Bolivar’dan Chávez’e Latin Amerika, ABD’nin Latin Amerika’ya müdahaleleri, ABD’nin dünyadaki müdahalelerinden bazı örnekler, emperyalist saldırganlıkların emrinde bilim dışı jeopolitik “teori”leri, Venezuela halkına yönelik emperyalist saldırı ve ABD’nin nükleer, biyolojil  ve kimyasal savaş suçlarından bazı örnekler 

 

Yusuf Küpeli, Tarihi süreç içinde Peru

-         Kısaca coğrafya, demografi, ekonomi, ilişkiler, yönetim

-         Inka İmparatorluğu, İspanyol koloniyalistler ve Pizarro, Atahuallpa, Cuzco, Machu Picchu, Topac Amuru

-         Güneş bağlantılı Inka inaçları ve bazı “eski dünya” inançları üzerine

-         Peru’da İspanyol yönetimi, Yardımcı (İkinci) Krallık (Viceroyalty), II. Topac Amuru ayaklanması ve İspanya’dan bağımsızlık

-         Bağımsız Peru, kısa ömürlü Bolivya- Peru Konfederasyonu, askeri diktatörlük ve Peru’yu işgaleden Şili, İspanyol donanmasının saldırısı ve Peru’yu tanımak zorunda kalan İspanya, Sivil Parti, “Pasifik Savaşı”, APRA, askeri diktatörlükler ve ABD sermayesi, General Juan Velasco Alvarado’nun solcu darbesi, millileştirmeler ve karşı-devrimci darbe,

-         ABD yörüngesine oturtulmuş olan Peru, yeniden sağcı- liberal sivil rejim, AP ve Terry, terör, Abimael Guzmán ve “Sendero Luminosa”, Maoizm, Fujimori diktatörlüğüne uzanan yol   

-         Seçimle iktidara gelmiş olan Fujimori’nin 1992 darbesi, yeni anayasa ve başkanlık sistemi, Japon elçiliği baskını, rüşvet skandalı ve Fujimori’nin

iktidardan indirilişi, “Indian” denen yerli halktan ilk cumhurbaşkanı Alejandro Toledo ve sıkıyönetim,  gerilimli yıllar, Pedro Pablo Kuczynski ve karşı-devrimci “Lima Group”

 

Tarihi süreç içinde Peru

 

Yusuf Küpeli

 

-        

-         Kısaca coğrafya, demografi, ekonomi, ilişkiler, yönetim

 

Latin Amerika’nın (Güney Amerika’nın) batısında, Pasifik kıyısında komumlanmış olan Peru’nun en kuzey sınırının birkaç kilometre kuzeyinden ekvator çizgisi geçer. Tropik ve güneye indikçe subtropik iklime sahip olan Peru, batıdan doğuya doğru üç ayrı coğrafi bölgeye ayrılır. Kıyı şeridi (Costa), yüksek bölgeler (Sierra) ve en doğu da ise geniş düzlükler, ormanlar ve ovalar (Montanã veya Selva) olarak ülke coğrafyası farklılıklar gösterir. Peru’da yaşanan ani hava değişikliklerine, sıcak havanın yerini aniden soğuk havanın alması, kıyı boyunca uzanan çöl şeridine aniden ağır yağmurların yağması, güneydeki yüksek bölgelerde aniden kuraklık başlaması vs. gibi hızlı değişikliklere “El Niño” adı verilir. “El Niño”, “İsa’nın çocuğu” (“The Christ Child”) anlamınadır. Sözkonusu değişiklikler genellikle Christmas (Noel) zamanı yaşandıkları için, halk arasında sözkonusu doğa olayına bu ad takılmıştır…

 

Ülkenin kuzeybatısında Ekvador (Ecuador), kuzeydoğusunda ise Kolombia (Colombia) vardır. Ülkenin doğusunda Brezilya ve güneydoğusunda ise Bolivya (Yukarı Peru) yeralır. Peru, güney ucunda Şili ile dar bir sınıra sahiptir. Şili’de 1000- 1100 kilometre kadar güneyden kuzeye uzanan Atacama Çölü’nün çok küçük bir parçası da bu sınır bölgesinden Peru’ya girer…

 

Yüzölçümü olarak Brezilya’dan ve Arjantin’den sonra Latin Amerika’nın üçüncü büyük ülkesi olan Peru’nun nüfusu 2020 yılı başı itibariyle 33 milyona yaklaşmıştır. Ülkenin yüzülçümü 1 285 220 (bir milyon ikiyüzseksenbeşbin ikiyüzyirmi)  kilometre karedir. Peru’da, kilometrekare başına yaklaşık 26 kişi düşer. Ülkenin doğusunda, güneyden kuzeye boydanboya Andlar uzanır. Amazon’u besleyen ana kollar, ya da Amazon, Peru’nun kuzeydoğusundaki Andlar kuşağından başlar. Ülkenin güneyinde, Bolivya sınırında, 3 810 metre yükseklikte, dünyanın en yüksek rakımlı gölü olan ve 8 300 kilometre kare alanı kapsayan Titicaca Gölü bulunur…

 

Resmi adı Peru Cumhuriyeti olan ülkenin resmi dili ispanyolcadır ama, ülkede farklı yerli halk dilleri konuşulmaktadır. Yerli diller arasında en öndegelenleri, Quechua ve Aymara halklarının dilleridir. Bu iki dil, Quechua ve Aymara, lokal olarak resmi dillerdendir… Ülke de, bu sayılanların dışında daha farklı yerli halk dilleri de konuşulmaktadır. İspanyol kolonialistler tarafından 1532- 33 yıllarında yıkılan eski Inka İmparatorluğu’nun dili Quechua, ağırlıklı olarak Peru’nun merkezi Andlar coğrafyasında ve birmiktar da Ekvador’da ve Bolivya’da konuşulmaktadır. Kolombia’da, Şili’de ve Amazon’un Pasifik’e yakın çevresinde de aynı dili konuşanlar vardır…

 

Günümüzde de Peru nüfusunun yüzde 45 kadarı Quechua konuşmaktadır. Bazı kaynaklara göre, toplam süfusun yaklaşık yarısını Quechua yerli halkı oluşturmaktadır. Nüfusun üçte biri, yerli halk (Indian) ile Avrupa kökenli halkın karışımından oluşan ve Mestizos adını alan melezlerdir. Karışmamış Avrupa kökenli halk, nüfusun sekizde biri kadardır. Japonya’dan gelmiş olanlar ve diğer bazı azınlık gurupları da vardır…

 

Aymara yerli halkı da Peru’da küçük bir guruptur. Quechua ile birlikte Quechumara dil gurubu içinde kabuledilen Aymara dili, bölge de konuşulan yerli halk (Indian) dillerinin öndegelenlerindendir. Güney Amerika’nın bütünündeki en büyük yerli halk guruplarından olan Aymara halkı, ağırlıklı olarak, merkezi Andlar coğrafyasında, Peru’nun güneyinde, Peru-Bolivya sınırında bulunan 3 810 metre rakımlı Titicaca Platosu’nda, Titicaca Gölü çevresinde yaşamaktadır. Yoksul bir coğrafya da çok zor bir yaşam süren ve 11 aşiretten oluşan Aymara halkının dili, güney Peru’dan başka, birmiktar Bolivya’da ve kuzey Şili’de de konuşulur…

 

Peru halkın yüzde 95’den fazlası Roma Katolik Kilisesi’ne bağlıdır. Eğer istatistikler doğruysa, halkın yüzde 3 kadarı herhangi bir inanca sahip değildir. Kalanlar ise, geleneksel inançlara ve aralarında Budism’in de bulunduğu değişik dinlere bağlıdır. Bir diğer araştırmaya göre ise, halkın yüzde 81.3’ü Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı iken, yüzde 12.5 kadarı Avangelist Hristiyandır. Halkın 2.9’u herhangi dini bir inanca sahip değilken, kalanlar farklı inançlardandır. “Resmi din” diye birşey yoktur…

 

Pasifik kıyısındaki başkent ve Peru’nun en büyük kenti Lima, 1535 yılında İspanyol istilacılar tarafından bir liman kenti olarak denizden 13 kilometre içeride kurulmuştu. Adı “Krallar kenti” anlamına gelen “Lima Kenti”nden bir yıl önce, 1534 yılında, yine bir liman kenti olarak, Lima’dan 600 kilometre kadar daha kuzeyde Turijillo kurulmuştu. Turijillo’nun ve Lima’nın kuruluş amaçları, deniz yoluyla İspanya ile bağ kurabilmekti...

 

ABD şirketleri, 1800’lü yılların ikinci yarısında, demiryolları inşası için Peru’ya girmeye başlayacaklardı. Peru’da ilk demiryolu, 1851 yılında Lima ile Lima’nın ticaret limanı Callao arasında inşa edilen 14 kilometrelik hat olacaktı. (Dünya’nın en eski demiryolu hattına sahip İngiltere’de lokomatifli trenin gittiği ilk demiryolu 1825 yılında hizmete girmişti. ABD’de ise ilk demiryolu, Baltimore- Ohio hattı, Şubat 1827’de tamamlanmış ve 1830 yılında resmen hizmete açılmıştı. ABD’nin ilk kıtaboyu demiryolu ise, 1869 yılında tamamlanacaktı.). II. Afyon Savaşı (1856- 60) ile birlikte başta İngiltere olmak üzere emperyalist dünyanın tam anlamıyla kontrolu altına girmiş olan Çin’den, ucuz Çinli işçi ithalatı başlamıştı. Çok ağır koşullarda çalıştırılan Çinli işçilerin birkısmı, aynen ABD’de olduğu gibi Peru’da da demiryolları inşaatında kullanılacaklardı. Çinli işçiler, başka ağır ve pis işlerde de, özellikle tarım alanında çalıştırılacaklardı… Ağır iş koşullarını protesto için 1870’li yıllarda greve giden işçilere, ölümcül şiddet uygulanacaktı… ABD sermayesi, ağırlıklı olarak, 1908 yılında ve sonrasında Peru’ya girmeye başlayacaktı…

 

Değerli mineral yataklarına sahibolan Peru’da, öncelikle bakır, demir, kurşun, çinko, bismuth (Bismuth,beyaz renkli, kolay kırılabilen ve ilaç yapımında kullanılan kimyasal bir mineraldir.), fosfat (Phospate, phosphoric asit ile bileşik kimyasal bir karışımdır.) ve yüksek kaliteli manganes (Manganese, kimyasal bir elementtir, demir- çelik endüstrisinde ve başka alanlarda kullanılır) bulunur. Ayrıca Peru’da, yüksek oranda altın ve gümüş bulunur. Ülkenin kuzey kıyısında ve Amazon’un başladığı coğrafya da petrol vardır… Millileştirilmiş olan petrol ve mineral yatakları, ve değişik endüstriler, 1970’li yıllarda devletlestirilmişlerdir ama, 1990’lı yıllarda yeniden yerli özel şirketlere ve daha çok ta uluslarüstü tekellere satılmışlardır… Endüstri, daha çok Lima çevresinde yoğunlaşmıştır. Ülkede, petrol, tekstil, işlenmiş gıda, çelik, çimento, gübre ve kimyasal endüstriler mevcuttur… Endüstriel gelişme, yüzde 9.6 hızındadır…

 

Ülkenin mali sisteminde devlet bankaları egemendir. Kullanılan valutanın adı, ispanyolca da “yeni güneş” anlamına gelen “nueva sol”dur. “Nueva sol”, ilk olarak 1860 yılında dolaşıma girmiştir ama, Şili işgali sırasında kalkmış ve 1930’lar da yeniden dolaşıma girmiştir. Hyper (aşırı yüksek) enflasyonun yaşandığı 1980’li yıllarda “nueva sol” yerine “inti” kullanılmaya başlanmıştır. Ardından, 1991 yılında, yeniden “nueva sol” kullanılmaya başlanmıştır… Azgelişmiş ülkeler katagorisi içinde kabuledilen Peru, hammaddeler ihraç etmekte ve daha çok gelişmiş endüstri ürünleri ithal etmektedir. Peru’nun en büyük ticari partneri, ABD ve Çin’dir. Ülke, 2016 yılı itibariyle, ihracatının yüzde 43.5 kadarını ABD’ye, yüzde 23.5 kadarını ise Çin’e yapmıştır. Kanada, İsviçre ve Güney Kore, ihracat yapılan diğer kaydadeğer ülkeler arasındadır… Yine 2016 yılı itibariyle Peru’nun ithalatının yüzde 43.5’i ABD’den, yüzde 22.8’i ise Çin’dendir. Brezilya, meksika ve Güney Kore, önemli miktarda ithalat yapılan ülkelerdendir… Kişi başına ulusal gelir ortalaması, 2017 yılı itibariyle 6 bin 500 (altıbinbeşyüz) ABD doları civarındadır. Britannica’ya göre ise, aynı yıl itibariyle kişi başına ulusal gelir ortalaması altı bin ABD doları civarındadır. Halkın yüzde 66’dan biraz fazlası kentlerde, yüzde 33.5 kadarı ise kırsal yerleşimlerde yaşamaktadır. Britannica’ya göre ise, 2017 itibariyle halkın yüzde 79.3 kadarı kentlerde, yüzde 20.7 kadarı ise kırsal kesimde yaşamaktadır (bak, John Preston Moore, James S. Kus, Thomas M. Davies, Robert N. Burr, Javier Pulgar-Vidal, Peru, https://www.britannica.com/place/Peru).

