not: aşağıdaki metinlerde bulunan imla hataları ve düşük cümleler 22 Aralık 2006 sabahı düzeltildiler!

sağda, Michelangelo'nun (1475-1564) Adem'in yaradılışı tablosundan

 

Yusuf Küpeli, Papa’nın “balans ayarı” ile ilgili kısa bir not (...) Ezik ve soğukkanlı bilimsel düşüncelerden kopuk toplumlara özgü alışılmış dengesiz gel- gitlerin, nedensellikleri ile olayları açıklığa kavuşturmaktan uzak ahmakça lanetlerin ve yine aynı ahmaklıkla düzülen övgülerin ardından dikkatle okunması gereken aşağıdaki “Pċvens balansgċng i Turkiet lyckades- det togs ett ekumenisk kliv framċt i Istanbul” adlı -Ingabritt Tomboulidou'ya ait- metnin çevirisi, Papa’nın ziyaretinin gerçek nedenine ve sonuçlarına özlü biçimde ışık tutmaktadır kanımca…(...) Batı’nın  halkı Ortodoks ülkeleri hazmedebilmesi için, bu Ortodoks nüfus üzerinde ideolojik denetim kurması gerekmektedir. Batı egemen güçlerinin ideolojik denetimleri, Roma Katolik Kilisesi ile gerçekleşebilir ancak. Grek Ortodoks Kilisesi ile Roma Katolik Kilisesi arasında yaklaşık bin yıldır sürmekte olan tarihi uzlaşmazlığı çözmeden, ve Ortodoksları Vatikan'ın denetimi altına sokmadan sözkonusu ideolojik denetimi sağlama olasılığı yoktur... (...) Ortodoksluk, Batı tarafından ehlileştirilemeden AB’nin ve ayrıca NATO aracılığıyla Washington’un Kafkaslar ve Balkanlar üzerindeki egemenliği garanti altına alınamayacaktır. Balkanlar’da ve Kafkaslar’da sağlam toprağa basamayan ve Ortodoks dünyasını denetim altına alamayan bir Batı’nın Doğu’ya ve Güney’e doğru yayılması güvenlikli olamayacaktır. Rusya’nın büyüklük düşlerini Ortodokslar üzerindeki denetimiyle gemleyemeyen bir Batı’nın, Ortadoğu ve asıl olarak Orta Asya egemenliği düşleri ise sadece düş olarak kalacaktır... Bu nedenlerle, Vatikan eliyle ortak bir dini ideoloji çerçevesinde Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık birleştirilmeye, ve böylece Ortodoks halklar Batı mali-sermayesinin amaçları doğrultusunda ehlileştirilmeye çalışılırlarken, kaynakları sömürülen Müslüman halklar arasındaki hertürlü ideolojik ve politk çelişkilerde derinleştirilmek istenmektedir. Özellikle Sünni İslam ile Şia arasındaki uzlaşmazlık keskinleştirilmeye çalışılmaktadır...

+

Ingabritt Tomboulidou, Papa Turkiye’de denge ayarını başardı- İstanbul’da O, mezhepler arası birlik çabasında ileriye yönelik büyük adımlar attı (...) Fakat ziyaretin asıl nedeni İslam ile yakınlaşmak değildi, bunlar fazladan prim oldular. İki kilise arasında yaklaşık 900 yıl sürmüş olan ilişki kopukluğunu tamir amacıyla 1967 yılında başlatılmış olan kilise temsilcileri arasındaki diyaloğu (görüşmeleri) sürdürme amacıla gerçekleşen ziyaret, şükürler olsun ki, Grek- Ortodoks Patriği Bartolomeus davetiyle güncelleşti.

 

 

Papa’nın “balans ayarı” ile ilgili kısa bir not

 

Türklerin sırtlarının bir bezirgan ustalığı ile azıcık sıvazlamasının ardından, yağdırılan lanetlerin yerini dengesiz övgülerin alması olayı, Papa’nın neredeyse bir Müslüman azizi konumuna yükseltilivermesi şaşkınlığı, aşağıdaki gerçekçi çeviri metnin okunmasını daha da zorunlu hale getirmektedir… Ezik ve soğukkanlı bilimsel düşüncelerden kopuk toplumlara özgü alışılmış dengesiz gel- gitlerin, nedensellikleri ile olayları açıklığa kavuşturmaktan uzak ahmakça lanetlerin ve yine aynı ahmaklıkla düzülen övgülerin ardından dikkatle okunması gereken aşağıdaki “Pċvens balansgċng i Turkiet lyckades- det togs ett ekumenisk kliv framċt i Istanbul” adlı -Ingabritt Tomboulidou'ya ait- metnin çevirisi, Papa’nın ziyaretinin gerçek nedenine ve sonuçlarına özlü biçimde ışık tutmaktadır kanımca…

 

Bu arada hemen not düşmeliyimki, Papa ziyareti konusunda Türkiye toplumunda yaşanmış olan dengesiz gel- gitler de, sansasyon yaratarak ilgi çekme geleneğine sahip yazılı ve görsel medyanın büyük payı olmuştur. Aynızamanda bazı güç odaklarına göbekten bağlılıkları nedeniyle de manupule edilmiş haberler yayma konusunda usta olan bu basın- yayın organları, toplumun şizofrenisini alabildiğine derinleştirmişlerdir… Sözkonusu medyanın insanları doğru biçimde aydınlatma konusunda olmasa da, dolduruşa getirme ve yanıltma konularında sonderece başarılı olduğu söylenebilir.

