Yusuf Küpeli, Kuzey steplerinin korkusuz suvarileri İskitler, Sarmatlar, ve torunları Alan (Osset) halkı üzerine notlar

 

a- Darius ve İskitler üzerine Herodotus’tan bir anlatım

(...) İskitler, devasa Pers ordusunun karşısında savaş düzenine geçmişlerdir. Savaş için yerler alındığı sırada, İskit süvarilerinin önünden bir tavşan geçmiştir. Ve bunu gören süvariler, Pers ordusunun varlığını unutup, tavşanın peşine düşmüşlerdir. İskit safları karışmış, eğlenceli naralar yükselmeye başlamıştır... Darius, bu kargaşanın nedenini sorduğunda, düşmanlarının tavşan avına çıktıklarını öğrenip şaşırmıştır. Ve O, Darius, yanındaki arkadaşlarına şunları söylemiştir: “Evet arkadaşlar, bu adamlar bizleri gerçekten umursamıyorlar. Şimdi anlıyorum ki Gobryas, onlardan gelen armağanları doğru yorumlamıştır. Artık ben de onların anlamının bu olduğunu görüyorum. Şimdi bize buradan kurtulmamızı sağlayacak akıllıca bir öğüt gerekiyor.”

 

a- Darius ve İskitler üzerine Herodotus’tan bir anlatım

 

Tarihin babası kabuledilen Halikarnaslı Herodotus (İsa’dan Önce 484- 425), çocukça bir üslüpla yazılmış olan ve gerçeklerle efsanelerin birbirlerine karışmış olduğu hemen farkedilen ve birsürü ayrıntı, iç içe farklı öyküler içeren tarih kitabında, -Roma İmparatorluğu’ndan çok önce- Tarihte en mükemmel merkezi devlet örgütlenmesinin temellerini atmış olan büyük Pers İmparatoru I. Darius’un (Büyük Darius, İ. Ö. 550- 486; yönetimi, İ. Ö. 522- 486), Grek kıyılarına yolladığı gemileri ve hemen ardından İskitler ülkesine yaptığı “cezalandırma” seferini anlatır. Konunun uzmanı tarihçiler tarafından politik bir deha olarak kabuledilen Büyük Darius için derin bir düş kırıklığı ile sonuçlanacak ve belki de politik yaşamının en büyük hatası sayılabilecek olan -yaşamını ve ordusunu zor kurtarabildiği- sözkonusu İskit seferini anlatmaya başlamadan önce Herodotus, İskitler’in kimlikleri, yaşam tarzları, inançları üzerine bilgiler verir.

 

“Dördüncü Kitap”ta Herodotus, Yukarı-Asya” diye kastettiği- kuzeyden gelen İskitler’in Med egemenliğini yıktıklarını anlatır. Yine O, göçebe yaşamı sürdüren İskitler’in, gözleri kör edilmiş kölelerinin sağdıkları kısrak sütlerini, -yayık benzeri- tahta fıçılarda dövdüklerini ve üste çıkan “daha değerli tabakayı” (yağ, kaymak) yediklerini, sağma işlemi sırasında hayvanın döl yatağına kemikten bir kamış sokarak bunu üflediklerini, sözkonusu işlemin sağmayı kolaylaştırdığını, sütü arttırdığını anlatır. Yine O, İskitler’in, kestikleri hayvan kurbanlarının kemiklerini odun yerine kullanıp etleri öyle pişirdiklerinden vs. sözeder. Odun yerine kemik kullanmaktadırlar, çünkü, İskitler’in yaşadıkları geniş otlaklarda ağaç, odun kıtlığı vardır… Bu anlatımdan İskitler’in henüz -sınıflı toplum anlamına gelen- tarım ile, medeniyet ile gerçek anlamıyla tanışmadıklarını, Engels’in tanımlaması ile “orta barbarlık” aşamasındaki eşitlikçi göçebe bir toplum olduklarını rahatça farkedebiliriz. Zaten Heredotus’da onların tarım ile ilgilerinin olmadığını, tam bir göçebe yaşamı sürdürdüklerini açıkça ifade eder.

