Yusuf Küpeli, Kendilerine “komando” veya “ülkücü” adını takmış olan faşistlerin ilk saldırıları ve Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi, ya da “Mülkiye” öğrecilerinin bir dönem neredeyse bütünüyle nasıl sosyalist eğilimli oldukları üzerine

 

Türkiye’nin en eski eğitim kurumlarının başında gelen, geçmişi Osmanlı İmparatorluğu dönemine, 1859 yılına uzanan, devletin idari, mali ve harici işleri ile ilgili bürokratları yetiştiren Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin (eski adıyla Mülkiye’nin) öğrencilerinin neredeyse tümünün bir dönem resmi ideolojinin dışana çıkmaları, sosyalist düşüncelere eğilim göstermeleri pek olacak bir iş değildi ama, oldu... Nazi Partisi’nin paramiliter (yarı askeri) SA örgütlenmesini taklit ederek 1960’lı yılların ikinci yarısında kurulmuş ve “gizli” kamplarda askeri eğitim almış “komando” veya “ülkücü” adı verilen faşistlerin SBF öğrenci yurdunu basmaları ve bu baskında aldıkları ağır yenilgi sonucu panik halinde kaçmaları, sözkonusu gelişmede en önemki rollerden birini oynamıştır.

 

bağlantılı metinler

 

 

Kendilerine “komando” veya “ülkücü” adını takmış olan faşistlerin ilk saldırıları ve Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi, ya da “Mülkiye” öğrecilerinin bir dönem neredeyse bütünüyle nasıl sosyalist eğilimli oldukları üzerine

 

Yusuf Küpeli

 

Türkiye’nin en eski eğitim kurumlarının başında gelen, geçmişi Osmanlı İmparatorluğu dönemine, 1859 yılına uzanan, devletin idari, mali ve harici işleri ile ilgili bürokratları yetiştiren Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin (eski adıyla Mülkiye’nin) öğrencilerinin neredeyse tümünün bir dönem resmi ideolojinin dışana çıkmaları, sosyalist düşüncelere eğilim göstermeleri pek olacak bir iş değildi ama, oldu... Nazi Partisi’nin paramiliter (yarı askeri) SA örgütlenmesini taklit ederek 1960’lı yılların ikinci yarısında kurulmuş ve “gizli” kamplarda askeri eğitim almış “komando” veya “ülkücü” adı verilen faşistlerin SBF öğrenci yurdunu basmaları ve bu baskında aldıkları ağır yenilgi sonucu panik halinde kaçmaları, sözkonusu gelişmede en önemki rollerden birini oynamıştır...

 

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, 1944 yılında Nazi propogandası yapması nedeniyle tutuklanan ve daha sonra ABD’de “Özel Harb” (kontra-gerilla) eğitimi alan albay emeklisi kişi, layık olmadığı “Alp Arslan Türkeş” adını kullanan Hüseyin Feyzullah adlı Nazi yanlısı faşist, 1965 yılında muhafazakar Cumhuriyetci Köylü Millet Partisi (CKMP) adlı kuruluşu elegeçirdi. Yine “Türkeş” gibi silahlı kuvvetlerden gelen ve aynı parti içinde “Türkeş”ten sonra ikinci adam konumunda olan Dündar Taşer adlı binbaşı emeklisinin komutasında, sözkonusu partinin bünyesinde, SA taklidi paramiliter bir örgütlenme başlatıldı. Bu parti, kısa süre sonra, 1969 yılında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) adını alacaktı... Hitler’in başında olduğu Nazi Partisi’nin tam adı da Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi olmaktadır. “Türkeş”in partisinin bu parti ile olan ideolojik benzerliğinin ötesinde ad benzerliği de ortadadır...

 

I. Dünya Savaşı gazisi Ernst Röhm (Roehm) önderliğinde 1921 yılında kurulmuş olan SA (Saldırı Tugayı veya Fırtına Birlikleri) örgütlenmesi, “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak anılan kanlı bir tuzakla 30 Haziran 1934’de Hitler tarafından tasviye edildi. Başta Röhm olmak üzere örgütün tüm liderleri öldürüldü. Böylece Hitler, Nazi Partisi içinde tek adam konumuna geldi. Dündar Taşer’de sonderece garip bir kamyon “kazası” sonucu 13 Haziran 1972 günü yaşama veda edince, “Türkeş”, parti içinde tek adam konumuna yükseldi... I. Dünya Savaşı gazisi olan Röhm ve O’nun yönetmekte olduğu SA örgütlenmesinin öndegelenleri ve elemanları, birçeşit nasyonal sosyalist düşüncelere gerçekten inanmakta idiler. Bu durum, Hitler’in Alman mali Sermayesi ve Wall Street sermayesi ile geliştirmiş olduğu derin ilişkiler için tehdit oluşturmaktaydı... O dönemde alınmış olan duyumlara göre, Dündar Taşer’de, darbeci bazı generallerle, askeri darbeden beklentileri olan “solcu” etiketli bazı sahtekarlarla, değişik darbeci çevrelerle birtakım karışık ilişkiler içinde idi...        

 

