Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

 

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları

(en son, yeni bölüm, devami var)

 

ABD’nin ve Büyük Biritanya’nın ortak nükleer araştırma sırlarını, atom bombası üretimi için Los Alamos Ulusal Labaratuarı’nda elde edilen gizli bulguları Sovyetler Birliği servislerine iletenler olarak ünlenen Julius ve Ethel Rosenberg çifti, Ethel Rosenberg’in erken kardeşi David Greenglass, ve ayrıca Theodore Hall (Hallsberg), Klaus Fuchs gibi kişiliklerin birkısmı gerçekten de sözkonusu atom bombası imalatının en sorumlu yerlerinde olan bilim adamlarıydılar. Fakat şüphesiz sırası geldikçe görüleceği gibi, olaya karışanlar bu adlarla sınırlı değillerdir ve ayrıca aynı gerekçeyle idam edilen iki küçük çocuk annesi Ethel Rosenberg’in gelişmelerden gerçek herhangi bir sorumluluğu yoktur...

 

Bazı faşist, aşırı milliyetçi anti- komünist, ve ayrıca anti- semitik (yahudi düşmanı) bilgi kaynaklarına göre, olaya karışanların adları FBI’ın verdiği listeden çok daha fazladır. Onlara göre, ABD devlet kurumlarındaki tüm önemli mevkiler “komünistlerle, Yahudi kriminallerle ve casuslarla” dolup taşmaktadır. Hatta bu çevreler tarafından alabildiğine şişirilmiş sözkonusu nükleer ispiyonluk listesine Los Alamos Ulusal Labaratuarı’nın yöneticisi konumundaki J. Robert Oppenheimer bile dahildir. Yine aynı kaynaklar, Oppenheimer’in de “Yahudi” olduğunu iddia etmektedirler... Toplumda yaratılmaya çalışılan bu korku nöbetlerinin, vaktiyle Hitler Almanyası’nda yapılmış olduğu gibi yığınları sürüleştirmeye yarıyan birçeşit kitle psikoloji üretmeye yaradıkları bellidir. Hitler ve çevresi, halk yığınlarını Nazi Partisi’nin peşinde kolayca manupule edebilmek amacıyla bir “Yahudi” ve “komünizm” korkusu üretmişlerdi. Aşırı milliyetçi ve faşist odakların ABD’de de aynı taktikleri kullanmakta oldukları açıkça bellidir...  

 

Şüphesiz tüm bu “Yahudi ve komünist ispiyonluk” suçlamalarıyla bağlantılı paranoya yüklü karalamalar, bazı sınırlı gerçeklerin yalanlarla karıştırılarak, alabildiğine çarpıtılarak ve katlanarak yansıtılmalarıdır. Aynı yalan kampanyası, Soğuk Savaş’ın başlatıcısı saldırgan ABD yönetiminin dünya egemenli hedefine yönelik derin korkularıyla ve bu hedefine yürürken insan soyuna karşı işlediği suçlarını gizleme çabalarıyla bağlantılıdır. Daha önce de ifade edildiği gibi, tüm bu korku yaratma teknikleri, Nazi propoganda yöntemlerinden alınarak ABD’nin ve dünyanın yeni koşullarına adapte edilmişlerdir...

 

Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları ile tüm dünyaya gözdağı veren ve Hitler’in izinde dünya egemenliği peşinde olduğunu açıkça ilaneden ABD yönetimi, başlattığı bu yeni savaşta halk desteği sağlayabilmek için temelsiz korkulara gereksinim duymaktaydı. Çocuklara da en kolay boyun eğdirme, söz dinletme yolunun korku yüklü yalanlardan geçmesi gibi... Şüphesiz bu korkutmalar, yalanlar büyüklere birtakım kolaylıklar sağlıyor ve çocuklarla ilgili sorunlarını en kolay yolla çözmelerine yardımcı oluyorsa da, çocuklar açısından o ölçüde zararlı sonuçlara yolaçmaktadır. Onların psikolojilerini ve entellektüel gelişmelerini bozmaktadır bu korkutmalar ve yalanlar. Aynen bunun gibi, Nazi yöntemlerinden esinlenme ABD yönetimi de ürettiği temelsiz korkularla yargılama yetenekleri, sinir sistemleri, pisikolojileri bozulmuş kitleler üreterek suçlarını daha kolay işleme peşindeydi ve halen aynı işi yapmaktadırlar...

 

Enerji kaynaklarını ve yollarını denetleme, dünya egemenliği için Avrasya egemenliğini sağlama peşindeki günümüz ABD yönetimi nasıl bir “Müslüman” ve “terör” korkusu yaratarak bunu kullanıyorsa, ozaman da korku kaynağı olarak bir “komünizm” hayaleti üretilmişti. Hitler’in izinde yürüyen ABD yönetimi, eski Gestapo elemanlarından ve deneylerinden yararlanan ABD servisleri, yarattıkları komünizm korkusuyla kitleleri peşlerinden sürükleme, dünya egemenliği düşünü yaşama geçirme çabası içindeydiler. Onlar, Hitler’in bıraktığı yerden dünya egemenliğine sahibolma çabasını, “hür dünyayı ve özgürlükleri koruma” savaşımı olarak yutturmaktaydılar. Diğer yandan, Nazizme karşı savaşın asıl galibi Sovyetler Birliği’ni yıkabilmek ve Avrupa’da gelişen demokratik sosyalist halk hareketlerini ezebilmek için, -özgürlüklerin en büyük düşmanı- eski Nazi örgütlenmelerini tüm Avrupa’da yeniden diriltmişlerdi...

 

Onlar, başlattıkları Soğuk Savaşı Kore’de sıcak bir çatışmaya dönüştürmüşlerdi. Şüphesiz provokasyonları ve darbeleri kore ile de sınırlı değildi. Aynı günlerde Latin ve Orta Amerika’dan, Küçük Guetamala’dan Balkanlar’a ve İran’a dek, Ortadoğu’nun ve Afrika’nın diğer köşelerine dek, Hindiçini’den Asya’nın diğer bölgelerine dek onlarca ve onlarca ülkede sayılmaları yüzlerce sayfaya sığmayacak suçlar işlemekteydiler... Bu suçlarında, -örnekleriyle anlatımı ayrı uzun bir yazının konusu olabilecek- maceracı sömürgeci ırkçı düşünce yapısı ile yetişmiş kriminal karakterleri kullanmaktaydılar. Birçok sıradan Hollywood serüven ve aksiyon filminin abartılı kahramanlarına esin kaynağı olan bu tipler, sıradan üreten halklar için ne ölçüde birer gerçek hırsız ve katil iseler, bağlı oldukları iktidar odakları tarafından da kitlelere örnek kahramanlar olarak taktim edilmekteydiler. Böyle bir kriminal şiddet kültürüyle ve temelsiz korkularla beslenen yığınların olaylar karşısında sağlıklı tepkiler vermeleri okadar kolay olamazdı ve halen de olamamaktadır. 

 

Dünya egemenliği peşindeki ABD yönetimi tarafından yeniden üretilen gerilim ortamında, dev aynalarında alabildiğine çarpıtılarak büyütülmüş sahte bir Bolşevik hayaleti ile kitleler ürkütülmeye çalışılırlarken, yalana dayalı asabi  propogandalarla insanların akılları ve sağduyuları bağlamaktaydı. Böylece “taşlar” bağlanırken, kudurmuş ruhsal hastalıklı yaratıkların ipleri çözülmekte, bunlar politika sahnesinin ışıkları altına sürülmekteydiler... Cumhuriyetçi senatör McCarthy’nin kişiliğinde sembolize olan bu kudurmuşluk, görünüşte resmi devlet politikalarının dışında olmakla birlikte, aslında tüm olanların gerisinde bilinçli demokrasi düşmanı bir anti- komünist merkezi plan vardı... Diğer yandan, nükleer sırları Sovyetler Birliği’ne vermekle suçlanan bilim adamlarının bir teki bile profesyonel casus değillerdi ve yaptıkları işi herhangi kişisel yarar uğruna gerçekleştirmemişlerdi.

 

Hitler Almanyası’nın işlerinden önemli dersler çıkartan ve CIA’nın kuruluşunda (1947) başta General R. Gehlen olmak üzere eski Nazi servislerinin öndegelen kişilerini kullanan ABD yönetimi, -Nazi Almanyası’ndan farklı olarak- azgınca saldırılar ve yalanlar üretme işlerini kendi dışında gözüken ve istediği zaman gemlerini çekebileceği veya sahip çıkmayabileceği birtakım kudurgan kişilere ve örgütlenmelere ihale etmişti...

 

Gerçekte işlerin halen -en genel anlamıyla- böyle yürütülmekte olduğunu söylemek sanırım pek hatalı olmaz. Tüm Batı dünyasının değişik devletleri içinde devletlerden ve birbirlerinde bağımsız gözüken onlarca ve onlarca faşist örgütlenmenin belirli kanallarla tek bir merkeze bağlı oldukları yıllardır Batı basınında yazılıp çizilmektedir. Bunlar, sınırları içinde çalıştıkları devletin, veya bir başka “müttefik” devletin, veya çok daha güçlü bir emperyalist iktidar odağının servisleri tarafından ikinci elden denetlenip yönlendirebilmektedirler. Yani, politik ortam zorunlu kılınca bunların ipleri salıverilmektedir. Yaratılan politik dengesizliklerin ve korku ortamının yanında, bazı politik cinayetler dahi bunlara ihale edilebilmektedir. Hatta devletler içindeki faşist iktidar odakları tarafından ikinci elden yönlendirilen bu suç örgütlerinin birkısmı, aşırı “sol” illizyonlar ve kamuflajlarla dahi örgütlenebilmektedirler.

 

P-2 Mason locasının, CIA’nın ve CIA bağlantılı Gladio (Kontragerilla) örgütlenmesinin gizli denetimindeki “Kızıl Tugaylar” adlı örgütlenmeyi bu sonuncuya örnek olarak gösterebiliriz... Kızıl Tugaylar adlı örgütlenmenin Aldo Moro’yu (23 Eylül 1916- 9 Mayıs 1978) kaçırıp öldürmesi, sözkonusu sözde devlet dışı mekanizmaların nasıl işlediklerini görebilme açısından sonderece ilginçtir... Aldo Moro, İtalyan Komünist Partisi ile koalisyon kurarak ülkeyi içine sürüklenmiş olduğu derin politik krizden çıkartmaya çalışan bir kişilikti ama, ABD Güvenlik Konseyi’nin gizli kararından habersizdi. Konsey, İtalya’da ve Fransa’da komünistlerin iktidara gelmemeleri veya iktidarı paylaşmamalarını engellemek için yasadışı tüm yollar dahil ne gerekirse yapılması için kesin karar almıştı... Benzer örnekler, içinde Türkiyenin’de olduğu birçok ülkeye doğru uzar giderler... Adları ve sıfatları ne olursa olsun sözkonusu Neo- Nazi kuruluşlar arasındaki görülmez veya görülebilmesi için araştırmacı uzman gözü gerektiren bağlantı halkalarının ABD’ye doğru uzandıkları ve piramidin tepesinin ABD’de olduğu artık bilinmektedir... Benzer mekanizmalar, “Sovyetler Birliği hesabına nükleer casusluk” suçlamaları fırtınası estirilirken de tüm güçleriyle işleyeceklerdi... 

