Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar

 

Daha önce belirtilmiş olduğu gibi, Fransız kimyasal fizikçisi Frédérich Joliot-Curie, Leningrad’a yolladığı bir mektupla meslektaşı ve yakın arkadaşı yaşlı Sovyet fizikçisi Abraham Federovich Ioffe’yi 1939 yılının ilk günlerinde uyaracak, Alman meslektaşlarının nükleer fission (nükleer seri dağılma) olayını uranyum atomunda başarmış olduklarını bildirecekti. Bilindiği gibi, yeni radyoaktiv elementleri keşfetmiş olmaları nedeniyle Frédérich Joliot-Curie ve eşi Marie Curie, 1935 Nobel kimya ödülüne layık görülmüşlerdi ve Rusya’da yaşamakta olan dostlarına yaptıkları uyarıları sonderece ciddiydi...

 

Rus fiziğinin Çarlık döneminden kalma bu yaşlı büyük karakterine yollanmış olan Joliot-Curie’ye ait mektup, Ioffe enstütüsündeki bir seminerde açıklanacak ve katılımcılardan birinin ifadesiyle sözkonusu buluş, nükleer fission olgusunun gerçekleşmesi, “kontrol dışı, çılgınca bir gelişme” olarak yorumlanacaktı... Kısa süre sonra, 1941 yılında, birçeşit radyoaktiv çürüme sonucu Uranium- 238 gibi daha ağır rayoaktiv elementlerin çekirdeklerinin (nuclei) Kendiliğinden dağılma (Spontaneous fission) süreci ile yaklaşık iki eşit parçaya ayrılarak büyük bir enerjiyi açığa çıkarttıklarını K. A. Petrzhak ile birlikte keşfedip açıklayacak olan tanınmış Rus fizikçisi Georgi N. Flerov, katılmış olduğu sözkonusu seminer ile ilgili olarak ileriki yaşlarında, “...Hava nükleer toz kokusuyla dolmuştu.”, diye konuşacaktı. Bu yeni gelişmeden Sovyet yönetiminin, Stalin’in haberinin olmaması olanaksızdı...

 

Bazı kaynaklara göre 1895 yılında dünyada ancak bin kadar fizikçi vardı ve bu disiplin asıl olarak Batı dünyasında bulunmaktaydı. Sözkonusu bilimsel çalışmaların içinde, parmakla sayılacak kadar sınırlı sayıda Rus bilim adamı da yeralmaktaydı ve -1939 yılının ilk günlerinde nükleer fission konusunda Curie tarafından uyarılmış olan- emektar Rus fizikçisi Abraham Federovich Ioffe’de bunlardan biriydi. Ioffe, 1800’lü yılların sonunda ve 1900’lü yılların başında Almanya’da fizikle ilgili araştırmalar yapmıştı. O bu çalışmalarını, X- ışınları’nın (1901) kaşifi Wilhelm Rontgen’in yanında gerçekleştirmişti. Kısacası Abraham Federovich Ioffe, fizik kariyerini dünyanın en önemli fizikçilerinden birinin yanında Almanya’da yapmıştı. Diğer yandan, tanınmış Rus geochemist (yerkabuğunun içindekilerle, madenlerle ilgili kimyager) ve mineralogist (maden bilimcisi) Vladimir Ivanovich Vernadsky (1863- 1945), Paris’te Curie Enstitusü’nde çalışmıştı. Vernadsky, ısı enerjisinin tükenmez müthiş bir kaynağı olarak radyoaktivitenin potansiyel gücünü gören ilk bilim adamlarından biriydi. Yine O, uzun vadede radyoaktiviteden doğan ısının birçok geochemical (yerkabuğuyla ilgili kimyasal) sürecin yönlendirici gücü olduğunu ilk görenlerden biriydi...

 

Yukarıda anılanlardan ikincisi, Vernadsky, 1910 yılında, Rus Bilimler Akademisi’nde, “insan soyunun düşleyebileceği tüm enerji kaynaklarından milyonlarca kez daha güçlü olan atom enerjisinin varlığı” üzerine bir konuşma yapacaktı. Ve aynı akademinin jeologları 1910 yılında Özbekistan’ın Fergana Vadisi’nde Uranium filizleri tesbit edeceklerdi. Özel bir şirket, I. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılına dek bu madeni işletecekti. Daha sonra işletme duracak ve ardından gerçekleşen devrimle birlikte Kızıl Ordu Uranium ve Vanadium artıklarına elkoyacaktı. Buna karşın maden işletilmeyecekti veya işletilemiyecekti...

 

Emektar fizikçi Abraham Federovich Ioffe, 1917 Ekim Devrimi’nin hemen ardından, 1918 yılında, Petrograd’da yeni Fizik ve Teknoloji Enstitusü’nü kuracaktı (1703- 1914 yıllarında Aziz Petersburg; 1914- 1924 yıllarında Petrograd; 1924- 91 yıllarında Leningrad; 1991’den sonra yeniden Aziz Petersburg). Ve aynı konuyla ilgili bilimsel çalışmalar, Kızıl Ordu tarafından elkonulmuş olan eski Uranium artıklarının radyoaktiv çürümeleri sonucu kendiliğinden ortaya çıkmış olan Radium üzerinde yapılacaktı... Kimyager N. N. Semenov’un anlatımıyla, o yıllarda heryerde çöküntü ve açlık egemendi. Yeni kurulmuş olan Fizik ve Teknoloji Enstitusü, 1921 yılı sonuna dek herhangi bir bilimsel aygıta sahip olamayacaktı... Şüphesiz aynı yıllarda genç Sovyetler Birliği’ne yönelik güçlü bir dış müdahale vardı ve iç savaş süreci yaşanmaktaydı. Ve yine 1940’lı yılların ikinci yarısına dek Sovyetler Birliği’nde Uranium filizleri çıkartılmayacaktı...

 

Sovyet askeri makamları 1939 yılında nükleer fission gerçeğiyle ilgili gelişmeden ve bunun doğuracağı sonuçlardan hemen haberdar edilmiş olmalarına karşın, harekete geçmiyeceklerdi. O yıllarda Sovyetler Birliği’nin olanakları çok sınırlıydı. Belki bu nedenle, belki de politik iradenin olayın önemini henüz yeterince kavramamış olması nedeniyle, süreç ile ilgili araştırmalar -ABD’de olduğu gibi- hemen aynı yıl resmen başlatılmayacaktı...

 

Nazi Almanyası’nın Barbarossa Operasyonu çerçevesinde üç ordu gurubuyla birlikte Sovyetler Birliği’ne yönelik büyük saldırısının başladığı 22 Hazin 1941’e dek nükleer araştırmaların resmen başlatılması konusunda Sovyet yönetimi ciddi bir adım atmayacaktı. Biraz önce adı anılmış olan tanınmış Rus fizikçisi Georgi N. Flerov, 1942 yılının başında, nükleer fission olgusuyla ilgili haberlerin artık Batı basınında gözükmediklerine ve bu durumun araştırmaların gizli yürütülmekte olduğunun göstergesi olduğuna dikkatleri çekecekti. Ve ardından Flerov, hemen 1942 başında, -vaktiyle Albert Einstein’in Başkan Roosevelt’i uyarmış olduğu gibi- büyük bir sorumluluk duygusuyla Stalin’e mektup yazacak ve “asla geciktirilmeden kendi uranyum bombalarının üretimine başlamaları gerektiğini” israrla belirtecekti. Yine aynı yıl Sovyetler Birliği gizli polisi NKVD, atom bombasının olurluğu üzerine gizli bir İngiliz raporunu elegeçirecekti. Ve Stalin’in emriyle, 1942 sonunda ve asıl olarak 1943 yılı başında, ünlü nükleer fizikçi Igor Vasilyevich Kurchatov’un yönetiminde konuyla ilgili Sovyet araştırmaları resmen başlayacaktı...

 

Potsdam Konferansı (17 temmuz- 2 agustos 1945) sırasında, 24 Temmuz günü Truman, ABD’nin elinde “olağandışı yıkıcı güce sahip yeni bir bomba olduğundan” Stalin’e sözedecekti. Amacı O’nu korkutmaktı... Aslında Sovyet gizli servisleri “TRINITY test” adıyla 16 Temmuz 1945’de New Mexico’da, Alamogordo’da gerçekleştirilen gizli atom bombası deneyinden haberdardı ve Stalin’de olayı (ABD’nin çok gizli atom bombası deneyini) tüm ayrıntılarıyla biliyordu. Hatta Stalin, “çok gizli” Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda yapılmakta olan araştırmalardan 1943 yılından beri haberdardı. Fakat Stalin bilgisini Truman’a kesinlikle belli etmeyecekti ve -eğer yazılanlar doğruysa- “bulunan bombanın Japonlar üzerindeki etkisini görmek istediğini” soğukkanlılıkla söyleyecekti.

 

Sovyetler Birliği’de aynı bombanın peşindeydi. Stalin’in gelişmeler hakkında bilgisi olduğunu belli etmesi demek, Sovyet gizli servislerinin ABD içindeki çalışmalarının baltalanması anlamına gelecekti... ABD’nin 1943- 45 yılları içindeki nükleer bomba çalışmaları ile ilgili gizli bilimsel raporlar, Rus atom bombasının baş mimarı ünlü fizikçi Igor Kurchatov’un Moskova dışındaki çalışma merkezine, bizzat O’nun eline 1945 yılından itibaren ulaşmaya başlayacaktı.

 

Sovyetler Birliği’nin üreteceği atom bombasının baş mimarı Igor Vasilyevich Kurchatov, 1903 yılı Ocak ayının başında (8 veya 12 Ocak), şimdiki Sim kentinde (Simsky Zadov, Ufa Guberniya, Ural sinsilesinin en güney ucuna, Kazakhistan sınırına yakın) doğacak ve Simferepol’da bulunan Kırım Devlet Üniversitesi’den 1923 yılında diploma alacaktı. Ve yine O, 1927 yılında Leningrad Bilimler Akademisi Physico- Technical Institute bölümünde işe başlayacaktı. Sovyetler Birliği’nde üretilen ilk atom bombasının ve ayrıca hidrojen bombasının altında imzası olan Kurchatov’un nükleer fizikle serüveni 1932 yılında başlamıştı. O, 1932’de kendi nükleer araştırma ekibini kuracak ve aynı ekip Sovyetler Birliği’nin ilk cyclotron (partikıl hızlandırıcı) aygıtını kuracaktı. Sonuçta Kurchatov, 1932- 33 yıllarından itibaren bütünüyle nükleer fizik üzerine odaklanacaktı. (not 5: Kurulurken adı Aziz/ St. Petersburg olan kent, tarihte kısa sayılacak süreler içinde en çok ad değiştiren tanınmış kentlerden biridir...)

 

Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Kurchatov, 1939 yılında nükleer zincirleme reaksiyon hakkındaki çalışmalarını yayınlayacak ve 1940 yılında da Uranium atomunun spontane (kendiliğinden) fission olayını rapor edecekti. O, Otto Hahn ve Fritz Strassmann adlarındaki Alman meslektaşlarından sadece bir yıl sonra ve onlardan bağımsız olarak nükleer zincirleme reaksiyon gerçeğini keşfedecekti...

 

Nazi Almanyası’nın 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ardından Kurchatov, kısa birsüre anti- manyetik mayınlar ve tank zırhları üzerine araştırmalar yapacaktı. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, aynı yılın sonlarında veya 1942 başında Sovyetler Birliği gizli polisi NKVD (Narodnyi Kommissariat Vnutrennikh Del, veya türkçesiyle İç İşleri Halk Komiserliği) atom bombasının olurluğu üzerine gizli bir İngiliz raporunu elegeçirecekti. Bunun üzerine Stalin’in emriyle ve Igor Vasilievich Kurchatov önderliğinde, Eylül 1942’de çok sınırlı kaynakla Sovyetler Birliği’nin atom bombası üretimi çalışmaları başlatılacaktı. (Bazı kaynaklar, NKVD’nin atom bombası üzerine istihbaratının ve Sovyetler Birliği’nin atom bombası üretimini resmen başlatmasının tarihini 1943 yılı başı olarak kaydetmektedirler. Anlaşılan Stalin, daha önce aynı konuda kendisini israrla uyarmış olan Flerov gibi bilim adamlarından ziyade, NKVD raporlarına güvenmekteydi...)

