Not: Aşağıdaki yazı yakında Simbad'da basılacak olan bir kitapçıktan alınmıştır.

ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığı, işleri, planları, Irak, İran, Suriye, Türkiye ve Kürtler  üzerine kısa bir analiz

Yusuf Küpeli

Tüm dünyanın, bölge halklarının ve Birleşmiş Milletler’in karşı olmasına rağmen ABD saldırısının başlamasını büyük bir istek ve heyecanla bekleyenlerden biri İsrail yönetimi, diğeri ise feodal gelenekli Kürt önderleri olmuştur. Bu sonuncular bölgedeki ABD Komutanlığı’nın emrine çoktan girmişlerdir. Mayıs 2003’ün son haftası içinde basılan yayın organlarında yeralan bir fotoğraf, sembolik önemdedir. ABD askeri güçlerinin baskıları ile Kerkük’e vali seçilen Kürt, Amerikan bayrağının önünde, işgalci emperyalist gücün geleneklerine uygun olarak sağ elini kaldırmış yemin etmektedir ve arkasında kamuflaj giysileri üzerinde duran iri Amerikalı komutan koltuğuna yayılmış oturmaktadır. Sözkonusu görünüm feodal Kürt geleneğine ve karakterine uygun olabilir ama, özgür düşünebilen Kürtler, Türkler ve diğer tüm insanlar için sonderece utanç vericidir.

Şüphesiz nasıl tüm Türkler veya Araplar aynı değillerse, tüm Kürtlerde aynı değillerdir ama, geleneksel feodal kabuğunu henüz parçalayamamış olan Kürt toplumunun bazı önderleri için bu işbirlikçi tavır hiçte yeni değildir. Şimdi artık bölgedeki büyük güç ABD ve baş değnekçisi ırkçı İsrail devleti olduğu için, Irak'taki Kürt toplumunun önderi konumunda olan kişilerde uzun süredir bu iki gücün, öncelikle birincisinin emrinde çalışmakta, halklarının kanını -eskiden olduğu gibi- pazarlamaktadırlar. Yalnız, binlerce yıldır olagelen aynı işin günümüzde farklı bir yanı vardır. Eskiden emrine girilen devlet -belirli kültürel ortaklıklarıda olan- bir bölge gücüydü ve saf değiştirmek, manevra yapmak daha kolaydı. Şimdi ise, binlerce kilometre uzaktan gelmiş olan, kültürel- dinsel hiçbir ortak yanı bulunmayan gidici bir gücün emrine girilmiştir. Böylesi yeni bir durum Kürt toplumunun tüm geleceğini ipotek altına sokmaktadır. Geleceği şüpheli militarist ve ırkçı İsrail’e duyulan nefretin Kürtler tarafından paylaşılması kendileri açısından çok tehlikelidir ve bir büyük emperyalist devletin askeri olunarak kişilikli özgür bağımsız toplum yaratılamayacağının en somut kanıtlarından biri Kürt tarihinin kendisidir. Bölgede hem Kürt halkı ve hemde diğer halklar tarafından en çok sevilen ve saygı duyulan Kürt karakteri, Selehaddin Eyyubi’dir; çünkü Eyyubi, babası ve amcası Şirkuh (Arslan), istilacı ve talancı Haçlı güçlere karşı savaşın en önünde yeralmışlardır.