 

Aynı dengesiz tavırlara, konunun uzmanı olarak tanıtılan birtakım aydınların yarattıkları gerçekdışı beklentiler de kaynaklık etmişlerdir. Bunlar, Papa’yı bir ahmak yerine koyup, asıl olarak kiliseler arası birlik işiyle değil, Ayasofya’da gösteri yapma işleriyle ilgileneceği konusunda toplumda bir kanı oluşturmuşlardır. Halbuki Papa, “nam” değil, uzun vadeli gerçek “kâr” peşinde gidenlerden olarak böyle gereksiz ayrıntılarla uğraşmayacak kadar uyanık ve gerçek hedefine programlanmış birisidir...

 

“Kişinin karşısındakini kendisi gibi gördüğü” üzerine özdeyiş, sözkonusu gerçekdışı beklentilerle bir kez daha doğrulanmıştır. Uzun vadeli planları olmayan, ve nama, efsanelere, dolduruşa meraklı bir toplumun aydınları, Papa’dan ancak böyle ahmakça işler yapmasını bekleyebilirlerdi. Herzaman olduğu gibi işin özünü unutanlar, kurgu beklentileri olmayınca, yine kurgu bir “kahraman” Papa yaratarak onu göğün yedinci katına dek uçurmuşlardır. Böylece yemiş oldukları kazığın acısını bile hissetmeden yeni kazıklar yemek için hazır konuma gelmişlerdir. Böyle olmasa zaten, Türkiye’yi şimdiye dek yönetmiş olanlar yönetmezlerdi... “Enseye göre traş” olmaktadır sadece...

 

Aslında bilindiği gibi, kim olursa olsun karşındakini, özellikle “rakip” veya “düşman” olarak gördüğün karşındakini doğru tanıyabilmen ve yine karşındakinin atacağı adımları doğru tahmin edebilmen için, yaşama, olaylara biraz da onun bakış açısıyla, onun düşünce yapısıyla bakmaya çalışman gerekmektedir. Bu doğru bakış, düzensiz bilgi yığınları ile donatılmış değil ama, metodlu, analitik düşünebilen çok yönlü aydınlara özgü olabilir herhalde... Fakat anlaşıldığı kadarıyla, Batı’nın emperyalist merkezlerinin öndegelen uzmanları ve onlarla uyumlu biçimde çalışan Vatikan’ın Papa’sı ve kardinalleri, Doğu toplumlarının yaşama bakışları, Türkiye toplumunun yaşama bakışı ve bununla ilgili birtakım tepkileri konularında doğru bilgilere sahiplerken ve bu bilgileri doğrultusunda politikalarını çizerlerken, aynı tavrın Doğu’nun birçok merkezinde ve Türkiye’de bulunamadığı açıkça gözükmektedir. Ve bunun sonucu olarak günlük, olayların özünden uzak dengesiz tepkiler verilmektedir...    

 

Aşağıdaki çeviri metinden, Papa’nın, ziyaret ettiği toplumun genel egemen psikolojisi ile ilgili olarak aldığı gerçek bilgiler doğrultusunda ezik Türk toplumunun gururunu azıcık okşarken, asıl işini mükemmel biçimde başardığı, egemen emperyalist merkezlerin gereksinim duyduğu biçimde kiliseler arası birliğin sağlanması yönünde büyük adımlar attığı anlaşılmaktadır. Yani Papa, “niyetinin bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek” olduğunu Türkiye ziyaretinde mükemmel biçimde göstermiştir.

 

Kısacası, Türklere özgü “Nam olsun, kâr olmasın!”, özdeyişi ile uyumlu biçimde Papa, “namı” Türklere bırakırken, gerçek kârı da cebine koyup Vatikan’a uçma ustalığını göstermiştir. Buna karşın halen Türkiye de Papa’yı kıbleye dönük namaz kılar edasında gösteren fotoğraflarla birlikte gerçeklerden tamamen kopuk mavallarla tanıtan gazete haberlerine rastlanmaktadır... Bu bilgilerin ışığında, Papa’nın ziyareti sırasında Sinbad’da yayınlanmış olan ve Papa’yı -Kiliseye özgü- şeytan sembolü montaj takılarla gösteren fotoğrafın biraz kaba bir şaka olduğu iddia edilebilirse de, aynı görüntünün gerçekdışı olduğunun iddia etmek olanaksızdır. Tabii şüphesiz yıkıcılığının ötesinde şeytanı, aklın, kurnazlığın, hileni de sembolü olarak görüyorsak...

 

Çeviri metnin orjinalinin yayınladığı “Kyrkans Tidning” (Kilise’nin Gazetesi) adlı haftalık gazetenin -İsveç toplumundaki en güçlü ve egemen kilise örgütlenmesi olan- İsveç Kilisesi’ne ait olması, metne ayrıca bir güvenilirlik ve önem kazandırmaktadır. Aynı Kilise’nin çok kısa bir süre önceye dek devlete bağlı olduğunu ve asırlardır devletin ideolojik organı gibi faliyet göstermiş olduğunu ve halen de pratikte devletten tam kopmamış bir Protestan Kilisesi olduğunu anımsatmakta ayrıca yarar vardır sanırım...

