not: Aşağıdaki metin, 12 punto ile 15 A-4 sayfası tutmaktadır. Tamamının okunması yararlı olacaktır. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 2015- 06- 29

 

Yusuf Küpeli, Öldürmeye gelmiş olanlar, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırıyorlar ve darbe atışları yapıyorlardı...

(...) O’na, laf olsun diye, “Dışarıda durum nasıl, bir hareketlilik varmı?”, diye soracaktım. “Yok, heryer çok sakin(!)”, biçiminde bir yanıt verecekti. Halbuki o sırada, üniformalı polisler, sivil polisler, inzibat birliğinden askerler, MİT mensupları, “kontragerilla” denen örgütlenmenin tetikçileri, yaklaşık bin kadar devlet görevlisi, kaldığım yeri üç kez çembere almışlarmış... Sağ kurtulmayı başaramasam, bunları göremeyecektim şüphesiz... Çok güzel güneşli bir sabahtı ve doğum günüme sadece iki gün kalmıştı. Nerede ise doğmuş olduğum gün (27 mart) öldürülecektim...

 

“Ortalık sakin, birşey yok(!)” demesinin hemen ardından Hasan Erkılıç, bodruma inip sobanın altı için saç hazırlayacağını, demir döğeceğini söyleyecekti. O, kendisine öğretilmiş olana, plana uygun davranmakta idi... Erkılıç, elinde demirden bir saç ile o ilk odadaki delikten aşağıya, bodruma inecekti. Biraz sonra, yeri-göğü inleten bir gürültü başlayacaktı. “Kontragerilla” ispiyonu Hasan Erkılıç, demiri öyle bir döğüyordu ki, ses bir kilometre öteden duyulabilirdi... Anlaşılan, “Bodrumdayım; kendimi emniyete aldım; operasyon başlayabilir!”, sinyalini vermekte idi o. Bu durum, önceden aralarında kararlaştırılmış olmalıydı...

 

Döğülmekte olan demirin seslerine, birden, başka sesler de karışmaya başlayacaktı... “Çat, çat, çat...” biçiminde üst üste gelen, birkaç saniye kesilip yeniden başlayan bu sesleri, ilk anda, birilerinin, muhtemelen çocukların pencereye atmakta oldukları küçük taşların sesleri sanacaktım. Fakat, sözkonusu seslere, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, bağrışmaları karışınca, durumu kavrayacak, eğilerek yan odanın penceresine koşacaktım....

 

bağlantılı metinler

 

 

Öldürmeye gelmiş olanlar, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırıyorlar ve darbe atışları yapıyorlardı...

 

“Özel Harb Dairesi” adlı NATO kuruluşunun legalitede sözcüsü konumunda olan, içi istihbaratcı generallerle dolu sözde bir partinin tetikçisi kişi, ajanlığı tesbit edilip Kürtler tarafından öldürülmüş Hasan Erkılıç adlı kriminal ispiyonun adını kullanarak, bana kara çalma peşindedir. Kendi pislik dolu kafalarında üretip -artık varolmayan- bu kişiye “söylettikleri” yalanlarla bana kara çalma peşindedirler…

 

Aslında, beni nasıl öldürmeye gelmiş olduklarını, nasıl sağ yakalanıp -durum anlaşılıncaya dek- kendimle ilgili operasyonu nasıl seyretmiş olduğumu ve “kontragerilla” adı ile tanınan faşist işkencecilerin kullandıkları Hasan Erkılıç adlı kriminal ispiyonun işlerini, ad vermeden yazmıştım. Yazmıştım, ama henüz yayınlamamıştım… Fakat şimdi, sözde “işçi” olarak tanıtılmaya çalışılan işsiz-güçsüz bu kriminal unsurun ağzından uydurulmuş olan tamamen gerçek dışı iftiralar karşısında, mahkeme zabıtlarında bulunmayan iftiralar karşısında, artık, ad vererek yazmak zorunda kalmaktayım…

 

Siyasi iktidar dışında, hatta siyasi iktidarın başı konumundaki kişi dışında kimse ile kişisel veya bir başka biçimde didişmeye girmiş olmamama karşın, neden şimdi aniden bana karşı iftiralarla yüklü  böyle bir saldırıya kalkışmış olmalarının tek açıklaması olabilir sadece... Anlaşılan, biryerlerden hakkımda doğru veya yanlış sinyaller aldılar, kafalarınca beni potansiyel bir tehlike olarak gördüler ve bu nedenle karalama işlerini başlattılar... Eğer adını kullanmakta oldukları “kontragerilla” ispiyonu Hasan Erkılıç, mahkeme zabıtlarında asla bulunmayan ve bulunamayacak olan, hiç olmamış olan o “sözleri” etmişse, bunları neden şimdi yazmaktalar?, sorusunun yanıtı tektir... Çünkü, bana saldırıya yeni karar vermişlerdir ve ellerinde buna elverişli malzeme olmadığı için, zabıtlarda bulunmayan o sözleri, o kuyruklu yalanları, kendileri günümüzde üretmişlerdir...

 

İftiralarla karalama işleri, bu karşı-devrimci tiplerin eski meslekleridir… Onlar, geleneksel yöntemlerle, kendilerince belli “kurbanlar” seçip onları karalayarak, kendilerini “haklı” göstermeye çalışanlardır. Sık sık söylem ve yön değiştiren, bu gün ak dediklerine yarın kara diyen, ya da bunun tam tersini yapan, ve bu biçimde debelendikçe daha derin bir çukura batmakta olan sözkonusu ahlaksız tipler, akılları sıra başkalarını dibe çekmeye çalışarak hastalıklı varlıklarını suyun üstünde tutabileceklerini sanmaktadırlar. Onlar, bu yalanları ve yanardönerlikleri ile kendilerini daha iyi pazarlayabileceklerini sananlardandırlar. Böylesine bir taktik, devletin gizli servislerinin, faşist örgütlenmelerin işleri arasında olabilir ancak. Bu tip işler, anayasayı kökten yokettikten sonra birilerini “anayasayı ihlal”den yargılatan sıkıyönetim generallerinin taktikleri arasındadır aynızamanda… Birtakım sanal veya “dişe uygun” düşmanlar bul, onlara saldırarak kendi propogandanı yap, böylece birilerini daha kolay manupule et, taraftar edin... Halkı soyarken “yedi cihana direnme” gazı verilmesi gibi… Ortalıkta aç ve işsiz dolaşan insanların tepkilerini farklı yönlere çekebilmek için, “dış düşmanlar” üretme oyunu gibi… Onlar, birilerini, yalanlar ve iftiralar ile karalamaya çalıştıkça, kendi karalarının gözükmeyeceğini sananlardandırlar…

 

Fakat bu kez pek te dişlerine uygun bir düşman üretmediler ve zaten dişlerinin de takma oldukları anlaşılmaktadır. Onlar, “diş” diye emekli generalleri, “kontragerilla”cı generalleri, istihbaratcı generalleri, ”faili mechul” cinayetlerden sorumlu oldukları sezilen generalleri kullanmaya çalışmaktadırlar. Fakat onların bu takma dişleri artık pek kimseyi kesemez… Sözkonusu tipler, başlatmış oldukları saldırı anına dek bana sürekli posta yollamaktaydılar, hatta bir ara dergilerinde yazmamı dahi önermişlerdi... Buna karşın ben, herhangi bir zaman onların dostları olmamıştım, onlara herhangi olumlu bir yanıt yollamamıştım. Dostları değildim, ama buna karşın doğrudan onlarla uğraşmaya da kalkışmamıştım. Çünkü, yaşamda onlardan çok daha önemli hedefler olduğunun ve emekçi halk açısından varolan büyük tehlikelerin yanında onların lafının bile edilemeyeceğinin bilincinde idim. Sözkonusu nedenle bu tiplere yönelik tek bir söz dahi etmemiştim…

 

Şimdi de bu tiplere ve başları konumundaki hastalıklı karaktere, bukalemun gibi renk değiştirme adeti olan karaktere karşı yazıp yazmamamın, onların tiksinti uyandıracak sonlarını değiştirmeyeceğinin bilincindeyim. Zaten burada, onlara karşı yazmanın çok ötesinde, yaşanmış bir gerçeği anlatacağım, ama bu anlatım, onlar için de bir tokat olacak aynızamanda... Gerçekler, bu iftiracı halk düşmanlarının en büyük yokedicileridir… Fakat tekrarlayayım, ben onlara karşı olsam da olmasam da, onlar yokolmaya mahkumdurlar. Çünkü onlar, özünde, tüm çalışan insanları, tüm iyi insanları, tüm emekçileri, dünyanın tüm ezilenlerini düşman olarak karşılarına almaktadırlar ve bu nedenle onların gelecekleri yoktur…

 

