Yusuf Küpeli, Nedenleri ve sonuçlarıyla Peygamber Muhammed karikatürleri, provokasyonlar ve İslam toplumlarının gereksinimleri üzerine

- Hedefte olan ve savunulan

- Tepkinin bu ölçüde yığınsal olarak patlamasının nedenleri

- Değişen dünya da ABD emperyalizminin yeni politkaları ve Müslüman halklar üzerine hesaplar

- Sovyetler Birliği çökerken sahneye sürülen Salman Rushdie ve hemen ardından Samuel Huntington

- Samuel Huntington “teorisi”nin pratiğini üstlenen Usame bin Laden ve El Kaide

- Hıristiyan ve İslam inançlarının ortak kökleri ve İslam’ın İsa’ya saygısı üzerine

- Biz sizin zenginliklerinize, petrolünüze ve gazınıza elkoyacağız diyemezlerdi ve saldırı için korkuyu büyütmek gerekiyordu

- Korku büyütülürken birtürlü yakalanmayan Laden

- Yeni yalanlarla Irak’a saldırı ve radyasyonlu mermiler

- Irak’ın yıkılmasının diğer nedeni

- Direnen Irak’ın ve ABD ve İsrail saldırganlığının Müslüman toplumlar ve Batı üzerindeki etkileri

- Küçülen dünya, postmodern faşizm ve gelişen muhalefet üzerine

- Eskiyen yalanlar ve korku kaynaklarının yerine yenileri ve Londra bombaları

- Müslüman halkların ve liderlerinin görmeleri gereken farklılıklar, Avrasya’nın önemi ve ABD yönetiminin kabusu  üzerine

- Yaşam tarzını koruyarak varlığını garantiye almaya çalışan ABD’nin Batı’ya yönelik entrikaları ve psikoljik savaşın yeni malzemesi İslam

- Batı toplumlarının bilinçlerine yönelik konspirasyonun bir parçası olarak yanan Paris ve Peygamber Muhammed karikatürleri

- Nedenleri ve sonuçlarıyla ısmarlanan Peygamber Muhammed karikatürleri

Pek basın organlarına yansımamış olan, ikili sohbetlerde sözü edilen ve kaynağı da tam bilinemeyen habere göre, birileri önce, çocuk kitapları basan bir yayınevinden Peygamber Muhammed’i “terörist” olarak gösteren resimlerle dolu kitaplar yayınlamasını istemişlerdir. Şüphesiz dolgun bir karşılığı olan iş, yayınevi tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine sözkonusu karikatüristler bulunmuşlar ve onlara bilinen bu çizimler yaptırılmıştır... Karikatürleri ısmarlayan kişilerin kimliği açıkça belli olmasa da, bu işin gerisinde bizzat Danimarka’nın sağcı ve Amerikancı başbakanı Rasmussen olduğu söylenmektedir. Rasmussen, ABD’nin peşinde Irak’a asker yollamış olan tek kuzey ülkesi başbakanıdır... Ve şüphesiz sözkonusu karükatür provokasyonunda Rasmussen’in gerisinde duran güçte ABD’de egemen iktidar odağından başkası değildir. Kısacası, senaryonun ortak yazılıp sahnelendiğini söylemek okadar yanlış olmayacaktır. Söylendiğine göre, karikatür provakosyonunun sonuçları, Rasmussen’in Danimarka’da erezyona uğramış olan oylarına yeni bir kan vermiştir. Bu provokasyon sayesinde Rasmussen’in iktidarını koruyabileceği söylenmektedir. Ve zaten aynı nedenle Rasmussen, oy yitirme kaygularıyla, kendisine yeniden iktidar olma şansı veren provokasyondan geriye adım atarak özür dilememektedir... Karikatürler istenen etkiyi yarattıktan, Avrupa halklarının gözünde “tehlikeli” ve “özgürlük düşmanı” İslam resmi yeniden canlandırıldıktan sonra, ABD yönetiminin usulen ve İslam taciri kendinden yana yönetimlere kan aşılama amacıyla karikatüristleri kınaması, bilinen ikiyüzlü küçük bir oyundan başka birşey değildir.

- Ahmakça tehlikeli tepkiler ve Müslüman halkların gereksinim duydukları mücadele yöntemleri

 

 

Nedenleri ve sonuçlarıyla Peygamber Muhammed karikatürleri, provokasyonlar ve İslam toplumlarının gereksinimleri üzerine

 

Yusuf Küpeli

 

- Hedefte olan ve savunulan

 

Sünni inancından olsun, Şia inancından olsun İslam inancına sahip halklar Irak’ta boğazlanırlar ve bu halkların petrol dahil tüm zenginlikleri gaspedilirken, Peygamber olarak kabulettikleri insan da aşağılanıyor. Aynı gerçek Afganistan halkı için, saldırı tehdidi altındanki İran ve Suriye halkları için ve yine Ortadoğu ve Asya’nın diğer tüm müslüman halkları için geçerli…

 

Müslüman halkların enerji kaynaklarına elkonulurken ve bu halklar boğazlanırlarken, daha önce görülmemiş böyle bir alayın ve aşağılamanın sahnelenmesi bir rastlantı olmasa gerek. Ve bu tavrın Haçlı mantığından ayrılamıyacağı, olayla ilgili “ifade özgürlüğü” teranelerinin sıradan yalanlardan başka birşey olmadığı ortadadır. Çünkü, bundan 1400 yıl kadar önce ölmüş birisiyle durup dururken mizah yapmanın geçerli mantığı olamaz ama, o kişiye inanan insanları aşağılamak ve kışkırtmak için Peygamber Muhammed ile alay edip aşağılamanın bir mantığı olabilir. Bunun mantığı, Müslüman halkları aşağılayarak yürütülmekte olan emperyalist saldırıyı Batı toplumlarının bilinçlerinde meşrulaştırmaya çalışmaktır. Ve yine bunun mantığı, Peygamber Muhammed’i aşağılayarak, Müslüman halkları kışkırtmak, yapay bir bir Hıristiyan- Müslüman çelişkisi yaratmak ve böylece Müslüman halkların toprakları içindeki enerji kaynaklarına yönelik emperyalist saldırı için Batı toplumlarında kitle desteği sağlamaktır... Yani hedefte olan asıl olarak Peygamber Muhammed değil, Peygamber Muhammed’e inanan yığınlar ve yine Batı’nın aldatılan Hıristiyan halklarıdır. Çünkü, yağmalananlar, öldürülenler Müslüman halklarsa, aldatılarak bu yağmayı ve cinayetleri destekliyenler de birkısım Hıristiyan halklardır. Ve Müslüman halklar, peygamberlerine yönelik aşağılamaya, bazı doğru ve yanlış yöntemlerle yığınsal tepkiler verirlerken, bilincinde olarak veya olmayarak aslında kendilerini savunmaya çalışmaktadırlar.

 

- Tepkinin bu ölçüde yığınsal olarak patlamasının nedenleri

 

Tepkinin birden böyle yığınsal biçimde patlamış olması, Batı’nın zaten sürmekte olan ırkçı ve emperyalist saldırılarından soyutlanamaz. Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de ve diğer başka bazı coğrafyalarda yaşananların üzerine, bu son büyük aşağılama tuz- biber ekmiş ve yığınsal patlamaların nedeni olmuştur... Olayların bundan sonra nasıl gelişeceğini ise, hem Batı’nın önderlerinin ve hem de Müslüman toplulukların önderlerinin akılları ve politik seçimleri belirleyecektir. Yalnız, toplumlar arasındaki güvenin tamamen yıkıldığı, ortamın hertürlü karanlık provokasyona ve kötü niyetlilerin manüpülasyonlarına açık olduğu bellidir. Ve gelişmeler daha şimdiden olayların Batı’da Müslüman topluluklara karşı sürdürülmekte olan aşağılama, karalama ve nefret kampanyalarına yeni bir iğme, artan hız kazandırdığını göstermektedir. Ve yine şüphesiz bu kampanyalar, ABD yönetimi önderliğindeki bazı Batı yönetimlerinin Müslüman coğrafyasına yönelik yeni saldırı planlarından soyutlanamazlar. Bu son aşağılamada tüm sınırların aşılmasını sağlayanlar, Batı’nın Hıristiyan halkları ile Müslüman halklar arasında kin ve nefret tohumlarının yeşermesini isteyenler, Bush- Blair yönetimleri ve bunların Avrupa’da bulunan diğer ortaklarıdır…

 

- Değişen dünya da ABD emperyalizminin yeni politikaları ve Müslüman halklar üzerine hesaplar

 

Sovyetler Birliği kendi hataları, dev ekonomisinin tek merkezden yönetilemez hale gelmesi, satınalma yöntemleri ve ağır silahlanma baskıları sonucu kendisini yenileyemeden yıkıldığı zaman, ABD önderliğindeki emperyalist güçler “düşmansız” kalmışlardı. Daha doğrusu, Orta ve Latin Amerika’da, Ortadoğu’da, Güney Asya ve Afrika’da yürütmekte oldukları baskılar, şiddet politikaları, kışkırttıkları savaşlar, örgütledikleri askeri darbeler gerekçelerini yitirmişlerdi. Çünkü, tüm saldırganlıklarını, şiddet politikalarını, işkencelerini, cinayetlerini ve sömürülerini “komünizme karşı savaş” yalanıyla kamufle etmeye çalışmaktaydılar. Artık “komünizm yoktu” ve silahlanmanın haklı gerekçeleri kalmamıştı. Silah satışları hızla düşmüş ve dolayısıyla bu pazardan elde ettikleri tatlı kazançları yokolmaya yüztutmuştu. NATO’nun mantıklı bir varlık gerekçesi kalmadığı gibi, Avrupa’nın da ABD askeri şemsiyesi altında varlığını sürdürmesinin artık geçerli bir nedeni kalmamıştı.

 

Her cinsten kötülüğün, saldırganlığın, talanın, sömürünün, cinayetlerin sahte “gerekçesi” yokolurken, “komünizme karşı savaş” yalanı maddi temellerini yitirirken, ABD’nin dünya imparatorluğu hayalleri büyük bir şehvetle canlanmaktaydı. Tehdit hissedilen coğrafyalara önceden saldırmayı, nükleer silah kullanmayı ve hertürlü yıkımı ikircimsiz gerçekleştirmeyi öngören “Bush Doktrini”nde ifadesini bulacak olan bu yeni saldırgan ABD politikası için yeni bir “düşmanın” yaratılması şarttı. Batı toplumlarını ürkütüp, onları ABD yönetimlerinin yeni tehlikeli serüveni peşinde sürükleyecek yepyeni bir hayaletin üretilmesi gerekmekteydi. Kısacası, “komünizm” hayaletinin sahneden çekilişi, bir yanıyla ABD emperyalizmi için de cansıkıcı olmaya, yeni sorunlar yaratmaya başlamıştı. Doğan boşlukta dünya imparatorluğu fırsatına yönelik askeri operasyonları başlatabilmek, bu amaç uğruna öncelikle ABD’nin Avrupa’da olan varlığını koruyabilmek için yeni bir “düşmana”, yepyeni bir hayalete gereksinim duymaktaydılar.

 

Ayrıca tüm Batı’nın ve özellikle ABD’nin endüstrisi ağırlıklı olarak petrole dayalıydı. Buna karşın ABD’nin petrol rezervleri neredeyse tükenmişti. Yeni alternatif enerji kaynakları bulununcaya dek mevcut yaşam standartlarını koruyabilmelerinin ve hatta bunun ötesinde kendi içlerinde kanlı bir kaosa sürüklenmeyi engelleyebilmenin yolu, öncelikle dünyanın petrol ve doğal gaz rezervlerine elkoymaktan geçmekteydi. Kısacası, egemen mali- sermaye güçlerinin yararları ve mevcut yaşam tarzı da ABD yönetimlerini -öncelikle enerji kaynaklarını ve yollarını denetleyen- bir dünya imparatorluğu uğruna saldırıya geçmeye zorlamaktaydı…

 

Mevcut enerji kaynaklarının ve yollarının tümü üzerinde egemenlik kurmuş bir ABD’nin, hem kendi içideki parçalanmayı engelleyebileceği ve hem de Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Hindistan, Japonya gibi ülkelerin rakip olarak gelişmelerini durdurabileceği ve Avrupa’yı denetim altında tutulabileceği hesaplanmaktaydı anlaşılan… ABD kendi askeri teknolojisinin diğerlerinden en az 15 yıl ileride olduğunu hesaplamaktaydı ve bu gücüne dayanarak sözkonusu egemenlik için hertürlü yıkımı yapmaya hazırdı. Ve zaten bu hesaba dayalı olarak üretilmiş Bush doktrini, “USA ordusunun yeni temel görevi, ‘terörü destekleyen’ devletlere sadece değeri çok yüksek bir bedel ödetmek değildir. Aynızamanda bunları tamamen yıkmaktır!”, demekteydi. Bu yıkım işi için “İslamcı terör” efsanesini sürekli canlı tutmak gerekiyordu. Bu amaca yönelik olarak Laden’e ve El Kaide’ye gereksinimleri vardı ama, süphesiz her politikanın da bir limiti olacaktı. Bazı sınırlar aşılırsa eğer, ipler elden kaçabilirdi ve kaçmaya başlamıştı... “Teorinin rengi geridir ama, yaşam ağacı yeşildir!” Ne ölçüde güçlü olursa olsun, ABD sahnede tekbaşına değildir.  

