Not: Soldaki fotoğrafta gözüken sevimli yaratık hernekadar baba olamazsa da, Sinbad tarafından tercih edilen Papa'dır. Sağdaki ve soldaki fotoğrafların bakışlarını inceleyin ve hangisinin size daha insancıl geldiğine kendiniz karar verin... En altta sağda ise Engzisyon'dan bazı görüntüler bulunmaktadır... Aslında çok daha korkunçları da var ama, buraya yerleştirmedim.

 

Katoliklerin babası Papa

 

Yusuf Küpeli

 

Kötülüklerin emrinde güç ve ikiyüzlü ilişkiler ağında

 

Bilindiği gibi baba ünvanı sadece gerçek babalar için değil, katı ataerkil ilişkilerin egemen olduğu topluluklarda, kimliği idealize edilmiş, gerçekliğinden kopartılarak yüceltilmiş önderler, sözüne tartışmasız itaat edilen şefler için de kullanılır. Kapitalist ilişkiler ağı içinde yasadışı yöntemleri de kullanarak belli bir ailenin, sınırlı bir topluluğun zenginliği, ekonomik egemenliği için işleyen mafya örgütlenmelerinin mutlak iteat isteyen ve örgütün yasalarını elinde tutan şeflerine de baba denir. Sonuçta son söz babanındır… Babalar kolları altındaki yakın çevreleri için ne ölçüde idealizasyonlara ve korkuya dayalı bir disiplinin ve ”koruyucu” kimliğinin sembolü iseler, dışarda kalanlar için de o ölçüde acımasız ve korkutucu bir kimliği temsilederler…

 

Tabii bir de böyle içinde yaşamakta olduğumuz gibi baskıcı, sosyal-ekonomik çelişkilerle dolu topluluklarda gücünü yitirmiş, çocukları ve ailesi için de bir işe yaramayan bol miktarda “iskele

babası” veya “şam babası” vardır. Ya da, işe yaramaz babalar için, veya sözde babalar için “iskele babası” veya “şam babası” gibi kulağa da hoş gelen argo deyimler kullanılır. Yakın çevrelerine faydaları olmayan bu tiplerin, dışarıda kalanlar için de zararları olamaz… Baba anlamına gelen Papa ünvanına sahip Katoliklerin önderi için ise, “iskele babası” veya “şam babası” demek hatalı olur. Bu kişinin Katoliklere yararı, onlar için ne ölçüde gerçek koruyucu bir baba olduğu tartışmasız bir tartışma götürürsede, özellikle dışarıda kalanlar için tehlikeli bir varlık olduğu tartışılamaz. Katolisizmin, Vatikan’ın tarihi bu tehlikelerin, korkutucu gerçeklerin tarihidir aynızamanda…

 

Aslında, içinde yaşamakta olduğumuz gibi toplumsal yarar çelişkileri ile parçalanıp bölünmüş dünyamızın entrikalarla, kariyer hırslarıyla, kanlı komplolarla, acımasız savaşlarla ve kirli yalanlarla dolu tarihini biraz bilebilmek, “şeytanlı”, “drakulalı” vs. korku filmlerinin gözümüzde ahmakça komedilere dönüşmelerine yolaçabilir. Ve sınırsız yıkıcılığın, korkutucu kötülüklerin, acılı ölümlerin sembolü “şeytan”ın karşımıza başının üzerine haleler oturtulmuş ve saflığın sembolü giysilerle kamufle edilmiş bir Papa gibi çıkabileceğini düşünmeye başlayabiliriz…

 

Yukarıda ifade edilen gerçeğe ve 1929 doğumlu kent devleti Vatikan’ın ufaklığına karşın, geçici menfaatler üzerine kurulu ikiyüzlü uluslararası ilişkiler ağında hükümetlerin Papa’yı tam doğru sözcüklerle eleştirme lüksleri pek yoktur. Çünkü O, yeryüzünün en güçlü ve en örgütlü dini topluluğunu temsiletmektedir. Sayıları 2 milyar civarında olan Hıristiyanların 1.2 milyar kadarı Katoliktir... Duaların okunuşu açısından, teolojik (din bilgisi) açısından, idari ve gelenekler açısından “Roma Katolik” ve “Doğu Katolik” kiliseleri ayrımı olmakla birlikte, bunlar aynı çatı altında, Papa’nın otoritesi altında birleşmişlerdir.