Hemen ifade etmeliyim ki, binde bilmem kaçlık oy potansiyelleri olmasına karşın birtakım gazetecilere “iki yıl içinde ülkenin başbakanı olacağını” söylemiş olan Mussolini karikatürü iktidar hastası tip ve onun çevresindeki birtakım tetikçiler ve ajanlar için en büyük tehlike, aslında kendileridir. Onlar için en büyük tehlike, yıllardır üretmekte oldukları yalanlardır, bu yalanlarla -geriye dönüşü olmayan biçimde- girmiş oldukları halka ihanet yoludur… Nasıl Mussolini bacaklarından asılmışsa, sadece bir Mussolini karikatürü olan bu “kontragerilla” sözcüsünü ve tetikçilerini de tiksinti verici bir yokoluş beklemektedir… Aslında zaten o “iki yıl içinde başbakan olacağının” düşünü gören hasta kişi ve çevresindekiler, bir pislik çukurunun içinde olmanın ötesinde yokturlar. Onlar, düşmüş oldukları o çukurda debelene debelene sonuna dek dibe batıp geriye miğde bulandırıcı bir anı olarak kalacaklardır. Zaman zaman tiksinti ile akla gelebilen ve ileride tamamen unutulacak olan kirli bir anı olarak kalacaklardır... Benim varolup olmamam, birileri için gerçekten tehdit oluşturup oluşturmamam hiç önemli değildir. Ben olsam da olmasam da gelecek bu insanlık düşmanı iğrenç yaratıklar için yoktur…

 

Öldürmeye gelmiş olmaları ile ilgili “kontragerilla” operasyonunu anlatmaya nereden başlıyayım…

 

Çenberin içinde olduğumu anlamış ve bir-iki ajanı, özellikle birini kesinlikle tesbit etmiştim. Buna karşın o kişiye birşey yapmamıştım. Çünkü, birşey yapacak olsam, daha sonra gelecek saldırıyı karşılayabilecek güçte olmadığımı düşünmüştüm… Tekrar göreceli demokratik ortama dönüleceğini düşünmekteydim. Çemberin dışına çıkarak sıfırdan başlamayı, işçileri organize etmeyi hayaletmiştim. Kendisi daha iyi bilir şüphesiz, ama kanımca Münir’de böyle düşünmekte idi ve birlikte yakalanmamak için yerlerimizi ayırmıştık… Fakat ileride, üzerimizdeki denetimin farkedebilmiş olduğumdan çok daha derin olduğunu anlayacaktım…

 

O günlerde “adam” sandığım birileri, görevli olduklarını tesbit edememiş olduğum birileri, tanımadığım bir “işçi”nin üzerine gecekondu kiralamış olduklarını söyleyeceklerdi. Başlangıçta, bu kişinin gerçekten “işçi” olduğunu sanmıştım… Kısacası, yalanlarda yeraldığı gibi ev (gecekondu) o “işçi” diye yutturulan kişinin değildi; çevremdeki bazı kişiler tarafından o günlerde o kişi adına tutulmuştu. Ya da bana, “o kişi adına tutulmuş olduğu”, söylenmişti…

 

“İşçi” diye tanıştırılmış olduğum kişi, orta boylu, hızlı hızlı ve seke seke yürüyen Dersim taraflarından biri idi. Fakat bu kişinin Kürtlük ile falan alakası kalmamıştı. Sözkonusu kişi, aksansız sayılabilecek bir türkçe ile ve kriminallere özgü bir jargonla, yozlaşmışlığını belli eden bir üslupla konuşmaktaydı. Aslında daha ilk konuşmada tedirgin olacaktım. Geleceğim... O kişi bana, “şişe, bardak, cam üreten bir fabrikada çalıştığı” yalanını söyleyecekti. “Fabrika nerede?”, diye sorunca, somut bir adres veremeyecek, “buralarda bir yerde”, diye atacaktı. Ben de üzerine düşmeyecektim...

 

Sözkonusu yere taşınmadan önce, bizlerle birlikte gözüken arkadaşlara, “tutuklamalar olabileceğini, böyle birşey olursa kesinlikle direnmemelerini, teslim olup sağ kalmalarını, ileride yeniden demokratik bir ortama dönülebileceğini”, anlatacaktım. Kısacası, onlardan, “çatışmaya girmemelerini, teslim olup sağ kalmalarını” isteyecektim... “Diğerlerinin başları daha fazla belaya girmesin”, diye düşünerek, birilerinin getirmiş olduğu tüm patlayıcıları vs. yanıma alacaktım. Kullanmayı düşünmediğim halde, bunları atmaya kıyamamıştım. Şimdi de, halen, herhangi kullanılmayan birşeyi atmaya kıyamam...

 

Gideceğim iki oda, bir mutfak ve bir de eğreti tuvaletten oluşan gecekondu, kıyıya yakın anayoldan 300 (üçyüz) metre kadar yukarıda idi. Yaklaşık 30- 40 derecelik bir yokuştan çıktıktan sonra, sağa dönüp küçük çıkmaz bir açıklığa girilerek gecekondunun kapısına ulaşılmakta idi... Kapan gibi bir yerleşim yeri olan gecekondunun tek çıkışı burası idi. Pencereleri tepede olan mutfağın olduğu arka taraftan, yukarıdan bir yol geçmekteydi. Yani binanın mutfak kısmı, yokuşun, toprağın altında, zeminde kalmaktaydı. Öndeki yanyana iki odanın karşısında da, geçilmez bir duvar gibi başka binalar durmaktaydı. Yana doğru bir başka çıkış yoktu. Yan tarafta, bitişikte, bir başka gecekondu vardı... Girişten sonraki ilk odanın döşemesine yapılmış üstü kapaklı bir delikten alttaki bodruma iniliyordu...

 

Kapıdan girilince, karşınıza hemen, birer karış eni ve boyu olan küçük penceresi ile eğreti bir tuvalet çıkmaktaydı. Tuvalete girmeden sağa dönerek üç metre kadar boyunda bir koridordan yürüyüp ilk odaya ulaşabiliyordunuz. Bu koridorun eni, bir metre kadardı... Çıkmaz dar bir alandan girilen kapısı dışında herhangi farklı bir çıkışı olmayan bu yer, sanki mükemmel bir kapan olarak bulunmuştu. Böyle bir kapana özel olarak yerleştirilmiş olduğumu daha sonra düşünebilecektim...

 

Anayoldan yukarıya, o gecekonduya doğru yürürken, işsiz-güçsüz bir kriminal olduğunu henüz bilmediğim kişi ile konuşmaya başlayacaktım. Bar-pavyon dolaşan bir polis ispiyonu olduğunu, polisten ve kriminal yollardan beslenerek yaşamını sürdüren biri olduğunu henüz bilmediğim Hasan Erkılıç’la biraz konuşacaktım- ileride, bu kişinin, pavyon kadınları ile sarmaş dolaş fotoğraflarını görmüş olduğum için, ne dediğimi biliyorum... Sözkonusu kişi, konuşmamız sırasında bana, “Abi, çatışıp öleceğiz, değilmi?”, diyecekti. Diğerlerine “sakın çatışmaya girmeyin, sağ yakalanın” demiş birisi olarak şaşırmış ve irkilmiştim...

 

Aslında adam, planlanmış olan tezgahı konuşmakta idi. Anlaşılan, çatışmaya sürüklenip öldürülmem planlanmıştı. Kısacası, polis ispiyonu Erkılıç, bu sahnenin yoklamasını yapmaktaydı... Olayın henüz farkında olmadığım için, bu garip ifadeyi, “hava atmak için, cesur gözükmek için” söylenmiş bir söz olarak yorumlamaya çalışacaktım. “Çatışıp, öleceğiz değilmi?”, diyen kişiye, “Çatışma da nereden çıktı; senin silahın var mı?”, diye soracaktım. “Yok abi.”, deyince, biraz daha işkillenecektim. Silahı olmayan biri, “çatışma” gazı vermekteydi... O’na, nasıl çatışacağını soracaktım. Susacaktı... Henüz ispiyonluğundan tam emin olamadığım, konuşmalarını iyimser tarzda yorumlamaya çalıştığım bu kişinin derdi, benim çatışmaya girmemdi... O kişiye, “çatışmayı unut”, demekle yetinecektim...

 

“Çatışıp öleceğiz değilmi?”, yoklamasını yapmış olan kişiye, “Sen evlimisin, yoksa bekar mısın?”, diye bir soru yöneltecektim. Arsız arsız, ağzı yayık bir biçimde sırıtarak, “Yok abi, evli değilim, ama istersen bir karı bulurum birlikte s.keriz!”, diyecekti. Çok canım sıkılmıştı, ne oluyorduk? Fakat yine de adamın cahilliğine verip, ağır konuşmayacaktım. Sadece, “Sen ne demek istiyorsun, ayıp olmuyor mu?”, diyecektim. O kişi bu kez hemen çark edece, “Yok abi, şaka yaptım vs.”, gibi sözler etmeye başlayacaktı...

 

Çok sonraları, ispiyon olarak kullanılan bu sonderece cahil kriminal tipin, klasik anti-komünist propogandaya uygun olarak konuşmuş olduğunu düşünecektim. O propogandaya göre, “kapıda yabancı bir şapka gören komünist, evde karısı ile başka bir erkeğin birlikte olduğunu düşünüp içeriye girmez”, idi vs.. O propogandaya göre, komünistler için kadınlar da “ortak” idi vs... Sözkonusu propogandayı gerçek sanan cahil ispiyon, benim hoşlanacağımı sanarak, “bir karı bulurum, birlikte s.keriz vs.”, deyivermişti... Bu tipi getirmiş olan kişilere o sırada güveniyor olduğum için, adam hakkında kesin karar veremeyecek, tedirginliğimle kalacaktım... Diğer yandan o kişinin üslubunun, konuşma tarzının kriminal unsurlara özgü olduğu açıktı...