 

Başlatılacak saldırıyı öncelikle Batı toplumlarının beyinlerinde ve vicdanlarında meşrulaştırabilmek amacıyla geçerli “korkunç” yeni bir “düşman” gerekmekteydi. Yeni “düşman”, enerji kaynakları üzerinde yaşayan müslüman halklardan başkası olmayacaktı. Bu nedenle korku kaynağı, “İslam terörizmi” adlı bir hayalet olacaktı. Ve planlanan sözkonusu yeni saldırıya, zamanın koşullarına uyarlı bir “Haçlı Seferi” görünümü vermek ve yaratılan “İslam terörü” korkusuna karşı öncelikle zengin Batı toplumlarını ve diğer yandan sömürge konumundaki yoksul Hıristiyan milletleri Pentagon önderliğinde birleştirebilmek gerekmekteydi. Eğer enerji kaynakları üzerinde başka inanca sahip halklar yaşıyor olsalardı, korku kaynağı o başka inanç ve “yeni düşman” o inancın sahipleri olurlardı…

 

- Sovyetler Birliği çökerken sahneye sürülen Salman Rushdie ve hemen ardından Samuel Huntington

 

Batı servisleri 1980’li yıllarda Sovyetler birliğinin yıkılmakta olduğunu, dış yardımlarındaki hızlı düşüş nedeniyle bile tesbit etmişlerdi. Bunun ötesinde daha onlarca kanalları vardı. Ve görünürdeki Batılı “demokratik kurumları” geriden manupule eden, yönlendiren elitist gizli merkezlerde planlar daha ozaman yapılmaya başlanmıştı. Yalnız, bunların yaşama geçirilme süreci 1980’li yılların sonuna doğru başlatılacaktı…

 

İngiliz koloniyalizminin Hindistan’da ehlileştirmiş olduklarından 1947 Bombay doğumlu Anglo- Hint romancı Salman Rushdie, “Şeytan Ayetleri” adlı romanını 1988 yılında yayınladığı zaman, Sovyetler Birliği ve “Varşova Paktı” artık son nefesini vermekteydi. Aynı yıl Gorbaçov yönetimi Afganistan’dan çekilme kararı almıştı. Anlaşılan, o güne dek Batı’da “özgürlük savaşçıları” olarak reklamları yapılan kadın düşmanı feodal lordlar, Batı eroin pazarının yüzde seksen kadarının gereksinimlerini karşılayan uyuşturucu tacirleri için yeni bir elbise biçilmekteydi... Asya’nın tüm geçit yolları üzerinde duran, Orta Asya, Rusya, İran ve Çin’i denetleyebilmek için mükemmel bir stratejik konuma sahibolan ve ayrıca enerji geçitlerinin üzerinde duran Afganistan nasıl olsa yıkılmış, ekonomisi bütünüyle çökertilmiş ve Batı tarafından kolayca yutulabilecek bir lokma haline getirilmişti. Bu nedenle, “özgürlük savaşçıları” olarak tanıtılmış eski eroin tacirleri ve diğer Müslüman halklar artık “korku kaynağı” olarak reklam edilebilirlerdi…

 

Aklıbaşında ve bu tezgahları az- çok bilen Batılı aydınlar dahi Salman Rushdie’nin Peygamber Muhammed’i ve İslam inancına sahip halkları aşağılayan romanını ısmarlama yazdığı kanısındaydılar. Ve şüphesiz kısa süre sonra Samuel Huntington adlı bir profösöre “kültürler arası savaş” tezi ısmarlanarak minarenin kılıfı tam anlamıyla biçilecekti... Bol reklamlı Salman Rushdie ile arı kovanına çomak sokuluyor ve zaten tesbit edilmiş olan “yeni düşman” kışkırtılarak harekete geçiriliyordu… Mollalar içpolitikaya yönelik hesaplarla Salman Rushdie’nin idam fermanını imzalarlarken, Batı’nın demokratik önderleri de “vahşi” ve “terörist” İslam’a veya daha doğrusu Müslüman halkların yaşamakta oldukları coğrafyaya karşı başlatacakları saldırı için kendi kamuoylarını hazırlayacak malzemeyi elde etmiş oluyorlardı.

 

“Aman tanrım, nekadar da ilkel ve vahşi idiler.” Bir Salman Rushdie’ye, insanların “ifade özgürlüğüne” bile tahammül edemiyorlardı(!) Doğrusu bunlara bir ders vermek, “demokrasiyi” kan ve ateşle de olsa ihraç etmek gerekiyordu… Ve şüphesiz bu arada birileri çıkıpta bu nebiçim “ifade özgürlüğüdür”?, eğer özgürlüklere okadar saygılı iseniz neden tüm bu özgürlüklerin başdüşmanı ortaçağ kalıntısı feodal beylere Afganistan’da en modern silahları sağladınız?, neden Afganistan’ın yıkılması için bu özgürlük düşmanı güçlere başlangıçta en az dört milyar Dolar yardım yaptınız?, diye sormuyordu. Ve yine şüphesiz ardından CIA, Taleban’ın kuruması için en az bir üçbuçuk milyar Dolar daha yatırmıştı. (bak http://www.sinbad.nu/ : Yusuf Küpeli,  “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore”  )

 

Batı’nın ün dağıtan güçlü propoganda aygıtından kendine düşen payı alma hevesindeki birsürü hesaplı veya bilinçsiz şaşkın “aydın”, olayların nedenselliklerini araştırma zahmetine katılmadan, Salman Rushdie avukatlığına soyunup beyin yıkama korosunu güçlendireceklerdi. Yeni düşman ilanedilmişti ama, henüz çoğunluk ne olduğunun, hangi senaryo da rol aldığının farkında bile değildi…   

 

- Samuel Huntington “teorisi”nin pratiğini üstlenen Usame bin Laden ve El Kaide

 

İşte tam Salman Rushdie’nin “Şeytan Ayetleri” adlı romanı yayınlanırken, ya da “İslam hayaleti” korku kaynağı olarak sahneye sürülmeye başlanırken, yeni bir “asıl oğlan”, dünya haberleşme sistemine egemen Batı’nın TV kameralarında ünlendirilmeye başlanacaktı. Batı’nın patronları tarafından İslam inancının “sembolü” ve tek “gerçek temsilcisi” görünümü verilen bu “asıl oğlan”, Batılı sıradan insanların korku kaynağı olarak ünlendirilecekti. İnsanlar O’nun uzun kara sakallı resimlerini görünce İslam inancı karşısında titreyeceklerdi ama, aslında aynı kişinin Bush ailesi ile iş ortaklığı içinde olduğunu hiç akıllarına getirmeyeceklerdi… Şüphesiz Bush- laden aileleri ortaklığı sadece ekonomik alanda kalmayacak, sözkonusu uzun kara sakallı kişinin politika sahnesinde oynadığı rol, ünleniş biçimi, Bush politikaları ile yüzde yüz uyuşacaktı. Müslüman halkların topraklarına ve zenginliklerine yönelik emperyalist saldırıları meşrulaştırma çabasında olan W. Bush yönetimi, İslam inancını Batı toplumlarına korku kaynağı olarak göstermek zorundaydı. Bu korkutma rolünü de “İslam ile özdeşleştirilen” iş ortağı Usame bin Laden üstlenmişti. Usame bin Laden’in İslam denizi içinde sadece küçük bir damla olan Vahabi inancının yandaşı olduğunu ve bu inancın ise başta Şia olmak üzere İslam'ın diğer tüm kollarına derece derece düşman olduğunu Batı’nın Hıristiyan halkları bilemezlerdi… 

 

Usame bin Laden, Yemen’den Suudi Arabistan’a yerleşip Dolar milyarderi olmuş kişinin 54 çocuğundan biriydi ve 11 milyar Dolarlık mirasın üzerine oturmuştu... İngiliz sömürgeciliği ile 1800’lü yılların başından itibaren, ABD emperyalizmi ile ise II. Dünya Savaşı’ndan beri yakın işbirliği içinde olan Suudi kırallık ailesi, Leden ailesi ile ortak yatırımlara sahipti. Ayrıca aynı kırallık ailesi ile Leden ailesi yakın dostluk içindeydiler. Her iki aile de İslam içindeki en köktendinci, reaksiyoner, hoşgörüsüz ve puritan/ safcı Vahabi tarikatındandı. Vahabiler Ortadoğu’dan Orta Asya’ya, Kafkaslar’a ve Balkanlar’a dek tüm coğrafyalarda ABD emperyalizmi, Anglo- Amerikan petrol tekelleri ile işbirliği içindeydiler. Aynen Suudi kırallık ailesi gibi Laden ailesinin de Bush ailesi ile iş ortaklıkları vardı ve 1957 doğumlu Usame bin Laden, diğer birçok ülkeden gelen kökten dinci genç insanlar gibi, Pakistan toprakları içinde, CIA ve Pakistan servisi ISI denetimindeki kamplarda 1979 yılından itibaren yetiştirilmişti…

 

İlginçtir, çanların Sovyetler Birliği için çaldığı, Sovyet güçlerinin Afganistan’dan çekilmeye başladıkları ve Salman Rushdie’nin bol reklamla sahneye sürülerek korku kaynağı “İslam hayaleti”nin yaratılmaya başlandığı 1988 yılında, Usame bin Laden’de Amerikancı- CIA’cı kimliğinden görünüşte “soyutlanarak” yepyeni bir kamuflajla sahneye çıkartılacaktı. Aynı yıl O, “El Kaide” adlı merkezi denetimden yoksun ve ne olduğu tam olarak belirsiz terör örgütlenmesinin sözde “temellerini” atacaktı…

 

Sözkonusu korku kaynağı örgütün temellerini atan gerçekten Ladenmiydi?, bu da bir başka soru işaretidir tabii. Aslında bu pek soru işareti de değildir ama, ortada sunulabilecek belgeler olmadığı sürece böyle temkinli konuşmak politik bir tavırdır. Fakat yine de sözkonusu uluslararası konfederatif karanlık ağın Usame bin Laden gibi el üstünde büyütülmüş bir zengin çocuğu tarafından şekillendirilmeyeceğini, düşünebilen herkes anlayabilir. Ayrıca, aynı örgütün O’nun tarafından denetlenmediği de gün gibi ortadadır. Çünkü, sürekli saklanmak zorunda olan ve hatta aslında ne olduğu da bilinemeyen böbreklerinden hasta birinin böyle olanaklara sahip olamayacağı açıktır. Tüm telsiz, telefon, internet bağlantılarının sürekli izlenebildiği bir dünyada yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir Laden’in neyi denetleyip denetleyemeyeceğini sanırım herkes düşünebilir.

 

Bu tip uluslararası yapılanmalar -zaten sağlam biçimde örgütlü- bazı servisler tarafından şekillendirilirlerken, asıl mimarların ve kullanıcıların gizlenebilmesi için, denetim altındaki yapının başına ün meraklısı ve aklı biraz kısa göstermelik “efsaneleştirilmiş” bir “lider” rahatça bulunabilir. Böbreklerinden hasta ve hareket yeteneğini tamamen yitirmiş, insanlarla doğrudan temas olanağı hemen hemen hiç olmayan birine bu “efsanevi lider” rolünü verip, işleri bu ünlü maskenin gerisinden götürmek, oyunu oynamanın en mükemmel biçimidir herhalde. Bu biçim, kullanılanları aldatabilmek için de mükemmel bir yoldur. Zaten “El Kaide” adı bile Batı servislerinin bir yakıştırmasıdır...

