Bazı tarihi süreçlerde kazanmak, ölüme yaklaşmaktır!

 

Bu satırlar yazılırken, AKP’nin oylarını arttırdığı ve yeniden tekbaşına iktidar olacağı kesinlik kazanmıştır. Gelişme AKP için zafer olarak gözükse de, Türkiye’nin ve bölgenin içine sürüklenmekte olduğu koşullar dikkate alındığında, aynı zaferin Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin felaketini hazırlamakta olduğunu iddia etmek kehanet olmayacaktır. Ve şüphesiz bu sadece AKP’nin felaketi de olmayacaktır…

 

Mevcut sonucun - meclise girebilen- diğer iki muhalefet partisini üzdüğünü söylemek aslında olanaksızdır… İktidardan korkanlar ve zaten olmayanlar üzerine başlıklı ve 15 Mayıs 2007 tarihli yazımda da belirtmiş olduğum gibi, özellikle CHP iktidara gelmekten korkmuştur. Aynı nedenle seçim kampanyasını AKP’nin kendisini içine çektiği halkın gerçek sorunlarından uzak demagojik bataklıkta sürdürmüştür.

 

Özellikle CHP ve göreceli büyük diğer sağcı partiler halka tamamen farklı alternatif bir gelecek vadedememişlerdir. Çünkü, CHP’de, diğerleri de NATO’ya, AB’ye, mali-sermaye güçlerinin politikalarına bağlı oldukları için, “muhalefet” diye ıvız zıvır ayrıntıların, meclis seçimiyle doğrudan herhangi bir bağı olmayan geçmiş cumhurbaşkanlığı seçiminin ve sınırlı ölçüde de Tayyip Erdoğan’ın bazı kişisel açıklarının üzerine takılıp kalmışlardır. Halkın, ülkenin asıl sorunlardan uzak durmuşlardır. Ve tabii bu kaçak güreşlerine, demagoji yarışında Tayyip Erdoğan kadar başarılı olamamaları gerçeğini, özellikle mevcut Kürt sorunundan bilinçli olarak uzak durmaları olgusunu, ve eğitimsiz halk kitlelerinin çoğunluğuna yabancı çokbilmiş şımarık paralı okul çucuğu üslubuyla konuşmaları olayını da eklersek, başarısızlıklarının nedenlerini daha iyi anlayabiliriz... Halkın çoğunluğu, doğru dürüst programları ve demokratik işleyişleri olmayan partileri değil, sahnede boygösteren “parti lideri” adlı bazı çadır tiyatrosu aktörlerini seçmiştir.

 

Sonuçta kazanamayanların, ateşi ellerine almaktan kurtulmuş olmaları nedeniyle üzgün olmadıkları anlaşılmaktadır. Buna karşın neden kaybettikleri üzerine birtakım palavralar atacakları, ve “halkın seçimine saygı duydukları” hakkında yapışkan yalanlar söyleyecekleri bellidir... Aslında halkın seçimine gerçekten saygı duyuyor olsalar, öncelikle bu yüzde on barajını indirirler ve adaylar için bir ön seçim kuralı getirirler, partilerin işleyişlerini demokratikleştirirlerdi... Bunların hiçbirini yapmadan seçime gitmişlerdir... Evet, "muhalefet" adını alanların ateşi şimdilik ellerine almaktan kurtulmuş olmaları nedeniyle gizli bir mutluluk içinde oldukları bellidir ama, AKP uçuruma doğru son hızla arabayı sürerken, diğerlerini de peşinden sürükleyecektir... Zaten seçimi kazanmış olsalarda AKP’nin yerine onlar aynı uçuruma doğru arabayı süreceklerdi. Politika mevcut kanalda aktığı sürece farklı bir alternatifin sözkonusu olması olanaksızdır.

