Aşağıdaki 12 punto ile 13 A-4 sayfası tutan metin, 2019 yılının yaz sonunda tamamlanmış ve yayını beklemekte olan genişp hacimli bir kitabın bölümüdür. Zengin kaynak listesi kitabın sonundarır. Aşağıdaki metni okumak, Pakistan’da gelişmiş olan süreçleri, Zia-ul-Hak darbesini ve politik İslam’ın yolunun nasıl açılmış olduğunu anlayabilmek, Türkiye’de yaşanmış ve yaşanmakta olan süreçleri anlamaya da yardımcı olacaktır…- Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Washington destekli Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin işleri

(…) Butto’nun idamına dek uzanacak süreç, Ulusal Halk Partisi’nin (NAP) sert muhalefeti ve Balucistan’da gelişen olaylarla başlayacaktı... CIA, Pakistan’da Butto rejiminin sonunu getirecek politik destabilizasyonu yaratması amacıyla, -26 Ağustos 1941 doğumlu- İslam Cemaatı (Jamaat-i-Islami, JI) adlı kökten dinci partiye 1977 yılında büyük para yardımı yapacaktı... Ayrıca bizzat CIA tarafından organize edilmiş Tehreek Nizam-e-Mustafa (Mustafa’nın Yasalarını Getirme Hareketi) adlı -daha küçük- köktendinci politik partiye de CIA paraları akacaktı. “Seçilmiş kişi” anlamına gelen Mustafa adı ile Peygamber Muhammed kastedilmekteydi. “Peygamber Muhammed döneminin yasalarını geri getirme” vaadi yapan parti, bizzat CIA tarafından kurulmuştu…

(…)  Zia ul-Hak, vaktiyle Kuran’a elbasarak sadakat sözü vermiş olduğu Butto’nun ve tüm kabine üyelerinin tutuklanıp hapse atılmaları emrini verecekti... 

 

 

Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Washington destekli Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin işleri

 

Yusuf Küpeli

 

Uzun bir bağımsızlık mücadelesinin ardından, -sınırları içinde şimdiki Pakistan ve Bangladesh’de bulunan- Hindistan, Haziran 1947’de İngiliz sömürge yönetiminden kurtulacaktı. Bu gelişmenin ardından, Müslümanları Hindistan’dan ayırma ve ayrı bir devlet olarak örgütleme amacıyla 1906 yılında kurulmuş olan Müslüman Birliği’nden (Muslim League) politikacı Muhammed Ali Jinnah (1876- 1948) önderliğinde Pakistan (Bagladesh dahil), 14 Ağustos 1947 günü Hindistan’dan ayrılarak bağımsız bir devlet haline gelecekti. Sömürgeci Britanya’yı sevindiren bu daramatik bölünme sırasında, milyonlarca Müslüman Hindistan’dan Pakistan’a, ve yine milyonlarca Hindu ve Sikh ise Pakistan’dan Hindistan’a göçedecekti. Bazı kaynaklara göre, tarihin bu en büyük göçü sırasında 17 milyon insan yer değiştirecekti. Dini farklılıklar temelinde gelişen sözkonusu trajik olaylar sırasında, katliamalar yaşanacaktı...  

 

Yüzölçümü (803 940 kilometre kare) Türkiye’nin yüzölçümünden çok az büyük ve günümüzde, 2019 yılı itibariyle nüfusu 205 milyon kadar olan Pakistan, 23 Mart 1956 günü Pakistan İslam Cumhuriyeti adını alacaktı. Hindistan’ın kuzeybatısında Indus Nehri boyunca kuzeyden güneye doğru uzanan Pakistan’ın adı, pak ülke, temiz ülke, ya da temizliğin veya paklığın ülkesi anlamına gelmektedir. Urdu dilinde “pak”, “temiz” anlamına gelmektedir. “Stan” ise, farsça da, “ülke” olmaktadır... Halkı Müslüman bu yeni bağımsız ülkenin doğusunda, daha doğrusu arada duran Hindistan’ın doğusunda, Ganj (GangaNehri’nin deltasında yeralan Pakistan’a ait daha küçük parça, 143 998 kilometre karelik ülke, yaşanan iç savaşın ardından, 16 Aralık 1971 günü bütünden, Batı Pakistan’dan koparak şimdiki Bangladesh adlı ülkeyi oluşturacaktı. Bengalliler’in ülkesi anlamına gelen Bangladesh’in resmi adı, Bangladesh Halk Cumhuriyeti’dir...

 

Yapısında Semitik Arapça, Indo-Avrupai Farsça (Persçe), Indo-Avrupai dil gurubu içinde Indo- Aryan (Irani) diller ailesinden Hindi, aynı guruptan ve kutsal metinlerin yazı dili olan Sanskiritçe etkileri taşıyan, ve ülkenin eski efendileri olan Moğollar’ın (Hindistan Moğol/ Mughal İmparatorluğu, 1526- 1761) kullandıkları Altay dili Moğolca’dan sözcükler almış olan Urdu, bu iki dil, Hindi ve Urdu, Pakistan’da resmi dil konumundadırlar… Hint-Avrupai dil grubu içinde Indo-İrani (Indo-Aryan) dillerden olan Urdu, Hisdistan’ın resmi dili olan Hindi ile yakın benzerlik taşımaktadır. Urdu’nun dışında Pakistan’da Pencabi (Punjabi), Sindhi, Pashto, Balochi ve Brahui dilleri konuşulmaktadır... Hindistan’ın ve Pakistan’ın kuzeyinde bulunan, adı “beş su” veya “beş nehir” anlamına gelen mineral zengini Pencab’ın paylaşılması, Hindistan ve Pakistan arasından -halen sürüp giden- sorunlar yaratmıştır. Pencab nedeniyle iki ülke ilk kez 1948 yılında savaşmıştır ve problem sürmektedir... Pencab’ın (Punjab’ın) nüfusunun yüzde 60 kadarını İslam ve Hindu inancının karışımından oluşan Sikhism inancına bağlı olan ve Sikh olarak adlandırılan halk grubu oluşturmaktadır. Yine aynı bölgede nüfusun üçte biri Hindu inancına bağlıdır. Pencab nüfusunun kalanı ise, İslam dinine ve diğer inançlara bağlı kişilerden oluşmaktadır...

 

Pakistan toplumu Sünni İslam ağırlıklı olmasına, İran halkının ise Şia (12 İmam Şiası) olmasına karşın, 22 Ağustos 1947 günü Pakistan’ı uluslararası arenada tanıyan ilk ülke İran olmuştur. Kanımca bunda, din faktöründen çok, her iki ülkenin de o yıllarda ağırlıklı olarak Britanya’nın etkisinde olmaları rol oynamıştı. Daha önce kısaca anlatılmış olduğu gibi, o yıllarda İran’ın ekonomisi ve politik yaşamı İngiltere’nin kontrolu altındaydı. Alt Kıta büyük Hindistan’ın parçalanıp Pakistan’ın doğuşunda ise, yine başrolü İngiltere oynamıştı. Bu iki ülkenin, İran’ın ve Pakistan’ın en önemli devlet kurumları, ordusu, gizli servisi, ve diğer başka bazı kurumları, İngilizlerin yardımları ile şekillenmişti...

 

Bilindiği gibi, II. Dünya Savaşı’nın ardından, kapitalist-emperyalist dünyanın patronluğu, İngiltere’den ABD’ye geçmekteydi. ABD, kuruluşundan yaklaşık iki ay sonra, 20 Ekim 1947 günü Pakistan ile diplomatik ilişkileri başlatacaktı. Diplomatik ilişkinin başlangıcını, ABD’nin sınırlı bir ekonomik ve askeri yardım paketi izleyecekti. Sözkonusu ilişkiler, süreç içinde Pakistan’ı artan ölçülerde bağımlı hale getirerek gelişecekti... Borçlandırma, ve özellikle askeri yardım, heroin bağımlılığından beter bağımlılık yaratmaktaydı. ABD merkezli tekeller, askeri-endüstri kompleksler tarafından üretilen karmaşık yapıda modern silahlara ve techizata bağımlı hale gelen bir ordunun, bundan kurtulması, ve ülkesinin ulusal yararları yönünde hareket edebilmesi giderek imkansız hale gelmekteydi. Süreç içinde Pakistan, bölgesinde, Güney Asya’da, giderek daha fazla ABD yararları için hareket eden bir ülke haline getirilecekti... Emperyalist çemberi kırmaya, Pakistan’ı kendi ayakları üzerinde durabilen ve ulusal yararları çerçevesinde bağımsız bir dışpolitika rayına oturtmaya çalışan Zülfikar Ali Butto’nun (1928- 79) yaşamı ise, darağacında sonbulacaktı... 