 

Türkiye’nin Şubat 1952’de NATO’ya girmesinin ve emperyalist sisteme tam anlamıyla bağımlı hale gelmesinin ardından, “demokrasi” havarisi rolündeki Menderes- Bayar iktidarı yıllarında sahte “İslami” bir kamuflajla örgütlenen “komünizm ile mücadele dernekleri” ve ardından yine sonderece yapay/ sentetik bir “Türk- İslam” senteziyle 1960’lı yılların ortalarından itibaren örgütlenmeye başlayan -MHP yönetimi bağlantılı- paramiliter faşist “Bozkurt” örgütlenmeleri, yukarıda kaba biçimde çerçevesi çizilen Batılı modelden esinlenmişlerdi. Devletten sözde “bağımsız” bu faşist legal yapılanmalar, CIA gibi güçlü servislerinin ve CIA’nın kurucuları arasında yeralmış olan Nazi generali R. Gehlen imzalı Federal Almanya dış istihbarat örgütü BND gibi servislerin yardımlarıyla Türkiye’de de örgütlenmişlerdi. BND’nin içinin eski Gestapo ve SS subaylarıyla kaynadığını anımsatmakta yarar vardır... Türkiye’de kurulan bu örgütlerin görevleri de, ABD’de olduğu gibi bir “komünizm” korkusu üreterek tüm demokratik muhalefeti baskı altına almak, ülkedeki demokratik açılımları engelleyerek ABD’nin ve yerli işbirlikçilerinin işlerini rahatça yürütmlerine yardımcı olmaktı... Zaten şu veya bu ölçüde tanınan Türkiye örneğinden kalkarak ABD’de estirilen anti- komünist ve anti- semitik yalan fırtınalarının ne işlere yaradıklarını ve bunların konumuz olan “nükleer casusluk” suçlamalarında nasıl kullanıldıklarını anlamak daha kolay olur herhalde.

 

Sözkonusu faşist yapılanmalar farklı adlarla ve kuruldukları ülkelerin geçmişlerine ve kültürlerine uyumlu eklektik (yamama) ideolojilerle öncelikle Orta ve Latin Amerika’da, ardından en Batı’dan en Uzakdoğu’ya dek ABD emperyalizminin “yaşam alanı” içindeki tüm ülkelerde şekillendirilmişlerdir... Örneğin, eski Nazi işbirlikçisi faşist Grivas’ın CIA eliyle Kıbrısta sahneye sürüldüğü yıl, 6- 7 Eylül 1955’de İstanbul’da gerçekleşen yağma ve yıkım olaylarının gerisinde ünlü NATO kuruluşu “Kontragerilla”nın bulunduğu ve bu kuruluşunda sözkonusu yağma ve yıkım işlerinde “komünizm ile mücadele dernekleri”ni kullandığı herkes tarafından bilinmektedir... İçindeki üyelerin çoğunluğu oynamakta oldukları rolün bilincinde olmasalar bile, sözkonusu “komünizm ile mücadele dernekleri”nin ve 1960’lı yılların ortalarında bunun yerini alan “Bozkurt” sembollü örgütlenmenin, çok gizli yasadışı NATO kuruluşu “Kontragerilla” örgütlenmesinin biryerde legale, gün yüzüne çıkması ve legalitenin (açık çalışmanın) olanaklarından yararlanması olduğu bellidir. Yani sonuçta “komünizm ile mücadele dernekleri” ve “Bozkurt” örgütlenmeleri ile ilgili iplerin uçları CIA’ya ve Federal Almanya servisi BND’ye dek uzanmaktadır. Ve bunların yarattıkları anti- demokratik saldırgan gerilim ortamında, bunlar sayesinde üretilen politik krizler içinde hertürlü politik cinayet, emperyalist soygun ve suç kolayca işlenebilmiştir. Herkesce bilinen 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri, bu karanlık amaçlı kuruluşların yarattıkları politik iklim sayesinde kolaylıkla uygulamaya konabilmişlerdir. ABD’de de çok daha güçlü benzer kuruluşların yardımlarıyla devletin çekirdeğinde duran faşist yapılanma -herhangi açık bir darbeye gerek kalmadan-suçlarını demokratik kurumlara ve geniş yığınlara kabulettirebilmiştir ve halen ettirmektedir.

 

Kore Savaşı’nın (Haziran 1950- Temmuz 1953) yaratmış olduğu uluslararası gerilim ortamında ve bu savaşı Amerikan halkının gözünde meşrulaştırabilmek için yürütülen korku yüklü sişirilmiş anti- komünist propoganda kampanyaları çerçevesinde, Sovyetler Birliği hesabına nükleer casusluk işleri ortaya çıkartılmıştır. Senatör Joseph McCarthy’nin kişiliğinde sembolize olan dönemin saldırgan Amerikan gericiliğinin yaratmış olduğu politik iklimde, yürütülen komünist hayaleti avının bir sonucu olarak, biri tamamamen masum iki insan ortada herhangi elle tutulur bir kanıt olmadan, eşiyle ilgili şantaj baskıları altında ifade veren bir diğer sanığın çoğu yalan ifadeleri esas alınarak idam edilmişlerdir. Bunlar, casusluk suçlaması sonucu ABD’de idam edilen ilk sivil kişiler olmuşlardır aynızamanda...

 

Tüm uluslararası kampanyalara, yine ABD’nin içinde yürütülen idam karşıtı güçlü kampanyalara karşın, ortada elle tutulur herhangi bir kanıt olmadan iki insan, Julius ve iki küçük çocuk annesi Ethel Rosenberg, sürdürülmekte olan anti- komünist ve anti- demokratik gerici kampanyayı beslemek amacıyla ve de aynı kampanyanın bir sonucu olarak elektrik sandalyesinde uzun acılı bir ölüme yollanmışlardır. Çığırtkanlığını Cumhuriyetçi Senatör Joseph McCarthy’nin yaptığı görünüşte devlet dışı bu gerici kampanya da, yukarıda genel çerçeveleri çizilmiş olan örgütlenmelerin Amerikan versiyonları rollerini oynamışlardır...

 

Rosenberg çiftini idama götüren ve ABD’de gelişmeye başlayan sistem dışı demokratik uyanışı ezme işinde kullanılan bu gericilik, sanki halkın doğal bir tepkisiymiş gibi yansıtılmıştır... İstanbul’u savaştan çıkmışa benzeten 6- 7 Eylül 1955 yağma olaylarının “halkın galeyana gelmesi” olarak yansıtılmış olması gibi, sözkonusu Amerikan faşizmi de bir “halk hareketi” olarak yansıtılmıştır. Böylece ABD devleti “demokrasi” tiyatrosunu sürdürebilmiştir... Sinbad’da yayınlanan başka birtakım yazılarda da belirttiğim gibi, Türkiye’de 6- 7 Eylül şiddeti sahnelenirken, -eski Nazi işbirlikçisi- CIA başkanı Allen Wels Dulles bu ülkede idi. İstanbul’da sahnelenen terör, daha önce ABD’de farklı biçimde yaratılmış yığın histerisinin Türkiye koşullarına uyarlanmış kötü ve kaba bir adaptasyonuydu sadece. Türkiye’de 6- 7 Eylül terörü sahnelenirken nasıl “Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalandığı” yalanı kullanılmışsa, ABD’de de gelişen demokratik hareketi ezebilmek amacıyla “heryerde Sovyet casusları olduğu” illizyonu kullanılmıştı. Aynı illizyonu güçlendirebilmek için iki insan idam edilmişti. ABD’de sahnelenen oyun, Türkiye’de sahnelenen ve Kıbrıs sorununu çıkmaza sokan 6- 7 Eylül 1955 yağma olaylarının çok daha gelişmiş ve karmaşık bir biçimi olmuştu... 

 

Daha önce Çin’in etki alanı içinde olan Kore, 1895 yılından itibaren Japon istilası altına girecekti... II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Mançurya’da mevzilenmiş güçlü Japon Kwantung Ordusu’na karşı Sovyet Birlikleri’nin Ağustos 1945’de kazandıkları zaferle birlikte, Kore’nin kuzey bölümü, 38nci paralelin kuzeyi Sovyet Kızılordusu’nun denetimine girecekti. Aynı paralelin güneyi ise ABD güçlerinin denetiminde kalacaktı ve sonuçta ülkede iki tamamen farklı yönetim şekillenecekti. Kuzey de Sovyet destekli Kim Il-sung yönetimi şekillenirken, güneyde Washington’un denetiminde tamamen ayrı bir ordu ve polis gücü oluşturularak iktidar aşırı sağcı ve milliyetçi Sygman Rhee’ye (Sigman Ri) devredilecekti. Aslından bu oluşumların her ikiside ülkenin tarihi geçmişi, toplumsal yapısı ve ABD yönetimince başlatılmış olan Soğuk Savaş’ın koşulları ile uyumlu olarak totaliter rejimler olacaklardı. Böylece iki korenin gerçekten demokratik koşullarda birleşebilmeleri daha baştan ipotek altına alınmıştı ama, yürütülen propoganda bu gerçeği hep gizleyecekti ve suçu sadece karşı tarafa yükleyecekti. Ve şüphesiz Birleşmiş Milletler denen kuruluşu kanatları altına almış olan ABD’nin Nazizm mirasçısı güçlü propoganda aygıtı, yalanlarını daha ustaca ve güçlü biçimde yayabilmekteydi...

 

II. Dünya Savaşı sonbulmuştu, Nazizm asıl olarak Sovyet halklarının fedakarlıkları sayesinde ezilmişti. Uzakdoğu’da Japon militarizmine son darbe yine Sovyet Kızılordusu tarafından vurulmuştu ama, genç Japon emperyalizminin Pasifik’te ve Uzakdoğu’da, Hindiçini ve Çin’de kaybettiği mevzileri Amerikan emperyalizmi doldurmaktaydı... Sun Yat-sen’in ölümünün ardından Kuomintang üzerinde egemenlik kurabilen ve 1927’de gerçekleştirdiği komünist katliamı ile içsavaşı başlatan Chiang Kai-shek’in bu yıldan itibaren Çin’de bulunan Amerikan askeri görevlileri ile ve ayrıca aslı olarak Mussolini İtalyası ile, Almanya (II. Devlet) ile ve daha sonra Nazi Almanyası (III. Devlet) ile güçlü bağları olacaktı. Japon ordularının yenilgilerinin ardından Amerikan emperyalizmi, tüm gücüyle, hem mali ve hem de askeri olarak Chiang Kai-shek’i destekleyecek ve 1946’dan 1949 yılı sonbaharına dek sürecek ikinci bir kanlı içsavaş sürecinde başrolü oynayacaktı...

 

Çin Halk Cumhuriyeti’nin 1 Ekim 1949 günü ilanı ile bu içsavaş süreci resmen noktalanırken, ABD’nin güneyden, Hindiçini üzerinden ve ayrıca Tayvan adası üzerinden ve kuzeyden Kore üzerinden Çin’e yönelik provokasyonları sürecekti. ABD’nin tüm bölgedeki egemenlik düşleri ve dolayısıyla savaşı bitmiş değildi. Bu nedenle, ABD içpolitikasını da derinden etkileyecek ve gericiliğin alabildiğine yükselmesine yolaçacak Kore Savaşı’nı, Çin’de yaşanmış olan ABD destekli içsavaşın bir devamı olarak görmek okadar yanlış olmaz herhalde...

 

II. Dünya Savaşı sonbulurken Roosevelt, Churchill ve Stalin arasında gerçekleşen Yalta Konferansı (4- 11 Şubat 1945) sırasında, Kore’nin gelecekteki statüsü üzerine kesin bir karara varılmamıştı. Bu belirsizlik durumu, Kore’de savaşı körükleyen nedenler arasında yeralacaktı... Sadece, savaş sonrası Almanya’nın statüsünü çağrıştırır biçimde, Kore üzerinde dört gücün, ABD’nin, İngiltere’nin, Sovyetler Birliği’nin ve Çin Cumhuriyeti’nin emanetçi olmaları konuşulmuştu...