 

Aslında ne Kıta Avrupası toplumları gibi ve ne de özellikle Doğu toplumları gibi güçlü bir feodal yapıya hiçbirzaman sahibolmamış olan İsveç’e Hıristiyanlık oldukça geç girmiştir. Ancak 800’lü yıllarda, yani İslamiyet'in çok büyük bir güce ve yüksek medeniyet düzeyine erişmiş olduğu yıllarda Hıristiyanlık -Kuzeyli Germen Tanrıları ile mutlu olan paganist- İsveç’e tüccarlar ve tüccarlarla birlikte gelen papazlar yoluyla girmeye başlamıştır. Bu süreç, tüccar ve korsan savaşcı Vikingler’in egemenlik dönemlerine rastlamaktadır...   

 

İsveç’in -ağır ataerkil feodal geleneklere sahip- katı Roma Katolik Kilisesi ile bağlarını kopartması ise hiç te geç ve zor olmamıştır. İsveç’in bağımsızlığını ve birliğini sağlayan ve toplumun ileriye atılabilmesi için gerekli büyük reformları gerçekleştiren I. Gustav Vasa (Gustav Eriksson Vasa, 1496?- 29 Eylül 1560; Kırallığı, 1523- 1560) döneminde Roma Katolik Kilisesi ile bağlar kopmuştur. Evangelist Lutherci bir Protestanizmi seçen Kilise, Kıralın egemenliğinde devletin ideolojik organı gibi çalışmaya başlamıştır. Sözkonusu seçimle ilgili ilk önemli reform 1527 yılında gerçekleşmiştir... İsveç devlet kilisesi -anlatılması konuyu değiştirecek- daha bir dizi reformun ardından, 2000 yılında devletten bağımsız bir kurum haline getirilmiştir. Buna karşın, papazları dahi işe alan kilise meclisleri, politik partilerin seçilmiş temsilcilerinden oluşmaktadır. Politik partilerin temsilcileri olarak kilise meclislerine girebilmek için -parti üyeliği dışında- ayrıca dindar veya hatta Hıristiyan olmaya gerek yoktur... Böylece, Protestan İsveç Kilisesi üzerinde birçeşit demokratik denetim sürmektedir. İsveç Kilisesi'nin devletten ayrıldığı 2000 yılında yapılan bir araştırma, halkın sadece yüzde 11 kadarının, yani bir milyon kadar insanın birtakım dini ibadetleri yerine getirdiği, diğerlerinin ise Kiliseden tamamen kopuk oldukları anlaşılmıştır. Sözkonusu İsveç Kilisesi halkın yüzde 45'inden biraz fazlasını temsilederken, değişik serbest kiliseler ise yüzde 36.5 kadarını temsiletmektedirler...

 

Katoliklerle Protestanlar arasında süren kanlı Otuz Yıl Savaşları (1618- 1648) boyunca Protestan güçlerin safında Almanya’nın ve Polonya’nın içlerine dek giren İsveç orduları çok önemli başarılar kazanmışlardır. Bu savaşlarda İsveç Kıralı II. Gustav Adolf (kırallığı, 1611- 32) büyük bir general olarak sivrilmiştir... Katolikler ile Protestanlar arasındaki kanlı boğuşma ancak 1648 Westphalia Barışı ile durdurulabilmiştir ama, mücadele kesinlikle sonbulmamıştır...

 

Yukarıdaki gerçeğe karşın, Batılı Katolikler ile Doğulu Ortodokslar arasında hiçbirzaman benzer bir barış olmamıştır. Ve işte şimdi dünya pazarları üzerinde tam bir egemenlik peşinde olan mali- sermaye güçleri, Washington ve Londra gibi emperyalist merkezler, -1300’lü yıllardan beri rakip olan ve 1054’de resmen bölünen- bu iki kiliseyi, kendi yayılma amaçları doğrultusunda Vatikan’ın yardımları ile birleştirmeye, öncelikle Balkanlar’da ve Kafkaslar’da sürmekte olan yayılma eylemleri doğrultusunda “ebedi barışın” temellerini atmaya çalışmaktadırlar. Fakat şüphesiz kime veya kimlere karşı?

 

Batı toplumları içinde karşılaşacağınız Ortodoks Süryani, Ortodoks Rus ve hatta aydın olmayan Türk düşmanı Ortodoks Grek ve diğer Ortodoks Balkan halklarından karakterlerin düşünce yapısı olarak Batılı Protestan veya Katolik kişilerden çok çok daha fazla Doğulu Müslüman tiplere benzediklerini gördüğünüz zaman, bu ittifakın “kime karşı veya kimlere karşı olduğu?”, sorusunun yanıtını kendinize verebilirsiniz. Ve ozaman, İstanbuldaki Grek Ortodoks Patriği’ne ve Ortodoks vatandaşlara ahmakça saldıran şaşkınların -emperyalist merkezlerin emrindeki- Vatikan’a hizmet içinmi tutulmuş olduklarını?, dahi düşünmeye başlayabilirsiniz. Çünkü, bu ahmak gürültücü saldırgan tiplerin nihai tahlilde asıl işleri, korkuttukları Ortodoks Kilisesi’ni Vatikan’ın kollarına itmek olmaktadır...

 

Fotoğrafından güzel aydınlık yüzlü genç bir hanım gazeteci olduğu anlaşılan metnin yazarı Ingabritt Tomboulidou, muhtemelen Grek bir babadan ve İsveçli bir anneden doğmadır. Bu tahminimin nedeni, adın tipik İsveçli olmasına karşın, soyadın Grek olmasıyla ilgilidir… Ve yine anlaşılan yazar, Grek Ortodoks inancına bağlıdır ve Batı’nın egemen güçlerinin politik etkileri ile sözkonusu birlikten büyük mutluluk duymaktadır... O’nun bu hem Ortodoks ve hem de Batı’nın egemen güçlerinin politik etkisinde biri olarak konumu, yazısına ayrıca bir özellik, önem katmaktadır. Çünkü O, Papa’nın Grek- Ortodoks Patriği Bartolomeus ile olan ilişkilerine, AB ile bütünleşme çabasındaki bir Grek Ortodoks gözü ile bakmaktadır...

