Özelleştirmeden Boru Hatlarına, Doğalgazdan Nükleere, Enerji Savaşları Kıskacında Türkiye


Zorlu Enerji patronu ne diyor:
 

“Türkiye, genç ve artan nüfusu, düşük elektrik tüketimi, hızlı kentleşme ve güçlü ekonomik büyümesiyle; yaklaşık 20 yıldan beri dünyada en hızlı büyüyen enerji pazarlarından biridir.”
(Zorlu Enerji)



Başbakan Tayyip Erdoğan seçtiğimiz aylarda  yeni doğalgaz tesislerinin açılışı için gittiği Mersin’de önce köylü vatandaşa hakaret etti, sonra da  kafasına Halkevci gençlerin attığı yumurtalar yağdı...

 

Daha 4-5 ay önce ülkesini pazarlamakla mükellef olduğunu ilan eden Erdoğan, olaydan iki gün sonra Afşin-Elbistan B termik santralinin açılışı sırasında, “Ülkemizi enerjide bağımlılıktan kurtarmanın gayreti içindeyiz” diye bir konuşma yaptı. Bu son konuşmasından birkaç gün sonra başlayacak olan Enerji Haftası açılışında da yine aynı mesajı tekrarladı ve ilave ederek  “Bağımlılığı azaltmak için öncelikle yerli ve yenilenebilir kaynaklara yönelmek zorundayız.” diye konuştu

Türkiye’nin AB ile Orta Asya arasında bir enerji koridoru olmaktan kaynaklanan stratejik öneminin sürekli olarak vurgulandığı bir dönemde, Başbakanın aniden coşup enerji bağımsızlığının bayraktarlığını üstlenmesinin  nedeni acaba ne olabilirdi. Başbakanın başına taşmı düşmüştü de, bu ülkede sendikaların, solun ve birçok vatandaşımızın  yıllardır dile getirdiği enerji  bağımsızlığını savunmaya başladı. Zengin kömür yatakları, su ve rüzgar gibi yerli kaynakların terkedilmesinin ve -özellikle- ithal doğalgaza aşırı bağımlı elektrik üretiminin ağırlık kazanmasının sakıncaları yıllardır vurgulanmaktaydı ve başbakan da şimdi bu doğrultuda konuşmaya başlamıştı. Başbakan Tayip’in  böyle  bağımsızlıkçı, ve ulusalcı bir yaklaşımının mümkün olmadığı dikkate alındığında, başbakanın bu ani çarkının altında yatan yaklaşım ve mantık  acaba neydi?

 

Bu soruyu sormaktaki  tek amaç, Tayip Erdoğan’ın bu söyleminin AKP’nin iktidara geldiği günden beri savunduğu ABD’nin “Enerji Koridoru’’na ters düşmesinden kaynaklanmasıdır.

Aradan fazla bir süre geçmeden, ABD’den henüz dönmüş olan Enerji Bakanı Hilmi Güler, Antalya’da düzenlenen Sanayici ve İşadamları Derneği toplantısında enerji koridorunun çoktan kurulduğunu ilan ederek gerçekleri dile getirdi. AKP hükümetinin, ABD’nin Orta Asya’daki en stratejik yatırımlarından birisi olan Bakü-Tiflis-Ceyhan projesini tamamlanmak üzere olduğunun müjdesini verdi: Kasım ayında Bakü-Tiflis’ten gelip Ardahan’a ulaşan Hazar petrolü, Mayıs ayı sonunda Ceyhan’dan tankerlerle pazarlanmaya başlanacaktı. Aynı günlerde Türkiye’de nükleer ada kurma projesi de, “yerli enerji kaynaklarının” ne olduğuna açıklık kazandırılarak aniden diriltiliyordu. MÜSİAD, Sabancı, Zorlu ve Çalık başta olmak üzere, daha şimdiden enerji alanında tekel konumu elde etmiş olan bütün özel şirketler, tüm enerji özelleştirmeleriyle olduğu gibi, ülkenin zengin uranyum kaynaklarına dayalı nükleer enerji projeleriyle de ilgilendiklerini ilanediyorlardı. Zaten enerji alanında bugüne kadar ilgilenmedikleri herhangi bir proje, girip çıkmadıkları herhangi bir ihale kalmamış olan bu şirketler, enerjide özelleştirme yılı ilanedilen 2006’da dev yabancı enerji tekelleriyle birlikte büyük projelere hazırlandıklarını da açıkladılar.

 

Buradan şu sonuç çıkıyordu. Aslında  AKP hükümetinin dile getirdiği “enerji bağımsızlığı” tezlerinin altında , ülkenin tüm enerji kaynaklarını, Zonguldak taşkömürü havzasının (Fransız Ereğli şirketi altında) 19. yüzyıl sonlarından 1940’lara kadar tanık olunduğuna benzeyen bir yağmacılık ve sömürü biçimine açmanın  kılıfının hazırlanması yatıyordu.