SA (Sturmabteilung, Saldırı Tugayı veya Fırtına Birlikleri) örgütlenmesi, savaş yenilgisinin ve çok ağır koşullar içeren 28 Haziran 1919- 10 Ocak 1920 tarihli Versay (Versaılles) “barış anlaşması”nın ardından toplumsal-ekonomik krizle boğuşan Alman toplumunun bir ürünüydü. Ernst Röhm’ün örgütü, Hitler tarafından dağıtılmadan önce, Alman ordusunun yerini alabilecek büyüklükte bir güce erişmişti. SA’nın dağıtılması ile Hitler, Alman ordusu generallerinin ve devletin başındaki Hindenburg’un (2 Ekim 1847- 2 Ağustos 1934) onayını alabilecekti... Aslının kötü bir taklidi olan küçük çaplı Türkiye “SA”sı ise, Türkiye toplumunun ürünü olmayıp, CIA-MİT ve “Özel Harb Dairesi” patentli bir yapılanma idi. Yine bir CIA-MİT kuruluşu olan “komünizm ile mücadele dernekleri”nin yerini alması ve ondan daha önemli işler yapması düşünülen “bozkurt” sembollü bu kuruluş, özet olarak, toplumsal demokratik gelişmeyi durdurmayı ve bu amaçla provokasyonlar örgütlemeyi amaçlamaktaydı. Sözkonusu faşist örgütlenme, kitlelerin demokratik ve ekonomik mücadelelerine, gelişmekte olan sosyalist düşüncelere karşı kullanılan bir yapılanma olarak düşünülmüştü... “Devlete, güvenlik güçlerine yardımcı olma” söylemi ile sahneye sürülen bu yapay oluşum, Nazi Partisi’nin SA örgütlenmesinin karikatürü gibiydi. Örgütlenmenin üyeleri asıl amacın farkında olmasalar da, karikatür “SA”nın görevi, faşist askeri darbelere ortam hazırlayıcı provokatif işler yapmak, silahlı çatışmalar kışkırtmak, demokratik ve sosyalist çevrelerde korku salmak ve onları dağıtmak idi. Dündar Taşer’de, muhtemelen, bu çizilmiş olan çerçevenin dışına çıkmak, bağımsız bir güç oluşturabilmek hevesine kapılmış olduğu için öldürülmüştü... Sözkonusu paramiliter örgütlenmenin içindeki birçok kişi, ileride, ya devlet korumalı mafya babası, ya da “Özel Harb Dairesi”nin tetikçisi olarak hainane cinayetlere imza atacaklar, devlet servislerinin, MİT’in içinde gözükmek istemediği pis işlere taşeron yapılar rolünde katılacaklardı. Pis işlerin değişik yöntemlerle havale edildiği taşeron “firmalar” arasında bazı “sol” örgütlenmeler de yer alacaklardı... 

 

Güvenlik güçlerinin görmezden geldiği CIA-MİT-“Özel Harb Dairesi” patentli bu paramiliter örgütlenmenin, karikatür “SA”nın bir “kontra-gerilla” yan kuruluşu olduğu, “Komünizm ile Mücadele Dernekleri”nin yerini aldığı, emekci halkın demokratik ve ekonomik mücadelesini ezmek, sosyalist düşüncelere sempati duymaya başlayan gençliği sindirmek amacıyla kurulduğu belliydi. Bunların, “komünizm ile mücadele dernekleri”nden çok daha kapsamlı hedefleri olduğu ortadaydı... Sözde “gizli” kamplarda eğitilip “Türk-İslam sentezi” adlı yamama dinci ve ırkçı bir ideoloji ile doktrine edilmiş bu faşist tosuncuklar, 1968 yılının son haftası içinde ilk saldırılarını başlatacaklardı... Onların ilk hedefleri, Ankara Üniversitesi bünyesi içindeki Yüksek Öğretmen Okulu, daha doğrusu bu okulun öğrenci yurdu olacaktı. “Türkeş”-Taşer ikilisi ve bunları destekleyen servisler, hedeflerini sonderece planlı biçimde seçmişlerdi. Orta öğrenime öğretmen yetiştiren okullarda egemenlik kurarlarsa eğer, kısa sürede ülkenin tüm orta öğretim kurumlarını denetler hale gelecekler ve kolayca faşist nesiller üretebileceklerdi...

 

Faşistlerin bu ilk saldırıları hedefine ulaşamayacak, onlar için “evdeki hesap çarşıya uymayacaktı”. Bu satırları yazanın başında olduğu küçük gurup, öğretmen okulu yurduna yönelik saldırı başlamadan, saldırı hazırlığı içindeki faşistleri, -içinde öğrenci olmayan- Fen Fakültesi’ne çekip, öğretmen okulu yurdunu saldırıdan kurtaracaktı. Aslında onlar orada, saldırı için toplanmış oldukları yerde dağıtılabilirlerdi ama, aramıza karışmış bir ajanprovokatörün yarattığı panik havası bunu engelleyecekti. Geleceğim... Yine bu satırları yazan kişi, ertesi gün, sözkonusu faşistlerin SBF yurduna saldırmalarını sağlayıp, onları orada ağır bir yenilgiye uğratacak, panik halinde kaçıp dağılmalarını sağlayacakı... Sözkonusu olay, faşistlerin SBF yurduna saldırıları, “Bir Zamanlar Mülkiye” adlı kitapta, eski bir arkadaş tarafından anlatılmış ama, sonderece eksik olarak ve bazı hatalarla anlatılmış. Anlaşılan arkadaş olayın içinde tam olarak bulunmadığı, veya olayı O’na nakletmiş olanlar eksik ve hatalı nakletmiş oldukları için böyle olmuş. Herneyse, aslında olayın içinde olanlarda bu sürecin tümünü bilemezler... Tarafımdan örgütlenmiş olan sözkonusu sürecin ayrıntılarla yüklü bir başı ve sonu vardır...

 

Arkadaş, sözkonusu kitabının 89. sayfasında şunları yazmış: “(...) Kendilerine ‘komando ülkücü’ diyen bu gençler iki gün önce Fen Fakültesi’ni basmışlardı. Hemen yurda dönüp Yusuf’u haberdar ettik. Yusuf eski harbiyeli olduğu için hemen askeri strateji ve taktikler planladı, kantinde az sayıda öğrenciye hissettirmeden. Militan kadrolar baskına karşı önlemlerini aldılar... (...) Taktik gereği kantinin ortasına kadar gelmelerine izin verildi. Sonra Yusuf’un savaş narasıyla saldırıya geçildi. Komandolar özel olarak tornadan geçirilmiş, üzerşerine üç hilal arması basılmış sopalarını çıkardılar (paltolarından). Beş on dakikalık çatışmadan sonra kaçmak zorunda kaldılar. Dışarıda toplanıp (gelen emniyet ekibinin nezaretinde) yurdu taşladılar. SBF dekanı İlhan Unar’ın uyarılarıyla (yine polis nezaretinde / himayesinde ilçe binalarına döndüler...” (bak: Savaş Dizdar, Bir Zamanlar Mülkiye, 1964- 1970, Anılar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2015)

 

