Yusuf Küpeli, Kuzey steplerinin korkusuz suvarileri İskitler, Sarmatlar, ve torunları Alan (Osset) halkı üzerine notlar

 

b- Osset veya Alan halkının kimliği ve tarihi üzerine kısa bilgiler

Tarihte Alan olarak tanınan bu halkın yaşadığı yere günümüzde Ossetya denmesi, bir Güney Kafkasya dili olan Gürcü (Kartveli) dilinde onlara Ossi denmesinden kaynaklanmaktadır... Değişik kaynaklarda olan bilgilerin ortak yanlarının özetine göre, İskitler ile benzer Sarmatlar’ın  doğu bölümünü oluşturan ve Altay dilleri (türkçe ve yakın akraba diller) konuşan aşiretlerle karışmış olan bu İrani göçebelere, Alani, Alaunoi, ve Çin kaynaklarında O-lan-na adları verilmiş. Aynı göçebelere, 800’lü yıllardan itibaren, As, Rus kaynaklarında Jasy ve Gürcü dilinde ise Ossi denmiştir. Tarihi kayıtlara göre, bu kayıtları tutanlar, sözkonusu halka önce Hazar Denizi’nin kuzeyinde rastlamışlardır. Aynı halk daha sonra, İsa’yı izleyen ilk yüzyılda, Roma İmparatorluğu’nun Kafkasya bölgesinde gözükmüştür. Hun akınları ile ikiye ayrılan bu halkın bir bölümü, -barbar bir Germen (Alman) kabilesi olan- Vandallar ile birlikte Batı’ya doğru giderek İspanya üzerinden Kuzey Afrika’ya geçip orada tarihten silinmiştir. Doğu’da kalan bölüm, ortaçağ içinde, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde kaybolurken, Kafkaslar’a yerleşmiş olanlar zamanımıza Ossetler olarak gelmişlerdir... Günümüzde Hint-Avrupai diller içinde İrani bir dil konuşan, daha doğrusu bir Doğu İran dili konuşan bu hayranlık uyandırıcı küçük halk hakkında, nüfuslarına oranla çok fazla araştırma olduğu kaydedilmektedir...

 

 

b- Osset veya Alan halkının kimliği ve tarihi üzerine kısa bilgiler

 

Tarihte Alan olarak tanınan bu halkın yaşadığı yere günümüzde Ossetya denmesi, bir Güney Kafkasya dili olan Gürcü (Kartveli) dilinde onlara Ossi denmesinden kaynaklanmaktadır... Değişik kaynaklarda olan bilgilerin ortak yanlarının özetine göre, İskitler ile benzer Sarmatlar’ın  doğu bölümünü oluşturan ve Altay dilleri (türkçe ve yakın akraba diller) konuşan aşiretlerle karışmış olan bu İrani göçebelere, Alani, Alaunoi, ve Çin kaynaklarında O-lan-na adları verilmiş. Aynı göçebelere, 800’lü yıllardan itibaren, As, Rus kaynaklarında Jasy ve Gürcü dilinde ise Ossi denmiştir. Tarihi kayıtlara göre, bu kayıtları tutanlar, sözkonusu halka önce Hazar Denizi’nin kuzeyinde rastlamışlardır. Aynı halk daha sonra, İsa’yı izleyen ilk yüzyılda, Roma İmparatorluğu’nun Kafkasya bölgesinde gözükmüştür. Hun akınları ile ikiye ayrılan bu halkın bir bölümü, -barbar bir Germen (Alman) kabilesi olan- Vandallar ile birlikte Batı’ya doğru giderek İspanya üzerinden Kuzey Afrika’ya geçip orada tarihten silinmiştir. Doğu’da kalan bölüm, ortaçağ içinde, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde kaybolurken, Kafkaslar’a yerleşmiş olanlar zamanımıza Ossetler olarak gelmişlerdir... Günümüzde Hint-Avrupai diller içinde İrani bir dil konuşan, daha doğrusu bir Doğu İran dili konuşan bu hayranlık uyandırıcı küçük halk hakkında, nüfuslarına oranla çok fazla araştırma olduğu kaydedilmektedir.

 

Alan adını alan ve vaktiyle Karadeniz’in kuzeydoğusunda bulunan steplerde yaşayan bu göçebe halkın adına, veya Alan adına, ilk kez, İsa’dan bir yüzyıl önceki Roma edebiyatında rastlanmış. Romalılar onlardan, at terbiyeciliğinde uzman ve savaşcı bir halk olarak sözetmekte imişler... Roma kaynaklarında adları Alan olarak geçen bu savaşcı süvariler, bir İran devleti olan Part İmparatorluğu’na ve Roma İmparatorluğu’nun Kafkaslar bölgesine defalarca akınlar düzenlemişler...

 

Roma İmparatorluğu hakkında herkesin az-çok bir bilgisi vardır (İ. Ö. 509- 27 Roma’nın cumhuriyet rejimi ile idare edildiği kuruluş ve büyüme dönemleridir. Bundan sonrası İmparatorluk yıllarıdır ve devlet 395 yılında kesin olarak bölünmüştür. Batı Roma’nın sonu, 476- 480 yılında gelmiştir. Bilindiği gibi Doğu Roma ise, 1453 yılında, Osmanlı sultanı II. Mehmet’in [Fatih, 1432- 1481] elinde son nefesini vermiştir.) Diğer yandan, Part İmparatorluğu adını duymamış olanlar olabilir...

 

İrani bir halk olan, “orta İran dili” konuşan ve kuzeydoğu İran’dan gelen Partlar, bu savaşcı süvariler, bölgedeki Helen egemenliğini yıkarak, İsa’dan Önce 247 yılından İsa’dan Sonra 224 yılına dek yaşıyacak ve kendi adlarıyla anılacak olan Part İmparatorluğu’nu şekillendirmişlerdir... Büyük İskender’in (yönetimi, İ. Ö. 336- 323) ölümünün ardından, İskender’in generallerinden Seleucus (İ. Ö. 312- 281), İran ve Mezopotamya coğrafyaları üzerinde -Helen kültürünün egemen olduğu- Seleucid devletini kurmuştur. İşte bu devletin İran coğrafyası üzerindeki egemenliği, kuzeydoğu İran’dan gelen savaşcı-süvari Part aşiretleri tarafından sonlandırılmıştır. Part hanedanının egemenliği ise, kendilerini Pers (Akhaemenid) İmparatorluğu’nun mirascısı sayan Sasani hanedanı (224- 651) tarafından yıkılmıştır. Bunların, Part ve Sasani devletlerinin her ikisi de, İrani halkların kurduğu devletlerdir... Bazı dilbilimciler, bir orta İran dili olan Part dili ile -günümüzde Türkiye sınırları içinde yaklaşık 3 milyon insan tarafından konuşulduğu söylenen- Zaza (Dımli) dili arasında bağlantı kurmaktadırlar...

 

Hayranlık uyandırıcı Alan halkın kökü, -birçok tarihçinin iddialarına göre ve halen konuşmakta oldukları dile bakılarak- İrani halklara, İsa’dan Önceki yaklaşık 800-600 yıl ve sonraki birkaç yüzyıl içinde Karadeniz’in kuzeyinde ve kuzey Kafkasya’da egemenlik sürmüş, veya en azından İsa’dan önceki ve sonraki bin yıllar içinde bu coğrafyada varlığı konuşulmuş olan İskit ve ayrıca Sarmat-Alan halklarına, bu aşiret federasyonlarına uzatılmaktadır.