 

Seçimle gelmiş olan Alberto Fujimori’nin Nisan 1992’de gerçekleştirdiği hükümet darbesinin ardından, 1993 yılında, yeni bir anayasa kabuledilmiştir. Bu anayasaya göre ülkeye birçeşit başkanlık sistemi gelmiştir. Ülke, 25 idari bölgeye sahip olmakla birlikte, başkanlık sistemi olan merkeziyetçi ve “kongre” adını alan tek meclisli bir cumhuriyettir. Kongre’de 130 vekil, temsilci bulunmaktadır. Devletin ve hükümetin başı cumhurbaşkanıdır. Başbakan, cumhurbaşkanının yardımcısı konumundadır… Peru, And Topluğu (Comunidad Andia, CAN), Amerika Devletleri Örgütü (OAS), Rio Paktı (Intern-American Reiprocal Assistance Treaty), Birleşmiş Milletler gibi örgütlenmelerin üyesidir. Yine Peru, Asya-Pasifik Ekonomik Birliği (APEC), Dünya Ticaret Örgütü, Amerika Serbest Ticaret Alanı (FTAA) üyesidir. Peru, ABD’nin dümensuyunda sağcı Latin Amerika ülkelerinin oluşturduğu “Lima Grubu” (“Lima Group”) adlı örgütlenmenin evsahipliğini yapmaktadır. Bu örgütlenme, “Lima Group”, başta Venezuela olmak üzere, Latin Amerika’da varolan ilerici- sosyalist yönetimlere karşı savaş vermektedir...

 

-         Inka İmparatorluğu, İspanyol koloniyalistler ve Pizarro, Atahuallpa, Cuzco, Machu Picchu, Topac Amuru

 

Geriye yazılı kayıtlar bırakmamış olan Inka İmparatorluğu ve kültürü hakkındaki bilgiler, halk arasında nesilden nesile yaşatılmış olan geleneklerden ve 1532- 1533 yıllarında bölgeyi elegeçirmiş olan İspanyol koloniyalistlerden bazılarının anı yazılarından bilinmektedir. Britannica’ya göre, İspanyollar bölgeyi istilaya başladıkları zaman, Andlar coğrafyasında yaşamakta olan yerli halkın nüfusu 12 milyon kadardı...

 

Inka İmparatorluğu, idari bölgelerini 3 600 kilometrelik bir yol ağı ile birleştirmişti. Geçmişi İ. S. (İsa’dan Sonra) 1200 yıllarına dek uzanan Inka, araştırmacıların çoğuna göre, tarihi boyunca 13 imparatora sahip olmuştu. İmparatorluk dönemi, 1438- 1532 yılları olarak ifade edilmektedir.

 

İspanyol koloniyalistler, “altın ülkesi” olarak tanımladıkları bu toprakları, Kiristof Kolomp’un Karaipler’e ayakbasmasından yaklaşık 30 yıl kadar sonra, 1519- 1521 ve sonrası yıllarda keşfetmeye başlayacaklardı. Onlar, Birú denilen bu ülkeye, bu addan kalkarak, Peru adını takacaklardı. Bazı kaynaklara göre Birú, muhtemelen, lokal bir liderin adıydı… Francisco Pizarro (1475- 1541), kardeşlerinden dördünü yanına alarak, Ocak 1530’da, Panama’dan iki gemiyle Peru kıyılarına doğru yelken açacaktı. Gemilerden birinde 180 savaşçı (Conquistadors), diğerinde ise 37 at vardı. Pizarro önderliğindeki altın arayıcısı açgözlü serüvenciler, Ocak 1531’de Peru kıyılarına ayakbasacaklardı. (Bazı kaynaklara göre Pizarro, 1527 yılında Peru’ya ayakbasmış ve 1532’de seferini başlatmıştır… Conquistator, Meksika’yı ve Peru’yu zor kullanarak elegeçirmiş olan İspanyollar’a verilen addır.)

 

İspanyollar, ilk karşılaştıkları 3- 4 bin kişilik silahsız Inka gurubuna, önce, Hristiyan olmaları çağrısını yapacaklardı, talepleri reddedilince de adamlara saldırıp onları katledeceklerdi… Son Inka İmparatoru Atahuallpa, hileyle kolayca tutsak alınacak ve kendi halkına karşı kullanılacaktı... Sonuçta, Inka hazineleri, Inka altını talan edilip İspanya’ya yollanırlarken, Inka halkına karşı da kanlı bir katliam yürütülecekti… Inca İmparatorluğu’nun başkenti, güney-merkezi Peru’da, Andlar’da, 3 399 metre yükseklikte kurulu Cuzco (okunuşu, Cusco veya Kusko) idi. Daha sonra, çok ileride, 1911 yuılında, Cuzco’nun 80 kilometre kadar kuzeybatısında, 2700 metre yükseklikte, “kayıp şehir” olarak adlandırılan Machu Picchu keşfedilecekti. Günümüzde büyük bir turistik merkez olan Machu Picchu sayesinde, Inka halkının kültürü, geçmişi hakkında önemli bilgilere ulaşılabilecekti. Bu yüksek dağ arazisinde, tarım amacıyla yapılmış yüzlerce teras vardı. Burada, küçük taş evler, kayalara oyulmuş tapınaklar, tekstil, el işleri, altın ve gümüş işler bulunacaktı… 

 

Pizarro, 1532- 33 yıllarında, yaklaşık 200 adamı ile bu koskoca imparatorluğu yıkacaktı ama, direniş, isyanlar, savaş sürecekti. Güneyde, içlerde, Andlar’da, 3 399 metre yükseklikte kurulu -eski Inka başkenti- Cuzco (okunuşu, Cusco), 1535 yılında, Almagro önderliğindeki küçük bir gurup İspanyol’un eline geçecekti… Manco önderliğinde bir Inca isyanı başlayacak ve Quechua “Indian” dilinde “göbek” anlamına gelen Cuzzo, on ay kuşatma altında tutulacaktı. Buna karşı, daha güçlü silahlara sahip İspanyollar, kenti, Cuzzo’yu, Manco önderliğindeki yerli halk ordusuna teslim etmeyeceklerdi. Yerli halk, Inca halkı, Andlar’da, 1572 yılına dek sürecek bir “göçmen” hükümeti kuracaktı. İspanyol kralityet ordusu, 1572 yılında Andlar’da sürmekte olan direnişi kırabilecekti. Inca köylülerini örgütlemiş olan son Inka önderi Topac Amuru yakalanacaktı. Cuzco’ya getirecek olan Topac Amuru, burada görkemli bir törenle kafası kesilerek idam edilecekti. Topac Amuru’nun kafasının vahşice kesilmesinin amacı, yerli halka gözdağı vermekti. Buna karşın, isyanlar durmayacaktı…

 

Pizarro geldiği zaman Inka İmparatorluğu’nun 30 bin kişilik ordusu vardı ama, bu ordu ateşli silahlardan habersizdi. Aynı ordunun elinde İspanyollar’ın sahip oldukları güçlü çelik kılıçlar da yoktu. En önemlisi onlar, İspanyollar’ın kafalarının nasıl çalıştığından, onların altın hırsından ve hilelerinden habersizdiler. Ayrıca, Inka halkının imparatorları tutsak alınmıştı, başsız kalmışlardı. Fakat Inka toplumu yine de direnecekti ve işgalden çok sonra da isyanlar sürecekti... Yerli halk, başlangıçta, atlar ile üzerlerindeki binicileri tek bir varlık sanmışlardı... Inka İmparatorluğu, şimdiki Peru dışında, Bolivya’nın batısını, Şili’nin kuzeyini, Ekvador’u ve Arjantin’in bir bölümünü egemenliği altında tutmaktaydı...

 

-         Güneş bağlantılı Inka inaçları ve bazı “eski dünya” inançları üzerine

 

Inka İmparatorluğu boyunca -tanrı anlamına- en çok tapınılan “yaratıcı güç”, güneşi sembolize eden Inti (Apu-Punchau) idi. Inti (Apu-Punchau), çevresinden alevler çıkan altından bir disk (çember) biçiminde yüzü olan insan formunda tasvir edilmekteydi. Inka medeniyetinde, Haziran aylarında Inti festivalleri (Inti-raymi) yapılmaktaydı... Aslında, Andlar coğrafyasındaki eski inançlar konusu çok daha zengin ve karmaşıktır. Kısaca ifade etmek gerekirse, bölgede, animisim, fetishism gibi inançlar vardı. Her nesnenin, herşeyin yaşayan bir ruhu olduğu inancını içeren animisim, birçok dine kaynaklık etmiştir. Şüphesiz, sözkonusu animisim, burada kurulmuş olan tek cümleden çok daha fazlasını içeren yaygın bir kültürdü... Yine Andlar’da, Dünyanın, insanların ve hayvanların yaratıcısı olarak -birçok ünvana sahip- Virococha kabuledilmekteydi... Inka kültüründe, sadece hayvanları değil, aynızamanda insanları da tanrılara kurban etme geleneği vardı... Yılın aylarını 30 gün olarak hesaplayan Inka toplumu, her aya özgü bir festival örgütlerdi...

 

İspanyol koloniyalistler gelinceye dek Latin Amerika’nın yerli halklarının Asya ve Avrupa halkları ile kültürel-ekonomik bağları yoktu ama, benzer kültürler, güneşe tapınma kültürü, “eski dünya”da da bir dönem çok yaygındı. Anlaşılan, insanlar, birbirlerinden bağımsız olarak benzer frekanslarla düşünmüşlerdi... Peru’da güneşi sembolize eden Inti kültürünün egemen olması gibi, Iran’dan İspanya’ya dek geniş bir coğrafyada da güneşi sembolize eden Mithra kültürü egemendi. Süt beyazı bir atın üzerinde güneşin ilk ışıkları ile yeryüzüne indiği düşünülen Mithra, Roma İmparatorluğu sınırları içinde de çok yaygın bir inançtı... Mithra kültürü, Hristiyan inancını da derin biçimde etkileyecekti...

 

Ayrıca, bilindiği gibi güneş, “Re” (okunuşu, “Ra”) adıyla Mısır tanrılarının en güçlüsüydü... Başlangıçta, “Amon”, Thebe’nin, “Re” ise Heliepolis’in baştanrıları idiler. “Görünmez” anlamına “Amon”, mavi renkle sembolize edilmekteydi... Asyalı ve Semitik gurupların karışımından oldukları düşünülen, bazılarının ise İbrani (Hebrews) olduğunu iddia ettikleri ve Hyksos olarak adlandırılan topluluk, yaklaşık İ. Ö. 1630’da -doğudan gelerek- Mısır’ın kuzeyine egemen olmuştu. Mısır’ın kuzeyindeki Hyksos egemenliği (İ. Ö. 1630- 1523), şimdiki Kahire’nin 675 kilometre kadar güneyindeki tarihi Thebe kentinin gücüyle kırıldıktan sonra, bu iki tanrı, Thebe’nin “Amon”u ile Heliepolis’in “Re”si birleştirilecek ve “Amon-Re” doğacaktı. Bu birleştirme operasyonu, Hyksos’a karşı zafer kazanmış olan Thebe’yi onurlandırmaya yönelikti...