 

Herodotus, onların, kendilerini soyların en genci saydıklarını ve kendilerine nasıl efsanevi bir “soy ağacı” ürettiklerini vs. -adlar da vererek- anlatır. Yine O, İskitler’in diğer efsanelerinden, ve yine çevredeki farklı halklardan masalsı bir anlatımla uzun uzun sözeder... Heredotos, “bildiğimiz ırmakların en büyüğü”, diye sözettiği İstros (Tuna Nehri) ve -bir İskit ırmağı olarak sözettiği- bunun daha kuzeydoğusundaki Borysthenes (Dinyeper Nehri) tarafından sulanan zengin yeşil otlaklarla dolu ovaların İskitler’in yaşam alanları olduklarını anlatır... Ayrıca Herodotus, onlar için şunları söyler ve şu soruyu herkese yöneltir: “(...) Şunu söylemek istiyorum: Kendilerine saldıran hiçkimse, onların ellerinden kurtulamaz ve kendileri istemedikleri sürece kimse onları bulup bastıramaz; öyle insanlarki, ne kentleri vardır ne kaleleri, hepsi atlıdır ve ok atarak savaşırlar. Evlerini peşlerinde taşırlar, -zira ekip biçerek değil, hayvancılıkla geçinirler, evleri arabalarıdır- böyle insanlar yenilebilir, ele düşürülebilirlermi?”

 

Herodotus, “böyle insanlar yenilebilir, ele düşürülebilirlermi?” diye bir soru yöneltirken, aslında sözü O, Büyük Darius’un İskit topraklarına düzenlediği sefere getirmek istemektedir. Çünkü O, bu seferi ahmakça bulmaktadır ve anlatımdan anlaşıldığı kadarıyla da sözkonusu işin akıllıca olduğu söylenemez... Herodotus’un anlatımıyla, Darius İskit seferine çıkmaya karar verdiği zaman, kardeşi Hystaspes’in oğlu -akıllı- Artabanos, onu İskitler’in üzerine yürümekten vazgeçirmeye çalışmıştır. İleride Darius’un oğlu -paranoid- Kserkses’i de Grek seferinden vazgeçirmeye çalışacak olan Artabanos, Darius’a, İskitler’in yoksulluk içinde yaşıyan ilkel toplumlar olduklarını, ve bunlar karşısında kazanılacak bir zaferle herhangi birşey elde edemeyeceğini ve bir hiç için herşeyini riske attığını anlatmaya çalışmıştır...

 

Gerçekten’de, Darius gibi dönemin en zengin ve yüksek medeniyetlerinden birini temsileden bir hükümdarın karşısında, orta barbarlık aşamasındaki yoksul İskitler’in -maddi zenginlik anlamına- kaybedecekleri herhengi birşeyleri yoktur. Ve yine şüphesiz onlar, diğer göçebe barbar topluluklar gibi, ağır doğa koşullarına, her türlü zorluğa, kıtlığa alışık, sonderece hareketli, manevra kabiliyetleri yüksek, ve üyelerinin tümü savaşcı cesur topluluklardır... Aslında, birbirleri ile yakın akraba ve kültür ortaklığı içindeki İskitler, Sarmatlar, Alanlar, farklı göçebe aşiretlerin konfederasyonları, gevşek birlikleridir. Bunlar ağırlıklı olarak Hint-Avrupai diller konuşan aşiretlerden oluştukları kadar, Ural ve Altay dilleri konuşan aşiretlerin de aralarına karışmış oldukları anlaşılmaktadır...