 

Eski Grek tarihci ve coğrafyacı Strabo (İ. Ö. 66- İ. S. 24; ya da, İ. Ö. 64/ 63-  İ. S. 23?) Alan halkı için şunları söylemektedir: “Iberia ovası boyunca Ermeni ve Midian tarzı giyinen, toprağı işleyen barışcı halk oturur. Diğer yandan dağlık ülke, İskit ve Sarmat geleneklerine göre yaşayan basit ve savaşcı insanlar, ve onların akrabaları ve komşuları tarafından işgaledilmiştir. Mamafi onlar da üretim yapmaktadırlar. Hertürlü elverişsiz koşula rağmen onlar kendi aralarından ve İskitler ve Sarmatlar arasından binlerce savaşcı çıkartabilirler.” Yine Güney Ossetya sitesinde yeralan “Who are the Ossetians?” başlıklı metne göre, Strabo ve Prokopius (Procopius, doğumu, muhtemelen 490-507), Alan dilini, “bozulmuş iskitçe” olarak, İskit diline çok yakın bir lehçe olarak, tanımlamakta imişler... Doğu Roma (Bizans) İmparatoru ve günün dünyasının en büyük iktidar sahibi kişisi -Arnavut asıllı ve Sırbistan doğumlu- I. Justinian (yönetimi, 527- 565), karısı  Thedora ve ordu komutanı Belisarius döneminin korkunç entrikalarını anlattığı “Gizli Tarih” (yazılışı, muhtemelen 550) adlı kitabı türkçeye de çevrilmiş olan yüksek bürokrat, danışman ve tarihçi Procopius, politikaya ilgi duyanlar ve özellikle Türkiye’de yaşıyanlar tarafından okunması gereken bir kişidir. Aynı kişinin “Vandal Savaşı” adlı bir kitabı daha vardır...

 

Yukarıda, Strobo’nun Alan halkını anlatan cümleleri içinde geçen “Iberia” sözcüğünün bilinen İspanya ve Portekiz coğrafyası ile bir bağı yoktur. Iberia veya Kartli, şimdiki Gürcistan’ın tarihi adıdır veya daha çok kıyı bölgelerinin adıdır. Sasani İmparatorluğu’nun, ülkeyi en geniş sınırlarına ulaştırmış olan ünlü hükümdar I. Shapur (ölümü, İ. S. 272) döneminin imparatorluk coğrafyası ile ilgili bölge adları içinde günümüz Gürcistan coğrafyası, Iberia olarak adlandırılmaktadır. Diğer yandan, hemen belirtmekte yarar var, yine aynı coğrafi sınıflandırmaya ve başka tarihi kaynaklara göre, Azerbeycan’ın doğusu, Hazar’a yakın bölümleri, örneğin Baku’nun olduğu coğrafya, Albania olarak adlandırılmaktadır. Daha doğrusu, tarihte Kafkaslar’ın Albaniası olarak adlandırılan bölge, kuzeydoğu  Kafkaslar, veya günümüzdeki Dağistan’ın güneyi ile birlikte kuzey Azerbeycan olmaktadır...

 

Bu Albania’nın -görüldüğü gibi- günümüz Arnavutluğu ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur ama, ileride geleceğimiz Prof. Dr. Mirfatykh Z. Zakiev’in kelime kökenlerine dayanan araştırmalarından esinlenerek, Kafkasya’da, Hazar’ın batı kıyısında bulunan bu coğrafi Albania adının, Alan adı ile bir bağı olabileciğini düşünebiliriz. Çünkü Zakiev’e göre, Kafkasya içinde Alan halkı, muhtemelen, köken itibariyle Aluan soyu olarak tanınmıştır. Daha sonra bu, Alan, Alban, ve Alvan biçimlerini almıştır. Ayrıca tarih içinde bu halkın, adı geçen bölge coğrafyasında yaşadığına dair kayıtlar da vardır...

 

Bu satırları yazana göre, Kafkasya’da, Hazar’ın batı kıyısında bulunan coğrafi Albania adının, Alan adı ile bağı olabileciği düşüncesini destekleyen bir bilgi daha vardır... Yahudi hahamı, bilgini ve tarihçisi olan Josephus Flavius (İ. S. 37/ 38, Kudüs- İ. S. 100, Roma), Azak kıyısında yaşayan bir İskit aşireti olarak bahsettiği Alan savaşçılarının, “Iron Gate” (“Demir Kapı”) adlı geçidi, daha doğrusu bu geçitte bulunan ve şimdiği adı Derbent olan yerleşim merkezini elegeçirip yağmaladıklarını anlatmaktadır. Aynı yazar, burada Alan savaşçılarının Med Kralı Pocorus’un ve Ermeni Kralı Tiridates ordusunu yendiğini ve onları gerilettiğini yazmaktadır...

 

Josephus Flavius’un sözünü ettiği Med Kralı, aslında, İ. Ö. 38 yılında ölen Part prensi Pocorus’tan başkası değildir. Alan savaşçıları karşısında yenilmiş olan bu kişi, Part Kralı II. Orodes’in oğlu Pocorus’tur ama, - Tevrat dahil- eski metinlerde, Persler’den, Partlar’dan, Sasaniler’den, genellikle MED olarak sözedilmektedir. Çünkü tüm bu sayılan devletler, İ. Ö. 612 yılında kurulmuş olan ilk İrani devlet konumundaki -kısa ömürlü- konfederatif Med İmparatorluğu’nun mirascılarıdırlar. Ve ayrıca, Medler nedeniyle, Med İmparatorluğu’nun ve bu imparatorluğun mirascısı olan devletlerin üzerinde varoldukları asıl coğrafya, Media olarak anılmıştır. Aynı nedenle, sözkonusu devletlerin hepsinden genel olarak Med diye sözedilmiş olabilir...

 

Flavius’un anlatımında bizim için asıl önemli olan, Alan savaşçıları tarafından yarılmış ve yağmalanmış olan, “Demir Kapı” adlı stratejik konumdaki yerleşim merkezi ve geçit yeridir. İşte günümüzde dahi “Dar Kapı” veya “Demir Kapı” olarak anılan bu geçit, Baku’nun 200 km kadar kuzeyindeki Derbet’ten başka bir yer değildir. Rusya Federasyonu’da dahil küçük otonom Dağıstan Cumhuriyeti’nin güneyinde bulunan ve UNESCO tarafından “Dünya Mirası Kent” ilanedilmiş olan Derbent’in, Büyük İskender tarafından “Demir Kapı” adıyla bu önemli stratejik mevkiye kurulmuş olduğu söylenmektedir. Fakat arkeolojik bulgular, sözkonusu yerleşim merkezinin ilk kuruluşunun beş bin yıl eskiye gittiğini göstermektedir.

 

Bir ordu Derbent’i aştığı zaman, rahatça Baku’ye ve daha güneye inebilir. Zaten Derbent (Derbend) adı, farsça da, “dar geçit” veya “kapalı kapı” anlamına gelmektedir. Hazar Denizi ile Kafkasya Dağları arasında üç kilometre genişliğinde bir geçit olan bu bölgeyi kontrol eden güç, Avrasya stepleri ile Ortadoğu arasındaki kapının anahtarını eline almış demektir. Tarihte birçok istila yaşamış olan bu bölgeyi bir dönem kontrol edebilmiş olan Alan savaşcıları da, anlaşılan aynı işi yapmışlar, aynızamanda ticari rant getiren güney-kuzey yolunun anahtarını ellerine almışlardır. Muhtemelen Alan adı ile bağlantılı olarak bu coğrafya, eski metinlerde, ve Sasani İmparatorluğu’nun coğrafi sınıflamasında, Albania olarak adlandırılmaktadır. Diğer yandan, Albania adının, Grek ve Latin dillerinde “dağlık ülkeyi” göstermek için kullanıldığı söylenmektedir. Alan halkı da, çoğunlukla dağlık bölge halkıdır...