 

Asya’nın ana kara parçasında Çin Cumhuriyeti artık varlığını sürdürmüyordu. Burada, kapitalist- emperyalist dünyadan tamamen bağımsız bir Çin Halk Cumhuriyeti 1 Ekim 1949’da doğmuştu. Diğer yandan, ABD’nin Pasifik’te kurduğu emperyalist amaçlı askeri üsler çemberine dahil edilen, Küçük Tayvan adasında ABD şemsiyesi altında varlığını sürdürebilen bir Çin Cumhuriyeti şekillendirilmişti. ABD olmasa varlığını sürdüremeyecek olan bu küçük satalit devletin Kore’ye veya bir başka coğrafya’ya emanetçi olabilecek durumu yoktu... Verilen sözlerin tutulmasını gerektirecek koşullar yokolurken, Batı’nın, özellikle bölgede tam bir egemenlik peşinde koşan ABD’nin paranoyası derinleşmekteydi... Bu yeni gelişmenin ardından Kore’de sınır çatışmaları başlayacaktı... “Kuzey Kore” yönetiminin iddiasına göre, 25 Haziran 1950 günü Sygman Rhee (Sigman Ri) Koresi’nin güçleri 38nci paralelin kuzeyine geçerek işgal operasyonlarını başlatacaklardı. ABD’nin ve “Güney Kore”nin iddiasına göre ise, salırıya geçen “Kuzey Kore” güçleri idi...

 

Sonuçta, Soğuk Savaş’ı başlatmış olan Truman yönetimi, Truman’ın zaten almış olduğu savaş kararını Birleşmiş Milletler’e onaylatacak ve “dünyayı komünizm tehlikesinden kurtarmak” gibi sözde “ulvi” bir amaçla II. Dünya Savaşı sonrasının ilk büyük Haçlı Seferi’ni başlatacaktı. Bu Haçlı Seferi’ne, ABD’nin denetimindeki Birleşmiş Milletler’in 15 kadar ülkesi askerleriyle katılacaklardı... Büyük sömürgeci soygunlar, emperyalist talanlar ve bu amaçlara yönelik egemenlik savaşları, tarih boyunca “ulvi” amaçlı kamuflajlar içinde işlerini götürmüşlerdi. Tarihin bir seri en büyük yıkım ve talanlarını gerçekleştirmiş olan Haçlı Seferleri’de sözde “baba- oğul- kutsal ruh” İsa’nın doğduğu ve gömüldüğü kutsal yerleri kurtarmak ve korumak için gerçekleştirilmişlerdi ama, bu işlerden İsa’nın haberi ve sorumluluğu hiç olmayacaktı...

 

ABD başkanı Truman, 27 Haziran 1950 sabahı ABD hava kuvvetlerine ve Pasifik donanmasına (7nci Filo)Kore’de saldırıya geçmeleri emrini verecekti. Aynı gün öğleden sonra, -Sovyetler Birliği tarafından boykot edilmiş olan- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanacak ve “barışın kurulması” amacıyla,-üç çekimser oyun yanında- bire karşı yedi oyla Kore’ye yönelik ABD müdahalesine gerekli katkıları sunmaları için üye devletlere çağrı yapacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, Turuman’ın sabah verdiği emir, akşam üzeri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına dönüşmüştü...

 

Yine Truman, 30 Haziran 1950 günü, Japonya’da bulunan ABD kara birliklerinin Kore savaşına girmeleri için gerekli emirleri verecekti ve ilk ABD kara güçleri 4 Temmuz 1950 günü Kore Savaşı’na katılacaklardı... “Demokrasi havarisi” rolündeki Menderes- Bayar yönetimi, Demokrat Parti Hükümeti’nin kuruluşundan iki ay ve ABD kara birliklerinin Kore’de savaşmaya başlamalarından 21 gün sonra, savaşa girmek gibi önemli bir olayı muhalefet partisinin ve hatta kendi patilerinin vekillerine dahi sorma gereği duymadan Türkiye’yi aynı savaşa sokacaklardı. İktidardaki işbirlikçi burjuvazi ve toprak ağalığı ittifakının karakterine uygun bir tavırla, 4 Temmuz 1950 günü, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kore savaşına asker yollaması Hükümet tarafından kararlaştırılacaktı. Sonuçta, Demokrat Parti Hükümeti’nin tartışılıp düşünülmeden Meclis dışında aldığı uşakça ani bir kararla Türkiye Cumhuriyeti askerleri Kore’ye yollanacaklardı. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 5090 kişilik Türk Tugayı, 12 Ekim 1950 günü savaş alanına girecek ve üç yıl içinde 741 ölü, 2 068 yaralı ile -sayısına göre- büyük sayılabilecek kayıplar verecekti. Ayrıca, 407 asker iz bırakmadan kaybolacaktı...

 

ABD’de esmeye başlayan demokrasi karşıtı şiddetli rüzgarlar, emperyalist akıntının sürüklediği Türkiye gibi ülkelerde fırtınaya dönüşecektir... Demokrasi havarisi rolünde iktidara gelen Demokrat Parti Hükümeti’nin 1950 yılında gerçekleştirdiği ilk işlerinden biri, faşist İtalyan ceza yasasından alınma olan, söz, yazı ve örgütlenme özgürlüğünü yokeden 141 ve 142 numaralı yasa maddelerini ağırlaştırmak olacaktır. Ardından TKP yöneticilerinin ve üyelerinin tutuklanmaları başlatılacaktır... Anti- demokratik bir kararla Türk ve Kürt askerleri haksız emperyalist bir savaşa yollayanları eleştiren Türkiye Barış Cemiyeti yönetileri, Behice Boran ve Ruhi Su gibi bazı aydınlar tutuklanıp, sözde yargılandıktan sonra üç yıllık ağır hapis cezalarına çarptırılacaklardır... Aslında ABD’de de işler bundan daha demokratik yöntemlerle işlemiyordu ve bu anti- demokratik işleyişin en elle tutulur kanıtlarından biri de “nükleer casusluk” olayı ile ilgili tutuklamalar, Meksika’dan yasadışı yöntemlerle sanık kaçırmalar, yargılamalar ve kararlar olacaktı.  

 

Birleşmiş Milletler’e üye devletlerden 15 tanesi, Kore Savaşı’na askeri güçle katılacaktı... Savaşa katılan kara güçlerinin yarısı ABD askeri idi. Hava gücünün yüzde 93’ü, deniz gücünün ise yüzde 86’sı yine ABD’ye aitti. Çünkü bu savaş aslında ABD emperyalizminin savaşıydı ve diğerleri gerçeği kamufle etmeye, gizlemeye, bu saldırganlığa “haklılık” kazandırmaya yarayan unsurlardı sadece. Olayın bir diğer benzeri, yıllar sonra 1991 Körfez saldırısında da yaşanacaktı... ABD güdümündeki “Birleşmiş Milletler” gücünün komutasına, ABD’nin Batı Pasifik güçlerine komuta etmiş olan ve Japonya’nın silahsızlandırılma operasyonunu yürüten beş yıldızlı general Douglas MacArthur atanmıştı. General MacArthur komutasındaki üstün savaş teknolojisine sahip ABD birliklerinin saldırıya geçip 38nci paralelin kuzeyine, “Kuzey Kore”nin neredeyse batı sınırına dek içlerine doğru ilerlemeye başlamalarından çok sonra Çin gönüllüleri savaşa katılacaklardı...

 

“Kuzey Kore”nin işgaledilerek ABD güdümünde iki korenin birleştirileceğinin açıkça ifade edilmesinin ve general Douglas MacArthur’un Kore’nin işgalini tamamlayacak saldırıyı başlatacağını 24 Ekim 1950 günü ilanetmesinin ardından Çin, gönüllülerden oluşan düzenli askeri birliklerini Kore’de savaşa sokacaktı. Çin gönüllü birliklerinin savaşa katılmaları ile ABD ilerleyişi duracak ve “Birleşmiş Milletler” gücü tekrar 38nci paralele dek püskürtülecekti... Çin birliklerine, Uzun Yürüyüş’ün en kıdemli komutanlarından biri olan ve Çin- Japon savaşı (1937- 45) yıllarında komünistlerin askeri hiyerarşisinde ikinci kişi konumuna yükselen deneyimli asker Peng Deuhai (1898- 1974) komuta etmekteydi. Peng Deuhai, 27 Temmuz 1953 günü P’anmunjom’da imzalanan ateşkes (mütareke) dökümanına imza atacak ve 1954- 59 yıllarında Çin’de savunma bakanlığı yapacaktı. Mao Tse Tung’un politikalarını eleştirdiği için sonunda görevinden uzaklaştırılacaktı... Savaş, başlamasından üç yıl sonra, başladığı noktada, 38nci paralel de çakılıp kalmıştı...

 

Önce ABD birliklerinin 38nci paraleli geçerek “Kuzey Kore”nin içlerine doğru ilerlemeye başlamaları, neredeyse “Kuzey Kore”nin batı sınırına dek ulaşmaları ve Çin birliklerinin bu ilerleyişten ancak dört ay sonra savaşa girmeleri, aslında asıl saldırgan gücün ABD tarafı olduğunu açıkça göstermektedir. “Savaşı başlatanın ‘Kuzey Kore’ olduğu” üzerine Anglo- Amerikan propoganda makinesinin söylemleri ve bu gerçekdışı söylemi tekrarlayan -bazı tanınmış ansiklopediler dahil- tüm kaynaklar, yaşanan gerçekler tarafından anlaşılır biçimde yalanlanmaktadırlar...

 

Batısından ve güneyinden, Japonya, Filipinler, Tayvan ve Hindiçini üzerinden baskı altına alınmış olan Çin, Kore’nin bütünüyle istilasının ardından kuzeyden de tam bir çembere alınacağını ve sıranın kendisine geleceğini bildiği için, savaşa katılmak zorunda kalacaktı. Ayrıca, Douglas MacArthur’un Çin Halk Cumhuriyeti’ne yönelik olarak atom bombası kullanma, savaşı yayma, Çin’i de istila etme planlarını açıkça dillendirmişti. Zaten ABD başkanı Truman aynı nedenle MacArthur’u 11 Nisan 1951’de görevinden almak zorunda kalacaktı. Çünkü artık Sovyetler Birliği’nin elinde de atom bombaları vardır... Rastladığım herhangi bir kaynakta ifade edilmese de, ABD yönetiminin Kore’de ve Uzakdoğu’da yaşadığı politik başarısızlıklar için bir günah keçisi aranmıştı anlaşılan. ABD emperyalizmi açısından istenen hedeflere yeterince ulaşamamanın, yaşanan birtakım önemli başarısızlıkların sorumluluğu en üst düzeydeki bir generalin sırtına yükleyerek Truman yönetimi temize çıkartılmak istenmişti...

 

Öncelikle Uzakdoğu’da ve ayrıca Ortadoğu’da sürdürülmekte olan egemenlik mücadelesi içinde, Soğuk Savaş’ın sıcak bir çatışmaya dönüşmesi olan Kore Savaşı’nın yaratmış olduğu olağanüstü politik gerilim ortamında, ABD’de ve ABD güdümündeki Türkiye gibi daha birçok ülkede sürdürülen saldırgan anti- komünist ve anti- demokratik kampanya zirvesine ulaşacaktı. Anti- komünizm histerisinin ABD’de zirvesine ulaştığı, komünist hayaleti avının hız kazandığı bir süreçte, Sovyetler Birliği hesabına Nükleer casusluk skandalı patlayacaktı. Bir intikam eylemine dönüşen tutuklamalar, yargılamalar ve cezalar sözkonusu anti- komünist histeriye daha da güç katacaktı (hysteria, histeri= kişi, gurup veya yığınların denetim dışına çıkan çelişkili duygularla dolu korku, öfke, saldırganlık, sevinç, üzüntü, saçını başını yolarak çılgınca ağlama veya tam tesine gülme, çığlık çığlağa kendini ifade etme çabaları gibisinden tutarsız aşırı tepkileri...)...

