kitabın temin edilebileceği adres:

https://www.pirtukakurdi.com/Yusuf-Kupeli/Tarihin-Kulleri-Arasinda-Konstantinopolis

 

Önsöz yerine

 

Bilindiği gibi yanan nesnelerin ateşi, nesnelerin yanarak biçim değiştiren enerjileri, hem ısıtır, yaşam verir, üretime katkı sağlar ve hem de yakar, yıkar, yokeder... İnsan nesilleri de hem yıkıcı ve hem de üretici enerjilerini toplumsal yaşam içinde boşaltırlar ve gerilerinde ateşin külleri gibi anılarını bırakarak yeni nesillere yol açarlar... Sosyal sınıflara bölünmüş toplumlarda nesiller, ekonomik-toplumsal antagonizmaların (uzlaşmazlıkların) bir ürünü olarak, birtakım kazanımlar uğruna, ateşin yokediciliğine benzer biçimde hem kendi içlerinde ve hem de dışlarında enerjilerini birbirlerini boğazlamaya, yakıp-yoketmeye yönlendirirler. Diğer yandan aynı nesiller içinde daha farklı olanlar, hem toplumsal mücadeleden kaynaklanan motivasyonları, toplumu ilerletme ve barış arzuları, yeni nesillere daha iyi bir dünya bırakma istemleri ve hem de değişik kazançlar elde etme, daha iyi bir yaşam ve toplumda daha iyi bir yer edinme tutkuları ile, sanatın, bilimin her dalında üretim yaparlar, toplumsal ilerlemeye katkı sağlarlar. Soyutlama yapabilen tek canlı varlık insana özgü özelliklerinin sonucu olarak onlar, keşfedip, anlayıp yeniden üretme tutkuları ile kültürün her alanında enerjilerini harcarlar. Bu şekilde onlar, ateşin yararlı, ısıtıcı etkisi gibi zihinsel ve fiziki enerjilerini toplumsal ilerleme yönünde boşaltarak hertürlü üretime ve yeniliğe katkı sağlarlar. Onlar, insanlar, enerjilerini yanarak dönüştüren nesnelerin geride küllerini bırakıyor olmaları gibi gerilerinde anılarını bırakırlar...

 

Hernekadar “Tüm yollar Roma’ya çıkar!” deyişi, Roma kenti, Roma İmparatorluğu’nun merkezi olduğu sürece bir gerçeği ifade etmiş olsa da, aslında, bu satırları yazana göre, “Yeni Roma”, ya da Konstantinopolis, “Tüm yollar Konstantinopolis’e çıkar” deyişini çok daha fazla haketmektedir. Şüpsesiz “Tüm yollar Konstantinopolis’e çıkar” biçiminde bir deyiş üretilmemiştir ama, kuzeyden güneye, doğudan batıya, ya da tersi yönlerde tüm yollar Konstantinopolis’e çıkar. Pusulanın her yönüne doğru yollar, Roma’ya göre çok daha fazla olarak, Konstantinopolis’ten geçmiştir ve halen geçmektedir... Michelangelo’nun “Tanrının adamı yaradışı” adlı tavan freskinde “Tanrı” ile “Adam”ın işaret parmaklarının birbirine dokunacak kadar karşılıklı uzanmış olması gibi, iki büyük kıtanın uzanan uçlarıyla birbirine neredeyse dokunduğu yerde, Bosporus’un girişinde kurulmuştur Konstantinopolis, ya da İstanbul.

 

Roma İmparatorluğu’nu 324 yılında yeniden birleştirmiş olan I. Konstantin (Büyük Konstantin), 330 yılında -ileride Constantinople veya Constantinopolis adını alacak olan- Byzantiun’u, “Yeni Roma” adıyla boş yere başkent yapmamıştı. O,  Büyük Konstantin, ileride kendi adıyla anılacak olan “Yeni Roma”nın, ya da Konstantinopolis’in, Roma’ya göre çok daha merkezi bir konumda olduğunu, çok uluslu imparatorluğu buradan yönetmenin daha elverişli olduğunu görmüştü... 