 

İngiliz emperyalizminin ruhunu, dünyaya bakışını eserlerinde yansıtan Hindistan doğumlu ünlü İngiliz yazarı Rudyard Kipling’in (1865- 1936), “Batı batıdır, Doğu ise doğu; bu ikisi savaş alanı dışında asla karşılaşmazlar!”, deyişinde yeralan Doğu’ya dahil olanlar, sadece Müslümanlar değildir. Doğu, aynızamanda -İngiliz emperyalizminin özellikle Afganistan üzerinde karşı karşıya gelmiş olduğu- Ortodoks Rusya’dır, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Anadolu’da, Ortadoğu’da yaşamakta olan diğer Ortodoks toplumlardır, ve yine bunlar dışındaki tüm Doğulu düşüncelerdir, dinlerdir... Irkçı Tolkien’in “yüzük üçlüsü”nde birtakım sembollerle anlatılan doğu- batı savaşında yine “ihanet edenler” olarak yansıtılanlar, basbayağı doğulu Ortodokslardır... (bak: Yusuf Küpeli, Tolkien’in “Yüzük” üçlüsü, “Kıralın Dönüşü”, bolkeseden verilen Oscar ödülleri ve W. Bush’un “Haçlı Seferi” 

 

Özellikle Balkanlar Tarih boyunca Roma Katolik ve Grek Ortodoks düşüncelerinin savaş alanı olmuştur. Haçlılar sadece Müslümanları değil, Yahudilerle birlikte Ortodoks Hıristiyanları da katletmişler ve daha önce de Sinbad’da özetlendiği gibi İstanbul’u yağmalamışlardır... (bak: Yusuf Küpeli, Katoliklerin babası Papa )

 

Fazla gerilere gitmeye gerek yoktur... II. Dünya Savaşı’nın yaklaşık altı milyon Yahudi kurbanı olduğu sık sık tekrarlanmaktadır ama, bundan yaklaşık beş kat daha fazla Ortodoks’un aynı savaşta Hitler orduları ve bağlaşıkları tarafından katledildiği üzerinde pek durulmamaktadır. Hitler’in bağlaşıkları arasında Vatikan’da vardır. II. Dünya Savaşı boyunca iki milyon civarında kurban vermiş olan Yugoslavya’da, “Hitler’in Papası” XII. Pius tarafından desteklenmekte olan faşist Katolik Hırvat Ustaşa örgütlenmesi, sayısı 700 bini aşan Ortodoks Sırp, Çingene, Müslüman ve Yahudi katletmiştir, ve şüphesiz bu kurbanların çoğunluğu Ortodoks Sırplardan oluşmaktadır. Önce Hitler orduları ve ardından da İngiliz ve ABD emperyalizmi tarafından desteklenen faşistler eliyle 1942- 49 yıllarında Küçük Yunanistan’da 600 bini aşkın Ortodoks asıllı insan öldürülmüştür. Şüphesiz Ortodokslara yönelik en büyük katliam Sovyetler Birliği sınırları içinde gerçekleşmiştir. Rus, Beyaz Rus, Ukrayna ve Kafkasya halklarından 20 milyonu aşkın Ortodoks asıllı insan katledilmiştir. Buna Orta Asya ve yine Kafkasya halklarından milyonlarca Müslümanı da ekleyebilirsiniz. Rejimin Komünist olması birşeyi değiştirmez. Halkların ezici çoğunluğu, sıradan insanlar, yine eski inançlarına başlı kalmışlardır. Ve zaten anti- faşist direniş, “Büyük Anayurt Savaşı” sloganıyla sürmüştür...

 

Hitler’in Nazi Almanyası’nın önderliğinde zor yoluyla başarmaya çalıştığı Avrupa birliği ve dünya egemenliği düşleri, doğuya ve güneye doğru yayılma düşleri, günümüzde artık zaten bütünleşmiş olan mali- sermaye güçlerinin yeni birleşik Avrupası eliyle, veya AB denen ekonomik ve politik birlik eliyle, ve daha karmaşık ve ince yöntemlerle gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Daha Nazi Almanyası döneminde Alman mali- sermayesi ile içiçe geçmeye başlamış olan ve Hitler’in iktidara yükselişine destek veren ABD mali- sermayesi, artık yeni Avrupa ile çok daha güçlü biçimde bütünleşmiştir. Aralarındaki iktidar çekişmesine karşın sözkonusu emperyalist yayılmayı birlikte gerçekleştirmektedirler...