 

Yukarıda anılmış olan aynı yazıda sözettiğim “zaten olmayanlar”, -tüm gürültülü hamasi nutuklarına karşın- bu seçimde de yüzde sıfır bilmemkaçlık oy oranlarıyla yokolduklarını yeniden ıyice kanıtlamışlardır. Bu yüzde sıfır bilmemkaçlık Mussolini karikatürü tipler, veya sözde buna karşı imiş gibi duran mali-sermaye çevrelerinin gölgesi liberal “solcu”lar, yüzde iki ile yüzde beş arasındaki oy oranlarına sahip diğer göreceli ufak partilerle birlikte AKP’nin ekmeğine yağ sürmekten başka bir iş yapmamışlardır. Oyları bölerek AKP'nin seçim zaferini kolaylaştırmışlardır... Zaten bu yüzde sıfır bilmemkaçlık “solcu”lar da seçim propogandalarını gerçekler ve inanılır bir gelecek vaatleri üzerine degil, kendilerine rakip gibi gördükleri CHP’ye ve diğer muhalefet partilerine yönlik saldırılar üzerine inşaetmişlerdir. Olamayacak vaatleri ile kendilerini komik durumlara, güvenilmez durumlara düşürmüşler ve bu politikasızlık “politikaları” ile AKP’ye yardımcı olmuşlardır.

 

Fakat tüm bu yukarıda sıralanan faktörlerin ve sıralanmamış olan daha bazı diğer göreceli önemsiz nedenlerin ötesinde AKP’nin bu zaferi, kendi gerçek sonunu hazırlayacak olan zaferi, asıl olarak, “devlete karşı imiş” tiyatrosunu başarı ile sahneleyebilmiş olmasına bağlıdır... Şüphesiz AKP bu tiyatroyu tekbaşına oynamamıştır... Tayyip Erdoğan’ı politika sahnesine çıkartan ve yasadışı birtakım yolları da kullanarak bu kişiyi iktidara dek taşımış bazı Pentagon bağlantılı ve yüksek rütbeli “Türk büyükleri”, ya da 28 Şubat darbesinin hazırlayıcıları, bu son seçimlerden hemen önce başbakan ile yapmış oldukları kamuoyundan gizli görüşme ile biryandan başbakana kendi istedikleri seçim listesini hazırlatırlarken, diğer yandan da sanki O’nun karşısında imişler gibi gözükerek silahlı bürokrasinin tabanındaki  memnuniyetsizliği oyalayıp pasifize etmişlerdir... Bu oyun oynanırken muhalefetin de “devlete sahip çıkıyor” pozisyonu alması, Tayyip Erdoğan’ın işlerini, hazırlanan tezgahı ayrıca kolaylaştırmıştır...

 

Kısacası, Tayyip Erdoğan devlet içindeki güçlü bir kliğin adamı olarak bulunduğu yere getirilip kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. Rolünü meydancılıktan cezaevinin ağalığına dönüştürmeye çalıştığı anlarda da usulunce tokatlanmaktadır. Ezik halk ta O’nu gerçekten birşeylere karşı sanmaktadır...

 

Dünya ve Türkiye tehlikeli delilere emanet  başlıklı ve 27 Mayıs 2007 tarihli yazımın sonuna ek olarak koyduğum bölümde şunları sormuştum:

 

“Örneğin, Tayyip Erdoğan, CIA beslemesi Hikmetyar'ın dizinin dibine oturabilmek için kimlerden referans aldı? Çünkü, o dönemde Hikmetyar Afganistan'ın en güçlü kişisiydi, çok güçlü referanslar olmadan O'nun bukadar yakınına öyle kolay yaklaşılamazdı. O, yedi Mucahidin örgütünü çatısı altında toplayan şemsiye kuruluşun başındaydı. CIA'nın paraları ve silahları teslimettiği asıl bağlantı halkasıydı Hikmetyar. CIA, böyle bir oluşum için, 1970'li ve 1980'li yılların değeriyle en az 3.5 milyar ABD doları harcamıştı ve yine daha sonra Taleban'ın kuruluşu için de en az aynı miktarda bir harcama yapacaktı... CIA'nın deyimiyle, "kadın düşmanı faşist bukalemun Hikmetyar"a Tayyip Erdoğan'ı bu ölçüde yaklaştırabilecek referanslar CIA bağlantılı bazı Türkiye Cumhuriyeti servislerinden mi, bizzat CIA'dan mı, Hikmetyar'ın ilişki içinde olduğu Müslüman Kardeşler örgütünden mi, yoksa bunların hepsinden birden mi gelmişti?