 

Aynı kişi o gün geç bir saatte çıkıp gidecek ve sabah olmadan gelecekti. Böyle bir iş saati olamazdı. Sorularımı yine atlatacak, işten erken çıkmış olduğu yalanını söyleyecekti vs... Aynı kişi, ertesi akşam, “hamama gidelim”, diye tutturacaktı. “Sen işe gitmiyormusun?”, diye sorduğumda, “izinli olduğu” yalanını söyleyecekti... O kadar israr karşısında mecbur kalacak, onunla hamama gidecektim... Sanırım orada kesin teşhis yapacaklardı. Adamlarına tam güveniyor olmamalıydılar ki, beni kendileri kesinlikle teşhis edeceklerdi... Saçlarımı perma yaptırmıştım, sözkonusu ispiyona farklı bir isim vermiştim, ama yine de tanırlardı...

 

Hamamın ertesi günü, 24 Mart 1972 günü o kişiyi, diğerlerinin durumlarını öğrenmesi için yollayacaktım. Gelince, “Gördüm, hepsi iyilermiş, bir yaramazlık yok”, tarzında yalanlar söyleyecekti. Halbuki o gün tutuklamalar olmuş, diğerleri dediklerim, yakalanmışlar... “Kontragerilla” adlı örgüte ispiyonluk yapan aynı kişi, yine 24 Mart günü, “Gördüm, karşıdaki evin pencerelerinden bizleri gözetliyorlar, ihbar falan etmesinler?”, tarzında konuşmaya başlayacaktı. “Gözetleyen mözetleyen yok”, deyince, o kişi, yalanında israrcı olacaktı...

 

Bu olay, tedirginlikle söylenmiş olan “gözetleniyoruz” yalanı, bana, “Maraş canavarı” olarak ünlenmiş İsmail Kıllı’nın bir eşkiya öyküsünü anımsatacaktı... Artık yanımdaki kişinin polis ispiyonu olduğundan, düşman olduğundan kesinlikle emin olmuştum, ve bir-iki gün sonra orayı sessizce terketmeye karar vermiştim... Herhangi birşey belli etmeden bir-iki gün sonra sessizce kaybolmayı düşünmüştüm. Hemen ertesi gün operasyon yapabilecekleri aklıma gelmemişti...

 

“Kontragerilla” adıyla anılanlara ispiyonluk yapan sözkonusu kriminal kişi; “Çarpışarak öleceğiz değilmi?”, demiş olan kişi; kaza ile sağ kalacak olursam ondan şüphelenmiyeyim diye, “komşuların bizi gözetlediklerinden, ihbar edebileceklerinden vs.”, dem vurmaya başlamıştı. Benim bir ihtimal sağ kalmamın tedirginliği içinde idi o ispiyon... O’nun tedirginliği, beni düşüncemde, o kişinin polis ispiyonu olduğu konusundaki düşüncem emin hale getirmişti. Zaten, ertesi gün yaşanacak olanlar, bu düşüncemin doğruluğunu kesinlikle kanıtlayacaktı...

 

Ankara Merkez Cezaevi’nde, 1970 baharında ve yazında, tecrit koğuşu olarak kullanılan dokuzuncu koğuşta karşılaşmış olduğum idam talebi ile yargılanmakta olan bir mahkumun, “Maraş Canavarı” olarak anılan İsmail Kıllı’nın anlattığı eşkiya öyküsü şöyleydi...

 

Vaktiyle, namus meselesi yüzünden Amanoslar’a çıkmış olan ve “Liseli Eşkiya” adıyla ünlenen çok akıllı bir eşkiya vardı. Bu kişiyi yakalamak mümkün olmuyordu... Eşkiya yakalamakla ün yapmış deneyimli bir astsubay başçavuşu, “Liseli Eşkiya”yı yakalamak için and içmişti. Bu amaca yönelik olarak o, eşkiyanın geçmişi ve kişiliği üzerine araştırma yapmış, namus konularında taviz vermeyen biri olduğunu öğrenmişti... Onların dilinde “namus”, karıya, bacıya, anaya yapılan yanlış anlamına gelmekteydi... Sivil kılığa giren başçavuş, yakalamaya and içmiş olduğu kişiye uygun bir namus öyküsü, kurgu bir öykü hazırlayacaktı...

 

“Karısının ağa tarafından kaçırılmış olduğu” haberini yayan ve bu yalanına inanan köylülerin yardımları ile “Liseli Eşkiya”nın karşısına çıkmayı başaran sivil giyimli başçavuş, eşkiyanın ayaklarına kapanıp yalvarmaya başlayacaktı... Yalancı başçavuşun anlatımına göre bu bir “namus meselesi” idi ve “hakkını ancak ‘Liseli Eşkiya’ koruyabilirdi”. “Liseli Eşkiya”, bu gözü yaşlı adamın öyküsüne inanacaktı ve O’na, “karısını kaçıranı bulup intikamını alacağı” üzerine yemin edecekti. İntikam için dağdan inecekleri günü birlikte kararlaştıracaklardı...

 

“Karısı kaçırılmış bir mazlum” rolü oynayan sivil giyimli başçavuş, buluşma yarine bir arazi arabası ile gelecekti. Tüm inanmışlığına karşın “Liseli Eşkiya”, yine de tedbiri elden bırakmayacak ve silahı elinde arka koltuğa, arabayı süren sivil giyimli başçavuşun arkasına oturacaktı...

 

Başçavuş, yolun yedi yerinde ard arda pusular kurdurtmuştu... İlk pusuya yaklaşırlarken, “Liseli Eşkiya” adama, “Dur ve geri dön!”, emrini verecekti. Başçavuş mecburen geri dönecekti. “Liseli Eşkiya”nın gösterdiği yere geldiklerinde, Eşkiya adamı bir ağaca bağlayıp etrafını çalı-çırpı ve kuru odunlarla çevirecekti... Korku içinde herşeyi itiraf eden şaşkın başçavuş, eşkiyaya, durumu nasıl anlamış olduğunu soracaktı... “Sık sık saatine bakmaya başladın, tedirgin oldun ve böylece ben de seni anladım”, diyecekti eşkiya. Gerçekten de ilk pusuya yaklaşırlarken, başçavuş tedirginliğini belli etmiş, sık sık saatine bakmaya başlamıştı... Aynen, benim yanımdaki küçük ispiyonun, operasyondan bir gün önce göstermeye başladığı tedirginlik gibi, “karşıdan gözetliyorlar galiba” masalları gibi...

 

Başçavuşun yalvarmaları karşısında “Liseli Eşkiya”, ona şunları söyleyecekti... “Bak, ben senin namusun için kendimi tehlikeye atıp intikamını almaya kalkıştım. Eğer sende azıcık vicdan olsa, böyle birisini, benim gibi birisini satmaktan vazgeçerdin. Fakat sen, benim bu iyiliğime rağmen, bana tuzak kurmayı sürdürdün. Bu nedenle seni affetmiyorum!” Eşkiya, başçavuşun etrafına dizmiş olduğu çalı-çırpıyı, odunları ateşe vereckti...

 

Burada hemen belirteyim... Çok zeki bir insan olan İsmail Kıllı, “canavar” olmadığı gibi, aynı davadan 20 kadar kişi daha tutukluydu... Kıllı, diğerlerinden ayrı bir yere konmuş, benim gibi tecrit edilmişti... Daha birçok eşkiya öyküsü bilen ve bunların birkısmını bana anlatmış olan İsmail Kıllı’nın başını yakan, küçüklüğünde dinlemiş olduğu, özellikle dedesinden dinlemiş olduğu eşkiya öyküleri idi...

 

Kıllı’nın öyküleri içinde en ilginç ve uzun olanı, “Cındaroğlu” adlı eşkiyanın, yani “Cinlerin oğlu”nun öyküsü idi... Dede torununa, “ ‘Cındaroğlu’nun çetesinde, onun safında dövüşmüş olduğunu, ‘Cındaroğlu’nun hem Güneydoğu Türkiye’de ve hem de Suriye’de uzun yıllar hüküm sürdüğünü, nam saldığını”, anlatmıştı. Yani dede, “Cındaroğlu”nu anlatırken, kendi anılarını anlatır gibi konuşmuştu... Sözkonusu uzun öyküye göre “Cındaroğlu”, henüz  “Cındaroğlu” değilken, ağanın yanında basit bir maraba iken, korkak bir uşak iken, ağanın güzel kızı tarafından ikna edilip dağa çıkartılmıştı. Yani ağa kızını kaçıran “Cındaroğlu” değildi, bu ürkek marabayı dağa götürüp müthiş bir eşkiya haline dönüştürmüş olan ağanın kızıydı...

 

İleride, onbeş yıl kadar sonra, daha devamı olan ve dramatik biçimde sonlanan sözkonusu öykünün, Kürt folklorunun önemli anlatılarından “Siyabend-u Xece” (“Siyabend ile Heco”) destanının halk arasında söylenen bir versiyonu olduğunu anlayacaktım... Anlaşılan dede, “Cındaroğlu”nun çetesinden falan değildi, ama o öyküsünü, torununa, kendi anıları gibi nakletmişti... Dinlemiş olduğu öykülerin etkisi ile yanlış bir zamanda eşkiya olmaya özenmiş olan İsmail Kıllı ise, sonunda, dokuzuncu koğuşta, benimle buluşacaktı...

 

Artık o kişinin, yanımdaki kişinin adi bir ispiyon olduğundan emindim. Evi terketmeye karar vermiştim. Buna karşın, operasyonun hemen olacağını düşünmediğim için, gecikecektim...