 

Daha önce, 1999 yılı sonunda da belirtmiş olduğum gibi, Balkanlar’a hakimiyet, Akdeniz, Kuzey Afrika, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu üzerinden geçen ticaret yolları ve ayrıca askeri stratejik yollar üzerindeki hakimiyetin tamamlayıcısıdır. Özellikle Batı’nın Doğu Akdeniz ve Hint Okyanusu egemenliğine açılan yolları Balkanlar’dan geçer... Yaşadığımız günlerde bu kavgaya enerji yolları üzerinde kontrol sağlama mücadelesi de eklenmiştir. Balkanlar içinde sayılmayan Girit’in ve Kıbrıs’ın kaderleri de Balkanlar’ın kaderi ile sıkı sıkıya bağlıdır. Tüm bunların ötesinde Balkanlar’ın kendine özgü zenginlikleri de vardır, ve Balkanlar Avrupa’nın arka kapısıdır. Yani, Doğu’dan Avrupa’ya girişin en önemli geçitlerinden birisi de Balkanlardır. Balkanlar, Rusya’nın Akdeniz’e iniş yollarından birisidir... Hitler Rusya’ya saldırma’dan önce, Avrupa’da kurduğu askeri egemenliği güvenlik altına almak ve Rusya’nın nefes yollarından birisini daha tıkamak amacıyla, önce güneyde Balkanlar’a ve kuzeyde de Norveç’e saldırmıştır... Tamamen benzer biçimde dünya egemenliği peşindeki ABD emperyalizmi de, görev alanını değiştirdiği NATO aracılığıyla Avrupa’yı da yedeğine alarak 1999 yılında önce Balkanlar’a saldırmıştır. Resmi olmayan verilere göre, 78 gün süren ağır bombardıman için ABD tarafından 60 milyar Dolar’ı aşkın para harcamıştır...

 

Balkanlar’da ABD askeri varlığı güçlendirildikten, Balkanlarda bulunan Rusya eğilimli Ortodoks güçler ezilip yumuşatıldıktan, Avrupa’nın arka kapısının anahtarı ele alındıktan sonra W. Bush iktidarı tarafından ilanedilen “Haçlı Seferi” ile, veya “terörizme karşı savaş” yalanı ile Doğu’ya, Afganistan’a ve Irak’a saldırılmıştır... Aslında olaylar dikkatle gözlendikleri zaman, herşeyin çok önceden adım adım planladığı ve 11 Eylül 2001 provokasyonun bu plan çerçevesinde yaratılmış bir bahane olduğu çok daha kolay anlaşılmaktadır. Ve zaten 11 Eylül’ün nasıl bir tezgah olduğu konusunda yeterince inandırıcı bilgi açığa çıkmıştır... (bak: 11 Eylül yalanıyla ilgili sorular ve yalanı açık eden video gösterisi, LOOSE CHANGE

videoplay-docid=7866929448192753501&hl=en ; pentagon'a boeing çarpti yalanı ve sansürle ilgili görüntüler ; Yusuf Küpeli, Barbara Olson, ya da “9/ 11 Hakkındaki Tüm Yalanların Anası”  ; Yusuf Küpeli, 11 eylül konspirasyonu, USA, İsrail  )

 

Balkanlar ile birlikte ve Balkanlar’a benzer biçimde Batı’nın Doğu’ya, Doğu’nun Batı’ya ve Kuzey’in Güney’e ve Güney’in Kuzey’e açılan askeri, ticari ve enerji yolları üzerinde bulunan, ve ayrıca zengin fosil enerji kaynaklarına sahibolan Kafkaslar, diğer öndegelen kavga alanlarından birisidir. Batı’nın AB ve NATO kanalıyla yayılmaya çalıştığı bu bölge aynızamanda yoğun bir Ortodoks nüfusunu içinde barındırmaktadır... ABD ile Rusya, veya Doğu ile Batı arasında en önemli çekişme alanlarından olan Ermenistan’da 4 milyonu aşkın Ortodoks yaşamaktadır. Yine aynışekilde Gürcistan’da 3 milyonu aşkın Ortodoks nüfus vardır. Doğrudan doğruya Kafkaslar’a dahil olmasa bile aynı yol üzerinde bulunan ve daha Hitler döneminden beri en önemli kavga alanlarından biri olan Ukrayna’da 38 milyon kadar Ortodoks Hıristiyan yaşamaktadır... Diğer Kafkas cumhuriyetlerinde de yabana atılmayacak bir ortodoks nüfus vardır ve hatta Kafkaslar ile doğrudan bağlantılı zengin Orta Asya cumhuriyeti Kazakhistan’da 8 milyona yakın Ortodoks Hıristiyan yaşamaktadır. Ve şüphesiz Rusya’da 110 milyon, Belarus’da (Beya Rusya) ise 8.5 milyon kadar Ortodoks Hıristiyan yaşamaktadır... (bak: www.3saints.com/orth_population.html)

 

Rusya’da yaşamakta olan Ortodoks nüfus üzerinde kurulabilecek bir etki, Rusya’nın içpolitikasını ve bununla bağlı olarak dışpolitikalarını manupule etme, veya istenirse ülkede politik istikrarsızlık çıkartma işlerinde kullanılabilecektir... Soğuk Savaş dönemi bitmiş olmasına karşın, dizçökertilememiş olan Rusya’nın çenbere alınma politikası -Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi- tüm hızıyla sürmektedir. Balkanlar, Doğu Avrupa, Baltık cumhuriyetleri ve Kafkaslar bu çembere alma işinde stratejik öneme sahiptirler... Kafkaslar’da savaş sadece Çeçenistan’da değil, daha değişik yöntemlerle özellikle Gürcistan’da, Ermenistan’da ve Azerbeycan’da da verilmektedir. Ve bu kavga içinde Ortodoks halk yığınları üzerinde ideolojik denetim kurabilme işi büyük önem taşımaktadır...