 

Politik istikrarsızlıklar ve savaşlar, Pakistan’ın yakasını hiç bırakmayacaktı. Ülkenin kurucu ilk cumhurbaşkanı olan Muhammed Ali Jinnah’ın 1948 yılında ölümünün ardından yerini almış olan Ali Kağan, 1951 yılında süikaste uğrayarak öldürülecekti. Ülke, 1958 yılına dek sivil bir yönetim altında olmakla birlikte, buna, Batı standartlarında bir “demokrasi” demek olanaksızdı. Zaten o yıllarda ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma bağlı olan ve büyük toprak sahiplerinin toplumsal-politik yaşama egemen olduğu böyle bir ülkede, “demokrasi” de olamazdı...

 

ABD ve Britanya, birtakım eklemelerle NATO’yu doğuya doğru genişletmek, Sovyetler Birliği’ni ve Çin Halk Cumhuriyeti’ni aynızamanda güneyden ve doğudan askeri ve ekonomik bir kıskaç içine almak, sosyalist rejimleri çembere almak düşüncesi ile, 8 Eylül 1954 günü, Manila’da, sekiz ülke arasında atılan imzalarla SEATO’yu (1955- 77) ve yine 1955 yılında da Bağdad Paktı (1958’den itibaren CENTO; 1955- 79) denen örgütlenmeyi oluşturacaklardı. Sözkonusu anlaşmaların, SEATO’nun ve CENTO’nun, bu her iki emperyalist anlaşmanın da içinde olan Pakistan, batıdan güneydoğuya doğru CENTO aracılığıyla genişleyen NATO ile, başta Vietnam olmak üzere Hindiçini’yi, Çin Halk Cumhuriyeti’ni, ve Kore Halk Cumhuriyeti’ni güneydoğudan çembere alan SEATO’yu birleştiren halka konumunda idi. Pakistan’ın bu iki büyük emperyalist askeri-ekonomik birliği birbirlerine bağlayan konumu, ABD nezdinde Pakistan’ın önemini ve dolayısıyla bağımlılığını arttıracaktı...

 

Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da etkisini zayıflatmak, NATO’yu tamamlayan bir anlaşma ile bu ülkeyi güneyden de çembere almak, ve gelişmekte olan Arab milliyetçiliğini geriletmek amaçlarıyla, 24 Şubat 1955 günü İngiltere, Türkiye Cumhuriyeti, İran, Irak ve Pakistan arasında atılan imzalarla Middle East Treaty Organization, veya kısaca “Pağdad Paktı” denen askeri ve ekonomik birlik oluşturulmuştu. Örgütün merkezi, İngiliz kuklası Irak monarşisinin başkenti Bağdad’da olduğu için, bu yapıya kısaca, “Pağdad Paktı” denilecekti. Fakat, General Abd al-Kerim Qasım (Abdul Kerim Kasım, 1914- 63) ve O’nu destekleyen 200 kadar subay eliyle, daha doğrusu bir halk devrimi ile 14 Temmuz 1958’de İngiliz kuklası Irak monarşisi sonlandırılacaktı. Böylece, “Bağdad Paktı” denen NATO uzantısı karşı-devrimci uluslararası birliğin sonu gelecekti. Yerine, Mart 1959’da, ABD’nin de katılımı ile, Irak dışındaki diğer üyelerle, Ankara merkezli olarak CENTO (Central Treaty Organization, 1959- 79) şekillendirilecekti... Daha önce anlatılmış olan Amerikan jeopolitiği, “kenar kuşak” teorisinin pratiğe geçirilmesi olan “Bağdad Paktı” ve devamı CENTO, aynızamanda ABD’nin “Yeşil Kuşak” stratejisinin de ön denemeleri idi...

 

Vġ Nguyên Giáp (1911 veya 12- 2013) komutasındaki Vietnam ulusal güçleri (komünistlerden ve milliyetçilerden oluşan Vietminh), 1953 yılında Dien Bien Phu’da bir savunma hattı oluşturmuş Fransız ordusunu çembere alıp 7 Mayıs 1954 günü neredeyse toptan imha edecekti. Giap, 40 bin kişilik bir güçle Dien Bien Phu’ya giden tüm yolları kesmişti; Vietminh askerleri, çevredeki tepelere ağır topları elleriyle çekerek taşımışlardı (Dien Bien Phu, Kuzey Vietnam’da, başkent Hanoi’nin birkaçyüz kilometre kuzeybatısında, Laos sınırında, dağların arasında bir kenttir.)… Vietnam halkının Fransız sömürgeciliğine karşı sekiz yıldır vermekte olduğu savaş sonlanırken, Vietnam’daki Fransız askeri varlığı da sonbulmuştu. Tüm ABD yardımlarına karşın yenilgiye uğramış olan Fransız ordusu, Dien Bien Phu’da 50 bini aşkın askerinin cansız gövdesini bırakmıştı… Vietminh’in bu büyük zaferinin ardından teleşlanan Washington, SEATO (Sautheast Asia Treaty Organization, 1955- 97) örgütlenmesine öncülük edecekti. SEATO, Australia, İngiltere (United Kingdom), ABD, Fransa, Yeni Zellanda, Filipinler, Tayland ve Pakistan tarafından 8 eylül 1954 günü -Filipinler’in başkenti- Manila’da atılan imzalarla yaşama geçecekti. NATO ile CENTO arasındaki bağlantı halkası Türkiye olurken, CENTO ile SEATO  arasındaki bağlantı halkası da Pakistan olmaktaydı. Her iki ülkeyi de ABD’ye daha fazla bağlayan ve sözkonusu ülkelerin ABD açısından önemlerini daha da arttıran bu durum, Türkiye ile Pakistan’ın başlarına daha büyük yeni belaların açılmasının başlıca nedeni olacaktı. Heriki ülkeyi de yeni yıkıcı ve yüzü geçmişe dönük “İslami” rejimleri geliştiren askeri darbeler beklemekteydi...

 

Sovyetler Birliği’ni güneyinden çeviren CENTO ve bunun doğu istikametinde devamı olan SEATO hattında tek boşluğu Afganistan oluşturmaktaydı. ABD Başkanı Jimmy Carter’in ulusal güvenlik danışmanı Zibigniev Brzezinski’nin  “Yeşil Kuşak Politikası”nı açıkladığı 1977 yılında, Afganistan’da, ülkeyi endüstrileştirmeye çalışan bir yönetim vardı. Sözkonusu ulusal yönetim, toprak reformu ile feodalizmin gücünü kırarak köylülüğü özgürleştirip ülkeyi demokratikleştirmeye ve kadınları özgürleştirmeye çalışmaktaydı. Afganistan yönetimi, 200 bin aileye toprak dağıtmış, ve bu aileleri kooperatifler de birleştirmişti. Bu durum, yüzyıllardır ülkeye egemen olan ağır feodal toplumsal ilişkilere, toprakta köleliğe vurulan ağır bir darbe idi...

 

“Yeşil Kuşak Politikası”nın ilanedildiği 1977 yılından itibaren Afganistan’da giderek yükselen bir eğri izleyen karşı-devrimci terör başlayacaktı. Ülkeye aynızamanda kültürel olarak egemen büyük toprak sahipleri, böyle bir toprak reformunu kabuletmek istemeyecekler, tüm güçleriyle karşı saldırıya geçeceklerdi. Karşı-devrimci saldırı, “kadınları da ortak yapacaklar” kaba yalanıyla başlatılmıştı… Karşı-devrimci feodal unsurların silah ve cephaneleri CIA’dan gelmekteydi… Sözkonusu “Yeşil Kuşak Politikası” tek başına Afganistan ile sınırlı değildi. Pakistan, tüm Ortadoğu ülkeleri, Türkiye, bu politikanın hedefindeydi… Uluslararası ilişkilerde gerilim adım adım yükseltilirken, Pakistan’da ve Türkiye’de göreceli demokratik ve laik rejimler varlıklarını sürdüremezlerdi...