 

Urallar’dan Pakistan kıyılarına, Arab Denizi’ne dek inen hattın batısındaki geniş coğrafyanın tam ortasındaki Konstantinopolis (İstanbul), tarihin akışı içinde onlarca ve onlarca farklı halka ev sahipliği yapmıştır. Konstantinopolis, çok farklı halkların yolu üzerinde olmuştur, ya da çok çok daha farklı halklar Konstantinopolis’te birtakım izler bırakmışlardır... Konstantinopolis’te yaşamış veya Konstantinopolis’ten geçmiş olmasalar bile birtakım halkların mücadeleleri Konstantinopolis’i değişik ölçülerde etkilemiştir. İşte burada, tüm bu halklardan bir ölçüde sözedilmeye, onların serüvenlerinden birşeyler aktarılmaya çalışılmıştır...

 

Son arkeolojik bulgular, İstanbul’a ilk yerleşimlerin bundan yaklaşık on bin yıl önceye dek gittiğini göstermiştir... Konstantinopolis’in kimlikleri bilinen ilk yerleşimcileri olan savaşcı Traklar’dan Grek kolonicilere, işgalci Persler’e, İlliryalılar’dan (Arnavutlar’dan) Güney Slavları’na, Bulgarlar’a, Avarlar’a, Macarlar’a dek değişik halklarının, türkçenin farklı lehçelerini konuşan halkların, Arablar’ın ve daha onlarcasının külleri, yani anıları Konstantinopolis’te birikmiştir. Yine aynışekilde kuzeyli Viking savaşçıları ve tüccarları, Rus savaşçıları ve tüccarları, Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Gotlar, Hunlar, Peçenekler, Kıpçaklar, değişik Türk kavimleri, anılarını Konstantinopolis’e bırakmışlardır. Ukrayna steplerinin ve Tuna’nın kuzeyindeki göçebe ve yarı göçebe halkların külleri, yani anıları Konstantinopolis’e yayılmıştır... Aynı şekilde Kafkasya halklarının, Hazar Türk Kağanlığı’nın, Ermeni halkının, Gürcü ve Laz halkının, bunların hepsinin külleri Konstantinopolis’te bulunmaktadır. Konstatinopolis’i iki kez gerçek anlamda kuşatmış olan Müslüman Arablar’ın anılarını bunlara eklemek gerekir... Yine aynı şekile Kuzey Afrika halklarından unsurların, İtalya’da yaşayan Germen ve Latin kökenli halkların, Venedik ve Ceneviz halklarının, Franklar’ın, Normanlar’ın, Latin Haçlılar’ın, Britanya halklarının, kısacası tüm Avrupa halklarının küllerini Konstantinopolis’te bulabilirsiniz. Şüphesiz tüm bu halklar arasında Grek halkından sonra en derin izler, ya da geriye en fazla anı bırakanı, 1071 Malazgirt savaşı ile birlikte akın akın Anadolu’ya giren ve 1453 yılında Konstantinopolis’i elegeçirerek -geçmişin mirası üzerinde- yeni çok uluslu bir imparatorluk kuran Türkler olmuştur...

 

Öncesi de olmakla birlikte, Traklar’dan bu yana kaç nesil geçmişse, onlarca ve onlarca değişik halk, yaratıcı ve yıkıcı enerjilerini boşaltıp, küllerini, daha doğrusu anılarını Konstantinopolis’e bırakmışlardır... Bu satırları yazan kişi, II. Mehmed’in kenti alışına dek birikmiş toplumsal külleri eşelemeye çalışarak, tüm çevresinde gelişen tarihle birlikte İstanbul’un (Konstantinopolis’in) geçmişini anlamaya ve anlayabildiklerini anlatmaya çalışacaktır... 