 

Operasyon sabahından önceki gece, 24 Mart gecesi, yanımdaki ispiyon geç vakit dışarı çıkacak ve yine oldukça erken geri dönecekti. O, tekrar, “işten izin almış olduğu” yalanını söyleyecekti... Sabah, 25 Mart sabahı, çok erken, güneş doğarken uyanacaktım. Zaten pek uyuyamamıştım... Yanımdaki kriminal ispiyon Hasan Erkılıç, “gideyim bir-iki gazete alıp geleyim”, diyerek dışarı çıkacaktı. O, yaklaşık yarım saat kadar sonra neşesi yerinde geri dönecekti. Gözlerinin içi gülmekteydi...

 

O’na, laf olsun diye, “Dışarıda durum nasıl, bir hareketlilik varmı?”, diye soracaktım. “Yok, heryer çok sakin(!)”, biçiminde bir yanıt verecekti. Halbuki o sırada, üniformalı polisler, sivil polisler, inzibat birliğinden askerler, MİT mensupları, “kontragerilla” denen örgütlenmenin tetikçileri, yaklaşık bin kadar devlet görevlisi, kaldığım yeri üç kez çembere almışlarmış... Sağ kurtulmayı başaramasam, bunları göremeyecektim şüphesiz... Çok güzel güneşli bir sabahtı ve doğum günüme sadece iki gün kalmıştı. Nerede ise doğmuş olduğum gün (27 mart) öldürülecektim...

 

“Ortalık sakin, birşey yok(!)” demesinin hemen ardından Hasan Erkılıç, bodruma inip sobanın altı için saç hazırlayacağını, demir döğeceğini söyleyecekti. O, kendisine öğretilmiş olana, plana uygun davranmakta idi... Erkılıç, elinde demirden bir saç ile o ilk odadaki delikten aşağıya, bodruma inecekti. Biraz sonra, yeri-göğü inleten bir gürültü başlayacaktı. “Kontragerilla” ispiyonu Hasan Erkılıç, demiri öyle bir döğüyordu ki, ses bir kilometre öteden duyulabilirdi... Anlaşılan, “Bodrumdayım; kendimi emniyete aldım; operasyon başlayabilir!”, sinyalini vermekte idi o. Bu durum, önceden aralarında kararlaştırılmış olmalıydı...

 

Döğülmekte olan demirin seslerine, birden, başka sesler de karışmaya başlayacaktı... “Çat, çat, çat...” biçiminde üst üste gelen, birkaç saniye kesilip yeniden başlayan bu sesleri, ilk anda, birilerinin, muhtemelen çocukların pencereye atmakta oldukları küçük taşların sesleri sanacaktım. Fakat, sözkonusu seslere, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, bağrışmaları karışınca, durumu kavrayacak, eğilerek yan odanın penceresine koşacaktım. Oradan, kendimi göstermeden, soldaki, bitişikteki gecekonduyu gözetleyince, bir şehir muharebe silahı olan ve 45 calibre’lik mermi atan otomatik Thompson tabancası elinde askeri farkedecektim... “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, çığlıkları, ve otomatik silahların “darbe atışları” sürmekte idi...

 

Tam otomatik bir silahın tetiğine basınca, mermiler, -silahın kapasitesine uygun bir hızla- üst üste, kesintisiz olarak namludan çıkmaya başlarlar. Bu şekilde, 5- 6 mermi kesintisiz atıldıktan sonra parmağı tetikten çekip, daha sonra yeniden benzer işi yapmaya, askeri terminoloji de, “darbe atışı”, denir...

 

“Perdeleri aç orospu çocuğu!”, kışkırtmalarıyla birlikte darbe atışları kesintisiz sürerken, düşünceler kafamdan yıldırım hızı ile akmaktaydılar... Teslim olmamı istemiyorlar, beni çatışmaya kışkırtıyorlardı... Bir an için, “Böyle mi bitecekti?”, sorusu aklımdan geçecek ve yine hızla kendi yaşamıma kendim sonvermeyi, onların mermileri ile ölmemeyi, düşünecektim... O an için nedenini anlamadan ve düşünmeden, kendiliğinden, mutfakta bulunan küçük traş aynasının karşısına geçecektim. Yanımdaki 38 calibrelik Special Smith&Wesson revolveri sağ şakağıma dayayacaktım... Topu altı mermi alan, namlusu kısa ve mermileri normal 38’lik mermilerden çok daha uzun olan bu silahı, Yılmaz Güney yollamıştı. Ve ben o güne dek bu silahı hiç kullanmamıştım, kullamaya da niyetli değildim...

 

Kısaca sözetmem gerekirse... Bizlerle ilişkiye geçmek isteyen Yılmaz Güney olmuştu ve ilk olarak benimle görüşmüştü. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oynamakta olan bir arkadaşın Kavaklıdere’de bulunan apartman dairesinde benimle görüşmeyi bizzat o ayarlamıştı. O’nun isteği ile olan bu görüşme sırasında, Güney’in boynunda kocaman garip bir kolye asılı idi. Herhangi bir tepki vermiş olmamama, görmemezliğe gelmeme karşın O, durumu garipseyeceğimi düşünerek, “Bu bir kamuflaj, kamuflaj!”, diyecekti... O’nun bu yakınlaşmasının nedenini başlangıçta anlıyamıyacak ve aklımca onu korumaya, mümkün olduğu kadar bizlerden uzak tutmaya çalışacaktım... Düğüm kafamda sonradan, çok sonradan çözülecekti... Anlatması uzun sözkonusu ilişkinin öyküsünü bir başka zamana bırakarak hemen söylemeliyim ki O, Yılmaz Güney, çok zeki bir adamdı. Nezaman rol yaptığını ve nezaman gerçekten kendisi olduğunu anlayabilmek olağanüstü zordu...

 

Sağ elimdeki revolveri sağ şakağıma dayadığımda, ilk aklımdan geçen, “Garip, bu silahı ilk ve son kez kendimi öldürmek için mi kullanacağım?”, sorusu olacaktı. Ardından, büyük bir hızla, sanki ışık hızı ile tüm yaşamım, beynimde en derin izler bırakmış anları ile tüm yaşamım, gözümün önünden akıp gidecekti... Son olarak aklıma gelen, birtakım sahtekarların, örneğin Mihri Belli’nin ve benzerlerinin ölüme sahip çıkacakları, adımı kullanacakları olacaktı. Halbuki ben, bu ahlaksızların kullanacakları biri olarak değil, “onlardanmış” gibi yansıtılan biri olarak değil, bir komünist olarak ölmek istiyordum. Bu düşünce, bir anda, silinemez biçimde beynime kazınmıştı. Ölümü onlara, tiksinti ile anımsadığım bu kişilere vermeyecektim...

 

Artık yaşamaya karar vermiştim, ama bunu nasıl başarabilirdim? Beni öldürmeye gelmiş olanlar, hala, teslim olmamı istemiyorlar, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırmayı sürdürerek darbe atışlarına devamediyorlardı... Neden aynanın karşısında tabancayı şakağıma dayamış olduğumun analizini çok sonradan yapabilecektim. Okadar meraklı idim ki, kendi ölümümü seyretmek istemiştim. Fakat bu, seyri tamamlanamayacak ve tetik çekildiği andan itibaren anımsanamayacak bir eylem olacaktı...

 

Tabancayı belime sokup, hızla, girişten sonraki ilk odaya dalacaktım.. Sanırım, operasyonun başlama anından itibaren beş dakikayı aşkın süre geçmişti. İşimin bitirildiğini, öldürülmüş olduğumu sanıyor olmalı ki, yanımdaki ispiyon, girmiş olduğu delikte yukarıya, odaya doğru kafasını çıkartmış bakmaktaydı. Yüzünde sonderece mutlu, sevinçli bir ifade vardı. Normal biri, görevli olmayan biri, mevcut koşullar altında bir sevinç ifadesi yansıtmazdı, yansıtamazdı. İspiyonun yüzündeki mutluluk ifadesi, beni görünce şaşkınlığa dönüşecekti. O’na, “Kıpırdama, birşey yapmaya kalkma, seni vururum!”, diyecek ve daha önce tarifini vermiş olduğum yaklaşık üç metrelik dar koridora, kapıya çıkan koridora yürüyecektim... Sırtımı duvara vererek, hedef küçülterek kapıya ve kapının hemen karşısındaki tuvalet kapısının önüne dek yan yan yürüyecektim...

 

Tuvelet kapısını elimle hafifce içe doğru iteleyecek ve küçük tuvalet penceresinden dışa, giriş kapısına doğru bakacaktım. Giriş kapısı ile tuvalet penceresinin arasında yaklaşık bir metrelik bir mesafe vardı ve bu araya yerleşip giriş kapısını tutmuş olan tetikçiyi arkasından görebilecektim. Uzun pardesüsü içinde ufak-tefek birisiydi bu kişi...