 

Rahatça anlaşılacağı gibi, “Amen” veya “Amin” sözcükleri, “görünmez bir güç” olarak düşünülen “Amon”dan gelirler. Bilindiği gibi, İslamiyet’in Allah’ı da görünmez bir güçtür- Allah, Al-Ilah sözcüğünden türetilmedir... Peygamber Muhammed henüz doğmadan ölmüş olan babası Abdullah’ın adı, “Allah’ın muhafızı, koruyucusu” anlamınadır. Yani Allah, heykeli, sembolü olan yapıcı ve koruyucu güçlerden biri olarak Muhammed’den önce de vardı- Muhammed’in resmi ve heykeli yasaklaması, eski tanrıları unutturabilmek içindir... Muhammed tarafından “görünmez” kılınıp tüm gücün eline verilmesinden önce Allah, Batı Kenan’ın (Canaan) yüz kadar yapıcı ve yıkıcı (demon, şeytani) gücünden sadece birisi idi- bu nedenle, bünyesinde diğer tüm yapıcı ve yıkıcı güçleri de toplamış olan Allah’ın yüz adı vardır... Muhammed, O’nu -Amon gibi- görünmez kılmış, iyiliği ve kötülüğü veya yapıcılığı ve yıkıcılığı, diğer Batı Kenan tanrılarına ait tüm güçleri O’nun ellerinde toplamıştır. Muhammed, Allah’ı, eşi ve rakibi olmayan en büyük “tek güç” haline getirmiştir. Böylece Muhammed, Allah’ın yaydığı güvenilirlik ve korku ile toplumu çok daha güçlü biçimde kontrolu altına alabilmiştir. Muhammed, -kökleri güneş inancına dek uzanan- önceki monoteist kültürlerden de yararlanarak yaratmış olduğu bu görünmez “güç” adına toplumsal yasalar getirmeye, politik emirler üretmeye başlamıştır. Böylece Muhammed, Allah’tan kaynaklanan güven ve korku duyguları ile toplumu rahatça kontrolu altına almış, devlet kurmuştur. Sonuçta, farklı kültürlerle de beslenerek yayılan, yayıldıkça Muhammed’in iradesinin ve düşlerinin ötesine taşarak genişleyip bölünen, kolayca istismar edilebilen evrensel bir güç odağı ortaya çıkmıştır...

 

Güneş ile de bağlatılı olarak moneteist (tek tanrılı) inançların kökü, İ. Ö. 1300’lü yıllara, firavun IV. Amenhoteb’e dek uzanır. Onsekizinci Hanedan’dan (İ. Ö. 1539- 1292) IV. Amenhoteb (firavunluğu, İ. Ö. 1353- 1336) veya sonradan almış olduğu adla Akhenaton, “Aton” adıyla güneşi tek tanrı haline getirmiş ve bilinen ilk moneteist kültürü üretmiştir. Sözkonusu firavunun sonradan almış olduğu Akhenaton adı, “Aton için yararlı olan, Aton’a faydalı olan”, anlamınadır...

 

“Aton” kültürü uzun sürmeyecekti ama, monoteist İbrani- Yahudi dinini başlatan kişi olarak Musa (Moses), bazı anlatılara göre, İ. Ö. 1200’lü yıllar da, 19ncu Hanedan’dan II. Ramses (Büyük Ramses, Yaklaşık İ. Ö. 1304- 1237) döneminde yaşamış Mısırlı bir prensti. Musa’nın Mısırlı bir prens olduğu bilgisi tartışmalı olsa da, O’nun, Mısır’da köle konumunda olan İbraniler’e önderlik edecek ve moneteist bir din üretebilecek kadar bilgili olduğu bellidir. Bazı kaynaklara göre O, Mısır’da yaşayan ve İbrani (Hebrews) olarak anılan halkın Levi aşiretinden gelme birisiydi. Britannica’ya göre, İbrani (Hebrews) olarak bilinenler uzun yıllardır Mısır’da yaşamakta idiler ama, sonunda Firavun tarafından köleleştirilmişlerdi... “Firavun’un ordusunun önünden kaçan İbraniler’in lideri konumundaki “Musa’nın, asası ile –şimdiki Süveyş Kanalı civarında- Kızıl Deniz’i yararak” peşindeki köleleri sağ salim Sina’dan geçirdiği”, anlatısı bir efsane olsa da, O’nun Mısır’dan kaçan köle konumundaki İbraniler’e önderlik etmiş olduğu bellidir... Musa, başlangıçta, Mısır’dan çıkış için II. Ramses’den izin almaya çalışmıştı...

 

Kısacası, Musa’nın, Mısır’ın üst sınıflarına yakın eğitimli birisi olduğu ve onların kültürlerinden haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Monoteist bir din kurmuş olan bu kişinin, Musa’nın, “Aton” kültüründen etkilenmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Monoteist “Aton” kültürünü üretmiş olan 18nci Hanedan’dan Akheneton (Amenhoteb IV, iktidarı, İ. Ö. 1353- 1356), Musa’dan sadece 85- 90 yıl kadar önce iktidardaydı. Bu nedenle monoteist “Aton” kültürünün Musa’yı etkilemiş olması sonderece anlaşılabilir bir olaydır... 

 

(Parantez dışı olarak, güneş inancı ile Katolisizm’in karşılaşması üzerine ilginç ve sevimli bir öyküden kısaca sözetmek istiyorum... Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg, Clara Zetkin ve Franz Mehring tarafından 1916 yılında Almanya’da Spartaküs Birliği [Spartakusbund] adlı sosyalist örgütlenme kurulmuştu. Spartakusbund, 30 Aralık 1918’den 1 Ocak 1919’a deksürecek bir ayaklanma başlatmıştı... Spataküs Ayaklanması’nın yenilgisinin ardından Meksika’ya kaçan ve Orta Amerika yerlilerinin yaşamlarını, kültürlerini, inanç dünyalarını yansıtan çok değerli eserler vermiş olan büyük roman ve öykü yazarı B. Traven (1890?- 1969), vaktiyle, 1970’li yıllarda okumuş olduğum öykülerinden birinde, güneşe inanan yerli halktan insanlarla, onları Katolik inancına bağlamaya çalışan bir misyoner rahibin ilişkisini, rahip ile yerliler arasında yaşanan kültür çelişkisini şiirsel mizahi bir dille anlatır...

 

(Katolik rahibin İsa anlatısını sessizce ve sabırla dinledikten sonra karar vermek için süre isteyen yerlilerin, bir gün sonra rahibe yanıtları kısaca şöyle olur: “Seni dinledik ve düşündük. Senin tanrın, kafasında dikenlerden bir çelenkle göğe uçmuş ve birgün gelip bizleri kurtaracakmış... Bizim tanrımız olan güneş ise, görevini aksatmadan her sabah gelir, bizleri ısıtır, mısırlarımızın büyümesini sağlar ve işi bitince de ertesi sabah yeniden gelmek üzere gider. Güneşin yerini alan ay, gecelerimizi aydınlatır... Bizler, bizim tanrımızın her sabah geleceğinden eminiz ama, senin tanrının nezaman geleceği belli değil. Bu nedenle kendi tanrılarımızı terkedemeyiz...”. Evet, Traven’in bu çok güzel ve düşündürücü öyküsü, okuyucu da yumuşak bir gülümsemeye yolaçar ama, bağnaz Katolik rahiplerle yerli halk arasındaki ilişkiler herzaman böyle gülümsetici biçimde sonuçlanmamıştır. Altın peşindeki açgözlü İspanyol ve Portekizli istilacılar ile yerli halk arasında çok korkunç trajik olaylar yaşanmıştır. Amerika’nın kuzeyinde, daha da korkunçları gerçekleşmiştir...)

 

-         Peru’da İspanyol yönetimi, Yardımcı (İkinci) Krallık (Viceroyalty), II. Topac Amuru ayaklanması ve İspanya’dan bağımsızlık

   

Başka bölümlerde yazmış olduğum gibi, İspanya Krallığı, egemen olduğu Latin Amerika topraklarında, idari bölge olarak -kendi hükümetleri ile birlikte- dört Yardımcı (İkinci) Krallık (Viceroyalty) oluşturmuştu. Bunlardan ilki, 1500’lü yıllarda kurulan Yeni İspanya (Meksika, Mexico) Yardımcı Krallığı olurken, ikincisi de Peru Yardımcı Krallığı (Viceroyalty of Peru) olmuştu. Peru Yardımcı Krallığı, Kasım 1542’de kurulacaktı. Böylece Peru, resmen İspanya’nın bir idari bölgesi haline gelecekti... Daha sonra, 1700’lü yıllarda, Venezuela- Kolombia- Ekvador- Panama topraklarını içine alan Yeni Granada (New Granada) Yardımcı Krallığı kurulacaktı. Aynı yüzyılda, Peru Yardımcı Krallığı’ndan kopartılan şimdiki Arjantin topraklarına, Rio de la Plata Yardımcı Krallığı adı verilecekti. İspanya Krallığı, bu idari bölgelere tayin ettiği sömürge valilerine, Yardımcı Kral (“viceroy”) ünvanını vermekteydi...

 

Kolonyal yönetimin kurulması ve İspanya’dan yollanan “Yardımcı Kral” (Viceroy of Peru) ünvanlı sömürge valisinin yönetiminin yerine oturması, bir iç çatışmayla, kanlı bir süreçle gerçekleşebilecekti... Önce, Conquistator gücüne önderlik eden, Peru’yu birlikte elegeçiren ve kolonial bir yönetim kuran Francisco Pizarro ile Diego de Almagro arasında savaş patlayacaktı (daha önce ifade etmiş olduğum gibi Almagro, Cuzco’yu elegeçirmiş olan kişidir.) Almagro, 1538’de öldürülecekti ama, O’nun oğlu II. Almagro, Andlar’daki gücü ile mücadeleyi sürdürecek ve 1541’de Francisco Pizarro’yu öldürmneyi başaracaktı. Genç Almagro ise, bir İspanya Kraliyet ajanının organizasyonu ile 1542 yılında yakalanıp öldürülecekti… Peru’nun altınını ve gümüşünü paylaşmak kolay olmamıştı anlaşılan…

 

İçsavaş sürerken, İspanya’dan yollanmış olan sömürge valisi (Yardımcı Kral, Viceroy of Peru), 1544’de Peru’ya ayakbasacaktı. İspanya Kralı olarak I. Karl (Charles I, 1516- 56) ve Kutsdal Roma İmparatoru ünvanıyla V. Karl (Charles V, 1519- 56) olarak bilinen dönemin en güçlü hükümdarlarından Karl (Charles), Blasco Núñez Vela adlı bir asilzadeyi “Yardımcı Kral” (Viceroy) olarak Peru’ya yollamıştı… “Yardımcı Kral”, Egzisyon’u (Inqiusition) Peru’da kuracak ve yaygın yeni yasalar oluşturacaktı. Yerli halkı da kapsamına alan sözkonusu yasalardan birkısmı, Inka İmparatorluğu yasalarından ödünç alınmıştı...