 

Yeryüzündeki 250 milyonu aşkın Ortodoks Hıristiyan’ın önemli birkısmı toplu olarak Balkanlar’da yaşamaktadır. Bulgaristan’da 8 milyona yakın Ortodoks vardır. Sırbistan ve Montenegro’da (Karadağ) 7.5 milyon civarında Ortodoks yaşamaktadır. Makedonya’da 1.5 milyona yakın Ortodoks vardır. Yine bir Balkan ülkesi olan Romanya’da 16 milyon civarında Ortodoks yaşamaktadır. Bitişiği Moldova’da 4.5 milyon kadar Ortodoks bulunmaktadır. Ve şüphesiz daha eski bir NATO üyesi olan Balkan ülkesi Yunanistan’da 10.5 milyon Ortodoks vardır... Aralarında Macaristan, Hırvatistan, Slovenya, Arnavutluk gibi ülkelerinde bulunduğu diğer Balkan topraklarında da azımsanamayacak bir Ortodoks nüfusu yaşamaktadır. (bak: www.3saints.com/orth_population.html)

 

Kısacası, Balkan ve Kafkas ülkeleri AB aracılığıyla Batı Avrupa’ya, özellikle Katolik İtalya’ya, Fransa’ya, Belçika’ya, İspanya’ya, yoğun Katolik nüfusuna sahip Almanya’ya yaklaştıkça, ve yine aynı ülkeler NATO aracılığı ile ABD denetimine girdikçe, sözkonusu ülkelerdeki Ortodoks halk yığınları üzerinde egemen Batı yönetimlerinin kuracağı ideolojik denetimin önemi artmaktadır... Batı’nın  halkı Ortodoks ülkeleri hazmedebilmesi için, bu Ortodoks nüfus üzerinde ideolojik denetim kurması gerekmektedir. Batı egemen güçlerinin ideolojik denetimleri, Roma Katolik Kilisesi ile gerçekleşebilir ancak. Grek Ortodoks Kilisesi ile Roma Katolik Kilisesi arasında yaklaşık bin yıldır sürmekte olan tarihi uzlaşmazlığı çözmeden, ve Ortodoksları Vatikan'ın denetimi altına sokmadan sözkonusu ideolojik denetimi sağlama olasılığı yoktur...

 

Yaklaşık iki hafta sonra, 2007 yılı başında Bulgaristan ve Romanya AB üyesi yapılacakları gibi, bu ülkelerdeki NATO üsleri zaten Irak’a karşı da kullanılmışlardır. Bunun yannda, 2006 Kasım ayı sonunda Brüksel’de atılan imzalarla -1999 yılında NATO bombardımanı ile yerlebir edilmiş olan- Ortodoks Sırbistan başta olmak üzere Montenegro (Karadağ) ve Bosna, NATO’nun “Barış İçin Ortaklık” sözleşmesine dahil edilmişlerdir. Daha önce anılmış olan Kafkas ülkeleri zaten aynı ortaklık içerisindedirler. Ve bu durumun asli Nato üyeliğinden özünde pek bir farkı yoktur...

 

Sanırım tüm yukarıda özetlenmiş bilgilerin ışığında, düşünce tembeli ve şaşkın Türkleri, veya hem yöneticileri ve hem de rantiyer gelenekli beleşci aydınları tarafından yıllardır şaşırtılıp deli edilmiş Türkleri ürkütmeden, Papa’nın Grek Ortodoks Kilisesi’ni yedeğine alma çabalarının nedenleri daha iyi ortaya çıkmaktadır...

 

Yüzyıllardır Batı’nın hem Katolik ve hem de Protestan merkezleri karşısında Doğu’nun ataerkil düşünce yapısını temsileden, Hıristiyan dünyası içinde uzlaşmaz bir konumda olan Ortodoks dünyasını kafese sokabilmek için asıl olarak ikili bir yol izlenmektedir... Biryandan yüz yıl önce yaşanmış trajediler yeniden pişirilir, Ermeni ve Süryani “katliamları” gürültüleriyle Hıristiyan dünyası içindeki Doğu- Batı çelişkisi Müslüman Türklerin omuzlarına yüklenmeye çalışılırken, diğer yandan da Vatikan aracılığıyla Ortodoksların burunlarına Batılı tekellerin kölelik halkası takılmaya çalışılmaktadır.

 

Katolisizm ve Protestanizm zengin Batı’nın dini iken, ezilenlen, saldırıya uğrayan, katledilen Doğu’nun ve ayrıca Mısır (4 milyon), Ethiopia (22.5 milyon) gibi yoksulların dini olan Ortodoksluk, Batı tarafından ehlileştirilemeden, AB’nin ve ayrıca NATO aracılığıyla Washington’un Kafkaslar ve Balkanlar üzerindeki egemenliği garanti altına alınamayacaktır. Balkanlar’da ve Kafkaslar’da sağlam toprağa basamayan ve Ortodoks dünyasını denetim altına alamayan bir Batı’nın Doğu’ya ve Güney’e doğru yayılması güvenlikli olamayacaktır. Rusya’nın büyüklük düşlerini Ortodokslar üzerindeki denetimiyle gemleyemeyen bir Batı’nın, Ortadoğu ve asıl olarak Orta Asya egemenliği düşleri ise sadece düş olarak kalacaktır... Bu nedenlerle, Vatikan eliyle ortak bir dini ideoloji çerçevesinde Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık birleştirilmeye, ve böylece Ortodoks halklar Batı mali-sermayesinin amaçları doğrultusunda ehlileştirilmeye çalışılırlarken, kaynakları sömürülen Müslüman halklar arasındaki hertürlü ideolojik ve politk çelişkilerde derinleştirilmek istenmektedir. Özellikle Sünni İslam ile Şia arasındaki uzlaşmazlık keskinleştirilmeye çalışılmaktadır...