 

Sovyet nükleer bombasının imali yolundaki adımlar sadece Igor Vasilyevich Kurchatov ile atılmamıştır şüphesiz. Sovyet nükleer bombası da sonuçta kollektif bir emeğin ürünüdür ve olayla ilgili bilimsel çalışmanın onuru tekbaşına Kurchatov’a ait değildir ama, işin başında olan ve üretimin yükünü en çok taşıyan kişi, bombanın baş mimarı Kurchatov’dur... Belarus (Beyaz Rusya), Minsk doğumlu Rus fizikçisi Yakov Borisovich Zel’dovich (1914- 1987) ve Aziz Petersburg (1914- 24, Petrograd; 1924- 91, Leningrad) doğumlu seçkin fizikçi Yuli Khariton (1904- 1996) aynı süreçte çok önemli roller oynamışlardır. Diğer yandan, özellikle sözkonusu nükleer silah programının ikinci basamağında, Hidrojen bombası imalatında, Moskova doğumlu ünlü fizikçi Andrei Dmitriyevich Sakharov (1921- 1989) kilit rol oynayacaktır. Yine Sakharov, nükleer silahsızlanma ve insan hakları konularındaki çabaları nedeniyle de ünlenecek ve 1975 yılı Nobel barış ödülünü kazanacaktır...

 

Şüphesiz Sakharov insan hakları ile ilgili mücadelesinde sonderece ciddi, samimi ve haklıydı ama, özellikle “barış” gibi konularla igili ödüllerin çoğunun, Batı’nın yönetici elitinin politik manupülasyon hesapları ile dağıtıldığını da bilmekte yarar vardır. Eski Nazi savaş suçlularının yeniden gizlice organize edilmelerinde önemli rol oynayan, Vietnam’da savaşı tırmandırtan kişi konumunda olan, eli milyonlarca masum insanın kanı ile kirlenen Henry Kissinger (1973) gibi entrika ustalarının ve Kıral Davud Oteli bombacısı Menachem Begin (1978) gibi yine eli sivil halkın kanlarıyla defalarca yıkanmış profesyonel teröristlerin dahi Nobel barış ödüllerinin sahipleri arasında yeraldıklarını unutmamak gerekir. Şüphesiz Sakharov gibi gerçekten insalcıl bir karakteri ve çok değerli bir fizikçiyi, adları yukarıda anılan karanlık karakterlerle asla karıştırmamak gerekir ama, ortada bir “Soğuk Savaş” süreci olmasa ve Sakharov’da Sovyetler Birliği içinde rejim muhalifi olarak gözükmese, tüm değerine karşın aynı ödüle layık görülmezdi herhalde.

 

Sovyet atom bombasının babalarından Yakov Borisovich Zel’dovich, daha 17 yaşındayken, 8 Mart 1914 yılında Leningrad’da bulunan Kimyasal Fizik Enstütüsü (Institute of Chemical Physics) labaratuarında asistan olarak çalışmaya başlayacaktı. Ve ileride O, Moskova Devlet Üniversitesi’nde profösör olacaktı. Yine O, atom bombasının ateşlenmesi/ patlatılması ile ilgili daha ileri karmaşık bir teori geliştirecekti ve bu moder teori, ZDN (Zel’dovich-von Neuman-Dohring) olarak adlandırılacaktı... Zel’dovich, meslektaşı Yuri Khariton ile birlikte geleceği etkileyecek çok önemli birseri bilimsel metni 1939- 40 yıllarında kaleme alacaktı. Sözkonusu bilim adamları aynı süreçte bütünsel elementlerde ve ayrıca aşırı olmayan karışımlarda zincirleme reaksiyonun oluşumu ile ilgili buluşlar gerçekleştireceklerdi.

 

Zel’dovich, Nisan 1946’dan itibaren “Sovyet Los Alamos”u olan, Moskova’nın 400 km kadar doğusundaki küçük manastır kenti Sarov’da yeralan Arzamas- 16 kod adlı çok gizli araştırma merkezinin teori bölümünün başına 1946 yılında geçecekti. O, bu departmanın bir numaralı beyni olacaktı. Aynı yıl yine O, iş arkadaşları Isaak Gurevich, Isaak Pomeranchuk ve Yuri Khariton ile birlikte atomik patlamanın tetiklemesi sonucu meydana gelen nükleer fission (nükleer zincirleme dağılma) ile açığa çıkan enerji üzerine bir rapor hazırlayacak ve bunu projenin başında olan Igor Vasilievich Kurchatov’a sunacaktı. Aynı rapor daha sonra, 1991 yılında Uspekhi Fizicheskikh Nauk adlı yayın organında “Hafif elementlerin nükleer enerjilerinden yararlanılması” başlığıyla basılacaktı. Zel’dovich, sadece atom bombası için değil, aynızamanda hidrojen bombası için de teorik çalışma yapacaktı...

 

Zel’dovich, 1958 yılında Sovyet Bilimler Akademisi’ne seçilecek, Lenin ödülü ile taçlandırılacaktı. O, siviller için en yüksek Sovyet ünvanı olan Sosyalist İşçi Kahramanı ilanedilecekti. Yine O, birçok uluslararası ödül kazanacak, Büyük Biritanya’nın en eski bilimsel topluluğu olan 1660 doğumlu Royal Societety’nin (Kıraliyet Topluluğu) bünyesi içindeki Ulusal Bilimler Akademisi’nin ve ayrıca diğer başka bilim akademilerinin onur üyesi seçilecekti...

 

Igor Vasilievich Kurchatov ile çalışan elit fizikçilerden ve Sovyet nükleer silah programının babalarından olan Yuri Khariton, Sovyetler Birliği atom bombası programına 1940’lı yıllarda katılacaktı. Zaten program 1943 yılı başında resmen başlamıştı... Yuri Khariton, bu metnin -nükleer fizikle ilgili buluşları özetleyen- önceki bölümlerinde adı sık geçmiş olan ve 1908 Nobel ödülüne layık görülen öncü İngiliz fizikçisi Ernst Rutherford’un (Nelson Lordu) öğrencisi olarak Kembriç Üniversitesi’ne bağlı Kavendiş Labaratuarı’nda (Cambridge’s Cavendish Laboratory) 1926- 1928 yıllarında radyoaktiv maddeler üzerine eğitim görmüştü. Neutron, O’nun eğitimini tamamlamasının hemen ardından, 1932 yılında aynı labaratuarda keşfedilecekti... Aslında Khariton, nükleer fizik alanda uzmanlaşırken ve hatta 1930’lu yılların başında dahi insanlar, nükleer fiziğin pratiğe ve teknolojiye uyarlanabilir olduğuna henüz inanmıyorlardı. Üstüne üstelik aynı inançsızlık Sovyetler Birliği içinde çok daha yüksek düzeylerdeydi. Buna karşın Khariton’un inançlı çabaları Sovyetler Birliği’nin işine çok yarayacaktı.

 

Yuri Khariton, kendi aralarında şakalaşırken “Los Arzamas” olarak andıkları Arzamas- 16 kod adlı Sarov’daki gizli nükleer silah kompleksinin kuruluşuna yardımcı olacaktı... Aslında kilise ve manastırları ile tanınan bu küçük yerleşim merkezinin mevcut kiliseleri ve manastırları ilk araştırma labaratuarları haline getirilecekti. Kısacası, Sovyet nükleer araştırmalarının “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” İsa’nın “koruyucu kanatları” altında başladığını iddia etmek pek yanlış olmaz herhalde... Süreç içinde bunlara (kilise ve manastır binalarına) yeni inşa edilen labaratuar binaları eklenecekti...

 

Yuri Khariton, henüz 45 yaşında iken, Nisan 1946’da Arzamas- 16 araştırma merkezinin ilk Bilimsel Direktörü/ Şefi konumuna gelecekti. O, Los Alamos’un direktörü Oppenheimer’den farklı olarak aynı görevinde olgunlaşacak, Hidrojen bombası imaledilirken’de işinin başında bulunacaktı... Bazıları O’nu “Sovyet Oppenheimer”i olarak adlandırırlarken, diğer bazıları ise Oppenheimer’in ardından Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nı (daha sonra, Ulusal Labaratuarı) 1945- 70 arasında 25 yıl yönetmiş olan Norris Bradbury ile karşılaştıracaktı. Yuri Khariton daha çok “Sovyet Norris Bradbury”si olarak adlandırılacaktı. Zel’dovich gibi O’da siviller için en yüksek Sovyet rütbesi olan Sosyalist İşçi Kahramanı ünvanıyla onurlandırılacaktı...

 

Sovyet atom bombasının babalarından sayılan ve Sovyet nükleer silah araştırmalarını yöneten Yuri Khariton’da, Belarus doğumlu yakın çalışma arkadaşı büyük fizikçi Yakov Borisovich Zel’dovich gibi Yahudi asıllıydı. Sözkonusu bilim adamlarının her ikisi de Sosyalist İşçi Kahramanı madalyasını üçer kez alacaklardı... Hem Atom bombasının ve hem de Hidrojen bombasının teorik hesaplarını yapmış olan Zel’dovich’in bu hesaplamalar sırasında en yakın çalışma arkadaşı Yuri Khariton’dan başkası değildi. Daha doğrusu, hesaplamaları birlikte yapmışlardı...

 

Projenin en tepesindeki kişi olan Igor Vasilyevich Kurchatov’dan sadece bir yaş küçük olan Yuri Khariton, aynızamanda Kurchatov’un da en yakın dostuydu ve Kurchatov ölürken (7 Şubat 1960) yanında bulunan tek kişi O olacaltı. Yuri Khariton, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da sözkonusu araştırma merkezinin bulunduğu Sarov’dan (“Arzamas- 16”) ayrılmayacak ve aynı küçük yerleşim merkezinde 19 Aralık 1996 günü ölecekti. Anlaşılan O’nun kendi gözünde tüm yaşamı bu araştırma merkeziyle ve merkezin bulunduğu kentle özdeşleşmişti ve kendisini oraya ait hissediyordu....

 

Tüm kaynaklara göre, hem Atom bombası ve hem de Hidrojen bombası, Kurchatov, Khariton ve Zel’dovich olmadan üretilemezdi. Hidrojen bombası ile ilgili olarak bunların yanına Andrei Dimitrievich Sakharov (1921- 1989), Vitali Lazarevich Ginzburg ve Viktor Aleksandrovich Davidenko adlarını da eklemek gerekir şüphesiz. Sakharov, Ginzburg ve Davidenko, thermonükleer bomba (hidrojen bombası) ekibine, hem nükleer ve hem de thermonükleer bombaların  teorik hesaplamalarını yapan Zel’dovich tarafından 1948 yılında alınacaklardı. Sakharov, aynı projenin içinde 1956 yılına dek çalışacaktı. Bunlardan kozmik (evrene ait) ışınlarla, kozmik radyasyonla ilgili teorileri ve buluşları olan 1916 doğumlu fizikçi ve astrofizikçi Vitali Lazarevich Ginzburg, 1953 yılında Sovyetler Birliği Devlet Ödülü’nü ve 1966 yılında da Lenin Ödülü’nü alacaktı.