 

Tekrar koridor duvarına sırtımı verip, “Aradığınız adam ben değilim, teslim oluyorum!”, diye haykıracaktım. Yanıt, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, olacaktı. Ezberlemiş oldukları bu cümleyi robot gibi tekrarlamaktaydılar... Beni sağ teslim almak istemiyorlardı, ne yapacaktım?.. “Öyle de öldüm böyle de, bir şansımı deneyeyim!” düşüncesiyle, “ya herro ya merro” diyerek giriş kapısına bir tekme atacaktım. Kapı açılırken, tekrar, “Aradığınız adam ben değilim, teslim oluyorum!”, diye bağırarak kapıyı tutmuş olan “kontragerilla” tetikçisinin önüne ellerim havada atlayacaktım... Dışarıda biryerlerde görseniz özel eğitilmiş bir “kontragerilla”cı olduğunu asla tahmin edemeyeceğiniz bu ufak-tefek pardesülü tipin eli bir an için tetiğe gidecekti. O’nun elindeki 9 mm’lik Sten tipi tam otomatik silah bir an için sarsılacaktı, ama ateş etmeyecekti... Kapıyı tutan “kontragerilla”cı, içeride bir adamları olduğunu biliyordu; “aradığınız kişi değilim” diyerek önüne atlamış olan, içerideki adamları olabilirdi; bu ihtimal ateş etmesini engellemiş olmalıydı. Resmim önceden ona gösterilmiş olsa bile, permalı, kıvırcık saçlı bir fotoğrafım ellerinde henüz yoktu...

 

Önüne atlamış olduğum “avcı”, anlaşılan tam bir profesyonel idi. Yaklaşık on- onbeş saniye içinde belimdeki silahı alıp beni kelepçeliyerek arkaya itecekti... Önüne atlamış olanın “adamları” olma ihtimaline karşın, o kişi, yine de tedbiri elden bırakmamış, beni kelepçelemişti. Operasyon tam gaz devametmekte idi... Beni yakalamış olduklarını henüz anlamamış oldukları için, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırıp darbe atışları yapmayı sürdürmekteydiler... Kapıyı tutmuş olan ufak tefek adamdan başka, bir de, kapının olduğu yerdeki çıkmaz alana bakan perdeleri kapalı pencerenin iki- üç metre kadar ötesinde, o çıkmaz dar alanda, gerilimli, sürekli hoplayıp-zıplayarak yerini değiştiren ve elindeki otomatik ile darbe atışları yapan uzun boylu genç biri vardı. Bunun, pek yakışıklı biri olduğu söylenemezdi...

 

Kapıyı tutmuş olan “kontragerilla”cı kişi, kelepçeleyip beni arkaya ittikten sonra, orta boylu şişman bir MİT elemanı (o kişinin MİT elemanı olduğunu düşünmüştüm ve sanıyorum doğru düşünmüştüm), kolumdan tutarak beni geriye, oradaki doğal bir sperin arkasına çekecekti. Kendi adamları ateş ettikçe irkilen ve sperin arkasına büzülerek saklanan bu kişi, bu eylemini yaparken, benide korumaya çalışıyor, kafama bastırarak saklanmamı sağlıyordu. Anlaşıln o görevli, beni, evdeki kendi adamları sanmaktaydı... Ben ise, kafamı kaldırıp kendime yönelik operasyonu seyretme çabası içinde idim... Bu garip ve garip olduğu kadar benim açımdan komik durum, beş dakika kadar sürecekti...

 

Beni saklamaya, korumaya çalışırken arada yüzüme bakan kişi, telaşının hafiflemiş olduğu bir an, aniden uyanacaktı. Anlaşılan o sırada sözkonusu görevlinin gerilimi azalmıştı ve içerideki adamlarını, yanıma yerleştirmiş oldukları kendi adamlarını tanıyordu. O kişiye, ispiyonlarına benzemediğimi birden farketmiş olmalıydı... Bana dönüp, şaşkınlıkla, “Yahu sen kimsin?”, diye soracaktı. Ben de adımın, Yusuf Küpeli olduğumu söyleyecektim... Adımı duyan MİT görevlisi, büyük bir pişmanlık ifadesi ile, kendiliğinden elini kafasına götürüp kısa saçlarını çekiştirecekti. “Saçını-başını yolmak” diye buna deniyordu herhalde...

 

Gerçek kimliğimi öğrenmiş olan MİT görevlisi, telaşla ayağa fırlayacak ve “Operasyon bitmiştir, ateşi kesin!”, diye bağırmaya başlayacaktı. Evet içeride kalmış olan diğer kişi adamları idi ve MİT görevlisi kaza ile onun vurulmasından korkmuş olmalıydı. Bu nedenle operasyonu hemen durdurmuştu... Operasyon bitmişti, içeride kalmış olan kişi için, demir döverek operasyonu başlatmış olan kişi için operasyonu sürdürmeye gerek yoktu nasıl olsa. Ben götürülürken, içeride kalmış olan adamları, herhalde, elini-kolunu sallayarak dışarıya çıkmıştı. Yalnız, gerçek kimliğini gizleyebilmek için, o ispiyonlarını da kısa bir süre hapiste yatırmaları gerekmekteydi... Sonuçta, öldürmeye gelmiş oldukları kişiyi yanlışlıkla sağ yakalamışlardı...

 

Ellerim kelepçeli olarak yokuştan aşağıya, ana yola doğru indirilirken, tüm gecekonduların perdelerinin kapalı olduğunu farkedecektim. Orası, -suları yedi başlı ejderha tarafından kesilmiş- korku içindeki bir masal kentine, annemden dinlemiş olduğum sonderece uzun ve derin etik içerikli bir masaldaki kente, yedi kat yerin altındaki dertli kente benziyordu. Aynızamanda derin politik içerikli olan bu masal, sonradan, o sırılsıklam rutubetli karanlık hücremde iken de kafamda sürekli tekrarlanacaktı...

 

Aşağıya götürülürken, kaldığım yerin yaklaşık bin kadar görevli tarafından üç kez çenbere alınmış olduğunu şaşkınlıkla farkedecektim... Bu ne demek oluyordu?, doğrusu o an olanları anlıyamayacaktım. Silahlı beş-altı görevli, beni yakalamak için yeterli idi... Belki kafalarında beni bir ölçüde abartmış olabilirlerdi, ama bukadarı da doğrusu çok fazla idi... İleride, bu tavırlarının politik bir seçim olduğunu düşünecektim. Hem -generaller dahil- kendi adamlarına ve hem de çevrede yaşamakta olanlara, o gecekondulardaki işçilere dolduruş yapmaktaydılar, korku salmaktaydılar. “Ortada müthiş bir tehdit, müthiş bir tehlike varmış(!)” havası yaratma peşindeydiler... “Kendilerine ateş açan tehdidi öldüreceklerdi”, ama yaşanmış olanlar, önceden hazırlanmış senaryoya uymayacaktı...

 

Aşağıya indirilirken, birden, üzerimdeki ölüm tehdidinin henüz ortadan kalkmamış olduğunu düşünecektim. Ve var gücümle, “Benim adım Yusuf Küpeli, katilleri tanıyın!”, diye birkaç kez haykıracaktım. Beni tutmuş götürmekte olanlar, büyük bir telaşla, birbirlerine, “ajitasyon yapıyor, ajitasyon yapıyor” diye seslenerek elleriyle ve ellerindeki coplarla ağzımı kapamaya çalışacaklardı. Daha fazla bağıramıyacaktım, ama çok ileride bu haykırışımın boşa gitmemiş olduğunu, bu çığlığın haberinin yakınlarıma ulaşmış olduğunu öğrenecektim... Anlaşılan beni “çok büyük bir ajitatör” olarak tanımakta idiler ve biraz sonra, -bence abartılı- bu değerlendirmeleri yüzüme de söylenecekti...

 

Aşağıda, bölgenin anayolunda, siyah eski model büyükçe bir özel aracın arka koltuğuna, iki kişinin arasına oturtulacaktım. Ellerimdeki kelepçe yanımdaki görevliye kilitlenirken, ayaklarıma da kelepçe takılacaktı. Bindirilmiş olduğum taksinin etrafı sivil güvenlikçiler ile doluydu...

 

Pipolu, havalı bir sivil, yanında bir başka topluca sivil ile birlikte gelip taksinin ön kapısını açarak bana bulaşacaktı. MİT’ci olduklarını tahmin ettiğim bu iki kişiden pipolu olanı, aklı sıra benimle dalga geçmekteydi. O pipolu, aşağılamak amacıyla olmalı, benden alınmış olan revolveri elinde döndürerek, “Al, bu senin galiba!”, diyecekti. Ben de, yaşamakta olduğum olayların gerilimi içinde, “Sen al da onu bilmemnerene sok!”, diye yanıt verecektim... Ben o kişi ile karşılıklı olarak atışırken, tümgeneral üniforması içinde ufak-tefek bir adam, müthiş bir asabiyetle koşup gelerek, “Senin ananı s.keceğim orospu cocuğu!”, diye bağırmaya başlayacaktı. Gerçekten de böyle bir hitabı general üniformalı birinden ummuyordum. Şaşkınlıkla bu ufak adama, “Size yakışmıyor!”, diyecektim. Tek söylemiş olduğum buydu, ama biraz önce bana takılmakta olan iki MİT’ciden pipolu olanı ve diğeri, tümgenerale dönüp, “Paşam paşam ananıza küfrediyor!”, diye adama gaz vermeye başlayacaklardı... Bacak kadar boyu olan general, havalara hoplamaya, “Bırakın bu orospu çocuğunu öldüreceğim!”, diye bas bas bağırmaya başlayacaktı... Adamlar, coşup gürleyen, üstüme doğru havalara hopladıkça belinden yakaladıkları generale, aynı tarzda gaz vermeyi sürdüreceklerdi... Bastıbacak generali bıraksalardı, ne olacaktı? O garip tipin, bir sıkımlık canı vardı aslında... Sanırım çok kompleksli biriydi sözkonusu general... Askeri okullarda böylelerine, “kotik” diye takılıp dalga geçerlerdi. “Kotik”, bildiğimiz sigara izmaritinin diğer adıdır. İçilemeden kalmış ve yere atılmış sigara izmaritine verilen addır “kotik”... Sözkonusu tümgeneral, o boyla askeri okula nasıl girmişti, bilemem... Anlaşılan, boyundan ziyade ahlakında sorun vardı o kişinin...