 

Yoksul eğitimsiz kökenleri ve buna bağlı düşük entellektüel düzeyleri ve “gizlilik” nedeniyle kimin neyi nasıl kullandığını araştırıp anlayabilecek konumları olmayan değişik ülkelerden “El Kaide”ci genç militanların 30- 40 bin kadarı Pakistan ve Afganistan’da kurulu CIA- ISI kamplarında eğitilmişlerdi vaktiyle. Sicilleri bu servislerin ellerindeydi. Ve şüphesiz bu arada kaçının satınalınmış olduğu da belli değildi. Hiç “yakalanmayacak” olan sürekli “kaçak” Usame bin Laden tüm bunların “liderleri” rolündeydi. Yakalanacak olsa, masal ve oyun biterdi…

 

“Kader ağlarını örmeye başlamıştı”… Laden bağlantılı bombalamalar 1992 yılında Yemen’de patlamaya başlayacaklardı. Birkaç ABD askerinin hedefte olması ABD’ye herhangi bir zarar vermezdi ama, kitleleri korkutma, “İslam terörizmi” imajını yaratma tezgahına rahatça yardımcı olabilirdi. Bu imaj da Müslüman halkların yaşadıkları coğrafya’ya saldırıyı ve onların yeraltı zenginliklerine, petrollerine elkoyma operasyonunu kolaylaştıracaktı… Laden ve “El Kaide” bağlantılı bombalama olayları 1993 yılında Somali’de sürecekti. Fakat en sansasyoneli, Batı toplumları açısından en ürkütücüsü, Şubat 1993’de New York Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanması olacaktı.

 

“İslam terörizmi” korkusunun zirveye çıkartıldığı 1993 yılında, ABD dışpolitikasına yönveren, 1940’lı yıllardan beri tüm ABD başkanlarını önceden belirleyen CFR adlı elitist masonik örgütlenmenin yayın organı Foreing Affairs adlı dergi de Samuel Huntington imzalı ve “kültürler arası savaş”tan sözeden uzun bir makale yayınlanacaktı. Aynı makale daha sonra kitap haline getirilecekti... Sözkonusu makalesinde Huntington, “Hipotezime göre, bu yeni dünya da temel çatışma kaynağı esas olarak ideolojik veya ekonomik olmayacaktır. İnsan oğlu arasındaki büyük bölünmeler ve başat çatışma kaynağı kültürler olacaktır.”, diye yazmaktaydı. Laden’in pratiğinin teorisi Huntinton’a ısmarlanmıştı ve böylece çalınacak minarenin kılıfı eksiksiz tamamlanmıştı… Şüphesiz Huntington’un söylediklerinin tümü de yalandı ama, yalan tam zamanında, İslam korkusunun Batı’da zirveye ulaştığı anda söylenmişti...

 

- Hıristiyan ve İslam inançlarının ortak kökleri ve İslam’ın İsa’ya saygısı üzerine

 

Şüphesiz hem İslam dininin ve hem de Hıristiyan inancının kültürel kökleri asıl olarak Eski Ahit’e (Tevrat) veya bir başka ifadeyle İbrani mitolojisine uzanmaktadır. İslam inancı ve bunun yayıcısı Peygamber Muhammed, Eski Ahit’te (Tevrat) sıralanan tüm peygamberleri tanıyıp onlara saygı gösterdiği gibi, Hıristiyan inancının en “kutsal” varlığı olan İsa’ya ve İsanın annesi Meryem’e de derin bir saygı gösterir ve onları “kutsal” varlıklar olarak kabuleder.

 

Örneğin, İslam inancının kutsal kitabı Kuran’ın 19ncu Sûresi olan Meryem’in 19 numaralı ayetinde, “Allah tarafından gönderilmiş olduğu” ifade edilen melek, Meryem’e, “Ben, yalnızca sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim, dedi”, diye yazar. Ve devameder: “20. Meryem, Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?, dedi; 21. Melek: Öyledir, dedi. Zira Rabbin buyurduki, bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış bir iştir.” Evet, ayetler bu biçimde sürerler ve görüldüğü gibi Kuran, Meryem’i ve oğlu İsa’yı tertemiz varlıklar olarak tanıtır. Hıristiyan inancını bir rakip olarak karşısına alıp, “babasız çocuk doğuran” Meryem’i ve oğlu İsa’yı aşağılamaya, onlarla alay ederek kendi inancını üstün kılmaya ve bu biçimde yayılmaya çalışmaz. Tam tesine Meryem’i bir “bakire” olarak yüceltir ve İsa’nın da “Yaratıcı”nın “kutsal” bir ürünü olduğunu yayar. Ve bu örnekler daha uzatılabilir...

 

Diğer yandan, yine her iki dinin de Hint- Avrupai mitolojilerle, Zoroastrianizm ile derin kültürel bağları vardır ve özellikle Şia inancının kozmolojisi/ evren bilgisi, Hıristiyanlık gibi düalistir. Sözün kısası, sözkonusu kültürler arası temel bir çelişki olmadığı gibi, aslında dünyadaki tüm kültürler de derin bir alışveriş içerisindedirler. Kültürel farklılıklar nedeniyle savaş çıkacağı falan da yoktur. Şüphesiz Huntington’da bu gerçeği çok iyi biliyordu ama, görevi çalınacak minareye kılıf hazırlamak olduğu için, böyle yalanlar yazmak zorundaydı. (İslam inancı ve bağlantılı kültürlerle ilgili daha geniş bilgiler için bak http://www.sinbad.nu/ : Yusuf Küpeli, EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR )

 

- Biz sizin zenginliklerinize, petrolünüze ve gazınıza elkoyacağız diyemezlerdi ve saldırı için korkuyu büyütmek gerekiyordu

 

Çalınacak olan “minare”, Müslüman halkların üzerlerinde yaşamakta oldukları zenginlikler, enerji yatakları, petrol ve doğal gaz rezervlerinden başkası değildi. Kalkıpta, biz sizin zenginliklerinize, petrolünüze ve gazınıza elkoyacağız; eğer güzellikle vermeyecek olursanız dünyayı size cehennem edeceğiz, kafalarınızı kopartacağız, diyemezlerdi. Böyle bir gerekçeyi Batı toplumlarının sıradan insanlarına da kolayca kabulettiremezlerdi zaten. En azından karşılarında çok büyük ve güçlü bir muhalefet cephesi oluşurdu. En iyi taktik, kendi halklarını İslam inancından korkutmak ve böylece hazırlanan saldırı için ya saflarına katmak, ya da sindirmekti. Farklı inançlara sahip halkların arasına güvensizlik, korku ve düşmanlık tohumları ekmeleri gerekiyordu. İslam inancını korku kaynağı, Müslüman toplulukları ise tehlikeli birer öcü gibi göstermek zorunda idiler. Bu tezgahın pratiği Laden sembollü El Kaide’ye ihale edilirken, teorisi de Huntington’a ısmarlanmıştı…

 

Batı toplumlarını ve özellikle tüm Hıristiyan dünyasını korkutan bombalamalar devamederken Laden efsanesi büyütülmekte ve İslam dünyasına yönelik korkular ve öfkeler yükselmekteydi… Saldırı planları W. Bush’un masasında önceden hazır duran Afganistan’a yönelik askeri operasyon için gerekli demagojik mazeret, 11 eylül günü İkiz kulelere yönelik eylem ile yaratılacaktı... Afganistan sadece enerji yolları açısından değil, Hazar havzası ve Orta Asya enerji kaynakları egemenliği için de stratejik önem taşımaktaydı. Avrasya egemenliği için kilit önem taşıyan Orta Asya egemenliğinin yolu Afganistan’dan geçmekteydi. Afganistan egemenliği, Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da verilen egemenlik mücadelesi için büyük önem taşıdığı kadar, Rusya Federasyonu’nun ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin çembere alınmaları çabalarında da kilit öneme sahipti... Ve yine Afganistan egemenliği ile, İran’ın Orta Asya ülkeleri üzerindeki etkileri kırılabilir, İran ile Hindistan arasında kurulacak enerji hattı kesilebilir ve bu iki ülkenin Orta Asya ülkelerini de içlerine alarak oluşturabilecekleri büyük Pazar engellenebilirdi...

 

Yıkılan ikiz kulelerle birlikte Pentagon’a da uçak çarptığı iddia edilecekti ama, olanın başka birşey olduğu, haberin tümüyle yalan olduğu sonradan kesinlik kazanacaktı. Aslında olan, W. Bush politikalarının önünü açacak bir iç darbeydi ve “Şahinler”in gerçekleştirdiği darbenin başarısı kesinlik kazanınca, George W. Bush, TV kameraları karşısında, petrol işinde yıllardır ailece ortak oldukları Usame bin Laden’in ikiz kulelere saldırdığını ilanedecekti... Usame bin Laden’in ise Afganistan’da olduğu yazılıp çizilmekteydi. Zaten iki on yılı aşkın süredir alabildiğine yıkılıp zayıflatılmış Afganistan’a yönelik askeri saldırı için gerekli sahte gerekçe elde edilmişti.  

 

- Korku büyütülürken birtürlü yakalanmayan Laden

 

Baştan aşağı yalan yüklü bu propogandalara karşın, Laden’in önce Sudan yönetimi, ardından Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz ve son olarakta Suudi Arabistan’ın eski istihbarat şefi Prens Turki bin Faysal tarafından ABD'ye teslim edilmek istendiği bilinmekteydi. Tüm bu teklifler, ABD yönetimi tarafından geri çevrilmişti. Prens Turki bin Faysal, -CIA ile birlikte-Suudi sarayında  Laden’i özellikle desteklemiş olanlardandı. Clinton’un “USA Anti-Terör Yasası”nı imzaladığı 1996 yılında Sudan yönetimi Laden’i sınırdışı etmişti. Yine Sudan yönetimi, 1992’den beri ülkesinde yaşayan Laden’i ABD’ye teslim etmeye hazırdı ama, hernedense Clinton yönetimi Laden’i almak istememişti. Açığa çıkan en önemli skandallardan biri de, 11 eylül olayından tam iki ay önce, temmuz 2001’in ilk iki haftası içinde Laden’in Dubai’deki USA hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görmesi ve aynı süre içinde lokal CIA görevlisi ile görüşmesiydi.

 

Dubai’de bulunan Amerikan hastahanesinde tedavi gördüğü sırada Laden, lokal CIA yöneticisi Lary Mitchell ile görüşmüştü. Dubai emirliği, Laden’in 4- 14 temmuz 2001 tarihinde ülkelerindeki Amerikan Hastahanesi'nde tedavi gördüğünü açıklayacaktı. Lokal CIA şefi Lary Mitchell’de bu hastahanede Laden ile aynı günlerde görüştüğünü fransızca yayın yapan İsviçre TV kanalı gazetecisi Labéviére’ye anlatacaktı. Laden, lokal CIA görevlisi ile Dubai’de görüştüğü sırada, 1996 yılında Clinton tarafından imzalanan Anti-Terör Yasası nedeniyle USA güvenlik birimleri tarafından sözde aranmaktaydı. Yine Laden, 1998 yılında Kenya ve Tanzanya’daki USA elçiliklerine yapılan saldırıların sorumlusu olarakta sözde aranmaktaydı ama, birtürlü “yakalanamıyordu” ve İslam korkusu hızla yayılıyordu. Kısacası tezgah mükemmel işliyordu. (bak www.sinbad.nu/ : Yusuf Küpeli, 11 eylül konspirasyonu, USA, İsrail   , http://www.sinbad.nu/11.htm  )

 

- Yeni yalanlarla Irak’a saldırı ve radyasyonlu mermiler

 

Afganistan’a yönelik saldırıyı, -bilindiği gibi- 2003 Mart ayında Irak’a yönelik vahşi saldırı izleyecekti. Zaten 1991 başından beri ülke sürekli bombardıman altındaydı ve bilinçli olarak sivil hedefleri vurmaktaydılar. Kesintisiz olarak elektrik santrallarını, su ve ulaşım şebekelerini tahribetmekteydiler. Gaspetmek istedikleri petrol kuyuları ve rafinerileri hariç ülkenin tüm ekonomik altyapısını tahribetmekteydiler... Aslında bu işin planlarını daha 1972- 73 petrol krizi yıllarında yapmışlar, mallara ve dolayısıtya petrol kuyularına zarar vermeyen ama, ağır radyasyon etkisiyle tüm canlıları yokeden Nötron bombalarını üretmişlerdi. Yalnız bunları dünya kamuoyu karşısında rahatça kullanamazlardı ama, 1991 başında başlattıkları “Çöl Fırtınası” adlı Birinci Körfez Saldırısı’ndan itibaren -kalıcı etkileri dünyanın kalan ömrü kadar, veya 4.5 milyar yıl sürecek olan- tüketilmiş uranyumlu (DU) mermileri gizlice kesintisiz olarak kullanacaklardı.