Yukarıda anlatılanlar, benim nağra atıp saldırma öyküm dışında oldukça hatalı ve eksik... Birkere, saldıranların sayıları, sözkonusu kitapla verilen sayının iki veya üç katı kadardı. Saldırganların başında, adını bilmediğim, kitapta yazıldığına göre adı Aytekin Yıldırım olması gereken genç irisi biri vardı. Adı verilen diğer serseri, Yılmaz Yalçıner, kavgaya hiç girmedi... Saldırganlar “kantinin ortasına dek” değil, giriş alanının, yaklaşık 40- 50 metre uzunluktaki geniş antrenin, boşluğun ortasından biraz ileriye dek geldiler ve benim saldırımla başlayan kavga sonucu kaçtılar. Kantin çok daha ötede, antrenin bitimindeki merdivenlerle çıkılan platformun sağ tarafında, biraz daha yüksek bir yerde idi ve oraya dek kimse, herhangi bir faşist gelemedi... Kavga, kitapta yazıldığı gibi beş on dakika değil, sadece ve en çok iki-üç dakika sürdü ve saldırganlar panik halinde kendilerini dışarıya zor attılar. Olay yerine polis kesinlikle gelmedi ve yine saldırganlar dışarıda birikip yurdu taşlamadılar. Çünkü onlar okadar korkmuşlardı ki, bir anda buharlaşıp yokolmuşlardı... Yine aynı olay sırasında SBF dekanı veya bir başka profösör ortada gözükmedi...  

 

Anlaşılan arkadaş veya arkadaşa olayı anlatmış olan kişi, hafızasındaki başka olaylarla bu olayı karıştırmış... Faşist güruhun panik halinde kaçıp buharlaşmasının ardından, saldırganların “generali” rolünde kavgaya girmemiş, dışarıda biryerde kalmış olan serseri, adının Yılmaz Yalçıner olduğunu öğrendiğim sahte “türkçü”, yanında “solcu” etiketli iki tanıdıkla, yüzünü yurda doğru dönüp, “sorunlarının SBF öğrencisi ile değil, Yusuf Küpeli ile olduğunu, beni istediklerini”, söylemişti. Ben de, “Türklüğün yasasında teke tek döğüş vardır, cesaretin varsa bekle geliyorum!”, diye haykırarak üzerine hamle yapınca, bu kriminal serseri, panik halinde kaçıp toz olmuştu... Daha sonra başka şeyler de oldu... Geleceğim...

 

Bir de hemen belirteyim... Arkadaşın yazdığı gibi Fen Fakültesi’ne saldırı iki gün önce olmadı. Zaten onların hedefi de -gece vakti bomboş olan- Fen Fakültesi değildi. Onlar, Beşevler’de bulunan yüksek öğretmen okulu öğrenci yurduna saldırmak amacıyla toplanmışlardı. Onları, gece vakti tamamen boş olan ve hedeflerinde olmayan Fen Fakiltesi’ne ben çekmiştim. Fen Fakültesi’nin ana giriş kapısı önünde geceyarısı yaşanmış olan olay, SBF (Mülkiye) yurdu baskınından hemen önceki gece gerçekleşmişti. Fen Fakültesi girişinde yaşanmış olanlardan yaklaşık 15- 16 (onbeş- onaltı), geceyarısından 14- 15 (ondört- onbaş) saat kadar sonra faşistler SBF yurduna saldırmışlardı. Aslında, SBF yurdu da onların hedefleri arasında olan bir yer değildi ama, faşistleri oraya planlı olarak ben çekmiştim... Fen Fakültesi’nin önünde de aynı serseri, Yılmaz Yalçıner, yine beni istemişti. Bu serseri oradakilere liderlik ettiğimi nasıl biliyordu?, derseniz... Geleceğim... Geceyarısı, muhtemelen 12:00 veya 01:00 sularında polis Fen Fakültesi’nin önüne gelmişti. Faşistler, oradan polis korumasında ayrılmışlardı... Anlaşılan, arkadaşın kitabında aktarılan olayları, arkadaş veya ona bunları anlatmış olan kişi, herşeyi kafasında karıştırmış. Yaşanmış olanları birbirlerine karıştırarak nakleden kişi, muhtemelen, Fen Fakültesi önünde olan -polisin gelmesi gibi- bazı olayları, SBF’de yaşanmış gibi anlatmış. Çok çok daha önce, Aybar’ın SBF’deki konferansı sırasında yaşanan olaylar sırasında, dayak yiyip dışarıya kaçan “komünizm ile mücadele dernekleri”nin serserileri, dışarıdan kısa birsüre okulu taşlamışlardı. Benzer birçok olay oldu, tüm bunlar kafalarda karışmış olabilir... 

 

Bir başka arkadaş da, aynı olayla ilgili olarak, benim için, “Uludağ Sözlük” adlı bir sayfada, şunları yazmış: “1968 sbf'nin devrimci ogrencilerinden.gozu pek,atak bir genc.yurt baskinindan kulaklarda kalan haykirisi: "cesaretiniz varsa teke tek gelin!"”(bak: https://www.uludagsozluk.com/k/yusuf-k%C3%BCpeli/). Bu anlatı da eksik şüphesiz. Faşistlerin başı konumundaki kavgaya katılmamış sahte “türkçü” düzenbaz, daha önce de kısaca sözetmiş olduğum gibi, faşistler dağılıp kaçtıktan sonra, dışarıda, yanında iki tanıdıkla, yüzünü SBF öğrenci yurduna dönerek, “Benim sizlerle sorunum yok; siz bize Yusuf Küpeli’yi verin, gidelim!”, diye bağırmıştı. Ben bu çağrıyı duyunca, ilk katın balkonundan, “Ben buradayım; sen saf Türk olduğunu iddia ediyorsun; türklüğün yasasında teke tek döğüş vardır; beni istiyorsan geliyorum; cesaretin varsa çık karşıma!”, diye haykırarak fırlamıştım. “Türk” rolü oynayan sözkonusu sahtekar da, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp bir anda yokolmuş, hızla oradan kaçmıştı. Anlaşılan, “Uludağ Sözlük” adlı sayfada yazan arkadaşın hafızasında da, “teke tek döğüş” çağrısı biraz bozularak ve eksik biçimde kalmış... 