 

Yaklaşık bin yıldır Batı’nın saldırısı altındaki Ortodoksluğu ehlileştirme ve Batı’nın Katolik Kilisesi'nin denetimine sokma işi ise, İsa adına Mephistophales (Şeytan) ile çoktan anlaşmış olan Vatikan’a verilmiştir. Batı’nın mali- sermaye güçleri ile birleşmiş olan Vatikan, yeni görevinde önemli mesafeler almıştır... Ve sağlı “sol”lu Türk “aydınları”, politikacıları, yöneticileri, “zücaciye dükkanına girmiş fincancı katırları” gibi panik halinde etrafı yıkıp dağıtırlar, gözleri kapalı Grek- Ortodoks Patriği Bartolomeus’a saldırırlarken, Papa Benedictus, Ortodoksları Avrupa’nın hazmedeceği kıvama getirme işinde en büyük adımlarını atmıştır. Nazi gençlik örgütünden gelme Papa Benedictus Türkler tarafından neredeyse “Müslüman” yapılırken, yine O, İslam ile özdeşleştirilen “teröre karşı savaş” tezgahına Ortodoks halkları katma işinde sessizce mesafeler almıştır... “Elemtere fiş, kem gözlere şiş” Türkler, bir Papa “maşallah”ı ve “sizden büyüğü yok” tapışlaması ile eriyip Papa’nın en uygun yerine yapışırlarken, Türkleri’de içine alan İslam dünyasına karşı Haçlı Seferi’nde Papa, Doğu’nun zenginlikleri üzerinde yaşamakta olan mazlum Müslüman halklara karşı ilanedilmiş Haçlı Seferi’nde Papa, Ortodoksları, Batı’nın sermaye güçlerinin koluna takmayı başarmıştır. Ve O, kaynakları sömürülen ve sömürülecek olan Müslüman halklardan özür dilememiştir...

 

İşbirlikçi yöneticilerinin de yardımlarıyla sürekli aldatılan ve soyulan başsız şaşırtılmış Müslüman halklar, Batı’nın Papa eliyle yürütmekte olduğu düşmanca manevralara karşı akıllıca politikalar üretmek yerine, işin şekli olan "ayakkabısız camiye girmek", "kıbleye dönük dua etmek", veya “özür” gibi ayrıntılarla uğraşırlarken, içine düşmüş oldukları çukuru daha da derinleştirmekten başka birşey yapamamaktadırlar. Sermaye güçleri, bunların emrine girmiş politikacıları, dini kurumları, ve Vatikan’ı ile birleşmiş emperyalist Batı ise sürekli malı götürmektedir... 

 

Yusuf Küpeli,

yusuf@comhem.se

20 Aralik 2006

 

 

Papa Turkiye’de denge ayarını başardı- İstanbul’da O, mezhepler arası birlik çabasında ileriye yönelik büyük adımlar attı

 

Ingabritt Tomboulidou

 

Papa’nın Türkiye ziyareti sonbuldu. Papa’nın uçağı cuma günü Vatikan’a doğru havalandığı zaman, eminim birçok kişi rahat bir nefes aldı.

 

Papa’nın her adımını izleyen güvenlik güçleri tarafından yasaklı hale getirilip engellerle donatılmış İstanbul’da yolunu bulmaya çalışan halk kadar, Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olduğu resmini verme çabası içinde olan Erdoğan yönetimi’de rahatlamıştır.

 

Herşey yolunda gitti ve olmaması gereken hiçbirşey olmadı. Ziyaret gerçekleşmesine karşı sesleri kısılıncaya dek bağıran milliyetçiler, ziyaretin ardından, beklemedikleri birşeyin olduğu duygusuna kapıldılar.

 

Gazete sütunları “sevimli” Papa’yı öven sözlerle doldu ve “istenmeyen kişi olarak gelmiş olan Papa, iyi bir dost olarak ülkeyi terketti”.

 

Dört günlük ziyareti sırasında Papa, becerikli diplomatik balans ayarıyla (denge ayarıyla) düşünceleri sanatkarane etkileyerek tüm bakış açısını değiştirme şansına sahip oldu. Türk halkı, Papa’nın belli bir temkinlilikle uzanmış dostluk elini kabuletti.

 

Papa son dakikada perogramını uzatarak Mavi Cami’yi evine gider gibi ziyaret etti. Meditasyon yaptığı spekülasyonlarıyla birlikte O’nun Mekke’ye dönük sessiz duası ayakkabısız resimleriyle tüm medyaya yansıdı. Ve Benedictus yine akıllıca diplomatik bir tavırla, Hıristiyanlar için kilise, Müslümanlar içinse cami olan Aya Sofıa’da haç çıkarmaktan sakındı.

 

Fakat ziyaretin asıl nedeni İslam ile yakınlaşmak değildi, bunlar fazladan prim oldular. İki kilise arasında yaklaşık 900 yıl sürmüş olan ilişki kopukluğunu tamir amacıyla 1967 yılında başlatılmış olan kilise temsilcileri arasındaki diyaloğu (görüşmeleri) sürdürme amacıla gerçekleşen ziyaret, şükürler olsun ki, Grek- Ortodoks Patriği Bartolomeus davetiyle güncelleşti.(not 1: patrik)

 

Ve hatta beklenenden daha başarılı oldu. İmzalanan ortak açıklama, kiliseler arası görüşmeler başladıktan sonra üretilen en önemli ekumenik döküman oldu. (not 2: ekumenik) Hedef, her iki kilisenin yeniden birleştirilmesinden daha küçük değildir ve insanlar bu amaç uğruna ortak çalışma yapmak için söz vermişlerdir. Keza, dini azınlıkların haklarının korunmasının altı önemle çizilmiştir. Bununla özel olarak Türkiye’de yaşamakta olan Hıristiyanların konumları düşünülmüştür.