 

Heredotus’un anlatımından, Darius’un ordusuyla önce batıya doğru yürüdüğünü, İstanbul Boğazı (Bosphorus, Grek mitolojisinde “buzağı geçidi” anlamında) üzerinde bir köprü kurdurtarak buradan karşıya geçtiğini, Trakya’da, Trak aşiretlerinin ülkesinde ilerleyip yeniden kurdurduğu köprü ile Tuna’yı (İstros) geçerek kuzeydoğuya yöneldiğini anlıyoruz... Darius’un ordusunda, Pers egemenliğini kabuletmiş olan Anadolu Grekleri, İonialılar da bulunmaktadır. Bunlardan Koes adlı önder, karşıya geçtikten sonra Tuna üzerindeki köprüyü yıktırmak isteyen Darius’u akıllıca uyarır. Koes, yenilgiyi düşünmediğini ama, çıkılan seferin zorluğu ve hedefler konusundaki belirsizlikler gözönüne alınırsa, yaşanabilecek her ihitimale karşı, zafer kazanamayacakları bir durumda, kolayca geriye dönebilmek için, başında nöbetçilerle köprünün yerinde bırakılmasını ister. Darius tarafından başlangıçta yıkılmak istenen köprünün yerinde kalması kararı, ileride Darius’u ve ordusunu kurtaracaktır...

 

Darius, İskit savaşçılarını arayadursun, Heredotus, aynı bölgede yaşayan değişik halklar ve hatta Amazonlar hakkında bilgiler verir. O, korkusuz savaşçı kadınlar olan Amazonlar ile İskit erkeklerinin ilişkilerini, diyaloglarını aktarır vs. Sözkonusu anlatımdaki ilginç bilgilerden biri de, herhangi bir düşman öldürmeyen bir Amazon kızın “evlenemeyeceği” üzerinedir. Heredotus, sözkonusu yasayı yerine getiremediği için bakir olarak yaşlanan Amazon kadınlarının varolduklarından sözeder. Ve şüphesiz buradaki “evlilik” sözcüğünden, günümüzdeki gibi bir evliliği değil, erkek ile ilişkiyi anlamak gerekir...

 

Darius, -bir gözüküp bir kaybolan- gölge İskit süvarilerini ararken, onlar, komşu halkları saflarına çekmek için yoğun bir diplomatik faaliyet yürütmekteydiler. İskitler, -Heredotus’un adlarını tek tek sıralamış olduğu- komşuları diğer halklara, Darius’un sadece kendilerini değil, onları da köleleştirmek istediğini ve bu nedenle birleşmeleri gerektiğini anlatmaktaydılar... Bu arada, İskitler’in en önemli diplomatik çabalarından birini hemen önceden belirtmek gerekirse, başarısız Darius bölgeden çekilme kararı aldığı zaman, kestirme yolları iyi bilen İskit süvarileri, -çoğu yaya olan ve yavaş ilerleyen- Pers ordusu Tuna (İstros) üzerindeki geçide, köprüye varmadan önce oraya varıp, burada nöbet bekleyen İonialılar’dan köprüyü yıkmalarını isteyeceklerdi. Niyetleri, kaçış yolunu kestikleri Darius’u ordusu ile birlikte toptan yoketmekti. Fakat onlar, -iktidarlarını Darius’a borçlu- işbirlikçi İonia kralları tarafından aldatılacaklardı... 

 

Kadınlarını ve çocuklarını önceden arabalarla yollamış olan İskit süvarileri, iki guruba ayrılmışlardı. İran ordusu hangi gurubun peşinden giderse, onların yolları üzerindeki otları biçiyor, kuyuları ve çeşmeleri tıkıyorlardı. Hazırladıkları keşif kolları ile arada onlara ani baskınlar veriyorlardı. Pers ordusunu sürekli kuzeye ve kendileri ile anlaşmamış olan halkların yaşadığı bölgelere doğru çekiyorlardı. Niyetleri, kendileri ile işbirliğini reddetmiş bu toplulukları Pers ordusu ile karşı karşıya getirmek, savaşa mecbur etmekti... İskit savaşçılarının tek şikayetleri, Pers ordusunun kamplarında bulunan ve yük taşımak için kullanılan eşeklerin anırtıları idi. Bu soğuk coğrafya da eşek bulunmadığı için, İskit atları eşek anırtısına alışık değillerdi. Eşekler anırmaya başlayınca, kulakları dikilen İskit atları paniğe kapılıyorlar, süvarilerinin denetimi dışına çıkıyorlardı...  

