamlı olan ve aslında SEATO’dan önce yaşama geçmiş olan ANZUS anlaşması varlığını koruyacaktı... Katılımcıları ve amaçları açısından SEATO ile paralellik gösteren ANZUS anlaşması, ABD, Avustralya ve Yeni Zellanda tarafından -Pasifik Okyanusu bölgesinde “güvenliği” sağlama gerekçesiyle 1 eylül 1951 günü Kamberra’da imzalanmıştı. ANZUS’un asıl görevi de, Sovyetler Birliği’nin ve Çin’in çevresindeki çemberi tamamlayabilmekti. Anlaşmanın taraflarından olan Avustralya, İngiltere’den bağımsız davranarak aynı anlaşma çerçevesinde ABD’nin safında Kore savaşına katılacaktı. İleride Avustralya Vietnam’a da asker yollayacaktı... Ortaklardan Yeni Zellanda, nükleer enerji ile çalışan ve nükleer silah taşiyan ABD gemilerinin limanlarını ziyaretini 1985 yılında yasaklayınca, bu ülkenin üyeliği 1986 yılında geçici olarak askıya alınacaktı. Buna karşın Yeni Zellanda örgütten resmen atılmayacaktı... Sözkonusu anlaşma, Avustralya ile ABD arasında halen geçerliliğini korumaktadır. Ve bilindiği gibi, Pasifik ile Hint Okyanusu arasındaki stratejik su geçitlerini kontrol eden Timor Adası’na, “barışı koruma” bahanesiyle 2000 yılı içinde birlikte müdahale etmişlerdir...

 

Batı’da NATO ve doğuda SEATO ile Sovyetler Birliği’nin etrafında kurulmaya başlanan çemberin kopuk halkaları, 24 şubat 1955 günü İngiltere Kırallığı, Türkiye Cumhuriyeti, İran Kırallığı, Irak Kırallığı ve Dominyon Pakistan arasında imzalanan “Bağdat Paktı” veya asıl adıyla Middle East Treaty Organization ile tamamlanacaktı... Kısaca “Bağdat Paktı”nın imzalandığı dönem, antiemperyalist Arap milliyetçiliğinin yükseldiği ve bölgedeki Anglo- Amerikan kuklası monarşilerin korkuya kapıldıkları yıllardır...

 

Mısır’da 1952’de kansız bir askeri darbe ile İngiliz Kuklası Kıral Faruk yönetimden uzaklaştırılmıştı. Nasır yönetimi, Süveyş Kanalı’nı 26 haziran 1956’da millileştirmişti. Bu ulusal halkçı politikaya yanıt olarak İsrail- Fransız- İngiliz birlikleri 29- 31 ekim 1956 günlerinde Mısır’a saldırmışlardı... Sonuçta, NATO ile SEATO’yu birbirine bağlayan ve Sovyetler Birliği’nin etrafında örülen duvarı tamamlayan “Bağdat Paktı”nın NATO ile birleşen halkası Batı’da Türkiye olurken, Doğu’da SEATO ile birleşen halkası ise Pakistan olacaktı. Sovyetler Birliği’ni ekonomik ve askeri bir çemberle boğup yoketmeyi amaçlayan bu duvardaki tek çatlak olarak Afganistan, emperyalist bloğun dışında kalmıştı ve zaten o nedenle saldırıya uğrayacak, günümüzdeki trajik konumuna sürüklenecekti...

 

General Adül Kerim el- Kasım yönetimindeki ilerici bir askeri başkaldırı ile İngiliz kuklası Haşimi hanedanından Kıral II. Faysal’ın 14 temmuz 1958’de yıkılmasının ve Irak’ta Cumhuriyet ilan edilmesinin ardından, bu ülke Bağdat Paktı’dan çekilecekti... General Kasım ve bazı genç subaylarla başlayan başkaldırı, kısa sürede tüm Irak düzeyinde gerçek bir halk ayaklanmasına dönüşmüştü. Bu nedenle, halk ayaklanmasının kıvılcımını yakan askeri eylemi bilinen anlamda bir darbe olarak nitelemek olanaksızdır... Bölgeye, Ürdün’e ve Lübnan’a hızla deniz piyadeleri ve paraşütçü birlikleri sevkeden Amerika’nın ve İngiltere’nin Irak’a yönelik askeri müdahaleleri, öncelikle Sovyetler Birliği’nin ve ikincil olarak Çin’in gücü sayesinde engellenecekti. Suriye ile Mısır arasındaki şekillenmiş olan anti- emperyalist birlik, gündemdeki emperyalist müdahalenin engellenmesinde önemli rol oynayacaktı...

 

Irak’ın Bağdat Paktı’ndan kopuşunun ardından birliğin merkezi Ankara’ya taşınacaktı. USA yönetiminin desteğiyle, “Bağdat Paktı”nın devamı olarak, İngiltere, Türkiye, İran ve Pakistan arasında mart 1959’da CENTO (Central Treaty Organization) anlaşması imzalanacaktı... Askeri olmanın ötesinde bir ekonomik işbirliğini de içeren CENTO, İslam devriminin ardından İran’ın 1979’da birlikten kopması ve aynı yıl Pakistan’ın ortaklıktan çekilmesiyle sonbulacaktı...

 

“Bağdat Paktı” ve devamı olan CENTO, Sovyetler Birliği’nin güneyinde islam ülkeleri ve islami rejimlerle bir “Yeşil Kuşak” oluşturma pilanının ilk adımlarıydı aynızamanda. Özellikle Afganistan, Pakistan ve ayrıca Türkiye, İran, Suriye gibi halkı müslüman olan birçok ülkenin başına büyük dertler açacak olan “Yeşil Kuşak” politikası, USA yönetimi tarafından geliştirilerek yaşama geçirilecekti. Başkan Carter’in (Jimmy Carter, 39. Başkan, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı olan Zbigniev Brzezinski, 1977 yılında tam adıyla, “Yeşil Kuşak” politikasını resmen açıklanacaktı. Sözkonusu politikanın asıl mimarı olan Brzezinski, Afganistan halkının yaşamakta olduğu felaketlerden de birinci derecede sorumlu kişi olarak tarihe geçecekti... Kısacası, ABD yönetimleri saldırıdaydı. ABD ve ortakları, NATO, SEATO ve CENTO gibi anlaşmalarla Sovyetler Birliği’ni ekonomik, politik ve askeri bir çembere alarak boğma politikasını yaşama geçirmeye çalışıyorlardı...