 

Yukarıda anılan olayın üzerinden yaklaşık 1700 yıl kadar bir zaman geçtikten sonra, 1711 yılında, Prut Nehri kıyısında, Osmanlı ordusunun elinde yokolmaktan kurtulmuş olan Büyük Petro, Dağistan’da -kuzey ile güney arasındaki en önemli geçidi tutan- stratejik konumdaki Derbent’i 1722’de elegeçirecek, ve güneyi ile birlikte Kafkasya’nın kapılarını Rusya için aralayacaktı. Yine O, 1723’de daha güneydeki Baku’yu elegeçirecek ve Ruslar böylece Kafkasya coğrafyasına yerleşmeye başlayacaklardı. Fakat tabii bu, uzun zaman alan ve gidiş-gelişleri olan kanlı bir süreçtir...

 

Fransız rahibi Guillaume de Rubrouck (Runbruclu William, yaklaşık 1210- 1270), ileride geleceğim görevi ile ilgili raporlarının 1255 yılına, dönüş yoluna ait bölümünü anlatırken, “Demir Kapı” adlı yerleşim merkezinin Makedonyalı İskender tarafından kurulduğunu söylemektedir ama, arkeolojik bulgular kentin tarihini beş bin yıl geriye götürmektedir... O, Runbruclu William, dönüş yolunda, kuzey istikametinden “Demir Kapı”ya yaklaştığı sırada, Alan halkının, kendisine yardımcı olması amacıyla yanına 20 adam kattığını ve bu işe çok sevindiğini anlatmaktadır. Yine O, “Demir Kapı” (Derbent) denilen yerin doğusunda deniz, batısında sarp dağlar olduğunu ve ikisi arasında sonderece dar bir düzlük bulunduğunu ve zaten sözkonusu yerin adının aynı nedenle“Demir Kapı” olduğunu yazmaktadır...

 

“Dar Kapı” veya “Demir Kapı” olarak ta anılan güney ile kuzeyin kapısı konumundaki Derbet’te, dağlar denize yaklaşmakta, arada kalan azami 3 kilometrelik alan, daha güneye veya tersi yöne geçişi neredeyse olanaksız hale getirmektedir. Buraya egemen olunduktan sonra, kuzeyden güneye, güneybatıya ve Ortadoğu coğrafyasına doğru ilerlemek kolaylaşmaktadır...

 

Sürekli Karadeniz’e inme çabası içinde olan Rusya’nın Ukrayna’nın güneyine doğru genişlemesi de Büyük Petro döneminde başlayacaktı. O, Don Nehri’nin Azak Denizi ile buluştuğu bölgeyi -Osmanlı himayesindeki- Kırım Tatarları’nın elinden 1696 yılında alacak ve 1708’de şimdiki Rostov’un hemen güneyine Azov liman kentini kuracaktı. Fakat Türkler, Osmanlı İmparatorluğu, 1739 yılında Azak kıyılarını, Azov’u Ruslardan geri alacaklardı...

 

Yine O, Büyük Petro, ileri Batı’ya bir pencere açma ve onların teknolojilerini alma düşüncesi ile -ozaman henüz İsveç iktidar bölgesi olan- Batık’ın doğu kıyısına, 1703 yılında, St. (Aziz) Petersburg (Petrograt, Leningrat) kentinin temellerini atacaktı. Bu nedenle Rusya, İsveç Krallığı ile savaşa sürüklenecekti... Ayrıca O, Hollanda tersanelerinde -bizzat çalışarak- gemi mühendisliği de öğrenmişti ve Rusya’nın ilk devlet donanması da 1700’lü yılların başında O’nun tarafından kurulacaktı. Rus Bilimler Akademisi’nin temellerini de yine O atacaktı ve bu nedenlerle olmalı, tüm yeniliklere korku ile baktığı anlaşılan Osmanlı, O’na “deli” lakabını layık görecekti...

 

Rusya’nın güneye, Karadeniz’e, Balkanlar’a ve Kafkaslar’a inme düşleri, -Büyük Petro’dan sonra ilk kez dinamik bir politika izleyen- Prusya asıllı Çariçe II. Katerina (Büyük Katerina, 1729- 1796; yönetimi, 1762- 96) döneminde yaşama geçmeye başlayacaktı... Rusya’nın Kafkaslar’a adımını güçlü biçimde atması, 1768- 74 Türk-Rus Savaşı sırasında olacaktı...

 

Amatör anlamda kısa bir geçmişi olsa da, profesyonel anlamda bir devlet donanması olarak temelleri yaklaşık 50- 60 yıl kadar önce -St. Petersburg’u ve Petersburg içinde Kronstat’ı bir donanma ve gemi inşa merkezi haline getiren- Büyük Petro tarafından atılmış olan Rus donanması, 1500’lü yılların ortasında tüm Akdeniz’e egemen olmuş Osmanlı donanmasını, 6-7 Temmuz 1770’de, Ege Denizi’nde, Çeşme limanında bütünüyle yakacaktı. Aynı yıl Rus orduları, Kafkas Dağları’nı aşıp Gürcistan’ın orta batısındaki Kutaisi kentinine gireceklerdi. Yenik Osmanlı, 21 Temmuz 1774 günü imzaladığı Küçük Kaynarca Anlaşması ile Karadeniz’de egemenliği çok büyük ölçüde Rusya’ya teslim edecekti. Ardından, 1787-92 yıllarında yaşanan Rus-Türk savaşı, Rusya’nın Karadeniz’de olan üstünlüğüne kesinlik getirecekti...

 

Aynızamanda Kırım Kağanlığı’nı Osmanlı’dan bağımsızlaştırmış olan 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile Rusya, Osmanlı’nın içişlerine karışmaya başlıyordu. Artık Kafkaslar, sadece Osmanlı hanedanı ile İran Safavi hanedanı arasında değil, aynızamanda bu ikisi ile Rusya arasında da bir rekabet alanı haline dönüşüyordu...   

 

Kuzey Ossetya’ya 1767’de ilk adımlarını atmış olan Rus orduları, Terek Nehri vadisi boyunca güneye, Gürcistan’a doğru askeri ilerlemenin anahtarını elinde tutan Vladikavgaz’a (Ordzhonikidze), Kuzey Kafkasya’da yeralan bu stratejik dağlık coğrafyanın başkentine, 1784 yılında yerleşeceklerdi. Onlar, burasını bölgedeki operasyonları için bir ana askeri üs haline getireceklerdi. Artık, 1785 yılında Rus Çarlığı, Kuzey Kafkasya’yı sınırları ve idari sistemi içine katmıştı. Rusya’nın, güneyi ile birlikte tüm Ossetya üzerinde egemenlik kurması, 1801- 1806 yıllarını bulacaktı...