 

Pers ordusunu kendileri ile anlaşmamış olan toplulukların topraklarına çekip buraların yıkımı ve bu devasa orduyu -ağırlıkları ile birlikte- boşu boşuna peşlerinde dolandırıp yorma taktiğinde başarılı olan İskitler, sonunda Darius’un sabrını tükettiler. Heredotus’un tanıklığına göre Darius, İskit kralı İdanthyrsos’a şöyle bir not yolladı: “Ey garip adam, yapabileceğin başka iki şey varken neden boyuna kaçıyorsun? Eğer kendini bana karşı koyabilecek kadar güçlü sayıyorsan, ona göre davran, kaçmayı bırak, savaşa gir. Yok eğer kendini daha aşağı görüyorsan, gene boyuna yürümekten vazgeç; efendine haraç olarak toprak ve su getir, huzuruna çık.” Pers geleneklerine göre, toprak ve su armağanını kabuletmek veya bunları getirmek, Pers egemenliğini kabul anlamına gelmekteydi...

 

Tamamen farklı özgür bir yaşam anlayışına ve farklı düşünce yapısına sahip olan İskit kralının yanıtı şu şekilde olacaktı: “(...) Beni ne kimse korkutabilir, ve ne de önünden kaçmaya zorlayabilir. Senden de kaçtığım yok. Şimdiye kadar yapmış olduğum iş, barış zamanında da yapmakta olduğumdan farklı değildir. Neden hemen savaşa girmiyorum, onu da sana açıklayayım: Bizim, hemen savaşla girmemize, yakılıp yıkılmasın diye korumamıza neden olabilecek ne bir kentimiz ve ne de bir dikili ağacımız var. Fakat eğer siz ille de savaşmak istiyorsanız, atalarımızın mezarlarını bulun, onlara el kaldırın, ozaman görürsünüz, mezarlarımız için dövüşüyormuyuz, dövüşmüyormuyuz. Keyfimiz istemediği sürece sizlerle savaşmayacağız. Efendilik konusuna gelince, ben sadece iki efendi tanıyorum. Atam Zeus ve İskitler’in kraliçesi Hestia. Ve bir de haraç olarak istediğin ekmek ve su yerine sana layık olduğun şeyleri göndereceğim. Mademki kendini benim efemdim sayıyorsun, senin bu palavrana cevap olarak, ağla diyorum sana.” (İngiliz kadın arkeolog Tamara Talbot Rice tarafından kaleme alınmış ve önsözü İsveçli profösör T. J. Arne tarafından yazılmış ve yine 1958 yılında Stockholm’de basılmış olan “Skyterna” adılı kitap ta, İskitler üzerine yapılmış bu kapsamlı araştırma da, İskit kıralları sıralaması içinde İdanthyrsos’un adı sekizinci kıral olarak geçmektedir. Aynı kitapta, O’nun, İ. Ö. yaklaşık 516 yılında Darius’a karşı savaşmış olduğu yazılmaktadır.) 

 

Gerçekten de barış zamanında da bir yerde durmayan, sürekli yer değiştiren İskitler’in, Darius’un ordusuna karşı uygulamakta oldukları sürekli yer değiştirme taktiği, özünde geleneksel yaşam tarzlarına uygundu. Ve ayrıca İskit kralı İdanthyrsos’un, efendi olarak tanıdığı iki güç arasında tanrısından sonra kraliçesi Hestia’yı saymış olması, sosyolojik anlamda barbar İskit topluluğunun, halen gerçek anlamıyla ataerkil bir düzene geçmemiş olduğunun göstergesi idi. Kadın egemen geleneklerin bir ölçüde sürmekte olduğu bu tip topluluklar, teknolojik geriliklerine ve yoksulluklarına karşın, medeni toplumlara göre eşitlikçi, özgür ve gerçek anlamıyla dayanışmacı bir yapıya sahip oldukları kadar, onlardan çok daha cesur ve savaşcı bireylere sahip olurlardı.