 

Görevinden alınmış MacArthur, saldırganlığın üniformalı sembolü olarak yığınlar tarafından bir “kahraman” gibi coşkuyla karşılanırken, aynı saldırganlığın sivil sembolü -kırsal kökenli- Cumhuriyetçi Wisconsin senatörü (1947- 57) Joseph Raymond McCarthy, 57 tanesi tanınmış olan 284 komünistin Dışişleri Bakanlığı’nda (State Department) görev yaptıklarını senatoda haykırmaktaydı. McCarthy, elinde isim listeleri olduğunu söylemekteydi...  Sonuçta, alabildiğine özetlenerek verilen tüm bu gerçek süreçler, ABD’de yayılan anti- komünist ve anti- demokratik histerinin boyutlarını anlamak için yeterlidir herhalde. Dışişleri Bakanlığı’nın (State Department) “komünist casuslarla kaynadığının” Senato’da ilanedildiği bir ortamda, nükleer casuslukla ilgili tutuklamalar ve yargılamalar başlatılacaktı...

 

Kore Savaşı’nın başlatılmasından yaklaşık dört ay kadar önce, 2 Şubat 1950 günü, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda sürdürülen Atom Bombası üretimi çalışmalarında, teorik fizik bölümünde en üst düzeyde görev yapan Alman asıllı bilim adamı Emil Julius Klaus Fuchs (1911- 1988), casusluk iddiasıyla tutuklanacaktı... Nazi Almanyası’ndan kaçıp 1933 yılında İngiltere’ye sığınmış olan ve İngiliz ekibinin üyesi olarak sözkonusu araştırma ve üretim sürecine 1943 yılının ikinci yarısında katılan Klaus Fuchs, Alman Komünist Partisi’nin üyesiydi aslında. O, tutuklandığı sırada, Harwel’de bulunan İngiliz nükleer araştırma merkezinin başı, yöneticisi konumundaydı. Şimdi O, Sovyetler Birliği’ne Atom Bombası’nın sırlarını vermekle suçlanmaktaydı... Fuchs, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda çalışmaya başladığı günlerden beri, tüm II. Dünya Savaşı boyunca, Atom Bombası üretimiyle ilgili gizli bilgileri Sovyetler Birliği’ne aktardığını kabuledecekti...

 

Klaus Fuchs’un tutuklanmasından bir hafta kadar sonra, Cumhuriyetci Parti’den Wisconsin senatörü Joseph Raymond McCarthy, yukarıdaki paragrafta anılan ünlü kışkırtıcı konuşmasını yapacak, sayıları 200’ü aşan “komünist casusun” Dışişleri Bakanlığı’nda (State Department) görev yapmakta olduklarını Amerikan Senatosu’nda söyleyecekti. Demokratik süreçlere yönelik bu saldırı sanki tek bir merkezden planlanıyordu. Yükselen anti- komünist histeri ortamında içpolitika da gericilik yükselişe geçerken, ABD’nin Uzakdoğu egemenlik planlarının bir parçası olarak Kore Savaşı başlatılacaktı. Kışkırtılmış ABD kamuoyunun ve bazı Birleşmiş Milletler üyelerinin desteği de alınarak Kore’de başlatılan bu emperyalist saldırı, ABD içpolitikasında yükselişe geçen gericiliği, faşist dalgayı daha da besleyecekti. “Komünistlik” ve “casusuluk” suçlamalarıyla yargılananların durumları, bu süreçten alabildiğine olumsuz biçimde etkilenecekti.

 

Sözkonusu nükleer casusluk süreci içinde Sovyetler Birliği’ne Atom Bombası’nın teorisi ve çizimleriyle (yapısıyla) ilgili en önemli bilgileri verdiği yazılıp söylenen Klaus Fuchs, 29 Aralık 1911 günü Almanya’da, Rüsselsheim kentinde Quaker (Kuaker) mezhebine bağlı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. İngiltere’nin 1600’lü yıllarının puritan protestan ayaklanmaları içinde, şiddet ve çatışma ortamında şekillenen bu Protestan Hıristiyan mezhebinin üyeleri, Kilise’ye gitmeyi ve dini seremoniler eşliğinde toplanmayı reddetmekteydiler. Onlar, bir arkadaş gurubu olarak kendi aralarında herhangi bir dini seremoni ve toplumsal hiyerarşi olmadan biraraya gelmekteydiler. Zaten Quaker, arkadaşlar topluluğu anlamına gelmekteydi. Bu arkadaş topluluğu hertürlü şiddete ve savaşa kesinlikle karşıydı... Alman Nazizminin yükselişe geçtiği, Nazist “Kahverengi Gömlekliler”in veya “Fırtına Birlikleri”nin (SA, 1921- 1934- 1939) yarattıkları şiddet ortamında büyüyen Klaus Fuchs, almış olduğu bu şiddet ve savaş karşıtı barış yanlısı kültürden kolayca komünist partisi üyeliğine ulaşabilecekti...  

 

Yazılanlar doğru ise, Sovyetler Birliği içindeki Batı istihbarat kaynaklarını gizlemeye yönelik yanlış bilgilendirmeler yoksa eğer, Klaus Fuchs’un nükleer sırları Sovyetler Birliği’ne aktardığı üzerine şüpheler, ilk Sovyet nükleer bomba deneyi (29 Ağustos 1949) gerçekleştirilmeden önce, Ocak 1949’da başlamıştı. İngiliz servisleri O’nun komünist geçmişini bilmekteydiler ama, babasının bir teoloji (din bilgileri) öğretmeni olması aynı servislerce lehine yorumlanmıştı... Bu anlatım gerçekmiydi, yoksa kurgu bir dramatizasyonmu? O servisler böyle duygusal yorumlara dayanarak işlerini götürürlermiydi?.. Sonuçta O, Fuchs, İngiltere’deki Harwell Atom Araştırma merkezini yönettiği sırada, 2 Şubat 1950 günü tutuklanacaktı. Sorumluluğunu kabuleden Fuchs, hızlı bir yargılama sürecinin ardından, 1 Mart 1950 günü 14 yıl ağır hapis cezasına çarptırılacaktı...

 

Aslında burada, Klaus Fuchs olayıyla ilgili olarak kafa karıştıran bir anlatım daha vardır. Farklı kaynaklarda yazılanlara göre, Kanada’nın Ottawa kentinde bulunan Sovyetler Birliği konsolosluğunda görevli istihbarat subayı Igor Gouzenko, II. Dünya Savaşı’nın bitiminin hemen ardından, 5 Eylül 1945 günü yanına aldığı 109 belgeyle birlikte kaçmıştır. Bu dökümanlar, Kanada’da bulunan Sovyet istihbarat ağını açık etmekteydiler. Igor Gouzenko’nun sağladığı kanıtlarla, Kanada’da çalışan 22 lokal ve 15 Sovyet ajanı tutuklanmışlardır. Yine Gouzenko’dan sağlanan bilgilerle Klaus Fuchs’a ve Allan Nunn May adlı ajana ulaşılabildiği ve ayrıca Gouzenko’nun İngiliz iç istihbarat servisi MI5 içinde çalışan bir Sovyet ajanından sözettiği belirtilmektedir. Fakat bu sonuncusu kanıtlanamayacaktır ve Gouzenko MI5 içindeki ajanla ilgili olarak hata yaptığını düşünecektir...

 

Peki, Igor Gouzenko’nun anlatımlarından sonra neden Klaus Fuchs’a ulaşmak beş yıl gibi uzun bir zaman almıştır? Burada ya bir uydurma, ya da anlatım boşluğu vardır. Yalnız ilginç olan, Gouzenko olayıyla ilgili dosyalar, İngiliz dış istihbarat servisi MI6’in IX’ncu Bölümünü, Sovyet masasını yöneten Kim Philby’nin (Harold Adrian Russell Philby, 1912- 1988) elinden geçmişlerdir. Bilindiği gibi O, inanmış bir komünistir ve Cambridge’den ekonom diplomasını aldıktan sonra, 1934 yılından -Lübnan’da kaçıp Sovyetler birliğine sığınacağı- 1963 yılı başına dek Batı servisleri içindeki en değerli Sovyet ajanı olarak çalışmıştır. Kim Philby, MI6 içinde ve MI6 ile FBI ve CIA bağlantılarında en üst düzeylerde görevler yapmıştır. O, Sovyetler Birliği açısından sonderece başarılı büyük operasyonlara imza atmış yüzyılın en ünlü bir- iki ajanından birisidir. Harold Adrian Russell Philby, İngiliz sömürgeci düşünce yapısının edebiyat dünyasında bir yansıması olan Batı şövenisti ünlü İngiliz yazarı Rudyard Kipling’in (1865- 1936) “Kim” (1901) adlı İngiliz casusu çocuk kahramanına bir nazire olarak Kim adını kullanmıştır. Sömürge Hindistan’da bir İngiliz casusu olan roman kahramanı çocuğun öyküsüne, Rudyard Kipling’in “Kim” adlı romanına bir nazire olarak O, sömürgecilerin ajanı çocuk Kim’in oynadığı rolün tam tersini oynayan bir kişilik olarak Kim Philby adıyla ünlenmiştir.         

 

Anlaşılan Klaus Fuchs, 1942 yılında İngiliz vatandaşı olduğu ve İngiltere’de tutuklandığı için, aynı suçlama karşısındaki Amerikan vatandaşlarına göre durumu oldukça hafif atlatmıştır. Çünkü, Fuchs kadar önemli bilgiler verdikleri iddia edilmeyen ve sorumluluklarını sürekli reddeden ve yine -ifadeler dışında- haklarında somut herhangi bir kanıt olmayan Rosenberg çifti, ABD’de elektrikli sandelyeye yollanacaklardı. Daha önce de belirtildiği gibi, -iki küçük çocuk annesi- Ethel Rosenberg’in olayla herhangi bir bağı olmadığı ileride kesinlikle anlaşılacaktı...

 

Klaus Fuchs dokuz yıl hapiste kaldıktan sonra, iyi hali de gözönüne alınarak 1959 yılında serbest bırakılacaktı. Fuchs, “Doğu Almanya” ya veya gerçek adıyla Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne (DDR, 1949- 90) yerleşecek ve bu devletin vatandaşlığına geçecekti. O, Dresden yakınlarında bulunan Rossendorf’da kurulu Nükleer Araştırma Merkezi Enstütüsü’nün ikinci başkanlığına getirilecekti... Klaus Fuchs cezalandırıldığı sırada hem Kore savaşı resmen başlamamıştı ve hem de zaten ABD’de olana benzer güçlü bir anti- komünizm Avrupa’da gelişmiş değildi. Avrupa halkları, Sovyetler Birliği’nin Nazizme karşı savaşta ve Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtuluşunda asıl büyük rolü oynadığının bilincinde idiler. ABD halkının tersine savaşın acısını yaşamış Avrupa halkları arasında Sovyetler Birliği’ne yönelik büyük bir sempati vardı. Muhtemelen bu gerçekler, İngiltere de yargılanan Klaus Fuchs’un gelen darbeyi diğerlerine göre daha hafif atlatmasında rol oynamıştır.

 

Klaus Fuchs, Manhattan Projesi’nin teorik fizik bölümünde çalıştığı sürece gizli bilgileri, Sovyet servisi ile bağlantılı olan ve Raymond takma adını kullanan birisine vermekteydi. Klaus Fuchs’un gerçek kimliğini bilmediği bu kişinin, Raymond’un, Philadelphialı kimyager Harry Gold olduğu FBI tarafından kısa sürede tesbit edilecekti... Klaus Fuchs ile Harry Gold arasındaki ilk bağlantı 1944 başında, yeni yıla girilirken New York’ta kurulmuştu. Aslında Fuchs’un Sovyet servisi ile ilişkisi İngiltere’de, Manhattan Projesi’nde çalışmak üzere İngiliz ekibiyle birlikte ABD’ye yollanmadan önce başlamıştı. Ve henüz İngiltere’de iken O’na, ABD’de “Raymond” adlı biriyle nasıl temasa geçeceği anlatılmıştı. Kontak kişinin elinde bir paket olacaktı vs... Eğer yazılanlar doğruysa, Klaus Fuchs’dan karmaşık ve nitelikli bilgiler istenmekteydi. İstenen bilgilerle ilgili soruları Sovyet bilim adamları hazırlamaktaydılar. Bu sorular New York konsolosluğunda ikinci kişi olan Yakovlev’e iletilmekteydi. Aynı sorular Yakovlev’den de Raymond takma adını kullanan Harry Gold’a gelmekteydiler. Harry Gold’da bunları Klaus Fuchs’a sormaktaydı. Yine yazılanlar doğruysa, Raymond’un (Harry Gold) uzmanı olmadığı teorik fizik konularındaki soruları ve tartışma çabaları Klaus Fuchs’u sinirlendirmekteydi. Raymond’un Fuchs ile arkadaş olma çabaları boşunaydı. Raymond, Fuchs’un tipi değildi...