ABD açısından Kürt toplumunun kendisi değil, üzerinde yaşadığı coğrafya önemlidir- emperyalist saldırgan ABD yönetiminin gözünde dünya ve bölge halklarının nasıl değerleri yoksa, Kürt halkınında hiçbir değeri yoktur. Irak’ta rejim değişikliği sağlamak amacıyla ABD tarafından defalarca kışkırtılıp desteklenmiş olan Kürtler, yine defalarca Anglo- Amerikan ihanetine uğramışlardır. Sovyet nüfus sahasında altı ay kadar yaşadıktan sonra 17 ocak 1947’de Amerika ve İngiltere destekli İran ordusu tarfından yıkılan Mahabat Kürt Cumhuriyeti ile ilgili gerçekleri doğru anımsamakta Kürtler açısından yarar vardır. Kısacası, modern anlamda ilk bağımsız Kürt Cumhuriyeti olan Mahabad’ı, -Sovyetler’i bölgeden çekilmeye zorlayan- ABD yıkmıştır. Yine daha önce, 1920’li yıllarda, Şeyh Mahmut Berzenci önderliğinde başkaldıran Kürt halkının üzerine Süleymaniye’de uçaklardan zehirli gazı -tarihte ilk örnek olarak- İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) atmıştır. Irak yönetiminin ülke petrollerinin tümünü millileştirmesinin ardından ABD tarafından yeniden kışkırtılan Kürt ayaklanması, Irak'tan  istenen tavizler kopartılınca, 1975 başında kendi kaderi ile başbaşa bırakılmıştır. İran ve Irak arasında 5 mart 1975’de Cezayir’de imzalanan anlaşmanın ardından Kürt güçleri dağılmışlardır ve Molla Mustafa Barzani sığındığı ABD’de ölmüştür. ABD’nin, kullanabildiği kadar kullandıktan sonra bölgede Kürtleri yine bir nefret uçurumunun dibinde yapayalnız bırakmaması için hiçbir neden yoktur.

ABD, yayılması açısından Basra kadar ve hatta daha fazla stratejik önem taşıyan Kürt coğrafyası üzerinde hava üsleri ve ayrıca açil müdahale birlikleri için üsler kurmaktadır. Türk basınına sızan haberlere göre, -İran’ın batısına hakim konumdaki- Kerkük’te kurulacak ABD üssüne nükleer başlıklı füzeler ve özel birlikler yerleştirilecektir. Eski Asuri başkenti Nineve’nin 100 km kadar batısındaki, Dicle yakınındaki Musul kentine ise, dinleme ve saldırı olanakları olan bir diğer büyük ABD üssü kurulacaktır- bilindiği gibi ABD, daha önce, Kerkük'ün kuzeyindeki Erbil'de de bir askeri üs kurmuştu. Musul’da kurulacak üs, Suriye’yi doğusundan, Türkiye’yi ise güneyinden vurabilecek mükemmel bir konuma sahiptir. Bu nedenle Adana- İncirlik üssü önemli ölçüde önemini yitirmiş olduğu gibi, artık gerek kalmayan “Çevik Güç” veya “Çekiç Güç” işide sonbulmuştur. (İskenderun limanı ile bağlantılı Adana- İncirlik üssünün halen kullanılabilir olmasının temel nedeni, Suriye'nin istenen biçimde ABD tarafından teslim alınamamış ve Irak'ın kuzeyindeki yeni ABD üsleri için Suriye kıyılarında limanlar elde edilememiş olması ile ilgilidir. Diğer önemli neden ise, Ortadoğu ve Kafkaslar'da işlerinin öyle pek kolay olmadığını gören ABD'nin halen kullanılabilecek bir güç olarak Türk ordusuna gereksinim duymasıdır.)

Sözkonusu “Çevik Güç”e veya “Çekiç Güç”e bağlı 1166 ABD askeri 2003 haziran ayının ortasında Türkiye’yi terkederek Almanya’ya yerleşirken, birliğe ait malzemelerde aynı ayın ortasında İskenderun limanından nakledileceklerdir... Sonuçta, Kürt halkının yaşadığı coğrafyaya askeri güçleri ile yerleşen ABD, güneye, kuzeye, doğuya, batıya açılan en önemli stratejik askeri geçitleri denetimi altına almış olmaktadır. Kafkaslar’da yayılmakta olan ABD varlığı böylece garanti altına alınmakta olduğu gibi, Irak’ın kuzeyindeki askeri konumu ile Pentagon, hem İran’a ve hemde Suriye’ye karşı daha elverişli koşullarda saldırı olanağı elde etmektedir. Yalnız, doğu Akdeniz'de herhangi elverişli bir limana sahibolamayan bu üslerin ikmal sorunları olduğu ve İncirlik'e göre çok daha pahalıya maloldukları anlaşılmaktadır.