 

“Devamedelim... Avrupadaki birçok devletten çok daha fazla nüfusa sahibolan İstanbul'un belediye başkanlığını uzun süre yapmış olan Tayyip erdoğan, görev süresi boyunca cumhuriyete ve laikliğe olan düşmanlığını açıkça sergilerken, sivil ve askeri servisler ne yapmışlardır? Şimdi bu videolar ortaya çıktıklarına göre, sözkonusu servisler olanları izlemişlerdir. Aynı servisler, başından beri Tayyip Erdoğan'ın ne olduğunu, gerçek kimliğini çok iyi bilmekteydiler ve belki birtakım kontratlarla O'nu kullanmaktaydılar... Yoksa bir bahane bulunarak, veya hatta yaratılarak Tayyip Erdoğan'ın önü rahatça kesilirdi herhalde... Kısacası, Tayyip Erdoğan hangi yüksek devlet görevlilerinin adamıydı veya halen adamıdır? Devlet içindeki bu aklıevvel örgütlenme nasıl entrikalar çevirmiştir de, Tayyip Erdoğan gibi her kılığa girebilen hastalıklı biri bu ölçüde yükselebilmiştir? Bu bukalemun yapılı karakterler, Washington'un "Yeşil Kuşak" politikasının ürünü General Evren darbesinin iktidar için baştan beri hazırlamakta olduğu kadrolarmıdır?”

 

Ve aslında yanıtlarını kafamda çoktandır vermiş olduğum sualler devamediyorlardı... Şüphesiz sözkonusu soruların yanıtları herhangi bir yerden gelmemiş ve gelmeyecek olsalarda, bu suallerin yanıtı, Tayyip Erdoğan’ın çatışır gibi gözüktüğü gücün gerçekte adamı olmasından başka birşey değildir... Türkiye'de politika gerçek kişilerle değil, satınalınabilir kuklalarla sürdürüldükçe ve halkın karşısında sahte çatışmalar yaratılarak devlete yönelik memnuniyetsizlik yine devletin istediği kanallara akıtılabildikçe, bu oyun felakete dek sürecektir... Aslında bu sahtekarlık, sistemin çıkmazının, tıkanıklığının bir sonucudur ve sona yaklaşılmakta olduğunun da göstergesidir. Bu nedenle de Tayyip Erdoğan ve aynı oyuna dahil olan herkes son hızla bir uçuruma doğru sürüklenirlerken, Türkiye toplumu için de içinden çıkılması çok zor bir kaos hazırlamaktadır.

 

Toplum, halk, dolandırılmış olduğunu yakında anlayacaktır ama, bu nedenle gelecekte doğacak müthiş öfkeyi halktan yana devrimci bir kanala akıtabilecek güç malesef henüz mevcut değildir. Ve entrikalar sadece Türkiye’nin içpolitikaları ile de sınırlı değillerdir... Irak’ın kuzeyine yönelik operasyon gürültüleri de Pentagon’a eğemen gücün istemlerinden bağımsız değildir ve bu işte ABD yönetimi ile Türkiye’yi yöneten asıl güç arasında bir çelişki yoktur... Fırsat olursa geleceğiz...

 

Oyunlara gelmeme dileğiyle

 

Yusuf Küpeli

yusuf@comhem.se

22 Haziran 2007, saat 22.00 suları

 

http://www.sinbad.nu/