 

Düşünceme göre tarih, sadece olayların ard arda sıralanmaları olmayıp, politik-askeri gelişmelerin yanında, toplumsal-ekonomik yapıyı, üretim tarzlarını, sanatı ve düşünce yapılarını, inançları, toplum içindeki sınıfsal ayrışmaları ve bu sınıflar arasındaki düşünsel farklılaşmaları, sınıfsal ayrışmalar arasındaki geçişkenlikleri, en genel anlamı ile insanların dünyaya ve evrene bakışlarını kapsayacak biçimde tüm kültürü, zamanın ruhunu yansıtabilmelidir. Tarih, kolay olmasa da, tüm yönleriyle zamanın ruhunun yakalanması olmalıdır... Ayrıca, bir halkın, bir ulusun tarihinin diğer halkların ve ulusların tarihlerinden, özellikle de en yakın ilişkiler içinde olduklarının tarihlerinden bağımsız anlatılamayacağı gerçeğini bilmek gerekir. Karşılıklı sınıfsal ilişkiler ve çatışmalar olmadan ve bunların bir yansıması olarak faklı ulusların iletişimleri ve çatışmaları olmadan tarih olamaz... Diğer yandan yine malesef günümüze dek tarih, genellikle, üst sınıflar, yönetici sınıflar arasındaki boğuşmaları yansıtmıştır. Bu yansıtma sırasında da gerçekler önemli ölçüde bazı değişikliklere uğratılmış, olaylar hamasi bir sis perdesi ile örtülerek çarpık biçimde yansıtılmışlardır... Ne ölçüde entellektüel ve adaletli biri olsada, bir insanın duygularından ve içinde yetişmiş olduğu toplumun yargılarından bütünüyle kurtularak yüzde yüz objektif olması beklenemez. Ayrıca insanlar, içinde oldukları toplumların görünmez baskılarından da kolayca kurtulamazlar. Tüm bunlar doğal olarak tarih yazımını da etkilemektedirler... Diğer yandan, üst sınıfların, yönetici sınıfların serüvenleri değişik ölçülerde kayıtlara geçerken, sıradan insanların, farklı ölçülerde ezilenlerin, başkaldıranların serüvenlerini kayda geçirecek birileri pek bulunmamaktadır...

 

Bu göreceli uzun metinde, İstanbul (is-tin-polis, kente veya şehren doğru) ile ilgili olarak Traklar’dan, Grekler’den, Hunlar’dan, Persler’den, Slavlar’dan, Bulgarlar’dan, Hazarlar’dan ve diğer Türkler’den ve başka bazı halklardan sözediliyor olmakla birlikte, II. Mehmed’in Konstantinopolis’i fethedişine (1453) dek en çok sözü edilen toplum, şüphesiz -batısı ve doğusu ile- Roma İmparatorluğu’dur. Toplamı 2000 (ikibin) yılı aşan bir ömre sahip Roma’nın -bu metinde- asıl sözü edilen dönemi ise, şüphesiz Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu) olmaktadır. Çünkü, Konstantinopolis (İstanbul, is-tin-polis), önce göreceli kısa bir dönem tüm Roma İmparatorluğu’nun, ardından’da bin yılı aşkın süre Doğu Roma’nın (Bizans’ın) başkenti olmuştur... Diğer yandan, -bu satırları yazanın elindeki bilgiler çerçevesinde- yine en çok anlatılan, üst sınıflar arasındaki boğuşmalar, hesaplaşmalar, toplumu da etkileyen kanlı trajediler olmaktadır...

 

Kuruluşu İ. Ö. 753 yılına uzanan Roma kentinin ve bu kent ile adı özdeşleşen imparatorluğun muazzam tarihini bütünüyle anlatabilmek bu satırları yazanın işi değildir... Bu göreceli uzun metinde, birtakım politik gelişmeleri ile Roma İmparatorluğu’nun bütününden de yer yer sözedilmektedir. Fakat Roma İmparatorluğu, sadece -üst sınıfların yaşamları çerçevesinde gelişen- politik süreçler ve belirli toplumsal sınıflara özgü politikaların zor yoluyla sürdürülmasi olan savaşlar değildir şüphesiz...