 

İşin aslıi o “türkçü” rolündeki sahtekar, “Yusuf Küpeli’yi bize verin!”, derken de boş konuşmakta, blöf yapmaktaydı. Çünkü, yurda saldırmış olanlar çoktan panik halinde dağılmışlardı. O kişinin “biz” diye kastettiklerinden ortada kimse kalmamıştı. “Geliyorum, cesaretin varsa çık karşıma” diyerek aşağıya, o kişiye doğru hamle yapmamın ardında, O sahte “türkçü” kriminal serseri de hızla kaçacak, toz olacaktı... Bu olayınn ayrıntıları, başı ve devamı vardır... Geleceğim...        

 

Olaylar, aşağıda anlatacağım gibi geliştiler ve sonlandılar...

 

Olayın tam günü aklımda olmasa da, daha önce yazmış olduğum gibi, 1968 yılının son haftası içinde idik. Hava çoktan kararmıştı ve ben, SBF öğrenci yurdunun giriş yerinde, antre de, o uzun ve geniş boş alanda, adını ve soyadını vermek istemediğim Kıbrıslı güzel bir kızla sohbet etmekte idim. Kara Harb Okulu’ndan tanıdığım Zeki adlı kişi de bize katılmıştı. Belli kişiler tarafından kimliği anlaşılacak olsada, herkes tarafından tanınmaması, teşhir olmaması için soyadını yazmadığım uzun boylu Zeki, düşünsel olarak Kürtlükle alakası kalmamış, Türkleşmiş Patnos’lu bir Kürt idi. Zeki, eski Roma askeri ateşesi Dündar Seyhan’ın torpilli oğlu tarafından Harbiye’de örgütlenmişti. Yine adını vermek istemediğim Dündar Seyhan’ın oğlu, Kara Harb Okulu’na sivil liseden, bizler Menteş’de askeri kampta iken torpilli olarak gelmişti. Bizlerden biraz daha yaşlı olan bu öğrenci, Zeki ile birlikte başka bazı öğrencileri, taşralı olan bazı öğrencileri de örgütlemişti. Onlarla bilemediğim özel ilişkiler geliştirmişti... Başarısız Talat Aydemir darbesi ile de adı anılmış olan Dündar Seyhan’ın askeri istihbarattan olduğunu, veya bir dönem askeri istihbarat için çalışmış olduğunu anlamak için keramet sahibi olmaya gerek yoktu...

 

Erzincan Askeri Lisesi’nden gelen Zeki ile Seyhan’ın oğlu okadar yakınlaşmışlardı ki, Zeki artık kurmay albay emeklisi Dündar Seyhan’ın evinde yaşamaktaydı ve duyduğuma göre O’nun kızı ile de evlenecekti... Benim Ortadoğu Teknik Üniversitesi’den SBF’ye nakil yapmamı da Zeki sağlamış, dilekçemi o hazırlayıp vermişti... Daha önce başka bir metinde anlatmış olduğum 1968 yılındaki SBF işgali sırasında, işgali bitirmemize neden olan yalan-yanlış bilgileri de Zeki getirmişti... Zeki, bana, “gizli silah depoları olan” bir örgütlenmeden sözetmiş ve bunların camilerde kılınacak namazların ardından cemaatı -içinde SBF’nin de olduğu- belli yerlere yönlendireceklerini, katliam olacağını ciddi ciddi anlatmıştı. Ben de, Zeki’nin vermiş olduğu bilgileri, o sırada SBF Fikir Kulübü yöneticileri olan Muharrem’e ve Nuri’ye nakledince, işgalin bitirilmes, kararı alınmıştı... (bak: Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar  http://www.sinbad.nu/sirkesinek.htm ; 2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa http://www.sinbad.nu/sirkesinek1.htm ) İleride, Zeki’nin sözünü ettiği örgütlenmenin, “kontra-gerilla” örgütlenmesi olduğunu anlayacaktım... Zeki’den bukadar söz etmemin nedeni, daha sonra yaşanacak olanlar içinde de adının geçecek olması ile ilgilidir...

 

Sekiz katlı olan SBF öğrenci yurdunun girişinde, yaklaşık 40- 50 metre uzunluğunda, yine yaklaşık 20 metre kadar genişliğinde boş bir antre, uzun ve geniş bir giriş alanı vardı. Bu uzun ve geniş antrenin üstü, eninin yarısındana biraz fazlaya dek, ikinci katın zemini ile kapalıydı. Alttaki antrenin eninin yarısından biraz fazlasını örtecek biçimde boydan boya uzanan ikinci katın zemininin üçte ikisi derinliğindeki kısmı, “akvaryum” adını alan çalışma, okuma yeri idi. İçinde masalar ve sandalyeler olan bu uzun “akvaryum”un aşağıdaki antreye dönük tarafı, öğrencilerin gidip-geldikleri koridora bakan tarafı, boydan boya camla kaplıydı. Bu camla kaplı yerin dışındaki koridordan geçenler, içeriyi rahatça görebilirlerdi. Bu nedenle, dışarıdan içi rahatça görülebildiği için, buraya, “akvaryum” deniliyor olmalıydı. “Akvaryum”un dışında birkaç metre derinliğinde bir yürüme yolu, koridor vardı ve bu koridorun korkuluklarla örtülmüş kıyısı, aşağıya, ilk giriş alanına, uzun ve geniş antreye bakmaktaydı. Sözkonusu yaklaşık 40- 50 metre uzunluktaki geniş antrenin okula, SBF’ye bakan kısmı, boydanboya camla kaplıydı. Diğer tarafı ise kapalıydı, duvardı...