 

Aynı günlerde, Türkiye’de, -daha önce bahsedilmiş olan- gizli NATO kuruluşu “kontra-gerilla”nın veya Özel Harb Dairesi’nin, MİT’in ve CIA’nın denetimi altında yönlendirilen “bozkurt” sembollü faşist örgütler ve diğer yanda yine aynı servisler tarafından yönlendirilen sahte “sol” kahramanlarla aldatılıp “kurtuluşa kadar savaş” yalanıyla uyutulmuş ekstrem “sol” terör gurupları, karşılıklı olarak harekete geçirilmişlerdi. Birkaç yıl içinde silahlı çatışmalarda dört bini aşkın insan yaşamını yitirecekti. Malatya’da, Maraş’ta, Çorum’da Alevi-Sünni çatışmaları kışkırtılacak, kanlı katliamlar yaşanacaktı… ABD’nin “Yeşil Kuşak Politikası” çerçevesinde askeri bir darbenin hazırlıkları sadece Pakistan’da değil, Türkiye’de de başlatılmıştı... Sözkonusu “Yeşil Kuşak Politikası”nın amacı, Sovyetler Birliği’ni sadece güneyinden İslami rejimlerle çembere alıp sıkıştırmak değil, aynızamanda Sovyetler Birliği’ni Basra Körfezi’nin sıcak sularından, Akdeniz’den ve petrol zengini bölgelerden izole etmekti. Sovyetler Birliği güneyin zenginliklerinden izole edilirken, Sovyet petrolüne ve doğal gazına alternatif fosil enerji kaynakları başta olmak üzere güneyin hertürlü doğal zenginliği, ABD ve ABD’nin askeri şemsiyesi altındaki zengin Batı tarafından kolayca sömürülecekti...

 

İslam’ın yeşil bayrağı referans (kaynak) olarak alınıp adlandırılan “Yeşil Kuşak Politikası”, Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarında bir seri islami hükümetin şekillendirilmesi çabası, sadece Sovyetler Birliği’nin çembere alınması ile ilgili olmayıp, daha farklı amaçları da hedeflemekteydi... Biryandan Sovyetler Birliği çembere alınıp boğulmaya çalışılırken, emperyalist merkezlerce üretilmiş birtakım İslamcı ideolojilerin Ortadoğu’da ve Güney Asya’da gelişecek sosyalist ve milliyetçi akımlara karşı barajlar oluşturması hedefleniyordu... Kısacası, sadece Sovyetler Birliği ve kitlelerle bağ kurma yeteneğine sahip bilimsel sosyalist akımlar değil, aynızamanda Arab milliyetçiliği olan Baascılık ve benzeri laik ulusalcı akımlar da “Yeşil Kuşak Politikası”nın hedefleri arasındaydı... Emperyalist merkezlerin güdümündeki birtakım İslami ideolojilerle bilimsel sosyalisy akımların önlerine set çekilmeye çalışılırken, aynı merkezler tarafından planlı olarak şişirilmiş bireysel terörün sahte “sol” karakterleri bayraklaştırılmaktaydı. Bu şekilde yanıltılan emekçi kitleler, özellikle gençlik grupları tuzağa çekilmekteydi. Gençlik grupları kitlelerden kopuk terör sarmalına itilerek yozlaştırılırlarken, anti-demokratik ve anti-laik faşist askeri müdahaleler için “meşru” mazeret üretilecekti...

 

Çok büyük feodal bir aileden, Hindistan’da bir kenti veya bölgeyi yöneten birçeşit kıral veya prens ailesinden, kısaca tanımıyla Raja ailesinden gelen, aynızamanda Kalifornia-Berkeley ve Oxford Üniversitesi diplomaları olan Zülfikar Ali Butto (1928- 1979), 1971-73 yıllarında Pakistan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı, 1973- 77 yıllarında ise ülkenin başbakanlığını yapacaktı. Bu sonderece iyi eğitimli ve yurtsever insan, ülkenin toplumsal-ekonomik yapısında olumlu yönde büyük değişiklikler gerçekleştirecekti... Zülfikar Ali Butto tarafından 1976 yılında genelkurmay başkanlığına getirilmiş olan Zia ül-Hak, “Yeşil Kuşak Politikası”nın ilanedildiği 1977 yılının 5 Temmuz günü, kansız bir darbe ile Zulfikar Ali Butto’yu devirecekti. Butto hapsedilecek, 18 Mart 1978 günü idama mahkum edilecek, ve 4 Nisan 1979’da asılarak idam edilecekti... Böylece Pakistan, sonu belirsiz karanlık bir tünele girmiş olacaktı...

 

Pakistan, 1958- 72 yıllarını askeri diktatörlük altında geçirdikten sonra, Zülfikar Ali Butto’nun 1973’de başlayan başbakanlığı ile göreceli demokratik bir düzene geçmişti... Bombay ve Kalifornia-Bekeley Universiteleri’nde eğitim görmüş olan Butto, aynızamanda Oxford Üniversitesi’nde hukuk eğitimi görmüştü. O, 1953 yılında Pakistan’a döndükten sonra, 1957 yılında, Pakistan’ın Birleşmiş Milletler delegasyonunda görev yapmıştı. Muhammed Eyub Kağan’ın kabinesinde, 1958 yılında, ticaret bakanlığına atanan Zülfikar Ali Butto, 1963- 66 yıllarında dışişleri bakanı olarak görev yapmıştı. Dışişleri Bakanlığı sırasında O, Batı’nın emperyalist merkezlerinden bağımsızlaşma ve Çin ile yakın ilişkiler geliştirme çabası içine girmişti. O’nun bu politikası, CIA, MI-6, ve Pakistan gizli servisi Intern-Services Intelligence (ISI) tarafından kaydedilmiş olmalıydı. Pakistan gizli servisi Intern-Services Intelligence (ISI), İngiliz ordu subayı ve Pakistan ordusu kumandan yardımcısı General R. Cawthome tarafında 1948 yılında kurulmuştu. MI-6’in ve CIA’nın ISI içinde güçlü ellerinin olmaması imkansızdı… (ISI, Pakistan’da bulunan üç istihbarat servisinin en eskisi, en büyüğü, ve en güçlü olanıdır. ISI dışında, 1947 yılında yaşanmış olan Pakistan-Hint savaşının hemen ardından, Pakistan Silahlı Kuvvetleri’nin istihbarat zaafını tamir, ve bilgi toplamanın koordineli olmasını sağlamak amacıyla, Intelligence Bureau [IB] ve ayrıca Military Intelligence [MI] kurulmuştur)...

 

Hindistan ile Pakistan arasında 1965 yılında yaşanan savaşın ardından, Kashmir sorunu nedeniyle hükümeti terkedecek olan Zülfikar Ali Butto, Aralık 1967’de Pakistan Halk Partisi’ni (Pakistan People’s Party, PPP) kuracak ve yönetecekti... Eyub Kağan rejimini diktatörlükle suçlayan Butto, 1968- 69 yıllarında hapse atılacaktı. Eyub Kağan rejiminin General Aga Muhammed tarafından devrilmesinin ardından, 1970 yılında yapılan seçimlerde Butto’nun partisi, Batı Pakistan’da birinci parti olacaktı. Doğu Pakistan’ın (Bangladesh) 16 Aralık 1971 günü Batı Pakistan’dan koparak bağımsız bir devlet haline gelmesinin ardından, 20 Aralık 1971 günü Yahya Kağan devrilecekti. Yahya Kağan tarafından ev hapsine mahkum edilmiş olan Zülfikar Ali Butto, Batı Pakistan’da yapılan seçiminin galibi olacaktı. O, devrilen Yahya Kağan’ın görevini devralacak, ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanı olacaktı...

 

Yeni cumhurbaşkanı olarak Zülfikar Ali Butto’nun ilk işin, bazı kilit endüstrileri millileştirmek ve büyük toprak sahibi ailelere ağır vergiler yüklemek olacaktı. O, Butto, ilk ağızda, 1972 yılında, demir-çelik endüstrisini, petrokimya endüstrisini, çimento endüstrisini, ve elektriğe ait endüstrileri millileştirecekti. Bu yapmış olduğu millileştirmelere parelel olarak Butto, işçi haklarını iyileştiren, ve sendikaları güçlendirecek olan yasal değişiklikler getirecekti. İşçi ücretleri yükselecekti. Çok güçlü feodal bir aileden gelen Butto, tüm bunları yurtseverlik duygularıyla yapmıştı. .. Yine O, Butto, 28 Kasım 1972 günü, Kanada ile işbirliği halinde, Karachi’de, ülkenin ilk atom reaktörünü kurdurtacak, nükleer enerjiyi geliştirme programı başlatacaktı. O’nun bu adımını, atom bombası geliştirme programı izleyecekti. Kısacası, Pakistan’ın günümüzde sahibolduğu atom bombası için ilk adımı Butto atmıştı...

 

Butto, Pakistan’ın doğusunda, Hindistan ve Kasmir sınırında bulunan Pencab (Punjab) bölgesinde yaşanan polis grevini bastırmayı reddeden ordu kumandanlarını görevden alacaktı... Yine Butto, 14 Nisan 1972 günü Ulusal Meclis’i toplayacak ve kanun yapıcılara yeni anayasa yapma görevi verecekti. Yeni anayasa 1973 yılında yürürlüğe girecek ve Cumhurbaşkanlığı kurumu eski gücünü, diktatörlük dönemlerine özgü gücünü tamamen yitirecekti... Cumhurbaşkanlığı kurumunu sembolik duruma getiren 1973 Anayası’nın ardından Butto, ülkenin başbakanı olacaktı...