 

Kuşkusuz, bir kağıdın altına imza atmak kolaydır. Fakat buna karşın her iki kilisenin birkaç kez birlikte ibadet edip ayin yapmalarını görmek, “aynı inançtan biraderlerinizi seviniz” uyarısıyla birlikte Katolik ayininin ortasında birbirlerine sarılmalarına tanık olmak, Bizlerin Babası duasını Papa’nın ağzından grekçe duymak, ve benim grekçe perspektifimle canlı yayının içinde yeralarak ortak mutluluğu telaffuz etmek ve halkın kutlamasına el ele katılmak, evet tüm bunlar kilisenin iki farklı kolunun gerçekten diyalog istediklerinin güvenilir göstergeleridir.

 

Önceki hafta İstanbul’da ileriye yönelik uzun erimli büyük bir ekumenik (dünya çapında birliktelik için) adım atıldı. Gelecek bizlere neler olacağını gösterecektir.

 

yazar: serbest gazeteci ve dışpolitika köşe yazarı Ingabritt Tomboulidou

isveççesi: Kyrkans Tidning nr 49, 7- 13 december (Kilise’nin Gazetesi, 7- 13 Aralık 2006, numara 49)

Kyrkans Tidning adlı haftalık gazetenin internet adresi: www.kyrkanstidning.com

türkçeye çeviren: Yusuf Küpeli

türkçeye çevrildiği tarih: 14 Aralık 2006

 

 

 

Not 1: patrik

 

Türkçe de patrik, isveççe de patriark, ve ingilizce de patriarch sözcüğünün sözlük anlamı, bir ailenin veya topluluğun başı konumundaki erkek kişi olmaktadır. Yani aslında bu sözcük -tam karşılığı olmasa bile- bir bakıma “baba” anlamına gelmektedir. Ve aynı sözcük çok yüksek rütbeli papazlar için ünvan olarak kullanılmaktadır... Yine bilindiği gibi, türkçeleşmiş söylenişiyle patriarkal veya ingilizce ifadesiyle patriarchal sözcükleri, erkek egemen toplum; erkekler tarafından yönetilen ve kontrol edilen toplum anlamında kullanılmaktadır. Herkesin bildiği gibi, bu sözcüğün türkçe karşılığı aynızamanda ataerkil olmaktadır... Kilise, erkek egemen bir örgütlenme olduğu için, Katolik kilisesinin en tepesindeki kişiye türkçe de baba anlamına gelen Papa denmesi, ve Ortodoks kilisesi örgütlenmesinde en yüksek rütbeli papaza ise yine yaklaşık aynı anlama gelen Patrik ünvanının verilmesi sistemin yapısına tamamen uygundur.- Yusuf Küpeli

 

not 2: ekumenik

 

Eğer dinlediklerimi yanlış anlamadımsa, türkçe yayın yapan TV kanallarında konunun uzmanı sıfatıyla konuşanlar, ekumenik sözcüğünü, “evrensel” kelimesinin karşılığı gibi tarif ettiler. Bu tariflere göre, eğer örneğin İstanbul Rum Ortodoks Kilisesi Patriği ekumenik olarak anılırsa, tüm Ortodoks kliselerinin evrensel önderi olacaktır vs. Şüphesiz bu anlatım gerçeği bir ölçüde ifade etmekle birlikte, olayın bütünüyle kavranmasına yardımcı olmuyor, kafada soru işaretleri bırakıyor... İsveççe söylenişi ekumenisk, ingilizce ifadesi ecumeninical olan bu sözcük, Oxford advanced learners’s dictionary adlı ingilizceden ingilizceye kapsamlı sözlüğün açıklamasına göre, Hıristiyan Kilisesi’nin farklı kollarını birleştiren, veya bu kollara dahil olan üyeler anlamına geliyor. Yani, ekumenik sözcüğü Kilise içinde farklı unsurların birliğini, ortaklığını ifade etme anlamında kullanılıyor. Burada sözkonusu olan sadece Ortodoks veya sadece Katolik kiliselerinin birliği değil, aynızamanda Katoliklerin ve Ortodoksların birleşmesi, aynı çatı altında temsil edilmeleri oluyor... Örneğin, ekumenik ünvanını alacak bir Patrik, tüm Ortodoks Kiliselerinin birliğini temsil etmenin ötesinde, bu yeni gelişmenin, veya Kiliseler arası birlik sürecinin ışığında Katolik Kiliselerini de temsilediyor. Ekumenik Papa için de aynı temsil gerçeği geçerli oluyor. Ve buna -bağımsız bir örgütlenme olarak- Kilise kendisi karar veriyor... Metinde geçen ekumenik döküman sözcüğü de, tüm Ortodoks Kiliselerinin ve Katolik Kiliselerinin birliği ile ilgili ortak döküman anlamına geliyor... Herhangi bir devletin, örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin bu sıfatı, Patrik için ekümenik sıfatını kabul edip etmemesi, Kilise açısından bir önem taşımıyor. Kilise maddi gücünü ve örgütlenmesini koruduğu sürece devletlerin ekümenik sıfatına itirazları, sadece kendi toplumlarına yönelik temelsiz bir propogandadan, veya kendi kitlelerine yönelik gözboyayıcı bir tiyatrodan öteye geçemiyor...- Yusuf Küpeli    

http://www.sinbad.nu/