 

Tüketilmiş uranyumlu mermilerle ilgili acı gerçek, aynı mermilerin onbinlerce Amerikan askerinin ölmesine, yüzbinlercesinin ise hastalanmasına neden olması sonucu ortaya çıkacaktı. Silah müfettişlerinin raporlarını beklemeden ve dünyanın her köşesinden yükselen milyonlarca insanın itirazlarını dikkate almadan Irak halkına yönelik canice saldırıyı 2003 yılının başında, Mart ayında başlatmış olmalarının nedeni ise, kullanacakları tüketilmiş uranyumlu (DU) mermilerle ilgiliydi yine. Bu kez kendi askerlerine özel elbiseler giydireceklerdi ve aynı işi yaz sıcağında yapmaları olanaksızdı... (Tüketilmiş uranyumlu mermilerin Irak’ta ve kullanılmış olduğu diğer yerlerdeki etkileri ve yine diğer bazı biyolojik ve kimyasal silahları etkileri üzerine daha geniş bilgiler için bak http://www.sinbad.nu/ : Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI  )

 

Sadece ve sadece Müslüman halkların zenginliklerini gaspetmek ve üzerlerinde yaşamakta oldukları toprak parçalarını dünya egemenliğine yönelik planlarında stratejik üsler olarak kullanmak amaçlarıyla başlattıkları bu yüzde yüz haksız canice saldırılarını halkların gözünde “haklı” göstermeye yarayacak büyük yalanlara gereksinimleri olduğu için, Irak yönetiminin “El Kaideye yardımcı olduğu ve ‘İslami terörizmi’ beslediği”, yalanını söyleyeceklerdi. “Terörist devlet” ilanettikleri Irak’ın “kitle imha silahları”na, NBC silahlarına sahibolduğu yalanlarını yayacaklardı (Nükleer- Biyolojik- Kimyasal silahlar). Bush doktrininde öngörüldüğü üzere, “terörü destekleyen devleti tamamen yıkma” görevini yerine getirmekteydiler. Irak’ı halkının kafasına yıkacaklar, petrol zenginliğinin yanında tüm olağanüstü zengin tarihini, herşeyini yağmalayacaklardı... Ve halen yıkımı ve yağmayı sürdürmeye çalışmaktadırlar.           

 

- Irak’ın yıkılmasının diğer nedeni

 

Irak’ın yıkılmasının bir diğer asıl nedeni de, 1991- 2003 arasında sürdürülen yıkıcı amabargoya, bunun en ağır sonucu olarak beş yaşın altında bir milyonu aşkın çocuğun ölümüne ve kesintisiz askeri yıkıma karşın Irak’ın Arap ülkeleri içinde ABD’ye direnen bir odak olması, diz çökmemesidir. Irak’ın bu konumu, Arap halkları arasında ABD açısından kötü bir örnek oluşturmuştur. Hedef seçilmesinin politik nedenlerinden birisi de kısaca budur... ABD yönetimi, Irak’ın dize getirilmesini, tüm Arap dünyasının dize getirilmesinin aracı olarak görmüştür...

 

ABD’nin Avrasya ve dolayısıyla dünya egemenliği hesapları açısından Orta Asya egemenliği planları ve tüm Akdeniz havzasını, Ortadoğu’yu ve Kafkaslar’ı içine alan bölgede eksiksiz bir denetim kurma düşü, veya “Büyük Ortadoğu” projesi, asıl olarak Irak saldırısı ile başlatılmıştır. Çünkü, Irak’ın kuzeyinde ve Basra’da kurulacak askeri üslerle, öncelikle Kafkaslar’ı, İran’ı, Arap Yarımadası’nı, Arap Denizi'ni, Hint Okyanusu’nun kuzeyini ve Doğu Akdeniz’i  kolayca denetlemek veya buralara yönelik tehdit oluşturmak olanaklıdır. Kuzey Irak’ın batısına yakın üslerle hem Türkiye’yi ve hem de Suriye’yi dinlemek ve vurmak ABD’ye sudan ucuza gelir...

 

Sonuçta, Irak merkezi yönetiminin yıkılması ile, “dikta yönetimine alışık” Arap halkının hemen teslim olacağını, işgalci güçleri “kurtarıcı” gibi karşılayacağını düşlemişlerdir. Halbuki Irak, birçeşit diktatörlük olmasına karşın, Arap yarımadasında bulunan devletler arasında göreceli çok daha özgür bir halka sahipti. Irak laik bir yönetime sahipti ve Irak kadınları hertürlü özgürlüklerine sahiptiler. Onlar, eğitimde ve iş hayatında erkeklerle aynı konumdaydılar. Kısacası, Irak halkını “köle ruhlu” sanan bu cahilce ve ahmakça düşün gerisinde, Arap halklarını ve Özellikle Irak halkını aşağılayan ırkçı önyargılar olduğu kadar, ABD yönetiminin köle ruhlu etnik işbirlikçilerinden aldıkları yanlış bilgiler de yatmaktadır...

 

Feodal beylerinin yönetimi altındaki sözkonusu etnik işbirlikçilerinin “ahlaki” yapılarında güçlüye uşaklık etmek sonderece “doğal” ve “akıllıca” bir tavırdır ve zaten en az iki bin yıldır bölgede kim güçlü ise onun emrine girip uşaklık etmişler, askeri hizmet vermişler ve ranttan pay almışlardır. Sonuçta, kim egemense onun emrine girmek bunların karakterlerinin, ahlaki yapılanmalarının bir parçası haline gelmiştir... Ortadoğu’ya özgü bir özdeyişte, “Herkes karşısındakini kendisi gibi sanır!”, denilmektedir. ABD’nin bölgedeki gönüllü uşakları da, Arap halkı hakkında “bilgi” verirlerken, aslında kendilerini anlatmışlardır. Bu yanlış bilgilendirme, Bush yönetiminin bir diğer hatasına kaynaklık etmiştir...

 

- Direnen Irak’ın ve ABD ve İsrail saldırganlığının Müslüman toplumlar ve Batı üzerindeki etkileri

 

Sonuçta Irak yıkılmıştır ama, Irak halkının direnişi durdurulamamıştır... Türk basınında 10 Ocak 2006 Salı gün yayınlanan “Irak Savaşı’nın ABD’ye maliyeti” (http://www.haberx.com/) başlıklı bir habere göre, Mart 2003’den günümüze dek sözkonusu maliyet bir trililyon Dolar’ı epeyce aşmıştır. Öngörüleni kat kat aşan bu maliyet hesabını yapanlar, Columbia Üniversitesi’nde çalışan Nobel ödüllü Joseph E. Stiglitz ile Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Linda Bilmes’den başkası değildir ve şüphesiz bunlar güvenilir bilgili kişiliklerdir. Ve yine bilindiği gibi, bütçe fazlası ile iktidarı almış olan Bush yönetimi sırasında ABD’nin bütçe açıkları rekor düzeye ulaşmıştır... Diğer yandan, Irak’tan ABD’ye giden binlerce tabut, Amerikan halkının Irak savaşı konusundaki görüşlerini hızla değiştirmeye başlamıştır. Ölen Amerikalı askerlerin aileleri vardır ve savaş aleyhtarlığı giderek yükselmeye başlamıştır. Yaralanan, sakatlanan ve savaş dışı kalan onbinlerce Amerikalı askerin durumları da bu muhalefetin yükselmesine büyük katkılar yapmaktadır. Ve basında, Irak’ta görev yapan ABD askerlerinin yarısı kadarının ruhsal bozukluklar yaşadığı, Amerikalı gençlerin askere gitmek istemedikleri haberleri yayınlanmaktadır.

 

Kısacası, Amerikan halkı hem kesesinden ve hem de yüreğinden vurulduğunu yavaş yavaş artan ölçülerde hissetmeye başlamıştır. Bulunamayan kitle imha silahları ile W. Bush yönetiminin yalanları ortaya çıkarken, sonuçları aylar sonra açıklanabilen düzmece secimlerle Irak’a demokrasi gelmediği de kafalara dank etmektedir. Sonuçta, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar!”, özdeyişini haklı çıkartacak biçimde ABD yönetiminin yalanlarının ateşi işgalin üçüncü yılı dolmadan sönmeye başlamıştır...

 

Aynı gerçekler, İngiliz toplumu ve ABD’nin akıntısına kapılmış olan diğer Batı toplumları için de geçerlidir. ABD halkının ve diğer Batı toplumlarının bilinçlerinde Irak işgali tüm “halklılığını” yitirmeye ve yeniden ABD yönetimi karşıtı bir muhalefetin filizleri Batı’da yeşermeye başlamıştır. Buna karşın W. Bush yönetimi ve küçük ortağı Blair yönetimi, Irak’ı terketmek istememektedirler. Irak’ta kalışlarını uzatabilmek, “Büyük Ortadoğu Projesi” adını taktıkları köleleştirme operasyonunu sürdürebilmek için yeni provokasyonlara, kendi toplumlarının görüşlerini değiştirecek entrikalara, dikkatleri başka alanlara çekecek konspirasyonlara, karanlık amaçlı planlara gerek duymaktadırlar.   

 

İktidar koltuğuna oturmadan önce CIA bağlantılı olduğu söylenen Gaddafi ne hesap yaptı veya kimler tarafından aldatıldı ise, teslim olmakta biraz erken davranmıştır ama, diğer Arap devletleri ve özellikle Arap halkları açısından gerçek hiçte böyle değildir... Bir yandan Irak’ta İşgalci güçlerin kimyasal silah katagorisi içindeki fosfor bombaları dahi kullanarak sürdürmekte oldukları cinayetler ve yıkım, buna karşın güçlenerek sürmekte olan direniş, diğer yandan ırkçı İsrail devletinin Filistin halkına yönelik durmak bilmeyen soykırım ve zorla göçettirme politikaları ve buna karşı Filistin halkının kahramanca direnişi, öncelikle Müslüman arap halklarını ve diğer yandan sayıları 1,5 milyar civarında olan tüm Müslüğmanları derinden etkilemektedir. Sözkonusu süreç bu yığınlara başkaldırı cesareti aşılamakta, anti- emperyalist, anti- amerikan duyguları beslemektedir ama, malesef bu halklar ciddi akıllı bir önderlikten yoksundurlar. Fakat yine de İslam dünyası içinde varolan tüm işbirlikçi yönetimlere karşın Batı, ABD emperyalizmi, Müslüman halkların gözünde neredeyse tüm kredisini, güvenilirliğini yitirmiş, giderek büyüyen derin bir nefretin hedefi haline gelmiştir.

 

Bu nefret, ABD yönetimleri ile işbirliği içinde olan, ABD ve ortakları tarafından desteklenip beslenen Arap yönetimlerini ve halkı Müslüman diğer ülkelerin yönetimlerini de vurmakta, bunların bastıkları toprak hızla erozyona uğramaktadır. Bu sürecin son somut kanıtı, Filistin’de yaşanmış olanlardır... Yıllardır filistin halkını yönetmekte olanların, El Fetih yönetiminin basına yansıyan yolsuzlukları yapılan son seçimler üzerinde etkili olmuşlardır ama, HAMAS’ın büyük seçim zaferinin temel nedeni bu olaylar değildir...

 

Yaser Arafat’ın vaktiyle söylemiş olduğu gibi HAMAS’ın kuruluşunda belki İsrail servislerinin, MOSSAD’ın parmağı olmuştur. Bunun nedeni de Filistin direniş hareketini bölmek ve terörize ederek Batı kamuoylarının ve halklarının gözünde prestij yitirmelerini sağlamaktır ama, böyle olsa bile artık İsrail servislerinin ipleri ellerinden kaçırdıkları bellidir. HAMAS’ın Müslüman Kardeşler örgütünün birçeşit uzantısı olduğu, veya bu örgütle sıkı bağları bulunduğu ve Müslüman Kardeşler’in de baştan beri Anglo- Amerikan emperyalizmi ile belli alışveriş içinde oldukları bilinse de, emperyalist merkezler açısından da iplerin büyük ölçüde elden kaçtığı anlaşılmaktadır. Bunun nedeni ise, emperyalist sopa ve havuç politikalarındaki tüm dengelerin kökten yokolmasıdır.

 

Emperyalist güçlerin ilişki içinde oldukları bu tip örgütleri denetleyebilmeleri için, onlara ve onların etkisi altındaki halklara birşeyler verebilmeleri gerekmektedir. İsrail ırkçılığı ve puritan Protestan Anglo- Amerikan ırkçılığı, hiçbirşey vermeden, sadece yakan yokeden yüzünü götererek, sadece ölüm ve yıkım dağıtan sopasını sallayarak hep almak ve buna karşın yine de yönetmek ve denetlemek istemektedir. Ve ne ölçüde ileri askeri teknolojiye sahip olurlarsa olsunlar bu açmazları onların sonlarını hazırlamaktadır...