 

Yine de bu ilişkinin bir bir sonucu olarak, Fuchs’un verdiği çizimler ve bilgiler sayesinde ilk Sovyet Atom bombası Joe-1, ABD’nin Nagazaki limanına atılmış olan 8 kilogram Plutonium-239 (yüzde 90 Pu-239) patlayıcısı yüklü “Şişman Adam” adlı ikinci atom bombasının aşağı-yukarı bir kopyası olacaktı. En azından bazılarının iddialara göre, 29 Ağustos 1950 günü patlatılan Sovyet Atom Bombası, “Şişman Adam”ın bir kopyasıydı...

 

New York’ta gerçekleşen ilk buluşmanın ardından, Fuchs’un Harry Gold ile ilişkisi 1945 yılına dek kopacaktı. Daha sonra Boston’da yeniden temasa geleceklerdi... İleride kısaca geleceğimiz gibi Harry Gold, Santa Fe’de bulunan Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda görevli David Greeenglass ile de ayrıca bağlantı içindeydi. Şüphesiz Klaus Fuchs’un bundan haberi yoktu... Amerikan donanmasından Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’na mekanik uzmanı olarak yollanmış olan David Greeenglass, Ethel Rosenberg’in erkek kardeşi ve Julius Rosenberg’in kayınbiraderi olmaktaydı. Ve zaten yazılanlar doğru ise eğer, Klaus Fuchs’un hapis cezası aldığı duyulur duyulmaz, Mart 1950’de Julius Rosenberg, kayınbiraderi David Greeenglass’ı yutdışına çıkması için uyaracaktı. Fakat O, ABD’yi terketmeyeceği gibi, duruşma sürecinde kızkardeşinin aleyhine gerçekdışı ifadeler verecekti...

 

Bazı kaynaklara göre 22 Mayıs 1950, diğerlerine göre ise 23 Mayıs 1950 günü tutuklanan Harry Gold, topladığı bilgileri, New York’ta Sovyetler Birliği ikinci konsolosu olan Anatoly A. Yakovlev’e aktarmaktaydı... Yine bazı kaynaklara göre yoksul bir Rus Yahudisi ailenin oğlu olarak Pennsylvania’da doğan, diğerlerine göre ise İsviçre doğumlu olan Harry Gold (Raymond), ufak tefek sakin bir adamdı. Aile olarak sosyalizme ilgi duymaktaydılar ve Harry Gold genç yaşta komünist partisi ile temasa gelecekti. Daha 1935 yılında, Pennsylvania Şeker Şirketi’nde kimyager olarak çalışırken, Sovyetler Birliği’ne yardımcı olmak amacıyla endüstri formüllerini gizlice almaya başlayacaktı... Kısacası O, 1935 yılından tutuklandığı 1950 yılına dek tam 15 yıl çok güvenilir bir Sovyet ajanı olarak çalışacaktı... Rosenberg çiftinden daha önce ve ayrı olarak yargılanan Harry Gold (Raymond), 9 Aralık 1950 günü 30 yıl ağır hapis cezasına çarptırılacaktı. Kore Savaşı başlayalı beş ay kadar olmuştu. Görünüşte Harry Gold’un sorumlulukları, Julius Rosenberg’in ve özellikle olayla bağı olmayan Ethel Rosenberg’in sorumluluklarından kat kat fazla idi ama, idam cezasına çarptırılanlar Rosenberg çifti olacaktı. Bu durum da kararın hukuki olmaktan ziyade politik olduğunun en somut kanıtlarından biriydi.    

 

Harry Gold’un (Raymond) tutuklanmasından üç hafta (22- 23 gün) sonra, 15 Haziran 1950 günü David Greenglass tutuklanacaktı. Donanma tarafından Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’na teknisyen olarak yollanmış olan David Greenglass’ın sadece Harry Gold ile değil, aynızamanda kayınbiraderi Julius Rosenberg ile de istihbarat bağı vardı. Çok yetenekli bir teknisyen olan Greenglass, küçük paralar karşılığında bilgileri hem Harry Gold’a ve hem de kayınbiraderi Julius Rosenberg’e aktarmaktaydı. Aralarında bu işi -küçük te olsa- bir yarar karşılığı yapan tek kişi oydu... Rosenberg ise topladığı bilgileri Alexandr Feklisov’a vermekteydi. Bilgiler Feklisov’dan yine Anatoly Yakovlev’e ulaşmaktaydılar. Ondan’da bilgiler Zarubin’e ve Zarubin’den de doğrudan Stalin’e gitmekteydiler...

 

Aslında bu son iki ad, Sovyetler Birliği servisi NKVD, NKGB ve daha sonra KGB (1954) ajanları tutuklamalar sırasında bilinmiyorlardı. Aleksandr Semyonovich Feklisov 1997 yılında ortaya çıkıp durumu anlatıncaya dek, Julius Rosenberg’in ilişki halkaları içinde Feklisov ve Zarubin adları bilinmez kalacaklardı. Çünkü, Feklisov ile doğrudan ilişki içinde olan Julius Rosenberg konuşmamıştı ve aleyhine’de herhangi somut bir kanıt, belge bulunamamıştı. Feklisov 1997 Mart ayında ABD’yi ziyaret edip te Julius Rosenberg ile ilişkilerini anlatıncaya kadar, Julius Rosenberg’in gerçekten nükleer casusuluk yapıp yapmadığı bile kafalarda soru işareti olarak kalacaktı. Çünkü O, sadece kayınbiraderinin ve daha bir- iki kişinin ifadelerine dayanılarak elektrikli sandalyeye yollanmıştı. Geleceğiz... (Sırasıyla Sovyet servislerinin kısaltılmış adları: Aralık 1917, Cheka [VECHEKA]; GPU; 1923, OGPU; 1934, NKVD; 1941, NKVD ve NKGB iki ayrı servis; 1946, MVD ve MGB; 1954, KGB; askeri servis, GRU)

 

Küba füze krizi günlerinde, 1962 yılında, sözkonusu krizle ilgili olarak Sovyet istihbaratı içinde çok önemli bir rol oynamış olan Aleksandr Semyonovich Feklisov, 1940- 46 yıllarında, New York’ta bulunan Sovyet konsolosluğunda ikinci kişi olarak görev yapan Kıdemli Uygulama Subayı Anatoly Yakovlev’in emrinde bir istihbarat subayı olarak çalışmıştı. Aslında, daha önce de anılmış olan Yakovlev adı bile takmaydı; sözkonusu bir numaralı konsolos yardımcısının asıl adı, Anatoli Yatskov idi...

 

Yakın zamanda Fransa’da bilgilendirici anılarının yayınlandığı ifade edilen Feklisov, Washington Post’a konuşacaktı... Feklisov, Julius Rosenberg’in Sovyetler Birliği yanlısı bir Marksist- Leninist olduğunu ve sadece bu nedenle büyük bir risk altına girerek bilgileri verdiğini anlatacaktı. Aynı anlatıma göre, Julius Rosenberg ile Aleksandr S. Feklisov elli kezden fazla buluşmuşlardı. Bu karşılaşmalar sırasında Rosenberg, O’na, dökümanlar ve döküman fotoğrafları vermişti. Yine Feklisov’a göre Ethel Rosenberg bu buluşmaların hiçbirinde yoktu. Ethel Rosenberg ne kendisiyle ve ne de bir başka Sovyet ajanı ile ilişki kurmuştu ve istihbarat işleriyle doğrudan bir bağı yoktu. Belki sadece kocasının yaptıklarından haberdardı.

 

Feklisov’un anlatımıyla, bir Noel (Christmas) günü Julius Rosenberg, Sovyet yoldaşlarına mükemmel bir armağan vermişti. Rosenberg’in hediyesi, 1 Mayıs 1960 günü Sverdlovsk (Yekaterinburg) semalarında deniz seviyesinden 21 bin metre kadar yüksekte uçarken düşürülen Amerikan U-2 casus uçağını düşürecek olan füzenin üretimi için gerekli teknik bilgilerden başka birşey değildi. Düşürülen U-2 casus uçağı, Gary Powers’ın yönetiminde Adana- İncirlik hava üssünden kalkmıştı. Paraşütle atlayıp kurtulduktan sonra Moskova’ya getirilen Gary Powers, Central Intelligence Agency (CIA) hesabına çalıştığını açıklayacaktı... ABD yönetimi, olayın bilgisi dışında olduğunu, U-2 uçağının muhtemelen yanlışlıkla Sovyet hava sahasına girdiğini iddia edecekti ama, sovyetler birliği bunu reddedecekti. Sovyet yönetimi, sözkonusu uçakların havalandıkları Türkiye, Pakistan ve Norveç üzerinden ABD’yi protesto edecekti. Ve 17- 19 Ağustos 1960 günlerinde yargılanan Gary Francis Powers, 10 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldıktan sonra, 10 Şubat 1962 günü Sovyet ajanı Rudolf Abel ile değiştirilecekti. Asıl adı William August Fisher olan Sovyet istihbarat subayı Rudolf (Ivanovich) Abel, askeri sırları verdiği gerekçesiyle 1957 yılında ABD’de tutuklanmış ve 30 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı... Sonuçta, Aleksandr S. Feklisov’un anlatımıyla, Julius Rosenberg’in verdiği teknik bilgiler olmasa, U-2 casus uçağını düşürecek füze üretilemezdi.        

 

Stalin’e ulaşmadan önce bilgilerin toplandığı kişi olan Vasily Mikhailovich Zarubin (1894- 1972), I. Dünya Savaşı yıllarında Batı Cephesi’nde döğüşüp yaralanmış bir Çar ordusu subayı idi. Bolşeviklere katılan Zarubin, iç savaş sürecinde Kızıl Ordu subayı olarak savaşacak ve 1920 yılında Cheka (VECHEKA) örgütüne katılacaktı... Vladivostok’ta, Çin’de, Danimarka ve Almanya’da, Nazi Almanyası’nda, Nazi işgal altındaki Polonya’da serüven dolu çok tehlikeli görevler yapan Zarubin, Vasily Zubilin takma adıyla 1941- 44 yıllarında en üst düzeyde istihbarat şefi olarak ABD’de görev yapacaktı. Stalin ile doğrudan bağı olan ve Stalin’den emir alan Zarubin’in eşi Elizaveta Yulyevna Zarubina’da aynen kocası gibi Elizabeth Zubilin takma adıyla ABD’de istihbarat görevlisi olarak çalışmaktaydı. ABD’de aynızamanda Lisa Gorskaya olarak ta tanınan bu hanım, Rusya’da doğmuş bir Romanyalı idi. Romanya Komünist Partisi’ni kuran Ana Pauker’in ailesinden gelmekteydi. Rusya’da, Fransa’da ve Avusturya’da değişik üniversitelerde tarih ve filoloji eğitimi görmüş olan Elizaveta Yulyevna Zarubina, Romanya dilinden başka Rusça, Almanca, Fransızca, İngilizce ve Hebrew (Yahudice) dillerine egemendi. Yazılanlara göre O, Polonya göçmeni yahudiler arasında yaygın güçlü bir istihbarat ağı kurmuş çok başarılı bir istihbaratçıydı...

