Not: Aşağıdaki “Osmanlı’da kültürel farklılaşma üzerine çok kısa bir-iki söz” başlıklı metin, yakında Sinbad’a yüklenecek Balkanlar ile ilgili bir kitabın alt notlarından birisidir. Bu metnin ayrıca okunabileceğini de düşündüğüm için, kitaptan önce Sinbad’a yerleştiriyorum.- Y.K. 22 Aralık 2008

Yusuf Küpeli, Osmanlı’da kültürel farklılaşma üzerine çok kısa bir-iki söz

Zenginleşip güçlendikçe farklılaşan, köklerinden kopan Osmanlı hanedanı, üst sınıflara özgü mutlak iktidar tutkusunun yanında, derin bir paranoyaya da sürüklenmişti. Bunlar, sadece Osmanlı hanedanına özgü süreçler değil, medenileşen, sınıf ayrımına uğrayan, gerçek anlamıyla devlet örgütlenmesine giden tüm toplumlara özgü gelişmelerdir...

 

Osmanlı’da kültürel farklılaşma üzerine çok kısa bir-iki söz

 

Zenginleşip güçlendikçe farklılaşan, köklerinden kopan Osmanlı hanedanı, üst sınıflara özgü mutlak iktidar tutkusunun yanında, derin bir paranoyaya da sürüklenmişti. Bunlar, sadece Osmanlı hanedanına özgü süreçler değil, medenileşen, sınıf ayrımına uğrayan, gerçek anlamıyla devlet örgütlenmesine giden tüm toplumlara özgü gelişmelerdir...

 

Osmanlı hanedanı, Bursa sarayına yerleşmesi ile birlikte, artık, aşiret önderi olmaktan, uç beyi olmaktan gerçek anlamıyla kopuyor, tam anlamıyla bir devlet örgütlenmesi düzeyine yükseliyordu. Küçük te olsa bu devlet, Doğu-Batı ticaretinden pay almaya, zenginleşmeye, daha da büyüme potansiyeline sahibolmaya başlıyordu. Ve bu içine girmiş olduğu yolda Osmanlı, giderek artan ölçülerde geçmişinden, geçmişine benzeyenlerden kopmaya ve korkmaya başlayacaktı...

 

Osmanlı’nın içine sürüklenmiş olduğu bu yeni süreç, artık giderek artan ölçülerde merkezileşen bir devlet olma süreci, herkesin silahlı asker olduğu bir düzenle, bozkırın göçebe gazi yoldaşlığı geleneği ile uyuşmamaktaydı. Sözkonusu gelenekten birşeyler almakla birlikte Osmanlı, artık bu geleneğin temsilcisi değildi, ve aynı geleneği sürdüren Türkmen halkı ile çatışmalara sürüklenecekti...

 

Güçlenip zenginleşerek aşiretinin tabanından ve benzer diğer Türkmen aşiretlerinin üyelerinden kopan Osmanlı, kendi özel askeri gücünü yaratma çabasının içine sürüklenmek zorunda kalacaktı. Osmanlı, giderek daha katı bir devlet hiyerarşisi oluştururken, artan bir şüpheciliğe ve zalimliğe sürüklenecekti...

 

Yönetici üst sınıflara özgü bu süreç, sadece Türklere ait bir durum değildir şüphesiz. Sözkonusu gelişme ile bağlantılı olarak, -doğrudan yünetici üst sınıfların emrindeki- özel orduların, ispiyon ağlarının, zindanların, ileri işkence tekniklerinin tarih sahnesinde gözükmeleri, değişik biçimleri ile tüm farklı medeniyetlere özgü bir gerçektir...

 

Zengileşip Bursa Sarayı’na yerleşmiş olanlar, artık, eski göçebe Türkmen savaşcı aşiret yoldaşlarına gerçek anlamıyla güvenemezlerdi. Kendi yararlarını koruyacak ve sorgusuz yüzde yüz onlara bağımlı olacak bir köle ordu yaratmaları gerekmekteydi. Bu da, Balkanlar’ın Hiristiyan asıllı ailelerinden küçük yaşlarda alınarak, köklerinden, tüm sosyal çevrelerinden kopartılmış çocukların, özel bir eğitimden geçirilmeleri sonucu şekillenecek Yeniçeri Ordusu ile olabilirdi... Aileleri olmayan ve emekli oluncaya dek evlenme, aile kurma hakları da olmayan bu devşirmeler için Sultan herşey demekti; -sistem yozlaşıncaya dek- onların tek bağımlı ve sorumlu oldukları kurum, Osmanlı Sarayı olacaktı...

 

Osmanlı’da yaşanan toplumsal farklılaşmanın bir ürünü olarak sadece Yeniçeri Ordusu doğmayacak, aynızamanda iki farklı edebiyat, iki farklı dil, temel olarak iki farklı düşünce sistemi şekillenecekti...

 

Saray ve çevresinde farsça ve arapça dillerinden derin biçimde etkilenmiş ve halk tarafından anlaşılması olanaksız özel bir jargon, bozulmuş özel bir dil konuşulurken, halkın arasında saf bir türkçe ile konuşulacaktı. Osmanlı Sarayı, edebiyat dilini farsça, bilim dilini ise arapça olarak belirleyip kullanacaktı...