 

Yeni yasalardan ve elegeçirmiş oldukları Peru’yu İspanya Kralı’na devretmekten hoşlanmıyan Conquistatorlar, Francisco Pizarro’nun yarım kardeşi olan Gonzalo Pizarro önderliğinde, “Yardımcı Kral”a karşı başkaldıracaklardı. Peru’nun elegeçirilmesi operasyonuna (1531- 33) katılmış olan Gonzalo Pizarro’nun komutasındaki Conquistatorlar, 1546 yılında, İspanya’dan yollanmış olan Blasco Núñez Vela’yı yenilgiye uğratıp öldüreceklerdi. Sözkonusu darbenin ardından Peru’yu iki yıl kadar yönetecek olan Gonzalo Pizarro’nun ordusunda, yerli halktan binlerce savaşçı vardı... İspanya Krallığı tarafından yollanmış olan yeni “Yardımcı Kral” (Viceroy) Pedro de la Gasca, Gonzalo Pizarro’yu yenilgiye uğratacak ve 9 Nisan 1448’de O’nu yakalayacaktı. Gonzalo Pizarro ertesi gün öldürülecekti. İspanya Kraliyet sistemi, ”yardımcı kırallık” (Viceroyalty of Peru) restore edilecekti…

 

Daha önce, Andlar’da, yeni bir Inka yönetiminin kurulmuş olduğunu, “yardımcı krallık” güçlerinin 1572 yılında bu yönetimi yıktığını ve yakalanan Inka halkı önderi Topac Amuru’nun idam edilmiş olduğunu, yazmıştım. İspanyollar tarafında Cizvit (Jesuit, Yesus, İsa topluluğu, İsa sosyetesi) okulunda eğitilmiş olan soydan gelme bir yerli halk (Inka) lideri (cacique) olan José Gabriel Condorcanqui (1740- 42?- 18 Mayıs 1781), Inka önderi  Topac Amuru’nun idamından 208 (ikiyüzsekiz) yıl kadar sonra, 1780 yılına, II. Topac Amuru adıyla başkaldıracaktı. Sekter Cizvit (Jesuit) okulunda eğitilmiş olmasına karşın José Gabriel Condorcanqui, kendisini halen Inka olarak kimliklendiriyordu. İsyanın önderi olarak José Gabriel Condorcanqui, II. Topac Amuru adını kullanmaktaydı. Toplumsal- politik çürümenin sonucu olarak patlamış olan bu isyan, Venezuela ile ilgili anlatımlar da da yazmış olduğum gibi, başlangıçta, Creole olarak adlandırılan Peru doğumlu (veya Venezuela doğumlu, veya Kolombia doğumlu vs.) İspanyol asıllı yeni yönetici aristokrasi (Latin Amerika’da doğmuş olan yüksek rütbeli asker, papaz, yargıç veya toprak zengini yeni seçkinler) tarafından desteklenecekti. Latin Amerika doğumlu Creole (Creoles) adlı yeni aristokrasi de, İspanya’dan gelen talimatlarla yönetilmek, çürüyüp kokuşmakta olan “yardımcı krallık” eliyle yönetilmek istemiyordu. Ekonomik güce sahip bu yeni yerli üst sınıf, artık siyasi iktidarı da eline almak istiyordu… II. Topac Amuru ayaklanması, Lima’nın ticari önemini azaltırken, Karakas (Caracas) ve Buenos Aires çok daha önemli ticari merkezler haline geleceklerdi…

 

İspanyol yönetimine karşı son yerli halk (Indian) isyanı olacak bu kalkışma, güney Peru’ya, Bolivya’ya, Arjantin’e doğru yayılacaktı. Yanlış biçimde “Indian” olarak adlandırılan yerli halkın güçleri ile İspanya’nın güçleri arasındaki savaşı, İspanyollar kazanacaklardı. Mart 1781’de, II. Topac Amuru ailesi ile birlikte tutuklanıp eski Inka başkenti Cuzco’ya nakledilecekti. İspanyol istilacılar, derin bir nefret duygusu ile, haince, eşinin ve çocuklarının idamını II. Topac Amuru’ya seyrettireceklerdi. Ardından İspanyol sömürgeciler, II. Topac Amuru’nun organlarını kesecekler ve O’nu acımasızca yerlerde sürükledikten sonra kafasını keserek öldüreceklerdi. II. Topac Amuru’nun vahşice katledilmesine karşın, ayaklanma, İspanyol yönetimi isyancılardan özür dileyinceye dek sürecekti… Aradan 192 yıl geçtikten sonra, ABD- CIA uzantısı Augusto Pinochet önderliğindeki Şili askeri darbesi (11 Eylül 1973), ünlü müzisyen- gitarist Víctor Jara’nın gitar çalan ellerini bileklerinden vahşice kesecek ve ardında O’nu öldürecekti… Kitle ölümlerine yolaçacak yeni silahların, yeni işkence yöntemlerinin, elektrik işkencesinin bulunmuş olmasının ötesinde, aslında, güneşin altında değişen pek birşey yoktu…

 

Yüzyılın sonuna ve 1600’lü yılların ortalarına dek, “Indian” olarak adlandırılan yerli halkın nüfusunuda hızlı ve büyük bir düşüş yaşanacaktı. Avrupalı beyazlar aracılığıyla gelmiş olan mikroplar, bakteriler, virüsler nedeniyle gerçekleşmiş olan yığısal ölümlerin, özünde, bir soykırımdan farkı yoktu. Yerli halk, beyazların taşıdıkları mikroorganizmalara, hastalıklara karşı bağışıklıktan yoksundu...  Aynı dönemde kentlerin ve kasabaların Inca adlarının yerini İspanyol adları alacaktı. Bunlar, bir meydanın çevresindeki hükümet binalarının ve kiliselerin etrafında büyüyen İspanyol tarzı kentler olacaklardı. Duvarları olan Cuzco gibi birkaç tarihi kente dokunulmayacaktı...

 

İspanya’da, 1700 yılında Habsburgs hanedanı devrilecek, Avrupa’da değişik ülkeleri yönetmiş olan Bourbon hanedanı dönemi başlayacaktı. Bourbon hanedanı, kolonilerden gelen gelirleri arttırmak, daha etkili bir yönetim oluşturmak amacıyla, Peru’da ve tüm Latin Amerika’da birseri reform gerçekleştirecekti. İlk olarak, 1717 yılında, Peru Yardımcı Krallığı dışında yeni bir “yardımcı krallık”, New Granada Yardımcı Krallığı (Viceroyalty of New Granada) kurulacaktı. Bu yeni kolonyal yönetim, 1723 yılında kaldırılacaktı ama, 1739’da yeniden canlandırılacaktı. New Granada Yardımcı Krallığı adlı idari bölgenin içinde, günümüz Kolombiası, Kolombia’nın bir uzantısı olan Panama, Ekvador (Ecuador) ve Venezuela bulunmaktaydı... Peru Yardımcı Krallığı’ndan kopartılarak oluşturulan bu yeni “yardımcı krallık”, New Granada Yardımcı Krallığı, bölgenin ticari öneminin artışına neden olduğu kadar, nüfusun da hızlı çoğalmasını sağlıyacaktı. Yine aynı reform, Karaibler’de gelişmekte olan İngiz ekonomik ve kültürel etkilerine karşı da daha güçlü bir savunma hattı oluşturacaktı. Diğer bölümlerde de belirtmiş olduğum gibi, 1808 yılında Napolyon (Napoléon) Bonaparte’nin İspanya’yı işgali ve o yıl tahta oturmuş olan VII. Ferdinand’ı devirmesi, İspanya’nın Latin Amerika egemenliği için sonun başlangıcı olacaktı... Gerçi VII. Ferdinand, -Fransa için bir felaket olan- Moskova seferinin (1812) ardından 1814 yılında Napolyon’un (Napoléon’un) devrilmesi ile aynı yıl (1814) yeniden tahtına oturabilecekti ama, diğer bölümlerde de anlatmış olduğum gibi, Napolyon depremi ile birlikte Latin Amerika’da yakılan bağımsızlık ateşini söndürmek mümkün olmayacaktı...

 

Daha  önce, Napolyon (Napoléon) Bonaparte’nin 1808 yılında İspanya kralı VII. Ferdinand’ı tahtından indirmesinin hemen ardından, Creole olarak adlandırılan Latin Amerika doğumlu yerli aristokrasinin önderliğinde ilk bağımsızlık ateşinin 1810 yılında Venezuela’da yakılmış olduğunu yazmıştım. Bağımsızlık ateşi, 1811 yılında Meksika’da harlanmıştı. Peru’da ise 1812 yılında, merkezi Peru’da, Huallaga Nehri kıyısındaki Huánuco kentinde ilk Creole ayaklanması başlayacaktı. Bu ayaklanmayı, 1814- 16 yıllarındaki Cuzco (okunuşu, Cusco veya Kusko) ayaklanması izleyecekti. Inca İmparatorluğu’nun eski başkenti, güney-merkezi Peru’da, Andlar’da, 3 399 metre yükseklikte kurulu Cuzco hakkında daha önce bilgi vermiştim… Peru’nun İspanya’dan bağımsızlık savaşı, 1811- 1814 yılları boyunca sürecekti…

 

Daha önce de yazmış olduğum gibi, İspanyol koloni ordusunda generalliğe dek yükselen José de San Martín (1778- 1850), Napolyon’un 1808 yılında İspanyol monarşisini yıkmasının ardından, Latin Amerika’da bağımsızlık mücadelesi veren ihtilalci güçler ile ilişkiye geçmişti. Daha önce Arjantin’in ve Şili’nin bağımsızlıkları için de çarpışmış olan General  José de San Martín, ordusu ile 1821 yılında Lima’ya girecekti. José de San Martín’in de yardımlarıyla Peru, 28 Temmuz 1821 günü bağımsızlığını resmen ilanedecekti. Fakat bağımsızlık savaşı, 1824 yılına dek sürecekti...

 

Daha önce de yazmış olduğum gibi,  José de San Martín, 22 (veya 26) Temmuz 1822 günü, Ekvador’da, Guayaquil’de yapılan toplantı sırasında, kurtuluş mücadelesinin büyük önderi Simón Bolivar ile tanışacaktı. İki lider arasında politik anlaşmazlık doğacaktı. José de San Martín, anayasal monarşiden yana iken, Simón Bolivar, cumhuriyetçi idi. Sonuçta, José de San Martín, Peru’da varolan bağımsızlık hareketinin tüm yetkilerini ve kumandayı Simón Bolivar’a terkederek 22 Eylül 1822 günü ülkeyi terkedecekti... Aralarında Venezuelalı, Kolombialı, Arjantinli, Şilili, Perulu askerlerin olduğu ve aynızamanda İngiliz ve İrlandalı gönüllülerden oluşan altı bin kişilik güç, Bolivar’ın ve ulusal kahraman Antonio José de Sucre’nin komutasında, 9 Aralık 1824 günü, Peru-Ekvador sınırında, Peru’nun en kuzey ucunun ortalarında yeralan Ayacucho yakınındaki yüksek plato da İspanya ordusu ile karşılaşacaktı. Dokuz bin askerden oluşan İspanya ordusunun elindeki top sayısı, Bolivar’ın ordusunda bulunanın on katı idi...

 

“Ayacucho Savaşı”nın başlamasından hemen önce, İspanya ordusundaki yerli askerler ve subaylar, karşılarında kendilerinden insanları görünce, Bolivar’ın ordusunun saflarına katılacaklardı... Kısa sürede yenilgiye uğrayan kralcı ordu, iki bin askerini savaş alanında bırakacaktı... Sonuçta, bazı küçük toprak parçaları dışında, “Yukarı Peru”da (Bolivya’da) yeralan bir parça toprak dışında kalan tüm topraklar İspanyol sömürgecilerden temizlenmişti... Yenilgiye uğramış olan İspanya güçleri, Peru’yu ve Bolivya’yı (Charcas) boşaltacaklardı. Son olarak kralcı güçler, Ocak 1826’da, Lima’nın liman kenti Callao’dan atılacaklardı. Lima, denizden 13 kilometre kadar daha içeriyer, deniz seviyesinden 156 metre daha yükseğe, Rímac Nehri’nin güney kıyısına kurulmuştu. Lima’nın Pasifik Okyanusu’na açılan kapısı, Callao limanı idi... Bolivya 1825, Uruguay ise 1828 yılında İspanya’dan bağımsızlıklarını resmen ilanedeceklerdi...