 

ABD Başkanı Truman’ın emriyle 6 Ağustos 1945’te Uranium- 235 patlayıcılı “Küçük Oğlan” adlı bombanın Hiroşima üzerine ve 9 Ağustos 1945’de Plutonium-239 patlayıcılı “Şişman Adam” adlı bombanın ise Nagazaki limanına atılmalarının ardından, Sovyetler Birliği’nin atom bombası üretim projesi, daha bir düzen ve hız kazanacaktı. Çünkü Stalin sonuçları gözleriyle görmüştü...

 

Sovyetler Birliği’nin çok gizli atom bombası üretimi projesi için, Nisan 1946’da, Moskova’nın 400 kilometre kadar doğusunda kurulu, sadece manastırı ile tanınan ve dikkatlerden tamamen uzak olan 3.000 nüfuslu Sarov seçilecekti. Anlaşılan Sovyetler Birliği yöneticileri, başlıbaşına bağımsız bir kompleks olan gizli Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nın yerleşim biçiminden esinlenmişlerdi. Moskova’nın “Los Alamos”u olan sözkonusu küçük izole yerleşim merkezi, atom bombası üretimi sırrını paylaşanlar tarafından Arzamas- 16 kod adıyla adlandırılacaktı. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, olayla ilgili bilim adamları, aynı küçük kenti kendi aralarında “Los Arzamas” diye eylenceli biçimde anmaya başlayacaklardı... Artık günümüzde gizliliği kalmayan bu yerleşim merkezi birkaç yıl eski haritalarda Arzamas olarak gösterilmektedir ama, aslında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından kent yeniden Sarov adını almıştır. Bu arada, Sovyetler Birliği’nin atom bombası üretimi sürecinin içine nükleer ispiyonluk iddiaları da karışacaktı...

 

Yine aynı yıl, 25 Aralık 1946’da Kurchatov, nükleer enerjiyi elektrik enerjisine çevirebilen ilk prototip zincirleme reaksiyon reaktörünü Moskova’da hizmete açacaktı. Bu gösteri sırasında O, “Nükleer enerjiden kaynaklanan ilk yüz vatımız. Nükleer enerji Sovyet insanının hizmetindedir.”, duyurusunu yapacaktı... Aslında bu, Avrupa’da faaliyete geçen ilk nükleer reaktör olmaktaydı aynızamanda. Deneysel graphite-uyumlu doğal Uranium pilinin kullanıldığı bu reaktörde yararlanılan Uranium, Alman projesinden artakalan madenlerdi.

 

Sovyetler Birliği’nin nükleer programı başlatıldığı zaman varolan en büyük zorluk, Uranium madeni filizlerinin ülke sınırları içinde henüz çıkartılamaması idi. Reaktör ve nükleer bomba projesinde kullanılabilecek Uranium yatakları daha sonra işletmeye açılacaklardı... Sözkonusu ilk reaktörün ardından Kurchatov, nükleer bir bombanın asıl maddesi olarak Uranium- 235’den daha etkili biçimde kullanılabilecek Plutonium- 239  üretimini sağlama kapasitesine sahip bir reaktörü, 19 Haziran 1948’de Ural Dağları’daki Kyshtym’de hizmete açacaktı.

 

Kyshtym, Ural sinsilesinin güneyinde, Kazakistan sınırına yakın, mineraller bakımından zengin ve aynızamanda büyük bir teknik üniversiteye sahip Chelyabinsk kentine bağlı daha küçük bir yerleşim merkezidir. Sözkonusu bu daha büyük reaktörün kurulmasıyla birlikte Uranium filizlerinden Plutonium elde etme, yoğun isotop ayrıştırma ve saflaştırma çalışmaları başlatılacaktı. Chelyabinsk’in biraz kuzeyinde bulunan Kyshtym reaktöründen veya Chelyabinsk reaktöründen günde 100 gram Plutonium elde edilecekti... Aynı yıl, 1948’de Stalin, artık geciktirilmeden ilk Sovyet bombasının yapılması emrini Kurchatov’a vermişti zaten...

 

İlk Sovyet Atom bombası denemesi, Kazakistan’ın (Kazakhstan) kuzeydoğusundaki Semipalatinsk (Semey) ilinin sınırları içinde 29 Ağustos 1949 günü gerçekleştirilecekti... Rusya- Kazakistan sınırına paralel, güneyden kuzeybatıya doğru akan Irtysh Nehri’nin kıyısında bir liman olan Semipalatinsk (Semey), aynı ırmağın 18 km kadar ötesinde büyük tarihi Budist manastırının yanına 1718 yılında inşa edilen Rus kalesiyle birlikte kurulmaya başlanacaktı. İlk Sovyet Atom bombası Joe-1’in test edildiği Semipalatinsk kenti, adını yedi binadan oluşan sözkonusu Budist manastırından almaktaydı. Semipalatinsk rusçada “yedi büyük salonu olan” veya “yedi salonlu” anlamına gelmektedir.

 

Kazakistan’ın Çin- Moğolistan- Rusya sınırında kuzeydoğuya doğru bir üçgen oluşturan bu bölgesindeki Semipalatinsk (Semey), Moğolistan’dan Rusya’ya gelen ve Sibirya’dan Orta Asya’ya giden kervanların uğrak yeriydi. İşte bu kentin sınırları içinde 29 Ağustos 1949 günü lokal saatle 07.00’de Joe-1 kod adlı ve 22 Kiloton (= 22 bin kilo Tri Nitro Tolien/ TNT etkisi) gücündeki ilk Sovyet atom bombası patlatılacaktı. Deney yüksekliği ve tipi (Test Height and Typ), kule (Tower) olarak belirtilmektedir. Anlaşılan bomba yerden yüksek bir zemin üzerinde patlatılmıştı. Bazı iddialara göre bu bomba, ABD’nin Nagazaki limanına atmış olduğu 8 kilogram Plutonium-239 (yüzde 90 Pu-239) patlayıcısı içeren “Şişman Adam” adlı ikinci atom bombasının aşağı-yukarı bir kopyasıydı. Aynı iddiaya göre, sözkonusu ilk Sovyet bombasının tüm şekillendirilişi, çizimi, “Şişman Adam”a benzemekteydi...

 

Bazı kaynaklara göre, ilk Sovyet bombasının patlatıldığı 1949 yılında Sovyetler Birliği kullanılabilir 10 kilo Plutonium stoğuna sahipti. Bir yıl sonra, 1950’de Sovyetler Birliği sadece 5 atom bombasına sahip olurken, ABD’nin elinde 298 nükleer bomba vardı... Aynı kaynaklara göre, patlatılan ilk Sovyet bombası bir Amerikan adı olan Joe-1 kod adıyla anılmıştı ama, aslında Joe, Stalin’in takma adıydı. Bilindiği gibi “çelik” anlamına gelen Stalin adı sonradan, illegal parti çalışması içinde alınmıştı ve O’nun Pravda’da yeralan makaleleri de aynı adla imzalanmışlardı. Yine O, iktidara geldikten sonra da Joseph (Iosif, Yosef, Yusuf) Stalin olarak anılacaktı. Doğduğu 21 Aralık 1879 günü (aslında resmi kayıtlarda gözüken bu gün ve tarih şüphelidir ve tartışmalıdır) babası O’na, Iosif Vissarionovich Dzhugashvili (Çugaşvili) adını vermişti. Anlaşılan Stalin, yakın dostları arasında, aile içinde, ilk adı olan Joseph’ten küçültülerek daha sempatik hale getirilmiş olan Joe küçük adıyla çağrılmaktaydı. Natalya’nın Nataşa vs. olması gibi... Ve Stalin’e ait bu küçük ad, Joe, patlatılan ilk Sovyet atom bombalarının da kod adı olacaktı.

 

Denenen sözkonusu ilk Sovyet Plutonium bombası “Şişman Adam”a benzemekteydi. Çünkü, Nagazaki limanında patlatılan “Şişman Adam” adlı Plutonium-239  bombasının çizimi ve patlatma sistemi dahil içinin yerleştirilmesi ile ilgili prensip, Los Alamos’ta çalışan ingiliz ekibinden fizikçi Klaus Fucs tarafından KGB’ye ulaştırılmıştı. Klaus Fucs inanmış bir komünistti... Aslıda o yıllarda Sovyet servisinin adı henüz KGB değildi. Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti/ KGB, veya türkçesiyle Devlet Güvenliği İçin Komite 1954 yılında şekillendirilecekti. Ekim Devrimi’nin (1917) ilk günlerinde, “Devrimin Şovalyesi” olarak anılan Polonya asıllı Feliks Jerjinski’nin (Dzerzhinski) önderliğinde, devrimi korumak amacıyla kurulan ilk istihbarat ve operasyon örgütün adı Çeka (Cheka) veya aslında Vecheka idi. Aynı örgütün adının tamamı, “Karşı Devrime ve Sabotajlara Karşı Savaş İçin Olağanüstü Komite” olmaktaydı. Ve bunun ardından yeni örgütlenmeler, yeni adlar gelecekti... KGB adı çok ünlü olduğu için, metinlerde genellikle tüm Sovyet istihbarat çalışmaları KGB işleri olarak anılmaktadırlar.

 

Klaus Fucs, Nazi Almanyası’nın teröründen kurtulmak amacıyla İngiltere’ye sığınmış olan çok önemli bir fizikçi ve aynızamanda inanmış bir komünisti. ABD bombasının yapımında merkezi rol oynayanlardan Fucs dışında ve ondan tamamen habersiz olarak fizikçi Theodore (Ted) Hall’da tüm bilgileri 1945 yılından itibaren KGB’ye ulaştıracaktı. Henüz 18 yaşında iken Harvard’ı bitiren ve Los Alamos’un programlarından birinde yeralan genç Hall, “casusluk” anlamında tam bir amatördü. Ted Hall’da -Klaus Fucs gibi- gizli bilgi aktarma işini herhangi kişisel bir yarar için yapmamıştı. O, ABD’de gelişen gericiliğe öfkelenmiş ve Sovyetler Birliği’ni umut olarak görmüştü. Karısının anlatımıyla, daha dengeli bir dünya kurulur umuduyla bilgi aktarmaya kendi başına karar vermişti. New York’a izinli gittiğinde -komünist sempatizanı yakın arkadaşı Samuel Sax- ile birlikte bir NKVD ajanı arayıp bulmuştu. Yani Sovyet ajanları onu bulmuş değillerdi, tam tersine O Sovyet ajanlarını arayıp ilişki kurmuştu...

 

Amerikan atom bombası ile ilgili olarak işleyen Sovyet istihbarat ağında merkezi rol oynayanlar, veya en değerli bilgileri verenler yukarıda anılan iki kişi olmakla birlikte, idam edilenler Rosenberg çifti olacaktı. Hele -olayla doğrudan herhangi bağı olmayan- iki küçük çocuk annesi Ethel Rosenberg’in kocası ile birlikte elektrik sandalyesine yollanması, günümüzde insanlık dışı ahmakça bir intikam duygusunun ürünü olarak kabuledilmektedir. Ve bunların hepsine biraz daha ayrıntılı olarak sonraki bölümde geleceğiz... (Theodore Hall’ın verdiği bilgilerin değerlerinin belli olmadığı ve bunların pek okadar önemli olmadıkları konusunda iddialar da vardır. O yıllarda hakkında somut kanıt bulunamadığı, sadece şüpheliler listesinde olduğu için hapse girmekten kurtulan ve daha sonra İngiltere’de yaşayacak olan Hall, yaptıklarıyla ilgili olarak konuşmayacak, ne tip bilgiler verdiğini hatırlamadığını söyleyecektir. Fakat bilgileri hangi yolla ve yöntemle ilettiği bellidir...)

