Ruhunun karanlığı suratına vurmuş profösör unvanlı o çirkin kişi ve pazarlananlar

...”suratından düşen bin parça” denen cinsten bu kişi, elini küçümseyici bir tarzda sallayarak güçlendirdiği aşağılayıcı yüz ifadesiyle ve saldırgan üslubuyla, ”Kıbrıs gibi küçük önemsiz işlerle uğraşıyorlar; halbuki asıl önemli olan tarım politikaları. AB’ye uyum koşulları içinde modernleştirilecek olan tarımda aileleri ile birlikte sayıları 10 milyonu bulacak dört milyon kişinin sektörden uzaklaştırılması gerekmektedir…”,  TV görevlisi hanım, karşısındakinin profösör ünvanının ve ayrıca saldırgan üslubununda baskısı altında kalarak eziliyor, ”Peki Kıbrıs okadar önemsizse eğer, neden Batılı yöneticiler işin bukadar üzerinde duruyorlar, Kıbrıs’ı olmazsa olmaz bir koşul olarak öne sürüyorlar?”, diye sormaya cesaret bile edemiyor… İleriye bir dağ gibi fırlamış göbeğiyle yürürken önünü görmekten aciz olduğu anlaşılan Allavi karakterli kişi, aklısıra Türkiye’nin geleceğine yönveriyor ama, pusulası emekçi halkın Türkiyesi’nin değil, işletme işlerine kafa yorduğu 3- 5 tekelin Türkiyesi’nin hedefini gösteriyor… O suratına yapışmış aşağılayıcı yüz ifadesi ile haşarattan sözedermişçesine on milyon köylüyü bir kalemde topraklarından atmayı hesaplayan ve tüm Ortadoğu halklarının kaderleri ile igili Kıbrıs sorununu elini sallayarak küçümseyen profösörün yüreğinde, Türkiye’nin ve bölgenin emekçi halklarına yönelik en ufacık bir sıcaklık olmadığı hemen anlaşılıyor...

Ruhunun karanlığı suratına vurmuş profösör unvanlı o çirkin kişi ve pazarlananlar

 

Yusuf Küpeli

 

Ruhunun karanlığı suratına vurmuş profösör unvanlı o çirkin kişiyi tesadüfen SKY TV ekranında görüp dinlemese idim, şu anda bitirmem gereken işle uğraşıyor olacaktım… Asıl sorunu kendisiyle olduğu için olmalı, ”suratından düşen bin parça” denen cinsten bu kişi, elini küçümseyici bir tarzda sallayarak güçlendirdiği aşağılayıcı yüz ifadesiyle ve saldırgan üslubuyla, ”Kıbrıs gibi küçük önemsiz işlerle uğraşıyorlar; halbuki asıl önemli olan tarım politikaları. AB’ye uyum koşulları içinde modernleştirilecek olan tarımda aileleri ile birlikte sayıları 10 milyonu bulacak dört milyon kişinin sektörden uzaklaştırılması gerekmektedir. Tarımda gizli işsizlik vardır…”, diye bastırıyordu özet olarak.

 

Sorgulayan TV görevlisi hanım, ülkenin satışını adım adım gerçekleştiren iktidar partisinin yönetimine övgüler düzen karşısındaki varlığın işletme profösörü ünvanının ve ayrıca saldırgan üslubununda baskısı altında kalarak eziliyor, ”Peki Kıbrıs okadar önemsizse eğer, neden Batılı yöneticiler işin bukadar üzerinde duruyorlar, Kıbrıs’ı olmazsa olmaz bir koşul olarak öne sürüyorlar?”, diye sormaya cesaret bile edemiyordu… İleriye bir dağ gibi fırlamış göbeğiyle yürürken önünü görmekten aciz olduğu anlaşılan Allavi karakterli kişi, aklısıra Türkiye’nin geleceğine yönveriyordu ama, pusulası emekçi halkın Türkiyesi’nin değil, işletme işlerine kafa yorduğu 3- 5 tekelin Türkiyesi’nin hedefini göstermekteydi… Allah bilir aynı kişi bundan onyıllarca önce de, ”Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır!”, gürültüsüne katılanlardandı. Çünkü o tezgahda aynı Batı ile birlikte bir ölçüde günümüzdekilere benzer Türkiyeli siyasi yöneticiler tarafından örgütlemişti... Ve CIA direktörü Alen Dulles’in Türkiye’de olduğu günlerde tezgahlanmış olan 6- 7 Eylül 1955 olayları ile Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler’e gitmesi engellenmiş, Ada’nın heriki tarafındaki aşırı milliyetçi ve faşist güçlere kan verilerek Ada’da ABD etkisini arttıran bir bölünmenin yolu açılmıştı.