 

-         Bağımsız Peru, kısa ömürlü Bolivya- Peru Konfederasyonu, askeri diktatörlük ve Peru’yu işgaleden Şili, İspanyol donanmasının saldırısı ve Peru’yu tanımak zorunda kalan İspanya, Sivil Parti, “Pasifik Savaşı”, APRA, askeri diktatörlükler ve ABD sermayesi, General Juan Velasco Alvarado’nun solcu darbesi, millileştirmeler ve karşı-devrimci darbe

 

Simón Bolivar’ın 17 Aralık 1830 günü ölümünden hemen önce, Bolivar ölüm döşeğinde iken, Gran Colombia (Büyük Kolombia) Cumhuriyeti, dağılma sürecine girmişti. Önce, 13 Ocak 1830’da, Venezuela, birlikten resmen kopacaktı... Bir Avrupa- Indian (yerli halk) melezi olan -askerlikten gelme- Bolivya diktatörü Andrés Santa Cruz, 1835 yılında Peru’da yaşanan kargaşa ve cumhurbaşkanı Luís José de Orbegosa’ya karşı gerçekleşen ordu isyanından yararlanarak, aynı yıl bu ülkeyi elegeçirecekti. Peru’yu güney ve kuzey olarak ikiye bölen Andrés Santa Cruz, kuzeyin başına Luís José de Orbegosa’yı, güneyin başına ise General Ramón Herrera’yı geçirecekti. Ardından O, Andrés Santa Cruz, Peru’yu Bolivya’ya bağlayacak ve 1836 yılında Bolivya- Peru Konfederasyonu’nu kuracaktı. Ancak üç yıl yaşıyabilecek olan Bolivya- Peru Konfederasyonu, 1839 yılında dağılacaktı…

 

Andrés Santa Cruz’un ömür boyu cumhurbaşkanı olarak ilanedildiği bu konfederasyon, Büyük Britanya, Fransa ve ABD tarfından tanınmıştı ama, Latin Amerika ülkeleri aynı fikirde değillerdi… Şili yönetimi, Andrés Santa Cruz’a karşı olan Peru muhalefeti ile birleşecekti. Şili ile Konfederasyon arasında çıkan savaşı, son çözümlemede Şili kazanacaktı. Şili, 20 Ocak 1839 günü yaşanan Yungay Savaşı’nı kazanınca, Bolivya- Peru Konfederasyonu dağılacaktı… Andrés Santa Cruz, kaçmak, ülkesini terketmek zorunda kalacaktı… Hem Peru’da ve hem de Bolivya’da iç çatışmalar birsüre daha devam edecekti…

 

Peru, 1844 yılından 1862 yılına dek General Ramón Castilla diktatörlüğü ile yönetilecekti. Daha doğrusu, bir melez (Mestizos) olan Ramón Castilla, 1844- 51 ve 1855- 62 yıllarında cumhurbaşkanlığı yapacaktı. O’nun yönetimi sırasında halkın eğitim düzeyi yükselecek, ilk ve orta okullar devlet kontroluna alınacaktı. Aynı dönemde kölelik kaldırılacak, kıyı şeridindeki büyük toprak sahiplerinin Çinli işçi getirmelerine izin verilecek ve ordu güçlendirilecekti. Ramón Castilla ile başlayan dönemde, 1849- 1874 yıllarında, Peru’ya, 80- ile 100 bin kadar Çinli işçi getirilecekti. Bunlar, çiftçiler için kuş gübresi (guano) vs. toplamak gibi en düşük kaliteli ağır işlerde kullanılacaklardı...

 

Meclis, Ramón Castilla’nın etkisi ile 1860 yılında yeni bir anayasa yapacaktı ve bu anayasa 1900 yılına dek yürürlükte kalacaktı... İspanya, 1864’de, eski kolonilerinde yeniden egemenlik kurabilme düşüncesi ile Pasifik’e bir donanma yıollayacaktı. Amiral Casto Méndez Núñez komutasındaki İspanyol donanması, Callao limanını elegeçirecekti. Callao, Pasifik kıyısından 13 kilometre kadar daha içeride kurulmuş olan Lima’nın liman kenti idi. Sonuçta, Şili’nin ve Peru’nun ortak direnişi karşısında İspanyol donanması, 1869 yılında geri çekilmek zorunda kalacaktı. İspanya, 1869 yılında Peru’nun bağımsızlığını resmen tanıyacaktı…  

 

Ülkede, 1870 yılında (bazılarına göre 1871 yılında), Manuel Pardo tarafından Sivil Partisi (Partido Civilista, veya ingilizce, Civilian Party) kurulacaktı. Sözkonusu parti, Cumhurbaşkanı José Balta’nın çürümüş rüşvetçi askeri rejimine (1868- 72) karşı muhalefet amacıyla kurulmuştu. Manuel Pardo, Mayıs 1872’de cumhurbaşkanı seçilecekti. Fakat, 1873 yazında gerçekleşen askeri bir darbe ile Peru’nun ilk sivil cumhurbaşkanı olan Manuel Pardo’nun iktidarı sonlanacaktı... Manuel Pardo, gücün dağıtıldığı liberal bir anti-merkeziyetçi yönetim programı uygulamıştı. O, eğitime devlet desteği sağlamış ve milliyetçi bir ekonomi politikası izlemişti…  

 

Nicolás Piérola adlı bir asker, 1879’da, Peru’nun cumhurbaşkanı olmuştu… Askeri rejim, ülkeyi, hazırlıksız olarak “Pasifik Savaşı”na sokacaktı. Bir tarafta şili, diğer safta Peru ve Bolivya, 1879 yılında savaşa gireceklerdi. Önce Bolivya, 14 mart 1879 günü Şili’ye savaş ilanetmişti. Ertesi gün de Peru, Şili’ye karşı savaşa girmişti… Ocak 1881’de Şili güçleri Lima’yı elegeçireceklerdi. “Pasifik Savaşı” olarak adlandırılan bu savaş, 20 Ekim 1883 günü yapılan ve Şili’nin kazanımlarını onaylayan Ancón Anlaşması ile sonlanacaktı (Ancón, merkezi Panama’da bir kenttir). Peru, güneyindeki birkısım topraklarını, kıyı şeridindeki Arica, Pisagua, Iquique kentlerini ve sodyum nitrat (sodium nitrate) gibi önemli mineral kaynaklarına sahip Atacama Çölü’nün kuzey bölümünü Şili’ye yitirmişti. Diğer yandan Bolivya’da denizle, Pasifik ile olan tüm bağlantısından olmuş, Antofagasta liman kentini Şili’ye kaptırmıştı. Bolivya, 1879 yılına dek Pasifik kıyısı olan, Antofagasta liman kenti ile denize açılan bir devletti... 

 

Şili istilasının ve barışın ardından, Nicolás Piérola, 1894 yılında Demokratik Parti’yi kuracak ve 1895’de yeniden cumhurbaşkanı seçilecekti. Nicolás Piérola, 1899 yılına dek iktidarda kalacaktı. O, Sivil Parti ile uzlaşarak yönetmişti ve bu dönem Peru için göreceli stabil geçmişti… İleride, 1904- 1908 ve 1915- 19 yıllarında da ülke, Sivil Cumhurbaşkanı tarafından yönetilecekti. Bu dönemde yeni reformist iş yasaları gelecek ve ilk eğitim zorunlu olacaktı. Aynı dönemde mali reformlar gerçekleşecekti. Sivil iktidar sonlanırken, 1919- 30 yılları boyunca ülke, diktatörlükle yönetilecekti. Diktatörlük yıllarında sol güçler, sol partiler doğacaktı. Peru Komünist Partisi, José Carlos Mariátegui tarafından 1928 yılında “Sosyalist Parti” adıyla kurulacak ve 1930 yılında bu partinin adı Peru Komünist Partisi olacaktı. İleride, “komunist” sıfatını taşıyan birsürü parti daha ortaya çıkacaktı…

 

Sivil Agusto Bernardino Leguía y Salcedo, 1908- 12 döneminin cumhurbaşkanı olacaktı. Bu dönemde, şeker ve keten üretimi artacaktı. Bernardino Leguía y Salcedo’nun ikinci iktidar dönemi, 1919- 30 yılları, diktatörlük olarak tarihe geçecekti. Bu dönemde pahalı kamu yatırımları projeleri için ABD bankalarından boçlar alınacaktı. Aynı dönemde La Brea- Pariñas petrol alanının tüm hakları, ABD merkezli International Petroleum Company’ye verilecekti. Bu şirket (Standard Oil Company of New Jersey’in bir uzantısı olan ve sonradan Exxon Corparation adını alacak International Petroleum Company), gasolin ve petrol üretimi için rafineri kuracaktı… Artık ABD mali-sermayesi Peru’da gücü eline almaya başlamıştı… Aynı dönemde, 1920 yılında, Agusto Bernardino Leguía’nın desteği ile yeni bir anayasa yapılacaktı. Anayasa’nın ilerici olan 58nci maddesi, “Indian” denen yerli halka ait komünal toprakların satılmalarını veya zorla elegeçirilmelerini (gaspedilmelerini) yasaklamaktaydı. Bu madde yeterince başarılı olamasa da, “Indian” denen yerli halkın haklarının savunulmasına katkı yapacaktı…

 

Albay Luis Sánchez Cerro komutasındaki bir askeri cunta, 1930 yılında, Agusto Bernardino Leguía y Salcedo yönetimini devirecekti. Yine O, Albay Luis Sánchez Cerro, 1924 yılında Aprista Party olarak tanınan İhtilalci Amerikan Halk Partisi’ni kuran  ve 1931 seçimlerinde Aprista Party’den cumhurbaşkanı olan Haya de la Torre’yi safdışı bırakacaktı (Aprista Party, Popular Revolutionary American Party veya ispanyolcasıyla, Alianza Popular Revolucionaria Americana [APRA]).  Haya de la Torre önderliğindeki Aprista Party veya APRA, Latin Amerika’nın bütünleşmesini, tüm yabancı şirketlere elkonulmasını ve “Indian” olarak anılan yerli halkın sömürülmesinin engellenmesini istemekteydi. Haya de la Torre, “APRA’nın, Amerikan gerçeğine adapte edilmiş bir Marksis ideolojiye sahip olduğunu” duyuracaktı. İşin gerçeği APRA, milliyetçi bir partiydi… Haya de la Torre önderliğindeki radikal Aprista Party, 1932 yılında, 1534 yılında Lima’nın 600 kilometre kadar kuzeyinde kurulmuş olan liman kenti Turijillo’da ayaklanma başlatacaktı. Bu ayaklanma, Turijillo garnizonu tarafından kanlı biçimde bastırılacak ve Haya de la Torre hapse atılacaktı. Albay Luis Sánchez Cerro’nun 1933 yılında öldürülüşüne dek Haya de la Torre hapiste kalacaktı...

 

Aprista Party veya APRA, 1945 yılında, Halkın Partisi (People's Party veya Partido del Pueblo) adını alacaktı. APRA’nın desteklediği José Luis Bustamante y Rivero cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacaktı. General Manuel A. Odría, 1947 yılında genelkurmay başkanı olmuştu. Cumhurbaşkanı José Luis Bustamante, O’nu, General Manuel A. Odría’yı, aynı yıl, içişleri bakanı ve tüm polisin başı olarak atayacaktı. General Manuel A. Odría, Ekim 1948’de, askeri bir darbe ile Cumhurbaşkanı José Luis Bustamante’yi yerinden indirecek ve kanun yapıcı tüm kurumları, meclisi dağıtacak ve askeri yasaları yürürlüğe koyacaktı. O, Peru ekonomisini restore etme, politik stabiliteyi sağlama çabası ile birlikte ABD’den teknik yardım ve özel yatırımlar yapmasını isteyecekti. Peru’nun zengin mineral kaynakları ABD şirketlerine açılacak ve ülkedeki ABD yatırımları artacaktı... Bilindiği gibi CIA, 1947 yılında kurulmuştu ve muhtemelen Peru’da gerçekleşmiş olan General Manuel A. Odría darbesinin içinde CIA’da vardı... General Manuel A. Odría, Haziran 1950’de makamını terkedecekti. Fakat O, 28 Temmuz’da yeniden göreve başlayacaktı. O’nun uygulamış olduğu liberal ekonomi politikası, hızla yükselen bir enflasyona, işçi sınıfının hareketlenmesine ve otoriter rejime karşı yığınsal kalkışmalara neden olmuştu. Sonunda Odría, 1956 yılında serbest seçimlere izin verecekti ama, kendisi aday olmayacaktı. O, kendi isteğiyle ülkesini terkedecek, göçmenlik yaşamına başlayacak ve vaktinin çoğunu ABD’de geçirecekti...