 

Yoksul Filistin halkının HAMAS’ı seçmesinin temel nedeni, ABD yönetimleri tarafından sunulan sözde çözüm paketlerine ve ABD’nin denetiminde olan Birleşmi Milletler adlı iktidarsız ve işlerliğini çok büyük ölçüde yitirmiş kuruma tüm güvenini yitirmiş olmasında gizlidir. Filistin halkı, artık özünde kendisine birşey verilmeyeceğini, boynuna celladın ipinin veya ağır kölelik boyunduruğunun takılması dışında bir alternetifin karşısına konmadığını görmektedir. Ve artık bu halk, ırkçı İsrail devleti ile birlikte yaşamak istememektedir... HAMAS gibi düşmanla “uzlaşmasız” gözüken bir örgütün seçimi kazanmış olması, Filistin halkının özetlenen duygu ve düşünceleri gözönüne alındığında rahatça anlaşılabilir...

 

Şüphesiz şimdi HAMAS yöneticilerinin denetlenemeyecek olanlarını yoketmenin yanında, uygun bulduklarını satınalmaya, örgütü bölüp zayıflatmaya çalışacaklardır. Bu entrikaların başarılı olup olmayacakları ileride anlaşılacaktır ama, sonuçta Filistin halkı Batı’ya, ABD ve İsrail yönetimlerine tüm güvenini yitirmiştir ve bu gerçek büyük ölçüde diğer Müslüman halklar içinde geçerlidir.

 

Her ne olursa olsun sonuçta ABD ve yakın ortağı Büyük Biritanya yönetimleri ve bunlarla göbekbağı içinde olan diğer Batılı yönetimleri giderek hem kendi toplumlarının ve hem de dünya kamuoyunun gözünde büyük prestij yitirmekte, kredileri tükenmektedir. Ve şüphesiz bu sürece Latin Amerika’nın Katolik toplumlarında başlayan başkaldırıyı, sol eğilimli yeni anti- emperyalist yönetimlerin birbirleri peşisira Latin Amerika’da iktidara gelme süreçlerini de eklemek gerekir. Ortodoks Hıristiyan toplulukların da Anglo- Amerikan “Haçlı Seferi”nin dışında kaldıkları açıkça görülmektedir. Ve Asya’nın gelişen büyük güçleri birleşme, yeni büyük bir Pazar ve güvenlik kalkanı oluşturma çabası içindedirler ve bu yolda önemli adımlar da atmışlardır... Diğer yandan, yağmacı emperyalist politikalar sonucu doğan ve giderek geri dönülemez yıkımlara yolaçan çevre sorunlarını da kapsamına alan ve süreç içinde güçlenen “anti- globalist” bir muhalefet özellikle Batı’da gelişmektedir...

 

- Küçülen dünya, postmodern faşizm ve gelişen muhalefet üzerine

 

Şüphesiz ilerleyen teknolojiler dünyayı giderek küçültmektedir ve bu sürecin alternatifi dar milliyetçi çıkışlar olamazlar ama, küçülen dünyanın da çok daha adaletli ve demokratik olması gerekmektedir. Bu ilerleyen teknolojilerden tüm insanlığın yararlanması, bilim ve teknolojinin ayırımsız tüm insanların refahları ve özgürlükleri için kullanılabilmesi gereklidir ve zorunludur. Ancak bu yöntemle savaşsız güvenlikli bir dünya yaratılabilir. Halbuki günümüzde, ilerleyen bilimler, teknolojiler, ve sermaye, sınırlı sayıdaki uluslarüstü tekelin denetimindedir. Aynı tekelci sermaye çevrelerinin güdümündeki birtakım emperyalist yönetimler, “globalizm” adına dünyayı postmodern bir faşizmin karanlık kuyusuna çekmektedirler. Giderek sayıları artan azgelişmişlik katagorisindeki ülkeler, sürekli çoğalan yoksullar, açlar, kışkırtılan yöresel savaşlar ve yaşanan trajik göçler üzerine veriler defalarca yazılmıştır. Sanırım bunları burada tekrarlamaya gerek yoktur.

 

İşte bu karanlık sürece karşı Batı’da giderek büyüyen bir muhalefet gelişmektedir ve bu muhalefet yoksul ülkelerin genç insanları ile de ilişki kurmaktadır. Yani, dünyayı postmodern bir faşizme sürüklemekte olan ve ifadesini W. Bush- Blair politikalarında bulan sınırlı sayıdaki uluslarüstü tekelin çevresindeki muhalefet çemberi giderek daralmaktadır. Tekrarlamak gerekirse, bu muhalefet çemberinin halkaları Müslüman halklardan Latin Amerika’nın yoksul Katolik yığınlarına, bazı Ortodok halklara, Asyanın büyümekte olan ekonomilerinin yönetimlerine ve Batı’nın içindeki anti- globalist çevrelere dek uzanmaktadır. Sözkonusu “liberal” maskeli postmodern faşist odak, bu süreç içinde daha fazla izole olduğunu hissetmektedir ama, şimdilik en büyük güçünü mevcut muhalefetin dağınıklığından almaktadır.

 

Farklı ülkelerdeki barış yanlısı anti- emperyalis, anti- globalist ve doğadaki yıkımı engellemeye çalışan muhalefetin kendi içinde iletişim bozuklukları; bu yöndeki değişik örgütlenmelerin bazı kısa vadeli farklı hesapları ve bir düşünsel birlik temelinde ortak asgari hedeflerin tam belirlenememiş olması; etkinlik sağlayabilmiş doğru teorik bir temel üzerinde birlikte koordineli eylem yapabilme olanaklarının henüz yokluğu; sonuçta dünya çapında güçlü bir cephenin halen oluşamaması, W. Bush- Blair yönetimlerinde yaşam bulan postmodern faşist odağın işlerini kolaylaştırmaktadır. Ve aynı faşist iktidar odağı, karşısındaki muhalefeti daha da dağıtabilmek, öncelikle puritan Protestan Hıristiyanlar olmak üzere Hıristiyan toplulukları temelsiz korkuların yardımıyla peşinde toparlayabilmek amacıyla, sürekli yeni provokasyonlar, karanlık amaçlı planlar geliştirmektedir. Sözkonusu faşist iktidar odağı, bir “İslam terörizmi” hayaletini yeniden ve yeniden üretmeye, canlı tuttuğu bu korku kaynağının yardımıyla gerekli kitle desteğini sağlayarak emperyalist saldırı politikasını sürekli kılmaya çalışmaktadır. Halen ataerkil kültürün derin etkileri altındaki az eğitimli ve kendinden yana öndersiz İslami kitleleri kışkırtarak, geniş İslami yığınlar arasındaki bazı küçük şiddet guruplarını manupule edip bunların eylemlerinin reklamlarını alabildiğine gürültülü biçimde yaparak, aynı gurupçukların dev aynalarında büyütülmüş gölgelerini gerçek gibi yansıtarak, dikkatleri emperyalist saldırı ve yağma politikalarından uzaklaştırabilmektedir. Postmodern faşist iktidar odağı, elindeki güçlü propoganda aygıtları ile reklamını yaptığı “İslamcı” küçük şiddet guruplarının gölgesine gizlenebilmekte, emperyalist yağma saldırılarını “terörizme karşı savaş” yalanıyla kamufle edebilmektedir. Aynı gücün tüm savaş propogandasını “İslami terörizm” yalanı üzerine odaklaması, ve bu propogandanın yardımıyla gündemi emperyalist merkezler yararına değiştirmesi ve böylece saldırılarını şimdilik göreceli rahat yürütmesi pek zor olmamaktadır.

 

- Eskiyen yalanlar ve korku kaynaklarının yerine yenileri ve Londra bombaları

 

Daha önce adı anılmış olan Salman Rushdie, İslam korkusu üretme amacına yönelik olarak kullanılmış ve artık eskimiştir. Usame bin Laden ve “El Kaide” efsaneleri de eski popülaritelerini yitirmişler ve artık daha fazla insan tarafından şüpheyle karşılanır olmuşlardır. Hernekadar Amerikancı anti- demokratik bir monarşi olan Katar’da, Katar Emiri’nin finansmanı ile kurulmuş olan ve ABD askeri üssünün birkaç kilometre ötesinden yayın yaptığı söylenen El Cezire televizyon istasyonunda sık sık Usame bin Laden bandları yayınlanıyor olsa da, bunlar artık eski etkilerini yapamamaktadırlar.

 

Laden- Bush kayıkçı döğüşü Batı’da da mizah konusu olmaya başlamıştır ve insanlar atık Laden’i W. Bush politikalarının kurtarıcısı gibi görmeye başlamışlardır... ABD emperyalizmi, Müslüman halkların yaşamakta olduğu ülkelere yönelik operasyonlarına sahte “gerekçeler” sağlayacak düşmanını ve Hıristiyan halklara yönelik korku kaynağını kendi elleriyle şekillendirip denetimi altına almıştır ama, şüphesiz yaklaşık 1,5 milyar nüfusa sahip İslam toplumunu ve dünyanın diğer ezilen halklarını ve Batı’nın ilerici aydın çevrelerini bu şekilde sürekli aldatabilmek olanaklı değildir.  

 

Tüm bunların ötesinde Müslüman halklar arasında ciddi yığınsal bir anti- emperyalist tepki ve nefret gelişmektedir ama, bu tepki şimdilik yeterince bilinçli olmadığı gibi gerçek önderlerinden de yoksundur. Buna karşın, sözkonusu süreç ABD yönetimi ile ortaklarını korkutmaktadır. Ve gelişen tepkinin doğru yatağını bulmasını engellemey yönelik yepyeni provokasyonlar, kışkırtmalar örgütleyerek “İslam terörizmi” hayaletini ve buna yönelik korkuları canlı tutmaya çalışmaktadırlar. Bu provokasyonlarla sağladıkları desteğe dayanarak emperyalist yağma ve yıkım politikalarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.      

 

Örneğin, 6 Temmuz 2005 günü İskoçya’da başlayan G-8 toplantısı, başta İskoçya’nın başkenti Edinburg’da olmak üzere Endenozya’dan Hon Kong’a ve Danimarka’ya dek uzanan birçok ülkede yığınsal protesto gösterileriyle karşılanmıştır. İnsanlar çevreye duyarlı, adaletli, paylaşımcı, demokratik bir dünya istemekte ve bu iştemleri yönünde dünyanın zenginlerini uyarmaktaydırlar... Fakat ertesi gün, 7 Temmuz 2005’te, tam sabah işe gitme saatinde, Londra’nın en merkezi üç metro hattında ve iki katlı bir otobüste patlayan bombaların şoku tüm bu haklı istemlerin üzerine kara bir bulut gibi çökecek, geçici de olsa yığınsal muhalefeti parçalayacaktı... Artık gündemde öne çıkan, kaç masum ingiliz vatandaşının öldüğü, bombalamaları hangi örgütlerin yaptığı üzerine sorular olacaktı. Bush ve Blair’in aramakta oldukları fırsat ta bundan başka birşey değildi ve karanlık bombalama olayı derin şüheleri içerse de ortada gerçeği tam kanıtlayacak delilleri bulup sunmak kolay iş değildi...

 

Yükselen muhalefet karşısında ayakta zor duran Bush- Blair ikilisine yeni bir kan verilmişti. Patlayan bombalar, W. Bush’un ve Blair’in omuzlarında duran ağır suçların ve sorumlulukların yükünü bir süre için silip atmıştı. Irak’ta ve Afganistan’da yaşanmakta olanlar, delinen atmosfer, kirlikle birlikte artan ısıyla eriyen buzullar, gelmekte olan doğal felaketler, yokolan nesiller, kirlenen sular, azalan tarım alanları ve yaşam kaynakları ve diğer tüm sorunlar unutulup girmişti...

 

Bombaların hemen ardından yüzüne yapıştırdığı eğreti üzüntü maskesi ile kameraların karşısına geçen W. Bush, daha iki gün önce Afrika’daki açlığın, Aids’in, yoksulluğun ve dünyamızı ağır baskısı altına almış olan çevre sorunlarının kendisini ilgilendirmediğini açıklamış olduğunu “unutarak”, “Biz burada dünyanın açlık, yoksulluk, Aids ve çevre sorunlarını çözmeye çalışıyoruz, onlarsa bakın neler yapıyorlar!”, diyerek, “sureti haktan gözükme” rolünü rahatca oynayacaktı. Londra'da patlayan bombaların ardından Bush- Blair ikilisi, “terörizme karşı savaş” gerekçesiyle enerji kaynaklarının ve yollarının işgali eylemini eskisi gibi tam gaz sürdürebilecek olmanın sevincini yaşamaktaydı... Masum kişilere yönelik sürek avları, Müslümanların ibadet yerlerine saldırılar, Müslüman halktan kişilere yönelik linçler arasında süren G-8 toplantısı, doğal felaketleri engelleyebilecek “Kyoto Protokolü” üzerine anlaşma yapılamadan ve tüm haklı protestolar unutturularak kapanacaktı. Bush, “Kyoto Protokolü döneminin sona erdirilmesi gerektiğini” bildirerek ABD’ye uçacaktı... “Londra bombaları” sayesinde G-8 toplantısı, öncelikle W. Bush ve Blair için mutlu sonla kapanırken, emperyalist merkezlerin tüm suçları Müslüman halkların omuzlarına kolayca yüklenecekti. Böylece sözkonusu ikili, Batı kamuoyunda kaybetmeye başladıkları desteği yeniden bir ölçüde kazanacaklardı...