 

Malesef bazı aydınların beyinlerinin işleyişi ezilen emekçi halkların yararları tarafından motive edilmemektedir. Bunların birkısmının beyinleri, kariyerleri yükseldikçe büyüyen miğdeleri tarafından yönlendirilmektedir. Ve yine her profösör unvanlı kişinin yüz ifadesi Mümtaz Soysal’ınki gibi karşısındakine konuşma, soru sorma cesareti veren insancıl yumuşak bir ifade taşımamaktadır... İnsanların rütbeleri, ünvanları ne olursa olsun, özleri sonuçta aynı kalmaktadır. Çocukken almış oldukları insancıl kültür ve yetişme tarzları nedenleriyle şekillenen iyilikleri veya kötülükleri birşekilde yüzlerine vurmaktadır.

 

Şüphesiz herkes -güzelliğin ölçüleri gibi sunulan- Hollywood yıldızlarının veya moda dünyasının mankenlerinin benzeri olamaz ama, yine de güzel ve hatta ölçü olarak sunulanlardan çok daha güzel olabilir. Şişmanında, zayıfında, bodurunda, uzununda, eksikleri olanında güzeli ve çirkini olur... İnsanların ruhlarındaki kötülükleri yüzlerine vurdukça, kötülükleri lafa ve eyleme döküldükçe, fiziki güzellikleri kaybolur, tüm çirkinlikleri ön plana çıkar. Bu kişiler fiziki olarak ne ölçüde düzgün olsalarda artık çirkin olarak gözükmeye başlarlar... Diğer insanların iyiliğini düşünen sosyal ve sevecen biri, nekadar şişmaz, sıska vs. olsa da göze güzel gözükür. O’nun ruhunun iyiliği yüzünü aydınlatır… Eskiler, ”önemli olan ruh güzelliği” derken ve ”ruhun güzelliğinin insanın yüzüne vurduğunu” iddia ederlerken, binlerce yılın deneyimlerinden süzülüp gelmiş bir gerçeği ifade etmişlerdir ve söyledikleri doğrudur. Osmanlı Sarayı’da henüz çürümeye başlamadığı dönemlerde, insanların, çocukların yüz ifadelerine bakarak onları içine, ordusuna alma geleneğine sahipti ve bu davranışı sonderece gerçekçiydi…

 

O suratına yapışmış aşağılayıcı yüz ifadesi ile haşarattan sözedermişçesine on milyon köylüyü bir kalemde topraklarından atmayı hesaplayan ve tüm Ortadoğu halklarının kaderleri ile igili Kıbrıs sorununu elini sallayarak küçümseyen profösörün yüreğinde, Türkiye’nin ve bölgenin emekçi halklarına yönelik en ufacık bir sıcaklık olmadığı hemen anlaşılmaktaydı... Sırası gelince işin içine ”insan hakları” demagojisini de karıştırarak AB’yi savunacak olan bu yaratığın, saldırgan Batılı tekellerin adamı olduğu, kaderini onların -sonu olmayan- dünya egemenliği serüvenleri ile birleştirdiği hemen anlaşılmaktadır. Aynı kişi, eline fırsat geçse, Irak’ın başına oturtulmuş Allavi gibi olmaktan bir an bile çekinmezdi. Çünkü, herikiside ülkelerinde yaşayanlar için yüreklerinde en ufacık bir sıcaklık taşımamaktadırlar…

 

Silahlı saldırı ve işgal ile Batı’ya bağlanmaya çalışılan Irak’ta Irak halkının elinden nelerin alınmış olduğunu, hangi sektörlerden kaç milyon kişinin kovulduğunu, halen kanlı katliamlarla yıkımı süren ülkede yokedilmekte olan insan haklarının neden aynı ”demokratik” Batı’nın gündemine birtürlü yerleşmediğini düşünmek bile istemediği anlaşılan bu ruhu karanlık işletme profösörünün dağ gibi göbeği hemen dikkati çekmektedir. Yüzüne vuran ruhundaki kötülük nedeniyle, sadece ve sadece bu nedenle, küçük bir dağ gibi öne fırlamış olan göbeği dikkati çekmektedir.... Batı kapitalizminin atgözlükleri gözünde, gemi ağzında, tekellerin arabasını çekerken göbeği nedeniyle önünü görüp görmemesinin ise hiç önemi yoktur. Çünkü, araba çeken zavallı atlar önlerini ve yanlarını görmezler ama, sürücüleri tarafından ağızlarındaki gemle yönlendirilirler.