 

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra’da ABD yönetimleri aynı çembere alma politikalarını bu kez Rusya Federasyonu’na karşı tüm hızıyla ve olanaklarıyla yaşama geçirmeye başlamışlardır... Geçmişin bilimdışı ırkçı jeopolitik teorileri üzerinde yükselen bu açgözlü ve ahmakça saldırı, görünüşte enerji kaynakları ve yolları üzerine yönelmiş olmakla birlikte, tüm bu kaynaklara egemen olmanın çok ötesinde bir dünya egemenliğini hedeflemektedir... Alman cografyacı ve etnografyacı Friederich Ratzel’in (1844-1904) etkisi altındaki İsveçli sağcı profösör Rudolf Kjellén (1864-1922) tarafından “Canlı Organizma Olarak Devlet” (1916) adlı kitapta ilk kez kullanılan jeopolitik sözcüğü, İngiliz politik cografyacısı Sir Halford John Mackinder (1861-1947) ile yeni anlamlar yüklenmiştir. Özet olarak Mackinder, Avrasya’ya egemen olanın dünyaya egemen olacağını, Avrasya’ya egemen olabilmek için de -Orta Asya’yı da içine alan- zengin kaynaklara sahip Rusya’ya ve Afrika’ya egemen olmak gerektiğini yazmıştır. Aynı kişi, Rusya’ya egemen olabilmek için ise, özellikle Doğu Avrupa’ya egemen olmak gerektiğinin altını çizmiştir. Bu egemenlik anlayışı, vahşi doğadaki değişik türlerin, hayvanların revirlerine veya yaşam alanlarına benzer biçimde bir “ırk” temeli üzerine oturtulmuştur...

 

Mackinder’in Avrasya merkezli “dünya egemenliği teorisi”, Haushofer aracılıgı ile Adolf Hitler’in düşüncelerinin merkezine yerleşmiş ve Alman Nazizmi tarafından pratiğe geçirilmiştir. Sonuç ise büyük bir trajediden başka birşey olmamıştır... Ve günümüzde Avrasya’nın batısını oluşturan Avrupa’yı elinde tutabilmek için NATO’ya yeni bir görev anlayışı şekillendiren ve denetimindeki bu savaş makinesini Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a doğru genişleten ABD yönetimlerinin Hitler Almanyası’nın izinde yürümekte olduğunu anlamak hiçte zor olmasa gerekir.       

 

Özünde dünya egemenliğini hedefleyen ABD merkezli faşist saldırı, insan soyunun tüm özgürlük ve demokrasi özlemlerine yöneliktir. Sovyetler Birliği ve ardından Rusya Federasyonu gibi ülkelerin sözkonusu saldırının stratejik hedefi olmalarının asıl nedeni, -rejim sorunlarının çok ötesinde- bunların ABD’nin dünya egemenliği önündeki en önemli engeli oluşturmalarıdır. Yani olay, Sovyetler Birliği’nin “sosyalizmi” temsiletmesi, “ideal bir sistem olması”, yerini alan Rusya Federasyonu’nun “demokratik” veya “anti- demokratik” olmasıyla doğrudan bağlantılı değildir tekbaşına. ABD’nin karşısındaki güçlerin politik sistem olarak ABD açısından “iyi” veya “kötü” olmaları veya değişik ölçülerde hem “iyi” ve hem de “kötü” olmaları, özünde ABD yönetimleri açısından okadar önem taşımamaktadır. ABD’nin dış ilişkilerine, müttefiklerine ve “düşman” ilanettiklerine bakıldığı zaman, bu gerçek tüm çıplaklığı ile yansımaktadır.

 

Şüphesiz Sovyetler Birliği, coğrafi konumunun ve gücünün ötesinde ABD kapitalizmi ile, ABD ve diğer Batı tekellerinin yararları ile çelişen ekonomik- politik yapısı nedeniyle de onlar açısından bir tehlike oluşturmaktaydı. Bu nedenle Sovyetler Birliği en öndegelen düşman olarak seçilmişti ama, Batı’nın hedef tahtasının merkezine oturtulmasının asıl nedeni, sözkonusu tekellerin yayılma alanları üzerinde en önemli engeli oluşturmasıydı. Rejim değişmiş olduğu halde Rusya Federasyonu’nun yine aynı biçimde Batı’nın hedef tahtasının merkezinde olması, olayın rejim sorunlarının çok ötesinde olduğunun en somut kanıtı olduğu kadar, Nazi Almanyası’nın jeopolitik teorilerini ödünç alıp kıtalar arası güdümlü füzelerin gerçekleri çerçevesinde yeniden şekillendiren ABD yönetimlerinin dünya egemenliği peşinde koşmasının da göstergesi olmaktadır. Nasıl ABD yönetimleri “Büyük Ortadoğu” projesi çerçevesinde tüm Kuzey Afrika’yı ve Ortadoğu’yu içine alan bir yayla güneyden Rusya'yı çevirerek Orta Asya'ya doğru uzanmaya çalışıyorsa; daha kuzeyden Balkanlar, Doğu Avrupa, Ukrayna ve Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya doğru uzanmaya çalışıyorsa; yine yayılmasını Baltık ülkelerine de uzatarak askeri ve ekonomik çemberi daha kuzeyden de tamamlamaya çalışıyorlarsa, Hitler’de vaktiyle aynı yolları izlemeye çalışmıştı... 