 

Gürcistan’ın Karadeniz’e yakın bölümleri, Strabo’nun anlattığı gibi düzlüktür. Sözkonusu anlatımdan, bu ovalarda yaşayanların birkısmının -dönemin- Ermeni halkı gibi giyindiklerini anlıyoruz. Yine aynı anlatımda geçen “Midian” sözcüğü ile kuzeybatı Arabistan halkı, onların giyiniş tarzları kastedilmiş olabilir. Çünkü bu sözcük orası ile ilgilidir ama, eğer bir yanlış yazılma sözkonusu ise, eski İran halkı, Med halkı da kastedilmiş olabilir... Diğer yandan, Gürcistan’ın kuzeyine doğru gidildikçe, Osset- Alan halkının yaşamakta olduğu dağlık coğrafya başlar, ve zaten Strabo’da onların bu coğrafya da -İskit ve Sarmat geleneklerine uygun biçimde- yaşadıklarını anlatmaktadır...

 

Zaten günümüzde onlar, Ossetler’in kendileri de, köklerinin, İskit halkı ile birlikte Sarmat- Alan halklarına dayandığı kanısındadırlar. Ve yine kendi resmi sitelerindeki bilgilerde onlar, dillerinin üç ana alt lehçeye ayrıldığını açıklamaktadırlar. Ossetya halkı, konuştukları bu dili, Hint-Avrupai dil gurubu içinde “Kuzey- ve Güney- Ironian ve Digorian” olarak tanımlamaktadır.

 

Ossetic olarak ta anılan ve Kafkaslar’da Alan-Osset halkı tarafından konuşulan sözkonusu dil ile ilgili olarak ifade edilmiş olan “Ironian” sözcüğü, Doğu İran dilini tanımlamak için kullanılmaktadır. Yani onlar, bizler, Doğu İran dilinin Kuzey ve Güney iki alt lehçesini konuşuyoruz, demektedirler. Digor (Digoron) sözcüğü ile ise onlar, artık çok büyük ölçüde kaybolmuş olan Batı İran dilini tanımlamaktadırlar. Kendi ifadeleri ile eski Sarmat ve ortacağ As halkının torunları olan Alan halkı, bu halkların konuştukları dilin modern biçimini konuşmaktadır.

 

Alan halkın ezici çoğunluğu, Digor, yani Doğu İran dili konuşmaktadır. Fakat yine onlar, konuşmadaki sesleri, seslerden kalkarak dili inceleyen phonology bilimine göre, konuşmakta oldukları dilin seslerinin, Hint-Avrupai olmayan diller tarafından çok büyük ölçüde etkilenmiş olduğu bilgisini vermektedirler. Ayrıca, günümüzde konuşulan Alan dili içinde, Rus dilinden ödünç alınma birçok sözcük bulunmakta imiş. Alan edebi dili, ulusal şairleri Kosta Khetagurov (1859- 1906) tarafından şekillendirilmiş... Ve Alan halkı, 800’lü yıllarda Kiril (Cyril veya Constantine) ve Methodius adlı Doğu Ortodoks Kilisesi’ne bağlı iki Makedonyalı-Selanikli Bulgar papaz kardeş tarafından -Grek alfabesi temel alınarak- üretilmiş olan Kiril (Cyril) alfabesini kullanmaktadır...

 

Alan halkı, İsadan Sonra 400- 500’lü yıllarda Pasifik’ten Adriyatik’e dek yeryüzünün bilinen eski en büyük üç imparatorluğundan birincisini kuran ve -Avrupa’da tanınan ilk Türk aşiretler birliği olan- Hunlar’la (Sen veya Hen) tarafından 370 yılında kontrol altına alınıp bölünmüşlerdir. Bu tarihten sonra ve 400’lü yıllarda Alan savaşçılarının birkısmı, Hunlar’la birlikte Batı’ya doğru akın etmişlerdir (Diğer iki en büyük kara imparatorluğu da, Cengiz ve Timur imparatorlukları da, yine aynı step halkları tarafından kurulmuşlardır...).

 

Hun atlıları arasında Batı’ya akın eden Alan savaşçıları ve diğer halklardan savaşçılar, Almanlar’ın ataları olan doğu ve batı Gotları’nı iktidar alanlarından sürmüşlerdir. Bazı Alan aşiretleri, Macaristan’a ve hatta Kuzey Fransa’ya dek gelip, buralara yerleşmişlerdir. Yine onlar, Alan savaşçıları, Kapadokya’ya, Suriye’ye dek inmişlerdir... Halen Macaristan’da varlığını sürdüren Alan topluluğu bulunmaktadır... Konuyla ilgili bazı bilim adamlarının iddialarına göre, Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman, yönetimi, 1520- 66) tarafından Macaristan 1526 yılında Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine katılıncaya dek, bu ülkede varolan Alan halkı, eski İskit dillerini korumuş ve konuşmuştur. (bak: http://southosetia.chat.ru/en_whoos.html ve Soslan Tabuev, http://southosetia.chat.ru/en_about.html)

 

Aslında, Macaristan’a asıl Alan göçü, daha sonra, Batu komutasındaki Cengiz İmparatorluğu’nun orduları, Moğol-Tatar-Kıpçak süvarileri 1241 yılında Macaristan’ı işgaledip Peşte’yi yakmadan hemen önce olmuştur... Macar Kıralı IV. Bela’nın tahtına yeni oturmuş (1235) olduğu yıllarda, yaklaşık 1237 yılında, 40 bin kadar Kıpçak ile bir-kaç bin Alan, barışçı biçimde Macaristan’a gelip yerleşmişler ve kabul görmüşlerdir... Bu göçün nedensiz olduğu düşünülemez. Çünkü, bölge, Kafkaslar ve kuzeyindeki düzlükler üzerindeki Moğol baskısı, daha 1220 yılında başlamıştır. Ve muhtemelen bu baskı nedeniyle bazı Kıpçak aşiretleri ile birlikte Alan halkının birkısmı, barışçı bir yaşam tarzı buldukları Batı’ya, Macaristan’a doğru göçetmişlerdir... IV. Bela, aynızamanda Altınordu İmparatorluğu’nun (Kıpçak Kağanlığı) temellerini atacak olan Batu’nun orduları, karşısında yenilip (1241), güneye, Balkanlar’da Adriyatik kıyılarına doğru kaçacaktır. Ve Batu’nun ordusundan bazı birlikler, O’nu bulmak amacıyla Dalmaçya kıyılarına dek ineceklerdir...

 

Şüphesiz, türkçe konuşan Kıpçak aşiretleri ile Alan halkından insanların ortak hareket etmeleri ilginçtir... Zaten daha önce de, Finno-Ugric dillerinden Ugric (Macar) dilini konusan Magyarlar (Macarlar), önce, ilk yurtları batı Sibirya’dan güneye, Ukrayna’ya, Don nehrinin batı kıyılarına inmişlerdir. Yedi göçebe Magyar aşireti, üç Hazar Türk aşireti ile federatif bir birlik oluşturmuştur. Magyar-Hazar aşiretler birliği,  komşuları  tarafından On-Ogur (On-Ok) olarak adlandırılmıştır. Slavlar bunlara Hungarian demişlerdir. Bunlar, 800’lü yılların sonuna doğru Romanya üzerinden Macaristan’a girmişler ve 907’de kralları Árpád önderliğinde, Macaristan üzerindeki -Frankların baskıları ile Katolikleşmiş- Avar egemenliğine sonvererek bu ülkeyi tamamen kontrol altına almışlardır...

 

Tüm bunlar, henüz -19ncu ve 20nci yy anlamında- milliyetçi düşüncelerin olmadığı o yıllarda, farklı kökenden halkların rahatça birleşip kaynaşabildiklerinin somut kanıtları oldukları kadar, İskit Federasyonu’nu farklı kökenden halklardan oluştuğunun da göstergesi olmaktadırlar. Rahatça kurulabilen sözkonusu birlikler, İskit Federasyonu’nun ve benzerlerinin sadece Hint-Avrupai diller konuşan halklardan oluşmadığı tezini güçlendiren olgulardır...