 

Ünlü Amerikalı romancı John Steinbeck’in ”Gazap Üzümleri” (1939) adlı romanını okumuş olanlar bilirler… Amerikan mali- sermayesini oluşturan unsurların en önemli parçası olan bankalar, borçlarını ödeyemeyen küçük toprak sahiplerinin mallarına, topraklarına elkoyorlar. Herşeylerini yitirmiş bu insanlar için Amerika’nın batısına, Kaliforniya’ya doğru trajik bir göç başlar. Ya tüm sosyal haklarından yoksun ve alabildiğine yoksul mevsimlik tarım işçisi, ya kriminal vs. olacaklardır… Benzer trajediler başka yerlerde de yaşanmıştır. Brezilyalı dev romancı Jorge Amado’da, herşeylerini yitirmiş kırsal bölge insanlarının önlerindeki tamamen karamsar haydutluk (desperado) alternatifini işleyen bir roman yazmıştır. Herşeylerini yitirenler ya kırsal alanda desperado olacaklardır, ya kentlere göçederek fuhuş sektörünün, diğer kriminalite türlerinin kahramanları haline geleceklerdir. Veya aynı paranın karşı yüzü gibi bunlara ve hertürlü halkçı isyana karşı kullanılan ünüformalı görevliler olacaklardır- romanın adını şimdi anımsayamadım.

 

Özellikle Kürt feodalizmi ile olan ittifakı nedeniyle hiçbirzaman gerçek bir toprak reformunu yapamamış ve bu reformun verimliliğini ve kalıcılığını sağlamak amacıyla -tarımda kapitalizmin bir biçimi olan- kooperatif işletmeciliğini geliştirememiş olan Türkiye’de, tarım sektöründe kapitalizm, ”Prusya tipi” denen en acılı yolla gelişmiştir. Başka daha açık bir ifadeyle, yanında çalışanın emeğinin veya ürününün birkısmına (feodal ranta) elkoyan büyük toprak sahipleri, emeklerinin çoğunu ağaları için harcayan bu köylüleri beş parasız kapının önüne koyarak, traktör kullanan ve düşük ücretle mevsimlik işçi çalıştıran kapitalist tarım işletmecileri haline gelmişlerdir. Ve zaten bu nedenle Türkiye’de -edebiyata hemen hemen hiç yansımayan- alabildiğine trajik bir göç yaşanmıştır. Büyük kentlerin çevrelerindeki -tüm alt yapı hizmetlerinden yoksun- kaçak gecekondu oluşumu yine önemli ölçüde aynı nedenle ortaya çıkmıştır… Bu olaya, tarımda kapitalizmin geç gelişmesine koşut olarak ve feodal- pederşahi düşünce biçimlerini büyükölçüde koruyarak geç gelişen Kürt milliyetçiliği’nin başkaldırısı eklenince, 1990’lı yıllar boyunca ikinci daha trajik göç dalgası gelişmiştir. Basındaki haberlere göre aynı kısa süreç içinde göçedenler 4 milyon kişi civarındadır. Göçedenlerin önemli kısmı sadece ekonomik nedenlerle değil, politik nedenlerle ve aynızamanda zorla göçettirilmişlerdir…

 

Hızla artan kriminalite, sıradan cinayetlerde ölenlerin sayılarının ”düşük yoğunluklu çatışmalar” sürerken ölenlerden fazla olması gerçeği, fuhuş sektöründeki hızlı artış, basına da yansıdığı gibi çocuk suçlarındaki alabildiğine yükseliş, çocukların kullanıldığı kapkaççılık olayları vs. gökten zembille inmemiştir… Basındaki haberlere göre 14 milyon kadar ”vatandaş” 1- 2 Dolar civarında günlük gelirle yaşamak zorundadır. Türkiye’de insanların çoğunluğu acı cekmektedirler ve bunun baş sorumlusuda bugüne dek uygulanmış olan büyük sermaye yanlısı ekonomi politikalarıdır. Mali- sermaye çevreleri ile artık ekonomide yokolan feodalizm arasında yaşanmış olan uzlaşmadır. Hayvancılıkla birlikte tarım sektöründeki halk düşmanı politikalardır.