 

Küçük Guyana ve Surinam dışında Meksika’yı da içine alan tüm Orta ve Latin Amerika ülkelerinde yaşayanlarının yüzde 80’ini aşkını Katoliktir. Yine aynışekilde Kuzey Amerika’da Quebec ve çevresi Katoliktir. Bunun yanında ABD’nin ve Kanada’nın doğu bölgelerinin ve yine Kanada’nın kuzeyinin yüzde 50- 80 kadarı Katoliktir. Yine Afrika’nın ekvator çizgisinin hemen kuzeyinde kalan bölgeleri ve güneyinde kalan daha geniş bölgeleri Katoliktir. Afrika’nın en zengin, en olaylı, ve en geniş topraklara sahibolan ülkesi konumundaki Kongo’nun (Zaire) nüfusunun yüzde 50- 80 kadarı Katoliktir. Kongo’nun çevresindeki ülkelerin nüfuslarının yüzde 25- 50 kadarı katolik iken, sadece Zımbabwe, Botswana ve Güney Afrika’nın nüfuslarının yüzde 10’dan aşağısı Katoliktir. Afrika’nın kuzey bölgelerinde ve Asya ülkelerinde yaşayanlar arasında yüzde 10’dan aşağıya Katolik nüfusu varken, bu oran Yeni Gine’de ve Avustralya kıtasında yüzde 25- 50’lere çıkmaktadır. Ve zengin Batı Avrupa nüfusunun yüzde 80’ini aşan bölümleri Katoliktir. Buna, İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya, Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Belçika, Polonya gibi ülkeler ve İrlanda’nın büyük kısmı dahildir. Kıta Avrupası’nın kalan bölümlerinde de yine azımsanamayacak bir Katolik nüfusu vardır. Sadece Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya gibi Balkan ülkelerinde Katoliklerin genel nüfusa oranları yüzde 10’ların altına düşerken, bu oran eski Yugoslavya’da, Almanya’nın batı eyaletlerinde ve İskoçya’da yüzde 10- 25 civarına çıkmaktadır. Eski Çekoslavakya topraklarının bütününde ve Macaristan’da ise yüzde 50- 80 arasında Katolik yaşamaktadır. Tüm Avrupa’da sayıları 370 milyonu aşan Katolik nüfusu vardır.      

 

Bu gerçeklere ve Vatikan’nın yüzmilyarlarla ölçülebilen mali gücüne, ABD merkezli uluslarüstü tekellerin hisse senetleri üzerindeki payına bakacak olursak, Batı dünyası ile iyi geçinmeye çalışan ülkelerin hükümetleri için Papa’nın politik desteğini almanın, veya en azından sempatisini kazanmanın ne anlama geldiğini birazcık olsun anlayabiliriz. Tarihi gerçeklere tamamen aykırı bir biçimde İslam inancını bilinçli olarak aşağılamış bir Papa’ya bile “İslamcı” geçinen takiyeci bir hükümetin neden yüzü kızarmadan yalandığını ancak bu gerçeklerin ışığında anlayabiliriz. Ve yine tüm bu ikiyüzlülüklerden, yalanlardan ne Muhammed’i ve ne de özellikle İsa’yı sorumlu tutabiliriz. Henüz en geniş yığınlar arasında derin bir şizofreninin hüküm sürdüğü dünyamızda iyilerin, bilime ve dürüstlüğe sahip çıkanların değil ama, ancak en kötülerin, sağdan “sola” ölü ticareti yapabilecek değişik maskelere sahip sahtekar laf ebelerinin, demagogların -kendi çaplarında- belirli ekonomik ve politik güçleri temsiledebileceklerini bilerek tüm bu olanları şaşırmadan karşılayabiliriz...