 

ABD emperyalizmi ve çekim alanında olanlar için önemli olan, düşledikleri dünya imparatorluğu hedefine yürürlerken karşıların çıkan engelleri tek tek yokedebilmektir. Bu engellerin başında vaktiyle nasıl Sovyetler Birliği varolmuşsa, günümüzde de Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti ve hatta İran gibi ülkeler durmaktadırlar. O nedenle ABD saldırıları asıl olarak bu ülkelere yönelmiştir... Bu faşist karakterli karanlık politik egemenlik düşü, dünyanın tek egemeni olma düşü, ABD yönetimlerinin gerisinde duran tekellerin, mali- sermaye guruplarının karakterlerinden kaynaklanmaktadır. Azami kâr motivasyonu ile yönlenen tekellerin sürekli birleşmeye, büyümeye yönelik doğaları, sözkonusu saldırgan politikaların asıl itici gücü olmaktadır... Büyük Amerikalı yazar Herman Melville’nin (1819-1891) kaleme almış olduğu “Moby Dick” veya “Beyaz Balina” (1851) adlı romanının baş karakteri Kaptan Ahab’ın doğasında, -o yıllarda şekillenmeye başlamış olan- ABD mali- sermayesinin ölümcül kazanç hırsı en mükemmel ifadesini bulmaktadır. Korkunç bir trajedi ile, içindeki denizcileriyle birlikte geminin denizin dibini boylamasıyla sonuçlanan sözkonusu çılgınca kazanç hırsı, mali- sermaye güçlerinin dünyamızı nereye sürüklemekte olduğunu en mükemmel biçimde göstermektedir. Dünyamızın sembolü olan geminin Kaptan Ahab veya mali- sermaye güçleri yönetiminde batışı, insan soyuna yönelik mükemmel bir uyarıdır aynızamanda. Bilim dışı ırkçı jeopolitik teorilerin üretilmeleri de Kaptan Ahab benzeri karakterlerin işidir... Bilimi gözardı eden azami kâr hırsı, vahşi doğadaki süreçlerden tamamen farlı olarak bilinci, planlı ve programlı hareket edebilen toplumları, sosyal sınıfları, ulusları, doğal bir determinizm ile ve sayısız tesadüflerle yönlenerek “yaşam sahasını genişletmeye çalışan” vahşi hayvanlar düzeyine indirgemektedir. Azami kâr peşindeki tekeller eliyle bilincinden, kendi iradesi ile davranabilme gücünden kopartılmaya çalışılan insan soyu, kanlı trajedilere, kanlı çözümsüzlüklere sürüklemektedir...

 

Bir başka gerçekçi anlatımla aynı ABD saldırısı, Hitler’nin düşlerinin ABD merkezli olarak yaşama geçirilmeye çalışılmasından başka bir amaca yönelik değildir. Kurulması düşlenen dünya egemenliği, Anglo- Amerikan merkezli sınırlı sayıda mali sermaye gücünün, ultra tekelin dünyanın tüm kaynakları ve pazarları üzerindeki egemenlikleri demek olacaktır. Böyle bir egemenlik, sadece sömürülen, kaynakları talan edilen ülkelerde değil, aynızamanda emperyalist merkezlerde de faşist yönetimlerin tam egemenlikleri, postmodern faşizmin kesin zaferi anlamına gelmektedir... Böyle bir zafer veya bu zafere yönelik atılımlar ise, dünyamızı Hitler Almanyası döneminden çok daha ağır krizlere ve kanlı kaoslara sürükleyecektir. Bu tip kanlı kaosların en belirgin işaretleri çoktan başlamıştır bile...

 

II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte “Demokrat” Truman tarafından başlatılan Sovyetler Birliği’ni çembere alarak boğmak, yoketmek operasyonu, “Haçlı Seferi” ilaneden “Cumhuriyetçi” Eisenhower ve diğer ABD Başkanları tarafından da kesintisiz sürdürülmüştür.. ABD yönetiminin insiyatifi ile başlatılan ve “Soğuk Savaş” adını alan bu süreç tüm donduruculuğu ile dünyayı tutsak ederken, yükselen gerilimle birlikte silahlanma yarışı da giderek artan bir hız kazanmıştır... Diğer yandan, ABD saldırganlığını frenleyebilen sözkonusu ülkelerin varlıkları, Sovyetler Birliği merkezli bir sosyalist sistemin -günahı ve sevabıyla- bir süre için de olsa varolabilmesi, küçük halklar ve uluslar için büyük avantajlar sağlamıştır. Sosyalist sistemin varlığı, göreceli demokratik bir dünyanın bir dönem varolabilmesine yardımcı olmuştur. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile artan ABD saldırganlığı, gölgesi tüm hızıyla dünyamızı karartmaya başlayan ABD merkezli postmodern bir faşizmin varlığı, bu gerçeğin en somut kanıtı olmaktadır.

 

Sonuçta, II. Dünya Savaşı’nın ardından ABD yönetimi tarafından başlatılan “Soğuk Savaş” süreci içinde, “Los Alamos Bilimsel Laboratuarı”nın ve burada yapılan nükleer ve termonükleer bomba üretimi çalışmalarının önemleri artarak sürmüştür. Savaşın ardından “Los Alamos Ulusal Labaratuarı” adını alacak olan “Los Alamos Bilimsel Laboratuarı”nın “öneminin artması” olgusu veya artarak süren silahlanma tutkusu, ABD’ye egemen mali- sermaye güçlerinin dünya egemenliği düşleriyle ve aynı hırsla bağlantılı derin korkularıyla/ paronoyalarıyla doğrudan doğruya ilintilidir. Aşırı temelsiz şüpheleri, korkuları ve buna bağlı saldırganca tutumları içeren paranoya, “Soğuk Savaş” süreci boyunca bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmıştır. Yayılan paranoyadan askeri- endüstri kompleksler alabildiğine kârlı çıkmışlardır. “Tavukmu yumurtadan, yoksa yumurtamı tavuktan çıkar?”, sorusuyla uyumlu biçimde askeri- endüstri kompleksler de aynı korkuları sürekli beslemişlerdir...