 

Bombaların yardımıyla morali yükselen Blair, halkı sözde sakin olmaya cağırırken, tüm müslümanların “terörist” olmadıklarını ilanetmeyi de unutmayacaktı. Bunu söylerken, “terörist Müslümanlar da var ve biz bu kötülere karşı savaşıp dünyayı kurtarıyoruz” demeye getirmekteydi. İşine geldiği biçimde değiştirdiği “terörist” tanımı ile Müslüman halkları bölmeye çalışmaktaydı. Ve şüphesiz İngiliz askerlerinin Irak’ta bulunmalarını ve bunların tüm cinayetlerini haklı gösterme çabası içindeydi. (Daha geniş bilgi için bak www.sinbad.nu/ : Yusuf Küpeli, Londra’da patlayan bombalar, hem “bağcıyı dövüp” hem de “üzümü yiyenler”, yalanlar ve “evlere şenlik” yorumlar    )          

 

- Müslüman halkların ve liderlerinin görmeleri gereken farklılıklar, Avrasya’nın önemi ve ABD yönetiminin kabusu  üzerine

 

Aslında, mali- sermaye çevrelerinin bütünleşmiş olması ile bağlantılı olarak ABD yönetimi ile kara Avrupası’nın büyük devletleri veya AB’nin itici gücü konumunda olan devletlerin yönetimleri arasında uzlaşmaz çelişkiler bulunmamaktadır ama, yine de Avrupa’da farklı arayışlar, ABD’den daha özgür politikalar üretme çabaları vardır. Buna, pastanın paylaşılması konusundaki yeni arayışlar da eklenebilir... Avrupa’da, ABD’de bulunmayan değişik renklerde sol partiler vardır ve Avrupa halkları göreceli daha aydındırlar. Avrupa toplumları en eski sömürgeci devletlerin halkları oldukları için, biryandan içlerinde ırkçı güçleri barındırırlarken, diğer yandan dünya politikaları ile daha ilgili ve emperyalist saldırganlıklara karşı daha hassas kitlelere sahiptirler. Çünkü, ABD toplumunun tersine Avrupa halkları I. Dünya Savaşı’nın ve II. Dünya Savaşı’nın acılarını en ağır biçimde yaşamış deneyimli toplumlardır. Halkların bu konumları da mutlaka Avrupa yönetimlerini etkileyecektir ve zaten etkilemektedir de... Örneğin, İspanya’da olan biçimde bir iktidar değişikliğini ABD’de düşünmek olası değildir. Ve yine Fransa ve İtalya’da bulunan sol partiler ve bunların dünyaya bakış biçimleri ABD gerçeğinden çok uzaktır...

 

Bu gerçeğin dünya politikasındaki somut yansımaları, Irak’ın işgali sırasında W. Bush ekibinin Batı Avrupa’da istediği desteği bulamamış olmasında ve bunun ötesinde karşılaştığı hükümetler ve halk düzeyinde muhalefet ile kendisini göstermiştir. Benzer olaylar Balkan politikalarında, Kafkaslar’da, İran’a ve bütünüyle değişik Asya devletlerine yönelik politikalarda da yansımaktadır.

 

Dünya’da gerilimin azalması, ABD ölçüsünde militarize olmamış zengin Avrupa ekonomilerinin barışçı bir ortamda ve daha paylaşımcı ilişkilerle Atlantik’ten Pasifik’e dek zengin dev bir pazarın kuruluşuna katkı yapmalarına olanak sağlayabilir. Ve bu süreç dünyada mevcut güç merkezinin Kuzey Amerika’dan -yaklaşık 30ncu paralelin kuzeyindeki tüm Avrupa ve Asya kıtalarını içine alan- Avrasya’ya kaymasına neden olacaktır. Coğrafi olarak en doğu ucu Çin’in büyük tarihi Shanghai (Şanghay) limanına uzanan, güney sınırları yine Çin’in büyük Yangtze Nehri ve batıya doğru Himalaya sinsilesi ve İran’da Zagros sinsilesi ile çizilen, Anadolu’yu, Arap Yarımadası'nın kuzeyini ve Kuzey Afrika’nın bir bölümünü içine alan bu dev kara parçası, ortak bir bitki örtüsüne, ortak hayvan türlerine sahip olduğu kadar, özellikle Asya parçasında Şamanizm ile somutlanan ortak bir kültüre de sahiptir. Dev Avrasya kıtası coğrafi olarak böyle olmakla birlikte, politik olarak tüm Hindiçini’yi, Hindistan’ı, Arap Yarımadası'nı ve Kuzey Afrika’yı içine almaktadır. Ve bu dev kara parçası, özellikle bu kara parçasının doğusu, dünyada henüz tüketilmemiş en büyük zenginlikleri ve enerji kaynaklarını içinde barındırmaktadır. Zaten aynı nedenlerle ABD yönetimlerinin kendisi için çizmeye çalıştığı askeri ve politik egemenlik alanları da bu sınırları içine almaktadır...

 

Dünya’da, özellikle dünyanın Avrasya parçasında gerilimin azalması ve Avrasya’nın batısı olan Avrupa ile doğusu olan Asya arasında işbirliğinin gelişmesi, giderek ortak dev bir pazarın şekillenmesine yardımcı olacaktır. Ekonomisi alabildiğine militarize olmuş ve çok büyük ölçüde petrole bağımlı olan ABD’nin Avrupa’yı terkederek kabuğuna çekilmesi ve alternatif enerji kaynaklarına sahibolamadığı ölçüde eski zengin yaşam tarzını yitirmesi ise, boyutları hesaplanamayacak ölçüde korkunç iç çatışmalara sürüklenmesinin yolunu açacaktır...

 

Genellikle ifade edilen gerçek, enerji kaynaklarını, petrolü ve doğal gazı kontrol edebilen bir ABD’nin Avrupa, Çin, Japon ekonomileri üzerinde denetim sahibi olabileceği ve üstünlüğünü sürdüreceği üzerinedir. Bu doğru olmakla birlikte, burada unutulan çok daha önemli bir başka gerçek daha vardır... ABD ekonomisi ve yaşam tarzı o ölçüde petrole bağımlıdır ki, alternatif enerjiler üretemeden petrolü yitirecek olan ABD, ünlü Amerikan yazarı Jack London’un (1876- 1916) tek bilim kurgu romanı olan Demir Ökçe’de (1908) tarif edileni bile kat kat aşan korkunç bir iç çatışmaya sürüklenecektir. ABD toplumuna egemen şiddet kültürü, Jack London’a kanlı bir devrim ve karşıdevrim sürecini düşletmiştir ama, ABD’de ve etki alanlarında Jack London’un tasvirlerinden çok tehlikeli bir kaos yaşanacaktır... Ve ayrıca ABD, 200 yıldır sömürmekte olduğu kendi kıtasının güneyindeki halklardan da büyük bir tokat yiyecektir.

 

Kısacası, ABD’nin mevcut fosil enerji kaynaklarını ve yollarını denetleme çabası, özünde varlık ve yokluk sorunuyla bağımlıdır. ABD’yi yönetenler çılgın ahmaklar değillerdir ama, elleri mahkumdur; mevcut yaşam tarzları onları bu çılgın serüvene doğru itmektedir. ABD yönetimleri korkunç tehlikeli bir serüvene sürüklenirlerken, tüm Avrupa’yı ve diğer halkları da peşlerinden aynı anafora çekmeye çalışmaktadırlar.

 

- Yaşam tarzını koruyarak varlığını garantiye almaya çalışan ABD’nin Batı’ya yönelik entrikaları ve psikoljik savaşın yeni malzemesi İslam

 

ABD yönetimleri, ABD’nin mevcut yaşam tarzlarını sürdürebilmek için, Avrupa’da kalmaya, Kafkaslar’a yerleşmeye, Irak’ta daha onlarca yıl kalmaya, Orta Asya’ya egemen olmaya ve arada kendileri için problem yaratan İran’ı yıkmaya çalışmaktadırlar. Aynı amaca yönelik olarak, -Saddam Hüseyin yönetiminin şaşkınlığından ve Balkanlar’da kışkırtılan kargaşadan yararlanarak- NATO’nun varlığını koruyup üye sayısını arttırmışlar ve görev alanını genişletmişlerdir. Yine bu serüvenin bir parçası olarak askeri üslerini Batı Avrupa’dan Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya doğru doğru kaydırarak, bu coğrafyalarda yeni askeri üsler kurarak sade Rusya Federasyonu’nu çembere almakla kalmamışlar, asıl olarak Avrasya’nın batısı ile doğusu arasına yeni bir “demir perde” gererek ABD’nin “pabucunu dama atacak” yepyeni barışçı dev bir pazarın kurulmasını engellemeye çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar. En ileri sivil endüstriye sahip Batı Avrupa’ya yönelik ABD kontrolunun eksiksiz sürebilmesi için, Avrupa yönetimlerini ve halklarını sürekli korkutacak, onları ABD askeri şemsiyesi altında kalmaya zorlayacak yeni provokasyonlar üretmeye başlamışlardır.

 

Bu yoğun ve iyi planlanmış psikolojik savaşın temel malzemesi ise, dağınık, sağlıklı önderliklerden yoksun, entellektüel olarak göreceli geri, ataerkil kültürlerin derin etkisi altında olan ve enerji kaynakları üzerinde yaşayan Müslüman halklar olmaktadır. ABD savaş makinesi, özellikle Batı Avrupa halklarının bilinçlerine yönelik olarak, “çirkin, vahşi, ilkel, kana susamış” bir İslam halkları resmini ve “İslam terörizmi” hayaletini sürekli canlı tutmaya çalışmaktadır. Bu psikolojik savaş, ABD’nin Avrupa’yı elde tutma politikasının koparılamaz bir parçasıdır. Ve Avrupa kıtası içinde bu konuda ABD’nin birtakım güçlü işbirlikçileri vardır ve bunlar da Avrupa’nın sağcı güçleridir asıl olarak...

 

Kısacası, “İslam” imzalı provokasyonların, yığınlardan kopuk ve sivillere zarar veren şiddet eylemlerinin asıl hedefi, doğrudan İslam toplumları değil, öncelikle Batı Avrupa halklarının ve ABD’nin kendi halkının bilinçleridir...

 

Nazi Partisi’nin, Hitler’in asıl hedefi de Yahudi cemaatı değil, Avrasya kıtası üzerinde egemenlik kurmak ve ırkçı ideolojinin harcıyla inşaedilmiş “bin yıllık devlet”i şekillendirmekti. Hitler’in asıl hedefi, kendi halkı, diğer Avrupa halkları ve doğusundaki halklardı. Bunların birkısmını etrafında birleştirebilmesi, diğerlerini ise esaret altına alabilmesi için, bilinçler üzerinde egemenlik kurabilmesi gerekmekteydi. Alman halklara “üstün” oldukları, “yönetici” oldukları yalanını pompalarken, bir de korku kaynağına gereksinimi vardı. Bir korku ve nefret kaynağı olmalıydıki, “kendi üstünlüklerine” inandırılmış yığınlar Nazist yalanın peşinden kolayca sürüklensinler. Ve bu korku kaynağı da zamanın koşullarında Yahudi cemaati olarak seçildi. Çünkü zaten yaklaşık 2 000 yıldır Avrupa’da varlığını sürdüren bir anti- semitizm vardı... Yoksa Yahudiler, Almanlara ve diğer “ari” katagorisi içine sokulan Avrupa toplumlarına bir zarar verebilecek, tehdit oluşturabilecek konumda ve güçte değillerdi. Onlar sadece psikolojik savaşta kullanılan malzemeler, “korku” kaynağı olarak seçilmiş kurbanlardı...

 

Sayıca Yahudilerle kıyaslanamayacak kadar fazla olmalarına, nüfusları 1,5 milyar civarında olmasına ve 50’yi aşkın devletleri de bulunmasına karşın, İslam toplumları da özünde ne Avrupa’ya ve ne de ABD’ye ciddi bir zarar verebilecek konuma, donanıma ve güce sahiptirler. Bunların yönetimlerinin hemen hemen hepsi zaten ABD yanlısıdırlar... Kalanları da, saldırıya uğramasalar, Batı ile hertürlü işbirliğine açıktırlar...