2006’yı enerjide özelleştirme yılı ilan eden uluslararası enerji tekelleri ve AKP hükümeti, bu yeni adımla birlikte yalnızca her türlü talana açık dev bir “serbest enerji piyasası” yaratmakla kalmıyor, bunun yanında  enerji iş kolu  emekçilerini güvencesizliğe, enerji tüketicilerini belirsizliğe sürükleyen bu yeni hamle ile, ülkenin artık bir yumak gibi iç içe geçmiş olan tekelci çıkar-iktidar işbirliğini de, Orta Asya’da derinleşen büyük gerilimin dolaysız bir parçası haline getirmenin adımlarını atılıyordu. Nitekim, Ekim ayı başında Baku’den pompalanmaya başlanan petrolün Mayıs ayında Ceyhan’a ulaşmasıyla birlikte, “21. yüzyılın Yeni Büyük Oyunu’nun” en önemli hamlelerinden birisinin gerçekleşeceğini belirten Asia Times gazetesi, daha o zaman herkesi şöyle uyarıyordu: “Bakü petrolü Türkiye’ye ulaştı. Bayanlar, baylar kemerlerinizi bağlayınız!”(1)

2005 yılının sonlarında başta TÜPRAŞ olmak üzere büyük KİT satışlarında önemli bir mesafe kat eden özelleştirmeciler, 2006 yılını bugüne kadar sürekli olarak ertelenen enerji özelleştirmelerini tamamlama yılı ilan ettiler. Aslında, ulaşım, ısınma, aydınlatmaya yönelik enerji kaynakları ile konutlarla sanayideki birçok gereksinimi karşılayan son derece karmaşık bir iç yapıya sahip olan Türkiye enerji sistemini özelleştirme girişimleri, 1980’lerin başlarındaki ilk özelleştirme yasasına kadar uzanmaktadır. Artan ihtiyaçları karşılamakta zaten sürekli yetersizlikler yaşamakta olan enerji sistemi, ilk olarak 1986 sonrasında hidrolik (suya dayalı) enerji kaynaklarına ayrılan bütçe paylarının (1986’da yüzde 7’den 2000’de yüzde 2’ye kadar) azaltılmasıyla daha da zayıflatılırken, kömüre dayalı termik santraller de yatırımsızlık ve gerekli bakım ve onarımın zamanında yapılmaması nedeniyle benzer  biçimde çökertildi.

 

Zonguldak maden işçilerinin büyük yürüyüşünün yenilgiye uğratıldığı 1990’ların başı ise enerji alanında daha da önemli dönüşümlerin kapısını araladı. Bu yıllarda İstanbul’un Anadolu Yakası elektrik dağıtım işlemleri, kamuyu, faaliyette olduğu 10 yıl boyunca 100 trilyondan fazla zarara uğratan AKTAŞ Elektrik Anonim Şirketi’ne devredilirken, hatırlanacağı gibi Türkiye, yoğun bir yerli kömür karşıtı siyasal kampanya eşliğinde, önce ısınma ve sonra da elektrik üretim santralarının yeni yıldızı haline gelen doğalgazla tanıştı. Aynı dönemde önceden elektrik üretim, iletim ve dağıtımını bir bütün olarak örgütleyen TEK, önce ikiye sonra da elektrik üretim, işletim ve dağıtım olarak üç  parçaya bölündü. Bu bölünmenin esas amacının, bu şirketler tarafından işletilen tesislerin yap-işlet-devret modeliyle birlikte özelleştirilmesi ve taşeronlaştırılması yönteminin kurumsallaştırıldığı bugün açıkça görülmektedir.
 

Sürecin buraya kadarki önemli sonuçları kısaca şöyle özetlenebilir...

 

1) 10 yıl boyunca bir numaralı kamu düşmanı olarak ve yasal izin süreci tamamlanmadan faaliyet gösteren AKTAŞ, kamuya ödemek zorunda olduğu kilovat saat ücretlerini sürekli olarak eksik hesapladı. Yasadışı faaliyetlerine karşın sözleşmesi yenilenen şirket, işçi statüsüne geçirilen çalışanlardan 400’ünü işsiz bıraktı. Kayıp-kaçak oranını yüksek göstererek aslında dağıtımını yaptığı elektriğin parasını da hesabına geçirerek 100 trilyon lira haksız kazanç elde etti. Ancak 2001 yılında işten atılan bir işçinin açtığı dava sonucunda sözleşmesi iptal edildiğinde bile, ne mal varlığına el konuldu, ne de bütün bu yolsuzlukların hesabını veren tek bir kişi oldu. AKTAŞ’ın faaliyetlerini sürdürdüğü 90’lı yıllar, kamuya ait diğer elektrik dağıtım birimlerindeki sayaç okuma gibi faaliyetlerin yoğun biçimde taşeronlaştırılmasına sahne oldu.