 

Bu tip tarihi olgulara, türkçe konuşan Bulgarlar ile Güney Slavlarının kaynaşmalarını da örnek verebiliriz. Kağanları Asparuh önderliğinde Karadeniz’in kuzeyindeki yurtlarından yola çıkıp Tuna’yı geçerek günümüz Bulgaristan’ına giren ve Burgaz yakınlarındaki “Güneşli Kıyı”da Bizans ordusunu yenerek, 681 yılında -Bizans’ın egemenliklerini resmen tanıması ile- günümüz Bulgaristan coğrafyasına yerleşen, tarımcı Güney Slavları ile konfederatif bir birlik kurup kaynaşan, ve Hiristiyanlığın da etkisi ile 800’lü yılların sonlarından itibaren hızla Slavlaşan Bulgarları ve daha birçok benzer somut olayı örnek verebiliriz...

 

Yazılanlara göre, halen, Macaristan’ın ortasındaki düzlüklerin biraz kuzeybatısına düşen Jászság bölgesinde 105 bin kadar Alan yaşamaktadır. Bunlar, dillerini kaybetmiş olmakla birlikte, kimliklerinin bilincindedirler ve anayurtlarına büyük ilgi duymaktadırlar...

 

Diğer bazı tarihi anlatımlara göre Alan savaşçıları, yine 400’lü yıllarda, Hun akınları sürerken, bir barbar Germen (Alman) aşireti olan Vandallar ile birlikte Gaul’e (Gallia, Roma İmparatorluğu’nun gözünde, Belçika dahil tüm şimdiki Fransa) girmişlerdir. Yine onlar, 409 yılında, Vandallar ile birlikte İspanya’ya yerleşmişlerdir. Ardından, 429’da, Vandal ve Alan savaşçıları, birlikte Kuzey Afrika’ya geçerek Tunus’un ve Cezayir’in kuzeyinde korsan bir egemenlik alanı oluşturmuşlardır. Asıl olarak Vandallar’ın adı ile anılan ama, Alan savaşçıları ile de karışık olan bu örgütlenmenin korsan filosu, Akdeniz de önemli rol oynamıştır…

 

Onlar, Vandal-Alan birliği, -şimdiki Tunus’un başkenti Tunus yakınlarındaki- Kartaca’yı Romanın elinden alıp, bağımsız baskıcı bir örgütlenme şekillendirmişlerdir. Sardinya, Korsika ve Sicilya adalarında bulunan korsanları da kendi filolarına katarak, Batı Akdeniz’in büyük kısmına egemen olmuşlardır. Hatta İtalya’yı işgaletmişlerdir… Fakat sonuçta, Doğu Roma (Bizans) İmparatoru I. Justinian döneminde (yönetimi, 527- 565), 533 yılında, Bizans’ın ünlü ordu komutanı Belisarius, Kuzey Afrika’ya bir sefer düzenlemiştir. O ve ordusu, Vandal-Alan egemenlik alanının üzerine yürümüş, ve onları yenmiştir. Bölge de yeniden Roma egemenliği kurulmuştur… Daha önce de sözedilmiş olduğu gibi, aynı dönemi, I. Justinian yönetimi yıllarını “Gizli Tarih” adlı kitabında entrikaları ile birlikte anlatan Prokopius’un (Procopius), bir de, “Vandal Savaşı” adlı kitabı daha vardır...

 

Alan savaşçılarının sadece Batı’ya değil, Doğu’ya gittikleri veya götürüldükleri üzerine de birtakım bilgiler vardır. Sözkonusu gidiş, anlaşıldığı kadarıyla, 1200’lü yılların ilk yarısında Batı’ya yönelen Moğol-Tatar-Kıpçak baskısından bağımsız değildir. Bölgedeki diğer halklar gibi Alan halkı da, 1200’lü yılların ilk yarısında, Moğol baskısı altında kalmıştır. Ve anlaşıldığı kadarıyla, bunların birkısmı Moğollar ile birlikte Pekin’e dek gitmiştir…

 

Volga’nın doğusunu yöneten Cengiz’in torunlarından Batu (1205?- 1255), amcası Ögedey’in buyruğu ile, 1236 yılında, 150.000 kişilik bir süvari ordusunun başında Avrupa’ya doğru saldırıya geçmiştir. Peşte’yi yakan, kaçan Macar Kralı Bela’yı bulmak için bazı birlikleri Dalmaçya kıyılarına dek inen Batu’nun komutasındaki ve Sübötey’ün fiili yönettimindeki Moğol-Tatar ve ağırlıklı olarak Kıpçak (Türkçe konuşan ve Altınordu Devleti’ni kuracak olan aşiretler) süvarilerinden oluşma bu ordu, 1241 yazında Tuna’yı geçerek Viyana önlerine dek gelmiştir... Sonunda, 1241 yılı biterken, Ögedey Kağan’ın Moğolistan’da ölmesi, Batı’yı daha büyük felaketlerden kurtarmıştır. Ögedey Kağan’ın ölüm haberi üzerine bu bozkır ordusu, yeni bir Kağan seçimi için, Bulgaristan üzerinden, ve Karadeniz’in kuzeyinden geriye çekilmiştir... O yıllarda Batı önderleri, Atlantik kıyılarına dek bu orduyu durdurabilecek bir güç olmadığı kanısında idiler, ve bu kanılarında da yanılmıyorlardı...

 

Anlaşılan, Karadeniz’in kuzeyinden yapılan sözkonusu çekilme süreci içinde, veya bölgeye egemen oldukları süreç içinde, Moğol-Tatar önderler, -aralarında Alan halkından savaşçıların da bulunduğu- Kafkas ve Balkan toplumlarından bazı kişileri, Khanbaliq olarak andıkları Pekin’e beraberlerinde götürmüşlerdir...

 

Çin’de 17 yıl (1271- 95) kalan, ve yine Çin’de Moğol Yuan Hanedanı’nı (1280- 1368) kurmuş olan Kubilay Kağan’ın (1215- 1294) dostluğunu kazanan Venedikli gezgin Marko Polo’nun (yaklaşık 1254- 1324) vermiş olduğu bilgiler ile karşılaştırılabilecek önemde bilgiler veren bir diğer değerli gezgin ve yazar da, Fransız rahibi Guillaume de Rubrouck (Runbruclu William, yaklaşık 1210- 1270) adlı kişiden başkası değildir (Bazı kaynaklarda O’nun yaşam dönemi, 1220- 1293 yılları olarak gösterilmektedir). Yedinci Haçlı Seferi’ne (1248- 50) önderlik etmiş olan Fransa Kralı IX. Lui (Aziz Louis, 1214- 70; krallığı, 1226- 70), kendisi ile birlikte aynı sefere katılmış olan rahip Guillaume de Rubrouck’u, Filistin’den, Acre (İsrail sınırları içinde bulunan şimdiki Akka) limanından, İstanbul üzerinden ve Karadeniz’in kuzeyinden, Altınordu Devleti (Kıpçak Kağanlığı) sınırları içinden Moğollar’a, Karakorum’a elçi olarak yollamıştır. Washington Üniversitesi kaynaklı, Daniel C. Waugh imzalı ve “William of Rubruck’s Account of the Mongols” başlıklı göreceli uzun metindeki bilgilere göre O, Guillaume de Rubrouck, Altınordu Devleti’nin batı sınırlarına 1253 yılında ayakbasmıştır ve görevini 1255 yılında tamamlanmıştır...