 

Değişik serüvenlerin ardından Haya de la Torre, 1962 seçimlerinde, yeniden APRA’nın adayı olacaktı. Şiddet yüklü bir kampanyanın ardından Aprista Party veya APRA, birinci parti olmasına karşın çoğunluğu elde edemeyecekti. Partilerden herhangibiri üçte bir çoğunluğu elde edememişti ve sonuçta hükümeti silahlı kuvvetler kuracaktı. Meclis birkenara itilmişti... Haziran 1963’de yapılan yeni seçimi, Haya de la Torre’nin rakibi Fernando Belaúnde Terry kazanacak ve cumhurbaşkanı olacaktı. Fernando Belaúnde Terry, 1968’de gerçekleşen askeri darbe ile devrilecekti. Aprista Party veya APRA, 1978’de seçilen ve yeni anayasayı yapan mecliste çoğunluktaydı ve Haya de la Torre, bu meclisin başkanı olacaktı. O, öleceği 1979 yılına dek partisinin adayı olarak kalacaktı...

 

Ordu kumandanı General Juan Velasco Alvarado, 3 Ekim 1968 günü gerçekleştirdiği askeri darbe ile Cumhurbaşkanı Fernando Belaúnde Terry’i, koltuğundan indirecek ve kendi ihtilalci hükümetini kuracaktı. Genel kanıya göre bu darbe, reformcu ve halkçı karakteri ile diğer tüm Latin Amerika darbelerinden ayrılmaktaydı, benzersiz özel bir olaydı. Peru toplumunda köklü değişikliklere girişen General Juan Velasco Alvarado hükümeti, Peru’da varolan ABD ekonomik etkisini en aza indirecekti. Alvarado, transport endüstrisini, iletişim endüstrisini ve elektrik endüstrisini millileştirecekti. Aynı hükümet, milyonlarca acre büyüklükteki özel tarım arazilerini kamulaştıracak ve bunları tarım işçilerinin kooperatiflerine devredecekti. Daha önce, La Brea- Pariñas petrol alanının tüm haklarının ABD merkezli International Petroleum Company’ye verilmiş olduğunu, yazmıştım. General Juan Velasco Alvarado hükümeti, La Brea- Pariñas petrol alanını ABD şirketinin elinden geri alacaktı (International Petroleum Company, Standard Oil Company of New Jersey’in bir uzantısıydı ve daha sonra Exxon Corparation adını alacaktı.) Yine aynı hükümet, Peru karasularında avlanan ABD balıkçı gemilerine elkoyacaktı. ABD yönetimi Peru’ya silah ambargosu başlattığında, Juan Velasco Alvarado, “gerekirse kendimizi kayalarla savunuruz!”, diyecekti...

 

Juan Velasco Alvarado, vergi reformu gerçekleştirecek, yeni bir anayasa yapacak ve tüm komünist ülkelerle diplomatik ilişkiler başlatacaktı. Juan Velasco Alvarado’nun ilk ilişki geliştirdiği sosyalist ülkeler, Çekoslavakya ve Romanya olacaktı. O,1969 yılında, Sovyet bloğu, Kuba ve Fidel Kastro ile sıcak ilişkiler geliştirecekti. Juan Velasco Alvarado’nun en çok etkilenmiş olduğu Yugoslavya, Alvarado hükümetini mali ve diplomatik olarak destekleyecekti. Juan Velasco Alvarado, ABD’nin kontrolundaki Amerika Devletleri Örgütü’nün (Organization of American States, OAS) Kuba’ya uygulamakta olduğu yaptırımlara karşı çıkacak ve ABD’ye karşı Latin Amerika devletlerinin birliğini savunacaktı...  Ülkede 1970 yılında yaşanan büyük deprem sırasında 50 bin kadar insan yaşamını yitirecek, yaklaşık 600 bin kişi evsiz kalacaktı...

 

Juan Velasco Alvarado, CIA tarafından satın alınmış olduğu anlaşılan kendi başbakanı ve savaş bakanı General Francisco Morales Bermúdes tarafından Ağustos 1975’de devrilecekti. Öndegelen birtakım generaller, General Francisco Morales Bermúdes’i desteklemişlerdi… Peru, yüzünü yeniden mali- sermaye çevrelerine ve ABD’ye dönmüştü. Bu gelişmeyle birlikte, 1979 yılında, yeni bir anayasa yapılacaktı…

 

Burada ilginç olan ve gözden kaçmaması gereken, uluslararası ilişkilerdeki değişikliklerin, artan gerilimlerin veya yumuşamanın, ulusal içpolitikaları nasıl güçlü biçimde etkilediği gerçeğidir… Peru’nun yüzünü sola çevirdiği 1968- 69 yıllarında, Sovyetler Birliği parlamış, uzay yarışında ABD’yi geride bırakmaya başlamıştı. Bunun bir sonucu olarak, Sovyet insiyatifi ile, 1972 yılında kapsamlı bir silah indirimi öngören SALT I anlaşması imzalanmış, uluslararası ilişkilerde “Detand” (“Détente”) olarak anılan yumuşama süreci başlamış ve sorunları konuşarak çözme anlayışı egemen olmuştu. Bu ortamda sosyalist partiler, değişik ülkelerde yükselişe geçmişlerdi. Şili’de, Salvador Allende, 1970 yılında seçimi kaznmış ve proramını uygulamaya başlamıştı...

 

Sözkonusu gelişmeden rahatsız olan ve sosyalist örgütlerin güçlenme nedenini “Detand” (“Détente”) denilen yumuşama sürecine bağlayan ABD merkezli askeri- endüstri kompleksleri, hydrocarbon ve mineral temelli uluslarüstü tekeller, mali-sermaye çevreleri, dünyada gerilimi ve bununla bağlı anti-demokratik süreçleri yeniden yükseltme çabası içine gireceklerdi. Tekellerin baskıları ile ABD’nin dışpolitikası hızla değişecek, sağcı- faşist güçler kısa sürede karşı saldırıya geçecekti…

 

General Augusto Pinochet, CIA’nın da çabaları ile, 1973 yılında, kanlı bir askeri darbeyle Salvador Allende’yi devirecekti… Ardından, Washington- CIA bağlantılı Latin Amerikalı diktatörler, 25 Kasım1975 günü, Kondor Operasyonu (Operation Condor) adlı gizli karanlık projelerini yürürlüğe sokacaklardı. Faşist ölüm mangaları ve diktatörlerin emrindeki CIA bağlantılı gizli servisler, halk hareketlerini ve sosyalist örgütlenmeleri ezebilmek için, dost ülkelerin sınırları içinde de operasyonlar yapabileceklerdi. Operation Condor, “Detand” (“Détente”) sürecinin ABD tarafından sonlandırıldığının ve “Soğuk Savaş”ın yeniden başlatıldığının ilk açık işareti idi… İşte bu kararın, Operation Condor kararının alınmasından üç ay kadar önce,  Ağustos 1975’de Peru’da, General Francisco Morales Bermúdes önderliğinde karşı-devrimci askeri darbe gerçekleşmişti. Anlaşılmış olacağı gibi Peru’daki karşı-devrimci darbe, Latin Amerika diktatörleri ile Washington’un gizli ortak kararlarının ürünü idi…

 

General Francisco Morales Bermúdes, CIA bağlantılı Kondor Operasyonu (Operation Condor) içinde yerini alacak, cinayetlere ve işkencelere ortak olacaktı… İleride, 2017 yılında Roma’da gıyabında yapılan yargılamada Francisco Morales Bermúdes suçlu bulunacak ve ömür boyu hapse mahkum edilecekti. Peru’da, Operation Condor çerçevesinde 25 İtalyan vatandaşı kaybedilmişti… Washington temelli National Security Archive’nin gizli dökümanlarına göre, Kondor Operasyonu (Operation Condor) Peru ile de bağlantılı idi. Arjantin’den kaçarak Peru’nun başkenti Lima’ya sığınmış olan militanlar, 1980’de gizlice kaçırılıp Bolivya üzerinden Arjantine taşınmışlar ve orada yokedilmişlerdi. Onlar, sayıları 30 bini bulan kayıplar listesine girmişlerdi. Lima’da bulunan ABD elçiliği dökümanları da bu olayı teyid etmekteydi (bak: In Peru, Operation Condor revisited, March 3, 2008, https://latimesblogs.latimes.com/laplaza/2008/03/operation-condo.html).

 

Kötülükleri etrafa saçılan “Pandora’nın Kutusu” yalnız Latin Amerika’da değil, tüm dünya da devrilmişti… ABD’nin 1977 yılında ilanetmiş olduğu “Yeşil Kuşak” politikası çerçevesinde Afganistan’daki feodal savaş lordları silahlandırılıp sahaya sürülmeye başlanacaktı. Provokasyonlar Afganistan ile de sınırlı kalmayacaktı. Pakistan’da, Türkiye’de vs. CIA patentli askeri faşşist darbeler gerçekleşecekti…

 

-         ABD yörüngesine oturtulmuş olan Peru, yeniden sağcı- liberal sivil rejim, AP ve Terry, terör, Abimael Guzmán ve “Sendero Luminosa”, Maoizm, Fujimori diktatörlüğüne uzanan yol   

 

Görevini yeterince gerçekleştirmiş ve yeni sistemin oturmuş olduğu inancı ile Francisco Morales Bermúdes, yeniden sivil sisteme geçiş için, 1978 yılında, Anayasal Meclis’in kuruluşuna izin verecekti. Mayıs 1980’de seçimler yapılacak ve sivil cumhurbaşkanı, Fernando Belaúnde Terry iktidara gelecekti. Francisco Morales Bermúdez, 1985 seçimlerinde aday olacaktı ama, kazanamayacaktı. Seçimi, Alan García Pérez alacak ve ülkeyi 1990 yılına dek yönetecekti. O, ihracat gelirlerinin yüzde 10’undan fazlası dışında 14 milyar dolar tutarındaki dış borcu ödeme olanağının olmadığını duyuracak ve IMF ile başını derde sokacaktı. O’nun döneminde ekonomi batağa sürüklenecek, terör yükselecek ve insan hakları çiğnenecekti… Bundan böyle Peru’nun içpolitikasında, Amerikancı- sağcı partiler egemen olacaklardı… Yeni Peru Anayasası’nın kabuledildiği 1979 yılında, ABD Senatosu, ağır stratejik silahlarda kapsamlı bir indirimi öngören SALT II anlaşmasını onaylamayacak ve soğuk savaş yeniden iğmesi artan bir hızla yükselişe geçecekti…

 

Mesleği mimarlık olan Fernando Belaúnde Terry, 1963- 68 yıllarında Peru’nun cumhurbaşkanlığını yapmıştı. Yukarıda yazılmış olduğu gibi O, sosyalist reformlar gerçekleştirecek olan General Juan Velasco Alvarado tarafından 1968 yılında devrilmişti. Peru’nun seçkin aristokrasisinden gelen Fernando Belaúnde Terry, Peru’nun kuzeyindeki petrol alanlarının geliştirilmesi için International Petroleum Company ile anlaşmış olan kişiydi… Terry, 1968’de gerçekleşmiş olan solcu-milliyetçi askeri darbe ile birlikte ABD’ye kaçmıştı. O, Aralık 1970’de ülkesine dönecekti ama, Ocak 1970’de yeniden ABD’ye iltica edecekti. Ağustos 1975’de General Francisco Morales Bermúdes önderliğinde Amerikancı karşı-devrimci askeri darbenin gerçekleştirilmesinin hemen ardından, Ocak 1976’da, Fernando Belaúnde Terry Peru’ya geri dönecek ve Mayıs 1980’de yapılan seçimlerde Halkçı Eylem Partisi’nden (AP) yeniden cumhurbaşkanı seçilecekti… Terry, yüksek enflasyonla ve yükselen şiddet eylemleriyle, terör ile uğraşmak zorunda kalacaktı…

 