 

Bindirilmiş olduğum taksinin içinde, çok kısa sürede, deli saçması birsürü olay yaşıyacaktım... Bunların en absürdlerinden biri de, “furuko, furuko” çığlıkları ile üzerime saldıran polisin durumu idi... O yıllarda, “toplum polisi” adı verilen bir kurum vardı. Bindikleri yanları açık arabalar ve kafalarındaki gazoz kapağı benzeri miğferleri nedeniyle bu polislere, “furuko” adı takılmıştı. Gerçekten de arabaları içinde onlar, nakledilmekte olan furuko şişelerine, bu asitli içeceğin şişelerine benzemekte idiler... Aslında gülünüp geçilecek bu ad, anlaşılan, polislerin bazıları üzerinde derin olumsuz etkiler bırakmıştı. Onlar, sevmedikleri takma adlarını çok ciddiye almışlardı... “Furuko, furuko dersiniz ha!”, diye bağırarak kafama vurmaya çalışan bu salak polis, anlaşılan, takma adının tüm sorumluluğunu bana yüklemekteydi...

 

Aynı taksinin arka koltuğunda, sağ yanımda, yaşlı iri bir polis veya MİT görevlisi oturmakta idi. Çok görmüş-geçirmiş havalardaki bu kişinin yorgun ve bezgin bakışlarını görenler, onun hayatının kaymış olduğunu rahatca düşünebilirlerdi... Yukarıda özetlemiş olduğum sözkonusu saldırıların hedefi olurken, bu hayatı kaymış görünümlü polis veya MİT’ci, bana dönüp, “Sen gerçekten de çok büyük bir ajitatörsün, ama başka bir bok değilsin!”, diyecekti. Adam beni övmekte mi idi, yoksa aşağılamakta mı idi, ya da her ikisini birden mi yapmakta idi?, tam bilemem şüphesiz. Yalnız kanımca, yaşlı bezgin görünümlü bu polis veya MİT’ci, her ikisini birden farklı ölçülerde yapmaktaydı, ama aşağılama ağır basmaktaydı... Aslında, ne bu söz ve ne de diğerleri, umrumda bile değildi. Yalnız, o sözü etmiş olan kişinin çevresinin hakkımda böyle düşündüğünü anlamış olacaktım...

 

Bindirilmiş olduğum siyah özel araba, Haliç’in kötü yolunda ağır ağır gidiyordu. Yol kenarına dizilmiş sivil polisler ve MİT görevlileri bana bakmaktaydılar. Bunların arasından biri, daha sonra o “kontragerilla” denen yerde de karşılaşacağım uzun boylu, zayıf, sarı beniz, insanda tüberkülozlu olduğu imajı yaratan biri, eliyle asılma işareti yapıyor, mutlu bir yüz ifadesi ile idama gitmekte olduğumu ima ediyordu... İçinde olduğum gerilimin etkisi ile ben de ona, kelepçeli elimle, o bilinen kaba işareti, işaret parmağı ile orta parmağın arasından baş parmağın çıkartılarak şekillendirilen yumruklu işareti yapmakta idim...

 

Bindirilmiş olduğum araba, beni, “Harbiye” denen büyük binada askerlere teslim edip gidecekti... Burası, uçak hangarı gibi çok yüksek tavanlı ve eni-boyu çok geniş ve uzun bir yerdi. Bu yüksek tavanlı binanın ortasında, arka arkaya üç ayrı sıra halinde yan yana tespih taneleri gibi dizilmiş hücreler vardı. Sayamadım, ama sanırım her dizide otuz kadar hücre bulunmaktaydı. Beni, en öndeki dizinin en ortasındaki hücreye yerleştireceklerdi. Bu hücrenin hemen önünde, nöbetçilerin komutanı olan bir üsteğmen ile ön üst dişleri ortadan ayrık bir başçavuş oturmaktaydı. Üsteğmen’i hemen tanımıştım. Kuleli Askeri Lisesi’nde bizden bir veya iki sınıf yukarıda olan uzun boylu veleybolcu bir oğlandı bu. Onlar, Talat Aydemir’in ilk olayına, 22 Şubat 1962 darbe girişimine karışmışlardı, ama ikincisinde, 21 Mayıs 1963’de olanında bulunmadıkları için, subay olabilmişlerdi... Yalnız bir gariplik vardı. Bu çocuğun üsteğmen olmaması, en azından yüzbaşı olması gerekirdi. Herhalde kötü sicil almıştı ve şimdi de buraya gardiyan olarak yollanmıştı...

 

Kollarımı biraz iki yana açtığım zaman, hücrenin iki duvarına değebiliyordum. Yanda, alçakta, ancak benim enim ve boyum kadar tahtadan dar bir yatak vardı. Demirden hücre kapısının üstünde, dışarıdan açılan bir gözetleme deliği bulunmaktaydı. Mahkumun erişemiyeceği yükseklikteki hücre tavanının tepesinde, eni ve boyu bir karıştan daha geniş olan bir gözetleme deliği daha bulunmaktaydı. Bu deliğin yanında, düğmesi dışarıdan kontrol edilen 40 mumluk bir ampul yanmakta idi... Tesbih taneleri gibi yanyana dizilmiş hücrelerin tavanında, 45 calibrelik Thompson otomatik silahı ile dolaşan nöbetçiler bulunmaktaydı. Bunlar, hücre tavanındaki delikten hücrenin içindeki kişiyi görebilirlerdi... Oradan kaçılamazdı şüphesiz, ama kaza ile kaçmaya kalkışacak olan kişi, hücre tavanında dolaşan nöbetçiler tarafından kolayca avlanabilirdi...

 

Onyıllar sonra, Vietnam’da, Güney Çin Denizi’nde stratejik bir konumda olan Con Dao adasında karşılaşacağım ve artık müze olarak kullanılan “Kaplan Kafesleri” adlı hücreler, bana, Harbiye’de kalmış olduğum hücreyi hatırlatacaklardı... Altın kumsalları ile günümüzde turizme de açılmış olan bu çok güzel tropik ada, Fransız sömürgeciliği döneminde, ve sonrasında, Amerikalılar döneminde, hapishane adası olarak kullanılmıştı. Ana karaya 200 km mesafedeki bu ada da, yaklaşık 20 bin tutsak yaşamını yitirmiş... “Kaplan Kafesi” adını alan tamamı betondan ve herbiri 1.45 x 2.25 m kare büyüklüğündeki 120 hücre, 1940 yılında Fransız sömürgecileri tarafından yapılmıştı... Yokedilmek, ya da yolundan döndürülmek istenen üst düzey politik mahkumların konduğu bu hücrelerden 1973 yılına dek kimsenin haberi olmamıştı. Dünya, böyle bir yer olduğunu bilmemişti...

 

Heryeri betondan bu daracık hücrelere, kuru sıcak mevsimde, iyice bunalsınlar düşüncesi ile, 7- 14 arasında mahkum balık istifi tıkılmakta imiş. Aynı yerlere, serin yağışlı mevsimde, 2- 4 arası mahkum konmakta imiş... Şüphesiz buraları, Harbiye’de 20 gün kalmış olduğum hücreden kıyaslanamayacak ölçüde korkunç olmakla birlikte, Harbiye’deki hücrelerin tavanında olan gözetleme delikleri gibi, "Kaplan Kafesi" adlı bu hücrelerin üstleri de açıktı. Bunların demir parmaklıklarla kapatılmış yüksek tavanları açıktı...

 

“Kaplan Kafesi” denen hücrelerin üstüne, tavan yerine, gözenekleri birer karış kadar eninde ve boyunda olan demir parmaklıklar yerleştirilmişti. Bu demir ızgaraların üzerinde, elinde uzun bambu sırığı ile gardiyanlar dolaşmakta idi. Gardiyan, izinsiz konuşan, birşey istemeye kalkan veya emri zamanında yerine getirmeyen mahkuma, elindeki bambu sırıkla tepeden vurmakta, işkence yapmakta idi... Şüphesiz bir de ayrıca özel işkence yerleri, çarmıha germe yerleri vardı... Mahkumların bazıları tutuldukları hücreye zincirlenmekteydiler... O sıcakta verilen su ve gıdalar sonderece sınırlı olduğu gibi, hücrelerin tuvaletleri de yoktu... Buralardan ölmeden, yada sakatlanmadan ve sağlıklı çıkan kişi sayısı çok az olmuştu...

 

Harbiye’de bulunan sözkonusu hücreye konmamdan kısa süre sonra, elinde bazı kağıtlar ve bir kalemle orta boylu ve hafif şişmanca bir albay içeriye, yanıma gelecekti... Albay içeri girdiğinde, son derece gergin bir durumdaydım. Sağ olarak kurtulmayı başarmış olduğum andan beri, kafamın içinde, sürekli olarak, “komünist olarak öleceğim” düşüncesi, “komünist olarak öleceğim” sözü tekrarlanıp durmaktaydı...