 

Ortak kanıya göre, Los Alamos’dan elde edilen istihbarat bilgileri olmasa bile Sovyetler Birliği atom bombasını kısa birsüre sonra üretebilecekti. Konuyla ilgili metinlere göre, sözkonusu gizli istihbarat, Sovyet bombasının beklenenden bir- iki yıl daha erken yapılmasına yardımcı olmuştur sadece. Ve yaratılan dehşet dengesi ABD saldırganlığının sınırlandırılmasına, sömürgeciliğin birçok ülkede tasviye edilmesine, emperyalist sistemden bağımsız yeni halkçı ulusal politik iktidarların şekillenmelerine yardımcı olmuştur. Diğer yandan, böyle bir dehşet dengesi ve derin güvensizlikler üzerine kurulu göreceli bir “barışın” sonderece olumsuz bazı yanları da olmuştur. Çünkü herşeyden önce bu denge gerçek bir güvenliğin ve barışın garantisi değildi. Yaratılan korku ortamı, safların her iki tarafında da anti- demokratik süreçlere güç katmaktaydı. Fakat tabii, taraflardan sadece biri, atom bombasını ilk üreten ABD sözkonusu silaha tekbaşına sahibolsa idi, bu gücünü günümüzde olduğu gibi tüm dünyanın kayıtsız şartsız egemeni olmak amacıyla kullanacaktı. O zaman da dünyamız daha da karanlık anti- demokratik bir sürece itilecekti... Günümüzde yaşanmakta olan ve emperyalizmin kısgacındaki geri bıraktırılmış ülkelerde ağırlığı daha fazla hissedilen postmodern (modern ötesi) faşizm süreci çok daha erken ve korkutucu katliamlarla başlayacaktı...

 

Yine örneğin aynı dehşet dengesi içinde dünyamız birkaç kez toptan bir nükleer yıkımın eşiğinden dönmüştür. Benzer tehlike halen sürmektedir. Erken uyarı sistemlerinin, radarların yanılmaları veya güç sahibi bir çılgının provokasyonu sonucu patlayabilecek ve gezegenimizin organik yaşamını -belki sadece hamam böcekleri dışında- toptan yokedebilecek bir nükleer savaş olasılığına, koca ülkeleri yokedebilecek kapasitede nükleer bomba yüklü uçakların kazalarını ve büyük acılara ve yıkımlara yolaçan nükleer reaktör kazalarını da eklemek gerekir. Bin megawatt elektrik üreten Chernobyl nükleer santralında 25- 26 Nisan 1986 günü meydana gelen ve etkileri halen süren büyük kaza, ne Sovyetler Birliği’nde ve ne de ABD’de yaşanan ilk olaydı. Geleceğiz...

 

Gerçek güvenlik ve barış, toplumsal uzlaşmazlıkların (antagonizmaların) ekonomik temellerinin yokedilebildiği daha dengeli ve demokratik bir dünya da mümkündür şüphesiz ama, insan soyu henüz bu hedeften oldukça uzak gözükmektedir... İleri teknolojilerin daha da yayılarak Karl Maks’ın öngördüğü gibi savaşları olanaksız hale getirmesi, kanımca daha güvenlikli bir dünyanın kurulmasına bir ölçüde yardımcı olabilecektir...

 

Sovyetler Birliği’nin atom bombası deneyini başarmasının ardından da korkunç bir silahlanma ve daha etkili nükleer silahlar üretme yarışı başlamıştır. Sonunda dünya, kendi varlığını onlarca kez yoketme kapasitesine sahip tehlikeli bir cephaneliğe dönüşmüştür. Daha 1955 yılında sadece ABD, 2.442 adet değişik kapasitede nükleer bombaya sahibolacaktı... Sözkonusu ilk Sovyet bombasının ardından, 24 Eylül 1951 günü 38 (bazı kaynaklarda 40) Kiloton gücündeki Joe-2 aynı kentin (Semipalatinsk) sınırları içinde denenmiştir. İkinci bombanın çapı Joe-1’inkinin yarısı kadar olmasına karşın, gücü yaklaşık iki misli olmuştur. Yani bu bomba için çok daha ileri bir teknoloji kullanılmıştır.

 

Havadan atılan Joe-3 ise 18 Ekim 1951 günü denenmiştir. Değişik kaynaklara göre bu son iki bomba (Joe-2 ve Joe-3) gerçek anlamıyla Sovyet çizimiydiler. Anlaşılan Sovyet bilim adamları nükleer teknoloji konularında hızla ileriye sıçramışlardır. Ayrıca Joe-3, Sovyetler Birliği’nin havadan atarak patlattığı ilk Atom bombası olacaktı. Joe-2’den biraz daha etkili olan ve havada patlatılacak olan bu bomba, 42 Kiloton güce sahipti...

 

Sovyetler Birliği 1950 yılında nükleer deney yapmayacaktı. Bunun yanında, “birarada varolma, sorunları karşılıklı görüşmelerle çözme” anlamına gelen détente sürecinin başladığı veya “Soğuk Savaş”ta yumuşama sürecinin ilk adımlarının atıldığı 1969 yılına dek Sovyetler Birliği, -hiç deney yapılmayan 1950, 1952, 1959, 1960, 1963 yılları hariç- toplam 315 nükleer ve termonükleer patlama deneyi yapacaktı... Eski Nazi işbirlikçisi CIA direktörü Allen W. Dulles’in kriminal unsurlarla ve mafya örgütlenmelerinin yardımlarıyla Küba halkına karşı 17 Nisan 1961 günü başlattığı başarısız Domuzlar Körfezi çıkartmasının gerçekleştiği ve Ayrıca Berlin krizinin yaşandığı aynı yıl, Sovyetler Birliği tam 59 nükleer deney yapacaktı. Küba krizinin patladığı, Soğuk Savaş’ın çok tehlikeli sıcak nükleer bir çatışmaya dönüşme olasılığının bulunduğu, dünyamızın bir hamam böceği cennetine dönüşebileceği 1962 yılında Sovyetler Birliği, tam 79 nükleer deney yapacaktı.

 

Nükleer bomba gibi termonükleer (thermonuclear) bombanın da teorik hesaplamalarını yapacak olan Zel’dovich, 1948 yılında, Sakharov, Ginzburg, Davidenko ve diğer bazı bilim adamlarından oluşturulan Hidrojen bombası üretme ekibi ile çalışmalarına başlayacaktı. Sözkonusu ekibin Hidrojen bombası üretimine yönelik çalışmaları, akıcı ağır su (Deuterium oxide) içinde dengesiz ateşleme sistemi üzerine yoğunlaşacaktı...

 

ABD’nin Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nın en öndegelen fizikçilerinden olan İtalyan asıllı Enrico Fermi ve 1941 yılında ABD vatandaşlığına alınarak Enrico Fermi’nin ekibine katılan Macar asıllı Edward Teller, fission (çekirdeğin seri dağılması) silahının veya diğer adıyla Atom bombasının bir Hidrojen isotopu olan Deuterium (ağır su) kütlesi içinde patlatılmasıyla thermonükleer fusion (seri çekirdek birleşmesi) sürecinin başlatılabileceğini, veya diğer ifadesiyle Hidrojen bombası patlamasının gerçekleşebileceğini hesaplamışlardı. Sözkonusu iki bilim adamı birlikte, nucleusun veya türkçe ifadesiyle Atom çekirdeğinin zincirleme seri dağılması ile enerji yayan silahın, Atom bombasının, yeterli miktarda bir Deuterium (ağır su) kütlesi içinde patlatılması sonucu açığa çok yüksek bir ısı enerjisi çıkartarak -aynen güneşte olduğu gibi- termonükleer fusion sürecinin, veya iki hafif atom çekirdeğinin daha ağır bir birlik oluşturmaları sürecinin, seri zincirleme birleşme sürecinin başlayacağını düşünmüşlerdi...

 

Hidrojen bombasını ve bunun bir türevi olan Neutron bombasını tanımlayan termonükleer patlama deyimi, patlamayla birlikte yayılan sözkonusu alabildiğine yüksek ısıdan gelmektedir... Bilindiği gibi therm bir ingiliz sıcaklık birimidir. Isı ölçen aygıtın adı da bu sözcükten türetilen thermometer olmaktadır. Thermo ise burada bir sıfat konumundadır ve termonükleer (thermonuclear) patlama denildiği zaman, sıcak patlama veya aşırı ısı yayan patlama anlaşılmaktadır. Termonükleer (thermonuclear) bomba ise, ısı bombası olmaktadır. Ya da aynı deyim, -Atom bombası patlamasında bile gözükmeyen ölçüde- aşırı ısı yayan bomba anlamına gelmektedir...  

 

Elektroliz yoluyla normal Hidrojen’den (Hydrojen) farklılaştırılarak elde edilen Deuterium, çekirdeğinde (nucleus) bir proton ve bir neutron olan bir Hidrojen (Hydrojen) isotopudur. Elektrolüz süreci içinde normal Hidrojenden farklılaşmakta ve Hidrojen bombası için daha elverişli olan bu biçime gelmektedir... Kısacası, Rus bilim adamları da -meslektaşlarının bulgularından habersiz olarak ama, aynı verilerden yola çıkarak- aşağı yukarı onlar gibi, Fermi ve Teller gibi düşünmüşlerdir. Yalnız Sovyet bilim adamları, akıcı Deuterium ve yine birçeşit Hidrojen isotopu olan Tritium yerine, Hidrojen bombası üretiminde Lithium-6 D yakıtı kullanmışlardır... Doğa da bulunan, alkali metal gurubundan olan, Lithium- 7 ve Lithium-6 isotoplarından oluşan bu kimyasal element, Lithium, 1817 yılında keşfedilmiştir...

 

Hidrojen bombasında Lithium-6 D yakıtı kullanma işinin gerisindeki asıl beyinler Sakharov ve Ginzburg olmuştur... İnce gerçek gövdesi aldatıcı kalın krema tabakasıyla kaplı ucuz pasta anlamına gelen ve Rus literatürüne Napolyon istilası (1812) ile giren “Solika”, sözkonusu hidrojen bombası teorisinin de adı olmuştur aynızamanda. Ginzburg’den daha ağırlıklı olarak “Solika” teorisini üreten asıl beyin Sakharov’a ait olduğu için, Sovyet hidrojen bombasının babası Sakharov sayılnıştır...    

 

“Sahte Pasta” veya “Solika” teorisinin tehlikeli yakıcı meyvası olan ve Joe-4 kod adıyla anılan ilk Sovyet Hidrojen bombası, Amerikalıların 1 Kasım 1952 günü patlatmış oldukları ilk hidrojen bombasından on ay sonra, 8 Ağustos 1953 günü (bazı kaynaklarda 12 Ağustos 1953) Kazakistandaki Semipalatinsk test kentinde havada ateşlenecekti. Kulede, yerden yüksek bir zeminde patlatılan sözkonusu bomba 400 Kiloton gücündeydi. Kısacası termonükleer bomba Joe-4, bir nükleer bomba olan Joe-1’den yirmi kez daha güçlüydü... Sovyetler Birliği, nükleer ve termonükleer bomba konusunda ABD ile arasında bulunan mesafeyi hızla kapatmaktaydı. Fakat bazılarına göre Joe-4 gerçek bir Hidrojen bombası değildi. Bu iddia, radyoaktiv döküntü analizlerine dayandırılmıştır...  

 

Sovyetler Birliği bilim adamlarının ve askeri yetkililerin 22 Kasım 1955 günü uçaktan atarak gerçekleştirdikleri Hidrojen bombası deneyi çok büyük etki yapacaktı ve bunun gerçek bir Hidrojen bombası olup olmadığı kesinlikle tartışılmayacaktı. Sovyetler Birliği’nin 24 numaralı bu deneyi yine Semipalatinsk test kentinde yapılacaktı. Havada patlatılan sözkonusu termonükleer bomba 1.6 Megaton (1600 NWR) gücündeydi. Bu, dünyada havadan atılarak patlatılan ilk hidrojen bombası deneyi olmuştu aynızamanda. Sovyet teknolojisi bazı önemli alanlarda ABD teknolojisini geçmeye başlamıştı...