 

Roma, başta Grekler olmak üzere başka halklarınki ile bağları olan zengin kültürün, yine aynı halklarla bağları olan renkli zengin bir mitolojinin, farklı inançların, farklı yorumları ile Hristiyanlığın, tüm bu inançlarla bağlantılı farklı tapınakların, kiliselerin, tiyatroların, vahşi gösterilerin yapıldığı hipodromların, su kanallarının, gelişmiş zengin bir mimari kültürün ülkesidir. Roma, heykellerin, mozayiklerin, duvar resimlerinin (fresk, fresco), gelişmiş güzel sanatların ülkesidir... Roma, yazılı edebiyatının, şiirinin, tiyatronun, tarih yazımının, güncelerin (anal, kronika) yanında, asıl olarak bir hukuk sisteminin adıdır aynızamanda... Roma, süreç içinde evrimleşmiş ve günümüz emperyalist sisteminin ana rahmindeki ilk rüşeymi (embriyosu) sayılabilecek bir ekonomik sistemin adıdır... Roma, köleliğin, köle isyanlarının, imparatorluğu derinden sarsmış olan Spartaküs köle ayaklanmasının, askeri darbelerin, kanlı iktidar kavgalarının, kirli politik komploların, siyasi cinayetlerin ülkesidir...

 

Roma, hem barbar toplulukları kullanan ve hem de son darbeyi onlardan yiyen ve kendi sistemini, kültürünü önemli ölçüde cellatlarına aktaran medeniyetin adıdır... Roma, Hazar Denizi’den, Basra körfezi’nden, Dicle kıyıları’ndan, Filistin’den ve Mısır’dan İspanya’nın en uç noktalarına, Fas’ın en uç noktalarına, Atlantik kıyılarına, kuzeyde İngiltere içlerine dek doğuyu ve batıyı, güneyi ve kuzeyi, tüm kuzey Afrika’yı ve Avrupa’yı birbirlerine bağlayan, buralardaki tüm kentlere ulaşan muazzam karmaşık bir yol şebekesi demektir. Ticari ve askeri amaçlarla inşa edilmiş bu yolların tümü de Roma ile bağlantılıdır ve “tüm yollar Roma’ya çıkar” sözü boşa söylenmemiştir...  Hernekadar “tüm yollar Konstantinopolis’e çıkar”, biçiminde bir deyiş olmasa da, Roma için kullanılan ifadeler, hatta fazlası Konstantinopolis (Yeni Roma) için de doğrudur.

 

Sadece Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu) ile ilgili 1 100 (binyüz) yılı aşkın karmaşık süreci bütünüyle anlatabilmek, konuya ömrünü vermiş uzman tarihçilerin işi olabilir ancak. Ayrıca, bu metnin amacı, sözkonusu ölçüde ayrıntılı bilgiler vermek te değildir... Bu metnin amacı, İstanbul’un (Byzantion, Bizans, Constantinople, Konstantinopolis) ve İstanbul (is-tin-polis, kente doğru) ile bağlantılı halkların yaşamış olduğu en önemli politik ve askeri gelişmelerle ilgili önemli bilgileri mümkün olduğu ölçüde analitik biçimde kısaca yansıtabilmektir. Amaç, en kalın çizgileri ile politik süreçleri ve tarihi dönüm noktalarını doğru yansıtabilmektir. Umarım en önemli politik ve askeri gelişmeleri doğru tesbit edip, doğru görebilmişimdir... Aslında, zaman zaman bu çizdiğim sınırların dışına taşan bilgiler aktarıyor olsam da, bunun zararı değil, faydası olduğuna inanmaktayım...    