 

IX. Lui’nin amacı, Müslümanlara yönelik haçlı seferini Moğollar’a anlatmak, Müslümanlara karşı Moğollar ile ittifak kurabilmek, ve ayrıca şüphesiz Hiristiyanlık propogandası yapmaktır... Bilindiği gibi, Haçlılar ve Vatikan, İslam dünyasını geriletebilmek için, Moğolları Müslüman Araplara karşı kışkırtmışlar, Doğu’dan da onların, Moğollar’ın İslam dünyasına saldırmasını istemişlerdir. Bu konuda Moğollarla ittifak kurmaya çalışmışlardır... Fransa Kralı IX. Lui’ye yollamış olduğu raporlarda O, Guillaume de Rubrouck, açık biçimde Alan halkında sözetmektedir. Ayrıca tabii yine O, Moğol halkının toplumsal yaşamı ve gelenekleri hakkında çok geniş bilgiler vermektedir. Batı’da bunların, Moğol halkı hakkındaki ilk en ayrıntılı bilgiler oldukları kaydedilmektedir...

 

Guillaume de Rubrouck, raporlarında, Orta Asya’da çok sayıda Avrupalı olduğunu bildirmektedir. Bunun ötesinde, Alan halkından oluşan 30 bin kadar muhafızın Pekin’de, Moğol sarayında görev yaptığını tarihçiler tarafından bilinmektedir. Moğol egemenliği yıllarında Pekin’de Alan halkından insanların bulunduğunu bilgisi, İtalyan rahip Giovanni da Montecorvino tarafından da verilmektedir. Pekin’de başpiskopos (archbishop) olan John of Montecorvino (Giovanni da Montecorvino, 1247- 1328), bu Sicilya doğumlu ve Pekin ölümlü İtalyan asıl kişi, Vatikan’ın Pekin başpiskoposu, Pekin’de çok sayıda Alan’ın Roma Katolik inancına geçtiklerini rapor etmiştir. Sözkonusu kişi, John of Montecorvino, Papa IV. Nicholas (Girolamo Masci, 1227- 1292) tarafından 1289 yılında önce İran’da bulunan Il-Kağalığı’na, ve ardından 1291 yılında Pekin’e, Kubilay Kağan’ın sarayına yollanmıştır. Alan toplumu hakkında bilgi veren Montecorvinolu Joh, 1292-93 yıllarını Hindistan’da geçirdikten sonra, 1294 yılında Pekin’e ulaşmış ve ölünceye dek bu kentte görev yapmıştır...

 

Artık Haçlı Seferi örgütleme gücünü yitirmiş olan Papa IV. Nicholas’ın derdi, Il-Kağanı Arghun’u ve Moğolları, Müslüman dünyasına karşı kışkırtmaktır. Çünkü, son Haçlı kalesi Acre (Akka), şu anda İsrail sınırları içinde bulunan bu Filistin toprağı, 1291 yılında, Mısır merkezli Memluklu (Kölemen) Sultanlığı’nın eline geçmiştir... Il-Kağalığı olarak anılan hanedan, 1256- 1353 yıllarında İran’ı yönetmiş olan bir Moğol hanedanıdır... İçlerinde ağırlıklı olarak Türklerin, Aravutların ve diğer halklardan köle askerlerin, veya paralı askerlerin yeraldığı Memluklu veya Kölemen Hanedanı, Eyyubi Hanedanı’nı yıkarak 1250 yılından kurulmuştur, ve Osmanlı Sultanı I. Selim tarafından yıkılacağı 1517 yılına dek yaşamıştır. Memluklu Hanedanı, bölgedeki Haçlı kalıntılarının kökünü sert yöntemlerle kazımıştır...

 

Diğer yandan, yine Alan halkının da yaşamakta olduğu coğrafya, Kafkaslar, 1395 yılında Timurlenk ordularının istilasına uğramıştır. Bu cezalandırma operasyonu sırasında Alan halkının da önemli kayıplar verdiği söylenmektedir. Ardından, -1391 yılında Timurlenk tarafından Rusya steplerinde yenilmiş ama, ordusunu yeniden toparlamış olan- Altınordu İmparatorluğu’nun son güçlü hükümdarı Toktamış (yönetimi, 1376- 95), sözkonusu 1395 yılı seferi sırasında, Timurlenk tarafından yeniden ezilmiştir. Ve istila etmiş olduğu Moskova’da bir yıl kadar kaldıktan sonra çekilen Timurlenk, 1398’de Hindistan’ı işgaletmiştir... Rusya içlerine dek girip te zaferle dönebilen çok ender güçlerden biridir Timurlenk ordusu...

 

Alan halkına da zarar vermiş olan bu Timurlenk istilasının asıl en büyük etkisi, 1400’lü yılların başında Altınordu İmparatorluğu’nun dağılarak prensliklere ayrılması biçiminde gözükmüştür. Altınordu Devleti’nin veya Kıpçak Kağanlığı’nın bölge de egemenliğini yitirmesi, sözkonusu imparatorluğun kuzeybatı sınırlarında olan Rus prensliklerinin önünü açmıştır. Moskova yüksek prensi Korkunç Ivan (Ivan Grozny, IV. Ivan; doğumu, 1530; yönetimi, 1533- 84), yüzyılın ortasında bölgedeki Slavları birleştirmeyi başararak 1547 yılında Çar ünvanını alıp günümüz Rusyası’nın temellerini atmıştır... Roma imparatorluk ünvanı Sezar ile eş anlamlı olan Çar ünvanı, diğer ünvanların ifade ettiklerinden daha güçlü bir yönetimi ifade edebilmek için kullanılmaktadır.

 

Yeniden Alan halkına dönecek olursak... Prof. Dr. Mirfatykh Z. Zakiev gibi bazı araştırmacılar, aynı coğrafya da, günümüzde ve öncesinde Alan halkının yaşamakta olduğu birbirine yakın coğrafyalar da, Slav, Türk, ve Finno-Ugric (Ural dil ailesi içinde Fin-Macar dilini konuşan) dilleri konuşan halkların da yaşamış olduklarını, bunların sözkonusu coğrafyaya “gökten zembille indirilmiş” olmadıklarını, Türkçe konuşan İskitler’in, Sarmatlar’ın ve Alanlar’ın da bulunduklarını iddia etmektedir. Ve O, bu iddiasını, halen konuşulmakta olan Ossetya dili içindeki türkçe ve türkçe kökenli sözcükleri göstererek kanıtlamaya çalışmaktadır...

 

Ayrıca tabii, İsa’da sonraki 500-1000’li yıllar içinde, aynı coğrafya da, türkçe konuşan aşiretlerin kurmuş oldukları -birçeşit Türk aşiretleri konfederasyonu olan ve bölgenin ticaret yollarını kontrol ederek zenginleşen, bir imparatorluk konumuna yükselen- Hazar Devleti vardır. Önceden de yazmış olduğum gibi, Profösör Dr. Mirfatykh Z. Zakiev’e göre, Kafkaslar’daki Alan ülkesi, 700- 800’lü yıllarda Türkçe konuşan Khazar (Hazar) Kağanlığı’nın bir parçası olmuştur. Alanlar, 800- 900’lü yıllarda feodal bir devlet örgütlenmesi düzeyine ulaşmışlardır. Yine Alanlar, 900’lü yıllarda Hazar Devleti’nin Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ile olan dış ilişkilerinde önemli özel bir rol oynamışlardır... Bu gerçeklerin ışığında, Alan halkının ve bölgedeki diğer halkların, Türkler ile ve yine anılan diğer Ural ve Altay dilleri konuşan Asya kökenli halklarla karışmış olmamaları olanaksızdır...