 

“Akvaryum”un önündeki dar koridordan yürününce, bir tarafta öğrencilerin kaldıkları katlara çıkan merdivenlere ve asansöre, diğer tarafta ise kantine ve restorana ulaşılırdı. “Merdivenlere” diye çoğul olarak yazdım; çünkü, merdivenlerin ilki erkek tarafına, diğeri ise kız tarafına çıkmaktaydı. Bu iki merdivenin arasında ise, sadece erkek tarafına çıkan asansör vardı... Yurdun sadece erkek tarafına çıkan asansörün hemen yanındaki diğerlerine göre daha dar merdivenden aşağıya, o uzun ve geniş antreye, antrenin giriş kapısının iki- üç metre kadar yakınına inilirdi. Sözkonusu kapının hemen sağındaki duvar boyunca beş-altı adım atılınca, bir tuvalete ulaşılırdı. “Güvercin” soyadlı veya lakablı uzun boylu bir şapşal, birgün, bu tuvaletten donu ile çıkıp herkesi güldürmüştü. Meğerse O, işini görürken pantolonunu çıkartıp asıyormuş. Sözkonusu tip, o gün, işi bitince, pantolonu giymeyi unutmuş... “Güvercin”, SBF öğrencisi değildi, Gazi Eğitim’den idi ama, genellikle SBF yurdunda takılırdı...

 

Giriş alanının, uzun ve geniş antrenin sonu, sekiz-on basamakla bitiyordu. Bu basamaklardan çıkınca, önce, pek büyük olmayan bir platforma gelinirdi. Bu platformun solunda, binanın “L” harfinin dili gibi sola uzanmış bölümünde, oldukça büyük bir restoran vardı. Restoranın altındaki bodrum, zaman zaman tiyatro salonu olarak kullanılmaktaydı...  Aynı platformun sağ tarafında bulunan üç- dört basamaktan çıkınca, sol tarafta, onbeş kadar kare şeklinde masası olan bir kantine ulaşılırdı. Kantindeki eşit dört kenarlı masaların herbirine ancak dört sandalye konabilirdi. Yine aynı yerden sağa dönünce, “akvaryum”un önünden geçen koridora, yürüme yoluna gelinirdi. Bu yol, merdivenlere ve asansöre dek uzanırdı...

 

Öğrencilerin kaldıkları katlar altı tane idi. Yani, sekiz katın altı tanesinde sekizer ve üçer yataklı öğrenci odaları bulunmaktaydı. Cebeci’ye, okul tarafına bakan odalar, genellikle üç yataklı ufak odalardı ve bunların birer küçük balkonları vardı. Arkaya, “Köpekköy” denen gecekondulara bakan odalar, genellikle sekiz yataklı idiler... Derme-çatma tek katlı binalardan oluşan, çıplak ayaklı çocukların koşuşturduğu dar sokaklarında kirli artık sular akan, tüm alt yapı hizmetlerinde yoksun bu gecekondular, modern apartmanların kıyısındaki 30- 40 derece kadar eğimli bir tepenin üstüne yerleşmişti... Asansörün olduğu yerin ötesinde, öğrenci yurdunun dörtte biri kadar bir bölümü kaplayan alanda, kız öğrencilere ait odalar vardı. Asansör sadece erkek öğrencilerin kaldıkları bölüme çıkmaktaydı. Kızlar ile erkeklerin kalmakta oldukları yerler kesinlikle ayrı idi; ne erkekler kız tarafına ve ne de kızlar erkek tarafına çıkabilirlerdi... İleride lazım olacakları için bu bilgileri nakletmekteyim...

 

Sözkonusu asansörün hemen yanında, kızların odalarına çıkan merdiven bulunmaktaydı. Bu merdivenin tam karşısında, küçük bir masanın gerisinde, sandalyesinde oturan Selami vardı. Günde iki- üç paket sigara içen, kırk yaş civarında olan, ya da daha genç olduğu halde yaşlı gösteren orta boylu, esmer, sessiz Selami, kızların bekçisi idi. Bekar olan Selami’nin “Bend Deresi” denen yerde, Ankara genelevinde dostu olduğu söylenmekteydi... Kızlar arada, yukarıdan, “Selami” diye cırtlak bir sesle bağırırlar, ondan birşeyler isterlerdi. Oğlanlar da, bu kız sesini taklit ederek Selami’yi kızdırırlardı... Selami iyi bir bekçi idi, kız tarafına herhangi bir erkeğin çıkmasına kesinlikle izin vermezdi...

 

Birgün, bu yurda, bir festivale katılacak kızlı-erkekli Sovyet gurubu gelmişti. Uzun boylu, iri-kıyım ve çok güçlü gözüken 30 yaşın üzerindeki bir Sovyet kadını kızlar tarafının merdivenlerine tırmanırken, 19- 20 yaşlarında adaleli bir oğlan da yardım için onu izlemekteydi. Sözkonusu adaleli oğlan, kadının ağır iki valizini taşımaktaydı. Oğlan, elinde ağır valizlerle Rus kadının arkasından kızların katına çıkmak için merdivenlere yürüyünce, Selami devreye girecek, kartal gibi atılacaktı... Selami, birden, fırlayıp, “hop hop” diye bağırarak, kadının bağullarını taşıyan oğlanı engelleyecekti. Rus kadın ve kadının yardımcısı konumundaki oğlan, şaşırmışlardı. Sovyet vatandaşları, diğer batılılar gibi kız-erkek ayrımından habersizlerdi... O sırada orada bulunan erkek öğrenciler, gırgır geçerek, Selami’ye, “Ayıp oluyor Selami, bırak gitsinler!”, diye bağırmaya başlayacaklardı. Selami, öğrencilere dönüp, “Ne gitmesi, görmüyormusunuz, ayı gibi karı, bağullarını kendi taşısın!”, diye yanıt verecekti. Bu yanıtı duyan Sovyet vatandaşı Rus kadın, Selami’ye dönüp, çok güzel bir türkçe ile, “Utanmıyormusun sen böyle konuşmaya!”, diye bağırınca, Selami ne yapacağını şaşıracaktı. Rus kadının türkçe bilebileceği kimsenin aklına gelmemişti. Kıpkırmızı olan Selami, kadına ve yardımcısına yol vermek zorunda kalacaktı... Selami’nin bu yasağını iki kez de ben delecektim ama, bu olayların cinsellikle bir alakaları olmadığından emin olabilirsiniz... Geleceğim...

