Not: Aşağıdaki “Patriyalkalism tuzağı” başlıklı yazı, 15 Şubat 2002 tarihli 15 günlük Dema Nu (Yeni Zaman) adlı türkçe/ kürtçe gazetede ve aynı gazetenin www.demanu.com.tr/ adresli web sayfasında basılmıştır.-Y. Küpeli
 
Ataerkillik tuzağı

 

Yusuf Küpeli

 

Profösör M. A. Hasretyan, “Türkiye’de Kürt Sorunu 1945- 1990” adli yapıtının ikinci cildinin 103. sayfasında şunları yazmaktadır: “Komando ve jandarma birliklerinin Silvan’da ve diğer yörelerde yürüttükleri operasyonlarla Kürt halkı erken bir ayaklanmaya kışkırtılmıştır. Kürt ulusal hareketi başsız bırakılmak ve 1938- 60 yılları düzeyine düşürülmek istenmiştir.” (Çevirinin Türkçesi düzeltildi. Y. K.) Hasretyan bu satırları ile 1970’li yılların başında sürdürülen komando operasyonlarını kastetmektedir. Hasretyan’ı korkutan erken ayaklanmayı ise kimlerin başlattığı bellidir. Şüphesiz 1938- 60 yılları yeniden yaşanmaz ama, Kürt toplumunun özgürlük özleminin ezilip geriletildiği de bir gerçektir.

    

Basında sık sık tekrarlanan bilgilere göre, PKK’ya ve dolayısıyla asıl olarak Kürt halkına karşı yürütülen savaş nedeniyle Türkiye ekonomisi 100 milyar dolar civarında bir zarar görmüştür. Şüphesiz bu az bir birikim değildir ama, diğer yandan aynı süreç içerisinde devletin bankalarından ve kasasından çalınan paralar bu miktarı çok aşmaktadır. Bunun yanında, ülkede demokratik süreçlerin ödediği bedel ise yukarıdaki sayıyla ölçülemeyecek kadar büyüktür.

    

Çatışmalar sürerken istatistiki bilgiler vererek birkaç kez yazdığım gibi, aynı süre içinde sıradan cinayetlerde ölenlerin sayıları savaşta ölenlerden yaklaşık iki kat, trafik kazalarında ölenlerin sayıları dört kat ve iş kazalarında ölenlerinki ise daha da fazladır. Kısacası, toplum zaten şiddete alışıktır. PKK’nın yürütmeye çalıştığı programsız ve büyük ölçüde kitleden kopuk şiddetin çapı, hiçbirzaman Türk toplumunu Kürt halkının yararına bir çözüm yönünde düşündürebilecek düzeye ulaşamamıştır. Bunun yanında PKK’nın toparlayabildiği asker sayısını on kez aşan sayıda Kürt insanıda, “geçici köy korucusu” kimliği ile Türk ordusunun safında silah altına alınmıştır.

    

Sözkonusu çatışmalarda ölenlerin sadece 4500- 5000 kadarı güvenlik güçlerindendir ve bunların önemli birkısmı da “geçici köy korucusu” adı altında örgütlenmiş olan Kürtlerdir. Çatışmalar sırasında veya yargısız infazların kurbanları olarak ölen diğer 30 000’e yakın insanın ezici çoğunluğu ise Kürttür ve bunların birçoğu sivil kişilerdir. (22 Şubat 1997 günü Akdeniz Müzesi’nde örgütlenen Kürt Kültür Günleri’nde, Uluslararası Af Örgütü/ Amnesty International’ın İsveç şubesi başkanı Anita Kulum, aralarında çocukların, kadınların ve öğretmenlerinde olduğu 470 suçsuz sivilin 1992- 96 yıllarında PKK tarafından öldürüldüğünü söylemiştir.)

 

Tüm bu nedenlerle, -henüz çatışmalar sürerken yazmış olduğum uzun makalelerde de ifade ettiğim gibi- PKK’nın yürütmüş olduğu sözkonusu silahlı eylemler, Türk toplumunda şövenizmi kışkırtmaktan, faşist güçlere kitle tabanı sağlamaktan başka bir sonuca yolaçmamışlardır. PKK ile sürmekte olan “savaş” bahanesiyle, zaten sınırlı olan demokratik mekanizmalar tamamen budanmıştır. Denetimdışı baskıcı yönetimin karanlığında bir yandan tüm toplumun yarattığı değerler yağmalanırken, öbür yandan kürtler göçe zorlanarak bölgenin demografik yapısı önemli ölçüde bozulmuştur.

    

Kürt silahlı eyleminin yenilgisinin temelinde yatan neden, çok güçlü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başarılarından ziyade, silahlı eylemi yürüten örgütün ulusal bir programa sahip olmamasıdır. Kendi örgütünün ve halkının tamamen denetimi dışında olan “peygamber” konumuna yükseltilmiş bir kişinin sürekli değişen söylemleri ile hiçbir özgürlük hareketi yürümez. Kendi dışındaki güçlerin istemlerine uygun olarak istikrasız bir çizgi izleyen, üyelerinin tüm kişisel inançlarına ve fedakarlıklarına karşın politik anlamda bir şantaj aracı olmaktan öteye geçemeyen yapılarla kurtuluş hareketleri sonuca ulaşmaz. Şüphesiz, eleştirilenin yerine birleşik güçlü bir alternatif yaratılamadığı sürece de sonuca ulaşılamaz.

 

Kısacası, -tarihlerinde sık sık gözüktüğü gibi- bu kez de başkaları için çarpışmış olan Kürtler, asıl olarak kendi kendilerine, birtürlü kurtulamadıkları derin ataerkil (pederşahi) kültürlerine, kişiye tapınma geleneklerine yenilmişlerdir.

    

Özünden kopartılmış bir sosyalizm, demokrasi, insanlık söylemlerine karşın, feodal- ataerkil ilişkilerin yarattığı köle ruhunu koruyarak haksızlıklara gerçek anlamda başkaldırmak imkansızdır. “Baba” veya “peygamber” rolü verilen bir kişiliğin veya gücün karşısında köle ruhuyla eğilerek, her söyleneni sorgusuz kabullenerek özgürlük uğruna savaşılamaz. Böyle toplumlar bazı tarihi dönemeçlerde bir gücün elinden kurtulsalar bile, sonuçta başka bir gücün kölesi olurlar.

 

Kürtlerin kurtuluş yolları, önce kendi kendilerinden kurtulabilmeleri ile açılacaktır. Sözkonusu güçlü ataerkil kültürü ağırlıklı biçimde koruyarak gerçek anlamda uluslaşabilmek, ulusal birliği sağlamak ve haksızlıklara başkaldırmak olanaksızdır.

 

5 Şubat 2002

yusufk@telia.com
 

http://www.sinbad.nu/