 

Albay, elindeki kağıtları doldurmak için, ad, soyad, baba adı vs. gibi sualler sormaya başlamıştı. Anlaşılan o rutin görevini yapmaktaydı, ama ben rutin mutin herhangi birşeyin farkında değildim, kafamda sürekli “komünist olarak öleceğim” sözü tekrarlanmaktaydı... Albay, elindeki kağıda bakarak, “mesleğin” diye sorunca, ağzımdan “kömünist” sözcüğü dökülüverecekti. Adam, şaşkın şöyle bir yüzüme bakacaktı, herhalde böyle birşeyle ilk kez karşılaşmakta idi... Ben, ne bakıyorsun, “yazsana, yazsana, komünist diye yazsana”, biçiminde bağıracaktım. Sonra yine, “komünist, komünist”, diye bağırarak sözümü tekrarlayacaktım... Muhtemelen o güne dek anti-komünist öykülerle beslenmiş ve herhalde ilk kez böyle bir durumla karşılaşmış olan albay, şaşkınlığını üzerinden atar atmaz, var gücüyle üzerime saldıracaktı... Albay, bana, yumruk, tekme, tokat, yoruluncaya dek vurduktan sonra, oradaki görevlilere bağırıp, en ağır prangayı isteyecekti...

 

Birileri, kalın bir zincire takılı yaklaşık elli kiloluk simsiyah demir bir gülleyi getirip sağ ayak bileğime kelepçeleyeceklerdi. Ellerim zaten kelepçeli idi, onları da açmayacaklardı... Kapı üzerime kilitlenirken, albay, buna, çay, sigara, hiçbirşey verilmeyecek deyip gidecekti... Biraz sonra, Kuleli’den tanıdığım subay, bizden bir- iki sınıf büyük uzun boylu nöbetçi üsteğmen, kapının üzerindeki deliği açıp, üzgün bir ses tonuyla, “Yusuf beni şaşırttın, senden hiç böyle birşey beklemezdim; aslında sana yardımcı olmayı düşünmüştüm, ama artık birşey yapamam!”, diyecekti. Hiç sesimi çıkartmayacaktım...

 

Hergün bir-iki kez, ayağımdaki ağır gülleyi langur-lungur sürükleye sürükleye 30- 40 metre kadar ötedeki tuvaleye götürülecek ve kelepçeli ellerimle altımı temizleyemeden çıkartılıp tekrar hücreme kapatılacaktım. Ben işimi görürken, tuvalet kapısı açık kalacaktı... Bu şekilde geçen 20 günün ardından, bir askeri araca oturtulacak, kafama torba geçirilecek, ellerimden ve ayaklarımdan araca da kelepçelenerek, kendilerini “kontragerilla” olarak tanıtanların işkence merkezine götürülecektim...

 

Kaldığım yer yaklaşık bin kadar görevli tarafından üç kez çembere alınırken dışarıda olan ve dönünce bana, “herşeyin yolunda olduğunu, dışarısının sakin olduğunu” bildiren kişiyi duruşmalar sırasında uzaktan görecektim. “Dışarısı sakin(!)” dedikten sonra bodruma inip kendisini emniyete almış, ve operasyonun başlatılabileceğini bildirmek için -en az bir kilometre öteden duyulacak biçimde- demir döğmeye başlamış olan Hasan Erkılıç ile duruşmalar sırasında yeniden karşılaşacaktım. Diğer bazı ajanlar gibi temize çıkartılabilmesi için çok kısa bir süre içeride tutulacak olan bu kişiye yaklaşmayacak, onunla konuşmaya kalkışmayacaktım. Zaten O’da ürkmüş olmalı ki, benden uzak durma çabası içinde idi... Yalnız, Hasan Erkılıç ifadesini verirken, zabıtlara geçmesi düşüncesi ile kalkıp söz isteyecek ve ona tek bir sual soracaktım... Hasan Erkılıç’a, çalıştığı yeri, nerede çalıştığını, soracaktım. O, şaşkın, “işsiz olduğunu, herhangi bir yerde çalışmadığını”, söyleyecekti ve onun bu ifadesi zabıtlara geçecekti. Yani, “işçi olduğu, şişe, cam vs. üreten bir fabrikada çalıştığı”, bunların hepsi külliyen yalandı... Yerime oturacaktım. Mahkeme sırasında Hasan Erkılıç ile zabıtlara geçmiş olan diyalog bundan ibaretti...

 

Yani, “kontragerilla”cı ahlaksızların yayın organı konumundaki “Aydınlık”ta uydurulduğu gibi, “Evin sarılmış olduğunu bildiği halde neden çatışmak istemediğini izah”, gibisinden bir sualim olmamıştır ve zaten olamazdı da. Böyle bir suali o ispiyona, Hasan Erkılıç’a yöneltmiş olmam, baştan beri açıklamış olduğum tüm politik çizgime aykırıdır... O iftiralarla yüklü metinde hakkımda söylenen diğer ifadelerin, Hasan Erkılıç’a maledilerek söylenen diğer pisliklerin hepsi de, o yazıyı kaleme almış aşağılık tipi ahlaksızca uydurmalarında ibarettir...

 

“Mao” istismarı ile anti-komünizm yapmaktan “vatan” sözcüğünün istismarına geçmiş olan bu “Özel Harb Dairesi” tetikçilerinin yalanlarının tersine, istihbaratcı ve “kontragerilla”cı birtakım generallerin sözcülüğünü yapan bu tekkenin yalanlarının ve iftiralarının tersine, sözkonusu ahlaksız aşağılık tiplerin yalanlarının tersine, Hasan Erkılıç olayı, aynen yukarıda anlattığım gibi olmuştur... Ben tüm bunları ad vermeden de anlatabilirdim, ama beni böyle yazmaya mecbur bıraktılar... Aslında, Hasan Erkılıç gibi kullanılmış zavallı bir kriminalin adını vermeye hiç gerek yoktu, ama beni ad vererek yazmaya zorladılar...

 

En çok lumpenproleterya katagorisi içinde değerlendirilebilecek sözkonusu kriminal ispiyonu böyle bir yola, birilerini satarak geçinme yoluna sürükleyip kullanarak ölümüne neden olanlar, beni ad vererek yazmaya zorladılar... Aslında onların Hasan Erkılıç için zerre kadar dahi üzülmediklerinin, dirisini kullandıkları bu satılmış kişinin şimdi de ölüsünü kullanmaya çalıştıklarının, yeni yalanları için bu kişinin ölüsünü pazarlamaya çalıştıklarının farkındayım...

 

Vaktiyle “Maocu” maskeleri ile anti-komünizm yapmış ve şimdi de “vatan” sözcüğünü istismar ederek faşist çizgilerinde ilerlemekte olan bu “Özel Harb Dairesi” ajanlarının tavırlarının sahte olduğu, sürüngenlere özgü biçimde sağa-“sola” zik-zaklar çizerek yol almaya çalıştıkları, bir yılan gibi sağa-“sola” kıvrılarak ilerlemeye çalıştıkları, rahatca gözlemlenmektedir. Sözkonusu kriminal ispiyona sahip çıkar gözükmelerinin ve yine diğer birçok kişiye sahip çıkar gözükmelerinin tamamen sahte olduğu, farklı zamanlarda yazıp söylediklerinden rahatca anlaşılmaktadır...

 

Hasan Erkılıç ve diğer başka bazıları için, “ ‘yoldaşımızı’ PKK vurdu” çığlıkları atmalarından, kısa süre sonra, vaktiyle lanetliyerek saldırdıkları PKK ile cilveleşmeye başlamaları, sahtekarlıklarının, belkemiksizliklerinin en somut kanıtlarındandır... Kendi yayınlarına ve basındaki bilgilere göre bu tipler, 1979’da ve 1980’li yılların başında lanet okudukları PKK’yı, 1980’li yılların ikinci yarısında birden sevmeye başlamışlardır. Aynı dönemdeki yayınlarında PKK propogandası yapmaları, bununla da yetinmeyip, başlarındaki karanlık kişinin kendi ifadesi ile 1989 ve 1991 yılında Abdullah Öcalan ile görüşmesi, ikiyüzlülüklerinin, tüm tavırlarının sahte olduğunun en somut kanıtlarındandır. Günümüzde “iki yıl içinde başbakan olmaktan” dem vuran hastalıklı iktidar budalasının, 1991 yılında Suriye’de yaşamakta olan PKK başkanına “ilanı aşk edercesine” karanfil sunması ve durum değişince yeniden PKK ve Öcalan düşmanlığına başlaması, o kişinin belkemiksizliğinin, moralsizliğinin en somut kanıtlarındandır. Washington’un Kürt politikalarının değişmesi ile birlikte o iktidar budalası kişinin yeniden aynı PKK başkanına saldırmaya başlaması, sözkonusu iktidar budalası kişinin ve tetikçilerinin ikiyüzlülüklerinin, moralsizliklerinin en somut göstergelerinden sadece birisidir... Bu tipler açısından ahlaksızlığın ve yalanın sınırları yoktur... Bu tipleri ancak bir ölçüde bukalemun benzetmesi ile tarif edebilirsiniz. Ve sonuçta bukalemun, nekadar renk değiştirmeyi başarırsa başarsın, yine bir sürüngen olarak kalmaya mahkumdur...