 

Washington merkezli sözkonusu paranoyanın en öndegelen tiyatral karakteri, başta ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department) ve diğer devlet kurumları ve bilim çevreleri içinde olmak üzere tüm ülkede bir “komünist” hayaleti avı başlatan Cumhuriyetci Parti Wisconsin senatörü (1947- 57) Joseph McCarty’den başkası olmamıştır. Gıdasını derin temelsiz korkulardan, hayalet masallarından alan Joseph McCarty karakterinin ekmeğine yağ süren, paranoyayı besleyerek yükselten en önemli olgulardan biri, 25 Haziran 1950’de başlayan ve sonbulduğu 27 Temmuz 1953 gününe dek alabildiğine kanlı üç yılı geride bırakan Kore Savaşı olmuştur.

 

ABD emperyalizminin sosyalist ülkeleri çembere alıp boğma planları çerçevesinde sürdürülen aynı savaş, Anadolu insanının kanını da almıştır. Ve bu kan bedeli karşılığında NATO’nun kapıları 18 şubat 1952’de Türkiye Cumhuriyeti’ne aralanmıştır. Böylece ve ayrıca ikili anlaşmalarla Türkiye toprakları -halkından habersiz biçimde ve kendi devletinin denetimi dışında- nükleer silahlarla doldurulurken, nükleer bir savaşın da ilk hedefi hedefi haline getirilmiştir. Bu sürecin Türkiye’nin toplumsal yaşamındaki göstergesi ise, üst üste gelen Beyaz Saray- Pentagon darbeleri; ülkenin sürüklendiği yıkıcı ekonomik ve politik bağımlılık; ve tüm bu kötülüklerin üzerine tüy diken Washington bağlantılı anti- demokratik ve anti- laik Dolar yeşili siyasi iktidarlar olmuştur...       

 

Ölülerden gıdasını alan bir akbabanın açgözlülüğü ile korku yayan ve savaş kışkırtan  Joseph McCarty karakterinin ürkütücü çığlıkları, sadece ABD toplumu ve devlet bürokrasisi içinde değil, Türkiye Cumhuriyeti gibi satalit ülkelerde ve Avrupa’da da yankısını bulmuştur. Bu korku tünelinde sayıları artarak çoğalan McCarty gölgelerinin hepsi aynı ölçüde etkili olamasalarda, Kore Savaşı yıllarında Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı nükleer bombalar atmayı planlayan general Douglas MacArthur’un, Joseph McCarty’den çok daha fazla ciddiye alınması gerektiğini anımsamakta yarar vardır. Çünkü O gerçek bir gücün başındaydı...

 

II. Dünya Savaşı yıllarında ABD’nin Güneybatı Pasifik güçlerine komuta eden, savaşın bitimiyle birlikte Japon ordusunun dağıtılması işinin başına geçen ve Uzak Doğu güçleri komutanı (1945- 51) olan MacArthur, başlayan Kore Savaşı (1950) ile birlikte Kore’ye yollanan “Birleşmiş Milletler” gücünün de komutanlığına atanacaktı. “Birleşmiş Milletler” ABD hesabına Kore’de savaşa sokulduğuna göre, bu gücün başına Amerikalı bir generalin getirilmesi de sonderece anlaşılabilir bir olaydı ama, MacArthur’un aşırı sağcı Truman yönetimini bile ürküten tehlikeli düşleri vardı. Çünkü O, ABD yönetiminin “sınırlı savaş” stratejisini el altından dinamitliyor, Çin’e karşı Atom bombaları kullanmayı ve savaşı genişletmeyi planlıyordu. Bu yönde provokasyonlar yapıyordu. Sonunda O, 11 Nisan 1951’de, Başkan Harry S. Truman tarafından Kore’de bulunan “Birleşmiş Milletler” ve ABD güçlerinin komutanlığından alınacaktı. Çünkü, 29 Ağustos 1949’dan beri Sovyetler Birliği’nin de Atom bombalarına sahibolduğu ve bunları ABD içlerine taşıyabilecek Tupolev- 95 dev bombardıman uçakları bulunduğu bilinmekteydi. Diğer yandan MacArthur gibi tehlikeli bir karakterin ABD’de geniş yığınlar arasında bir kahraman olarak karşılanması, militarizmin etkisinin bu ülkede ne ölçüde büyük olduğunu göstermekteydi. Ve şüphesiz böyle bir ABD’de “Los Alamos Ulusal Labaratuarı”nın önemi artarak sürecekti...

 

Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nın yöneticisi bilim adamı Julius Robert Oppenheimer hakkında daha önce kısaca bilgi vermiştim ama, O’nun İspanya anti- faşist direnişi (1936- 39) günlerine rastlayan gençlik yıllarında, 1930’lu yıllarda komünist öğrenci örgütlerinin üyesi olduğunu ve anti- faşist örgütlenmeler içinde çalıştığını yazmamıştım. Aslında kardeşi Frank’ın Amerika Komünist Partisi üyesi olmasına karşın O, hiçbirzaman doğrudan parti üyeliğine katılmayacaktı. Ve daha sonraları, Stalin politikalarına duyduğu tepki nedeniyle veya bu tip gerekçelerle Oppenheimer, sözkonusu çevrelerden ve politik eylemlerden uzaklaşacaktı. Buna karşın O’nun gençlik yıllarındaki tavrı faşist karakterli ABD servislerinin hafızasından hiç silinmeyecekti. Hatta aşırı sağcı ve faşist çevreler O’nu Sovyetler Birliği’ne nükleer sırları satan “Yahudi asıllı” bir “ispiyon” olarak karalamaya çalışacaklardı.