 

Kuzeyden gelen İskitler’in, bölgenin önemli bölümündeki Med egemenliğini yıkmış olması, onların bu birlik ruhu ve savaşcılığı ile ilgili idi... Adları ilk kez İ. Ö. 850 yıllarındaki Asuri güncelerinde geçen ve kuzeybatı İran’a, Urmiye Gölü yörelerine yerleşmiş olan Medler, aynı yıllarda devletleşme sürecine girmişlerdi ama, bu süreç kuzeyden gelen Kimmer baskısı ile kesintiye uğrayacaktı. Yine Medler, müttefikleri Kaldeliler (Asuriler tarafından yıkılmış olan Babil’in devamı, mirascıları, veya Babil) ile birlikte, İ. Ö. 612 yılında militarist Asuri İmparatorluğunu yıkıp, konfederatif Med devletinin temellerini atacaklardı... Pers İmparatorluğu ve ardından Part ve Sasani İmparatorlukları bu miras üzerine kurulacaklardı... 

 

Yukarıda ifade edilmiş olayın, İskitler tarafından Med egemenliğine vurulmuş olan darbenin ve Darius’u peşinde koşturan İskit kraliçesi Hestia’nın dışında, yine İskit (Saka) konfederasyonundan bir başka kraliçe de, Massagetai (Massagets, Mazkits) Kraliçesi Tomris’de (Tomyris), Büyük Darius’un intikam duygularını kamçılayanlar arasında yeralmaktadır. O’nun, böyle anlamsız bir “cezalandırma” seferin çıkmış olmasında rol oynayan nedenler arasında, Pers ordusunun Kafkaslar’da Massagetai kıraliçesi Tomris karşısında İ. Ö. 529 yılında yaşamış olduğu büyük yenilgi ve devletin kurucusu Kiruş’un (Cyrus II, İ. Ö. 590-80 – İ. Ö. 529) aşağılayıcı biçimde öldürülmüş olması gerçeği de yeralmaktaydı...

 

Tarihin babası Herodotus’un anlattımıyla -İskit konfederasyonuna bağlı Massagetai halkının kraliçesi- Tomris, İ. Ö. 529 yılında güney Kafkaslar’da, Urmiye Gölü’nün kuzeyinde, şimdiki Azerbeycan toprakları içinde, Pers (Akhaemenid) İmparatorluğu’nun kurucusu mağrur II. Kiruş’u (Büyük Cyrus, doğumu, İ. Ö. 590-80 arası; ölümü, İ. Ö. 529) yenmiş ve öldürmüştür. Hatta savaşa bizzat katılmış olan kraliçe Tomris, oğlu Spargapises’in ölümü ile bağlantılı derin bir intikam duygusu içinde Kiruş’un cansız gövdesini kana bulamıştır. Herodotus’un anlattımıyla Tomris, savaş alanında bulduğu Kiruş’un ölü gövdesine elindeki kan dolu tulumu boşaltmış, ve O’nun cansız kafasını, -içindeki nefreti ifade eden sözlerle- elindeki bu kan dolu tulumun içine sokmuştur...

 

Doğumu, çocukluğu ve iktidara gelişi -burada anlatılması çok yer kaplayacak- bir efsane ile süslü olan Kiruş, aslında, son Med hükümdarı Astayages’in sarayında, -ozamanlar daha alt tabaka da olan- bir Pers babadan ve Astayages’in kızından doğmuştur. En azından, Herodotus’un tanıklığı bu yöndedir... Daha güneye, Zagros Dağları’nın doğusuna yerleşmiş olan ve o yıllarda iktidarda olan Med aşiretlerinin kölesi konumunda bulunan Pers aşiretlerini başkaldırıya kışkırtan ve Astayages’in ordusunu İ. Ö. 550 yılında yenerek Pers İmparatorluğu’nun temellerini atan Büyük Kiruş’un ölümü, yukarıda özetlenmiş olduğu gibi, İskit (Saka) konfederasyonu içindeki Massagetai halkının elinden olmuştur.