 

2) 90’lı yıllara kadar örgütlü emek hareketinin başkenti diye anılan Zonguldak havzası da, taşeron madencilik işletmelerinin ve işsizliğin yaygınlaşmasıyla birlikte, ülkenin en yoğun iş kazalarının ve intiharların yaşandığı bölgesi haline geldi. Zonguldak’ta bugün neredeyse her hafta çocuk yaşta birkaç maden işçisi iş kazalarında yaşamını yitirmektedir.

 

3) Türkiye ısınmak için ithal kömüre ve doğalgaza; elektrik üretimi içinse yüzde 45’lere varan oranlarda yine doğalgaza bağımlı duruma geldi. Doğalgaz bağımlılığındaki bu yüksek oran elektrik birim fiyatlarının doğalgaza paralel biçimde sürekli artmasına neden oldu olmaya devamediyor.

 

4) Doğalgaza dayalı sanayi elektriği üreten, oto prodüktör denilen özel işletmelerin, başta Bursa gibi özel oto prodüktör cenneti haline gelen bölgelerde kendi aralarında yasadışı karteller oluşturmasına, kamunun büyük sanayi müşterilerini çalmalarına ve bütün bu nedenlerden dolayı oluşan yatırım eksikliklerinin yol açtığı kayıp-kaçak oranları, konutların elektrik faturalarının kabarmasına yol açtı. Bütün bunlar nedeniyle de Türkiye, sanayi ve konut elektriğini en pahalıya kullanan ülkeler arasında olmaktan kurtulamamaktadır.

Kısacası halkımız  bugüne kadar Zonguldak ve AKTAŞ işçilerinin özelleştirme saldırısı karşısında uğradığı yenilginin sonuçlarını pahalı elektrik, kalitesiz hizmet, güvencesizleştirme ve trilyonluk kamu zararları olarak yaşadı. Orta sınıf yaşam tarzının ve temiz enerjinin simgesi haline getirilen doğalgaza bağımlılaşma süreci ise İşbirlikçi sermaye ile Büyük  enerji tekellerinin en kirli çıkar ilişkilerinin beslendiği ana kaynak haline geldi.

Enerjide Özelleştirme ve Tekelleşme, bugüne kadar yaşananlar, enerjideki yeni stratejik planların ortaya çıkartacağı sonuçlar dikkate alındığında devede kulak gibi görülebilir. Türkiye egemenlerinin petrol boru hatları ve nükleer santral projeleriyle emperyalist Orta Asya kapışmasına göbeklerinden bağlanma boyutunu anlamak için, enerji alanında oluşan çıkar ilişkilerine topluca göz atmakta fayda vardır.
 

Türkiye’nin 90’lı yılların ikinci yarısında tırmanan doğalgaz bağımlılığı, bir yandan doğalgaza dayalı elektrik santrallerinin yapım süresinin kısalığı, başlangıç ve üretim maliyetinin düşüklüğü ve tüketim bölgelerinde kurulabilir olma özelliği nedeniyle, elektrik üretimindeki özelleştirmenin ana sürükleyicisi oldu. Diğer yandan ülkemiz doğalgaz dağıtımı, boru hattı ve giderek BOTAŞ tarafından yapılan doğalgaz satın alma anlaşmalarının mülkiyet devri gibi diğer devasa yağma alanlarıyla birlikte, enerji alanında yaşanan özel tekelleşmenin başlıca kaynaklarından birisi haline geldi. Bugün bu alan öylesine karlı ki, Çin rekabeti altında sıkışan tekstil sektöründen, Sanko gibi birçok firma, bu alana kaymaya çalışmaktadır.

40 yıllığına devredilen üretim işletmelerinde, özel şirketler tarafından üretilen elektriğin toplam üretim içindeki payı 2000’lere gelindiğinde yüzde 10’u aşmıştı. Akenerji (Ömer Dinçkök), Doğan, EnerjiSA, Zorlu, Çalık, Doğuş, Enka, Emek Elektrik, Barmek, Bosen, Nurol, Bereket, (Kabil-Kandahar otoyolu inşaatını da üstlenen) Gülsan ve Aksa gibi enerji alanındaki başlıca şirketlerin önemli faaliyet alanlarından biri de özel elektrik üretimi oldu.

 

Ancak enerji işine bir ucundan giren herhangi bir özel şirketin burada durmayıp enerji piyasasında hızla dikey biçimde tekelleştiği görülüyor. Günümüzde Doğan, Zorlu ve Çalık bu bakımdan en fazla öne çıkan şirketler oldular. Doğalgaz boru hatlarıyla birlikte Rusya ve Orta Asya’ya kadar uzanan ihale ilişkilerininse, enerji alanındaki büyümenin en önemli sürükleyicilerinden birisi olduğu anlaşılıyor. Örneğin Güney Marmara elektrik üretiminden pay alan Zorlu, Moskova’da 20 yıllık üretim sözleşmesini de kapsayan iki elektrik santrali inşa ediyor, Trakya bölgesi doğalgaz dağıtımını yürütüyor, daha önce iptal edilen ihalede TAFTNET ile birlikte Tüpraş’ı satın alıyor, İsrail ile ortak projeler yürütüyor.