 

Kaçak bir yolla yurt dışına çıkmamın üzerinden dört yıl kadar bir zaman geçtikten sonra, 1984 yılında, ne olduğunu bilmeden aldığım “Seçenek” adlı dergide, ilginç bir haberle karşılaşacaktım. O yıllarda büyük bir merakla politik içerikli tüm yayınları, Kürt-Türk tüm fraksiyonların yayınlarını toplayıp okumaya çalışmaktaydım... “Seçenek” adlı derginin Eylül 1984 sayısında, “Uşaklık ve Terör Apocuların Karakteridir” başlıklı metni okuyunca, şaşıracaktım. Aynı derginin sözkonusu başlıklı yazısında, “terör ve cinayet çetesi” olarak tanımlanan Apocular’ın işleri sıralandıktan, PKK’ya lanetler yağdırıldıktan sonra, şunlar yazılmakta idi... “Apocular, (...) Hasan Erkılıç’ı katlettiler ama TİKP daha cesur bir şekilde mücadeleye devametti...” Böylece, Hasan Erkılıç’ın yerini doğru bulmuş olduğunu, “Özel harb Dairesi”nin legal kuruluşu içinde yerini almış olduğunu ve PKK militanlarınca öldürülmüş olduğunu anlayacaktım. O, Hasan Erkılıç, anlaşılan, ajanlığı tesbit edildiği için öldürülmüştü... Daha sonra başka bazı metinlerde, gazete ve dergi haberlerinde okuduklarıma göre, PKK militanları, Erkılıç’ın yanındaki diğer üç kişiyi serbest bırakıp sadece onu, Hasan Erkılıç’ı alıp götürmüşlerdi... Bu durum, onun, Erkılıç’ın yaptığı gerçek işin tesbit edilmiş olduğunu, ve militanların sadece tesbit ettikleri sözkonusu ajanı aldıklarını göstermekteydi...

 

Erkılıç’ın gammazladığı düşmanları, bu kez benden çok farklı idiler. Onlar, doğruları-yanlışları ile belli bir halk desteğini almayı başarmış gerçek anlamda silahlı bir örgüttüler. Onların işleri benim politik çizgim olmamakla birlikte, üst üste gelmiş olan TV davetlerine karşın onlarla ilişki kurmuş olmamamla birlikte, onlar, ulusal temelde örgütlenebilmiş gerçek anlamda silahlı bir yapıydılar... Gerçi yapmış oldukları eylemler bölgenin demografik yapısının bir ölçüde değiştirilmiş olmasına gerekçe yaratmış olmakla birlikte onlar, ölmekte ve öldürmekte sonderece ciddi idiler... Onyıllardır sürmekte olan ağır baskılar, sonunda, ulusal temelde böyle bir başkaldırının doğmasına neden olmuştu... Yazılıp-çizilenlere göre, sözkonusu örgütün başındaki kişi ve diğer başka bazıları, başlangıçta MİT ile çalışmış olabilirdi. Fakat bu durum, ezici çoğunluğu yoksul köylülükten gelen ve onyıllardır sürmüş olan aşağılamalar nedeniyle yürekleri kinle dolmuş olan militanlarının zor işlerini etkilememekteydi. Onlar, işlerinde sonderece ciddiydiler... Olay MİT’in kontrolundan çoktan çıkmıştı ve tüm ulusal temelde başkaldırılar gibi bu başkaldırı sürecine de birtakım uluslararası güçler bulaşmıştı... İşin şakası yoktu...

 

İleride, “Seçenek” adlı dergideki yazıyı okuduktan epey zaman sonra, Hasan Erkılıç’ın, yanında üç kişi ile birlikte giderken, 19 Aralık 1979 günü, Dersim’in Nazmiye ilçesi yakınlarında PKK militanları tarafından yolunun kesilmiş olduğunu, diğerleri bırakılırken Hasan Erkılıç’ın kaçırıldığını ve daha sonra ölüsünün bulunmuş olduğunu okuyacaktım. Anlaşılan onu sorguya çekilmişler, zaten anlamış oldukları gerçek kimliğini itiraf ettirmişler ve infaz etmişlerdi...

 

İyi de, bütün bunlardan, PKK’ya yağdırılmış olan bütün lanetlerden sonra, aynı kişilerin, “İkibin’e Doğru” yazarlarının, o yıllarda halen “Maocu” tiyatrosu oynamakta olan örgütün başındaki iktidar budalası “kontragerilla”cının PKK aşkına, Öcalan aşkına ne demeli?... Bunları yazarken önümde, başyazarlığını Doğu Perinçek'in yaptığı  “İkibin’e Doğru” dergisinin 7 Ocak 1990 tarihli sayısı duruyor... Aynı derginin kapağında, iki asker elbiseli PKK militanının ortasında yine asker elbiseli bir genç insanın fotoğrafı var. Sözkonusu fotoğrafın üzerinde, “İtiraflar, BEKAA’DA 21 MİT AJANI”, yazısı duruyor. Yani dergi, 8. sayfasından 16. sayfasına dek (8. ve 16. sayfalar dahil), fotoğraflarla ve gerçek adlarla birlikte, PKK’nın içine sızdırılmış MİT ispiyonlarının nasıl yakalanmış olduklarını, PKK’ya ve o örgütün başındaki kişiye övgüler düzerek anlatıyor. Uzun metinde, ajanların nasıl tesbit edilmiş oldukları, nasıl işkence yapılmamış olduğu, nasıl adil biçimde yargılandıkları, nasıl ölüme mahkum edildikleri, ayrıntıları ile ve PKK’ya övgüler düzülerek anlatılıyor...

 

Zaten PKK yönetimi, sözkonusu derginin başyazarı konumundaki iktidar budalası hastalıklı kişi ile anlaşmış olmasa, derginin aleyhlerine birşeyler yazılabileceğinden şüphelenmiş olsa, “İkibin’e Doğru” dergisinin muhabirini kampına sokmaz, o kişiye dergide yayınlanmış olan bilgileri vermez, fotoğrafları çektirmezdi... Zaten bu yayından kısa süre önce, Ekim 1989’da, “Maocu” tiyatrosu oynayanların başındaki iktidar budalasının Abdullah Öcalan ile görüşmüş olduğu, bizzat kendisi tarafından açıklanıyor. Yine aynı iktidar budalası karanlık kişilik, sözkonusu yazıdan bir yıl kadar sonra, Nisan 1991’de Bekaa’yı ziyaret edip Öcalan ile koklaşıyor. O karanlık kişi tüm “sevimliliğini” takınmaya çalışarak Öcalan’a karanfil sunuyor, PKK’nın militanlarını teftiş ediyor, aralarında bir “sevgi seli”dir akıp gidiyor... “Peki ozaman, Hasan Erkılıç adlı ajan ve diğer bazıları için kopartılmış olan yaygaralar ne anlama gelyor? Sadece, sahtekarlık, ikiyüzlülük, samimiyetsizlik anlamına geliyor...

 

Bu PKK ile cilveleşmeler, yukarıdaki kısa anlatım ile sınırlı değil şüphesiz... Milliyetci bir internet sitesinin, “odatv.com” adresli sitenin 29.11.2007 tarihli ve “Doğu Perinçek MİT İlişkisinin Tarihsel Süreci!” başlıklı yazısında, ilginç bilgiler veriliyor... Sözkonusu kişinin gençliğinde sağcı ve Demirel’in sağ kolu konumundaki birisinin oğlu olduğu vurgulanan yazıda, aynı kişinin, bugün ak dediğine yarın nasıl kara dediği örnekleri ile sıralanıyor... Yapılan yalanlamanın ardından, yine aynı kişinin bir dönem nasıl PKK’nın psikolojik harb merkezi gibi çalışmış olduğu belgeleri ile sergileniyor. Buraya almayacağım o uzun metinden örnekler, 1989 başından 1991 yılı sonlarına dek “İkibin’e Doğru” dergisinde yapılmış olan PKK propogandasını sergiliyor. Bunlar, gerçekten ilginç örnekler... Meraklıları bu metni internetten indirip okuyabilirler... Ayrıca bir de, Öcalan’ın avukatının anlattıkları var...  

 

Kısaca ifade etmem gerekirse, bu “kontragerilla” sözcüsü ahlaksız iftiracıların yalanları, ileri de daha iyi anlaşılacaktır...

 

Beni öldürmeye gelmiş oldukları, soğukkanlılığım sonucu yanlışlıkla sağ yakalanabilmiş olduğum, bana yönelik operasyonda önemli rolü olan “kontragerilla” ispiyonu Hasan Erkılıç’ın PKK tarafından tesbit edilip öldürülmüş olduğu, bunların hepsi inkar edilemez gerçeklerdir... Zaten, sağ alınmamı sağladıktan sonra da, bana yapılanlar karşısında ölümden dönecek, şans eseri sağ kalabilecektim. Eğer Ecevit iktidarı kurulmamış olsa idi, hastahaneye götürülmeyecek ve belki de şimdi sağ olamayacak, bu satırları yazamayacaktım...

 

Şimdilik bukadar

 

Yusuf Küpeli

 

2015- 06- 29

 

yusufk@telia.com

 

bağlantılı metinler

 

Yusuf Küpeli, “Politikacı” olmadığım; Türkiye’yi 1983’de değil, 1980 baharında gizlice terkettiğim; ve ayrıca, bazı kirli karanlık işler, yaşamımdan bazı ilginç kareler üzerine

 

Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar

 

“I love you Nelson Mandela!”

 

Yusuf Küpeli, “Terörist olduğum” yalanı ve hakımdaki wikipedia yalanları üzerine

 

 

Yusuf Küpeli, Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar

 

http://www.sinbad.nu/