 

Daha önce belirtmiş olduğum gibi İslam toplumları içinde çok güçlü anti- Amerikan ve anti- emperyalist duygular gelişmektedir ama, bunların Batı’ya yönelik aktüel bir tehdit oluşturabilmeleri için yeterli donanımları kesinlikle yoktur. İslam toplumlarında, halklarına sadık çağdaş güçlü önderlikler, yeterli ölçüde modern örgütlenmeler, yeterli bilimsel- teknolojik donanımlar bulunmadığı gibi, bu toplumların kendi aralarında güçlü bir işbirliği de mevcut değildir. Akla ve bilime dayanan disiplinli ve ciddi bir güçleri yoktur. Tam tersine, kişisel kazanç ve mevki peşindeki İslam taciri birtakım politik önderlerinin, cemaat reislerinin, ikili ve hatta çok daha fazla yönlü oynayan şeyhlerinin ellerinde hertürlü ucuz kışkırtmaya açık olarak ahmakça eylemlere sürüklenmeye ve ABD yönetimlerinin istediği gibi sadece Batı toplumlarını korkutmaya yarayacak ahmakça ve çılgınca işlere girmeye hazırdırlar. Bunların önemli kısmı, eski feodal kültüre özgü “Kâr olmasın, nam olsun!” özdeyişine uygun olarak saman alevi gibi parlayıp sönerlerken, yaptıkları işlerin zararlı namı kendilerine, kazancı da ABD yönetimlerine kalmaktadır...

 

Yukarıda özetlenen konumları nedeniyle, Müslüman sayısının çokluğuna bakılmadan, bu halklar ABD yönetimi tarafından kurban olarak seçilmişlerdir ve Batı’nın Hıristiyan veya dinden kopmuş Hıristiyan kökenli toplumlarının korkularını canlı tutma amacıyla sürekli kışkırtılmaktadırlar. Hitler’in Yahudi politikasının çok daha karmaşığı ABD yönetimi tarafından “İslam” malzemesi ile oynanmaya çalışılmaktadır ve bu politika şimdiye dek oldukça başarılı biçimde sahnelenebilmiştir.

 

Sadece 12- 13 milyon kadar olan tüm Yahudi nüfusuna karşın 1,5 milyar kadar Müslümanla oynamak, bunları psikolojik savaşın kurbanları olarak kullanmaya çalışmak bir anlama ateşle de oynamaktır ama, İslam toplumlarının çağdaş anlamda bilinçsizlikleri, dağınıklıkları, değişik kademelerden önderlerinin satılmışlıkları dikkate alındığı zaman, bu oyun halen geçerli olabilmektedir. Şüphesiz tüm bunlara karşın İslam ve Batı toplumlarına yönelik karanlık konspirasyonların da bir limiti, sınırı vardır, olacaktır...

 

- Batı toplumlarının bilinçlerine yönelik konspirasyonun bir parçası olarak yanan Paris ve Peygamber Muhammed karikatürleri

 

Yukarıda özetlenen perspektiften bakıldığı zaman, Paris’te ve diğer bazı büyük Avrupa kentlerinde 2005 Eylül ayı boyunca binek araçlarında çıkartılan yangınların ve yine Danimarka’nın en büyük günlük gazetesi olan “yeni- liberal” sağcı Jyllands-Posten’de 20 Eylül 2005 günü yayınlanan Peygamber Muhammed karikatürlerinin nedenlerini anlamak okadar zor olmayacaktır... Şüphesiz, ne araba yakan ezilip horlanmış Müslüman kökenli genç yığınların ve ne de sözkonusu 12 karikatürü çizenlerin bizzat ajan olmalarına olanak ve gerekte yoktur ama, bunları ikinci elden kışkırtan, kaba tabirle dolduruşa getiren, veya hatta bazılarını değişik yöntemlerle satınalarak kullanan birilerinin bulunduğunu düşünmek sonderece anlaşılabilir bir doğrudur...

 

Özetlersek... W. Bush’u ve Blair’i sevindiren Londra bombalamalarının etkisi dağılırken, Paris’in -çoğunluğu Kuzey Afrika kökenli Müslüman halklardan oluşan- yoksul göçmen yığınlarıyla dolu banliyöleri yanmaya başlamıştır. Sigorta şirketlerini zarara sokmaktan ve binek aracı endüstrisi için yeni pazar açmaktan başka ekonomik etkisi olmayan bu eylemlerin, eylemcilerin yararlarına yönelik somut politik bir hedefinin bulunmadığı da ortadadır. Buna karşın aynı eylemler, “İslam” korkusunu yaygınlaştırarak Avrupa’nın sağcı güçlerine ve ABD’nin Avrupa’ya yönelik yukarıda özetlenmiş politikalarına taze kan taşımışlardır. Sonuçta bu eylemler yapacakları etkiyi yaptıktan, Avrupa’nın ırkçı- faşist güçlerine taze kan taşıdıktan sonra saman alevi gibi sönerleken, Jyllands-Posten adlı “yeni- liberal” sağcı gazete de Peygamber Muhammed’i “terörist” olarak tasvireden ve aşağılayan karikatürler yayınlanmıştır. Metnin başlangıcında da belirtilmiş olduğu gibi, görünüşte aşağılanan Peygamber Muhammed olmasına karşın, peygamberin sembolik önemi nedeniyle özünde saldırı 1,5 milyar Müslüman’a yönelmiştir. Onlar aşağılanıp, kışkırtılmışlardır...

 

Olay önce istenen yankıyı yaratamamıştır ama, sözde “ifade özgürlüğü” adına aynı karikatürler tekrar tekrar Alman, Norveç ve Fransız basınında da yeralıca, içinde olduğumuz 2006 Şubat başında istenen patlama gerçekleşmiştir.

 

Ahmakça yakılan elçiliklerle ve bazı karanlık din adamlarının sadece ve sadece kendi nüfuzlarını korumak amacına yönelik olarak sözkonusu karikatüristler hakkında verdikleri ölüm fetvaları ile istenilen hedefe ulaşılmıştır... Ezilen, sömürülen, ağır baskılar altında olan, Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de katledilen Müslüman halkların sorunları gündemden düşürülüp, “saldırgan” ve “tehlikeli” bir Müslüman resmi Batı toplumlarının önüne konuvermiştir. Haksız, sömürücü, saldırgan ve zalim olanlar dünyanın “masumları” gibi gösterilirken, ezilen, sömürülen, haklı olan mazlumlar ise “zalim” görünümünde reklam edilmişlerdir. Ve bu çarpıltılmış resmin üzerine inşaedilmiş “demokrasi” ve “ifade özgürlüğü” nutukları ahlaksızca atılmaya başlanmıştır... Bir milyar açın, günde iki Dolar gelirle ve daha düşüğüyle yaşamaya çalışan iki milyar kadar insanın, Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de ve diğer coğrafyalarda varlıkları yağmalanıp vahşice katledilen insanların “yaşam hakları” olduğu ise rahatça unutturulmuştur. Bunlar, “demokrasi” ve “ifade özgürlüğü” savunucuları tarafından ağıza bile alınmamıştır.       

 

Peygamber Muhammed kışkırtmasının gerisinde duranlar, sözkonusu büyük Müslüman kitlesini gerçek anlamıyla ciddiye alsalar, tehdit olarak görseler, böyle bir yönteme başvurmazlardı şühesiz. Yalnız, yazının tüm akışı boyunca açıklandığı gibi, kurban olarak seçilmiş Müslüman toplulukları kışkırtıp ateşleyerek, Avrupa toplumlarındaki İslam korkusunu ve İslam’a yönelik olarak yaratılan nefreti canlı tutmaya çalışmaktadırlar sadece...

 

Afganistan’da, Irak’ta ve Filistinde yaşanmakta olanlarla sinirleri iyice gerilmiş olan Müslüman halkları kışkırtmak hiç te zor olmamıştır ve olmamaktadır ama, sözkonusu kışkırtmanın Müslüman topluluklar içinde yarattığı bazı bilinçsiz ve yanlış tepkiler, kışkırtıcılar tarafından rahatça propoganda malzemesi yapılabilmektedir. “İfade özgürlüğü” adına sözkonusu kışkırtıcı karikatürleri savunanlar, dikkatle ve özenle Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da ve diğer başka bazı coğrafyalarda yaşananları görmezden gelmekte, Müslüman yığınların tepkilerinin gerisinde tüm bu haksızlıkların da yatmakta olduğunu gizlemektedirler. Müslüman halkların tepkilerini sadece “ifade özgürlüğüne” yönelmiş gibi göstererek, olayı bütünlüğünden kopartıp çarpıtarak yansıtmaya çalışmaktadırlar... Kışkırtmanın gerisinde duran ve bundan yarar uman güç, yazının akışı boyunca açıklandığı gibi, henüz tehlikesiz bulduğu İslam toplumları ile Avrupa’nın Hıristiyan yığınları arasına kama sokarak, yapay bir Hıristiyan- İslam çelişkisi yaratarak, Avrupa’da ki varlığını korumaya ve böylece enerji kaynakları ve yolları üzerindeki egemenlik çabalarını sürdürmeye çalışmaktadır...   

 

Şüphesiz konspirasyondan, kötü amaçlı karanlık planlardan sözetmek kolaydır ama, böyle bir dünyada bunları yazılı ve imzalı belgeleriyle ortaya koyabilmek okadar kolay değildir. Ancak olaylara bulaşmış servislerde çalışanlardan bazıları yaptıkları işlerden pişmanlık duyarlar veya paniğe kapılırlarsa, olayların gerçek yüzlerini anlamak kolaylaşabilir. Fakat bunlar olmadan da, doğan sonuçlara bakarak bu işlerin kimler tarafından ve ne amaçla tezgahlandığını anlayabilmek politik bilinç sahibi kişiler için okadar zor değildir. Son anılan Peygamber Muhammed ile ilgili karikatür olayında ulaşılmak istenen amacı anlamak okadar zor olmasa da, ortaya yazılı- imzalı belge koymak pek kolay değildir şüphesiz. Buna karşın, yakında başlatılacak ve İsveç’in yarısını içine alacak olan büyük bir günlük gazete de şef redaktör olarak işe başlayacak olan 25 yıllık deneyimli bir İsveçli gazeteci arkadaşımın anlattığına göre, peygamber Muhammed’i “terörist” olarak gösteren sözkonusu karikatürler aslında ısmarlamadır. Ve anımsanırsa, yazının başlangıcında, Salman Rushdie’nin “Şeytan Ayetleri” adlı romanının da muhtemelen ısmarlama olduğunu yazmıştım...

 

- Nedenleri ve sonuçlarıyla ısmarlanan Peygamber Muhammed karikatürleri

 

Pek basın organlarına yansımamış olan, ikili sohbetlerde sözü edilen ve kaynağı da tam bilinemeyen habere göre, birileri önce, çocuk kitapları basan bir yayınevinden Peygamber Muhammed’i “terörist” olarak gösteren resimlerle dolu kitaplar yayınlamasını istemişlerdir. Şüphesiz dolgun bir karşılığı olan iş, yayınevi tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine sözkonusu karikatüristler bulunmuşlar ve onlara bilinen bu çizimler yaptırılmıştır. Çizimlerin sonuçları, karikatürlerin ısmarlama oldukları ile ilgili anlatımın mantığa uygun gelmektedir ve kaynağın gizliliği ise korku ile bağlantılıdır şüphesiz...

 

Ayrıca, İsveç’in lokal günlük gazetelerinden “Tidningen (Gazete) Ċngermanland”ın 2 Eylül 2006 tarihli sayısında Gregor Flakierski imzasıyla yayınlanmış olan ve “ifade özgürlüğü” adına sözkonusu kışkırtıcı karikatürleri savunan İskandinav medyasını ağır biçimde eleştiren “İfade özgürlüğü İkiyüzlülüğü” başlıklıklı makalede, Jyllands-Posten adlı gazetenin biçim ve içerik açısından ırkçı olduğu yazılmaktadır. Ve yine aynı makalede, sözkonusu gazetenin birkaç yıl önce yollanmış olan İsa karikatürlerini geri çevirip basmadığı açıklanmaktadır. Tüm bu ve benzer bilgilerin ışığında Peygamber Muhammed’i “terörist” olarak gösteren karikatürlerin karanlık bir planın parçaları olarak ısmarlanmış olduklarını ve Jyllands-Posten adlı “yeni liberal” faşist ırkçı yayın organında bilinçli olarak yayınlandıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Ve ilginçtir, Müslüman halkları savunmaya çalışanlar da Batı’nın gerçekten sosyalist düşüncelere sahip aydınları olmaktadır...