 

Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda mekanik uzmanı olarak çalışan David Greeenglass’ın 15 Haziran 1950 günü tutuklanmasından tam iki gün sonra, 17 Haziran 1950 günü, kayıbiraderi Julius Rosenberg -evinde traş olurken- FBI ajanları tarafından alınacaktı. Greeenglass O’nun adını vermişti... O günler de Kore’de sınır provokasyonları hız kazanmıştı ve aynı ayın son haftası içinde ABD güçleri Kore’de saldırıya geçeceklerdi. Sovyetler Birliği hesabına nükleer casusluk olayıyla ilgili seri tutuklamalar başlamıştı... Julius Rosenberg’in tutuklanmasının ardından, 11 Ağustos 1950 günü Ethel Rosenberg tutuklanacaktı. Bunun gerekçesi de Greenglass’ın gerçekdışı ifadeleriydi... Rosenberg çiftinin aile dostları mühendis Morton Sobell, tutuklamaların başladığını görünce, 22 Haziran 1950 günü karısı Helen ile birlikte Meksika’ya, Mexico City’ye gidecekti. Daha doğrusu, bu bir kaçıştı...

 

Sobell ailesi tam Avrupa’ya geçmeyi planlarken, FBI tarafından tutulmuş tamamen yasadışı Meksikalı kriminal bir örgütlenme tarafından, silahlı bir haydut çetesi elemanlarınca, 16 Ağustos 1950 günü evlerinden alınıp kaçırılacaklar ve sınırda gizlice FBI ajanlarına satılacaklardı... Aslında, Sobell çifti evlerine döndüklerinde, silahlı ve maskeli çete içeride karakol kurmuştu. Tutsak alınan Sobell çifti, 800 mil ötedeki sınıra sürülecekler ve orada, Laredo’da FBI ajanlarına teslim edileceklerdi. Laredo, doğuda, Meksika Körfezi’ne birkaçyüz kilometre mesafede, sınırın geçtiği çizginin Teksas tarafında kalan küçük bir yerleşim merkeziydi... Şüphesiz Sobell ailesinin kaçırılmaları, alınış biçimleri yasadışıydı ama, ABD yönetimleri buna benzer ve bundan çok daha korkunç eylemleri sayıları alabildiğine artan ölçülerde günümüzde de gerçekleştirmektedir.

 

Morton Sobell’in yakın arkadaşı, dairesini paylaştığı kişi ve iş ortağı olan Max Elitcher, sanık olmamak için sonderece zarar verici bir “tanık” rolü oynayacaktı. Elitcher, Rosenberg’in kendisine ajanlık teklif ettiğini söyleyecekti. Yine O, iş ve ev arkadaşı Morton Sobell ile 1948 yılı geceyarısı New York’un Waterfront Caddesi’nde yürüyüşe çıktıklarında (bazı anlatımlarda, araba gezisine çıktıklarında), yanında taşıdığı 35 mm’lik bir filmi teslim etmek için Sobell’in Rosenbergler’in apartman dairesine uğradığını anlatacaktı. Şüphesiz bu ifadelerin kanıtları ve belgeleri yoktu ama, mahkeme tarafından doğru kabuledileceklerdi. Mahkeme 28 Mart 1951 günü sonuçlandığı zaman, Morton Sobell otuz yıl ağır hapis cezasına çarptırılmış olacaktı. Aradan 18 yıl geçtikten sonra, 1969’da özgürlüğüne kavuşan Morton Sobell, “On Doing Time” başlığıyla yaşam öyküsünü yazacak ve aslında tamamen masum olduğunu anlatacaktı. Komünist partisi üyeliği konusunda söylemiş olduğu yalan nedeniyle Meksika’ya kaçtığını iddia edecekti.    

 

Aslında en önemli sanıklardan biri olan David GreenglassDoovey”), FBI tarafından yapılan şantajlara boyun eğip, karısı Ruth Greenglass’ı ve kendisini kurtarma kaygısıyla, günümüzdeki “itirafcılara” benzeyen bir rol oynayarak, kızkardeşi Ethel Rosenberg ve kayınbiraderi Julius Rosenberg aleyhine yalanlarla dolu bir tanıklık yapacaktı. Yıllar sonra, gazeteci Sam Roberts ile yaptığı röpörtaj sırasında David Greenglass, “kızkardeşi Ethel Rosenberg’in Sovyet ajanları ile bağı olduğu” üzerine ifadelerinin, tanıklığının yalan olduğunu, gerçeği yansıtmadığını anlatacaktı. Fakat iki küçük çocuk annesi Ethel Rosenberg, bu ifadelere dayanılarak elektrikli sandalyeye yollanmıştı (The Brother: The Untold Story of Atomic Spy David Greenglass and How He Sent His Sister, Ethel Rosenberg, to the Electric Chair- 2001)... Şüphesiz sözkonusu ifadeleri destekleyecek herhangi bir kanıt yoktu ama, yapılmakta olan gerçek hukuki bir yargılamadan ziyade kamuoyu yaratmaya yönelik anti- komünist politik bir kampanya ve intikam operasyonu idi... David Greenglass’ın eşi Ruth Greenglass (Ruth Printz), aynı duruşmalarda sanıklar aleyhine tanık olarak kullanılacaktı...

 

Daha önce, 9 Aralık 1950’de 30 yıl hapis cezasına çarptırılmış olan Harry Gold (Raymond), 6 Mart 1951’de başlayan Rosenberg davasında tanık olacaktı... Harry Gold, New Mexico’ya bilgi toplamak amacıyla yollandığını ve highexplosive lens (birçeşit nükleer bomba “fünyesi”, nükleer veya termonükleer bombayı patlatmaya yarayan sistem) ile ilgili notları ve çizimleri Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda çalışan David Greenglass’dan aldığını anlatacaktı. Daha sonra Harry Gold, David Greenglass’ın kendisine verdiği elyazması notları ve skeçleri (sketch= kaba çizimler, krokiler) gören Sovyet konsolosluğundaki bağlantısı Anatoly A. Yakovlev’in, sözkonusu notlar ve çizimler için, “olağanüstü mükemmel ve çok değerli” ifadesini kullandığını söyleyecekti. Çünkü bunlar olmadan Atom Bombası patlatılamazdı...

 

Asıl nükleer patlayıcıyı, U- 235’i veya Pu- 239’u ateşleyebilmek, zincirleme çekirdek reaksiyonunu başlatabilmek için, sözkonusu nükleer patlayıcıların çevresine milimetrik uygunlukta ve yüksek güçte konvansiyonel/ geleneksel patlayıcı karışımı yerleştirmek gerekiyordu. Bombanın içinde asıl nükleer patlayıcıdan daha büyük bir yer kaplayan ve “highexplosive lens” olarak adlandırılan ve konvansiyonel patlayıcılardan oluşan sözkonusu ateşleyici, zamanın tekniği ile, yüzde 60 RDX- Research Department Explosive (CYCLOTRIMETHYLENETRINITRAMINE), yüzde 39 TNT (Trinitrotoliene), yüzde 1 wax veya yüzde 25- 33 TNT, yüzde 1 wax ve yüzde 2.5 barium nitrate karışımı olmaktaydı... Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, termonükleer bombayı ateşleyebilmek için ise, önce nükleer bombayı ateşlemek gerekmekteydi...

 

Kayınbiraderi ve kızkardeşi aleyhine yapmış olduğu tanıklığa, FBI ve mahkeme ile ortak çalışmasına karşın David Greenglass, 15 yıl ağır hapis cezası almaktan kurtulamayacaktı... David Greenglass, ablası Ethel’den yedi yıl sonra, 1922 yılında New York’da doğmuştu. Komşuları olan -1925 doğumlu- Ruth Printz (Greeenglass) ile 1942 yılının Kasım ayının sonuna doğru evlenmişti. Her ikisi de 1943 yılında Genç Komünistler Birliği’ne üye olmuşlardı. Yine aynı yıl David orduya (donanmaya) katılmıştı. Çok yetenekli bir teknisyen olduğu için önce Oak Ridge santralına ve ardından da New Mexico’da bulunan Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’na yollanmıştı... David Greenglass, hapishaneden çıktıktan sonra yeniden Ruth Printz (Greeenglass) ile birleşecekti. O’na yeni bir ad ve kimlik verilmişti. Tamamen bağımsız bir aile evinde yaşamını sürdürüken, 1990 yılında Sam Roberts ile -daha önce anılmış olan- röpörtajını yapacak ve kızkardeşi hakkındaki ifadelerinin gerçekdışı olduklarını anlatacaktı...    

 

En ilginç tanıklardan biri de, gönüllü komünist ajanlıktan gönüllü sahte itirafçılığa soyunmuş olan Elizabeth Terrill BentleyKızıl İspiyon Kraliçesi”) olacaktı... Bentley, İtalya’da, Floransa Üniversitesi’nde öğrenci iken faşizm hakkındaki ilk bilgilerini edinmişti. ABD’ye döndükten sonra, 1934 yılında, Savaş ve Faşizm Karşıtı Amerikan Birliği’ne ve Amerikan Komünist Partisi’ne üye olacaktı. O, 1938 yılında, New York’taki İtalyan Kitaplığı Bilgilendirme bölümünde çalışırken, Sovyet istihbaratının ABD operasyonları şefi Jacob Golos ile karşılaşacaktı. O’nu İtalyadaki faşist yönetim hakkında bilgilendirecek ve kuryelik yapacaktı. Sonunda, 1945 yılında, yapmakta olduğu işten bıkkınlı duyacak ve ruhsal bir çöküntü ile gönüllü olarak FBI bürosuna giderek herşeyi anlatacaktı. Bentley, eski- komünist kimliğiyle, “Inside the Russian Spy Organization” başlıklı bir de yaşam öyküsü kaleme alacaktı. İşte bu kadın, mahkeme jürisini Rosenberg çifti aleyhine etkileyebilme amacıyla yalancı tanık olarak kullanılacaktı. Elizabeth Terrill BentleyKızıl İspiyon Kraliçesi”), duruşmalara gelecek ve eski- Sovyet casusu sıfatıyla, “Julius Rosenberg’in, Sovyetler Birliği’nin ABD operasyonları şefi Jacob Golos ile ilişki içinde olduğu” yalanını söyleyecekti. Jacob Golos 1943 yılında ölmüştü ve gerçekte Julius Rosenberg ile herhangi bir bağı olmamıştı. Rosenberg’in Jacob Golos’dan ve Bentley’den haberi bile yoktu ama, daha önce Julius’u hiç görmemiş olan Elizabeth Terrill Bentley, mahkemede O’nu “teşhis” edecekti... Dava’nın yargıcı Irving R. Kaufman’da Rosenberg ve Greenglass çiftleri gibi -tesadüfen- Yahudi asıllı idi. 

 

Julius Rosenberg, Polonya göçmeni Yahudi bir ailenin beş çocuğundan biri olarak 12 Mayıs 1918’de New York’ta doğmuştu. Babası Harry Rosenberg, bir endüstri işçisiydi. O, henüz 16 yaşında iken, New York Kent Koleji Genç Komünistler Birliği’ne üye olarak katılacaktı. O liseyi 16 yaşında bitirmiş ve aynı yaşta yüksek öğrenime başlamıştı. Kendisinden üç yaş daha büyük olan Ethel Greenglass ile bu komünist gençlik örgütünde karşılaşacaktı ve birbirlerini seveceklerdi. İkili sözkonusu örgütün üyeleri olduğu günlerde, 1939 yılında Julius Rosenberg mühendislik diplomasını alır almaz, aynı yaz evleneceklerdi. Julius Rosenberg, önce serbest mühendis olarak çalışacak ve 1940 yılı biterken ABD Ordusu Muhabere Birlikleri’nde sözleşmeli sivil mühendis olarak işe başlayacaktı... Henüz ABD II. Dünya Savaşı’na girmemişti, Sovyetler birliği ile müttefik konumuna gelmemişti ama, o yıllarda ve özellikle savaş yıllarında ABD’de güçlü bir anti- komünizm yoktu. Hatta aynı yıllarda, ABD ve İngiltere gibi ülkelerdeki en sağcı çevrelerin içinde bile gözle görülür bir Sovyet hayranlığı vardı. Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’na karşı yürütmekte olduğu kahramanca savaş alkışlanmaktaydı. Aynı yıllarda komünist olarak tanınanlar, kritik yerlerde rahatça işlere girebiliyorlardı... Bilinçli olarak savaştan uzak duran ve tarafların yıpranmalarını bekleyen ABD yönetimi, 7 Aralık 1941 Pearl Harbour baskını ile savaşa girmek zorunda kalacaktı.