Kuzey Irak’taki konumu ile Pentagon, İran ile Suriye arasında kurulabilecek tüm bağları, Kuzey Irak üzerinden açılabilecek bir koridoru kesmektedir. Ve daha şimdiden ABD, bu iki müttefik ülkeye, İran’a ve Suriye’ye yönelik tehditlerine hız vermiştir. Bundan tam bir yıl önce, Irak’a saldırının ciddiyet kazanmamış olduğu bir dönemde, 2002 yılının haziran ayı içinde yazmış olduğum “Demokrasi ve terör bahane” başlıklı yazıda, “Irak’ın köleleştirilmesinin ardından ya İran’da rejim ve politika değişikliği olacaktır, ya da İran’a da saldırılacaktır. Ve şüphesiz tüm bu planlar çok büyük bir felaketin ilk adımlarıdırlar. Yakılmaya çalışılan ateş söndürülmesi zor tehlikeli bir yangına dönüşecek ve tüm Ortadoğu’ya, Asya içlerine doğru yayılacaktır.”, diye yazmıştım. Sözkonusu yazının isveççesi aynı ay www.sskt.nu/ adresinde basılmıştı ve halen aynı sayfada durmaktadır. Yazı, 23 temmuz 2002 tarihli Ny Tid’de ve ayrıca 25.11.2002 tarihli Riktpunkt’ta basılmıştı. Aynı yazının türkçeside inter-zemin adlı web sayfasında basılmıştı ve halen Simbad’da basılı durmaktadır.

Şüphesiz İran’a saldırmak Irak’a saldırmak kadar kolay değildir ve olay Rusya’yı, Batı’yı ve Orta Asya ülkelerini çok daha fazla ilgilendirmektedir ve ayrıca İran hem daha güçlü ve hem de çok daha dirençli ve inatçıdır. İran’ın teslim alınması veya kolonileştirilmesi, sadece petrollerinin özelleştirilmesi anlamına gelmemektedir. Vaktiyle Hitler’in de planlamış olduğu gibi, Karadeniz’in kuzeyinden, Kafkaslar üzerinden gelen hakimiyet yayı, Kuzey Afrika ve Ortadoğu üzerinden geçen diğer hakimiyet yayı ile İran’da birleşmektedir. İran’ın teslim alınması ile, Rusya’nın ve Orta Asya ülkelerinin Hint Okyanusu’na, sıcak denizlere iniş yolları ve aynızamanda enerji yolları üzerinde tam bir ABD hakimiyetinin kurulması sağlanacaktır. Pentagon tarafından özlenen böyle bir zafer, Batı Avrupa’nın, özellikle Almanya ve Fransa’nın asya pazarlarına ve enerji kaynaklarına uzanan yolları üzerinde de ABD denetimi güçlendirecek ve bu ülkelerin yeniden teslim alınmalarına yardımcı olacaktır.

Aynı nedenlerle ABD, Türkeye’yi İran’a karşı sürekli kışkırtmaktadır ve sözkonusu kışkırtmaların yoğunluğu günümüzde artmıştır. Buna karşın, İran’ın ve Suriye’nin teslim alınması demek, Türkiye’nin ABD açısından stratejik önemini tamamen yitirmesi, bir “Muz Cumhuriyeti” konumunda ABD’nin ve İsrail’in kucağına düşmesi veya korkulu rüyası olan “parçalanma” gerçeği ile yüzyüze gelmesi anlamına gelecektir- eğer Hitler zaferi kazanacak olsa idi, tek kurşun atmadan çemberinin içinde kalmış olan Türkiye’yi teslim alacaktı. Tüm bu nedenlerle, Türkiye yönetimlerinin ABD’nin iğvasına uyarak bu iki komşu ülkeye yönelik saldırılara alet olması demek, asılacağı darağacını kendi elleriyle kurması anlamına gelmektedir. Önceki ve bu paragrafta özetlenen nedenlerle, İran’a yönelik ABD planları karşısındaki dirençte çok güçlüdür.