 

Petrol Ofisi’ni satın alarak akaryakıt alanında büyük bir pay sahibi olan Doğan, petrol ve doğalgaz dağıtımında odaklanırken, tüm resmi kurumlarla belediyelerin akaryakıt ihalelerini alıyor ve elektrik dağıtım özelleştirmeleriyle, sıvılaştırılmış doğalgaz satışına talip oluyor.

 

Hemen hepsi, gündemde olan termik/ hidroelektrik santral ve elektrik dağıtımı özelleştirmeleriyle, 2006 yılı sonunda 55 ile yaygınlaştırılması planlanan doğalgaz dağıtımı ihalelerine göz diken bu şirketler içindeki en çarpıcı örneklerden birisi ise AKP’nin baş finansörü Çalık Enerji. Tüpraş özelleştirmesinde, ortağı (Hint) Indian Oil ile birlikte, Koç-Shell ortaklığının yedeği olan Çalık, Mavi Akım projesi kapsamında gündeme gelen ve İtalyan Eni şirketinin en büyük ortağı olduğu Samsun-Ceyhan ham petrol boru hattı sözleşmesini ihalesiz alması ile ön plana çıktı. Dünya ham petrol taşımacılığının rotasını değiştireceği iddia edilen bu proje, tıpkı BTC boru hattı gibi, Türkiye’nin içine çekildiği Orta Asya kapışmasının en önemli öğelerinden birisidir. Türkmenistan’da ABD’li General Electric ile birlikte elektrik santrali kurup işleten bu grup, Çankırı bölgesinin linyite dayalı elektrik santrali ihalesini de aldı.

 

4.14 milyar dolar karşılığında, Akdeniz’in en büyük enerji şirketi haline gelen Tüpraş’ı satın aldıktan sonra, elektrik ve doğalgaz özelleştirmeleriyle de ilgileneceğini açıklayan Koç grubu ise, bu satın alma sayesinde, 2010 yılında dünyanın en büyük 200 şirketi arasına girmek üzere belirlediği büyüme hızını yakaladı. Tüpraş’ın, Danıştay tarafından yürütmesi durdurulan satışı ise, Koç’un karardan birkaç saat önce gerekli ödemeyi yaparak şirketi devralmış olması nedeniyle, tıpkı önceki birkaç özelleştirme örneğinde olduğu gibi, “fiili ve maddi imkansızlık” gerekçesiyle sanki hiçbir şey olmamış gibi satışa devam edilmiştir. Açıkçası devir işleminde Yargıtay kararı beklenilmeden fiili durum yaratılmış hukuk dışı işlem ile TÜPRAŞ satılmıştır. Açıkcası diğer özelleştirmelerdeki gibi yağmalanmıştır. Bu işlem için  Koç, ABD bankalarından Merkez Bankasına nakli bile 10 saat süren krediyi bulmak için, üç ayrı yerli-yabancı banka konsorsiyumu ile yaptığı anlaşmada, Arçelik, Migros ve Tüpraş’taki hisselerini krediyi sağlayan bankalara ipotek ettirerek aldığı kredi ile parayı derhal ödemiş, satın alma bedelini çoktan harcadığını ilan eden Özelleştirme İdaresi’de böylece soruna Koç’u rahatsız etmeyecek bir çözüm bulmuştur.  Bu tavır Koç’u öylesine rahatlattı ki Dava daha sonuçlanmadan TÜPRAŞ’ın kendisinde kalacağından emin olarak bugünlere gelinmiş ve sonuç tamda KOǒun istediği şekilde olmuştur.

Özelleştirmede Yabancılara Devir ve Yağma Dönemi...

 

Enerji özelleştirmeleri, bugüne kadar AKP yakını kimi üst-orta boy şirketlerin, sayaç okuma gibi taşeronlaştırılan faaliyetlerde yarattıkları sorunlarla gündeme geldi. Ancak 2006 yılı planları işin çapını görülmemiş ölçüde büyütüyor. 2006 yılı için planlanan enerji özelleştirmelerinin başında, Kayseri bölgesi hariç, hala kamu tarafından yürütülen elektrik dağıtımları geliyor. İstanbul 2 bölge, Konya, Ankara, İzmit-Düzce ilk aşamada özelleştirilecek bölgeler. Elektrik özelleştirmesi yasasına göre ihaleleri 49 yıllığına alacak olan özel dağıtım şirketlerinin talep edecekleri birim fiyatları, ilk beş yıl için ülke çapında tek fiyat olarak belirlenecek. Ancak beş yıl sonra özel şirketlerin özerk fiyat belirlemesine izin verilecek. Öte yandan Yatağan başta olmak üzere tüm termik santraller, hidroelektrik santraller, barajlarla birlikte elektrik üretimi de tamamen özelleştirmeye açılacak. Elektrikte özelleştirmenin tek istisnası, karlı olmayan iletim alanın kamuda kalmaya devam edecek olması. Kısacası AKTAŞ kabusu, tüm Türkiye’nin kabusuna dönüşecektir.