 

Aynı yıl, 30 Mart 1973 günü, darbe girişiminde bulundukları gerekçesi ile 59 subay tutuklanacaktı. Butto, olayı araştırması için kurulan askeri mahkemenin başkanlığına Tuğgeneral Muhammed Zia-ul-Hak’ı tayinedecekti. Aslında bu, “kediye ciğer emanet etmek” gibi birşeydi ama, Butto bunu bilemezdi. Ne askeri bürokrasiyi, ne gizli servis ISI’yi O, Butto oluşturmuştu. Anlaşılan ISI, çoğu modern servis gibi tamamen hükümetin kontrolu dışında yabancı ortakları ile birlikte kendi başına çalışmakta, hertürlü karanlık komplonun merkezi olmaktaydı… Vaktiyle özellikle Londra tarafından şekillendirilip infilitre edilmiş bu kurumları, orduyu, polisi ve ISI gibi servisleri öyle kolayca denetim altına alabilmek pek mümkün değildi. Bunların içlerinde, anlaşılan, satınalınmaya, ihanete müsait çok unsur vardı. Butto, sözkonusu kurumlar üzerinde tam bir denetim kurmadan, ya da bunların alternatiflerini yaratmadan, programını idealistce tüm hızıyla sürdürmeye çalışıyordu...

 

Çok büyük toprak sahibi feodal bir aileden gelmekle birlikte O, Butto, toprak sahipliğini sınırlandıracak, ve topraksız köylüleri toprakla buluşturacak bir reformun müjdesini verecekti. Butto’nun 1972 yılında duyurduğu toprak reformu programına göre, 4 (dört) bin kilometre karenin üzerindeki topraklar sahiplerinden alınacak ve köylülere dağıtılacaktı. Pakistan Halk Partisi’nin (PPP) kendi Webb Sayfası’nda verilen bilgilerden aktaracak olursak, Aynı yıl (1972) gerçekleşen toprak reformuna göre, kişilerin sulanabilir topraklarının üst sınırı 150 akre (0,61 kilometre kare) ve sulanamaz topraklarının üst sınırı ise 300 akre (1,2 kilomete kare) olarak tesbit edilecekti... Yine Butto, Kamu Yönetimi’ni demokratikleştirme adımları atacaktı. Rüşvet yedikleri gerekçesi ile 2 bini aşkın kamu görevlisi işlerinden atılacaklardı.  

 

Hindistan’ı ziyaret edecek olan Butto, Başbakan Indria Gandhi ile anlaşacaktı. İki ülke arasında yapılan “Simla Anlaşması” ile Butto, 93 bin Pakistanlı savaş esirinin ülkelerine dönme sorununu ve bir miktar da toprak sorununu cözecekti. Yine Butto ve Gandhi, Kashmir sorununu karşılıklı görüşmelerle barışçı biçimde çözme kararını alacaklardı... Butto, Batı’dan, özellikle ABD’den bağımsızlaşacak bir dışpolitika çizgisi geliştirmekteydi. O, Arab ülkeleri ile ilişkileri güçlendirirken, 21 Mayıs 1951 günü Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk ülkeler arasında olan Pakistan’ın, Çin ile zaten varolan ilişkilerini geliştirecekti. Butto, Çin ile Pakistan arasında stratejik ortaklık kuracaktı. Tüm bunlar ABD tarafından kolay kabuledilebilir yaklaşımlar değildi...

 

Hindistan’ın atom bombası üretme programı, Butto’yu aynı yola, atom bombası üretmeye zorlamıştı... Hindistan, 1974 yılında, Pakistan’ın doğu sınırına yakın bir yerde atom bombası deneyi yaptığı zaman, Butto, Pakistan’ın “müttefiki” ABD’nin Hindistan’a tepki vermesini, ekonomik ambargo uygulamasını istemişti. Buna karşın, -Richard Nixon (1969- 74) ve hem de Gerald Ford (1974- 77) dönemlerinin- ABD Dışişleri Bakanı olan Henry Kissinger (1923-), Pakistan’ın Washington büyükelçisine, “Bu durumla yaşamayı öğrenmeleri gerektiğini...”, söylemişti. Çünkü, Çin devriminden (1949) sonra ilk kez 1971 yılında Çin’i gizlice ziyaret edip 1972’de Nixon’un resmi Çin ziyaretini ayarlıyaran, Çin-ABD ilişkilerini başlatıp geliştirirken, Çin-Sovyet çelişkisini derinleştirme politikası izleyen Kissinger, aynızamanda Çin’e karşı Hindistan’ı güçlendirme politikası izlemekteydi. İleride, Hindistan’ın atom bombasını geliştirirken,  ABD’nin Ortadoğu’daki eli İsrail’den destek aldığı açığa çıkacaktı...

 

Vietnam’da savaşı tırmandırtan, bu ülkede 3 ile 5 milyon kadar insanın ölümüden sorumlu olan, aynızmanda 1970’li yılların başında Kamboçya’yı gizlice bombalatarak bu ülkede de en az 600 bin kişinin ölümünden ve 2 milyon kadar insanın göçünden sorumlu olan, Kamboçya’da gerçekleştirdiği operasyonları ile 1975 yılında Pol Pot’un iktidara gelmesine zemin hazırlayan ve Pol Pot önderliğindeki katliamcı “Kızıl Kmer” iktidarını destekleyen Henry Kissinger, aynızamanda Sovyetler ile imzalanan SALT I anlaşmasında da rol oynayarak, “barışcı” maskesi takacaktı. ABD’nin yenilgisi ile Vietnam savaşının sonlandığı 1973 yılında, “savaşı sonlandıran adam” rolünde, 1973 yılının “Nobel Barış Ödülü”, Kissinger’e verilecekti. “Nobel Barış Ödülü”nü Kissinger gibi birisine vermiş olan Norveç Nobel Komitesi, sanki insan soyu ile dalga geçmekteydi. Dünyamız, insanlık, işte böyle ikiyüzlü moralsiz yaratıkların kontrolu altındaydı…

 

Butto, Kissinger gibiler tarafından yönetilen ABD’ye güvenilemiyeceğini bilecek kadar akıllı, iyi eğitilmiş bir aydındı. Yine O, ülkesini seven birisiydi. Doğal olarak Butto, aynı ittifaklar sistemi içinde olsa da, Washington’dan bağımsızlaşan, ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir Pakistan yaratma çabası içine girmişti. Fakat malesef O, bu haklı çabasını yaşamı ile ödeyecekti. Çünkü O, ne askeri bürokrasiyi, ve ne de gizli servis ISI’yi gerçek anlamı ile kontrolu altına alabilmiş değildi... Ayrıca Kissinger, “Nükleer bir hindistan ile yaşamaya alışmalarını” salık vermenin ötesinde, 1976 yılında Butto ile yaptığı görüşmede, Pakistan’ın atom bombası üretme çabasını kastederek, “Eğer silah araştırmalarına devamedecek olurlarsa, kendisinden (Butto’dan) korkunç bir örnek üreteceklerini”, söyleyip, Butto’yu açıkça tehdit etmişti. Butto’nun Kissinger’e yanıtı, “Ülkemin, ve ülkemin halkının hatırı uğruna bu şantajın ve tehdidin karşısında boyun eğmeyeceğim!”, biçiminde olmuştu...

 

Kissinger’in sözkonusu tehdidinin ardından Butto, dışpolitika rotasını, -Yugoslavya’nın, Tito’nun başını çekmekte olduğu- “Bağlantısız Ülkeler” grubundan yana çevirecekti... Ayrıca O, Butto, ülkeyi endüstrileştirme programı çerçevesinde, iktidara gelir gelmez, 1970’li yılların başında, devasa bir çelik endüstrisinin kurulması işini başlatmış, ve günümüzde ülkenin ikinci büyük limanı olan “Kasım Limanı”nı kurmuştu. Pakistan’ın önceki başkenti ve Sindh bölgesinin başkenti Karachi’de, Hint Okyanusu’nun uzantısı olan Arab Denizi kıyısında bulunan “Kasım Limanı”, ülke ihracatının ve ithalatının yüzde 60 kadarını gerçekleştirdiği gibi, Pakistan’ın otomotiv endüstrisinin yüzde 80 kadarı da burada yoğunlaşmıştır... Başbakan olarak 1974 yılında Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ve bu ülke ile sıcak ilişkiler geliştirme girişiminde bulunan Butto, sözkonusu çelik endüstrisi için Sovyetler Birliği’nden teknolojik yardım alacaktı. Sovyetler, Pakistan’ın eksiksiz devasa bir çelik endüstrisine sahibolmasına, ve yolladıkları uzmanlarla üretimin başlatılmasına, ve Pakistanlıların kaliteli çelik üretimi tekniğini öğrenmesine yardımcı olacaklardı...