 

İşin gerçeği Julius Robert Oppenheimer, bilim adamı sorumluluğuna sahip barış yanlısı dürüst bir insandı. Anlaşıldığı kadarıyla O, ne düşünüp sorgulamadan Stalinist olabilecek ve ne de “liberalizm” ve “demokrasi” kamuflajlarıyla dünya egemenliği peşinde koşan faşist güçlere gerçekten bilinçli olarak hizmet edebilecek birisiydi. Kısacası O, ne “bu dünya”da ve ne de “öteki dünya”da yeri olmayanlardandı. Sonuçta Oppenheimer, Ekim 1945’de Los Alamos Bilimsel Labaratuarı yöneticiliğinden istifa edecekti. Hiroşima ve Nagasaki kentlerine düşen Atom bombalarından yaklaşık üç ay sonra gerçekleşen bu istifa, anlaşılan Truman yönetimi tarafından da beklenmekteydi... Adı artık Los Alamos Ulusal Labaratuarı olan araştırma merkezinin başına Norris Edwin Bradbury (1909- 1997) atanacaktı. Aynı kişi sözkonusu merkezi 1945 Ekim ayından 1970 yılına dek 25 yıl kesintisiz yönetecekti...

 

Oppenheimer, 1947 yılında, Princeton Üniversitesi Yüksek Eğitim Enstütüsü başkanlığına gelecekti. Aynızamanda O, 1 Ağustos 1946’da kurulan Atom Enerjisi Komisyonu’nun Genel Danışma Komitesi başkanlığına atanacaktı. Oppenheimer, 1947 yılından 1952 yılına dek bu danışmanlık görevini sürdürecekti... Nükleer silahların üretimlerini denetleme ve nükleer enerjiyi barışçı amaçlarla kullanma amacıyla kurulmuş olan sözkonusu komisyonun en önde gelen danışmanlığını yaptığı sırada, Ekim 1949’da Oppenheimer, Hidrojen (hydrogen) bombasının üretilmesine kararlılıkla direnecekti. Bu insancıl tavrı ile ABD yönetimi nezdinde kredisini daha fazla yitiren Oppenheimer, diğer yandan bilim ahlakı ve bilim adamlarının toplumsal sorumlulukları açısından örnek sembolik bir karakter haline gelecekti...

 

Askeri güvenlikle ilgili 21 Aralık 1953 tarihli bir raporda adı, “geçmişteki komünist eylemleri nedeniyle güvenilemez, askeri sırların paylaşılması imkansız ve hidrojen bombası üretimine Sovyet ajanlarıyla birlikte muhalefet eden” bir kişilik olarak anılan Oppenheimer, sonuçta Atom Enerjisi Komisyonu danışmanlığından uzaklaştırılacaktı. Amerkalı Bilim Adamları Federasyonu sözkonusu karara acilen muhalefet edecekti... Anti- komünist “Cadı avı”nın kurbanı olarak danışmanlık kontratı tektaraflı feshedilen Oppenheimer, bilim ahlakının ve bilim adamlarının toplumsal sorumluluklarının sembolü olarak bir anda dünya çapında ünlenecekti. Ve O, yaşamının kalan bölümünü bilim ve toplum ilişkileri üzerine çalışmalarla geçirecekti.

 

Yalnız burada hemen belirtmekte yarar vardır... Atom Enerjisi Komisyonu başkanı Glenn Seaborg, 1968’de, Los Alamos’un kuruluşunun 25nci yılı kutlanırken yaptığı konuşmada, Oppenheimer’ın yönetimden ayrılmasının yarattığı etkileri kastederek şunları söylemiştir: “Bazı çalışma arkadaşlarımın ifade ettikleri gibi, artık Los Alamos’u en mükemmel yetişkin bilim adamları için çekici hale getirmek olanaksızlaşmıştır. Orası medeniyetten uzak bir dağbaşı durumuna sürüklenmiştir. Savaş yılları yapılarının birkısmı şimdiden harabeye dönmüştür... (...) Tüm bu olanların üzerine fazladan bir de, ‘adları büyük’ bilim adamlarının tümü Oppenheimer ile birlikte Los Alamos’u terketmişlerdir.”

 

Bu satırları yazan kişi olarak konuyla ilgili okuduklarımdan çıkarttığım yazılı olmayan gerçeği ifade etmek gerekirse eğer, Nagazaki’ye ve Hiroşima’ya atılan Atom bombaları, sadece bu kentleri -uzun yıllar sürecek- acılı bir ölüme mahkum etmemiş, aynızamanda sözkonusu bombaların imalatında çalışmış olan bilim adamlarının ruhlarınıda onarılamaz biçimde yaralamıştır. Faşizme karşı mücadele ruhuyla, dünyayı büyük bir tehditten koruma duygusuyla ve bunun yarattığı heyecanlı bir çekimle, motivasyonla çalışan bilim adamları, savaşın bitmiş olmasına karşın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine düşen Atom bombalarıyla birlikte, içine sürüklenmiş oldukları yalan anaforunun bilincine varmışlardır. Ve anlaşılan tüm ideallerine, kendi kendilerine ihanet ettiklerini düşünerek derin bir ruhsal çöküntü yaşamışlardır... İleride geleceğimiz gibi, bazıları hiç te komünist olmadıkları halde, maddi bir yarar beklemeden gönüllü olarak Atom sırlarını Sovyetler Birliği’ne veren birtakım bilim adamlarının psikolojileri sisteme duyulan bu tepkiyi en açık biçimde göstermektedir... Los Alamos’un savaş yıllarındaki canlılığını savaş sonrasında yitirmesinin ve en değerli bilim adamlarının bu merkezi terketmelerinin temelinde yatan gerçek neden bu aldatılmışlık duygusudur. Emeklerinin insani amaçlarla kullanılmadığının bilinci ile yaşanan deprasyondur. İnsanlar belirli hedeflere programlanmış robotlar değillerdir; entellektüel ve ruhsal gelişmişlikleri ölçüsünde yaşanan olaylara sürekli tepki verirler. Duyguları ve buna bağlı olarak çalışma azimleri, motivasyonları değişebilir...