 

Evet, 1968 yılının son haftasıydı, hava çoktan kararmıştı. Kıbrıslı kız, Zeki ve ben, öğrenci yurdunun sözkonusu uzun ve geniş antresinin, giriş boşluğunun camla kaplı tarafına çektiğimiz sandalyelere oturmuş, sohbet ediyorduk. Birden, tanımadığım uzun boylu bir oğlan, telaşla gelip, heyecenlı heyecanlı konuşmaya başlayacaktı. Oğlan, bana, faşistlerin Beşevler’deki öğrenci yurdunu basmak için toplandıklarını, yardıma ihtiyaçları olduğunu anlatmaktaydı. Fen Fakültesi ve İktisadi Ticari İlimler Akademisi, aynı bölgedeydi... Oğlana, “Tamam, biz Fen Fakültesi’nin oraya gidiyoruz, sen başkalarını ve Ziraat Fakültesi’ndeki ilerici öğrencileri de olaydan haberdar et!”, diyecek ve yola düzülecektim. Ben ayağa kalkıp harekete geçince, Zeki’de benimle gelmek zorunda kalacaktı...

 

Yerin üstünde iki katı ve altta da bir zemin katı olan Fen Fakültesi’nin ana giriş kapısının önünde iki- üç metre derinliğinde, 6- 7 metre eninde bir platform vardı. Bu platforma yerden 8- 10 basamakla çıkılıp inilmekte idi. Demir çerçeveli geniş ve yüksek ana giriş kapısı, camla kaplı idi... Sözkonusu kapının önündeki platform da, 20- 25 kadar ilerici genç birikmişti. Bunların çoğu Ziraat Fakültesi öğrencisi idiler. İlerici gençlerin araında, tanımadığım üç- beş SBF öğrencisi de vardı. Gelmiş olanları asker gibi sıraya dizecek ve iki genci keşif yapmaları, faşistlerin tam yerlerini ve sayılarını tesbit etmeleri için yollayacaktım...

 

Keşif için yollamış olduklarım, faşistlerin birkaçyüz metre ileride, çukurluk bir alanda toplanmış olduklarını ve sayılarının yüze yakın olduğunu bildireceklerdi... Düşünecektim; gecenin karanlığında bütün ölçüler olduklarından büyük gözükürlerdi. Özellikle kırsal kesimden gelmiş, cin-peri masalları ile büyümüş insanlar, karanlıktan korkarlar, gecenin karanlığında büyüyen korkuları ile kolayca hallusinosyonlar görebilirlerdi (hallucination, gerçekte varolmayan nesneler ve olaylar hissetmek, gördüğünü sanmak). Kore savaşlarında bulunmuş bir yarbay, birgün derse girmiş ve savaşla ilgili bazı anılarını anlatmıştı. Aslında, o yıllarlda, Kara Harb Okulu’nda kore savaşları ders olarak okutulmuyordu ama, yarbayın anıları ilginç bir istisna olmuştu... ABD talimatnamelerine göre eğitilen Türk ordusu mensuplarına, gece harekatlarında büyük bir sessizliğin gerektiği anlatılır ve bu yönde tatbikatlar yaptırılırdı. Sözkonusu yarbayın anlattığına göre ise, Çinliler, gecenin zifiri karanlığında, teneke çalarak ve büyük gürültüler çıkartarak saldırmakta imişler. Bu gürültüler hem saldıranların gücünün abartılmasına ve hem de savunma durumunda olan -çoğu kırsal kesimden- Türk askerlerinin ürkmelerine, morallerinin bozulmasına neden olmakta imiş... Aklımdaki bu bilgilerle, Fen Fakültesi’nin önündeki platform da toplanmış olan çoğu iri-yarı ilerici öğrencilere, “Büyük gürültüler çıkartarak, nağralar atarak bir kama gibi faşistlerin arasına dalalım ve onları dağıtalım!”, diyecektim. Düşünceme göre, sayımız, onlara, olduğundan çok daha büyük gözükecekti... Oradakilerin aklı tam buna yatmıştıki, Zeki, “Olamaz, kesinlikle olmaz, bu intehar olur!”, diye fırlayacak ve oradakileri korkutacaktı. Bunun üzerine, olduğumuz yerde öylece eylemsiz kala kalacaktık... (Şüphesiz, keşif ve sızma operasyonlarında sessizlik esastır ama, gerçek bir gece saldırısı sırasında gürültü, hem saldırıya uğrayanın moralini bozar ve hem de saldıranın cesaretini arttırır. Son zamanlarda okumuş olduğum Konstantinopolis (İstanbul) kuşatması ile ilgili bilgilere göre de, Osmanlı ordusu, surlara yönelik büyük saldırılardan önce, gece boyunca yüksek tonda gürültüler çıkartmakta imiş...)

 

Eylemsiz kalınca, çevrede neler olduğunu gözlerimle görebilmek için, “dur yapma”, demelerine karşın, orayı terkedip, biraz ilerideki İktisadi Ticari İlimle Akademisi’nin kantinine girecektim. İçeride hiç tanımadığım ve görünüşleri bana garip gelen birtakım tipler oturmaktaydı. Onlar, şüpheli bakışlarla beni izleyeceklerdi. O sırada, önceden tanımadığım SBF’den genç bir oğlan da, yalnız kalmayayım diye yanıma gelmişti. O gençle birlikte dışarıda biraz yürüyünce, yanımdaki gencin tanıdığı zayıf, soluk benizli bir oğlanla karşılaşacaktık. Bu karşılaştığımız oğlan, meğerse, saldırı için gelmiş faşistlerden imiş ve yanımdaki genç gibi SBF’de okumaktaymış. Yanımdaki genç, karşılaştığımız kişinin SBF öğrencisi olduğunu söyleyince, bu soluk benizli zayıf genci durdurup konuşmaya başlayacaktım. O’na, “Yaptıklarının yanlış olduğunu, bu işlerin milliyetçilik olmadığını, bu hatalı tavırları ile ABD emperyalizmine hizmet ettiklerini vs.”, anlatmaya çalışacaktım. Çocuk tam etkim altına girmeye başlamıştıki, birden, yanımızda, uzun boyu ve toplu gövdesi ile genç irisi, sivilceli yüzlü bir başka oğlan belirecekti. Yeni gelen genç irisi, diğerinin, beni dinlemekte olanın üssü havalarda, otoriter bir tavırla, “Ne oluyor burada?, dinleme onu!”, diye bağıracaktı. Bunun üzerine ben, “Dur konuşalım; sen de dinle!”, diyecektim. Bunun üzerine bana dönen genç irisi, kaba bir güneyli aksanı ile, “Biz buraya konuşmaya değil, ölmeye öldürmeye geldik!”, diye efelenecekti. Bunun üzerine ben, “Peki, öyle olsun.”, diyerek orayı terkedip Fen Fakültesi’ne dönecektim...