 

Sözkonusu silahlanma yarışı içinde -enerjisinin çoğu termonükleer patlamadan kaynaklanan- yeryüzünün en büyük ve güçlü nükleer bomba denemesi, 30 Ekim 1961 günü Sovyetler Birliği tarafından Kuzey Buzdenizi’ndeki (Artic Sea) Novaya Zemlya adasında gerçekleştirilecekti... Geliştirilmesi sürecinde sözkonusu bombanın kod adı “İvan” idi. Bu adın Slav birliğini gerçekleştiren, Rus devletinin temellerini atan Moskova Kontu Korkunç İvan’dan (Ivan Grozny, IV. Ivan, 1530- 1584; 1547’den itibaren Çar) geldiğini anlamak zor olmasa gerekir. Daha sonra aynı silah “Çar Bombası” veya aslında “Bombaların Çarı” adıyla anılacaktı... Bomba okadar iriydiki, Sovyetler Birliği’nin en büyük ve ayrıca dünyanın da en büyük bombardıman uçaklarından biri olan Tu- 95’e yerleştirilemeyecekti. Bu nedenle deney biraz gecikecek, 30 Ekim 1961 gününe ertelenecekti. Aslında deney Temmuz 1961’de yapılmak istenmişti. Çünkü, Ağustos 1961’de Berlin duvarı yükselecekti...

 

Aslında sözkonusu dev bomba savaş alanlarında kullanılabilir bir silah değildi. “Soğuk Savaş” koşullarında, Berlin veya daha doğrusu Almanya odaklı olarak tırmanan kriz ortamında bu dev nükleer bomba deneyi, bir güç gösterisi olarak düşünülmüştü. Ve zaten Küba halkına yönelik başarısız Domuzlar Körfezi çıkartması ile aynı yılda gerçekleşen Berlin Krizi’nin hemen ardından, 1962’de, “Küba Füze Krizi” patlak verecekti. Sözkonusu kriz, Türkiye halkından gizli olarak Türkiye’de koşullandırılmış olan nükleer başlıklı ABD füzelerinin de pazarlık masasına konmalarına neden olacaktı…

 

Yukarıda anılan tehlikeli kriz yıllarında Sovyetler Birliği rekor düzeyde nükleer ve termonükleer bomba deneyi yapacaktı. Sovyet bilim adamları ve silahlı kuvvetler, 1961 yılında 59, 1962 yılında ise 79 patlama deneyi gerçekleştirmişlerdir... CIA’nın başarısız Domuzlar Körfezi çıkartması ile aynı yıla rastlayan 1961 “Berlin Krizi” ve 1962 “Küba Füze Krizi” günlerinde alabildiğine yükselen gerilim, içinde yaşıyan halklarla birlikte tüm sistemlerin yokolmaları tehlikesini politik önderlere açık biçimde göstermişti. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi yaşanan bu korku nedeniyle, Ekim 1962 Küba Füze Krizi’nin hemen ardından, 5 Ağustos 1963 günü, ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında, Nükleer Testleri En Aza İndirmeyi öngören, Nükleer Silahların Atmosfer içinde, Diğer Uzay parçalarında ve Suların Altında test edilmelerini yasaklayan anlaşma Moskova’da imzalanacaktı...   (İlerideki bölümlerde, Türkiye Cumhuriyeti’ni de içine çeken “Küba Füze Krizi” ile ilgili sürece daha ayrıntılı olarak geleceğiz.)

 

Tupolev- 95 (Tu- 95) dev bombardıman uçağı, 8 metre uzunluğu, 2 metre çapı ve 27 ton ağırlığı olan 50 Megaton gücündeki “Bombaların Çarı”nı içine alabilir hale getirildikten sonra, nükleer deney bu devasa bombanın havadan atılması ve yine havada patlatılması ile gerçekleştirilecekti... Patlamanın etkisinden kurtulacak uzaklığa dek kaçacak zamanı Tu- 95’e kazandırabilmek için, sözkonusu bomba dev bir paraşüte bağlanarak atılacaktı. Böylece bombanın düşüş hızı yavaşlatılacak ve taşıyıcı uçak patlamanın etki alanının dışına kolayca çıkabilecekti. Bombanın düşüşünü geciktirmek amacıyla kullanılan -özel üretilmiş- dev paraşütün ağırlığı bile 800 kilogram idi.

 

Aslında “Bombaların Çarı” dikkate değecek ölçüde kısa sürede imaledilmişti. Bomba, imalata başlandıktan 16 hafta (bazı kaynaklarda 14 hafta) sonra denenecekti... Başlangıçta üç aşamalı bir sistemle, 1. fission (nükleer seri çekirdek dağılması, Atom bombası)- 2. fusion (termonükleer seri çekirdek birleşmesi, Hidrojen bombası)- 3. fission patlaması adım adım birlikte gerçekleştirilerek 100 Megaton gücünde bir etki yaratılması düşünülmüştü. Bombanın 100 Megaton gücünde olması ile ilgili emir politik iradenin başında olan kişiden, Komünist Partisi Birinci Sekreteri Nikita Sergeyevich Khruschev’den (1894- 1971, parti sekreterliği 1953- 64) gelmişti. Khruschev sözkonusu talebini 10 Temmuz 1961 günü buluştuğu Sakharov’a iletmişti. Gizli nükleer ve termonükleer bomba üretim merkezi Arzamas- 16’ya dönen Sakharov, özel olarak bu bomba için Victor Adamskii, Yuri Babaev, Yuri Trunev ve Yuri Simirnov adlarındaki bilimadamlarından oluşan bir ekip kurmuştu. Üretimde çalışan ekip, 100 Megaton gücünde olacak bombadan aşırı ölçüde nükleer döküntü (radyasyon) yayılacağını hesapladığı için, bombanın son fission basamağını iptal edecekti. Böylece bomba 50 Megaton gücüne inecekti. Buna karşın Khruschev konuşmalarında 100 Megaton gücünde bir bomba patlattıklarını söyleyecekti... Amerikalı uzmanlar patlayan bombanın asıl gücünün 57 Megaton olduğunu iddia edeceklerdi ve günümüzdeki bilgilere göre doğru olan da bu sayıydı. Ruslar ise 1991 yılına dek patlamanın 50 Megaton gücünde olduğunu sanmışlardı... Sözkonusu bombanın yaydığı toplam enerjinin yüzde 97 kadarı fusion (termonükleer patlama, Hidrojen bombası) basamağından gelmişti... 

 

Bombayı atacak olan Tu- 95 uçağına, bir hava labaratuarı haline getirilmiş olan Tu- 16 uçağı eşlik edecek ve patlamayla ilgili ölçümleri yapacak, fotoğraflar çekecekti. Bomba taşıyıcısı Tu- 95’i kullanan pilot A. E. Durnovtsev, sonradan “Sovyetler Birliği Kahramanı” ilanedilecekti. Bomba atılırken kullanılan özel olarak imaledilmiş 800 kilo ağırlığındaki paraşüt, bombayı bırakan uçağın patlama noktasından (sıfır noktasından) 45 kilometre daha uzağa gidebilmesi için gerekli zamanı kazandırtacaktı. Bomba, 10.500 metre yükseklikten bırakılmıştı. Patlamayla birlikte boyu 64 kilometre yüksekliğe erişen ve 30 ile 40 kilometre kadar genişliği olan -eşi görülmemiş- dev bir mantar bulutu oluşmuştu. Patlamanın yarattığı ateş topu 1.000 kilometre uzaktan gözükmüştü. Bombanın yaratmış olduğu ısı, 100 kilometre uzaklıkta üçüncü dereceden yanıklara yolaçacaktı. Gözlemciler 25 kilometreye kadar olan mesafelerde tam bir yıkım tesbit edeceklerdi. Diğer yandan, 35 kilometrenin ötesindeki sıradan evlerde de büyük hasarlar gözlemlenecekti... Kuzey Kutbu çemberi içindeki Novaya Zemlya Adası’nın Mityushikha Körfezi’nde Moskova saatiyle 11:32’de patlatılan “Çar Bombası” veya “Bombaların Çarı”, insan soyu tarafından üretilmiş en yıkıcı patlayıcı olarak tarihe geçecekti. Pratikte bir faydası olmasa da, sonderece ürkütücü bir gösteri gerçekleştirilmişti... Amerikalıların imalettikleri en güçlü bomba 25 Megaton gücünde olacaktı...

 

“Çar Bombası”nın patlatılmasından 19 gün önce, 11 Ekim 1961 günü, Sovyetler Birliği’nin ilk yeraltı nükleer patlama denemesi gerçekleştirilmişti. Yine “Çar Bombası”nın patlatılmasından üç gün önce, 27 Ekim 1961 günü, Sovyet bilim adamları, Sovyetler Birliği’nin uzaydaki ilk patlama deneyini gerçekleştireceklerdi... Sovyetler Birliği, 25 Aralık 1962 günü atmosferdeki son deneyini yapacaktı...

 

Sovyetler Birliği sadece askeri amaçlarla değil, bazı barışçı amaçlarla da nükleer patlamalar gerçekleştirecekti. Örneğin ilk Sovyet “Endüstri” Denemesi, Kazakhstan’daki Semipalatinsk Deney Alanı yakınındaki Chagan Nehri’nin sularının baharda taşmalarını engellemek amacıyla 15 Ocak 1965 günü yapılacaktı. Toplam gücü 5- 7 Kiloton olan bomba, 408 metre çapında ve 100 metre derinliğinde bir krater oluşturacaktı. Eriyen karlarla birlikte taşan nehrin suları yakınındaki bu kratere dolarak yapay bir göl ve gerektiği zaman kullanılabilecek bir su deposu oluşturacaktı...

 

Kazakistan’da bulunan ve coğrafi konumu daha önce tarif edilmiş olan Semipalatinsk Test Kenti’nde 456  deney gerçekleştirilecekti. Bu deneyler bölgedeki tarımı sonderece negatif etkiledikleri gibi, yerel halk arasında da artan sayılarda anormal doğumlara, radyasyon kaynaklı hastalıklara neden olacaklardı... Kuzey Buz Denizi’ndeki Novaya Zemlya adasında 130 nükleer ve termonükleer patlama gerçekleştirilecekti... Rusya Federasyonu’nun Avrupa parçasında 59 deney yapılırken, Asya parçasında 52 deney gerçekleştirilecekti. Atmosfer, su altı ve uzay deneyleri toplam olarak 219 tane olacaktı. Sovyetler Birliği toplam 715 adet test gerçekleştirecekti...

 

Uzay çağını başlatan da Sovyetler Birliği olacaktı. Sovyetler Birliği 10 Ekim 1957 günü uzaya insan eliyle yapılmış ilk aygıtı, “Sputnik 1” adlı ilk uyduyu veya diğer adıyla sataliti yollayacaktı. Dünyanın etrafında 942 ile 230 kilometre yükseklikte 96 dakikada bir tur tamamlayacak olan 83.6 kilogram ağırlığındaki bu kapsül, yere düşeceği 1958 yılı başına dek görevini sürdürecekti. Yine aynı yıl, 3 Kasım 1957 günü, Sovyetler Birliği içinde Laika alı bir köpek olan “Sputnik 2”yi uzaya yollayacaktı. Uzaya ilk insanlı uzay aracı yollama onuru da Sovyetler birliğine ait olacaktı. Albay Yuri Gagarin (1934- 1968), bundan tam 45 yıl önde, 12 Nisan 1961 günü Vostok 1 adlı araçla uzaya ayak basan ilk insan ve ilk Sovyet Kozmonotu olacaktı. Gagarin, 27 Mart 1968 günü üzücü bir uçak kazasının kurbanı olmasaydı eğer, gelecek yıl Aya ayakbasan ilk insan olmaya hazırlanıyordu. Yazılanlara göre, Gagarin’in ölümü Sovyetler Birliği’nin bu projesini ertelemesine neden olacaktı...