 

Hitler’e karşı mücadele azmiyle çalışan bilim adamları için, Hitler portresinin aynadaki “liberal” bir görünümünün Turuman’dan başkası olmadığını farketmek kolay bir iş olmamalıdır. “Demokratik” Amerika’da önemli mevkilerde bulunan kariyer sahibi bilim adamlarının bu ürkütücü gerçeği açıkça ifade edebilmeleri de beklenemezdi herhalde. Yine de, aradan 25 yıl geçtikten sonra, Atom Enerjisi Komisyonu başkanı Glenn Seaborg’nun sözkonusu gerçeğin sonuçlarını bir ucundan ifade etmesi az iş değildir...

 

Bilim adamlarının içine düşmüş oldukları tüm insani ideallerden uzak korkutucu tuzağın -kıyısından köşesinden de olsa- ifade edilebilme cesaretinin doğduğu 1968 yılı, sıradan bir zaman dilimi değildir. Aynı yıl Vietnam savaşına karşı muhalefet hem ABD halkı arasında ve hem de dünya düzeyinde alabildiğine yükselmiştir... Taraflar iyice yıpranmalarını bekledikten sonra II. Dünya Savaşı’na bilinçli olarak geç girmesine, Sovyetler Birliği’nin ağır kayıplarla zaferi kazanmasının ardından -asıl olarak Sovyetler Birliği’ni durdurmak amacıyla- Avrupa’ya çıkartma yapmasına ve cok az kayıp vermesine karşın ABD, “kurtarıcı” ve “özgürlük sembolü” ülke tiyatrosunu ustaca oynamayı başarmıştı. Aslında Hitler’in mirasını devralmış olan ABD emperyalizminin bu maskeleri 1960’lı yıllarda düşmeye başlamıştı. Aynı süreç 1968- 69 yıllarında zirveye ulaşmıştı. Kısacası Glenn Seaborg’nun, Los Alamos ve gözden düşürülmüş olan Oppenheimer ile ilgili gerçekleri sınırlı biçimde ifade eden konuşması, ABD yönetimlerinin ülke ve dünya çapında derin bir prestij kaybına uğradığı günlere rastlamıştır. Bunun bir tesadüf olduğunu düşünmek olanaksızdır... Yine aynı 1960’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin uzay üstünlüğü kanıtlamıştı. Sosyalist sistemin bu üstünlüğü, sadece on yıl sürecek olan “birlikte varolma, sorunları konuşarak çözme”, Soğuk Savaş’ta bir yumuşama süreci anlamına gelen Détente dönemini 1969- 1970’de başlatmıştır...

 

Ekim 1945 ortasında Oppenheimer’in görevdev ayrılması ile, ABD Donanması Yedekleri komutanlığından Los Alamos Ulusal Labaratuarı direktörlüğüne atanan Norris Bradbury’nin yönetim yıllarını idealize ederek anlatan metinler de alabildiğine çoktur. “Tarihi” egemen güçlerin yazdıkları gerçeği hesaba katılırsa, bu tip anlatımlara şaşmamak gerekir... Diğer yandan, Ekim 1962 Küba Füze Krizi’nin hemen ardından, 5 Ağustos 1963 günü, ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında Moskova’da imzalanan ve Nükleer Testleri En Aza İndirmeyi öngören, Nükleer Silahların Atmosferde, Diğer Uzay parçalarında ve Suların Altında test edilmelerini yasaklayan anlaşma, Norris Bradbury tarafından hararetle desteklenmiştir. Ve şüphesiz O’nun bu tavrı hertürlü övgüye layıktır.

 

Önceden olduğu gibi Bradbury döneminde de Los Alamos Ulusal Labaratuarı, Kalifornia Üniversitesi ile bağlantılı olarak çalışmıştır. Asıl görevi yeni nükleer silahlar geliştirmek ve bunları denemek olan labaratuarın çalışanlarının çekirdeğini, sözkonusu üniversiteden gelen bilim adamları oluşturmuşlardır... Hiroşima üzerine düşen “Küçük Oğlan”dan 700 kez daha etkili olan 10.4 MT (Megaton) gücündeki ilk Hidrojen (Hydrogen veya H-Bomb) bombası aynı labaratuarda geliştirilmiştir. Bu bomba, 1 Kasım 1952 günü, Ekvator çizgisinin biraz kuzeyinde, Batı Pasifik’te bir cennet olan Marshall Adaları’nın en batı ucundaki Eniwetok (Enewetak) atollu içindeki Elugelap adacığında denenmiştir. Patlayan Hidrojen bombası ile cennet -kalıcı radyasyon yüklü- bir cehenneme dönüşürken, Elugelap atollu da birdaha geriye dönmemek üzere haritadan silinmiştir. Kaba katıksız ağırlığı 65 ton olan (toplam 82 ton) bombanın başarı ile denendiği, sözkonusu bombayı geliştiren ekibin başındaki Macar asıllı bilim adamı E. Teller tarafından rapor edilmiştir. Aynı deneyle birlikte, atom numarası 100 olan sentetik kimyasal element fermium ile atom numarası 99 olan bir diğer sentetik kimyasal element einsteinium keşfedilmiştir...

 

Adı daha önce anılmış olan 15 Ocak 1908 Budapeşte doğumlu Edward Teller, 1941 yılında ABD vatandaşlığına alınmış ve araştırmalarını Şikago Üniversitesi bünyesinde sürdüren İtalyan asıllı Enrico Fermi’nin ekibine dahil edilmiştir. Ardından, Openheimer’in yönetimi altındaki Los Alamos Bilimsel Labaratuarı bünyesinde Atom bombası ile ilgili teorik çalışmalara katılmış ve bombanın geliştirilmesine önemli katkılar yapmıştır. Openheimer’ın görevinden ayrılmasından sonra O, işi sürdüren sınırlı sayıda bilim adamı ile Hidrojen bombasını geliştirmiştir... Geliştirilen ve denenmesi sırasında Elugelap atollunu haritadan silen 10.4 Megaton gücündeki Hidrojen bombasının -radyasyon hariç- yıkıcı etkisi, 10 milyon 400 bin ton Tri Nitro Tolien (TNT) gücüne eşittir. Tri Nitro Tolien (TNT), silahlı kuvvetlerde konvansiyonel (geleneksel) yıkıcılarda, top mermilerinde, el bombalarında, anti- tank roket başlıklarında vs. kullanılan, 240- 300 (C) derece ani ısı ile patlayan ve sonderece etkileyici olan organik kimyasal bir patlayıcıdır. TNT’yi patlatan ısıyı, demiroksit- barut karışımından oluşan fünyeler verir... Şüphesiz nükleer ve termonükleer bombaların patlama sistemleri çok daha karmaşık yapılardır...