 

Başbakan olarak Butto, daha da ileri gitmiş ve 1 Ocak 1974 günü tüm bankaları millileştirmişti. Bu eyleminin ardından O, un, pirinç, ve pamuk değirmenlerini millileştirecekti. Sözkonusu bu sonuncu millileştirmeler, daha çok orta ölçekli işletmeleri kapsamaktaydı. Butto, bu orta ve küçük işletmeleri millileştirme işinde umduğu başarıyı pek sağlayamayacaktı... Butto’nun sosyalist reformları çağrıştıran tüm bu yaptıkları, uluslararası mali-sermaye çevreleri, Londra ve Washington gibi merkezler ve yerli üst sınıflar için kolay affedilebilecek işler değildi. Butto’nun giderek artan düşmanları, şimdilik sessiz ve derinden gitmekte ve uygun fırsatı kollamaktaydılar. Pakistan gibi ataerkil kültürün egemen olduğu, ayrıca etnik ve dini çelişkilerle yüklü bir ülkeyi istikrarsızlaştırmak okadar zor değildi...

 

Butto’nun başı, daha baştan, ülke nüfusunun yüzde 5 kadarını oluşturan ve güneyde yaşıyan Baluci (Baloch) milliyetciliği ile dertteydi. İçinde göçebeliğin ve feodal toplumsal yapının ağır bastığı bu halkın toplam nüfusunun yüzde 20 kadarı İran’ın güneydoğusundan, yüzde 70 kadarı da Pakistan’ın güneyinde yaşamaktaydı ve yaşamaktadır...  Yine Butto’nun başı, ülke nüfusunun yüzde 20 kadarını oluşturan Sindhi milliyetçiliği, ve nüfusun yaklaşık yüzde 10 kadarını oluşturan Pashtun (Patan) milliyetciliği ile dertteydi. Pakistan’da dikkate alınması gereken beş etnik grup yaşamaktaydı ve yaşamaktadır...

 

ABD dışpolitikasını yönlendirmek amacıyla 1922 yılında en büyük mali-sermaye güçlerinin temsilcileri tarafından kurulmuş olan ve Truman’ın ardından gelen tüm -Cumhuriyetci ya da Demokrat- ABD başkanlarını önceden belirlemiş olan CFR (Council on Foreign Relations) adlı örgütlenmenin -aynen Kissinger gibi- yöneticilerinden olan Zibigniev Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı açıkladığı 1977 yılı, Zülfikar Ali Butto için sonun başlangıcı olacaktı...

 

İçinde Ortadoğu’nun da olduğu geniş bir alanı, halkı Müslüman tüm ülkeleri kapsamakla birlikte, “Yeşil Kuşak Politikası”nın odağında, Afganistan durmaktaydı. Afganistan’da sürecek provokasyonlar, ve bu ülkedeki karşı-devrimci güçlerin desteklenebilmeleri için stratejik önem taşıyan yer ise Pakistan coğrafyası idi... Washington-Londra hattı tarafından, CIA ve CIA’nın Pakistan’da bulunan ortağı ISI (Intern-Services Intelligence) tarafından kontrol edilmesi kolay olmayan, bağımsız bir dışpolitika çizgisi izleyen ve sosyalist ülkelere özgü millileştirmeler yapan Zülfikar Ali Butto ve göreceli demokratik işleyişi olan bir Pakistan, Afganistan’da planlanan kirli işler için uygun bir üs değildi. Afganistan’da çevrilecek dolaplar ve yapılacak kışkırtmalar için, Washington’a sorun çıkartmayacak ve Pakistan’ı hızla kökten dinciliğe sürükleyerek toplumu sürüleştirecek askeri bir diktatöre gereksinim vardı... Ayrıca Butto’nun dışpolitikası, kamulaştırmaları, nükleer programı, Londra-Washington hattını sonderece rahatsız etmişti ve etmekteydi. Kısacası, Washington ve Londra, Zülfikar Ali Butto’yu istemiyordu...

 

Butto’nun idamına dek uzanacak süreç, Ulusal Halk Partisi’nin (NAP) sert muhalefeti ve Balucistan’da gelişen olaylarla başlayacaktı... CIA, Pakistan’da Butto rejiminin sonunu getirecek politik destabilizasyonu yaratması amacıyla, -26 Ağustos 1941 doğumlu- İslam Cemaatı (Jamaat-i-Islami, JI) adlı kökten dinci partiye 1977 yılında büyük para yardımı yapacaktı... Ayrıca bizzat CIA tarafından organize edilmiş Tehreek Nizam-e-Mustafa (Mustafa’nın Yasalarını Getirme Hareketi) adlı -daha küçük- köktendinci politik partiye de CIA paraları akacaktı. “Seçilmiş kişi” anlamına gelen Mustafa adı ile Peygamber Muhammed kastedilmekteydi. “Peygamber Muhammed döneminin yasalarını geri getirme” vaadi yapan parti, bizzat CIA tarafından kurulmuştu… Sözkonusu köktendinci partilerin her ikisi de Pakistan’da sadece Şeriat yasalarının uygulanmasını istemekteydiler. CIA’nın “Peygamber Muhammed düzeninin Pakistan’a gelmesini” istemesi, herhalde ABD Başkanı’nın ve CIA Direktörü’nün “hidayete erdikleri” (“doğru yolu buldukları”) anlamına gelmiyordu. Tüm bunlar, Beyaz Saray’ın ve CIA’nın, Butto’nun endüstrileşme, Pakistan’ı bilimle buluşturma ve ülkeyi demokratikleştirme yolundan çıkartılması için yapmış olduğu planlardı. Başka türlü Pakistan’ı güvenli bir üs olarak kullanabilmek ve sömürebilmek olanaksızdı... Yukarıda adı geçen NAP ve son olarak anılan iki parti, ve daha birsürü benzer özelliklere sahip irili-ufaklı partiler, Genral Zia ul-Hak’ın askeri darbesini, ve ülkeyi İslamlaştırma politikasını destekleyecekti...

 

Butto’nun partisi olan iktidardaki Pakistan Halk Partisi (Pakistan’s Peoples Party, PPP), kazanmış olduğu 1970 seçimlerine giderken, ne dini ve ne de milliyetçi söylemleri kullanmıştı. Butto, ekonomik programını, ülke ekonomisi için yapacaklarını önplana çıkartmıştı. Fakat artık O’da, Butto’da, askeri darbe ile devrilmeden kısa süre önce, ülkede pompalanan ve gelişen İslami akımları farkedecek, ve popülist bir anlayışla bunları kendisine göre yorumlayarak İslam’ı kullanma yoluna girecekti. Bu bir ölçüde dini politikaya alet eden yeni propoganda yöntemi ile O, kitle desteğini kaybetmemeye çalışacaktı. Ülkede gelişmekte olan CIA destekli köktendinci İslami akımlar Butto’nun partisini de inancı politikaya alet etmeye zorlamıştı...

 

Butto’nun partisi PPP, 1977 yılı seçim bildirgesinde, “Muhammed’in ve İslam’ın eşitliği” söylemini kullanacaktı. Butto, “İslami sosyalizm” diye bir terime sarılacak, giderek “İslamlaşan” toplumun gözünde politik çizgisini daha kabuledilir hale getirme mücadelesi verecekti... Yine O, 1 Temmuz 1977 günü, Cuma günlerini resmi tatil günleri olarak ilanedecekti. Fakat O’nun bu adımları, ne bilinçli olarak pompalanan politik istikrarsızlığı ve ne de 5 Temmuz 1977 günü Zia ul-Hak tarafından gerçekleştirilecek askeri darbeyi engelleyebilecekti... Çünkü, Pakistan’da yaratılan politik istikrarsızlığın gerisinde duranlar için Butto’nun söylemleri değil, sosyalizmi çağrıştıran ekonomik reformları önem taşımaktaydı. CIA ve yerli ortakları, bu işe, Butto iktidarına bir son vermek ve Pakistan’ı Afganistan’a yönelik provokasyonlarda kullanmak istiyorlardı...