Irak’a karşıda yapılmış olduğu gibi saldırıdan önce sürekli yinelenen Pentagon tehditleri, hedef konumunda olan ülkelerdeki ABD işbirlikçilerini güçlendirmeye, yönetimleri savaşsız boyuneğmeye razı ederek kolonileştirmenin maliyetini düşürmeye, hedef ülkede politik dengesizlik kışkırtmaya ve mümkün olursa ABD yanlısı bir darbe örgütlemeye yöneliktir. Ortadoğu’daki sözkonusu ABD saldırıları, özellikle İsrail yönetimi ve ABD’deki İsrail lobisi tarafından kışkırtmaktadır. İngilizce Pravda’nın 17 nisan 2003 tarihli sayısında Harun Yahya imzası ile yayımlanan “Behind the Scenens of the Iraq War” (Sahnedekilerin ardındaki Irak Savaşı/ Kulislerdeki Irak Savaşı) başlıklı yazı, Irak saldırısının daha 10 yıl önced İsrail yönetimi tarafından planlandığını inanılır biçimde açıklamaktadır.

Gündemdeki saldırılarının başarısı halinde ABD yönetimi, -Irak’ta olduğu gibi- zengin ve maliyeti düşük petrol yataklarına elkoyar ve dünya hakimiyeti için önemli stratejik bölgelere yerleşirken, İsrail’de Ortadoğu’yu yaşam alanı haline getirmekte, Filistin direnişini gerileterek yayılmasını sürdürme ve Fırat’a dek uzanan "büyük İsrail" düşünü gerçekleştirme yolunda ilerlemeye çalışmaktadır. Bunun yanında İsrail, bölgenin tüm zengin su kaynaklarına elkoymayı hesaplamaktadır ve zaten çevresindeki su kaynaklarının yüzde 80’ini şimdiden denetlemeyi başarmıştır. Sözkonusu amacına yönelik olarak İsrail’in Irak’tan sonraki asıl ilk hedefi Suriye’dir ama, ABD yönetimi, kullandığı ve desteklediği İsrail'den çok daha ayrıntılı hesaplar yapmak zorundadır.

Suriye tehditlerle teslim alınır veya Irak’a yapıldığı gibi kolonileştirilebilirse, zaten Irak’ın Kürt bölgesinde varolan İsrail etkinliği Türkiye ve İran sınırlarına dek ulaşmakla kalmayacak, Irak’ın kuzeyindeki ABD varlığı için Doğu Akdeniz’de elverişli limanlar da elde edilmiş olacaktır. Eğer Irak’ın kuzeyi bir koridorla Suriye’nin Doğu Akdeniz limanlarına bağlanırsa ve ABD Belücistan’ı İran’dan kopartmayı başararak Arap Denizi’nin ve Hint Okyanusu’nun kuzeyindeki toprak şeridine bütünüyle yerleşirse, Sadece Rusya’nın değil, artık ABD açısından hiçbir stratejik önemi kalmayan Türkiye’nin de hesabı kolayca görülecektir.

Şüphesiz Türkiye yönetiminin demokratik olduğu ve halkı tarafından pek sevildiği iddia edilemez ama, belkide Pentagon’un gizli kasalarında duran “ülkenin yeniden şekillendirilmesi” planı Türkiye’ye hiçte daha demokratik bir düzen getirmeyecektir. Bilindiği gibi Irak, kaybettiklerinin ötesinde halen bir Amerikalı sömürge valisi tarafından yönetilmektedir ve halkı alabildiğine yoksullaşmış olan ülkedeki politik destabilizasyonun artarak süreceğini iddia etmek hiçte kehanet olmayacaktır. Her ülkenin halkı için iyi olan, geleceklerini kendi elleriyle kurabilmeleri, -uluslararası insancıl yardımlarında etkisiyle- bozuklukları kendi çabalarıyla aşabilmeleridir. Ve zaten ülkelerin zenginliklerini sömürmek ve yeni fetihler için coğrafyasını kullanmak amaçlarıyla gelmiş olan güçlerin aynı ülkelerin halklarına verebilecekleri, acılardan başka birşey olamaz. İşgalci güçlerin iktidarlarını perçinleme ve daha rahat yönetebilme hesaplarıyla ülkeleri parçalama olayı, belki birsüre için yönetici emperyalist gücün işini kolaylaştırır ama, hiçbirzaman barışa ve istikrara hizmet etmez. 