Enerji alanındaki bir başka önemli özelleştirme ayağını ise, ısınmaya yönelik doğalgaz oluşturuyor. Manisa gibi birkaç ilde doğalgaz dağıtımı zaten özel şirketler tarafından yapılırken, bu alandaki arslan payı -şimdi kamu tarafından yürütülen- İstanbul, Ankara ve İzmir doğalgaz dağıtımları olacak. Özellikle 3 milyon abonesi ile Avrupa’nın 5. büyük doğalgaz şirketi olan ve TÜPRAŞ kadar büyük bir yatırımı temsil eden İGDAŞ, enerji tekellerinin en önemli hedeflerinden birisi haline gelmiş durumda.

 

Bütün bu özelleştirmeler açısından, elektrik, doğalgaz ve petrol alanlarındaki yeni yasalar kritik önem taşıyor. Örneğin, doğal gaz yasası, bütün uluslar arası doğalgaz anlaşmalarını üstlenen BOTAŞ’ın pazar payını %20’ye düşürmeyi ve yapılmış olan anlaşmaların da özel şirketlere satılmasını öngörüyor. BOTAŞ tarafından doğalgaz depolanması amacıyla Dünya Bankası kredisiyle tamamlanması öngörülen Tuz Gölü depo ihalesi de bir başka önemli çıkar alanı. Elektrik alanındaki yasal düzenlemelerin gerçekleşmesiyle birlikte gündeme gelecek olan yeni petrol yasası ise petrol arama ve işletme alanını tamamen uluslararası tekellerin denetimine sokuluyor.

Bütün bu düzenlemelerle oluşan muazzam büyüklükteki pasta ise elbette doymak bilmeyen aç kurtlar gibi bekleyen tekelleri heyecanlandırıyor. Sabancı, Koç, Doğan, Zorlu, Çalık başta olmak üzere tüm yerli tekeller söz konusu özelleştirmelerin tamamına talip olduklarını açıklarken, Rus, Alman, İtalyan, İsrail, Arap ve Avusturya kökenli birçok  çokuluslu tekeller özelleştirmelerle satılacak ürünlere  talip olduklarını bildirdiler. Türkiye’yi yabancı sermaye girişlerinde ilk yirmi içine sokacağı iddia edilen enerji özelleştirmelerine yönelik yabancı ilgisi öylesine yüksek ki, Dışişleri Bakanlığı Viyana eski büyükelçisini Türkiye’nin enerji alanındaki büyük elçisi olarak atadı. “GALATAMORT’’ kazasına kurban giden Ofer, TÜPRAŞ’ı alamayan Abu Dabi prensi, İtalyan Enes ve Eni şirketleri de, diğerleriyle birlikte, herkesin gözünü diktiği İGDAŞ’ı almak istediklerini açıkladılar. Elektrik yasasında yapılan değişikliklerin, dağıtımda beş yıl tecrübe şartı gibi yerli şirketleri fiilen dışlayan maddeleri ise, bu yoğun yabancı ilgisinin enerji alanında tam bir yabancılaşma ile sonuçlanacağını gösteriyor.

 

Bu durum AKP-Türk sermaye şirketleri arası ilişkilerde çatlamanın yolunu açıyor ve doğal olarak  AKP’nin  elektrik özelleştirmelerini seçim sonrasına bırakma yönündeki tercihini güçlendiriyor.

 

Sorun, yerli şirketlere yabancıların daha az ilgi gösterdiği başka alanlar da açılarak çözümlenmeye çalışılırken, bu kez de enerji özelleştirmelerine talip olan yabancılar arasında yeni bir gerilimin oluşmasıyla başka bir boyut kazandı. Bu yeni gerilimin ana aktörü ise, Türkiye’nin doğalgaz alımlarının ana kaynağı olan Rusya’nın, yüzde 6.5’u Avrupa’nın en büyük enerji şirketi Alman E.ON ve yüzde 51’i doğrudan Putin tarafından yönetilen, yeni dünya enerji devi Gazprom şirketi arasındaki  çelişki oldu.