 

Tüm bu yaşanmış olanlar, İ. Ö. 522’de entrika ve “Yediler Darbesi” ile Akhaemenid (Pers) İmparatorluğu’nun tahtını gasbetmiş ve imparatorluğu yeniden mükemmel biçimde örgütlemiş olan I. Darius’un (Büyük Darius), İ. Ö. 519 yılında aynı halka, İskitler’e bir ders verme seferine kalkışmasında rol oynamıştır... Aslında anlaşılan, bu göçebe “barbarlar”, Pers İmparatorluğu’nun sınırlarını kuzeydoğudan ve kuzeybatıdan tehdit etmekte, akınları ile zarar vermekte idiler...   

 

Daha önce de yazmış olduğum gibi, Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nin ve Akademisyen Z. I. Iampolskii’nin açıklamalarına dayanarak yazılmış olduğu iddia edilen “Caucasian Albania: the history of North Azerbaijan from 400 B. C. And the role of Artsakh (Karabağ)” başlıklı makaleye göre, kraliçe Tomris, ve O’nun milleti Massageatiler, Türktürler. Fakat -içindeki bilgiler diğer birçok kaynakla ortak olan- bu imzasız makale, iddiasına herhangi bir kanıt gösteremediği gibi, imzasız olması da güvenilirliğini azaltmaktadır. Diğer yandan, Massageati halkının irani bir halk olduğu ve kraliçeleri Tomris (Tomyris) adının, bir İran adı olan Tahm-Rayis adının Grekçe biçiminden başka birşey olmadığını açıklayan kaynaklar da vardır. Fakat, Prof. Dr. Mirfatyk Z. Zakiev, “Tatars: Problems of the History and Language, Collection of articles on problems of lingohistory; revival and development of the Tatar nation, Who are Alans, Kazan, 1995., Pp. 38-57” başlıklı çalışmasında, -insanlar üzerine araştırmaları olan döneminin sıradışı bilim adamı- Al Biruni’yi de (973- 1048) tanık göstererek, Massageati halkının türkçe konuşan halklara dahil olduğunu ve eski Hun toplumu ile aynı kimliğe sahibolduğunu iddia etmektedir. Şüphesiz O’nun açıklamaları, burada kısaltılarak verilenden çok daha ayrıntılıdır...

 

Yine de sonuçta, İskit konfederasyonunun farklı kökenden ama, aynı kültürü paylaşan halklardan oluştuğu bilinmektedir. Bu farklı dilleri veya lehçeleri konuşan ama aynı tarihi toplumsal katagoriden olan halklar, aynı kültürü, aynı yaşam tarzını paylaştıkları sürece, savaşçılık, cesaret, dayanışma ve diğer birçok insani olumlu değerler ve zaaflar açısından birbirlerine benzemektedirler. Bu nedenle, etnik anlamda kökenleri -aslında- hiç önemli de değildir. Fakat yine de, sözkonusu farklı etnik kökenlerin doğru bilimsel yöntemlerle açığa çıkartılabilmeleri, ve bu farklı etnik kökenlerdeki halkların tarih içinde nasıl ortaklıklar kurabildiklerinin kanıtlanabilmeleri, onların ortak bir kültürü nasıl paylaşabildiklerinin sergilenebilmesi, aralarındaki yakın benzerliklerin açığa çıkartabilmesi, tüm bu dürüts bilimsel çabalar, halkları kanlı trajedilere sürükleyen ahmakça ırkçı düşüncelere, alabildiğine idealize edilerek söylenen “soy” yalanlarına ağır bir darbe olur. Bu tip ciddi bilimsel çalışmalar, çağdaş ırkçı-faşist aldatmaları engelleyebilnek, kolay kazançları yönünde bazı üst sınıfların farklı dilleri konuşan halkları birbirlerine karşı kanlı savaşlarda kullanma çabalarını durdurabilmek, rantiyer üst sınıfların soygunlarını engelleyebilmek açısından önem taşımaktadır... Din sömürüsü gibi bir “ırk” sömürüsünün olduğu da gerçektir, ve çoğu zaman bu tip sahtekarlıklar yanyana veya harmanlanarak kullanılmaktadırlar...