 

Aynı süreç içinde Hiristiyanlık Alan toplumu içine girmiştir. Alan toplumunun çoğunluğu Ortodoks Hiristiyan inancına sahiptir ama, kişi adlarından, az sayıda Müslüman Alan’ın olduğu da anlaşılmaktadır...

 

Yine Profösör Z. Zakiev’in, ayrıntılı tarihi verilere, ve kelimelerin kökeni (etimoloji) ile ilgili araştırmalara dayanarak yaptığı uzun açıklamalarının basitleştirilmiş özetine göre, İskitler, Samartlar, Alanlar (Asses) üzerine bilim adamları iki ayrı guruba ayrılmışlardır. İrancı sayılabilecek bir gurup, bunların tümünü İrani halklar katagorisi içine sokmaktadırlar ama, ortada bilimsel olarak yanıtlanamayan birsürü sual kalmaktadır. Profösör Zakiev’in de içinde olduğu diğer gurup ise, sözkonusu toplulukların (aşiret birliklerinin) sadece Hint- Avrupai, İrani halklardan oluşmadığını, bunlarin, büyük ölçüde Altay dilleri konuşan Türkler ve Ural dilleri içinde Finno-Ugric (Fin-Macar) diller konuşan halklar ve hatta Slav aşiretleri ile birlikte ortak bir yaşam sürdürdüklerini iddia etmektedirler. Ayrıca, İngiliz arkeolog Tamara Talbot Rice, “İskitler” adlı kitabında, İskit kültürü üzerinde Slavların ve ayrıca 800- 900- ve 1000’li yılların Vikinglerinin dahi derin etkilerine rastlandığını yazmaktadır- tabii bunun tersi de düşünülebilir. Ayrıca hemen belirtmekte yarar var, eski Grek ve yine bu kültür ile etkileşim içine girmiş olan Trak kültürü ile İskit kültürü arasında önemli bağlar olduğu da bilinmektedir.

 

Kısacası ve anlaşıldığı kadarıyla İskitler, kültürel olarak birbirlerine benzeyen farklı kökenli aşiretlerin birliğidir ve bilim dünyasında asıl ağırlığı olan da bu tezdir... Bu satırları yazanın anlayabildiği kadarıyla, bir aşiretler konfederasyonu olarak, politik bir birlik olarak İskitler’in tarih sahnesinden birden silinmelerinin nedeni, herhalde, göçebelikten medeniyete geçerlerken aralarındaki dil ve köken farklılıklarının ön plana çıkması ile ilgilidir. Ve yine daha çok -“ortaçağ” anlamında- millet temeli üzerine şekillenen ve daha ileri medeniyet düzeylerini temsileden birliklerin baskılarına dayanamamaları, dağılmaları üzerinde etkili olmuştur... Şüphesiz kaybolan politik birliktir; yoksa, aynı insanlar aynı coğrafya üzerinde birtakım sosyal değişikliklere uğrayarak hep varolmuşlardır...

 

Prof. Dr. Mirfatyk Z. Zakiev, “Who are Alans?, Tatars: Problems of the History and Language, Collection of articles on problems of lingohistory; revival and development of the Tatar nation, Kazan, 1995., Pp. 38-57” adlı çalışmasında ilginç bilgiler vermektedir... O, İskit adının ilk kez Ishkuza olarak Asuri dökümanlarında geçtiğini yazmaktadır. Ishkuza sözcüğünün etimolojik olarak, kelime kökeni olarak İrani bir dil ile bağlantılı olamayacağını belirten Zakiev, aynı sözcüğün türkçe ile bağlantısını açıklamanın ise olanaklı olduğunu anlatmaktadır. Ardından O, Ishkuza sözcüğünün türkçe bağlantısına açıklık getirmektedir... Yine O, şüphesiz bu sözcükle sınırlı kalmamakta, daha birçok sözcüğü otopsi masasına yatırarak iddiasını kanıtlamaya çalışmaktadır.. Fakat yine de O, İskit- Sarmat- Alan halklarının bütünüyle Türklerden oluştukları iddiasında değildir şüphesiz. Zaten böyle bir iddia da bilimsel olamaz. O sadece, tarih içinde varolmuş olan bu aşiret konfederasyonları içinde Türk aşiretlerin merkezi bir rol oynadıklarını anlatmaya ve kanıtlamaya çalışmaktadır...

 

Diğer yandan, İ. Ö. 1600’lü yıllarda devletleşme sürecine girip, yine İ. Ö. 1300’lü yıllarda kuzey Mezopotamya, Nineve merkezli bir imparatorluk düzeyine yükselen, tüm bölgeyi, şimdiki Türkiye-Ermenistan sınırına dek kuzeyden, Anadolu içlerine ve Mısır’a dek batıdan, İran içlerine dek doğudan kolonileştiren, İ. Ö. 612 yılında Med-Kalde (Babil) ittifakı tarafından yıkılıp İ. Ö. 609 yılında tarih sahnesinden tamamen silinen -militarist ve tüccar- Asuri İmparatorluğu’nun güncelerinde, sadece Ishkuza olarak İskit adı değil, aynızamanda ilk kez İ: Ö. 800’lü yıllarda Med adı ve daha birçok tarihi ad geçmektedir. Yine örneğin, Ararat (Ağrı) adı, ermenice değil, Asurice bir addır ama, sanırım, buradan kalkarak Ermeni toplumunun kökeni üzerine yeni iddialar ileriye sürmek olanaksızdır. Diğer yandan tüm diller, başka dillerden kelimeler almışlardır. Diğer yandan, bazı halklar diğer kültürlerin içinde eriyerek eski dillerini unutup -Türk dili konuşan Bulgarlar’ın Slav dili konuşmaya başlamaları gibi- içinde eridikleri kültürün dilini konuşmaya başladıkları da bir gerçektir... Kısacası ve kanımca, köken araştırma konusu, çok dikkatli yaklaşılması gereken bir olaydır. Fakat yine de bölge halklarının karışmış, ve ayrıca değişik Türk lehçeleri konuşan halklarla da karışmış olabileceklerini düşünmek sonderece mantıklıdır.

 

Zakiev’e göre, Kafkasya içinde Alan halkı, muhtemelen, köken itibariyle Aluan soyu olarak tanınmıştır. Daha sonra bu, Alan, Alban, ve Alvan biçimlerini almıştır. Diğer yandan yine O’nun anlatımı ile, Asses, eski bir Türk aşireti olarak kaydedilmiştir. M. Kashgari dahil 900-1000’li yılların Doğu tarihçileri, Alan ve Kasa (Kasoglar) aşiretleri ile yanyana, Türk olduğu şüphe götürmeyen “az keshe” adlı bir aşiret hakkında yazmaktadırlar (Daha önce, “Kendi ifadeleri ile eski Sarmat ve ortacağ As halkının torunları olan Alan halkı” diye yazmıştım. Burada geçen As ile Ases ve az arasında sözcük benzerliğinin ötesinde bir bağ varmıdır?, bilemem.) .