 

Yakınındaki bazı politikacılar, 1974 ve 1976 yıllarında, fikir ayrılıkları gerekçesi ile Butto’yu terkedeceklerdi. Butto’nun Pakistan Halk Partisi (PPP) içinde Butto’ya karşı muhalefetin başını çeken Ahmed Rıza Kasuri’nin 1974 yılında öldürülmesi, olayları büyütecekti. Önceki Pencab (Punjab) Valisi ve PPP’nin öndegelen liderlerinden Gulam Mustafa Khar’ın Butto’ya yönelik protesto çağrısı, ülkenin kuzeybatı bölgesinde ve Balucistan’da yankı bulacaktı. Buralarda politik istikrarsızlık, toplumsal kargaşa yükselecekti. Bölgeye 100 bin kişilik askeri birlik yollanacak, ve olaylar sırasında birçok sivil yaşamını yitirecekti. Butto’ya karşı muhalefet yürüten 9 (dokuz) siyasi parti birleşecek ve 8 Ocak 1977 günü “Pakistan Milli Birliği”ni (PNA) kuracaklardı...

 

Kendisine karşı örgütlenerek gelişen bu muhalefet ve üretilen politik kriz karşısında Butto, “Pakistan Milli Birliği”nin kuruluşunun hemen ardından, aynı yıl, 1977 yılı başında seçimlerin yapılmasını isteyecekti. PNA, Butto’yu devirebilmek için tüm gücüyle seçimlere asılacaktı ama, 7 Mart 1977 günü gerçekleşen seçimleri, Butto’nun başında olduğu Pakistan Halk Partisi (Pakistan People’s Party, PPP), büyük bir çoğunlukla yeniden kazanacaktı. Bunun üzerine, “Pakistan Milli Birliği” (PNA), “seçimlerde hile olduğu” gürültüsü ile şiddetli bir saldırı başlatacaktı. Ülkede bilinçli ve planlı bir politik destabilizasyon yaratılacaktı...

 

PNA, Butto hükümetinin gayrimeşru olduğunu ilanedecekti. Aralarında Molla Maududi’nin de bulunduğu köktendinci İslamcı liderler, Butto’nun devrilmesi için çağrılar yapmaya başlayacaklardı. Butto’nun danışmanlarından Mubaşir Hasan, bir darbeyi engellemek amacıyla PNA liderleri ile görüşüp uzlaşma yolları bulmaya çalışacaktı ama, kökten dinci İslamcı liderler, Mubaşir Hasan ile görüşmeyi reddedeceklerdi... Vaktiyle Pakistan’ın ayrı bir devlet olarak doğuşunu sağlamış olan Müslüman Birliği (Muslim League) adlı örgüt te olayların içine karışacaktı. Müslüman Birliği’nin (Muslim League’nin) içinde ortaya çıkan aşırı tutucu bir guruplaşma, bu örgütte parçalanmaya yolaçacaktı. Güvenlik güçlerinin sözkonusu aşırı uca yönelmeleri, olayları büyütecekti. Sonuçta, Butto’nun Halk Partisi (PPP), Pakistan’ın -kuzeyde Hindistan sınırına yakın- en büyük kenti ve aynızamanda Pencab (Punjab) bölgesinin başkenti Lahor’da (Lahore’de) kontrolu yitirecekti...

 

Butto’nun PNA liderleri ile uzlaşma, meclisleri (Ulusal Meclis, Senato ve Bölgesel Meclisler) dağıtarak yeni seçimlere gidilmesi yönündeki çabaları sonucu, 8 Haziran 1977 günü anlaşmaya varılacak ve yeni seçimlerin 8 Ekim 1977 günü yapılması kararlaştırılacaktı. Bu karara karşın olaylar durmayacaktı... “Pandora’nın kutusu” bilinçli olarak çoktan devrilmişti. Kissinger’in 1976 yılında Butto’ya yöneltmiş olduğu, “kendisinden (Butto’dan) korkunç bir örnek üretecekleri” üzerine tehdidi, yaşam bulmaya başlamıştı... Sonuçta, 5 Temmuz 1977 günü, General Zia ul-Hak, sıkıyönetim ilanedecek, Ulusal Meclis’i, Senato’yu, ve Bölgesel Meclisleri iptal ettiğini duyuracaktı...

 

Pencab (Punjab) bölgesinin güneyinde ve ortasında kurulu büyük Multan kentinde 1975 yılında yaşanan olaylar sırasında Zırhlı Tümen’in kumandanı olan Genral Zia ul-Hak, Başbakan Butto’nun karşısına çıkmış ve elini Kuran’ın üzerine basarak yemin etmişti. Zia ul-Hak, “Siz Pakistan’ın kurtarıcısısınız, ve size bütünüyle sadık olarak biz onu sizden ödünç aldık!”, diye Kuran üzerine yemin etmişti... Bu yeminin ardından Başbakan Zulfikar Ali Butto, çok daha öndegelen birçok general bulunmasına karşın, 1 Mart 1976 günü, Zia ul-Hak’ı ordu kumandanlığına atamıştı... Yukarıda özetlenmiş olan politik krizden yararlanan “çiçeği burnunda” ordu kumandanı Zia ul-Hak, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- 5 Temmuz 1977 günü yönetime elkoyacaktı…

 

Olağanüstü hal yasası ilanedecek olan Zia ul-Hak, vaktiyle Kuran’a elbasarak sadakat sözü vermiş olduğu Butto’nun ve tüm kabine üyelerinin tutuklanıp hapse atılmaları emrini verecekti... Butto ve başta Mubaşir Hasan olmak üzere PPP’nin (Pakistan People’s Party’nin) yönetici kadroları, darbenin gerçekleştiği 5 Temmuz 1977 günü tutuklanacaklardı. Butto, 28 Temmuz günü serbest bırakılacak, 3 Eylül 1977 günü yeniden tutuklanacak, 13 Eylül günü yeniden serbest bırakılacak ve sonunda 17 Eylül 1977 günü tutuklanıp birdaha bırakılmamak üzere hapse atılacaktı. Ayrıca Butto, kabine üyeleri, ve PPP, gelecek seçimlere katılmaktan menedilecekti...

 

Gelecek üç ay içinde Ulusal ve Bölgesel Meclisler için seçim yapılacağını duyuran askeri darbe lideri Zia ul-Hak, anayasanın kaldırılmadığını ama, askıya alındığını ilanedecekti. Daha sonra yine O, halkın çoğunluğunun talepleri doğrultusunda seçimlerin ertelendiğini ve politikacılar için süresi belirsiz bir sürecin başladığını bildirecekti. Anlaşılan Zia ul-Hak, önce birşey söylüyor veya yapıyor, ardından, Amerikalı danışmanlarının taleplerine uygun olarak karar değiştiriyordu... Darbe ile birlikte PNA üyelerinden göstermelik bir hükümet kurulmuştu...

 

Hukuken kabuledilemez bir mahkeme, daha doğrusu tiyatro sahnesi kurulacak ve 24 Ekim 1977 günü, sahnelenecek yargılama oyunun açılışı yapılacaktı. Senaryosu darbeciler ve gerisindeki emperyalist merkezler tarafından yazılmış olan “Butto’nun yargılanması” oyunu başlayacaktı... Federal Güvenlik Güçleri’nin başındaki Mahmud Mesud, Butto aleyhine tanıklık yapacaktı. Bu satınalınmış tanık, 1974 yılında yaşanan olaylar sırasında Butto’nun, muhaliflerini öldürttüğünü söyleyecekti. Kışkırtılmış olaylar sırasında yaşamını yitirmiş olanların tüm sorumlulukları Butto’nun omuzlarına yüklenecekti…

 

Sonuçta Butto, Mart 1974’de, “muhaliflerini ve Ahmed Rıza Kasuri’yi öldürtmekten” sorumlu gösterilecekti. Lahor (Lahore) Yüksek Mahkemesi’nin kararı ile suçlu ilanedilen Butto, 18 Mart 1978 günü ölüme mahkum edilecekti. Butto’nun Yüksek Mahkeme’ye gelen duruşması, 23 Aralık 1978’de onaylanıp tamamlanacaktı. Zia ul-Hak, infazın durdurulması için yapılan başvuruları geri çevirecek, idam kararını onaylayacaktı. Uluslararası tepkilere ve ülkedeki hukukcu örgütlerinin protestolarına karşın, seçimle iktidara gelmiş olan Başbakan Zülfikar Ali Butto, 4 Nisan 1979 günü asılarak idam edilecekti...

 

Eğer Londra ve Washington bu idama karşı çıksalardı, Butto sağ kalabilirdi ama, Butto’nun yokolmasını isteyenler zaten onlardı. Bu merkezlerin O’nun idamına karşı çıkmaları olanaksızdı. Fakat onlar yine de “demokrasi” aşığı rolünü oynamayı, “demokrasi getirmek” söylemiyle ülkeleri yerlebir etmeyi sürdüreceklerdi...