 

Saray’da, üst sınıflar arasında, “Divan edebiyatı” denen bir edebiyat türü şekillenir ve şiirler İran’a özgü “aruz” adını alan bir ölçüye göre yazılırken, halkın arasında, başkaldırı, kahramanlık, sevgi, aşk, toplumsal eleştiri, kara mizah gibi temaları olan serbest vezinli ve saf türkçe ile yazılmış bir şiir türü gelişecekti. Keza yine saf türkçe ile halk öyküleri yazılacaktı. Tüm toplumsal eğrilikleri konu edinen halka özgü bir kara mizah, asırlar boyunca gelişecekti... Müzik konusunda da farklı bir gelişme olmayacaktı. Gelişmiş Ortodoks Kilise müziğinden, Arap ve İran müziğinden etkilenmiş üst sınıflara özgü bir müzik türü ortaya çıkarken, halk, kendi yaşamı, aşkları, acıları, kahramanlık öyküleri ile ilgili tamamen farklı bir müzik türü geliştirecekti... Osmanlı Sarayı ile Türkmen halk arasındaki ideolojik ayrılık ise, Saray’a ve diğer bir kısım halka özgü Sünni İslam ile, Türkmen halka özgü düalist Sufi İslam biçiminde ortaya çıkacaktı...

 

Şüphesiz ayrıntıları çok zengin olan sözkonusu toplumsal farklılaşmaya, 1500’lü yılların ilk yarısından itibaren başlayan ve bir yüzyılı aşkın süren halk ayaklanmalarını da eklemek gerekir. Ekonomik nedenleri de olmakla birlikte, sözkonusu ayaklanmaları, kaba biçimde sadece bu ekonomik nedenlere bağlamak yanlış olur. Ayaklanmaların temelinde, farklı dünya görüşleri, derin bir kültürel farklılaşma da yatmaktaydı aynızamanda...

 

Ayaklananlara katılanların büyük çoğunluğu, bozkır göçebe kültürünü büyük ölçüde sürdüren ve Sufi inançlara bağlı olan Türkmenlerdi. Onlar, ayaklananların ezici çoğunluğu, 12 İmam Şiası’nın ilk biçiminin bir versiyonu olan ve kelime kökeni alev sözcüğü ile bağlı olan Alevi inancına bağlı aşiretlerdi...

 

İsyancılar, İran’da Şii inancını yaygınlaştırıp iktidara taşımış olan Safavi Hanedanı’nı (1502- 1736), İran Türkmenlerin önderi konumundaki Şah İsmail’i (I. İsmail; yönetimi, 1501- 24) kendilerine daha yakın bulmaktaydılar. Ve zaten İran’a egemen Şah İsmail’de, şiirlerini saf bir türkçe ile yazarken, Osmanlı İmparatorluğu’nun başındaki Yavuz Sultan Selim (Alevi toplumunun taktığı adla Zalim Selim; I. Selim; yönetimi, 1512- 20) farsçayı kullanıyordu...

 

Gerçekte, toplumsal katagori olarak bunlar, Alevi inancına bağlı Anadolu Türkmenleri ile, iktidarlarını yedi Türkmen aşiretine dayamış olan İran Safavi Hanedanı, birbirlerine çok yakındılar. Osmanlı sarayı Sufi inançlara bağlı Türkmen aşiretlerinden ne ölçüde kopmuşsa, Şah İsmail ve çevresi onlara o ölçüde yakındı... Sonderece zengin, insancıl bir Sufi halk şiiri ve müziği geleneği yaratmış olan sözkonusu insanlar, Alevi inancına bağlı Anadolu Türkmenleri, o yıllarda Şah İsmail’i “beklenen kurtarıcı”, Mehdi, olarak görmekteydiler...

 

Şüphesiz onların (Sufi inançlara bağlı Anadolu Türkmenlerinin) kurtulmak istedikleri, medenileşmiş ve sınıf çelişkilerinin derinleşmiş olduğu Osmanlı düzeni idi. Onlar, artık dünyaya kendileri gibi bakmayan üst sınıfların egemenliklerinden, Osmanlı düzeninden kurtulmak ve eski bozkır yaşamının özgür ve dayanışmacı dünyasına dönmek istiyorlardı... Zaten aynı nedenle, bir yüzyıl kadar önce, Ankara Savaşı (1402) sırasında, Timurlenk’in ordusunun saflarına geçerek Osmanlı’nın kısa bir süre için yıkılıp yeniden doğuşuna neden olmuşlardı...

 

Fakat, artık böylesi bir geriye dönüş, göçebe bozkır geleneklerine bütünüyle dönüş olanaksızdı. Gelişmekte olan, sınıflı toplum medeniyeti idi. Sonuçta, özgürlük umudu, hep daha ileri yüzyıllara ertelenecek ve başkaldırı aralıklarla, ve farklı biçimler alarak sürüp gidecekti.

 

İnsan soyunun özgürlük umudu, bir başka ifadeyle insanın insanı köle haline getirmediği barışçı bir sosyal düzen umudu, en ileri teknolojilerin üzerinde yükselecek olan eşitlikçi bir dünya umudu olarak sürüp gidecekti. Ve tarih, gel-gitlerle ama, hiçbirzaman aynı noktaya geri dönülmeden, bir helezon çizerek ilerleyecekti. Tekerrürmüş gibi gözüken, benzer toplumsal haksızlıkların sürmesi sonucu, benzer olayların yaşanmasından başka birşey değildi. Fakat bunlar, hiçbirzaman eskinin aynısı olmayacaklar, ve aynı sonuçlara yol açmayacaklardı...

 

Toplumsal haksızlıklara isyan, -aralarında değişik tipte dini ideolojiler de bulunan- farklı ideolojilerle, ve çağına göre ezilen farklı sosyal sınıf tabanlarına dayanarak, zamanımıza dek ve zamanımızı da aşarak sürüp gidecekti. Ve insan soyunun, barışçı adaletli bir sosyal düzene yönelik umudu hiç bitmeyecekti...

 

Yusuf Küpeli

22 Aralık 2008

yusufk@telia.com  

 

http://www.sinbad.nu/