 

Kolej (üniversite) yıllarında Julius Rosenberg, daha önce adı anılmış olan Morton Sobell ile ve ayrıca W. Perl ve J. Barr gibi kişiliklerle Genç Komünistler Birliği’nin kolej bölümü olan Steinmetz Club içinde karşılaşıp arkadaş olacaktı. Aynızamanda O, Mimarlar Mühendisler Kimyagerler ve Teknikerler Federasyonu’na (FAECT) üye olacaktı. Bu da sol çizgide köktenci bir örgütlenmeydi... Julius başarılı bir mühendisti ve 1942 yılında işinde terfi ettirilerek müfettiş konumuna yükselecekti. Ekonomik durumları daha da düzeldiği için üç yatakodalı daha lüks bir apartman dairesine taşınacaklar ve yine aynı yıl Amerikan Komünist Partisi’nin asil üyeleri olacaklardı. Fakat O, 1943 yılında Sovyet istibaratı ile çalışmaya başlayınca, Komünist Partisi ile olan tüm bağlarını bilinçli olarak kopartacaktı. Buna karşın Amerikan Komünist Partisi ile geçmişte kurmuş olduğu üyelik ilişkileri açığa çıkınca, 1945 yılı başlarında, ABD Ordusu Muhabere Birlikleri’ndeki işinden atılacaktı. Birsüre Emerson Radio Corporation adlı şirkette çalıştıktan sonra, kayınbiraderi David Greenglass, Bernard Greenglass ve Isadore Golstein ile ortak olarak G & R Engineering Company’yi kuracaktı...

 

Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, David Greenglass adını vermiş olduğu için 17 Haziran 1950 günü tutuklanan Julius Rosenberg, mahkeme ve üst mahkeme duruşmaları boyunca masum olduğunu tekrarlayacaktı. Ortada “tanık” ifadeleri dışında aleyhine herhangi somut bir kanıt bulunamamasına karşın O, ölüme yollanacaktı... Duruşmalar 28 Mart 1951 günü sonbulduktan sonra, 29 Mart günü toplanan juri, sanıkları “suçlu” bulacaktı. Yargıç Kaufman, 5 Nisan 1951 günü Julius Rosenberg hakkında idam kararı verirken, Sobell’de 30 yıl ağır hapse mahkum edilecekti. İnfaz Sing- Sing Hapishanesi’nde gerçekleşecekti... Julius Rosenberg, tutuklandıktan tam üç yıl sonra, Sing-Sing Hapishanesi’nde, 19 Haziran 1953 günü sabah saat 08.00’den hemen sonra elekterikli sandalyeye gidecekti. Julius’dan hemen sonra Ethel Rosenberg elektrikli sandalyeye oturtulacaktı ve olayla ilişkisi olmayan iki küçük çocuk annesi Ethel’in acılı ölümü için 57 saniyeden daha fazla süre alacaktı. Bu, çok acılı ve uzun zaman alan bir ölüm biçimiydi ve halen de öyledir şüphesiz.

 

Ethel Greenglass (Rosenberg), 28 Eylül 1915 günü -Yahudi bir ailenin tek kızları olarak- New York’ta doğmuştu. Babası makine tamircisiydi. Çok zeki ve entellektüel bir çocuk olan Ethel, önce dini bir okula, eski Yahudi yasa ve geleneklerini öğreten bir okula devamedecekti. Ardından, daha 15 yaşında iken lise diploması alacaktı... Lise diplomasını alır almaz, hemen bir gemi şirketinde sekreter olarak işe başlayacaktı. Burada dört yıl çalıştıktan sonra, 150 kadın işçinin başlattıkları grevi örgütlediği gerekçesiyle işinden uzaklaştırılacaktı. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi O, -Greenglass ile tanışmasına vesile olan- Genç Komünistler Birliği’ne ve ardından Amerikan Komünist Partisi’ne üye olacaktı. Ayrıca O, sekreterlik işinin yanında, bir koro da şarkı söylemekteydi... Zayıf bir vücudu vardı ve sağlığı tam yerinde değildi. Bu nedenle evlilikten sonra çalışmayı sürdürmeyecek, sadece Michael ve Robert adlarındaki iki küçük oğlunu büyütmekle uğraşmaya ve ev işleri yapmaya başlayacaktı...

 

Sözkonusu istihbarat ağına 1950 yılında katılmış olan küçük kardeşi David Greenglas’ın gerçekdışı ifadeleri esas alınarak 11 Ağustos 1950 günü tutuklanan Ethel Rosenberg, yine aynı ifadelere dayanılarak 19 Haziran 1953 günü sabah saat 08.00 sularında elekterikli sandalyeye yollanacaktı... Ethel’in ölmesi için voltajı yükseltmek ve 57 saniyeyi aşkın süre beklemek gerekecekti. Yani O, hemen hemen bir dakika süren korkunç bir işkence ile ölecekti. Bu acının ne anlama geldiğini, elektrik işkencesi ile karşılaşmış kişiler biraz anlayabilirler... Ethel Rosenberg, ABD Başkanı Abraham Lincoln suikastine yardımcı olduğu iddiası ile 7 Temmuz 1865 günü Washington’da asılarak idam edilen Mary Surratt’tan sonra ölüme yollanan ilk kadın oluyordu. Şüphesiz Ethel Rosenberg ne herhangi bir kimseyi öldürmeye kalkışmıştı ve ne de nükleer casusluk olayından sorumluydu. Sadece hastalıklı anti- komünist politik bir kampanyanın ve ahmakça bir intikam eyleminin kurbanı olmuştu.

 

Eğer süreçle ilgili sır kalmış gerçekler ve bilinçli yanlış bilgilendirmeler yoksa, nükleer sırları Sovyet servislerine verenlerden biri olduğu halde sözkonusu anti- demokratik fırtınadan kazasız belasız kurtulabilen, ne tutuklanan ve ne de yargılanan tek bir kişi olacaktı. O’da, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nın öndegelen fizikçilerinden biri konumundaki Theodore Alvin Hall’den başkası değildi... Adı daha önceki bölümde de anılmış olan Theodore Hall (Hallsberg, 1925- 1999) hakkında herhangi somut bir kanıt ve tanık ifadesi yoktu. Bu nedenle O tutuklanmaktan kurtulmuştu. Ayrıca herhangi bir komünist geçlik örgütüne veya komünist partisine üye olmadığı, hakkında bu yönde bir istihbarat bilgisi bulunmadığı içinde kurtulması kolaylaşmıştı. Zaten komünist falan da değildi ama, haksızlıklara karşı olan demokrasi yanlısı, anti- faşist düşünce yapısına sahip duyarlı genç bir bilim adamıydı. Diplomasını çok genç yaşta almıştı ve Manhattan Projesi’nde çalışmaya başladığı 1944 yılında henüz 19 yaşındaydı. Projede görev alan en genç bilim adamı oydu...

 

Theodore Alvin Hall hakkında herhangi bir tanık ifadesi bulunmamasının başlıca nedeni, tam bir amatör olarak ilişkisini tekbaşına kurmasıydı. Hall, yukarıda özetlenen örgütlenme ağının tamamen dışında biri olarak sovyet istibarat elemanlarını aramış ve ilişki kurabileceği birisini bulmuştu. Bu işinde O’na eski kolej arkadaşı Saville Sax yardımcı olacaktı ama, O’da dikkatleri çekmeyecek bir amatördü. Ayrıca Saville Sax’da başına iş açabilecek benzer başka ilişkiler içinde değildi. Komünistlere sempati duymaktaydı ama, herhangi bir komünist örgütlenmenin içinde değildi ve daha önce de olmamıştı. Bu yanıyla da dikkatleri üzerine çekecek biri değildi...

 

Theodore Hall’ın eşi olan Johan Hall’ın sonradan anlattığına göre, Theodore Alvin Hall, nükleer sırları Sovyetler Birliği’ne verme kararını tamamen kendi başına almıştı. O sırada Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda çalışmaktaydı. Savaşın sonlarına doğru ABD’de hızla gelişmeye başlayan gericiliğe, iç ve dış politikada yükselen saldırgan faşist dalgaya öfkelenmişti. Tek bir büyük devletin nükleer tekele sahibolmasını dünya barışı ve demokratik süreçler için tehlikeli bulmuştu. O nedenle Sovyetler Birliği’nin de nükleer bir güç olmasının dünyanın geleceği için daha yararlı olacağını düşünmüştü. Yoksa, çalışmakta olduğu Los Alamos Bilimsel Labaratuarı’nda Sovyetler Birliği’ne bilgi aktaran Klaus Fuchs ve David Greenglass gibi kişiler olduğundan ve Rosenberg’in işlerinden, Sovyetler Birliği’nin istihbarat ağından tamamen habersizdi... O, çok zeki ve kendi başına doğru politik analizler yapabilen duyarlı biriydi. Haksızlıklara karşı olan, ruhunu yitirmemiş genç bir adamdı... Komünist olmamasına karşın, Sovyetler Birliği’ni bir umut gibi görmüştü.

 

Bazı anlatımlara göre Theodore Alvin Hall, Manhattan Projesi içinde yeraldıktan birsüre sonra, 1944 yılının Ekim ayında New York’u ziyaret edecek ve bir komünist sempatizanı olan kolej arkadaşı Saville Sax ile birlikte Sovyet istihbaratından birisini arayacaktı. Sonunda Sovyet konsolosluğundan bir görevli ile temasa geleceklerdi. Bir Rus Yahudisi olduğu söylenen Saville Sax ile birlikte Theodore Alvin Hall’ın ilişkiye geçtiği NKVD ajanı, aynızamanda gazeteci olarak çalışan Sergei Kurnikov’dan başkası değildi...

 

Aslında FBI ondan şüphelenmişti ve 1950 yılı başlarından itibaren izlenmeye alınmıştı ama, ifade ve kanıt olmadığı için izlemekle yetinmişlerdi... Şüpheler, Sovyet Konsolosluğu’nun, NKVD’nin ve askeri istihbarat GRU’nun şifreli haberleşmelerinin kaydedilen kopyalarının saklanıp arşivlenmeleri ve bu binlerce mesajın uzman kişilerce şifre analizlerinin yapılmaya başlanması ile doğmuştu. VENONA projesi kod adlı bu işi, ABD Ordusu Muhabere Güvenliği Servisi (Arlington Hall) 1942 yılından itibaren yapmaya başlamıştı. Askeri İstihbarat Şefi Carter Clark Sovyet müttefiklerine hiç güvenmiyordu ve gerçekte Soğuk Savaş’ın ilk tohumları daha II. Dünya Savaşı sürerken atılmıştı...

 

Şifreli haberleşmelerin kaydedilmeleri, arşivlenmeleri ve parlak şifre analizcileri tarafından çözülerek çevrilmeleri işinin kod adı olan VENONA, İngilizler arasında Bride (Gelin) kod adıyla anılmaktaydı ve aynı işte çalışan ingiliz kripto analizcileri de vardı... Aslında Sovyetler Birliği VENONA kod adlı bu çok gizli projeden daha başlangıcından itibaren haberdar olmuşlardı. Bazı anlatımlara göre, en parlak kripto analizcileri ve çevirmenleri arasında da Sovyet servislerine bilgi verenler vardı. Ayrıca, -daha önce adı geçmiş olan- MI6’in tepesindeki Sovyet ajanı Kim Philby’de bu konuda Sovyetler Birliği’ni uyarmıştı. Şifrelerin çözülmeye başlandığını anlayan Sovyet servisleri, 1948 yılında bunları baştan sona değiştireceklerdi ve bu yıldan itibaren çok uzun süre Amerikalı kripto analizcileri Sovyet haberleşme şifrelerini çözemeyeceklerdi...