 

“İslamcı” bir siyasi iktidarın bu “İslamcı” imajını dahi tehlikeye atarak İslam düşmanlığını ve Türkiye’nin AB’ye katılımına karşı tavrını açık etmiş bir Papa’ya yalanmasının tek nedeni, içpolitikaya yönelik kariyer ve iktidar hesaplarını dahi asıl olarak Avrupa Birliğine katılma yolunda gösterdiği başarılara, veya en azından bir cumhurbaşkanlığı sorununu kendi hesabına çözüp devlet kademelerindeki örgütlenmesini sağlam kazığa bağlayıncaya dek bu hatta (AB hattında) duruyor gibi gözükme hesabına bağlamış olmasında aranabilir ancak... Avrupa Birliği’ni politik anlamda birlik haline getiren ilk anlaşma metninin 25 Mart 1957’de Roma’da imzalanmış olduğu; “‘Roma anlaşması’ olarak tarihe geçen 25 Mart 1957 Roma toplantısı AB’nin doğum günü”, sayıldığı dikkate alınırsa... Ve yine ikinci en önemli tarihi adımın, sistemin ortak anayasası ile ilgili adım 29 Ekim 2004 günü aynı kentte ve aynı binada, tarihi Roma’nın politik merkezi konumundaki bölgede gerçekleşmiş olduğu hesaba katılırsa... Avrupa’nın ekonomik bir birlikten emperyalist politik bir imparatorluğa doğru evriminde ilk adımların tamamen bilinçli sembolik bir seçim sonucu tarihi Roma İmparatorluğu’nun merkezinde atıldıkları, kendisini Batı Roma ile özdeşleştiren AB’nin İtalya, Fransa, Almanya gibi motor güçlerinin -kitleleri denetleme açısından- ideolojik merkezlerinin Roma’daki Vatikan’da olduğu, Roma ruhunun burada yaşatıldığı, birlik için seçilen sembolün bile bir bütünselliği, makrokozmosu simgeleyen 12 havari masalıyla özdeşleşmiş 12 yıldızdan oluşması dikkate alınırsa... “İslamcı” başbakanın sahnelenen binbir hokkabazlığının ardından sonunda Papa ile görüşeceğini açıklamasının nedenleri; Papa’ya yönelik yemek davetinin uydurma bir gerekçeyle reddine karşın dışişleri bakanının yüzünün kızarmamasının nedenleri; ve “İslamcı” siyasi iktidarın İslam düşmanı Papa’dan beklentileri ile bağlantılı tüm yaltaklanmalarının nedenleri, yukarıda özetlenen gerçeklerin ışığında daha rahat anlaşılabilir herhalde.

 

Türkiye hükümetinin beklentilerinden tamamen bağımsız olarak ve tüm megolomanisi ile Ankara- İstanbul- Efes yoluna düzülmüş olan Batı Hıristiyan şövenisti Papa’nın asıl niyetleri ise, Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac’ın (1932- ) niyetlerinden hiç te farklı değildir... Çizmiş oldukları çemberin içinde göya Türkiye’yi de göstermeye çalışan Chiraç’ın, 14 Kasım 2004 günü Marsilya’da söylemiş olduğu “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız!” sözü, aslında Papa’nın ziyaretinin gerisinde duran asıl niyeti anlamaya da yardımcı olabilir...

 