 

Sovyetler Birliği’nin uzayda öncülüğü elegeçirmesi, 1960’lı yılların sonundan ve 1970’li yılların başından itibaren “Détente” adı verilen birlikte varolma, sorunları konuşarak çözme, “Soğuk Savaş”ta yumuşama sürecini başlatacaktı. Böylece, “Soğuk Savaş”ta bir soluk alama dönemi; tabiri uygunsa eğer on yıl sürecek bir mütareke, ateşkes süreci başlayacaktı... Sözkonusu yeni süreç, Sovyetler Birliği ile ABD arasında imzalanan SALT-I  (1972) ve SALT-II (1979) adlı stratejik silahları limite indirme anlaşmaları ile zirvesine ulaşacaktı. Fakat SALT-II ABD Senatosunda henüz onaylanmadan askeri- endüstri komplekslerin adamı Cumhuriyetçi Ronald Reagan (yönetimi 1981- 89) ABD Başkanı olacaktı. Sonuçta SALT-II çöpe atılırken, silahlanma yarışı ve “Soğuk Savaş” tüm hızıyla yeniden başlayacaktı. “Soğuk Savaş” sürecini yeniden başlatan, ABD’nin saldırgan politikaları olacaktı. “Soğuk Savaş”ta yeniden tırmanış süreci, ABD başkanı Jimmy Carter’in (yönetimi, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı Zibigniev Brzezinki’nin Afganistan’daki ortaçağ kalıntığı karşı- devrimci feodal unsurlara yapılacak gizli ekonomik ve askeri yardımla ilgili emri 3 Temmuz 1979 günü başkana imzalatması ile ateşlenecekti. Aslında J. Carter, Brzezinki’nin etkisiyle sözkonusu gizli emri imzalarken, kendi politikalarını ve bir kez daha seçilme şansını temelden dinamitlediğinin bilincinde değildi.

 

İran’ın yurtsever başbakanı Muhammed Musaddık’ın (1880- 1967) ülke petrollerini millileştirmesinin ardından, 1953 yazında İran’da gerçekleşmiş olan kanlı CIA- MI 6  darbesinin bir rövanşı olarak 1979 yılında başlayan “İran İslam Devrimi”, “Soğuk Savaş”ta yeniden tırmanış sürecine hız katacaktı. ABD yönetimi, Sovyetler Birliği’nin etrafında örmüş olduğu çemberin tek kopuk halkası olan Afganistan’da provokasyonlarını gizlice başlatırken, bu kez çemberin en güvenlikli ve önemli halkalarından İran elinden kaçmış oluyordu. Bu yeni durum Batı’nın ve özellikle Batı yönetimlerindeki saldırgan unsurların asabiyetlerini, paranoyalarını birden yükseltmişti... Kasım 1979’da Tahran’da bulunan ABD elçiliğinin basılarak 52 kişinin rehin alınmalarının hemen ardından, 12 kasım 1979’da NATO ülkeleri Dışişleri ve Savunma Bakanları Bürüksel’de toplandılar. Nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip ABD yapımı orta menzilli Pershing II balistik füze sistemleri Batı Avrupa’ya yerleştirme kararı aldılar...

 

Yer değiştirebilen araçlar üzerinden karadan ateşlenebilen ve satalit sistemleriyle yönlendirilebilen sözkonusu balistik füzelerin 2.000 metreyi biraz aşkın menzilleri vardı ve yerden 45 metre kadar yüksekten giderek radarlardan kurtulabiliyorlardı. Aynızamanda 15 kilotonluk tek bir nükleer savaş başlığı taşıyan ve Avrupa’dan ateşlenecek olan bu füzelerle 10 dakikadan daha erken süreler içinde Moskova’yı vurabilmek olası hale gelmişti. Afganistan’da tırmandırtılan Pentagon bağlantılı karşı- devrimci terör ile Pershing II füze sitemlerinin tehdidi birleşince, tüm ipler kopacak, “Soğuk Savaş”ta yeniden çok hızlı bir tırmanış süreci başlayacaktı. Pershing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmelerinden 15 günsonra, 25 Aralık 1979’da, -Afgan yönetimince resmen çağrılmış olan- Sovyet Birlikleri Afganistan’a girmeye başlayacaklardı.

 

Aslında Sovyet askeri gücü Afganistan hükümeti tarafından çok daha önce davet edilmişti. Afganistan Cumhurbaşkanı Taraki, Mart 1979’da Sovyet askeri birliklerini ülkeye davet etmişti. Buna karşın, ünlü ve deneyimli Sovyet dışişleri bakanı Andrey Andreyevich Gromyko (1909- 89; bakan, 1957- 85; cumhur bask. veya yüksek sovy. presidium başk., 1985- 88) böyle bir müdahalenin çok yanlış sonuçlara yolaçacağını ileri sürerek daveti reddetmişti. Fakat Afganistan’da süren açık karşı- devrimci kışkırtma ve terörle birlikte Pershing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmiş olmaları, Sovyet yönetimini derin bir karamsarlığa sürüklemişti. Batı’nın tavrı Sovyet yönetiminde, hiçbir uzlaşma alternatifi bırakılmadığı, tam bir çembere alınarak hızla boğulmak istendiği duygusu yaratmıştı. Nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip orta menzilli Pershing II füze sistemlerinin Avrupa’ya koşullandırılmaları ile “Détente” adı verilen birlikte varolma, sorunları karşılıklı görüşmelerle çözme süreci pratikte ölmüştü. Bu yeni durumun yarattığı karamsarlık duygusuyla ve güneylerindeki en hassas geçitlerden de çembere alınma korkusuyla Sovyetler Birliği’nin askeri güçleri, umutsuzca ve istemeden Afganistan’a gireceklerdi...

 

J. Carter yönetiminin son yıllarında başlayan bu gerilim süreci, askeri- endüstri komplekslerin adamı R. Reagan’ın iktidarı için politik havayı olgunlaştıracaktı. Reagan’ın iktidarı ile birlikte aynı süreç, yuvarlandıkça büyüyen ve önlenemez bir çığa dönüşen kar topu gibi ilerleyecekti. Günümüzde Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmiş olmasına karşın, öncelikle Ortadoğu, Afganistan, Kafkaslar ve komşu coğrafyaların halklarını ezerek yuvarlanmakta olan aynı çığdır...

 

Mart 1983’te Reagan ile birlikte ABD tarihindeki ilk en büyük askeri harcama başlatılacaktı. Sözde muhtemel nükleer saldırılara karşı “Staratejik Savunma Sistemi” (SDI) adını alan bir proje kabuledilecekti. “Yıldız Savaşları” olarak ta anılan projeye, ABD bütçesinden ozamanki değeri ile önce 112 milyar dolar ayrılacaktı. Ve bu miktar giderek yükseltilecekti. Pratikte herhangi yararı olmayan sözkonusu sistem sayesinde kamu harcamalarına, sağlık ve benzeri sosyal hizmetlere gitmesi gereken ulusal gelir dilimlerinden askeri- endüstri komplekslere büyük değerler aktarılırken, günümüz dünyasındaki derin gelir uçurumlarının, yoksulluğun, açlığın hızla büyümesinin de fitili ateşlenecekti. Çünkü sözkonusu silahlanma harcamaların önemli kısmı, kışkırtılan gerilim ve savaşların yarattığı yıkımların bedelleri yoksul ülkelerin halklarına ödetiliyordu. Ve aynı bedel giderek artan ölçülerde yoksul halklara ödetilmeye devamedilmektedir...

 

Askeri- endüstri komplekslerin hizmetindeki Reagan yönetimi ile birlikte Sovyetler Birliği’nde ve dünya da silahlanma harcamaları artacaktı. ABD Başkanlarında Jimmy Carter’in (yönetimi, 1977- 81) son günlerinde, ulusal güvenlik danışmanlarından ve Sovyetler Birliği’nin köktendinci İslami rejimlerle çembere alma politikası olan “Yeşil Kuşak” politikasının baş mimarlarından Zibigniew Brzezinski tarafından Afganistan’daki kadın düşmanı karşıdevrimci feodal lordlara, büyük toprak sahiplerine yapılacak gizli mali ve askeri yardımlarla ilgili gizli emir 3 Temmuz 1979 günü Başkan Carter’a imzalatılacaktı. Aynı kişi, Brzezinski, adını telaffuz ederek “Yeşil Kuşak” politikasını 1977 yılında resmen açıklamıştı ama, aslında bu tamamen yeni bir buluş değildi. Karşı- devrimci, kökten dinci İslami örgütlenmeleri hertürlü ilerici veya ulusal akımlara ve rejimlere karşı destekleme politikalarının kökleri çok daha eskilere uzanmaktaydı. Bu yöndeki ABD- İngiliz yatılımları 1960’lı yıllarda hız kazanmışlardı... Örneğin, Pakistan’da General Zia ul-Hak (yönetimi, 1978- 88) ve Türkiye’de General Evren (12 Eylül 1980- ) aynı ABD politikalarının iktidara taşımış olduğu karakterlerdir. Bunlardan birincisi, İran’ı da yanına alarak Asya’da başlıbaşına bir güç olma düşleri kurduğu için 17 Ağustos 1988’de tüm kurmay heyetiyle birlikte CIA süikastının kurbanı olmaktan kurtulamıyacaktı...

 

Aslında Cimmy Carter, Zibigniew Brzezinski tarafından önüne uzatılan ve Afganistan’daki ortaçağ kalıntılarına yapılacak gizli yardımları içeren belgelere attığı imzanın doğuracağı sonuçlardan emin değildi. Carter ne yaptığını tam olarak bilemiyordu. Sonradan Brezizinski, “Tam o gün Başkan’a bir not yazıp, bu yardımın Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapıldığını izah ettim.”, diyerek olaya açıklık getirecekti... Şüphesiz bu arada Afgan halkının yaşayacağı ve halen sürmekte olan derin trajedi Brzezinski’nin umrunda bile değildi... Fransız “Le Nouvel Observateur” gazetesinin 15- 21 ocak 1998 tarihli sayısındaki röpörtajında Brzezinski, Afganistan’a girmesi için sovyetler birliğini kışkırttıklarını, bu amaçla İslamcı gurupları tüm güçleriyle desteklediklerini açıkca anlatmaktadır. Röpörtajı yapan gazeteci, CIA yöneticilerinden Robert Gates’in, “Gölgelerden” adlı anılarında, resmi açıklamaların tersine, “Sovyet birliklerinin Afganistan’a girmesinden altı ay önce Mücahidin’e yönelik CIA yardımının başladığının yazılı olduğunu” Brzezinki’ye söylemektedir.  Röpörtajı yapan gazeteciye göre Brzezinski, Robert Gates’in bu anlatımını doğrulamaktadır... Ve yine aynı gazetecinin yaşanan trajedilerle ilgili sorusu karşısında Brezizinski, tam bir duyarsızlıkla, olanlar karşısında en ufacık bir vicdan azabı dahi duymadığını rahatca söylemektedir...

 

Aslında, Sovyet destekli hükümet Afganistan’ı endüstrileştirmekteydi. Henüz başlangıç aşamasında olsa da ülke endüstrileştirilmekte ve teknik eleman yetiştirilmekteydi. Sovyet yardımı ile Afganistan’da ulusal bir ekonomi kurulmaktaydı. Aynı yönetim, toprak reformu yaparak ülkeye çağ atlatmaya ve kadınları eşit özgür vatandaşlar haline getirmeye çalışmıştı. Toprak reformu yapılarak köylüler kölelikten kurtarılmaya, kadın hakları yönünde ileri adımlar atılmaya ve toplum modernleştirilerek demokratikleştirilmeye çalışılmıştı… Kışkırtmalar asıl olarak bu toprak reformu ile birlikte etkili olmaya başlayacaklardı. Ortaçağ kalıntısı feodal beyler, “karılarınız da ortak olacak” kışkırtmasıyla, özgürleştirilmeye çalışılan eğitimsiz yoksul köylüleri rejime karşı harekete geçireceklerdi...