 

Atom bombasında olduğu gibi çekirdeğin (nucleus) zincirleme dağılmasından (fission) ortaya çıkan enerjiyi yaratan sürecin tersine, Güneş’te olduğu gibi zincirleme nükleer birleşme (nuclear fusion) ile, iki daha hafif atom çekirdeğinin birleşerek daha ağır bir elementin çekirdeğini oluşturmaları ile ve bu birleşme süreci sırasında ortaya çıkan enerji ile Hidrojen bombasının veya termonükleer silahların çok güçlü yıkıcı etkileri doğmaktadır. Aslında, 1906 Almanya, Strassburg doğumlu fizikçi Hans Albrecht Bethe, daha 1939 yılında, güneşteki Hidrojen atomlarının birleşme (fusion) süreci ile daha ağır Helium atomlarını oluşturarak Güneş enerjisini ürettiklerini ve diğer kıyaslanabilir yıldızların enerji üretme sistemlerinin de aynı olduğunu hesaplamıştı. Daha önce, 1931 yılında Enrico Fermi ile Roma’da birlikte çalışmış olan Bethe, 1941 yılında ABD vatandaşlığına geçecekti...

 

Termonükleer silah araştırmaları ilk kez Eylül 1941’de, Enrico Fermi ve Edward Teller tarafından Şikago Üniversitesi’nde başlatılacaktı. Sözkonusu iki bilim adamı, Fermi ve Teller, yeterli miktardaki deuterium içinde bir fision silahının (Atom bombası) patlatılması halinde termonükleer fusion sürecinin veya Hidrojen atomlarının birleşerek daha ağır Helium atomlarına dönüşme sürecinin ateşlenebileceğini düşüneceklerdi (Deuterium, 1931 yılında keşfedilen, çekirdeği bir proton ve bir neutron bulunan Hidrojen isotopuna, Ağır Hidrojen’e verilen addır). Teller, termonükleer sürecin bazı ayrıntılı teorik analizlerini yapacak ve buluşlarını 1942 yazında Oppenheimer önderliğindeki bir gurup teorik fizikçiye açıklayacaktı. Aynı araştırma süreci içinde olan Emil Konopinski, termonükleer yakıt olarak deuterium yerine, yine bir Hidrojen isotopu olan ve çekirdeğinde bir proton ile iki neutron bulunan tritium kullanmanın daha uygun olacağını anlayacaktı. Sürece dahil olan tüm sözkonu bilim adamlarının karşılıklı tartışmaları sonucunda, termonükleer fusion (zincirleme birleşme) temelinde bir silahın veya Hidrojen bombasının üretilebileceği üzerine fikir birliği oluşacaktı...

 

Sovyetler Birliği’nin 29 Ağustos 1949 günü 22 Kiloton gücünde ilk Atom bombasını patlatmasının ardından ABD başkanı Truman, 23 Eylül 1949 günü, Sovyetler Birliği’nde nükleer deney yapıldığı konusunda haberler aldıklarını açıklayacaktı. Sovyet deneyi, ABD’de daha güçlü bir bomba üretme, Hidrojen bombası üretme çalışmalarını ateşleyecekti. Dört ay sürecek olan yoğun bir tartışma sürecinin ardından, Hidrojen bombası projesi yönünde karar çıkacaktı. Bu karara en güçlü muhalefet, -daha önce de belirtilmiş olduğu gibi- Atom Enerjisi Komisyonu Genel Danışma Komitesi başkanı Oppenheimer’dan gelecekti. Özet olarak O, aşırı tehlikeli böyle bir süper bombanın üretiminin ve askeri amaçlarla kullanılmasının soykırımlara yolaçacağını belirten bir raporu 30 Ekim 1949 günü ilgililere sunacaktı. Buna karşın ABD Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları, Atom Enerjisi üzerine Birleşik Komite, Ulusal Güvenlik Konseyi’ne bağlı özel alt komite, bunların tümü Hidrojen bombasının üretilmesini tavsiye edeceklerdi. Sonuçta başkan Truman, 31 Ocak 1950 günü, Atom Enerjisi Komisyonu’nun her türden nükleer silah üretimine devametmesi gerektiğini bildirecekti. Truman’ın bu açıklaması, Hidrojen bombası üretimine yeşil ışık yakılması anlamına gelmekteydi...

 

Önce, 8 Mayıs 1951 günü, Batı Pasifik’te bulunan ve adı daha önce de anılan Eniwetok (Enewetak) atollunda bir konferans toplanacak ve George adı verilen bir deneyle, az miktardaki deuterium ve tritium içinde ateşleyici olarak bir fision bombası (Atom bombası) batlatılarak termonükleer birleşme (fusion) süreci veya Hidrojen bombası deneyi yapılacaktı. Los Alamos’da Eylül 1951’de yapılan deneyin ardından, kod adı Mike olan ilk Hidrojen bombasının üretimine Ekim 1951’de başlanacaktı. Mike kod adlı toplam 82 ton ağırlığındaki bu ilk Hidrojen bombası Ivy Operasyonu adı verilen bir deneyle -daha önce de belirtildiği gibi- 1 Kasım 1952 günü Batı Pasifik’teki Eniwetok (Enewetak) atolünün Elugelap mercan adacığında başarıyla patlatılacaktı. Nagasaki üzerine düşen “Şişman Adam” adlı Atom bombasından 500 kez daha iri olan 10.4 milyon ton TNT gücündeki bu bomba, 6.240 feet (ayak) çapında ve 164 feet derinliğinde bir krater üretmişti. Bir başka ifadeyle, 1903.2 metre çapında ve 50 metreyi biraz aşkın derinlite bir krater ortaya çıkmıştı ve Elugelap mercan adacığı haritadan silinmişti. Sonuçta, nükleer ve termonükleer yıkıcılık üzerine yarış yeni bir iğme kazanmıştı... 