Aynı sözle ilgili olarak o günlerde Türkiye’de yapılmış olan tüm ahmakca “entellektüel” tartışmaların ötesinde, ve bu tartışmaların gerçekdışı açıklamalarından tamamen bağımsız olarak Jaques Chirac, bilinç altını diplomatik bir dille ve aslında şaşkınca açığa vurmuştu. O’nun bilincinin altında yatan gerçek, Roma’nın ve ardından kilisenin bölünmeye başladığı günlerden ve özellikle Haçlı Seferleri’nden beri Batı’nın Doğu’yu yutma düşünden başka birşey değildi... Mükemmel eğitimli Chirac, elbette Batı Roma’nın ve Haçlı Seferleri’nin baş aktörü Katolik Fransa’nın Ortodoks Doğu Roma’dan (“Bizans”) nefret ettiğini; Dördüncü Haçlı Seferi sırasında (1204), Katolik Latinlerin (veya Chirac’ın dedelerinin) ozamanki Konstantinapol’u (şimdiki İstanbul) zaptedip yağmaladıklarını çok iyi bilir. Vaktiyle en az üç kez talan etmiş oldukları Bizans’ın “çocukları” olmadıklarını çok iyi bilebilecek birisidir O... Doğu Roma’nın tarihi boyunca süren bu Katolik- Ortodoks çelişkisi, başlangıçta küçük bir uçbeyliği olan Osmanlı’nın önünü açmıştı. Ortodoks- Katolik çatışmasının bir sonucu olarak Oğuz boyundan Osmanlı- Türk atlıları Balkanlar’a ilk kez Grek subayları ile birlikte Bizans ordularının safında girmişlerdi ve Chirac bu gerçeği de bilecek kadar eğitimli biriydi... Fakat asıl niyeti Doğu Roma’yı yutmak, veya bu gücün şimdi yerinde olan Türkiye’yi satalit bir devlet haline getirerek eski tatlı talanlardan daha mükemmellerini gerçekleştirebilmek için, “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız!”, mavalını okuyor, aklısıra politika yapıyordu Chirac... Avrupa’nın birliğini şiddet yoluyla ve Nazi Almanyası’nın hegemonyası altında gerçekleştirmeye çalışmış olan Hitler’in dünya egemenliği planları içinde de Türkiye’nin yeri satalit bir devlet olmaktan başka birşey değildi...

 

Müslüman halklara yukarılardan biryerlerden bakan Papa’da, “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız!” mavallarıyla İstanbul’u Ortodoks Hıristiyanlığın uluslararası merkezi olarak onaylatma, ve böylece Katolik- Ortodoks yakınlaşmasında mesafeler alarak “yeni tutcular”ın başlatmış oldukları son haçlı seferinde tüm Hıristiyanları AB destekli ABD saldırganlığının ardında birleştirme düşleriyle yollara düzülmüştür. Bu düşlerin önde gelen nihai hedeflerinden birisi de, -1453’de Türklerin eline geçmiş olması halen kabuledilemiyen- İstanbul’u ve sonuçta tüm Doğu Roma’yı (Türkiye’yi) yutmaktır... Papa’nın sözkonusu hedeflere yönelik sembolik tavırlar içine gireceği bellidir ama, yalanların ve ikiyüzlülüklerin egemen olduğu bu dünya da, Türkiye’nin politik iktidarı, bu ziyaretin “yararlarını” davul zurna eşliğinde sıralamaktan, ve ziyareti içpolitika hedefleri yönünde kullanmaktan geri durmayacaktır. Diyanet İşleri’nin başındaki dini önderler ise, “kültürler arası barış” mavalı çerçevesinde “meleklerin kanatları üzerine” ne ölçüde üst düzeyde entellektüel tartışmalar yaptıklarını anlatarak uzun süre şişineceklerdir...   

 

Yeniden çarmıha gerilip ticareti yapılan İsa ve bazı sözcüklerin anlamları üzerine

 

Yahudi tapınağındaki tefeciliğe, sömürüye ve yalana dayalı toplumsal ilişkilere karşı çıktığı için başına olmadık işler açılan akıllı ve iyi yürekli İsa (Jesus), doğrusu “baba-oğul-kutsal ruh” ilanedilip putlaştırılarak çok kazançlı bir ticaret metaı haline getirileceğini; Ortadoğu’ya ve başta Orta ve Latin Amerika olmak üzere yeni kıtalara yönelik kanlı talan seferlerinde adının bayrak yapılacağını; kendi sırtından başka birtakım dolandırıcıların iki milyar civarında insan üzerinde egemenlik kurabileceklerini aklının köşesinden bile geçiremezdi herhalde. Zaten adına yazılanların en erkeni, O bu dünyaya veda ettikten 30- 50 yıl kadar sonra yazılmaya başlanacaktı...