 

Bir de belirtmeden geçemeyeceğim... Pers tarihinden, Roma tarihinden, Osmanlı tarihinden, Shakespeare trajedileri ayarında yüzlerce trajedi, Hamlet, Kral Lear, ve Macbeth trajedileri düzeyinde, hatta onlardan çok daha ağır yüzlerce trajedi çıkar. Bunlara, özellikle Çin tarihinde ve diğer başka önemli tarihlerde yaşanmış olanlar da eklenirse, yazılabilecek trajedi sayısının hesabı şaşırılabilir. Buna karşın edebiyata yansımış olan trajedi sayısı sınırlıdır ve bunun temel nedeni de, kanımca, ataerkil kültürün sonderece ağır yaşandığı basıkıcı toplumlarda düşünsel yaşamın, kültürün, sanatın kısırlaştırılmış olmasıdır...

 

Diğer yandan, belirli ölçülerde tarihe yansımış ve toplumsal boyutları da olan sayısız trajediye bakarak, yönetici sınıfların tarihleri, aynızamanda bir suç tarihidir, kriminalite tarihidir, diyebiliriz... Şüphesiz, yönetici sınıflar arasında göreceli pozitif karakterler, daha insancıl ve ruhsal olarak daha sağlıklı karakterler, haksızlıklara karşı başkaldırmış olumlu karakterler de bulunur. Buna karşın, en genel anlamıyla sistemin bizzat kendisinin suç ve suçlu ürettiği ortadadır...

 

Şüphesiz insanları ve özel olarak politik karakterleri suça, hastalıklı cinayetlere, her türden hırsızlığa, başkalarının emeğini çalmaya, sahteciliğe sürükleyen farklı nedenler gösterilebilir. Suç ve suçluyla ilgili olarak kalıtımsal veya genetik nedenler, psikolojik bozukluklarla bağlantılı biyolojik-kimyasal nedenler, suçlunun toplumsal çevresi ve yetişme tarzı ile ilgili nedenler, özellikle kadınlara karşı suçlara kaynaklık eden birtakım kültürel nedenler sıralanabilir. Suçla ilgili olarak gösterilen nedenler, gerçeği değişik ölçülerde ifade ediyor da olabilirler. Fakat, yukarıda sayılan nedenselliklerin ötesinde, tüm hastalıklı politik suçların gerisinde duran asıl neden, insan beynini ve ruhunu zehirleyen asıl neden, insan soyunun iradesi dışında sürüklenmiş olduğu sınıflı toplum girdabından başkası değildir. Toplumların hem ulusal ve hem de uluslararası düzeylerde ekonomik- sınıfsal ve kültürel parçalanmaları ve bu parçalanmanın bir türevi olarak -ekonomik uçurumların da ötesinde- bireyler arasında şekillenen kariyer ve statü farklılaşmaları, insan ruhunu, yada insan duygularını ve beynini zehirleyen en temel nedendir. Bu yüceltilme ve aşağılanma durumlarının yaratmış olduğu duygusal yaralar, hırslar, özellikle politik içerikli suçların asıl nedenleridir...

 

Sözkonusu toplumsal parçalanmışlıkların etkileri her insanda aynı olmasa da, bazı insanlar enerjilerini yapıcı alanlara, toplumları ilerletici alanlara kanalize edebilseler de, sonuçta, toplumdaki hertürlü ekonomik ve yönetimsel bölünmenin yaratmış olduğu kişisel hırslar, eziklikler, gözde büyütülen mevkiler, güç sahibi olma tutkuları, suçun temel kaynağıdır. Sistemin bizzat kendisi suç ve suçlu üretme makinesi gibi işlemektedir. Sözkonusu açıdan bakılırsa, eski Roma’dan bu yana -bilimsel ve teknolojik gelişmenin ötesinde- insan soyu açısından güneşin altında değişen pek birşey yoktur...  Konstantinopolis’in çevresinde gelişmiş politik tarih, önemli ölçüde insan soyuna karşı işlenmiş olan suçların tarihidir aynızamanda...