 

Durum yukarıda özetlendiği gibi iken, tüm konuşmalarından bazı mali- sermaye çevrelerinin bilinçli sözcüsü olduğu anlaşılan bir işletme profösörü, karıncalardan, yokedilecek zararlı haşarattan sözerdecesine, saldırgan bir üslupla ve derin bir duyarsızlıkla yaklaşık sekiz milyon tarım çalışanının dört milyonunun sokağa atılması gerektiğinden dem vurmaktadır. Yine aynı tipin ifadesiyle aileleri ile birlikte sayıları on milyonu bulacak bu insanlara yönelik uygulamanın nasıl finanse edileceği, bunların hangi sektörlere kaydırılabileceği, bu işin nasıl olacağı anlatılmamaktadır. Zaten sözkonusu işi gerçekleştirmeyi planlayan tekellerin gözünde sektörden atılacak insanların peş paralık değerleri yoktur. Aynı insanlara başka iş alanları yaratmanın ya da farklı bir ekonomik güvenlik sağlamanın maliyeti, onların itirazlarını bastırmak için ödenecek olandan çok daha fazladır ve tekeller sözkonusu bastırma planını da kesinlikle yapmışlardır... On milyon kişi daha sokakta kaldığı zaman nasıl olsa işçi ücretleri de kolayca yeniden düşürülebilecektir. Katlanarak artacak olan kriminalite ise, çoğunluğun dikkatlerini asıl sorunlarından uzaklaştırmak için kullanılabilecektir… Şüphesiz başka alternatifler de vardır ama, anlaşılan şimdilik tüm haklı başkaldırıları ezebileceklerini hesaplamaktadırlar… Şüphesiz tüm bu hesaplar, Pentagon’un hesaplarının ”Bağdat’tan dönüyor” olması gibi geri de dönebilir.

 

Türkiye yönetimi önüne konan şartlara adım adım uymaya zorlanırken, Batı’dan beş kuruş para da ödenmeyeceği 17 Aralık günü açıklık kazanmıştır. Peki beş para ödenmeden ve herhangi başka bir güvence sağlanmadan -verimsizlik bahanesi ile- tarım sektöründen atılacak bu dört milyon (aileleri ile birlikte on milyon) küçük üretici topraklarından nasıl kopartılacaktır? Batılı mali- sermaye çevreleri tek başlarınamı, yoksa yerli ortakları ilemi bu insanların topraklarını yok pahasına elegeçireceklerdir? Elegeçirilen topraklar azami kârlılık hesabına göre işletilecekleri için, üretilenlerin yararı kime dokunacaktır? Böyle bir ”verimli” ve şüphesiz bol kârlı üretim programı uygulanırken doğa nasıl, ne ölçüde tahrip edilecektir? Gelecek nesillerin eline avucuna ne kalacaktır? Tüm bunlar önemlimi?, sıkışmış tekeller biraz daha rahat nefes alacaklardır nasıl olsa denebilir aynı mantıkla şüphesiz…

 

Türkiye topraklarının yabancılara satışları daha şimdiden yasal güvence altına alınmıştır ve topraklarından kopartılacak olanların Batı’ya göçleri, serbest dolaşımları ise engellenmiştir. Batılı tekellerin ”demokrasi” ve ”insan hakları” adına Türkiye topraklarını, bu toprakların altındaki ve üstündeki zenginlikleri elegeçirme hakları vardır. Topraklarından olanların ise sürünerek ölme özgürlükleri olacaktır sadece. Hicbir vicdani sorumluluk ve yüreğinde acı hissetmeden bu insanların sokağa atılmaları işinin Kıbrıs sorunundan daha önemli olduğunu söyleyebilen profösör ve benzerleri, -hernekadar göbek engeli nedeniyle önlerini göremeseler bile- yeni kurulmaya çalışılan düzende herzaman daha şanslı olacaklardır. Çok daha yüksek mevkilere gelme olanakları doğacaktır. Düşünün, ABD- İngiliz orduları, bombardıman uçakları, tankları, topları, uranyumlu mermileri olmasa ve bu militarist saldırgan güç ile Irak yıkılmasa, Allavi gibi iyi eğitilmiş biri aynı ülkenin başbakanı olabilirmiydi?  