 

Nazi propoganda aygıtının, Göbels’in propoganda makinesinin pabucunu dama atan ABD propoganda aygıtı ile, ABD’nin peşine takılmış Batı’nın tüm yazılı ve görsel medya gücüyle, TV ve radyo vericileriyle, sözkonusu ortaçağ kalıntısı kadın düşmanı feodal lordlar, ABD ve Avrupa’nın eroin tüketiminin yüzde 80 kadarını karşılayan bu kriminal unsurlar, “özgürlük savaşçıları” olarak tanıtılacaklardı. Emperyalist Batı tarafından desteklenen bu karşı- devrimci terörün asıl hedefi, Afganistan’da yapılan toprak reformunu yoketmekten, başta kadınlar olmak üzere yoksul halkın özgür bireyler haline gelmesini engellemekten, ülkenin endüstrileşme ve çağ atlama çabalarını baltalamaktan başka birşey değildi... Afganistan’da kırsal kesimde yaşayanların çoğunluğunun düşünce yapıları, sözkonusu endüstrileşme sürecinin, toprak reformunun ve yasalarla kadınlara tanınan hakların kendi yararlarına olduğunu kavrayacak düzeyde değildi henüz. Ve feodal lordlar, aynen Türkiye’de de benzerleri yaşanmış olduğu gibi, yoksul köylülere yönelik olarak “karılarınızı da ortak kullanacaklar” propogandasını işlemeye başlamışlardı. Reformcu yönetim adımlarını belki biraz hızlı atmıştı. (not 6: Afganistandaki son durum ve Hamid karzai hakkında çok kısa not...- Bu gerçekler başka bir metinde ayrıntılı olarak anlatılacaktır.- Y. K.)      

 

Dev bir ekonominin tek merkezden yönetilememesi; demokrasi eksikliğinin yarattığı toplumsal- bürokratik çürüme; Suudi Arabistan yöneticilerini ikna eden CIA Direktörü William Casey’in çabalarıyla 25 ABD Doları civarında olan varil başına petrol fiyatlarının 1986 yılı başında birdenbire 10 Doların altına düşürülmesi ve sonuçta Sovyet Rusya’nın acil gereksinim duyduğu petrol gelirlerinden yoksun bırakılması; 1980’li yıllarda Avrupa’daki bağlaşıklarına baskı yapan ABD’nin Sibirya’dan Avrupa’ya doğal gaz taşıyacak boru hattı projesinini engellemesi; Reagan politikalarıyla birlikte yeniden başlayan yüksek silahlanma harcamaları; Afganistan’da kışkırtılan karşı- devrimci saldırının Sovyet ekonomisine maliyeti ve diğer başka bazı nedenlerle birlikte Sovyetler Birliği’nin sonu gelecekti. Yukarıda sıralananlar, Sovyetler Birliği’nin sonunu hazırlayan başlıca nedenler arasında yeralacaktı.

 

Yıkılış nedenleri arasında kendi önemli hataları da olsa, Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Batı’nın gelişmiş ülkelerindeki ve diğer ülkelerdeki işçi sınıfı ve tüm çalışanlar için daha olumsuz süreçlerin başlamasına yolaçacaktı. Sendikal mücadele de, sosyal haklarda gözle görülür bir gerileme sürerken, azgelişmiş katagorisine sürüklenen ülkelerin sayılarında da artış başlayacaktı... Sovyetler Birliği’nin varlığı, Batı kapitalizminin işçi haklarına yönelik saldırılarını frenlemesine yolaçmaktaydı. Çünkü emperyalist Batı’nın üst sınıfları, kendi emekçi halklarının gözünde Sovyetler Birliği’nin daha olumlu üstün bir örnek olarak gözükmesini istemiyorlardı. Bu nedenle de sosyal haklar, işçi sınıfının mücadele gücünü aşan ölçülerde verilmekteydiler. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile birlikte aynı haklardaki hızlı geriye gidiş, sözkonusu gerçeğin en somut kanıtlarından biridir… Diğer yandan, herkesin açıkça gördüğü gibi, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte ABD saldırganlığında başlayan yükseliş, “nükleer silah kullanmayı” da öngören Bush Doktrini ile zirvesine ulaşmıştır. Ve gelişmeler tüm Ortadoğu’yu, Kafkaslar’ı, Balkanlar’ı ve hatta dünyanın daha da geniş bölgelerini içine alabilecek kanlı çatışmalara doğru tırmanmaktadır…

 

not 5: Kurulurken adı Aziz/ St. Petersburg olan kent, tarihte kısa sayılacak süreler içinde en çok ad değiştiren tanınmış kentlerden biridir...

 

Kurulurken adı Aziz/ St. Petersburg olan kent, tarihte kısa sayılacak süreler içinde en çok ad değiştiren tanınmış kentlerden biridir. Bu nedenle kentin adı zorunlu olarak farklı tarihlerde farklı adlarla anılmaktadır... O yıllarda daha gelişmiş olan Batı dünyasına Baltık Denizi üzerinden bir kapı açarak Rusya’ya çağ atlatmak isteyen Büyük Petro veya I. Petro (1672- 1825; yönetimi, 1682- 1721), henüz İsveç Kırallığı’na ait olan topraklara girerek kuracağı liman kentinin ilk küçük yapısını 1703 yılından dikmiştir.

 

Aynı nedenle İsveç Kıralı XII. Karl (1682- 1718; yönetimi, 1697- 1718), Napolyon’dan bir yüzyıl önce, Moskova’ya dek yürüme, Rusya’ı tarihten silme düşleriyle harekete geçmiştir... Asıl tayinedici savaş, Ukrayna toprakları içinde, Dinyeper Nehri’nin kuzeydoğu yakasında yeralan Poltova kentinin yakınlarında 8 Temmuz 1709’da gerçekleşmiştir. İsveç ordusu savaşta 40 bin askerini yitirmiştir. Savaşcı Kıral XII. Karl sadece 1.500 kadar adamıyla kaçarak Osmanlı topraklarına, daha batı da yeralan Ukrayna- Romanya sınırındaki Moldova’ya sığınabilmiştir. Burada beş hareketli yıl geçirecek olan İsveç kıralı, Türkleri ve Kazakları Rusya’ya karşı sürekli kışkırtmıştır. Osmanlı iktidar alanında geçen yılları sırasında Türkler İsveç Kıralı’na “Demirbaş Karl” adını takacaklardır. Birçok kişinin sandığı gibi adın “demir” metali ile bir ilişkisi yoktur. Sözkonusu “demirbaş” deyimiyle Türkler, Kıral’ın Osmanlı devletine ait olduğunu, devlet malı olduğunu alaylı bir üslupla anlatmaya çalışmışlardır. Espirili bir benzetmeyle “Demirbaş Karl” diyerek, O’nun Osmanlı devletinin malı haline geldiğini ifade etmişlerdir...

 

Büyük Petro’nun Osmanlı sınırları içine girmesinin ardından, 1710 yılında Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile savaşa girmiştir. Osmanlı ordusu, 1711’de Purut Nehri kıyısında çembere aldığı I. Petro’nun güçlerini -orduya komuta eden Baltacı Mehmet Paşa’nın aldığı rüşvet karşılığı- serbest bırakarak tarihin akışını Osmanlı İmparatorluğu aleyhine değiştirmiştir. O sırada Osmanlı ordusunun karargahında bulunan XII. Karl’ın öfkeden çılgına döndüğü yazılmaktadır... Kıral XII. Karl 1715 yılında -birçok türkçe kelime, yemek adları ve leylak kökleriyle- anayurduna, İsveç’e dönmüştür...  

 

“Kent buraya kurulacak” diyerek I. Petro’nun Aziz Petersburg’a yaptırdığı ilk ahşap kulübe halen müze olarak korunmaktadır... Önce Aziz Petersburg adını alacak ve 1914 yılına dek bu adla anılacak olan kent, aslında yapılaşmaya uygun olmayan bir araziye dikilmiştir. Söylendiğine göre kent yavaş yavaş çökmektedir. Aynı nedenle kent topraklarına on katı aşkın binaların inşaatları uygun bulunmamaktadır...

 

Muhtemelen askeri amaçlarla, kentin caddeleri geniş, ferah yapılmıştır ama, yine de Aziz Petesburg 1905’de, Petrograd ise 1917’de merkezi yönetimin kontrolundan kolayca çıkmıştır... II. Dünya Savaşı yıllarında Nazi güçleri tarafından çembere alınan kent, 900 gün açlık ve yokluklarla boğuşarak direnecek, teslim olmayacaktır. Bu ağır Nazi kuşatması yıllarında, donmuş Ladoga gölü üzerinden sonderece sınırlı ve gizli ikmal olanakları olmuştur...

 

Tüm tarihi görünümüne ve dünyanın en zengin müzelerine sahibolmasına karşın Aziz Petersburg aslında 300 yıllık yeni bir kenttir. Aynı kentin adı 1914 yılından 1924 yılına dek Petrograd; 1924 yılından 1991 yılına dek Leningrad; 1991 yılından itibaren de yeniden Aziz Petersburg olmuştur.

 

not 6: Afganistandaki son durum ve Hamid karzai hakkında çok kısa not...     

 

Sovyetler Birliği’nin Afganistan ile ilgili yüksek harcamaları, ekonomisini sonderece olumsuz etkileyecekti. Ve diğer yandan şüphesiz, ABD’nin ortaçağ kalıntısı feodal lordlara vermeye başladığı gizli mali ve askeri yardımla birlikte, Afganistan halkı için halen sürmekte olan korkunç bir ekonomik yıkım ve toplumsal trajedi başlamış olacaktı... Batı’nın propoganda makinesi tarafından “Özgürlük savaşçıları” olarak adlandırılan bu ortaçağ kalıntıları ve kriminal unsurlar, asıl olarak ekonomik hedeflere saldıracaklardı. Sovyetler Birliği tarafından kurulmaya çalışılan ekonomik altyapıyı, elektrik şebekelerini ve endüstri kuruluşlarını yıkacaklardı...

 

Son Sovyetler Birlikleri’nin de 15 Şubat 1989’da Afganistan’dan çekilmelerinin ardından 3,5 milyar Dolar’ı aşkın bir yatırımla Taleban’ı örgütleyip savaş arenasına süren CIA, beş yıl sürecek olan Taleban iktidarıyla Afganistan’ın yıkımının katlanarak artmasına yardımcı olacaktı... Fanatik vahşi Taleban’ı savaş alanına süren CIA, vaktiyle beslemiş olduğu Mücahidin yönetimini gerileterek Afganistan üzerindeki İran etkisini kırmaya çalışmaktaydı...

 

Afganistan’ın daha fazla yıkılması, halkının çektiği acılar, ülkenin sürüklendiği derin uçurum, bunların birteki bile ABD yönetiminin dikkatinde değildi... Bilim dışı Anglo- Amerikan ırkçı emperyalist dünya görüşünde kendinden olmayan insanların bir değeri olamazdı. Onlar için Afganistan, Orta Asya petrollerini ve doğal gazını Hint Okyanusu’na ulaştırmaya yarayacak ve ayrıca Orta Asya cumhuriyetlerini, Rusya Federasyonu’nu, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, İran İslam Cumhuriyeti’ni ve de Hindistan alt kıtasını askeri üsler aracılığıyla denetim altında tutabilecek bir toprak parçasıydı sadece. Afganistan tüm bu işlerine yaradıktan sonra, ülkeyi kimin yönettiği, halkın ve kadınların durumunun ne olduğu, ülkenin toplumsal anlamda kaç yüzyıl geriye gittiği, bunların hiçbiri önemli değildir onlar için...