 

Doğu Roma İmparatorluğu’nun temellerini atmış olan Yugoslavya- Nis doğumlu (280) Büyük Konstantin (I. Konstantin) yaşanmakta olan içsavaşta Hıristiyan halkın desteğini alabilmek için 1313 yılın Hıristiyan dinine geçecek ve 1314 yılında bu dini egemenlik alanlarında resmen legalleştirecekti. Ardından günümüzde adı İznik olan Nicaea’da 325 yılında ilk Hıristiyan kilise Konsül’ü (Meclis’i) toplanacaktı. İşte bu Konsül’de yapılan tartışmalar ve alınan kararlarla birlikte İsa’nın “baba-oğul-kutsal ruh” olarak “yaratıcı” güçle özdeşleşen serüveni başlayacaktı. İsa yaşayacak olsa kendisi hakkında verilecek böyle bir karara kesinlikle katılmayabilirdi ama, İsa’nın kararteri üzerine tamamen spekülatif sözkonusu tartışmalar, Doğu’nun ve Batı’nın eski geleneksel düşünce yapıları, mitolojileri temelinde ayrışarak sürüp gidecekti... İznik’te gerçekleşmiş olan ilk Konsül’ü, 381 yılında Konstantinapol (İstanbul) Konsül’ü, 431 yılında Efes Konsül’ü, 451 yılında Chalcedon (Kalkedon= Kadıköy) Konsülü..., izleyecekti. Ve 869- 870’de toplanacak olan Dördüncü İstanbul (Konstantinapol) Konsülü’ne dek bu konsüllerin hiçbiri “Katolik” adını alacak olan Roma merkezli Batı kilisesi veya Vatikan tarafından onaylanmayacaktı. Aynı fikirde olmamak ve böylece Konstantinapol’ün veya Doğu Roma’nın şemsiyesi altına girmemek için İsa’nın karakteri hakkında bazı nüans farkları keşfedeceklerdi... Aslında, yapılmakta olan, ekonomik ve politik iktidar mücadelesine ideolojik kılıf bulma çabasından başka birşey değildi. Aynı mücadelenin kurbanı ise, -derin bir şizofrenin pençesinde kıvranmakta olan- yığınlarla birlikte İsa’dan başkası değildi...   

 

Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında resmen ikiye bölünmesiyle birlikte iğmesi artarak süren ayrılık, Hıristiyan klisesinin 1054’de resmen ikiye ayrılmasıyla noktalanacaktı. En genel çizgileriyle Drina Nehri’nin batısı Roma Katolik Klisesi’ne, dogusu ise Bizans Ortodoks Klisesi’ne bağlı kalmıştır. İllirya’nın (Arnavutluk) güneyi Bizans Ortodoks Klisesi’nin etki alanı içinde kalırken, kuzeyi için tersi olmuştur... Grekler Dogu Roma İmparatorluğu’nun çekirdeginde durdukları, ve devletin resmi dili grekçe olduğu için, Bizans Ortodoks Klisesi’nin merkezindeki asıl itici güç Grekler olmuşlardır... Diğeri ise Latin merkezli bir inanç olarak gelişmiştir...

 

Katolik (“Catholic”) sözcüğü, gündelik olmayan akademik tartışmaların, sohbetlerin dili anlamında “evrensel” veya “genel” sözcüklerinin karşılığı olmaktadır (www.catholic.com/library/What_Catholic_Means.asp). Ansiklopedik bilgilere göre, “Katolik Kilisesi” sözcüğüne ilk kez 107 yılında Antakyalı Ignatius’un bir mektubunda rastlanmıştır...

 

Grek Lesous sözcüğünün Latin biçimi olduğu açıklanan Jesus kelimesinin asıl kökeni ise, “Yehovah kurtuluştur” anlamına gelen İbrani Jeshua, veya Joshua, veya Jehoshua olan sözcüklere uzanmaktadır (www.newadvent.org/cathen/08374x.htm). Yehovah veya Yahve ise, Eski Ahit’te (Tevrat) adı geçen Yahudi tanrısından başkası değildir... Yani sonuçta İsa (Jesus) “yaratıcı güç” veya eski Türk inancı Şamanizm’deki Tengri (Tanrı), veya Semitik mitolojilerdeki ilah anlamında “Allah” karşılığı olmaktadır...