 

Önünü görme olanaklarından yoksun işletme profösörü için Kıbrıs’ın hiçbir önemi yok. Çünkü anlaşılan, Kıbrısla ilgili herhangi bir kişisel kazanç ve kariyer olanağına sahip değil. Turistik gezilerini ise Kıbrıs kimin elinde olursa olsun rahatca gerçekleştirebilir şüphesiz… Batı’nın patronları ise kendileri açısından Kıbrıs’a çok büyük bir önem veriyorlar. Türkiye’ye sadece 60 km mesafedeki Kıbrıs işletme profösörü için ne ölçüde önemsizse, binlerce kilometre uzağındaki İngiltere ve Amerika için o ölçüde önem kazanıyor. İngilizler, Kıbrıs’ın güney kıyılarında, Dhekelia’da ve daha batıdaki Akrotiri’de, 99 mil karelik bir alanda iki tane askeri üs kurmuşlar. Bu üsler şüphesiz ABD hava kuvvetleri tarafından da kullanılıyorlar… Düşünün, tüm Doğu Akdeniz’i, Kuzey Afrika kıyılarını, Türkiye kıyılarını, Ortadoğu’yu buradan kolayca ve düşük bir maliyetle vurabilirler gerektiğinde. Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia coral atollünde kurulmuş üslerinden Afganistan’ı vurdukları gibi ve bundan çok daha düşük maliyetle vurabilirler. Kaldıki Asya’nın güney kıyılarına ve Afrika’nın doğu kıyılarına -Kıbrıs’a göre- çok daha uzak olan bu atollün tüm büyüklüğü, Kıbrıs’taki İngiz üslerinden dahi yaklaşık altı kez daha küçük.

 

Doğrusu ”demokratik” ve ”özgürlükçü” Batı’nın Kıbrısta askeri üslere sahip olma özgürlüğü var ama, Türkiye’nin aynı adada 30 bin asker bulundurması onları çok rahatsız ediyormuş. Basındaki haberlere göre, bu rahatsızlıklarını 17 Aralık’ta Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın önüne sürülen belgede belirtmişler. Aynı belgede İngiliz üsleri ve askerleri ile ilgili herhandi bir rahatsızlık belirtisi kayda geçmemiş. Anlaşılan, İngilizler ve Amerikalılar Ada’da, -Irak’ta yapmakta oldukları gibi- bölgeye ”demokrasi” ve ”insan hakları” getirmek için bulunuyor(!)

 

Aynı Batı 1919’da da Ortadoğu’nun zenginliklerini daha güvenlikli denetleme planı çerçevesinde Grek ordularını Anadolu’ya sürmüştü. Şimdide yine NATO üyesi Türkiye’ye değil, eskiden olduğu gibi Grek üst sınıflarına güvendikleri anlaşılıyor. Ada’daki Grek askeri varlığı ve silahlanması üzerine tek söz edilmemesi bunu gösteriyor. Birisi çıkıpta, ”İyi, 30 bin Türk askeri Kıbrıs’tan çekilsin ama, İngiliz askeri üsleri de kaldırılsın!”, demiyor. Birisi çıkıpta, ”Ada, silahlardan, askerlerden, yarı- askeri örgütlenmelerden tamamen arındırılsın ve bu bağlamda Grekler’de tamamen silahsızlandırılsınlar, sadece kriminaliteye karşı ortak bir polis teşkilatı kalsın ve Ada’nın ortak birleşik demokratik varlığı uluslararası güvencesi altına alınsın.”, demiyor. Ve göbeği nedeniyle önünü göremeyen profösör, aileleri ile birlikte on milyon köylüyü topraklarından kolayca kovarken, bu Kıbrıs işinin nekadar önemsiz olduğunu(!), suratına yapışmış o çok bilmiş aşağılağıyıcı ifadesine bir de el sallaması ekleyerek açıklıyor.