Terör, asıl olarak, 1970 yılında Abimael Guzmán önderliğindeki Peru Komünist Partisi’nden koparak kendisini “Işıklı veya Pırıltılı Yol” veya “Işıklı Patika” anlamına “Sendero Luminosa” olarak adlandıran veya “Peru Komünist Partisi” adını kullanan örgütlenmeden kaynaklanmaktaydı... Daha çok “Sendero Luminosa” adıyla tanınan bu örgütlenme, sözkonusu adını, Peru’nun ilk komünist partisi olarak 1928’de José Carlos Mariátegui tarafından “Sosyalist Parti” adıyla kurulan ve 1930 yılında Peru Komünist Partisi adını almış olan partinin kendisini, ideolojisini (düşünce sistematiğini) tanıtım ifadesinden almaktaydı. Bu ifade şöyleydi: “ihtilalin ışıklı yoluna (veya pırıltılı patikasına) açılan Marksizm Leninizm” (El Marxismo-Leninismo abrirá el sendero luminoso hacia la revolución). Sözkonusu romantik ifadedeki “Sendero Luminosa” sözcükleri Abimael Guzmán tarafından ödünç alınmış ve Marksizm-Leninizm tanıtımına bir de Maoizm eklenmişti. Silahlı mücadele yöntemlerini, gerilla savaşını asıl alan bu yeni parti, kendisini, Marksist- Leninist- Maoist olarak tanıtmaktaydı. Aynı parti, “Yaşasın Halkın Savaşı! Komünizme Kadar Halk Savaşı!” (Viva la Guerra Popular! Guerra Popular hasta el comunismo!) sloganını öne çıkartmaktaydı (Artık unutulmuş olan ve 12 Eylül 1980 darbesi öncesi kullanılan “kurtuluşa kadar savaş” sloganı gibi. “’Kurtuluş’ sanki askeri darbedeydi” ve 12 Eylül darbesi ile birlikte bu slogan da bitecekti.). Peru’da, “Komunist” sıfatını kullanan 12 kadar particik daha vardı…

 

İşin aslı, Maoizm’in Marksizm-Leninizm ile, özellikle Marksizm ile  -bazı söylemler dışında- uzaktan-yakından herhangi bir bağı yoktur. Mao Tse-tung, yer yer Marksist retoriği kullanıyor olmakla birlikte, asıl olarak Taoism’in ve Konfucyanism’in (confucianism) etkileri altında kalmış koyu bir Çin milliyetçisi idi.  Kısacası Maoism, özü itibariyle koyu bir milliyetçiliktir. Sözkonusu ideolojinin bu karakteri, değişik ülkelerdeki Maoist akımlarda da yansıyacaktı… Konfucyus’tan derleme “Dört Kitap” (Ssu shu), tarihi boyunca Çin aydınlarını, hatta modern Çin’in entellektüel yaşamını derinden etkilemişti. Bu etkilenme, ilk ünlü komünist aydınlara dek uzanmaktaydı. Örneğin, hemen hemen hiç resmi eğitim almamış olan Çin Komünist Partisi’nin ilk Genel Sekreteri (1921- 22), ardından Genel Başkanı (1922- 25) ve yeniden Genel Sekreteri (1925- 27) olan Chen Duxiu (1879- 1942), yetişme yıllarında, dedesi tarafından özel olarak Konfucyus’a ait “Beş Klasik” ve “Dört Kitap” ile eğitilmişti. Sözkonusu etkilenme listesine Mao Tse Tung’u ve daha diğer pekçok Çinli “komünist”i almak olasıdır... Mao Tse-tung, zamanının diğer aydınları gibi, temel eğitimini, asıl olarak, Konfucyus’a ait “Dört Kitap” üzerinden almıştı. “Dört Kitap” (Ssu shu), Konfüçyanizm’e yeni bir güç verdiği gibi, 1313 yılından 1905 yılına dek devlete memur alımında, sınav sorularının hazırlandığı asıl kaynak olmuştu aynızamanda. Bürokrasiye dahil oluşta sınav soruları Konfucyus’un kitaplarından gelmişti hep...

 

Sovyetler Birliği ile ideolojik bir mücadeleye ve egemenlik kavgasına girmiş olan milliyetçi Çin yünetimi, gerçek yüzünü gizlemek, sosyalist ülkeler ve partiler üzerinde etkili olabilmek, Sovyetler Birliği’ni en zayıf yerinden vurabilmek için “Marksist- Leninist- Maoist” sıfatını kullanmak, Marks’a ve Lenin’e sahip çıkmak zorundaydı. Çin- Sovyet çatışmasını körüklemek, bölünmeyi derinleştirmek ve bunu dünya düzeyinde yaymak peşindeki “Beyaz Saray” ve CIA için de “Marksist- Leninist- Maoist” sıfatının yaygınlaşması, Mao adının Marks’ın ve Lenin’in adlarının yanına yerleştirilmesi önem taşımaktaydı. Sonuçta, 1969- 70 yıllarında ve tüm 1970’li yıllar boyunca, sadece Peru’da değil, dünyanın heryerinde aynı sıfatı kullanan onlarca ve onlarca Maoist parti çiçek açacaktı. Bu partilere Çin’in eli yetişemezdi ama, CIA’nın eli rahatlıkla yetişebilirdi…

 

Kökleri daha derinlere uzanmakla birlikte, Stalin’in ölümünün (1953) ardından Mao Tse-tung’un insiyatifi ile 1956 yılında kendisini açık etmeye başlayan ve 1966 yılında tırmanan Cin- Sovyet uzlaşmazlığı, 1969 yılında zirveye çıkmış, o yıl iki ülke arasında sınır çatışmaları yaşanmış ve tam bir kopuş gerçekleşmişti… Derin Çin milliyetçiliğinin bilincinde olan ve bu durumdan yararlanmak isteyen ABD yönetimi, Temmuz 1971’de Kissinger’i gizlice Pekin’e yollamıştı. Ardından, 1972 yılında, ABD başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret edecek ve Mao Tse-tung ile görüşecekti… Halbuki daha 1950’li yılların başında, Kore Savaşı yaşanırken (1950- 53), ABD’de, “Çin’e atom bombasının atılıp atılmaması” tartışılmaktaydı. General Douglas MacArthur, “Çin’e atom bombası atılması”, düşüncesinin baş savunucusu idi…  

 

“Sendero Luminosa”nın kurucusu Abimael Guzmán, Andlar’da, Ayacucho kentinde bulunan Ulusal Üniversite’de (National University of San Cristóbal de Huamanga) felsefe dersleri veren birisiydi. Abimael Guzmán, “Sendero Luminosa”yı, diğer 11 arkadaşı ile birlikte gizlice 1969 yılında kurmuş ve 1970 yılında Peru Komünist Partisi’nden kopuşu gerçekleştirmişti… “Gerçek ve Barışma Komitesi”nin 2003 yılında yayınlamış olduğu rapora göre, “Sendero Luminosa” gerillası ile yirmi yıl sürmüş olan çatışmalarda 70 bin insan yaşamını yitirmişti. Ayrıca, ülke ekonomisi de bu çatışmalardan ciddi biçimde zarar görmüştü. Politik yaşam daha fazla ABD yörüngesine, daha sağa çekilmişti…

 

Fujimori, terör ve yüksek enflasyon sarmalındaki Peru’yu düzlüğe çıkartma iddiası ile 1989 yılında, “Değişim 90” adında bir parti kurmuştu. Rapor edilen politik cinayetlerin sayısı üç bini (3000) aşmaktaydı ve enflasyon yüzde 400 oranındaydı… Populist kampanyasını “Değişim 90” adlı merkez- sağ parti ile yürüten Fujimori, oyların yüzde 56.5 kadarını alarak 1990 yılında ülkenin cumhurbaşkanı olacaktı. Aynı seçimde cumhurbaşkanı adayı olan ülkenin dünyaca en tanınmış yazarı Mario Vargas Llosa (1936- ), Fujimori karşısında seçimi kaybetmişti. Mario Vargas Llosa, 2010 yılında, Nobel edebiyat ödülünü alacaktı…

 

-         Seçimle iktidara gelmiş olan Fujimori’nin 1992 darbesi, yeni anayasa ve başkanlık sistemi, Japon elçiliği baskını, rüşvet skandalı ve Fujimori’nin iktidardan indirilişi, “Indian” denen yerli halktan ilk cumhurbaşkanı Alejandro Toledo ve sıkıyönetim,  gerilimli yıllar, Pedro Pablo Kuczynski ve karşı-devrimci “Lima Group”

 

Seçilmesinden kısa süre sonra petrol (gasolin) fiyatlarının yüzde üç bin oranında yükselmesi ve hyper (aşırı yüksek) enflasyon, yüzde 200 oranında bir devaluasyon Fujimori’nin popülaritesini buharlaştırmıştı. Fakat O, 1992 yılında, generallerin de desteğini alarak, iktidarını muhafaza etmek amacıyla, olağanüstü hal ilanedecek, Peru Kongresi’ni (Meclis’i) dağıtacak, kendi başına hükümet darbesi gerçekleştirecek ve yeni bir anayasa için çağrı yapacaktı. Kaldırılan 1979 anayasasının yerine kabuledilen yeni 1993 anayasası ile Fujumori, yerini sağlamlaştıracaktı. Bu anayasa, Fujimori’ye, Kongre’yi (Meclis’i) fes etme ve yeniden seçime gitme yetkisi vermekteydi… Elson Concepción Pérez tarafından yazılan, 2 Mart 2020 tarihli Granma’da yayınlanan ve 4 Mart 2020 tarihli Global Research sitesinde yeniden yayınlanan, “From Monroe toTrump. US Sposored Military Coups in Latin America” başlıklı metne göre, Fujumori’nin generallerle birlikte 5 Nisan 1992 günü gerçekleştirmiş olduğu darbenin içinde ABD, CIA vardı. Sözkonusu darbe, “Beyaz Saray”dan bağımsız değildi (bak: https://www.globalresearch.ca/from-monroe-trump/5705472 )

 

Yeni anayasaya göre -günümüz Türkiyesi’nde olduğu gibi- devletin ve hükümetin başı olan Alberto Fujimori, neo- liberal bir ekonomi politikası izleyecekti. O, devlete ait madenleri, kamuya yararlı şirketleri, toplum için kazançlı herşeyi özelleştirecekti. Yine O, -Türkiye’deki “köy korucuları”na benzer biçimde- köylüleri silahlandıracak, “terörist” şüphesi taşıyanlara karşı gizli operasyonlar örgütleyecekti. Bu arada insanlar kaybolmaya başlayacaklardı…

 

Bir Japon göçmenin oğlu olarak 1938 yılında Lima’da doğmuş olan Alberto Fujimori’nin 1990 yılında cumhurbaşkanı olmasının ve hızlı sert tedbirler almasının ardından, Abimael Guzmán, 12 Eylül 1992 günü Lima’da, Peru polisi tarafından 14 arkadaşı ile birlikre yakalanacaktı. Guzmán’ın yerini alacak olan Oscar Ramirez Durand’da Temmuz 1999’da aynı şekilde yakalanacaktı… Abimael Guzmán’ın yakalanışı ile “Sendero Luminosa” inişe geçmişti. Abimael Guzmán, 1993 yılında, hükümet ile “Sendero Luminosa” gerillası arasında barışı sağlama çabası içine girecekti… Guzmán, 2006 yılında ömür boyu hapse mahkum olacaktı...