 

Umarım anlattıklarım insanlara fayda sağlar.

 

Yusuf Küpeli

Ağustos 2016           

 

 içindekiler, ara başlıklar        

ek:

Yusuf Küpeli, Dinin, ulusal değerlerin, İstanbul’u fethetmiş olan II. Mehmed’in istismarı, ırk ve din ayrımcılığı ve nefret suçları üzerine çok kısa notlar

 

 

Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Türkler, Osmanlı, Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

- Yusuf Küpeli, Führer dedi: "İşte bu kuvvetler ayrılığı denen olay var ya, o geliyor, sizin önünüze engel olarak dikiliyor!"

Artık ustalık dönemini de aşıp “ermişlik” mertebesine uçmuş olan ve göklerle temas halinde tebasının "menfeatleri" için çalışan Hz. Führer, göklerden gelen sese uyarak, “kuvvetler ayrılığı denen olay”ın halkın menfaatlerinin üzerinde olamayacağını açıkça buyurdu. Böylece sonunda, resmi rakamlara göre yüzde dokuzu bulan, gerçekte ise çalışabilir nüfusun yaklaşık yarısını kapsayan işsizliğin gerçek nedeni anlaşılmış oldu. İmalat sektöründe artık uluslararası sıralamaya giremeyen Türkiye’de yaşanan üretimsizliğin, kağıttan ete, tahıla ve samana dek artan ithalatın sorumlusu bulundu. Yoksulluğun, eksi beş-on derecede kar üzerinde paltosuz ve ayağında terliklerle okula gitmeye çalışırken kameralara yakalanan kız çocukların çaresizliklerinin sırrı çözüldü. Sonuçta, uzun bir liste oluşturacak tüm kötülüklerin baş sorumlusunun, yüce Füfrer’e zincir vuran, O’nun halka hizmetlerini engelleyen “kuvvetler ayrılığı denen olay” olduğu anlaşıldı…

 

- Peki bu “kuvvetler ayrılığı denen olay” nedir, tarihi kökleri nerelere uzanmaktadır?

 

- not: Aslında başbakanın düşünce yapısı daha baştan belli idi...

metnin devamı için tıkla   

 

Yusuf Küpeli GÜNDELİK ALIŞILMIŞ İŞLER Geçmişe dönüşlerle günlük yaşamından bazı sahneler aktarmaya çalışacağım toplumda ve bu toplumun içinde varolduğu dünyamızda ilgiyi çekecek olağan dışı barışcı bir delilik bulamadığım için, hergün yaşanabilen sıradan olaylardan biri ile söze başlayacağım.

 

Yazının bölümleri: 

Yusuf  Küpeli, Seçebilmek ya da seçmek zorunda kalmak İnsan bilinci toplumsal yaşamdaki diğer süreçler gibi sürekli dengesiz gelişmiştir. Değişik üst sınıfların yararları yönünde yanlış bilgilendirme veya gerçek bilgiyi yığınlara ulaştırmama politikaları ahmaklıkları besleyerek bilinçler arasındaki dengesizliği arttırmıştır. İletişim teknolojisi ve olanakları çağımızda alabildiğine gelişmiştir ama, medya üzerindeki tekelci sermaye denetimi, dezinformasyonun, yalanın etkilerini... Biryandan uzayın derinlikleri ve sırları keşfedilirken, öbür yandan yükselen mali- sermaye egemenliğinin bir sonucu olarak yayılan ve derinleşen yoksullaşma ile birlikte düşük eğitimli insanların ve analfabetlerin sayıları artmakta, yetersiz beslenme yoksulların beyinsel faliyetlerini zayıflatmaktadır. ayrıca bak: Kol ve kafa emekçileri

http://www.sinbad.nu/ 

 

yusufk@telia.com

http://www.sinbad.nu/