 

Karikatürleri ısmarlayan kişilerin kimliği açıkça belli olmasa da, bu işin gerisinde bizzat Danimarka’nın sağcı ve Amerikancı başbakanı Rasmussen olduğu söylenmektedir. Rasmussen, ABD’nin peşinde Irak’a asker yollamış olan tek kuzey ülkesi başbakanıdır ve dolayısıyla ABD’nin Avrupa’daki gücünü aynızamanda kendi iktidar nedeni olarakta görüyor olmalıdır. Ve şüphesiz sözkonusu karükatür provokasyonunda Rasmussen’in gerisinde duran güçte ABD’de egemen iktidar odağından başkası değildir. Kısacası, senaryonun ortak yazılıp sahnelendiğini söylemek okadar yanlış olmayacaktır.

 

Söylendiğine göre, karikatür provakosyonunun sonuçları, Rasmussen’in Danimarka’da erezyona uğramış olan oylarına yeni bir kan vermiştir. Bu provokasyon sayesinde Rasmussen’in iktidarını koruyabileceği söylenmektedir. Ve zaten aynı nedenle Rasmussen, oy yitirme kaygularıyla, kendisine yeniden iktidar olma şansı veren provokasyondan geriye adım atarak özür dilememektedir... Karikatürler istenen etkiyi yarattıktan, Avrupa halklarının gözünde “tehlikeli” ve “özgürlük düşmanı” İslam resmi yeniden canlandırıldıktan sonra, ABD yönetiminin usulen ve İslam taciri kendinden yana yönetimlere kan aşılama amacıyla karikatüristleri kınaması, bilinen ikiyüzlü küçük bir oyundan başka birşey değildir.

 

Sözkonusu provokasyonun üzerine inşaedilen Müslüman halklara yönelik yalan ve karalama kampanyaları halen tüm hızıyla sürmektedir... Yakılan elçilikler, idam fetvaları, doğal olarak İskandinavya yönetimleri tarafından kabuledilemez görülüp şiddetle kınanırlarken, “ifade özgürlüğüne karşı İslam” resmi kafalara iyice kazınmaktadır. Bu bilinçli biçimde abartılarak yansıtılan resim, mevcut gerçeğin sadece bir yanıdır. Bu yanın abartılarak yansıtılması, Batı’nın yönetimlerinin işine gelmektedir... Avrupa halklarının Irak’ın işgaline ve Filistin halkına karşı işlenen cinayetlere duymakta olduğu şiddetli tepkiler sözkonusu propoganda ile törpülenerek bastırılmaktadır. Rasmussen’in Irak’a asker yollamış olması ve Irak’ta işlenen cinayetler karikatür gürültüsünün gölgesinde kalmaktadır. İsveç’in İsveç yasalarına aykırı olarak savaş halindeki ABD’ye sürekli silah ve silah teknolojileri satması, İngiliz askerlerini Irak’a taşımış olan İsveç gemilerinin bu kanlı saldırıdan yüzmilyonlarca dolar kazanmış olmaları ve yine sekiz yıl süren İran- Irak savaşı boyunca İsveç yasalarına aykırı olarak tarafların ikisine de Singapur üzerinden İsveç silahlarının satılmış olmaları gibi suçlar kolayca hasır altı edilebilmektedir...    

 

- Ahmakça tehlikeli tepkiler ve Müslüman halkların gereksinim duydukları mücadele yöntemleri

 

Müslüman toplumlarının tepkilerine ve bunu yığınsal olarak ifade etmelerine haksever insanların bir itirazları olamaz. Bu halklar tepki göstermekte tamamen haklıdırlar ama, bu tepkinin düzenli, gözü, kulağı, insan bilincini doyuracak biçimde olması gerekir. Ancak akıllı, düzenli, yığınsal tepkilerle diğer insanlar, Batı’da ve dünyanın diğer köşelerinde yaşamakta olan haksever Hıristiyan yığınlar ve diğer inançlardan insanlar kazanılabilirler. Ve Müslüman halkların buna şiddetle gereksinimleri de vardır... Kuru gürültü kulağı tırmalar, insanları rahatsız eder ve bunu çıkartanları cezalandırma duygusu verir. Seslerin bir düzene sokulmuş olanı, değişik duyguları anlatanı, ya da bir konusu olanı, bir öykü anlatır olanı, kısaca müziğin iyisi, haz veya üzüntü vererek insanları duygulandırır, sevindirir, dinlendirir, düşündürtür. Müslüman halklar tepkilerini bu ikincisine benzer biçimde düzenli olarak ve akıllıca göstermek zorundadırlar. Mevcut tepkilerin duygusal nedenleri anlaşılabilir olsada, korumasız elçilikleri yakmak, bir- iki kukla hakkında idam fetvaları vermek, başlangıcında sonderece hoşgörülü olan ve bu hoşgörüsüyle hızla yayılabilen, değişik bilimlerden edebiyata dek her alanda Avrupa rönesansınsa/ yeniden doğuşuna kaynaklık etmiş olan İslam inancının tarihine ve ahlaki özüne aykırı olduğu kadar, tüm ahlaki ölçülerin de dışına çıkmaktır. Ve ayrıca bu, sonderece ahmakça bir tavırdır...

 

Bu ahlakdışı ve ahmakça tepkiler, aklıbaşında herkesin anlayacağı gibi, ABD emperyalizminin ve Avrupa kıtasındaki ortaklarının işlerine yaramaktadır. Diğer yandan, İslam dünyası içinde tepkilerin bu yanlış biçimlerle ifade edilmesine neden olanlar, sadece ve sadece kendi kişisel iktidarlarını ve yararlarını düşünen birtakım ikiyüzlü politik önderler ve benzer yapıdaki dini liderlerdir. İslam dünyası içinde sözügeçen birilerinin çıkıpta, karikatüristler için idam fetvası veren karanlık tiplere, “Siz İslam inancına saygılı iseniz ve İslam toplumlarının yücelmelerini gerçekten istiyorsanız, bir- iki zavallı sıradan kuklaya yönelik saldırılar örgütleyeceğinize, önce kendi toplumlarınızı gerilikten ve emperyalist baskılardan kurtarmak ve politik gerçekleri doğru açıklamak için çaba gösterin!”, diyebilmelidir. Bu yanlış hedeflere yönlendirilmiş tepkileri kışkırtanların birçoğu veya bunların benzerleri daha düne dek ABD emperyalizmi tarafından beslenmişler, silahlandırılmışlar ve kullanılmışlardır. Halen de dünyanın birçok köşesinde kullanılmaktadırlar. Elçilik yakmak, idam fetvası vermek veya birkaç Batı merkezini bombalamak, Müslüman halkları sömürü ve esaret zincirlerinden kurtaramaz ama, düşmanlarının gücüne güç katar. İslam toplumlarının herşeyden önce kendi kendilerinden kurtulabilmeleri, özgürlüklerinin ve refahlarının yolunu açacaktır...

 

Bu kendinden kurtulmanın ilk şartı, İslam toplumlarını halen ağırlıklı olarak pençelerinde tutan ataerkil kültürlerinden olabildiğince hızla arınmayı içermektedir. Bu toplumlar, bilimin ve tekniğin kişileri ve toplumları yücelten gücüne sarılarak ve kadınlarını özgürlüklerine hızla kavuşturarak iki ayakları üzerinde de durmasını öğrenmek zorundadırlar öncelikle. Ve bu reformları gerçekleştirebilmek için de, mevcut geriliğin üzerine oturtarak varlıklarını ve iktidarlarını korumaya çalışan; sözde “İslam”ı, özde ise mevcut gerilikle birlikte kendi yararlarını savunma çabası içinde idam fetvaları veren ve kapalı kapılar ardında da ABD emperyalizmi ile işbirliği yapan kafaların kopartılması gerekmektedir. Müslüman ülkelerin çağdaş anlamda laik yönetimlere kavuşması gerekmektedir. Ve zaten ABD yönetimlerinin istemediği de budur ve aynı nedenle “ılımlı İslam” veya farklı İslami yönetimler Türkiye gibi ülkeler dahil halkı Müslüman ülkelere tavsiye edilmekte, İslam inancı biryandan öcü gibi gösterilirken, diğer yandan şeriatçı İslami örgütlenmeler aynı Batılı merkezler tarafından desteklenip beslenmektedir.

 

Kıssadan hisse çıkartmak gerekirse... ABD’nin II. Dünya Savaşı boyunca değişik coğrafyalarda kullanmış olduğu tüm bombalardan çok daha fazlası küçük Vietnam halkının kafasına ABD emperyalizmi tarafından yağdırılmıştır. Bu gerçeğe karşın, küçük Vietnam halkı yine de ABD emperyalizmine karşı gözkamaştırıcı bir zafer kazanabilmiştir. Zafer öncelikle Vietnam halkının çağdaş bilimsel sosyalist bir yönetimin disiplini içinde olağanüstü gayret göstermesine bağlı olsa da; zamanın Sovyetler Birliği’nin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin paha biçilemez destekleri Vietnam halkının zaferine büyük katkılar yapmış olsa da, sözkonusu eşsiz başarı için sadece bunlar yeterli olmamıştır...

 

ABD askerlerinin “kanlı kızıllara” karşı savaşmakta olduğu, “komünizm tehlikesini durdurmak amacıyla Vietnam’da oldukları” yalanları, Göbels'in pabucunu dama atan sonderece güçlü ABD propoganda aygıtı tarafından sürekli işlenmiştir. Tüm gerçekler, aynen günümüzde olduğu gibi tersyüz edilerek dünyaya yansıtılmışlardır. ABD’nin sivil halka karşı cinayetleri gizlenmeye çalışılmıştır. Tüm bu güçlü yalan kampanyalarına karşın, Vietnam halkı, Batı toplumlarına, Batı’nın haksever sıradan emekçi insanlarına, gençliğine kendisini anlatabilmiş, onları da saflarına kazanabilmiştir... Vietnam yönetimi, Batı’da yaşayan tek bir sağcı ve kendi aleyhtarı hakkında idam hükmü vermemiş, herhangi bir batı kentinde tek mermi sıkmamış, tek bomba patlatmamıştır. Çünkü onlar, bu tip işlerin mücadelelerine zarar vereceğini, Batı toplumlarını saldırgan güçlerin peşinde birleştireceğini bilecek kadar akıllı ve bilgili idiler... Vietnam Ulusal Kurtuluş Ordusu ABD elçiliğini basmıştır ama, bu, Hanoi’de (şimdiki Ho Chi Minh Kenti) bulunan ve ülkeye yönelik ABD saldırısının (1955- 75) merkez karargahı konumunda olan, sonderece sembolik önem taşıyan bir hedef olduğu için seçilmiştir. Yani burası sıradan normal bir elçilik değildi...

 

Batı’da bulunan Vietnam temsilcileri ve Batı’nın konferanslarına katılan Vietnam temsilcileri, bunların hepsi, halklarının olağanüstü kahramanca mücadelerine karşın “kahraman” rolünde yüksek perdeden konuşmamışlar, sonderece mütevazi bir üslupla gerçeklerini anlatmaya çalışmışlar, kendilerine daha fazla müttefikler aramışlardır. Aynızamanda Batı’nın ilerici insanlarının, sıradan emekçilerinin, gençlerinin kalbini kazanarak, onları saflarına çekmesini bilerek, ABD’de ve diğer emperyalist merkezlerde çok güçlü savaş aleyhtarı bir akımın doğmasına olanak sağlayarak zaferi kazanmıştır Vietnam halkı. Ve ezilen, baskı altında olan Müslüman halkların aynı desteğe olmazsa olmaz gereksinimleri vardır. Deneyimli ABD emperyalizmi, entrikaları ile işte bu olanaklı desteği engellemeye, bunu engellemek için de yapay bir Hıristiyan- Müslüman çelişkisi yaratmaya çalışmaktadır.          

   

Evet günümüzde artık güçlü bir Sovyetler Birliği yoktur ama, Asya’da birleşme peşinde olan yeni güçler doğmaktadır. Avrupa bir bütün olarak ABD’nin peşinde değildir. Ve Müslüman halklar da kuru gürültü ile değil, kuru İslami sloganlar ve anlamsız Hıristiyan düşmanlığı ile değil, çağdaş laik yaşam tarzına uyum sağlayarak, kadınları ile birlikte iki ayakları üzerinde durmayı başararak, bilim ve teknikle donanmaya çalışarak, Batı’nın ve Asya’nın halkları arasında ittifaklar arayarak ve bu ittifakları kurarak özgürlüklerini yakalayabileceklerdir... İslam toplumlarının böyle bir sürece uygun yeni laik liderlere, kendilerini aydınlatacak mücadeleci gerçek aydınlara ve aydınlatıcı gerçek sosyalist güçlere gereksinimleri vardır kanımca.

 

8 Şubat 2006

 

Yusuf Küpeli

http://www.sinbad.nu/