 

Fujimori’nin eşi, Fujumori’yi, “rüşvetçi kokuşmuş bir diktatör ve kendisine karşı şiddet kullanan biri”, olarak ilanedecekti. Eşinin bu suçlamalarına karşın O, Fujimori, 1995 seçimlerini yüzde 64’lük ezici bir çoğunlukla kazanacaktı. Ülke ekonomisinin zorda olmasına karşın O’nun kazanmış olduğu bu seçim zaferi, muhtemelen, “Sendero Luminosa” gerillasını geriletmiş olmasına bağlıydı. Anlaşılan, yığınlar, ekonomik refahtan ziyade güvenlikli bir ortam istemekteydiler… Hapisteki “Sendero Luminosa” lideri Abimael Guzmán, 1993 yılında, hükümetle uzlaşma yoluna girecekti. Ardından, 1994 yılında, 6000 (altı bin) kadar “Sendero Luminosa” gerillası teslim alınacaktı…

 

Kendisini “Tupac Amuru İhtilalcileri” (MRTA) olarak adlandıran bir örgütlenmeye ait 20 kadar ağır silahlı gerilla, 17 Aralık 1996 günü, Lima’daki Japon elçiliğine saldıracaktı. Bazı kaynaklara göre saldıranlar, elçiliğin girişindeki resepsiyon da bulunan 72 kişiyi rehin alacaklardı. Rehin alınanlar, Japon İmparatoru Akihito’nun doğum gününü kutlamaktaydılar. Elçiliğin resepsiyonunu elegeçirmiş olanlar, bazı mahkumların serbest bırakılması talepleri için sonuçsuz biçimde rehinelerle birlikte beklerlerken, 31 Aralık 1996 günü, bir gurup gazeteci polis barikatını yararak elçiliğe dalacak ve gerillalarla konuşacaktı… Peru ordusuna ait komando birliği, 22 Nisan 1997 günü Japon elçiliğine saldıracaktı. Operasyon sırasında, elçiliği basmış olan gerillaların 15 tanesi öldürülecekti. Aynı operasyon sırasında, rehinelerden biri ve baskını gerçekleştirmiş ekipten iki komando da yaşamını yitirecekti. Daha sonra, Fujimori’nin güvenlik şefinin, “en az sekiz gerillanın öldürülmesi” konusunda emir vermiş olduğu anlaşılacaktı…

 

Alberto Fujimori, 24 Haziran 2000 günü yapılan seçimleri yeniden, üçüncü kez kazanacaktı. Fakat yüksek mahkeme, O’nun adaylığının yasadışı olduğunu ilanedecekti. Amerika Devletleri Örgütü (OAS), ABD yönetimi ve sayıları giderek artan Peru vatandaşı Fujimori’nin başkanlığına karşı çıkınca, Fujimori zor durumda kalacaktı. Sonunda, Eylül 2000’de, Fujimori’nin istihbarat şefi Vladimiro Montesinos’un muhalefetten bir kongre üyesine (vekile) rüşvet verirken çekilmiş videosu yayınlanınca, Alberto Fujimori, Japonya’ya kaçacaktı. Peru’nun yasa yapıcı kurumu, Fujimori’nin başkanlığını düşürecekti.  İki düzineden fazla insanın ölüm mangaları tarafından katledilmesinden sorumlu sayılan Fujimori hakkında yasal soruşturma başlatılacaktı. Japon makamları, Fujimori’nin aynızamanda Japon vatandaşı olmasını gerekçe göstererek iade talebini reddedecekti… Fujimori’nin istihbarat şefi Vladimiro Montesinos’da Venezuela’ya kaçmıştı ama, O’nun şansı Fujimori kadar yaver gitmeyecekti. Venezuela yetkilileri, Haziran 2001’de, Vladimiro Montesinos’u Karakas’ta tutuklayıp Peru’ya iade edeceklerdi…

 

Geçici hükümetin başı olan Valentín Paniagua, yeni cumhurbaşkanlığı için 2001 yılında seçim çağrısı yapacaktı. Haziran 2001’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini merkez- sol adayı iktisatçı Alejandro Toledo kazanacaktı. Alejandro Toledo, Peru’nun “Indian” denen yerli halktan gelme ilk cumhurbaşkanı olacaktı. Toledo yönetimi, ülkede demokrasiyi yeniden inşa çabasına girecekti. Bu kapsamda, “terörizme karşı savaş” gerekçesi ile yetkileri alabildiğine güçlendirilmiş olan askeri mahkemelerin yetki alanlarının önemli kısmı sivil mahkemelere devredilecekti. “Gerçek ve Yeniden Birliği Sağlama Komisyonu” (CVR) adıyla 28 Ağustos 2003 günü çalışmaya başlayan komisyon, 1980- 2000 yılları arasında yaşanmış olan terör eylemlerinin köklerini araştıracak ve bulgularını rapor olarak cumhurbaşkanına sunacaktı…

 

Alejandro Toledo, Kongre’de yeterince güçlü değildi. O, yeni yasalar yapabilmek için diğer partilerle uzlaşmak, koalisyonlara gidebilmek zorundaydı… Bazı aile skandarları ve ekonomik zorluklar nedeniyle işçi sınıfı içinde başlayan memnuniyetsizlikler sonucu Toledo’nun popülaritesinde düşüş başlayacaktı. Mayıs 2003’de öğretmenler ve tarım üreticileri greve gidecekler ve ülke boyunca ulusal yolları kapatacaklardı. Buna karşılık Toledo, aynı yıl sıkıyönetim ilanedecekti. Ülkedeki 12 bölge askeri yönetim altına girecekti. Kazanılmış birçok sivil hak, önemli bazı demokratik haklar, kaldırılacaktı. Daha sonra bu askeri yönetim, “Sendero Luminosa”nın aktif olduğu birkaç bölge dışında kaldırılacaktı… Toledo hükümeti, 2005 yılında, “Sendero Luminosa” tarafından sekiz polis memurunun öldürülmül olduğu altı merkezi bölgede sıkıyönetim ilanedecekti. Aynı yuıl, 2005’de, Peru ile ABD arasında “serbest ticaret anlaşması” imzalayacaktı.

 

Japonya’ya sığınmış olan Alberto Fujimori’nin Peru üzerindeki etkisi sürmekteydi. Anlaşılan, durumun ciddiyetinin farkında olmayan ve hala yeniden cumhurbaşkanı olma düşleri kuran Fujimori, 2006 seçimlerinde aday olma umuduyla, 2005 yılında Şili’ye gelecekti. Şili yönetimi, Alberto Fujimori’yi tutuklayıp Peru’ya teslim edecekti. Fujimori, önce, Aralık 2007’de, Ordu’nun ölüm mangalarına gizli emir vererek 25 kişinin öldürülmesine neden olmakla suçlanacak ve altı yıl hapse mahkum edilecekti. Ardından Fujimori, Nisan 2009’da, insan haklarına saldırıdan, gizli servisin adam kaçırma ve cinayetlerinde sorumlu tutularak 25 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı…

 

Temmuz 2006’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini, kendi döneminde yapmış oldukları nedeniyle büyük eleştiriler almış olan 1985- 90 döneminin cumhurbaşkanı Alan García Pérez kazanacaktı. Anlaşılan, toplumsal çaresizlik duygusu, geçmişin kokuşmuşlarını bir “umut” olarak yeniden öne çıkartıyordu… Alan García Pérez’in 2006 seçimlerindeki rakibi, milliyetçi-solcu Ollanta Humala idi.  Humala, Venezuela Cumhurbaşkanı Hugo Chávez tarafından desteklenmişti…

 

Kongre (Meclis, Parlemento), 2007 yılında, uyuşturucu trafiğine ve örgütlü suça karşı mücadelesinde sıkıyönetim yetkisini Alan García Pérez’e verecek, O’nun gücünü arttıracaktı. Peru, 23 Ni,san 2008 günü 12 Latin Amerika ülkesi tarafından Brezilya’da kurulan Güney Amerika Milletleri (Ulusları) Birliğ’nin (UNASUR’un) kurucu üyeleri arasında yeralacaktı. UNASUR’un amacı, Latin Amerika ülkeleri arasında ekonomik, politik ve kültürel birliği sağlamaktı ama, ABD’nin de müdahaleleri ile bölünmüşlük sürecekti… Kuba, bu birliğin içinde olmayacaktı…

 

Haziran 2009’da, Amazon bölgesinde (Peru’nun kuzeydoğusunda) yaşamakta olan yerli halk (“Indian” denen halk), toprak sahipliği yasasını ve bölgedeki petrol kaynaklarını yabancı şirketlere açan yasayı protesto eylemleri başlatacaktı. Göstericilere saldıran güvenlik güçleri, yerli halktan 54 kişiyi öldüreceklerdi. Aynı yıl, sendikalar ve sol muhalefet, serbest ticaret yasası nedeniyle ülke çapında protestolar başlatacaktı. Durumu kurtarmak isteyen Alan García Pérez, başbakanı ve yedi kabine üyesini değiştirecekti… Aynı yıl, Şili ile Peru arasında giderek artan bir gerilim başlayacaktı… 

 

Haziran 2011’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini, Ollanta Humala kazanacaktı. Aynı yılın Aralık ayında, ülkenin kuzeyinde başlamış olan altın madeni projesine karşı protestolar nedeniyle bölgede sıkıyönetim ilanedilecekti… “Sendero Luminosa”, 2012 yılında, 36 doğal gaz işçisini kaçırıp serbest bırakmak gibi bazı eylemler gerçekleştirecekti… Güneyde, Cuzco yakınlarında süren maden yasasını protesto gösterilerinin şiddete dönüşmesi nedeniyle bölgede sıkıyönetim ilanedilecekti. Aynı yılın (2012) Temmuz- Eylül aylarında, kuzeyde de sıkıyönetim ilanedilecekti. Su kaynaklarını tahrip edeceği gerekçesi ile maden projesine yönelik protestolar durdurulamamıştı… Haziran 2013’de, “Sendero Luminosa” liderlerinden Florindo Flores, uyuşturucu kaçakçılığı ve kirli para yıkama suçlarından ömür boyu hapse mahkum edilecekti. Aynı yılın (2013) Eylül ayında yayınlanan Birleşmiş Milletler raporuna göre Peru, kokain imalatının ham maddesi koka üretiminde, dünyanın en öndegelenleri arasına girmişti. 

 

Temmuz 2016’da yapılan seçimleri, ailesi Nazi rejiminden kaçmış bir Avrupalı olan Pedro Pablo Kuczynski kazanacaktı. Kuczynski, 2018 yılında koltuğundan indirilecekti ama, O, kısa iktidarı süresinde, yerli Quechua ve Aymara halklarının dillerinde televizyon yayını başlatacaktı… Cumhurbaşkanı yardımcısı Martín Vizcarra, Mart 2018’de Kuczynski’nin yerini alacaktı. Kuczynski, rüşvet ve iktisdarı kötüye kullanma suçları ile itham edilmişti...

 

Pedro Pablo Kuczynski’nin başbakan olduğu sırada, Peru’nun başkenti Lima’da, Amerikancı- sağcı yönetimlere sahip 11 Latin Amerika ülkesinin ve Kanada’nın  yöneticilerinin katılımları ile “Lima Grubu” (“Lima Group”) adıyla bir örgütlenme kurulacaktı. Bu örgütlenme,  “Lima Grubu” (“Lima Group”), 8 Ağustos 2017 günü “Lima Bildirisi”ni yayınlayacaktı. Bildiri de, Arjantin, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombia, Kosta Rika, Guatemala, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay ve Peru temsilcilerinin imzaları vardı. Kısa süre sonra örgütün üye sayısı 14 olacaktı... “Lima Group”un kuruluşunun temel amacı, ABD’nin istemleri doğrultusunda Venezuela’da yaşanmakta olan politik krize ve Kıta’da gelişecek hertürlü anti- emperyalist, anti- Amerikan sosyalisy ve milliyetçi harekete müdahale edebilmekti. Sözkonusu müdahalenin kılıfı, Irak’ta ve yakılıp- yıkılmış olan daha birçok ülkede olduğu gibi, “demokrasiyi savunmak, demokrasi getirmek” idi...

 

“Lima Group” (“Grupo de Lima”), ABD’yi Venezuela’ya askeri müdahale yapmaya, ülkeyi işgal etmeye çağıran muhalefet lideri Juan Guaido’yu destekleyecekti... Örgüt, 4 Şubat 2019 günü Kanada’da yapmış olduğu toplantı sırasında, Juan Guaido’nun kurmuş olduğu yasadışı hükümeti “Lima Group” (“Grupo de Lima”) içine alacak, üye yapacaktı. ABD’nin Venezuela’nın iç işlerine doğrudan müdahalesinin ötesinde, ABD, “Lima Group” (“Grupo de Lima”) aracılığıyla da Venezuela’yı karıştırmaya çalışmaktaydı... Bolivya’nın demokratik seçimle işbaşına gelmiş cumhurbaşkanı Evo Morales’e karşı 10 Kasım 2019 Pazar günü gerçekleşmiş olan Amerikancı faşist askeri darbenin ardından, Bolivya’da “Lima Grubu”na katuılacaktı. Haiti’nin de katılması ile grubun üye sayısı 14’ü bulacaktı.

 

Kavga, karşılıklı derin etkileşim içinde ulusal ve uluslararası arena da sürmektedir…

 

Yusuf Küpeli

 

2020. 03. 07

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

 önceki                                                                              sonraki

http://www.sinbad.nu/