 

Sözkonusu merkezlerin, Washington’un ve Londra’nın, darbeci General Zia ul-Hak’ın arkasında oldukları, Butto’nun yokedilmesinde asıl merkez rolünü oynadıkları, darbenin ardından Pakistan’a akmaya başlayan milyarlarca dolardan da kolayca anlaşılacaktı… Afganistan üzerinde oynanan oyunda CIA- ISI işbirliği, Butto’ya karşı örgütlenmiş olan askeri darbenin asıl mimarlarını işaret etmekteydi... ABD, 1972- 79 yıllarında, yani sekiz yıl içinde Pakistan’a 1,1 milyar dolar ekonomik yardım ve 2,9 milyon dolar askeri yardım yapacaktı. Ekim 1980’de Zia ul-Hak’ın ABD’yi ziyaretinin ardından, 1981 yılında ABD, sadece bir yıl içinde Pakistan’a 3,2 milyar dolarlık askeri ve ekonomik yardım yapacaktı. ABD, 1980’den 1990’a dek, Pakistan’a 3,1 milyarı ekonomik, 2,19 milyarı askeri olan toplam 5 milyar dolarlık yardım yapacaktı. Saqlain Imam’ın yazdığına göre, ABD’nin 1979 yılında Pakistan’a ekonomik gelişme yardımı yılda 60 milyon dolar civarında iken, 1980’li yılların ortalarında bu yardım yılda 600 milyon dolara yükselecekti. Diğer yandan Britannica’ya göre, 1987- 92 yıllarında ABD’nin Pakistan’a yardımı yılda 4,2 milyar dolar olacaktı...  Ayrıca ABD yönetimi, 1982’de, Pakistan’a en gelişmiş F-16 savaş uçaklarının verilmesi kararını alacaktı. Zia ul-Hak, 1982 yılı içinde ABD’yi yeniden ziyaret edip Başkan Reagan ile görüşecek, ve modern F-16 jet savaş uçakları ile birlikte ağır savaş malzemeleri alacaktı. Yalnız ABD, Pakistan’ın nükleer programından halen rahatsızdı...

 

Zia ul-Hak, Mayıs 1943’de, İngiliz Hindistan Ordusu’nun bir suvari alayında askerliğe ilk adımı atmıştı. Pakistan’ın bağımsız bir devlet olması ile birlikte O, yeni kurulan Pakistan Ordusu’na binbaşı rütbesiyle katılmıştı. O, 1962- 64 yıllarında, Kansas’ta, ABD Ordusu’na ait Fort Leavenworth Kumanda ve Genel Kurmaylık Koleji’nde eğitim görmüştü. (“Alp Arslan Türkeş” adını kullanan ırkçı faşist Hüseyin Feyzullah’da Kansas’ta, askeri akademi de “kontra-gerilla” veya “kural dışı harb” eğitimi almıştı.) Hindistan ile Pakistan arasında 1965 yılında yaşanmış olan savaş sırasında Zia ul-Hak, tank birliği kumandanlığı yapmıştı. Zia ul-Hak, 1967- 70 yıllarında, Tuğgeneral rütbesi ile Ürdün Ordusu’nun eğitimine yardımcı olmuştu. Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi(PFLP) adlı örgütün bir eyleminin ardından Ürdün Kral Hüseyin’in 16 Eylül 1970 günü olağanüstü hal ilanederek Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (PLO) saldırması ile başlayan ve katliama uğrayan Filistin örgütleri tarafından “Kara Eylül” olarak adlandırılan içsavaş sırasında Zia ul-Hak, 2nci Ürdün Tümeni’ne kumanda etmişti. Kısacası, Zia ul-Hak’ın eline yoksul Filistin halkının kanı bulaşmıştı... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Zia ul-Hak, 1973 yılında, Multan’da, Tümgeneral rütbesi ile 1nci Zırhlı Tümen’in kumandanlığına getirilmiş ve 1975 yılında aynı kentte yaşanan olaylar sırasında Başbakan Zülfikar Ali Butto’ya bağlılık yemini etmişti...

 

Zia ul-Hak, 5 Temmuz 1977 günü askeri darbeyi gerçekleştirirken şunları söyleyecekti: “Pakistan’ın İslam adına kurulmuş olduğu kanıtlıdır, ve bundan sonra da ancak İslam’a dayanarak varlığını sürdürebilecektir. Bu nedenle ben, ülke için asıl gerekenin İslami bir rejim olduğunu düşünüyorum.” Evet, görüldüğü gibi, Zia ul-Hak ile birlikte Pakistan’ın gireceği karanlık tünel, bu cümlelerle kafalara kazınmaktaydı. Afganistan toplumunun içine sürükleneceği sonu belirsiz çok daha karanlık tünel için Pakistan lokomotif rolünü, provokasyonların ve karşı-devrimci feodal unsurlara yapılan yardımların merkez karargahı olma rolünü oynayacaktı. Zbigniev Brzezinski’nin 1977 yılında ilanetmiş olduğu “Yeşil Kuşak” politikası, ilk meyvalarından birisini vermekteydi...

 

Zia ul-Hak, 16 Eylül 1978 günü, ülkenin Cumhurbaşkanı olacak ve iktidarını perçinleyecekti. O, 17 Ağustos 1988 günü bir sabotaj sonucu düşürülecek olan uçağı ile yaşamını yitireceği güne dek, tam on yıl bu makamı işgal edecekti... Zia ul-Hak, 27 Ağustos 1983 günü, “Kutsal” Kuran ve Sünni inancı esas alınarak İslami temeller üzerinde yükselen bir devlet yapısı için adım atacaktı. Aynı tarihte O, Zia ul-Hak, İslami ideoloji ile yönlendirilen bir yönetim tarzı hazırlaması amacıyla bir İslam Meclisi oluşturacaktı. Sözkonusu İslam Meclisi, “başkanlık sistemi”ne dayanan bir yönetim kurulmasını, bir yüksek İslami meclis ve bir de Müslüman olmayan azınlıkların temsilcilerinden oluşan meclis kurulmasını önerecekti. Aynı İslam Meclisi’in önerisine göre, yüksek yetkilere sahip Cumhurbaşkanı, 40 yaşını doldurmuş, fiziki ve mental olarak sağlıklı, İslami konularda bilgili, ve inanmış bir Müslüman olmalıydı... Yukarıdaki paragraflardan birinde adı geçmiş olan Jamaat-i-Islami (JI), Zia ul-Hak’ın hazırladığı diktatörlük senaryosunda, bu kirli işlerinde O’na yardımcı olacaktı...

 

Zia ul-Hak, 19 Aralık 1984 günü, ülkeyi İslamlaştırma programına yardımcı olması amacıyla bir referandum örgütleyecekti. Sözkonusu referandum sırasında halka iki sual sorulacaktı. Birinci sual, gelecek beş yıl için halkın Zia ul-Hak’ı ülkenin Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyip istememesi üzerineydi. Referandumun ikinci sorusunda ise, halkın şeriat isteyip istemediği sorulmaktaydı. Muhalefete göre bu yapılan, güvenilirliği ve hukuken geçerliliği olmayan hileli bir referandum idi. Sonuçta, oyların yüzde 95’i aşkını Zia ul-Hak’tan yana çıkacaktı. Sonuçta O, aynızamanda Beyaz Saray’ın da istemi olan taleplerini elde edecekti. Yalnız, bu hileli referanduma katılım çok düşüktü; katılım, yüzde 10- 15 civarındaydı. Kısacası, yüzde 95’i aşan evet oyunun bir değeri yoktu...

 

Artık ülkenin “seçilmiş” cumhurbaşkanı olan Zia ul-Hak, Şubat 1985’de, politik partilerin katılımlarına izin verilmeyen bir seçim örgütleyecekti. Sözkonusu düzmece seçimle oluşan Ulusal Meclis’ten, bizzat Zia ul-Hak tarafından kukla bir başbakan atanacaktı... Politik partilerin katılmamış oldukları bu seçim, Zia ul-Hak’ın iktidarını ve hükümetini meşrulaştırma amacı taşımaktaydı. Diğer yandan Zia ul-Hak, anayasal değişiklikler yaparak Cumhurbaşkanlığı kurumunun yetkilerini, gücünü arttıracaktı. Cumhurbaşkanı olarak O, Ulusal Meclis’i dağıtma ve ayrıca aynı meclis içinde bir başbakan tayinetme yetkilerini eline alacaktı. Kısacası, seçilenlerin pek bir yönetme güçleri olmayacak, yönetimim ipleri Zia ul-Hak’ın ellerinde olacaktı... Böyle bir yönetim tarzının size hangi ülkeleri anımsattığını düşünebilirsiniz. Pakistan’da gelişmiş olayları anlayarak, Türkiye’de gelişen süreçleri de daha iyi anlayabilirsiniz…

 

Zia ul-Hak, Aralık 1985’de sıkıyönetimi kaldıracaktı. Ocak 1986’da, Pakistan’ın Hindistan’dan kopuşunu sağlamış olan Müslüman Birliği(Muslim League) için koşullar iyileştirilecekti.  Sıkıyönetimin kalkmasından kısa süre sonra, Zülfikar Ali Butto’nun politik göçmen durumundaki kızı Benazir Butto, babası tarafından kurulmuş ve yönetilmiş olan PPP’nin başına geçmek ve partiyi gelecek seçime hazırlamak amacıyla Pakistan’a dönecekti...