 

Hitler’de Sovyet insanlarına aynı aşağılayıcı gözle bakmıştı... Alman istihbaratı Sovyetler Birliği’nin ekonomik gücünü ve savaş kapasitesini tüm ayrıntılarıyla biliyordu ama, o ırkçı dünya görüşüyle aşağıladıkları insan unsurunu hesaba katmamışlardı. Bu hatalarını yenilgileri ile birlikte anlayacaklardı ama, artık geriye dönüş olanaksızdı... ABD emperyalizmi de günümüzde, eldeki tüm bilgilere ve eski deneylere karşın insan unsurunu hesaba katmadan, sadece teknolojik üstünlüğüne dayanarak saldırmaktadır. Bu gidişle ABD’nin sonu da Hitler Almanyası’nın sonundan daha iyi olmayacaktır. Bundan kimsenin en ufacık bir şüphesinin olmaması gerekir...

 

Ve değişen dünya koşullarında, 11 Eylül 2001 provokasyonunun hemen ardından, zaten W. Bush’un çalışma masasında duran Afganistan’a saldırı planı yürürlüğe konulacak, ABD bombardımanı ile ülkenin kalan değerleri de yakılıp yıkılacaktı. Afganistan’da sürmekte olan bu son yıkım süreci, öncekilere de benzemeyen ölçüde ağır olmaktadır... ABD güçlerinin kullandığı tüketilmiş uranyumlu (DU) mermilerin etkileri ile Afganistan ikinci Hiroşima olmuştur. Bu benzetme, konunun uzmanlarına, bölgede ölçümler yapmış olan Kanadalı ve Amerikalı bilim adamlarına aittir... ABD bombardımanı ile birlikte Afganistan’da korkunç bir çevre felaketi yaşanmaya başlanmıştır. Çünkü Afganistan’a yönelik ABD hava saldırısı sırasında, Irak (1991- 2003) ve Balkanlar (1999) bombalanırken kullanılmış olan seyreltilmiş uranyumlu mermiler en yoğun biçimde kullanılmışlardır. Vaktiyle sözde “destekledikleri” Afganistan halkının onlar için gerçekte en ufacık bir değeri bile yoktur...

 

Aynı batı, vaktiyle milyarlarca dolar vererek beslediği, en modern silahlarla donattığı, kendi servisleriyle birlikte Batı’ya eroin sevketmelerine gözyumduğu ortaçağ kalıntısı feodal ortaklarını günümüzde “terörist” olarak anmaya başlamıştır. Şüphesiz yine aynı Batı bunların bir bölümüne “terörist” damgasını vururken, diğerleri ile ise işbirliğini sürdürmektedir. Aslında, “terörist” damgasını vurduklarının birkısmı da, Laden ve yakınları gibi ABD askeri makinesinin hesabına yazacak işler yapmaktadırlar...

 

En az bir yüzyıl geriye götürülen, modernleşmesi durdurulan ve Pentagon’un işgaline uğrayan Afganistan’a ABD ve ortakları tarafından tek bir çivi bile çakılmamıştır. Buna karşın, Afgan topraklarına tüm bölgeyi tehdit eden yeni ABD askeri üsleri kurulmuştur. Ve ABD ile anlaşmış olan kadın düşmanı feodal güçler yine iktidar koltuğundadırlar... Tüm sistemin başına, ABD’nin ve fosil enerji tekellerinin en güvenilir adamı olan Pastun asıllı Hamid Karzai oturtulmuştur. O’da küçük bir aşiretin reisidir ve sonuçta feodal bir beydir...

 

Çift pasaportlu olduğu yazılan, anadilinden başka ingilizceyi anadili gibi konuşan, Pakistan ve Hindistan’da egemen Urdu ve Hindu dillerini bilen, fransızca konuşabilen, ayrıca farsçanın bir lehçesi olan ve Afganistan’da konuşulan diller arasında önemli yeri bulunan Dari dilini konuşan Karzai, içte sınırlı sayıda aşiret desteğine sahip olsada, enerji tröstü UNUCOL’un temsilcisidir. Yine O, adı büyük yolsuzluklara karışmış olan Enron’un temsilciliğini de yapmştır. UNUCOL’un güvenilir danışmanı olarak Karzai, Pentagon’un güçlü desteğini arkasına almıştır.

 

Başta BBC olmak üzere Batı basınına göre Karzai, çok iyi yetiştirilmiş, tam anlamıyla Batılılaştırılmış, eksiksiz Amerikancılaştırılmış bir kişiliktir. O’nun görevi, Orta Asya petrollerini ve doğal gazını Hint oktanusuna ulaştıracak olan Trans- Afganistan boru hattını başarıyla tamamlamak ve bu hattın güvenliğini sağlamaktır... Buna karşın, işgalci ABD güçleri tarafından arzulanan güvenliğin Afganistan’da sağlanabildiğini söylemek olanaksızdır...

 

ABD bombardımanının başladığı 7 Ekim 2001 gününün ertesi günü, 8 Ekim 2001’de Afganistan’a giren ve 22 Aralık 2001 günü oluşturulan Taleban karşıtı hükümetin başına oturtulan Karzai, oldukca zikzaklı bir yoldan eğilip bükülerek olduğu bu son yere gelebilmiştir... O’nu 1992 yılında Mucahidin hükümetinin yardımcı dışişleri bakanı olarak görüyoruz. Aynı Karzai 1990’lı yılların ortasında, 1994 yılından itibaren içinde yeraldığı Mücahidin hükümetine saldıran Taleban’ın destekçisi olarak karşımıza çıkıyor. Ve Karzai, 12 Ekim 2001 tarihli Euroasianet’te yazan gazeteci Ahmed Rashid’e göre, Taleban’a yardım olarak 50 bin ABD Dolar’ı ve bol miktarda silah veriyor (www.euroasianet.org/departments/insight/articles/eav121001.shtml).

 

Anlaşılmış olacağı gibi CIA ne yaparsa, karzai’de aynı işi yapmaktadır. Karzai’nin 50 bin Dolar’ı bağışladığı günlerde CIA’nın rüzgarı Taleban’ın yelkenlerini şişirmektedir. Ve yine O’nu 1998 yılında itibaren Taleban’a karşı muhalefeti organize eden kişilerden biri olarak görmeye başlıyoruz. Çünkü artık CIA rüzgarı Taleban’a karşı esmeye başlamıştır... Fakat yine de tüm bunlar, Pashtun kökenli küçük Papalzay aşiretinin lideri olan Karzai’nin Afgan toplumu içinde yükselmesi ve Afgan halkı arasında ünlenmesi için yeterli işler değillerdir. O’nun geçmişteki kariyeri ve Taleban muhalifleri arasındaki konumu, Taleban sonrası Afganistan’ının başına oturabilmek için yeterli değildi. Buna karşın CIA, Karzai’nin önündeki en önemli engeli, 11 Eylül provokasyonundan tam iki gün önce yokedecektir... 

 

Taleban sonrası Afganistan’ının tek ve tartışılamaz en üst yöneticisi olmaya aday kişi, tam 11 Eylül 2001 provokasyonundan iki gün önce karanlık bir süikaste kurban giden Kuzey İttifakı’nın önderi Ahmet Şah Mesut’tan (Ahmed Shah Masood) başkası değildi. İkiz Kuleler’e saldırıdan veya ABD’de gerçekleşen “Yeni Tutucular” darbesinden iki gün önce gerçekleşen bu karanlık süikast, başlatılacak ABD saldırısının ardından Afganistan’da kurulacak yeni yönetimin başına kimlerin getirileceğinin nasıl planladığını da göstermektedir. Afganistan’a yönelik ABD saldırısının, kısacası herşeyin önceden ayrıntılı olarak planlandığını açıkça gösteren bu suikast, 11 Eylül saldırılarının da aynı gücün tezgahı olduğunu ortaya koyan işaretlerden biridir aynızamanda...

 

Şüphesiz bu süikastın daha ayrıntılı olarak anlatılması gerekmektedir ama, İslamcı Ahmet Şah Mesut’un ABD yetiştirmesi olmadığı, doğru- yanlış yürüttüğü mücadele ile önderlik konumuna yükseldiği, halk arasında ve özellikle Taleban karşıtları arasında efsaneleşmiş bir kişiliğe sahibolduğu ve tüm bu özellikleri nedeniyle de ABD yönetimi tarafından kolayca ve ucuza denetlenemeyeceği ortadadır... Görkemli bir cenaze töreni ve timsah gözyaşları ile tarihe gömülen Ahmet Şah Mesut’un yerine oturtulan kişi ise, bir Afganlı olmaktan ziyade, aynızamanda ABD pasaportu taşıyan çok iyi yetiştirilmiş bir CIA görevlisi veya kuklası olan Hamid Karzai’den başkası olmayacaktır. Yazılanlara ve Batı’nın yönetici elitinden kişilere göre O, sıradan bir CIA kuklası olmanın çok ötesinde, düşünce yapısı olarak ta Batı’nın üst sınıflarından gelen biri gibidir. Bir başka ifadeyle O, beyni ve ruhuyla devşirilmiş bir kişiliktir... 

 

Paradoksal olarak İran yönetimi ve Rusya Federasyonu dahi Hamid Karzai’yi desteklemek zorunda kalmışlardır. Çünkü, Afganistan öyle bir yıkılmış, insan unsuru öyle bir budanmıştır ki, ortada onlar için daha olumlu veya elverişli bir alternatif bulup destekleme olanağı kalmamıştır. Ayrıca fanatik Taleban, ideolojik olarak Şia’nın, İran’ın uzlaşmasız en büyük düşmanı olduğu kadar, Çeçenistan merkezli olarak Kafkaslar’da Rusya’ya karşı yürütülen savaşın da en büyük katılımcısı, destekçisidir. Çeçenistan’da silahlı saldırıları sürdürenler asıl olarak Vahabi (Muvahhidun) ve Deobandi inançlarında olan köktendincilerdir...

 

İran yönetimi için Karzai, bir numaralalı fanatik Şia düşmanı olan Deobandi- Vahabi (Muvahhidun) koalisyonu olan Taleban’a göre tercih edilebilir gözükmüştür. Aynı gerçek bir başka biçimde Rusya Federasyonu ve diğer bölge ülkeleri için de geçerli olmuştur. Ve şüphesiz Afganistan’da yaşanan korkunç yıkım, ABD emperyalizminin oyununu -tarih için kısa sayılabilecek bir vadede- ne ölçüde ustaca ve acımasızca oynayabildiğini göstermektedir... Şüphesiz daha uzun vade aynı şiddet politikaları yankılanarak ABD’nin içlerine dek etkilerini ulaştıracaklardır. “Rüzgar eken fırtına biçer” özdeyişi, yüzlerce ve belki de binlerce yılın deneyimlerinin ürünüdür. ABD’nin ihracettiği karşı- devrim ve şiddet politikaları, bir bumerang gibi dönüp sonunda kendisini de vuracaktır. Faşist- ırkçı güçlerin şimdiden silahlanarak gizli ordular oluşturdukları ve bir içsavaşa hazırlandıkları ABD toplumunu, şiddet kültürü ile beslenen bu toplumu, kanlı karanlık bir kaosun beklediğinden şimdiden emin olabilirsiniz.- Y. Küpeli, 4 Haziran 2006

(Not: Zengin kaynak listesi bu kitabın tümü sayfaya yerleştirildikten sonra gelecektir.)

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

 

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam”  15.05.2006

 

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine

(29 Mayıs 2006)

 

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006 )

 

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları  (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

http://www.sinbad.nu/