ABD açısından Irak’ta işleri asıl bozan güç, yaklaşık 22- 23 milyonluk ülke nüfusun yarıdan biraz fazlasını oluşturran Şia inancındaki halktır. Arap dünyası içinde halkının çoğunluğu Şia inancına bağlı tek ülke Irak’tır. ABD yönetimi, İran’ı ve Suriye’yi dize getirerek bölge hakimiyetini perçinlemeyi planlarken, Irak’taki Şia sorununuda bunun yardımıyla kolayca halletmeyi düşlemektedir. İran’ın ve Suriye’nin teslim alınmaları, Irak’ın yasal olarakta rahatça parçalanıp kukla iktidarlarla yönetilebilmesini kolaylaştıracaktır. Fakat öncelikle İran ve ikincil olarak Suriye teslim alınamadan üç ayrı Irak yönetimi oluşturmak ABD açısından büyük riskler içermektedir.

Bazı Kürt önderlerin Amerikan bayrağı önünde yemin edip emre girmiş olmaları, ABD açısından işleri tekbaşına halletmemektedir. Ayrıca, Irak’ta nüfusları 3.5- 4 milyonu bulan, Kuzey Kırmançi (Badinan) ve Güney Kırmançi (Sorani) olarak farklı iki temel diyalekti konuşan ve aynı zemin üzerinde politik olarakta bölünmüş olan Kürtler, ABD’nin tüm çabalarına karşın gerçek anlamda birleşememektedirler. ABD’nin baskısı ile Kerkük’e vali seçilen Kürt, kamuflaj giysileri ile koltuğuna yayılmış oturan Pentagon Generali'nin önünde ve ABD bayrağının altında sağ elini kaldırarak Amerikan usulü yemin etmektedir ama, 1992’de kurulan “Kürt meclisi”, -bölge kendi içinde filen bağımsız olmasına karşın- 10 yılı aşkın süredir seçim yapılıp yenilenememiştir. Ve yine öndegelen Kürt liderlere karşın, Müslüman Kürtler arasındada işgalci ABD’ye karşı bir direnişin gelişmemesi için hiçbir neden yoktur. Aslında ABD’nin bölgedeki işi görünenden çok daha zordur ve tüm gelişmeler sadece ABD yönetiminin planlarına bağlı olarak değil, dünyadaki diğer relatif büyük güçlerin ve özellikle bölge devletlerinin hesaplarına ve eylemlerinede bağlı olarakta şekillenecektir.

Başta Türkiye ve İran olmak üzere Ortadoğu devletlerinin yapacakları tüm yanlış hesaplar, ahmakça teslimiyet politikaları, kendi halkları ile aralarını açmaları, ABD’nin bölgedeki yayılma politikasına hizmet edecektir. ABD yönetimi nasıl dinsel ve etnik gurupları Irak’ta birbirlerine karşı kullanmaya çalışıyorsa, bölge devletlerinide birbirlerine vurdurtmaya, Türkiye’yi İran’a ve Suriye’ye karşı kullanmaya çalışmaktadır. Tekrarlamak gerekirse, birbirlerini dengeleyebilen güçlerin varlıkları üzerine oturtulan ABD’nin Ortadoğu politikası açısından, İran ve Suriye’nin hesabı görüldükten sonra sıra kaçınılmaz olarak Türkiye’ye gelmektedir. Zaten olası böyle bir gelişmenin ardından Türkiye, ABD açısından tüm stratejik öneminide yitirmiş olacaktır. Ve ayrıca, ABD’nin yıkmış olduğu Irak yönetimini daha önce İran’a karşı silahlandırıp kullanmış olduğunu hiç unutmamak gerekmektedir. Tüm bu nedenlerle, özellikle Türkiye yönetimlerinin ABD’nin baskı ve kışkırtmalarına boyun eğmemesi gerekmektedir. Şüphesiz ABD hegemonyası sonunda yine yıkılacaktır ama, yapılacak her hata Ortadoğu halklarının kayıplarını, özgürlüğün maliyetini yükseltecektir.  

30 Mayıs 2003

yusufk@telia.com  

http://www.sinbad.nu/