 

Bizimkiler, fakültenin içine girip dağılmışlardı... Öğrenci yurduna saldırmak amacıyla gelmiş olanlar, bizim yerimizi biliyorlardı artık... “Biz ölmeye, öldürmeye geldik!”, diye efelenen genç irisini, daha sonra, SBF yurduna baskın için gelenlerin başında gözükecekti. Bu genç irisinin Tarsuslu olduğunu öğrenecektim... “Bir Zamanlar Mülkiye” adlı kitaptaki bilgiye göre, aynızamanda Mülkiye öğrencisi olan sözkonusu genç irisinin adı, Aytekin Yıldırım imiş... SBF baskınında çavuş rolündeki bu “ölmeye öldürmeye gelmiş” kişi, en önde kaçanlardan olacaktı. İleride O’nu tek başına iken yakalayacaktım... Geleceğim...

 

Dağılanları tekrar toplayacak ve aralarından iki kişiyi nöbetçi olarak fakültenin dışına yollayacaktım. Saldırı için gelenler olursa, bu dışarıya yollamış olduklarım, hızla gelip bizleri uyaracaklardı. Fakat birsüre sonra onların işlerini yapmadıklarını anlayacaktım... Gurubumuzda askeri disipli anlayışı yoktu... “Nasıl olsa nöbetçiler var ve diğerleri de girişte bekliyorlar”, düşüncesiyle, fakülte binasını keşfe çıkacaktım. Zemin katına inince, bir koridor boyunca yanyana dizilmiş, yaklaşık 50- 60 cm eninde, 100- 120 cm yüksekliğinde çelik dolaplarla karşılaşacaktım. Bazı yerlerde, dolapların arasında, bir dolap eninde boşluklar vardı... Etrafa bakınırken, birden karşımda, dört-beş faşist genç peydahlanacaktı. Kendimi hızla iki çelik dolabın arasındaki dar boşluğa atacaktım... Anlaşılan, onlar da keşif için bir tim yollamışlardı ve bizim nöbetçiler işlerini yapmamışlardı. Fen Fakültesi’nin girişinde durmaları gerekenler de dağılıp dalga geçtikleri için, faşistlerin keşif timi zemin kata kadar inmişti...

 

Gelenlerin başında, beyaz tenli, kumral, ince, 1.75 boyların bir oğlan vardı. Sözkonusu kişi, gizlemeye çalıştığı hileli bakışları ile, ve yumuşattığı ses tonuyla bana, “gel de konuşalım”, diyecekti. Faşistler o iki dolabın arasına giremezlerdi. Bu nedenle faşistler, beni oradan çıkartıp haklamayı düşünmüşlerdi... Birden, olabildiği kadar yüksek sesle bir nağra atıp, elimdeki zincirle, beni çağıranın üzerine saldıracaktım. Sesimi duyan diğerleri de aşağıya inince, gelenler kaçmak zorunda kalacaklardı. Aralarından birisini, esmer uzun boylu bir oğlanı yakalayıp tutsak alacaktık. Bu oğlan başından hafifçe yaralanmıştı. Oğlanın yaralarını ben tımar edecektim ve O’na “korkmamasını, birşey olmayacağını”, söyleyecektim. Güvenlik gerekçesi ile oğlanın ellerini bağlayacak ve O’nu odalardan birinde bırakacaktık... Bana, “gel konuşalım” diyen kumral gencin Samsunlu olduğunu ileride öğrenecek ve O’nu Cebeci dolmuşunda tesadüfen yakalayacaktım...

 

Yukarıda anlatmış olduğum olaydan yaklaşık yarım saat kadar sonra, faşistlerin ulumaları işitilecekti. Ana giriş kapısının önündeki platforma çıkınca, aşağıdaki toprak zeminde onları görecektik. Faşistler, öğrenci yurduna saldırmayı bırakıp, doğrudan bize yönelmişlerdi... Sayıları yüze yaklaşan faşistler, saldırıya hazırlanan vahşi hayvanlar gibi öne doğru eğilip kamburlaşmışlar ve ellerinde sopalarla bir hilal şeklini almışlarıdı. Bunlar, basbayağı kurtlar gibi ulumaktaydılar. Anlaşılan bu uluma, kullanmakta oldukları kurt sembolü ile uyumlu uluma sesi, kendi korkularını bastırmaları ve karşılarındakileri korkutmaları için onlara öğretilmişti... Aslında, ortaçağ ile ilgili bir filminin çekilmekte olduğu sette yaşanabilecek tüm bu manzara, özünde, sonderece absurd (saçma, yersiz, akla aykırı) idi. Uzaydaki iletişim ve casusluk satalitlerinin ve geceyi aydınlatan elektrik lambalarının altında bir ortaçağ filmi çekiyorduk sanki. Buna karşın, yaşanmakta olanlar bir ortaçağ filminin sahnesi değil, tamamen gerçekti... Yüksek sesle “hücum!”, diye bağırıp, merdivenlerden aşağıya atılacaktım. Sanıyordum ki, herkes peşimde saldırıya katılmıştı...