 

Uluslararası hukukun güçlü tarafından rahatca ayaklar altına alındığı, yolsuzlukların sadece Türkiye’de değil tüm dünyada bir kangren gibi yayıldığı, Birleşmiş Milletleri dahi tutsak ettiği ve Birleşmiş Milletler’in neredeyse tüm işlerliğini yitirdiği böyle bir dünyada kim kime ve özellikle Emperyalist Batı’ya nasıl güvenebilir? Yarın Türkiye’de -günümüzdeki gibi din tüccarı sağcı bir iktidar değil de- devrimci bir iktidar, sosyalist bir iktidar olsa, sanıyormusunuzki Kıbrıs’ı bir kalemde çizer atar. Sanıyormusunuzki sosyalist bir iktidar sadece kendi güvenliği açısından değil, tüm Ortadoğu’nun güvenliği açısından büyük önem taşıyan bu Ada’yı Batı’nın militarist güçlerinin denetimine terkeder. Türkiye’nin yerinde Sovyetler Birliği olsa, O’da Ada’yı bırakmazdı. Böyle birşeyi ancak hiçbir sorumluluk taşımayan tuzu kuru ”tatlısu sosyalistleri” düşünebilirler ve şüphesiz böyleside lafta kalır ancak… Türkiye’de sosyalist bir iktidar olsa, O’da adayı bırakmazdı ama, uyguladığı politikalar, getirdiği somut çözüm önerileri, kendi halkına ve Grek halkına yaklaşımı çok farklı olurdu herhalde... Tek şarta, tüm askeri üslerden, askerlerden, yarı- askeri örgütlenmelerden ve silahlardan arındırılmış ve bu konumu uluslararası güvence altına alınmış bir Kıbrıs’tan asker çekmeyi kabuledebilirdi böyle bir iktidar.

 

Dünyadaki mevcut siyasi güçlerle, mevcut politik dengelerle politika yürütülme zorunluluğu varsa eğer, barış, kardeşlik, eşitlik gibi evrensel ve kişisel istemlerimi birkenarda muhafaza ederek, dışarıdan bakan bir gözle şunları görebildiğimi söyleyebilirim… Mevcut koşullarda Türkiye’nin Kıbrıs’tan asker çekmesi Ada’ya ve bölgeye barış ve çözüm getirmeyecektir. Zaten sınıf çelişkilerinin, uzlaşmazlıkların ulusal ve uluslararası arenelarda güçlenerek sürüp gittiği, buna koşut olarak silahlanmanın hızla arttığı, ”politikanın sınıfsal temellerde zorla sürdürülmesi olan askeri müdahlelerin” barışçı çözüm yöntemlerinin yerini giderek daha fazla aldığı bir dünyada, ne teorik ve ne de pratik olarak herhangi bir sorunun nihai ”çözümü” sözkonusu olabilir. Sosyal anlamda nihai çözüm, ancak tüm sınıf çelişkilerinin ve buna koşut olarak askeri müdahalelerin tamamen yokolduğu bir dünyada gündeme gelebilir. Buna karşın insanlık henüz böyle bir durumdan çok uzak gözükmektedir. Bu bağlamda, her kim ki Kıbrıs’ta ”çözümün yolunu açmaktan” veya ”nihai bir çözüme ulaşmaktan” vs. sözediyordur, bilinki o kişi veya kişiler ya kötü niyetli yalancılardır ya da kör cahillerdir, tarih ve politika bilincinden tamamen yoksun ahmaklardır…

 