Enerji bağımsızlığı kisvesinde işbirlikçilik:

 

Türkiye enerji üretiminin büyük çoğunluğunu doğalgazdan sağlıyor ve görüldüğü gibi doğalgaz ilişkileri yerli tekeller açısından da vazgeçilmez, kritik bir birikim alanı oluşturuyor. Türkiye, İran, Mısır ve Nijerya’dan yaptığı daha küçük alımların yanı sıra, tartışmalı Mavi Akım projesiyle, birisi kuzeyden, diğeri Ukrayna üzerinden gelen iki hattan Rus gazı alıyor. Ayrıca Azerbaycan (Şahdeniz projesi), Hazar üzerinden Türkmenistan ve Irak doğalgaz boru hattı projeleri var ki, tamamlandıkları durumda bütün bu hatlar, Samsun-Ceyhan, Bakü-Tiflis-Ceyhan, Türkiye-Yunanistan-İtalya ve Türkiye-İsrail boru hattı projeleriyle birlikte Türkiye’yi enerji koridoru yapacak olan ana projeleri oluşturuyorlar. Ve asıl kıyamet de işte bu noktada kopuyor.

Türkiye, Irak savaşının başlangıç konjonktüründe bir yandan yüce divan yargılamaları sürerken canlandırılan Mavi Akım projesi çerçevesinde Rusya ile olan doğalgaz ilişkilerini kendisi açısından görece sorunsuz biçimde sürdürdü. Üstelik Rusların iddialarına göre, Türkiye Mavi Akım’da kendilerine ciddi kazıklar atmışlar; alım anlaşmalarında hattın maliyetinin Rus tüketicilerin sırtına yüklenmesine neden olan emri vaki düzenlemelere gitmişti. Ancak ilişki Ukrayna krizinin ertesine kadar görece sorunsuz ilerledi. Dananın kuyruğu, Rusya’nın Ocak ayında açık bir politik hamle olarak Ukrayna’ya verdiği doğalgazı kesmesi, ardından bu ülkenin Türkiye’ye aktarması gereken doğalgazı çalmasından bir süre sonra Türkiye’ye gelen Gazprom genel müdürünün önerileri üzerine koptu. Enerji bakanı, “Ukrayna krizinden karlı çıkacağız galiba” diye demeçler verirken, genel müdür Türkiye’ye ucuz doğalgazı sürekli sağlamayı vaat ediyor, ancak karşılığında küçük bir şeyler istiyordu...

 

İstenilenler; İGDAŞ, Tuz gölü doğalgaz depolama ihalesi, elektrik ve doğalgaz dağıtım özelleştirmeleri ve esas önemlisi, (Şahdeniz’e rakip olarak) Yunanistan-İtalya ile İsrail’e gidecek boru hatları. Bu durum, BOTAŞ sözleşmeleri ihalesini alan dört şirketten üçünün Gazprom ortaklığı olması nedeniyle zaten küplere binip “ülkeyi kapitülasyonlarla Gazprom’a veriyorlar” diye yayına başlamış olanları, başta Doğan olmak üzere diğer çıkar sahiplerinden bazılarını pek kızdırdı.

Ama kızan birisi daha vardı ki, o güçte ABD’den başkası değildi... Özbekistan’dan sonra Kazakistan’ın da özerk hareket etmeye başlamasıyla Bakü-Tiflis projesinin politik önemi sarsılmaya başlamıştı. Orta Asya’daki dağılmayı önlemek için bir Orta Asya Enerji Piyasası kurmaya girişen, Hindistan’ı nükleer anlaşmalarla Asya’da oluşmaya başlayan yeni büyük bloktan kopartmaya çalışan, Gazprom’un Kuzey Amerika’ya bile el atmasına zaten sinirlenen ve Ortadoğu’da yeni hamleler yapmak zorunda olan ABD gelişmeden rahatsızdı.

 

Gazprom’un Türkiye çıkartması aslında, şirketin turuncu devrimlerle ve BP tarafından ABD adına yürütülüp, boru hatlarına yönelik terör saldırıları gerekçesi altında geçtiği topraklar üzerinde fiilen “egemen bir devlet” gibi örgütlenen Bakü-Ceyhan boru hattı tarafından çevrelenen Rusya’nın karşı hamlesinin bir parçasıydı. Ukrayna krizi, tek tek ülkelere verilen fiyatların açıklanmasını yasaklayan son derece gizli anlaşmalarla yönetilen ve aslında “dünya fiyatı” diye bir şeyin de mevcut olmadığı uluslararası doğalgaz piyasalarının pimini çekti.

 

Üstelik Putin, aynı dönemde birisi Sibirya üzerinden Amerika kıtasına, diğeri ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikleri Ukrayna ve Polonya’yı atlayarak Almanya’ya ve diğeri ABD’den kopardığı yeni ülke olan Belarus’a giden üç yeni doğalgaz hattı projesini de devreye soktu. Bardağı taşıran son olay ise, bölgenin tüm enerji projelerinin en önemli ülkesi olan Kazakistan’ın 15 Aralık’ta Çin Ulusal Petrol Şirketi ile, Bakü-Ceyhan’ın politik önemini yerle bir eden bir biçimde, bir petrol işletme ve petrol boru hattı anlaşması imzalaması oldu. Çin’i Ortadoğu üzerinden yapılan ABD taşımacılığından bağımsızlaştıran bu anlaşma, Brzezinski ve Kissenger gibi CFR üyesi ABD’li isimler tarafından “ABD’nin kabus senaryosu” olarak nitelendiriliyordu.