 

Fakat bu, eski İbrani, İrani Zoroastrian ve ağırlıklı olarak Semitik kökenli İslam mitolojisindeki gibi soyut bir “yaratıcı” güç değil, eski Yunan veya Latin tanrıları gibi kişileşmiş bir “yaratıcı” güçtür. Ticari amaçlarla, ekonomik-politik egemenlik amaçlarıyla paylaşılamayan ve bu nedenle karakteri halen tartışmalı olan bir “yaratıcı” güçtür. Bu aynızamanda düalist (iyiliği ve kötülüğü birbirinden tamamen farklı kaynaklara bağlayarak kesin çizgileriyle ayıran) Hint-Avrupai mitolojilerle ve bunun bir kolu olan Hint- İrani mitolojilerle uyumlu bir yaratıcı güçtür. İsa, Zoroastrianizm’in “Akıllı Yaratıcısı” veya “Akıllı Lordu/ Efendisi” anlamında Ahura Mazda gibi sadece tertemiz saf bir iyiliğin, aydınlığın sembolüdür. Nasıl Ahura Mazda’nın karşıtı olarak sonsuz karanlıkların efendisi “yıkıcı ahmak” Ahriman varsa, İsa’nın karşısında da yıkıcı güçleri sembolize eden şeytanlar vardır...

 

İyilikle kötülüğü kesin çizgileri ile birbirlerinden tamamen ayıran bu düalist düşünce tarzı, bir mali-sermaye diktatörlüğü olarak şekillenmiş olan ve dünyayı “siyah” ve “beyaz” ikilemlerle tarif eden, “yönetmek için yaratılmış üstün” Ariler’in karşısına köleliğe layık diğer halkları, başta semitik Yahudiler olmak üzere diğer toplumları koyan faşist ideolojilere rahatlıkla temel oluşturabilmektedir. Bu pespektiften bakınca, 1933 yılında İktidara yürümekte olan Hitler’in Franz von Papen’in önderliğindeki Katolik Merkez Partisi’ni kendisine nasıl basamak yaptığını anlayabilmek pek zor olmamaktadır. Veya 1922’de Papa koltuğuna oturmuş olan XI. Pius’un (onbirinci inanmış, veya gerçek adıyla Ambrogio Damino Achille Ratti) Faşist Mussolini ile rahatça nasıl anlaşabildiğini ve yine aynı Papa’nın iktidar sürecinde, 11 Şubat 1929’da Vatikan Kent Devleti’nin kuruluşunun Mussolini eliyle nasıl sağlandığını anlamak hiç zor olmamaktadır. Ve yine sözde barışçı İsa’nın, sadece iyiliklerin sembolü “yaratıcı” güç İsa’nın yeryüzündeki temsilcileri rolünü oynamakta olan XI. Pius’un ve ardından asıl olarak XII. Pius’un (iktidarı, 1939- 58) yıkıcılığın sembolü Hitler’in emrine nasıl kolayca girmiş olduklarını anlayabilmek aynı bilginin ışığında hiç te zor olmamaktadır. Ve aslında çok daha fazla miğde kaldırıcı gerçekleri içeren bu bilgilerin ışığında, çarmıhta İsa sembollü asası ile dolaşmakta olan Papa kılıklı kişinin yıkıcı “şeytanın” taa kendisinden başka birisi olmadığını düşünmek hiçte zor değildir...

 

Şüphesiz Papa rolündeki kişiliklerin tümü birbirlerinin aynısı olmamakla birlikte, 266. Papa olarak 2005 yılında “Benedict XVI” namıyla iktidar koltuğuna oturan Alman asıllı Joseph Ratzinger’in bakışlarındaki “şeytanı” yakalamak hiç te zor olmamaktadır. Eğer yüz ve özellikle gözler ruhun aynası iseler, ve “şeytan” kötülüklerin, hainane amaçlı planların, kanlı komploların, hertürlü hile ve yıkıcılığın sembolü ise, Ratzinger’in kameralara yakalanmış bakışlarının birçoğunda şeytandan başka birşeyi görebilmek olası değildir... Herhangi bir dogmaya bağlılığı olmayan, şeytana ve benzerlerine inanmayan bu satırların yazarı, herhangi bir dinin taraftarı olmadan gördüğünü aynen tekrarlamaktadır.         