Kıbrıs’tan Türk askerleri çekilse bile, Ada’da İngiliz askeri üsleri ve bu üsleri kullanan ABD hava kuvvetleri ve askerleri kaldığı sürece, Akdeniz’deki ABD 6. Filo’su Kıbrıs limanlarını kullanabildiği sürece, Yunanistan kendisine bağlı kukla yönetimle adayı silahlandırdığı sürece, Kıbrıs sorunu başta Türkiye olmak üzere tüm Ortadoğu halkları için varlığını arttırarak koruyacaktır. Türkiye’nin Ada’dan askerlerini çekmesi, kendi ordusunu kurmaya hazırlanan Batı’da bir iyi niyet gösterisi olarak algılanmayacak, tam tersine bir zaaf belirtisi olarak kabuledilip ardından yeni talepleri getirecektir… Buna bağlı olarak ve bunun ötesinde, Türkiye sadece Batı’ya karşı değil, kuzeyine ve doğusuna karşıda saygınlığını ve pazarlık gücünü yitirecektir. Örneğin, günümüzde Türkiye’ye büyük saygı gösteren ve Türkiye ile ticari ve poltik ilişkilerini geliştirmeye çalışan Suriye ve ardından İran, Kıbrıs’ı terketmiş bir Türkiye’ye hiçbirzaman aynı önemi vermeyecek, içlerine düşmüş oldukları durumdan daha farklı çıkış yolları arayacaklardır. Rusya Kıbrıs Türk yönetimini resmen tanımıyor olsa da ve Rus halkının çoğunluğu Kıbrıs Grekleri gibi Ortodoks olsa da, Rus yönetimi mevcut dünya dengeleri içinde Türk askerlerinin adadaki varlıklarını olumlu karşılamaktadır. Kıbrıstan çekilmiş bir Türkiye, Rusya ve diğer Karadeniz ülkeleri karşısında da saygınlığını, kredisini önemli ölçüde yitirecektir…  

 

Kıyılarına sadece 60 kilometre mesafede olan ve herhangi bir Batılı iktidardan çok daha fazla, 300 yılı aşkın süre Kıbrıs’ı yönetmiş olan Türkler’in bu Ada üzerinde hiçbir hakları olmadığı iddia edilirken, 2000 yıl o topraklarla uzaktan yakından bağı olmamış Yahudi toplumuna eski Haçlı üslerinde devlet kurdurtan Batı’nın, yarın, Türkiye toprakları üzerindeki Türk askerlerinden de rahatsızlık duyduğunu belirtmeye başlaması şaşırtıcı karşılanmamalıdır… Şüphesiz hiçkimse Türk ordusunun ”demokratik” olduğunu ve kendi halkına karşı da kullanılmadığını iddia edemez ama, başka herhangi bir ordunun ve özellikle maaşlı faşist profösyonel orduların, profösyönel ABD ordusunun daha demokratik olduğu da hiç ama hiç iddia edilemez… Batılı orduların sömürgelerinde yaptıkları katliamlar ve ayrıca kriz yıllarında, haklı sosyal ihtilal yıllarında kendi halklarına karşı işledikleri tüm cinayetler halen hafızalardadır ve bunların daha kötüleri sürüp gitmektedir… Ayrıca, kaderlerini Türkiye halkına değil, Batı emperyalizmine bağlamaya çalışan aydınların bilmeleri gereken, Türk ordusunun NATO aracılığıyla ve büyük entrikalarla kendi halkına karşı zaman zaman kullanıldığı gerçeğidir. Sözde askeri darbelerden şikayet ederlerken Batı militarizmini görmemezlikten gelenler, Türkiye’deki aynı askeri darbelerin gerisinde Beyaz Saray’ın, Pentagon’un ve Türkiye’yi AB’nin içine almadan uydu/ satalit bir ülke gibi kullanmak isteyen Batılı güçlerin olduğunu bilmelidirler. Batı Türk militarizmine karşı değildir ama, kendi hesabına kullanabildiği sürece…

 

Türk militarizmine hayır derken, çok daha tehlikeli, dişleri çok daha keskin Batı militarizmine evet demek, göbeği nedeniyle önünü göremeyen profösörlere özgü olabilir ancak. Böyleleri Batılı tekellerin tatlı kazançları için on milyon köylüyü rahatca topraklarından kovmayı düşünürken, kendilerinin ve benzerlerinin varlıklarını güvence altına alabilmek amacıyla yabancı askeri güçleri, dıştaki militarist iktidar odaklarını, Türk ordusunun yerine oturtmayı rahatlıkla hesaplayabilirler. Irak’ta Allavi’nin yaptığı da bundan faklı olmamıştır zaten ve Irak’ın durumu gözler önündedir… Ve bunların dertleri asla ve asla ülkenin demokratikleşmesi değildir ama, böylelerine karşı direnmek isteyenler gerçek bir demokratikleşmeyi içtenlikle savunmak ve bu uğurda çaba sarfetmek zorundadırlar.

 

yusuf@comhem.se

22 Aralık 2004

 http://www.sinbad.nu/