 

Nitekim, Odamızın eski başkanlarından ve gün geçtikse lafını esirgeyerek kullanan Necdet Pamir’i kendi kadrosuna dahil etmek isteyen enerji bakanı  Hilmi Güler, Gazprom’la oynaşmasından hemen sonra ABD’ye gitti ve elinde nükleer santral projeleri, dilinde enerji bağımsızlığı laflarıyla geri geldi. Zorlu, Çalık, MÜSİAD ve Konya havalisi AKP sermayesi ile birlikte Sabancı hemen aç kurtlar gibi atladılar: Nükleer santral ihalelerine talibiz.

 

ABD Dışişleri bakanlığının silah kontrolü ve güvenlikten sorumlu müsteşarının (şahinlerin prensi) Güler’i ziyareti sırasında, nükleer santralleri Amerikan teknolojisiyle Türkiye’de kurma projesi gündeme taşınıyordu. Böylece “nükleer silah teknolojisinin yayılmasını önleme” teklifinde bulunan Chosodovsky tarafından bir süredir ısrarla dile getirilen iddia güçleniyordu: ABD Türkiye’yi nükleer silah sahibi ülkeler kulübüne sokma oltasıyla avlıyor!
 

Türkiye’de nükleer ada kurma projesiyle birlikte müjde bir kez daha verildi: Hazar petrolü Mayıs sonunda Türkiye’ye ulaşacak.

 

Aynı günlerde ABD’nin enerji güvenliği ana gerekçesi altında Karadeniz’de NATO askeri varlığı bulundurma talebinin Türkiye hükümeti ve ordusu tarafından Montrö anlaşması çerçevesine sıkıştırılarak sulandırılmaya çalışılması da, krizin ne denli çok boyutlu olduğunu gösteriyor. Hazar petrolü Mayıs’ta Türkiye’ye ulaşacak, nükleer santraller 2007 sonuna kadar kurulmaya çalışılacak, Türkiye’deki politik kriz ortamı da Ortadoğu krizine paralel biçimde tırmanmaya devam edecek.
 

Türkiye’nin Rusya ile Putin tarafından başlatılan karşı hamleler dizisi ile Orta Asya’nın Özbekistan ve Kazakistan gibi bir zamanların sıkı ABD işbirlikçilerinin özerkleşmesi öncesinde başlattığı ikili oyunun artık sonuna gelinmiş olduğu görülüyor. Türkiye’nin bu ilişki düzeneği içinde oluşmuş olan çıkar-iktidar ilişkilerini tatmin edecek yeni alanların açılması nükleer santraller ve enerji özelleştirmeleri ile sağlanmaya çalışılacak. Ancak ulusal, bölgesel kriz ve seçim ortamında işlerin ne kadar daha karışabileceği belirsiz...

 

Bu kadar karmaşık bir ortamda enerjiye dair vurgulanabilecek iki sonuç var:

 

Birincisi, böylesine kirli çıkar, iktidar  egemenlik ve çıkar  ilişkileri ortamında rüzgar, biyodizel gibi savunulan temiz enerji kaynakları dahil herhangi bir enerji kaynağının temiz enerji diye nitelendirilebilmesi mümkün değildir. Şeker fabrikalarının da biyodizel üretimi tesislerine dönüştürülerek çıkar zincirine dahil edildiği, Shell’in rüzgar enerjisi alanına girdiği bir ortamda hangi enerji kaynaklarının insanca bir topum-doğa ilişkisinin dayanağı haline getirilebileceği ancak ülke ekonomisinin kirli kapitalist-emperyalist ilişkilerden temizlendiği koşullarda tartışılabilir.

 

İkincisi, artık Türkiye’deki enerji özelleştirmelerinin yıkıcı sonuçları, bugüne kadar sayaç okuma düzeyinde yaşanan yağmacılık ve güvencesizleştirme ile sınırlı olmayacaktır. Yani enerji sorunu yalnızca tüketici mağduriyeti ve güvencesizleşme gibi başlıkların politikleştirilmesi üzerinden de ele alınamaz bir hal almaktadır.

 

Türkiye’de enerjinin daha fazla piyasalaştırılması, sahiden de yoksul tüketicilerin sarsıcı biçimlerde mağdur edilmeleriyle ve tüm enerji çalışanlarının güvencesizleşmesiyle sonuçlanacaktır. Aslında dah fazlası da vardır:

 

Türkiye’de enerjinin piyasalaşması, aynı zamanda emperyalizmle olan yeni bağımlılık ilişkilerini alabildiğine derinleştiren bir ana halkadır. İşçiye güvencesizleşme, yoksul tüketiciye enerji hakkı gaspı vadeden enerji özelleştirmeleri, ülkeyi de önümüzdeki dönemde daha da kızışacak olan emperyalist egemenlik mücadelesinin tam ortasına sürüklemektedir.