 

Joseph Ratzinger’in kimliği ve İslamiyet düşmanlığı üzerine   

 

BBC haberlerine ve daha birtakım ansiklopedik bilgilere göre Joseph Ratzinger, 16 Nisan 1927’de bir “kutsal Pazar” günü, Bavyeralı bir polis memurunun  en küçük çocuğu olarak doğmuştur. Henüz 14 yaşında iken, 1941 yılında, Nazi Partisi’ne bağlı “Hitler Gençliği” adlı yarı-askeri (paramiliter) gençlik örgütüne üye olmuştur. Savaşa hava savunma birliklerinde katılmıştır... Savaş sonbulurken, 1945 yılında Batılı müttefik güçlerin eline esir düşmüştür... Bu kısa biyografiler Papa’nın gerçek kimliği ve özellikle karakter yapısı konusunda tam aydınlatıcı bilgiler vermekten uzaktırlar şüphesiz... Karakter yapısı ötesinde, Papa’nı çok iyi eğitim görmüş, 10 dil bilen, piano çalan Bethoven hayranı bir kişilik olduğu yazılmaktadır.

 

Aynı Papa henüz Papa olmadan önce, 1959- 66 yıllarında Tuebingen Üniversitesi’nde dogmatik teoloji konusunda dersler vermiştir. Bu uzlaşmaz kişiliğin dersleri öğrenciler tarafından protesto edilmiştir... “İslam inancını şiddet kullanarak yayılmakla” suçlayıp aşağılamaya çalışan bu kişilik, Ratzinger, sadece üniversite öğrencileri tarafından değil, aynızamanda dünyanın her köşesindeki Müslüman halklar tarafından da protesto edilmiştir. Buna rağmen sözlerini geri almamış, özür dilememiştir... Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin (“Kuzey Kore”nin) nükleer araştırmalarını “insancıllık” adına engellemeye çalışan ama, buna karşın Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de yaşanmakta olan trajediler karşısında buz gibi sessizliğini koruyan bir Papa’nın bu tavrında şaşacak bir yan yoktur. Böyle birisinin, ABD ve Batı politikaları gerektirdiği ölçüde “insancıl” tiyatrosu oynaması, sistemin işleyişi ile tamamen uyumludur...

 

İslam’ı “şiddet” ile özdeşleştirmeye çalışan Papa’nın bu sözlerinin, Washington merkezli “Terörizme Karşı Savaş” yalanı ile tamamen uyumlu bir çıkış olduğu, “tüm teröristlerin Müslümanlar arasından çıktığı” yalanının Vatikan tarafından onaylanması ve Hıristiyan halklara benimsetilmesi çabasının ürünü olduğu, bellidir. Kısacası, Pentagon’un Ortadoğu’da ve Orta Asya’da estirdiği terörü Hıristiyan halkların gözlerinde meşrulaştırma çabasında olan Vatikan, son Haçlı Seferi’ne Washinton’un safında tüm varlığıyla katılmaktadır...

 

Peki, “İslam İnancını şiddet kullanarak yayılmakla” suçlamaya çalışan Papa’nın sözleri ne ölçüde gerçeğin ifadesidirler? Şüphesiz şiddet, değişik dinlere sahip tüm toplumların tarihlerinde gözükmektedir ama, Papa’nın bu sözlerinin baştan sona yalan olduğunun en büyük tanığı, tarihin kendisidir...         

 

Fazla ayrıntıya girmeden tarihten sadece bazı örnekleri kısaca ele alalım... Müslüman Arapların girdikleri topraklar içindeki Hıristiyan halk ve ayrıca Yahudi halk inançlarını korumuşlardır, bunların tapınaklarına dokunulmamıştır. Bu gerçeğin en somut örneği, yüzyıllarca Arap egemenlerin elinde kalmış olan İspanya’dır. Hoşgörünün ve zamanın en yüksek medeniyetinin temsilcisi durumundaki İspanya, en ileri aydınlık düşüncelerin Batı’ya giriş kapılarından başlıcası olmuştur...