 

İskit kralının Darius’a yollamış olduğu yanıt mektubun sonundaki, “(...) Ve bir de haraç olarak istediğin ekmek ve su yerine sana layık olduğun şeyleri göndereceğim. Mademki kendini benim efemdim sayıyorsun, senin bu palavrana cevap olarak, ağla diyorum sana.”, cümleleri ile uyumlu biçimde, İskitler, Darius’a, bir kuş, bir fare, bir kurbağa, ve beş tane ok yollamışlardır. Darius ve çevresi bu sembollerin yorumu konusunda değişik fikirler ileri sürmüş olsalar da, akla en uygun yorum, Darius’u iktidara taşımış olan ve yukarıda kısaca anılan darbedeki yedi yoldaşından biri konumunda olan Gobryas’dan gelmiştir. O, İskitler’in bu sembollerle, “Persler, eğer kuş olup uçmazsanız, fare olup yerin altına girmezseniz, ve kurbağa olup bataklığa atlamazsanız, yurdunuza dönemeyeceksiniz; oklarla vurulup öleceksiniz.”, demek istediklerini söylemiştir.

 

Herodotus’un tanıklığı doğru ise eğer, aldığı ağır yanıt mektubun ve yollanmış olan ürkütücü sembollerin ardından yaşanan bir olay, Darius’u ve 700 bin kişilik Pers ordusunu dehşete düşürmüştür... Yolladıkları sembolik kuş, fare, kurbağa, ve ok armağanlarının ardından İskitler, devasa Pers ordusunun karşısında savaş düzenine geçmişlerdir. Savaş için yerler alındığı sırada, İskit süvarilerinin önünden bir tavşan geçmiştir. Ve bunu gören süvariler, Pers ordusunun varlığını unutup, tavşanın peşine düşmüşlerdir. İskit safları karışmış, eğlenceli naralar yükselmeye başlamıştır... Darius, bu kargaşanın nedenini sorduğunda, düşmanlarının tavşan avına çıktıklarını öğrenip şaşırmıştır. Ve O, Darius, yanındaki arkadaşlarına şunları söylemiştir: “Evet arkadaşlar, bu adamlar bizleri gerçekten umursamıyorlar. Şimdi anlıyorum ki Gobryas, onlardan gelen armağanları doğru yorumlamıştır. Artık ben de onların anlamının bu olduğunu görüyorum. Şimdi bize buradan kurtulmamızı sağlayacak akıllıca bir öğüt gerekiyor.”

 

Sonuçta Darius, İskitler tarafından yollanmış olan kuş, fare, kurbağa, ve ok armağanlarının anlamlarının, “eğer kuş olup uçmazsanız, fare olup yerin altına girmezseniz, ve kurbağa olup bataklığa atlamazsanız, yurdunuza dönemeyeceksiniz; oklarla vurulup öleceksiniz.”, anlamına geldiğine inanmış, ve -eğer Herodotus’un tanıklığı doğru ise- sözün gerçek anlamıyla ürkmüştür. O, bu coğrafyadan bir an önce kurtulabilmek için, yakın çevresinden akıl istemiştir.

 

İskit armağanlarını yorumlamış olan Gobryas, İskitler’in ele geçmez olduklarını zaten önceden bildiğini ama, buraya geldikten ve onlar tarafından alaya alındıktan sonra gerçekleri daha iyi anladığını ifade etmiştir. Ve yine O, gece olunca, -yerlerinde oldukları havasını vermek amacıyla- herzaman olduğu gibi tüm ateşleri yakmalarını, yaralı ve yorgun askerlerle birlikte eşekleri ve tüm ağırlıkları geride bırakarak, gecenin karanlığında, sessizce, İstros’a (Tuna’ya) doğru yola düzülmelerini, önermiştir. Gobryas, İskitler oraya kendilerinden önce varıp köprüyü yıkmadan karşıya geçerek, evlerine dönmelerini önermiştir.