 

İleride daha ayrıntılı olarak gelineceği gibi, Sovyetler Birliği ilk Hidrojen bombası (H- Bomb) deneyini 12 Ağustos 1953 günü gerçekleştirecekti. Radyoaktiv döküntü analizleri yaparak bunun gerçek bir Hidrojen bombası olmadığını iddia edenler olsa da, Sovyetler Birliği 1954 ve 55 yıllarında yeni termonükleer bomba deneyleri yapacaktı. Yine Sovyetler Birliği 22 Kasım 1955 günü 1.6 Megaton gücünde bir süper bombayı, çok güçlü Hidrojen bombasını başarıyla deneyecekti... Aynı yıl ABD’nin nükleer ve termonükleer cephaneliği 2.422 bombaya ulaşmıştı. İleride ülke ülke ayrıntılı sayılar verilecek olmakla birlikte, aralarında İsrail’inde bulunduğu sekiz ülkenin elinde bu küçük gezegeni defalarca yokedebilecek 23 bini aşkın nükleer ve termonükleer bombanın bulunduğunu şimdiden söyleyebiliriz... Petrol krizinin yaşandığı yıllarda, 1970’li yılların başında, başta Irak olmak üzere Ortadoğu’nun petrol üretim alanlarında kullanılmaları hesaplanarak, -talancı emperyalis düşünce yapısına uygun biçimde- yaydığı yoğun radyasyonla sadece insanlara ve diğer canlılara ölümcül zararlar veren ama, mallar üzerinde yıkıcı bir etkisi olmayan Neutron bombaları üretilecekti. Petrol yataklarına ve diğer zenginliklere zarar vermeden sadece insanları yoketmek amacıyla ABD’de üretilmiş olan Neutron bombaları da termonükleer silah katogorisi içine girmektedirler...            

 

 

not 3: D- günü, asıl adıyla Operation Overlord veya En Güçlünün Operasyonu 6 Haziran 1944’de gerçekleşti. Birleşik güçler 1 200 savaş gemisi, 804 nakliye gemisi ve 4 126 çıkartma botu ile İngiltere’den hareket ederek Fransa’nın kuzeyindeki karşı kıyıya, Normandiya adını alan çok geniş bölgenin beş ayrı plajına çıkartma yaptılar... Bazı kaynaklarda çıkartmaya katılan tüm gemilerin sayıları dört bin ve olaya dahil olan insan sayısı da yaklaşı bir milyon olarak verilmektedir. Karaya çıkanların 156 bin asker olduğunu yazan kaynaklar olduğu gibi, aynı operasyona dahil olan asker sayısını 176 445 olarak gösterenler de vardır. Bu sonuncuya göre, çıkartmaya ayrıca 1 500 tank, 20 111 askeri araç, ve 12 000 uçak dahil olmuştur. Çıkartma için İngiltere’nin güney sahillerinde 3 milyon asker toplanmıştır... Askerler, kod adaları Utah, Omaha, Gold, Juno ve Sword olan beş plaja çıkmışlardır. Çokluk sıralamasına göre İngiliz, Amerikalı ve Kanadalı 156 bin askerden oluşan çıkartma birliklerine, gemiler dışında 10 bini aşkın savaş uçağı ateş desteği sağlamıştır. Sözkonusu 156 bin askerden 23 500 tanesi uçaklarla cephe gerisine indirilen paraşütçü birlikleridir... Çıkartma yapılan plajlardan sadece Omaha kod adını taşıyanda güçlü bir direniş gerçekleşmiştir ve burada kanlı çatışmalar olmuştur...

 

Sözkonusu çıkartmanın ve Avrupa’daki müttefik kuvvetlerinin en üst komutanı olan David Eisenhower (1890- 1969), Temmuz 1942’de Tuğgeneral olmuştu. Aynı yıl O, 8 Kasım 1942’de Operation Torch (Meşale Operasyonu) kod adıyla başlayan “Fransız Kuzey Afrikası”na yönelik başarılı Müttefik güçleri çıkartmasına komutanlardan biri olarak katılmıştı... Şüphesiz Kuzey Afrika kendi asıl halkları dışında ne İtalyanların, ne Fransızların, ne Almanların, ne İspanyolların ve ne de bir başka yabancı güçün malıydı ama, Müttefik güçlerin emperyalist edebiyatlarında, çıkartma yapılan o coğrafyanın adı, “Fransız Kuzey Afrikası” olmaktaydı. Kısacası, eski Fransız sömürgelerinin olduğu bölgeye çıkartma yapmışlardı... Yine Eisenhower, Şubat 1944’de gerçekleşen kansız kolay Sicilya çıkartmasına ve ardından İtalya ana karasına yapılan çıkartmaya katılmıştı. O, 4 Haziran 1944’de Müttefik güçlerin eline geçen Roma’da da bulunmuştu. David Eisenhower, 24 Aralık 1943 günü Avrupa Müttefik Kuvvetleri üst komutanlığına atanacak ve Londra’ya gelecekti... Anlaşılmış olacağı gibi sözkonusu çıkartma için kullanılan “D- günü” (“D- day”) adı, David Eisenhower’ın adından gelmektedir...

 

 
 

not 4: Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler 

 

(Not: Zengin kaynak listesi bu kitabın tümü sayfaya yerleştirildikten sonra gelecektir.)

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam”  15.05.2006

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine 29 Mayıs 2006

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar  (4 Haziran 2006)

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

 

http://www.sinbad.nu/