 

(1)BTC ikinci kez açıldı Açılışın maliyeti 5 milyon EURO

 

AMEREİKANCI AKP hükümeti ile Sermaye’nin medyası tarafından övünç kaynağı olarak sunulan açılış için 5 milyon EURO harcama yapıldığı duyuruldu.

 

Adana sıcağında kurulan açılışta kurulan klimalı çadırlar ve özel hazırlanan yemek mönüleri ile yapılan devasa harcamalarla, yoksulluk ve açlık sınırı altında yaşayan 10 milyonlarca emekçi ile adeta alay edildi. Bu projedeki ulusal payın sadece % 6,53  olduğu ve  elde edilecek gelirle boru hattının masraflarının ancak karşılanabileceği dile getirilmektedir.

 

Bu proje ile Türkiye ekonomisine bir katkı sağlanmayacağı gün gibi aşikar iken,

böyle şatafatlı gösterilerin altında yatan asın neden acaba nedir sorusu gündeme gelmektedir. Sermaye yanlısı ekonomistler dahil olmak üzere  pek çok uzman bu projenin ekonomik değil fakat politik/ stratejik önemi olduğu konusunda mutabıktırlar.

 

Eğer Türkiye Cumhuriyeti Emperyalizmden ve ABD’den bağımsız bir politika izleme yetisine sahip olabilse idi, stratejik alanda öneme haiz bu projenin Türkiye Cumhuriyetinin uluslar arası alanda elini güçlendirebileceğini rahatça söyleyebilirdik. Ancak devletin temel kurumlarıyla, siyasetçi kadrolarının Beyaz Saray, Pentagon, CIA üçgeni tarafından yönlendirildiği herkesin malumu oluğuna göre, bu  Boru Hattı başkaları için politik/ stratejik önem taşıyor demektir.

 

Herkesin bildiği gibi Hazar petrollerini uluslararası piyasalara taşımak için üç farklı proje hazırlanmıştı. Bu projelerin en uzunu ve dolayısıyla maliyeti en yüksek olanı BTC olduğu bilinmektedir. Buna rağmen ABD 1998 de Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan’ın imzaladığı Ankara Deklerasyonu çerçevesinde  BTC ye olan desteğini ilan etti. Büyük Petrol tekeli 7 kardeşlerden BP uzun süre ekonomik olmadığı gerekçesi ile bu projeye destek vermekten kaçındı. Ancak ABD’nin yoğun baskılarına dayanamayarak projeyi o’da desteklemek zorunda kaldı!

 

Görüldüğü gibi BTC  projesi özünde salt bir ABD projesi olup,  bazılarının düşündüğü gibi ABD her zaman kötü işler yapmaz bazen de  böyle iyilikleri olur gibi düşüncelerin tamamen zıttına ,‘‘bu iyiliklerin’’ aslında  ABD  yönetiminin temel emperyalist politikalarının yürütülmesi doğrultusunda önemli bir kilometre taşı olmaktan öte bir şey olmadığı gerçeğinin alenen ortada olduğudur.

 

Enerji yollarının ele geçirilmesi ve  kontrolü için tüm Ortadoğu’yu kana bulamaktan çekinmeyen  ABD emperyalizminin, Ortadoğu halklarının ve bölgenin bağımsız devletlerinin yararına işler yapabileceğini savunmak ham bir hayalden öte bir şey olamaz.

 

Bu Proje ile beklenen emperyal hedef, Azerbaycan’ nın Rusya’dan kopup, emperyalizme yaklaşmasının alt yapısının oluşturulmasın yanında, bağımlılığı artacak Türkiye Topraklarının güvenli enerji taşıma koridoru haline getirilmesidir. Bu sonuncusu şayet olmaz ise, toplam uzunluğu 1770 km. olan ve güvenliğin sağlanmasının çok güç olacağı aşikar olan boru hattının güvenliğinin sağlanmasının  emperyalist ordu güçlerine devredileceğidir.

 

Başbakan Tayip Erdoğan törendeki açılış konuşmasında Türkiye’yi güvenli enerji koridoru haline getireceklerini öne sürdü. Güvenli enerji koridoru söylemi ABD’nin  enerji politikası söylemiyle örtüşmektedir. Bu söylemin pratik uygulamalarından birisi olan BTC boru hattının Türkiye’nin Politik, Ekonomik ve Stratejik çıkarları ile hiçbir alakası olmadığı gün gibi aşikardır. Başbakanın söyleminin tam tersine bu projenin hayata geçmesi ile birlikte Türkiye, adı KÜRESELLEŞME olan güncel emperyalist programlara daha da bağımlı kılınacaktır...   

 

Not: bu konudaki çalışmam devam edecek olup eleştirel görüşlerinize açıktır.

 

 

Kaya Karan (petrol mühendisi)

 

kaya@burkeltd.com

 

Temmuz 2006, Ankara 

 

http://www.sinbad.nu/