 

Ağustos 1988’de Zia ul-Hak ile birlikte aynı uçakta olan tüm komuta heyetinin ve ABD elçisinin bir süikaste kurban gitmesinin ardından yapılan seçimleri, Benazir Butto kazanacaktı. O, Benazir Butto, 1 Aralık 1988’de ülkenin yeni Başbakanı olacaktı...

 

ABD’nin Sovyetler Birliği’ni İsdlami rejimlerle çembere alma planı olan “Yeşil Kuşak” stratejişinin ve yine ABD’nin Orta Asya egemenliği politiklarının kısgacına sokulmuş olan ve hertürlü provokasyona açık dini-etnik çelişkilerle yüklü Pakistan, sözkonusu değişikliğe, Zia ul-Hak’ın yokedilmiş olmasına karşın politik istikrarsızlıklardan kurtulamıyacaktı. (Türkiye’de aynı “Yeşil Kuşak” stratejisinin kurbanı olacak, 12 Eylül 1980 faşist darbesi ile ülke, General Evren ekibine teslim edilecekti. Böylece ülkede politik İslam’ın iktidar yolu açılacaktı…) CIA ile bağlantılı karanlık güçler Pakistan’daki eylemlerini sürdürmekteydiler. İleride, 27 Aralık 2007 Perşembe günü, Benazir Butto’da haince bir süikaste kurban gidecekti...

 

Bir anlatıma göre, Sovyetler Birliği’nin sonunun yaklaştığının anlaşıldığı günlerde, bazı Amerikalı dostları, Zia ül-Hak’a, gelecekle ilgili düşüncelerini sormuşlardı. O, harita da avucunu Orta Asya’nın üzerine bastırarak, İran ile birlikte buralara elkoymayı planladığını söylemişti... Doğrusu Zia ül-Hak bukadar tedbirsiz ve ABD politikalarından bu ölçüde habersiz mi idi?, bilemem. Diğer yandan, emperyalist merkezler tarafından kullanılmak üzere seçilmiş ve iktidar koltuğuna oturtulmuş olan hırslı karakterlerin pek aydın ve uzak görüşlü kişiler oldukları söylenemez. Kuklaların fazla akla gereksinimleri olmaz…

 

Zia ül-Hak ile ilgili olarak anlatılan olaylar gerçekte olmamış olsa bile, Zia ül-Hak’ın İran ile yakınlaşması, ve ABD’den aldığı tüm yardımlara karşın nükleer bomba yapma programını sürdürmekteki israrı, Beyaz Saray’ı sonderece rahatsız etmekteydi. Bölgede egemenlik peşindeki Washington, Orta Asya’nın ve tüm çevre coğrafyanın zenginliklerini, kullanmış olduğu Zia ül-Hak’a ve düşmanı Şia İran’a yedirme niyetinde değildi. İran yönetimi ile yakınlaşma içindeki Zia ül-Hak yönetimi ve yine İran ile yakınlaşan Afganistan’ın Mucahidin yönetimi, Washington’un bölge hesapları için tehdit oluştururdu. İran’ı Hazar ve Orta Asya petrollerinden ve doğal gazından uzak tutmayı ve İran rejimini devirmeyi planlayan ABD, Zia ül-Hak’ın düşlerinin gerçekleşmesine izin veremezdi...

 

Zia ül-Hak, ABD’den satınalınması düşünülen gelişmiş M1 Abrams tanklarının test gösterisini seyretmek amacıyla, 17 Ağustos 1988 günü, yanında, en yüksek konumda olan beş generali ile birlikte başkent İslamabad’ın 530 kilometre güneyindeki Bahawalpur’a uçacaktı. Gösterinin ardından O, yine yanındaki yüksek komuta heyeti, genelkurmay başkanı, ordu kumandanları, askeri ateşeler, ve ABD’nin Pakistan büyükelçisi Arnold Raphel ile birlikte İslamabad’a dönmek üzere -Lockheed Martin Corparation’un üretimi olan- C-130 Hercules askeri nakliye uçağına binecekti. C-130 Hercules’in havalanmasından kısa süre sonra kontrol kulesi, uçakla irtibatını yitirecekti. Tanıkların ifadelerine göre uçak, önce aşağı-yukarı sallanmış ve ardından infilak ederek yere düşmüştü. Uçaktan kurtulan olmamıştı...

 

Düşen uçakta büyükelçisi bulunan ABD yönetimi, olayın ardından, araştırma için Pakistan’a, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri (United States Air Force, USAF) subaylarını yollayacaktı. USAF’ın ve Pakistan ekibinin araştırmalarının sonuçları birbirlerine uymayacaktı. USAF pilotları, “C-130’lar böyle kazalara neden olurlar, daha önce de benzerleri yaşandı, uçağın düşüş nedeni sadece teknik bir hata”, tarzında rapor vererek olayı kapatacaklardı... Fakat, insanların, özellikle Pakistan halkının kafasında olay bukadar kolay kapanmayacaktı. Sözkonusu olayın planlı bir süikast olduğu üzerine değişik görüşler gelişecekti. Hatta işin gerisinde MOSSAD’ın olduğunu ifade edenler bile olacaktı... Fakat tüm bu anlatılanlar arasında en yaygın olanı, özellikle Pakistan halkı arasında en çok kabul göreni, “içine bomba yerleştirilmiş mango sepeti” ile ilgili olanıydı...

 

Ticaretle uğraşan bir Pakistan vatandaşının bana inanarak anlattığına göre, içinde Zia ül-Hak’ın ve komuta heyetinin olduğu uçak havalanmadan hemen önce, armağan olarak ABD elçiliğinden bir sepet mango gelmişti. Mangolar elçilikten geldiği ve uçakta ABD elçisi de bulunduğu için, sepet kontrol edilmemişti. Aynı sepeti uçağa aktaran ISI (Intern-Services Intelligence) görevlileri de muhtemelen komplonun içinde idiler...

 

Zia ül-Hak’ın ölümünün ardından Afganistan’da yaşanan değişiklikleri ve Zia ül-Hak’ın çok sıkı ilişkiler içinde olduğu Afganistan’ın iktidardaki Mucahidin örgütlenmesinin sonunun getirilişni dikkate alırsak, Zia ül-Hak’ın planlı bir süikastin kurbanı olduğunu rahatça düşünebiliriz… Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ve  Zia ul-Hak’ın öldürülmesinin ardından, İran’ın Afganistan’da yolunu kesecek olan Şia düşmanı Deobandi inancından Taleban’ın sahneye sürülüşünü dikkate alacak olursak, Zia ul-Hak’ın tüm kurmayları ile birlikte gerçekten bir süikaste kurban gitmiş olduğuna rahatça inanabiliriz. Olay sırasında ABD elçisinin ölmüş olmasını da, “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!”, özdeyişi ile açıklayabiliriz. ABD’nin istediği bölgesel politika değişikliklerini kolaylaştıracak biçimde Zia ül-Hak ve ekibinin yokedilebilmesi için bir elçi rahatça feda edilebilirdi herhalde... Zia ul-Hak ve ekibi, binmiş oldukları uçakla birlikte “öbür dünyaya” yolculuğa çıkarlarken, Afganistan’da da Şia düşmanı Taleban’ın yolu açılmaktaydı. Pakistan istihbarat örgütü ISI (Intern-Services Intelligence) ve ABD sevisi CIA, ikisi birlikte, İran düşmanı Taleban’ın Afganistan’da iktidara yükselişine yardımcı olacaklardı... Fakat ileride Taleban yönetimi ile Beyaz Saray arasındaki ilişkiler istenildiği gibi yürümeyecekti...

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

bağlantılı metin:  Yusuf Küpeli, Afganistan halkının trajedisi, ABD, CIA, ISI, Mücahidin, Sovyetler, Taleban, 11 Eylül provokasyonu ve işgal

 

http://www.sinbad.nu/