 

Peki tekrar Katolik Hıristiyanlar tarafından elegeçirilen İspanya’da neler yaşanmıştır? Müslümanların Hıristiyan ve Yahudi halkın inançlarına göstermiş olduğu saygının ve hoşgörünün binde biri bile Müslümanlara gösterilmemiştir. Müslüman ve Yahudi halk, ya ölüm ya da din değiştirme alternatifi ile karşı karşıya bırakılmıştır. Artık İspanya’da olmayan Müslümanlar bu gerçeğin en somut kanıtlarıdırlar. Ve 1400’lü yılların ikinci yarısında ve 1500’lü yılların başında İspanya’dan kaçan Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde, Müslümanların arasında güvenlikli bir yaşama kavuşabilmişlerdir... Ve bu gerçeklere Vatikan'ın bir parçası olan ve yüzyıllarca en korkunç işkenceleri uygulamakla ünlenen Engzisyon'u eklemek gerekir... Halkı Müslüman toplumlar içinde de değişik kötülükler yaşanmış olmakla birlikte, bu son ifade edilen gerçeğin bir benzeri olmamıştır.

 

Viyana kapılarına dek dayanmış olan Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar’ın önemli kısmını 500 yılı aşkın süre elinde tutmuştur. Bu egemenlik süresine bakarsak, ve Papa’nın düşünce yapısı ile olaya yaklaşırsak, Balkanlar’da, Özellikle Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bulgaristan’da tek bir Hıristiyan’ın bile kalmamış olması gerekirdi. Macaristan ve Romanya’yı hiç hesaba katmıyorum... Fakat buralardaki halkın ne dinlerine ve ne de Kiliselerine dokunulmamış olduğu için, özellikle en uzun süre, 500 yılı aşkın süre Osmanlı egemenliği altında kalmış olan Grek, Makedon ve Bulgar halkları, Kiliselerinin çatısı altında dillerini ve ulusal kimliklerini koruyabilmişlerdir. Aksi taktirde bu uzun süre, bir halkın asimile edilip tarihten silinebilmesi için tamamen yeterlidir... Ticaret burjuvazisinin bu toplumlarda daha önce gelişmesinin de bir sonucu olarak, Türk milliyetçiliğinden daha erken bir Grek milliyetçiliği, Bulgar milliyetçiliği vs. Kilise merkezli olarak tarih sahnesine çıkmıştır...

 

Ratzinger’in “şiddet kullanıcılığı” ile aşağılayıp suçlamaya çalıştığı Peygamber Muhammed ve Tüm Müslümanlar, Hıristiyan inancının “yaratıcı gücü” kabuledilen İsa’ya ve O’nu “babasız doğurduğu” iddia edilen Meryem’e saygı duyarlar ve İslam’ın “kutsal” kitabı Kuran’da da bu saygı açıkça ifade edilmiştir. Sözkonusu saygının en somut kanıtlarından biri de “Meryem Ana”nın Efes’de halen korunan son barınağı, son evidir. İslam’ı aşağılamaya çalışan Papa, bu eve “haç” ziyaretinde bulunacaktır... Şüphesiz çelişkili gibi gözüken tüm bu davranışlar, aslında, egemen ikiyüzlülüklerin ve yalanların ışığında rahatça anlaşılabilecek gerçeklerdir. Ve aslında kimlerin nezaman ve hangi düşüncelerle “aziz” ilanedilmiş oldukları gerçeği de, Katolik Hıristiyan tarihinin bir başka zaman anlatılması gereken diğer ilginç kirli yüzlerinden birisidir...

 

Şüphesiz iyi yürekli, haksever, adalet için mücadele eden birsürü Hıristiyan ve Katolik inanca bağlı insan ve bunların beyinlerinde idealize edilerek “aziz” mertebesine yükseltilmiş insancıl semboller de vardır. Yoksul, ezik, çaresiz Guatemala ve Nicaragua halklarının, tahtadan heykellerinin ağzına bir sigara sıkıştırıp yaktıkları ve sorunlarını cözmesi için yardım dilendikleri St. (Aziz) Simon, doğrusu benimde kabuledebileceğim yeryüzünün en sevimli azizlerinin başında gelmektedir. Buna karşın, zaten anlamış olacağınız gibi, Vatikan böyle bir azizi kesinlikle tanımamaktadır.

 

27 Kasım 2006   

 

http://www.sinbad.nu/