 

Gobryas’ın önerisine uygun biçimde Darius’un devasa ordusu, tüm ağırlıklarını, gerçeklerden habersiz yaralı askerlerini, ve Pers ordusunun halen kampta olduğu havasını veren anırtıları ile eşeklerini ve yanan ateşlerini geride bırakarak gecenin karanlığında sessizce yola çıkmıştır. Geride bıraktıkları askerlerine onlar, İskitler ile savaşmaya gittikleri, dönecekleri, geride kalanların da herhangi bir saldırıya karşı kampı koruyacakları, yalanını söylemişlerdir...

 

Bu metinde daha önce ifade etmiş olduğum gibi, yine de İskit atlıları Tuna’ya (İstros’a) Darius’un ordusundan önce varmışlar ve İstros (Tuna) üzerindeki köprüyü bekleyen İonia (Anadolu Grekleri) krallarından köprüyü yıkmalarını istemişlerdir. İktidarlarını Darius’a borçlu olan ve Darius tahtından olursa kendi iktidarlarının da yıkılacağını düşünen bu işbirlikçi karakterler, biryandan İskitler ile anlaşmış gibi gözükürlerken, diğer yandan hile ile köprünün varlığını koruyarak Darius’un kaçmasına yardımcı olmuşlardır...

 

Yukarıda parantez içinde adı geçmiş olan İngiliz kadın arkeolog Tamara talbot Rice’in “İskitler” adlı kapsamlı araştırmalar sonucu yazılmış olan kitabında, tarihi olayları genel anlamda sıralayan tablo içinde, İskit krallığının İ. Ö. 600’lü yıllarda bölge de egemen olduğu, savaşçı Sarmatlar’ın ise İ. Ö. 300’lü yıllarda Don yöresinde ortaya çıktıkları ve İ. Ö. 100’lü yıllarda, yani İsa’dan hemen önce, tüm güney Rusya’yı kontrol altına aldıkları gösterilmektedir. Yine aynı kitapta, İskitler’in, Anadolu’yu hem kuzeydoğu ve hem de kuzeybatı istikametinden baskı altına almış oldukları anlatılmaktadır... Bu da, Darius’un kuzeye, İskitler’e yönelik -başarısız- cezalandırma seferinin nedenlerine açıklık getirmektedir.

 

İşte, günümüz İran diline yakın irani bir dil konuşan Ossetya halkı, veya daha yaygın adıyla Alan halkı, İskit aşiretler konfederasyonunun benzeri bir toplumsal yapı sergileyen Sarmatlar’ın torunlarıdırlar. Onlar, Sarmat aşiretleri arasındaki Alan halkının halen yaşayan torunlarıdırlar. Darius’un devasa ordusunun karşısında kaygusuzca tavşan avlayan İskit savaşçılarının benzerleri olan bu halkın -eski tarihi kadar- yakın tarihi de, küçük nüfusu ile kıyaslanamayacak başarılarla ve kahramanlıklarla doludur.

 

Yusuf Küpeli

28 Eylül 2008

 

metnin ikinci bölümü için tıkla

 

başa dönmek için tıkla

 

a- Darius ve İskitler üzerine Herodotus’tan bir anlatım

 

b- Osset veya Alan halkının kimliği ve tarihi üzerine kısa bilgiler

 

c- Kuzey ve Güney Ossetya üzerine kısa bilgiler

 

notlar:

- Ordzhonikidze

- Nagorno-Karabağ

- savaşın kaderini berirleyen Stalingrad ve Kursk muharebeleri

 

Kaynaklar:

 

http://www.sinbad.nu/