 

Eğer veriler doğruysa, Sovyet servislerinin şifreli haberleşmelerinin ancak yüzde 1.8’i 1942 yılında, yüzde 15’i 1943 yılında, yüzde 49’u 1944 yılında, yüzde 1.5’u ise 1945 yılında deşifre edilebilmişlerdir. Nazi Almanyası’nın “Barbarossa Operasyonu” kapsamında 22 Haziran 1941 günü üç koldan sovyetler Birliği’ni işgale başlamasının ardından, birsüre için Sovyet haberleşmesi durmuştur ve bu nedenle 1941 yılıyla ilgili veriler yoktur... Sonuçta, deşifre edilebilenler bile ABD servislerinin bazı konularda aydınlanmalarına yardımcı olmuştur. Fakat şüphesiz sözkonusu istihbarat işleriyle ilgili bilgilerin nekadarının ne ölçüde, ne doğrulukta ve ne amaçlarla gün ışığına çıkartıldıklarını tam bilebilmek olanaksızdır... Bu arada Theodore Alvin Hall ile ilgili olarak karanlıkta kalan noktalar elbette vardır. 

 

Theodore Hall daha ileri yıllarda Los Alamos’u terkedecek ve ilgi alanını değiştirerek Şikago Üniversitesi’nde çalışmaya başlayacaktır. Artık O araştırmalarını biyoloji bilimi üzerine yoğunlaştırmıştır ama, bu yine de fizik ile bağlantılı bir çalışmadır. Hall, hekimlikte ve başka alanlarda kullanılan X-ışınları (X-ray) mikro analiz teknikleri üzerine çok önemli buluşlara öncülük edecektir... Sonuçta, 1962 yılında Hall İngiltere’ye yerleşip Cambridge Üniversitesi’nde çalışmaya başlayacaktır. İngiliz vatandaşlığına geçecek ve böylece durumunu tam anlamıyla garanti altına alacaktır. İleride, yaptığı iş anlaşıldıktan sonra da O, verdiği bilgiler konusunda hiç konuşmayacaktır. Ne tip bilgiler verdiğini hatırlamadığını söyleyecektir. Zaten, son zamanlarında Parkinson hastalığına yakalanmıştır ve 1999 yılında Cambridge’de ölecektir...

 

Bazı kaynaklara göre Hall, aynen Klaus Fuchs gibi, 8 kilogram Plutonium-239 (yüzde 90 Pu-239) patlayıcısı içeren ve Nagasaki limanına atılmış olan “Şişman Adam” adlı ikinci Atom Bombası hakkında çizimler de içeren çok önemli bilgiler vermiştir... Yine yazılanlar doğruysa eğer, tam bir amatör olan Hall, bilgileri, formülleri ve çizimleri, süt kullanarak gazete ve degilerin kenarlarına, boş yerlerine yerleştirmekteydi. Süt kullanılarak yazılanlar ve yapılan çizimler gözükmemekteydiler. Bu kağıtlar ütülenince, kurumuş süt ısı ile temasa gelince, yazılar ve çizimler de ortaya çıkmaktaydılar... Hall, sütle yazılmış bilgileri içeren gazeteleri ve dergileri New York’ta yaşayan arkadaşı Saville Sax’a postalamaktaydı. O’da bunları bağlantı içinde olduğu NKVD (Narodnyi Kommissariat Vnutrennikh Del, veya türkçesiyle İç İşleri Halk Komiserliği) ajanına vermekteydi...

 

Dışarıdan bakanlar için anlaşılması zor da olsa, nefes kesici kabuledilebilecek sözkonusu serüvenlerle bir dönem kapanırken, birçok kişisel trajedi de ister istemez yaşanacaktı... Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin idam edilmelerini engelleyebilmek amacıyla iki kıtada, hem Amerika ve hem de Avrupa kıtalarında binlerce, onbinlerce kişinin katıldığı gösteriler örgütlenecekti. Bu gösterilerin birçoğunda, çiftin Robert ve Michael adlı iki küçük oğulları, şarkılar söyleyerek, üzerlerinde “Annemizi ve Babamızı Öldürmeyin” yazıları olan pankartları taşıyarak ve böyle bağırarak yürüyüş kollarının en önünde gideceklerdi. Radyo kanalları idamların durdurulmaları için sürekli yayınlar yapacak, kampanyalar örgütleyeceklerdi. Yine idamların durdurulması için Beyaz Saray’a binlerce ve binlerce mektup yollanacaktı. Hatta dönemim (1939- 58) Papa’sı olan XII. Pius (XII. İnanmış), Rosenberg çifti için Beyaz Saray’dan af talebinde bulunacaktı. Fakat bunların hiçbiri fayda etmeyecekti. Çünkü bu, anti- demokratik bir politik kampanyanın parçası ve faşistce bir intikam eylemiydi.

 

Olayın Kore savaşı ile bağlantılı anti- komünist ve anti- demokratik bir propoganda kampanyasının parçası ve aynızamanda bir intikam eylemi olduğu gerçeği, aslında, duruşmanın yargıcı tarafından gerekçeli kararda bile açık edilmekteydi... Yargıç Irving Kaufman, Rosenberg çiftini kastederek, “suçları cinayetten daha ağırdır” diye kayıtlara geçiyor ve yine “50 bin Amerikan askerinin Kore’de ölmelerinin birinci derecede sorumlusu” olarak Julius ve Ethel Rosenberg’i gösteriyordu.

 

Yargıç aslında bağımsız değildi. Kayıtlara geçtiği yukarıdaki sözleriyle O, doğrudan doğruya Beyaz Saray’ın, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin, ABD’yi yöneten elitin olaya bakış biçimini yansıtıyordu. Anlaşılmış olacağı gibi Rosenberg davasının yargıcı demek istiyorduki, eğer Sovyetler Birliği sizlerin yardımları sayesinde 1949 yılı yazında Atom Bombası patlatmamış olsaydı ve şimdi karşımızda Sovyetler Birliği gibi nükleer bir güç bulunmasaydı, bizler için sorun yaratan Kore’yi, Çin’i ve hatta Sovyetler Birliği’ni -hiç kayıp vermeden- birkaç Atom Bombası ile kolayca halledebilirdik. Hiroşima ve Nagazaki kentlerine yapmış olduğumuz gibi Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin bazı merkezlerine bir veya iki Atom Bombası atar, hiç kayıp vermeden Kore’nin tümüne elkoyardık. Eğer Çin Halk Cumhuriyeti sorun çıkartacak olursa, iki- üç Atom Bombası’da onlara yollar ve bu ülkede de kolayca Chiang Kai-shek rejimini ihya ederdik... Sizler Sovyetler Birliği’nin umulandan erken süre içinde bir nükleer güç haline gelmesini sağlayarak tüm bu planlarımızı bozdunuz ve aynı nedenle defalarca ölümü hakettiniz.

 

Julius Rosenberg, Klaus Fuchs, Theodore Hall gibi herhangi kişisel bir yarar beklemeden, sadece daha güzel bir dünya düşü ile yaşamlarını tehlikeye atarak bu ölçüde zahmetli bir eyleme katılan kişiler, yakalanacak olurlarsa, kendi yöneticilerinin ve onların etkisindeki insanların gözünde hain konumuna düşeceklerini elbette biliyorlardı. Hitler’in izinde dünya imparatorluğu peşinde olan Anglo- Amerikan mali- sermaye güçlerinin, ve bu güçlere dayanan politik iktidarların nezdinde onlar, elbette ihanetlerin en büyüğünü, en affedilmezini gerçekleştirmişlerdi. Sovyetler Birliği’nin en az birkaç sene daha erken bir nükleer güç olmasına yardımcı olarak, ABD yönetimlerinin dünyaya tekbaşlarına egemen olma planlarına en büyük darbeyi vurmuşlardı. Ve bu eylemleriyle onlar emperyalist güçlerin gözünde elbette “hain” konumunda olacaklardı... Stalin yönetiminin sosyalizm ilkeleri ile bağdaşmayan totaliter yöntemleri, Sovyetler Birliği yönetimleri’nin birtakım hataları ve bu hatalar nedeniyle süreç içinde geniş halk yığınlarıyla bağlarının kopması gerçeğini biryana koyacak olursak, herhangi kişisel bir yarar beklemeden nükleer teknoloji ile ilgili bilgileri veren sözkonusu karakterler, düşlerindeki ideal eşitlikçi ve barışçı sosyalist dünya uğruna bu büyük tehlikelere atılmış idealist insanlardı. 

 

Tüm emperyalist- kapitalist ve ayrıca şöven milliyetçi perspektiflerin dışına çıkarak sözkonusu bilim adamlarının eylemlerine bakacak olursak, yapılan işin dünya barışına büyük yararları dokunduğunu rahatça söyleyebiliriz... Düşünün, tek başına nükleer silahlara sahibolan bir Anglo- Amerikan emperyalizmi’nin pençelerinde dünya ne hale gelebilirdi? Ne Vitnam halkı, ne Çin halkı ve ne de herhangi bir başka halk özgürlüğüne kavuşabilirdi. Hatta Türkiye halkı ve benzerleri de günümüzdeki durumlarından çok daha bağımlı konumlara sürüklenebilirlerdi. Örneğin, Hitler zafere ulaşacak olsa, tek mermi atmadan Türkiye’ye elkoyabilecekti ve III. Devlet’in Türkiye’ye biçtiği rol, satalit devlet olmaktan daha ileri değildi. Aynı düzeyde dünyaya egemen bir Anglo- Amerikan emperyalizminin Türkiye’ye biçeceği rol de bundan daha iyi olmayacaktı... Sadece ABD nükleer bir güç olsaydı dünyada nelerin olabileceği ile ilgili gerçek, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile birlikte bozulan dünya dengeleri içinde ABD’nin giderek artan saldırganlığı ile, insan soyuna karşı işlemeye başladığı ağır suçlarla gözler önüne serilmektedir. Kısacası, tekbaşına nükleer silahlara sahibolacak olan bir ABD’nin pençeleri altındaki dünya hiç te Nazi Almanyası’nın pençeleri altındaki bir dünyadan daha özgür ve iyi olmayacaktı. ABD yönetimleri, aslında savaş sonbulduğu halde Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombalarını atarak gerçek niyetlerini açıkça sergilemişlerdi...

 

Temelleri korku ve dehşete dayanıyor olsada, kurulan nükleer denge içinde birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları emperyalist baskılardan kurtulabilecek, kölelik zincirlerini parçalayarak özgürlüğün ve ilerlemenin kapılarını aralayabileceklerdi. Bu gerçeklerin ışığında ve ezilen halkların bakış açıları ile sözkonusu bilim adamlarının yaptıkları iş, Olympus tanrılarından ateşi çalarak insanlara veren Prometheus’un yaptığı işten farklı değildi... Bilgiyi, bilimi yaymak demek, tanrıların egemenliklerini tehdit etmekle aynı anlama gelmektedir. Prometheus’un ateşi, bu gizemli gücü tanrılardan çalarak aşağıdaki insanlara iletmesi demek, Olympus tanrılarının egemenliklerinin tehdit altına girmesi anlamına geliyordu. Aynı nedenle Prometheus Kafkaslar’da bir kayalığa zincirlenecekti. Zeus’un yolladığı kartal, sürekli yenilenen ciğerini biteviye yiyecekti... Nükleer sırları Sovyetler Birliği’ne vermiş olan bilim adamları da Beyaz Saray’ın sınırsız egemenlik düşlerini yıktıkları için, Washington merkezli faşist bir dünya düşüne çelme taktıkları için cezalandırılmayı haketmişlerdi.

 

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası

 

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam”  15.05.2006

 

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine

 (29 Mayıs 2006)

 

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar (4 Haziran 2006)

 

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006 )

http://www.sinbad.nu/