 

Yukarıda da adı geçmiş olan bilimci Al Biruni, Asses ve Alan dillerinin, Khorezmian (Hazar’ın doğu kıyısı, şimdiki Türkmenistan Cumhuriyeti) dilini ve Peçenek dilini çağrıştırdığını söylemektedir. Bilindiği gibi Peçenek halkı, 500- 1100’lü yıllarda Karadeniz’in kuzeyinde yaşamış olan savaşcı göçebe bir Türk topluluğudur. Türkçe konuşan Khorezmian topluluğu (şimdiki Türkmenistan) ise, Hun kimliği ile birlikte anılan Massagetai (Massagets, Mazkits, Massagetan) konfederasyonu içinde yeralmıştır. (Metnin önceki bölümünde, Massagetai kraliçesi Tomris ve bu birliğin kimliği üzerine farklı görüşleri yansıtmıştım...) Yine Al Biruni, Khorezmian dilinin Peçenek diline yakınlığının da altını çizmiştir. Diğer yandan, bir Yahudi hahamı, bilgini ve tarihçisi olan Josephus Flavius’un (İ. S. 37/ 38, Kudüs- İ. S. 100, Roma) çevirmeni, Khorezmian ve Peçenek dillerinin Alan-Yass dillerine olan benzerliğini kabuletmiştir...

 

Tüm bunların ötesinde, ansiklopedik bilgilere, Britannica’ya göre, Osset halkının ağırlıklı olarak konuşmakta olduğu Kuzeydoğu İran dili, Ossetic dil, yine İrani bir dil konuşan ve 2000 km kadar güneydoğu da olan, şimdiki Türkmenistan’ın hemen güneydoğusunda bulunan Tacikistan’da konuşulan Yaghnabi (Yaghnobi, Yaghnob Nehri vadisi dili anlamına) dili ile yakınlık göstermektedir. Bu dil, Yaghnabi, Iskit-Sarmat dilinin devamı olan Modern Ossetic (Ossetya dili) ile benzerlikler taşımaktadır... İskit-Sarmat dili ise tarihte tüm Orta Asya boyunca konuşulmuştur... Sonuçta bu bilgiler, Al Biruni’nin ve ayrıca Flavius’un tercümanının vermiş olduğu bilgileri doğrular niteliktedir. Buralardan İskit-Sarmat aşiretlerinin ve sonuçta Alan halkının bütünüyle Türk kökenli oldukları gibi bir sonuç çıkmasa bile, geçmişten beri türkçe konuşan halklarla aynı coğrafya da bulundukları, kültürel birlikleri ve hatta kan bağları olduğu anlamı çıkabilir. Yani, derin bir kültürel alışveriş yaşandığı, toplumsal karışmışlık olduğu anlaşılmaktadır.   

 

Zakiev, aynı coğrafyadaki olaylarla ilgili olarak 900’lü yılların Rus anallarını (güncelerini), ve daha birçok eski tarihçiyi örnek göstererek, uzun uzun örneklerle tezini kanıtlamaya çalışmaktadır... Zaten, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, modern Alan toplumunun kendisi de, phonology bilimine göre, konuşmakta oldukları dilin seslerinin, Hint-Avrupai olmayan diller tarafından çok büyük ölçüde etkilenmiş olduğu bilgisini vermektedir. Fakat şüphesiz onlar, Profösör Zakiev gibi bir görüş ileri sürmemektedirler...

 

Profösör Zakiev, İskitlerin tümünü İrani halk olarak gösterenlere karşı, “Peki Türkler bu coğrafyaya göktenmi indiler?”, diye sormaktadır. Çünkü aynı çoğrafya da, başta Hun İmparatorluğu olmak üzere büyük Türk İmparatorlukları kurulmuştur. Aynı coğrafya da, aralarında Hazarlar’ın, Volga Bulgarları’nın vs. olduğu birsürü Türk devleti, Kağanlığı yaşamıştır. Bir Türk lehçesi konuşan Tatarlar, türkçe konuşan Kıpçak aşiretleri, ve Türklerle yakın akraba Moğollar, Altınordu Devleti’nin veya Kıpçak Kağanlığı’nın (1227- 1522) çatısı altında ve diğer Türk aşiretleri ile birlikte, bölgeyi uzun yıllar yönetmişlerdir...

 

Sonuçta Profösör Zakiev, İskit dillerindeki anahtar kelimelerin etimolojisinin Türkçe yardımıyla daha rahat çözülebildiğini örneklerle anlatmakta, Alan dili içindeki Türkçe kökenli sözcükleri göstermekte ve ayrıca bu toplumun tarihi süreç içinde Türklerle olan bağlarını sıralayarak, Alanlar’ın çok büyük ölçüde Türk karışımı olduklarını, asıl köklerinin Türkler olduğunu iddia etmektedir. Alan halkının asıl köklerinin Türkler olduğu iddiası çok kişinin aklına yatmasa bile, sözkonusu halkın Türk kökenli halklarla derin bir iletişim içine girmiş olduğu, ve türkçe konuşan halklarla bir ölçüde karıştığı açıkça anlaşılmaktadır.

 

Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Sarmatlar’ın çocukları olarak Alanlar; Batı’da tanınan ilk Türkler olarak Hunlar; Türk aşiretlerini de aralarında barındırdıkları bilinmekle birlikte kimlikleri kesin belirlenemeyen Avarlar; türkçe konuşan Volga Bulgarları; yine Türk aşiretlerinin birliği olan Hazarlar; türkçe konuşan göçebe Peçenekler; Çin sınırından Batı Sibirya’ya, oradan Aral ve ardından Hazar yöresine, ve sonra Karadeniz’in kuzeyindeki steplere gelen ve türkçe konuşan Kıpçak (Kuman) aşiretler konfederasyonu; bir Türk lehçesi konuşan Tatarlar ve bunlarla yakın akraba Moğollar; tüm bu dil guruplarından farklı bir gurup oluşturan ve üç ana kola ayrılan Kafkasya dilleri (Yafetik diller) konuşan halklar; Hint-Avrupai diller ailesi içinde İrani diller, Slav dilleri, ve ayrıca Alman dilleri konuşan halklar; Hint-Avrupai dil ailesi içinde kendi başına bir dil olan ermeniceyi konuşan halklar; Ural dil ailesi içindeki Finno-Ugric (Fin- Macar) dilleri konuşan halklar; türkçe gibi Altay dilleri konuşan halklar, bunların hepsi aynı coğrafya üzerinde yaşamış olduklarına göre, tüm bu halkların karışmamış, dil dahil kültürün her alanında derin bir alışveriş içine girmemiş olduklarını düşünmek olanaksızdır. Bu açıdan bakınca, çok sınırlı bilgilerimle, Alan halkını, ne tam İrani bir halk ve ne de tam anlamıyla Türk kökenli bir halk olarak tanımlayabilirim. Fakat halen onların konuşmakta oldukları dilin bir Doğu İran dili olduğu bellidir. Bellidir ama, bu onların köken olarak tamamen İrani bir halk olduklarının kanıtı olamaz. Nasıl günümüzde bir Güney Slav dili konuşan Bulgarlar’a, bu dillerine bakarak, tamamen Slav kökenli bir halk, veya “Bulgar” adına bakarak tamamen Türk kökenli bir halk diyemiyorsak...     

 

Yusuf Küpeli

28 Eylül 2008

metnin üçüncü bölümü için tıkla

 

başa dönmek için tıkla

 

 

a- Darius ve İskitler üzerine Herodotus’tan bir anlatım

 

b- Osset veya Alan halkının kimliği ve tarihi üzerine kısa bilgiler

 

c- Kuzey ve Güney Ossetya üzerine kısa bilgiler

 

notlar:

- Ordzhonikidze

- Nagorno-Karabağ

- savaşın kaderini berirleyen Stalingrad ve Kursk muharebeleri

 

Kaynaklar:

 

 

http://www.sinbad.nu/