 

Bütün gücümle vurmaya başlamıştım. Vur vur bitmiyordu ve birsüre sonra hareket edemez hale geldiğimi hissedecektim. Kafamdan, trampetler çalıyormuş gibi sesler gelmeye başlamıştı. Kafamın içinde, tak tak tak taka tak tak diye sesler duymaktaydım. Sarılmış olduğumu ve çevremdeki herkesin kafama darbeler indirmeye çalıştığını anlayacaktım. Duyduklarım, kafama inen sopaların çıkarttığı seslerdi. Hepsi birden aynı anda vurmaya çalıştıkları için, öldürücü veya yıkıcı bir darbe gelmiyordu. Bu arada, “kaç kaç” diye sesler duyacaktım. Silkinip kafamı döndürünce, fakültenin aralanmış giriş kapısının gerisindeki Zeki’nin kaç kaç diye bağırarak beni çağırdığını görecektim. İşte ozaman, tek başıma saldırmış olduğumu anlayacaktım... Yeniden silkinip faşistlerin ellerinden kurtulacak ve merdivenlere hamle yapıp hızla kapıya ulaşacaktım. Kendi gayretim ve gücüm olmasa, kimsenin yardıma geleceği yoktu. İçeriye ancak dalabilecektim...

 

İçeride, karanlıkta, iki elim yanaklarımda duvara yaslanıp birkaç dakika öyle kalacaktım. Kafamdan ılık ılık birşeyler gelmekteydi. Birsüre sonra, kafamdan ılık ılık gelenin kan olduğunu anlayacaktım ama, umursamıyacaktım... Şaşkınlıkla, ışıklar söndürülmüş olduğunu ve ortalıkta kimse gözükmediğini farkedecektim... Dışarıdakiler, içeriye girmeye korkmuşlardı. Yoksa, rahatlıkla girebilirlerdi... Zaten onlar, ben silkinince de ürküntüyle geriye kaçmışlardı ve bu şekilde kurtulabilmiştim...

 

Birden, bizimkilerin, ışıkları korkudan kapatmış olduklarını anlayacaktım. Küçük çocukların korkunca yorganın altına, karanlığa saklanarak kurtulacaklarını sanmalarına benzeyen akıl dışı ilkel bir duygu olmalıydı bu. Şimdi burada yazamayacağım çok ağır küfürler ederek ortaya çıkmalarını ve elektrikleri yakmalarını haykıracaktım. Bağırmalarımın ardından, oradaki herkes, yeniden, yavaş yavaş, giriş kapısının arkasındaki avluda toplanacaktı. Artık ışıklar da yeniden yakılmı8ştı. Toplananlar arasında Zeki yoktu. Zeki’yi sorunca, kaçmış olduğunu söyleyeceklerdi... Birsüre sonra, Zeki’nin, kaçarken faşistlere bilgi verdiğini, “içeridekilerin başında benim bulunduğumu, benim onları örgütlediğimi”, anlatmış olduğunu öğrenecektim...

 

Cesaretlerini arttırmak amacıyla, içeridekilere, okulun yangın hortumunu getirmelerini ve labaratuara girerek buldukları asit dolu şişeleri kapının önüne taşımalarını söyleyecektim. İçeridekiler, yeniden canlanmışlardı. Birileri koşup yangın hortumunu bulacak ve hortumu suyun geldiği yere monte edecekti. Birileri de ufak asit şişeleri getireceklerdi ama, bunların bir işe yarıyacakları yoktu. Yaşanan hareketlilik, bizimkilerin cesaretlerini yerine gelmişti... O arada birileri, okulun üst kattaki yönetim odasından, dışarıdaki değişik yerleri  aramış ve sarıldığımızı söylemişti. Bunun üzerine, birsüre sonra, dışarıda ilerici öğrenciler birikmiş olduklarını duyacaktık. Olayı duyan gelmişti ve ilerici öğrenciler bayağı da kalabalıklaşmışlardı. Gelenlerin faşistlere saldırılarını Hüseyin Ergün'ün engellemiş olduğunu sonradan duyacaktım...  

 

Zaman gecenin 01:00 sularına yaklaşmaktaydı... Birden, dışarıda, cam kapının önünde bir gurup faşist belirecekti. Gurubun başında, tanımadığım, kavga sırasında görmediğim, kavgada bulunmayan bir tip vardı. Bu tip, bizlere, içeridekilere dönerek, “Arkadaşlar, bizim sizlerle bir sorunumuz yok, siz bize Yusuf Küpeli’yi verin, çekip gidelim!”, diye bağıracaktı. Tanımadığım bu kişinin adımı bilmesi karşısında şaşırmıştım. Bu sırada, bizim gurubun içindeki orta boylu, kestane rengi saçları yer yer hafif kızıla çalan yakışıklı ve sağlıklı görünümlü bir oğlan, beni isteyen kişiye, “Ulan Yılmaz, seni okulda yakalayıp bilmem ne yapacağım!”, diye çok ağır küfürler savuracaktı. Büylece, beni isteyenin SBF öğrencisi Yılmaz adlı biri olduğunu anlamış olacaktım. Daha sonra, tam adının Yılmaz Yalçıner olduğunu öğreneceğim kişiye küfreden yakışıklı genç arkadaşın da SBF öğrencisi olduğunu öğrenecektim...  İçeride korku ve panik yaratmış olan Zeki, kaçarken, Yılmaz Yalçıner’e raporunu vermiş olduğu için, ilerici gençleri benim örgütlediğimi söylemiş olduğu için, Yılmaz Yalçıner beni istemekteydi...

 

Küfürleri yiyen Yılmaz Yalçıner, arkasına dönüp, gerisindeki iki kişyi öne sürecekti. Yımaz’ın önümüze koyduklarını görünce, şaşıracaktım... Bunlardan biri, esmer uzun boylu FKF başkanı Zülküf (soyadını yazmıyorum), adını vermek istemediğim diğeri ise, türkçe şiirler yazan İstanbul’dan hafif sarışın bir başka Kürt idi. Zülküf’ün içki masası arkadaşı olan bu ikincisi, anlaşılan, Zülküf’ün peşine takılıp gelmişti... Bizlere dönen Zülküf, anadili kürtçe olan çoğu kişiye özgü bir aksanla, kaba bir türkçeyle, “Siz Türkü Türke kırdırmaya utanmıyormusunuz, ayıp değilmi?!”, diye ders verircesine bağıracaktı. Şüphesiz çok düzgün, aksansız türkçe konuşan Kürtler’de vardır ama, Zülküf onlardan değildi. Kimbilir kaç nesildir katıksız kürt olan içkici Zülküf, bizlere, Türklük dersi veriyordu. Zülküf, bizlere saldırmakta olan faşistlerin safında, bizleri, “Türkü Türke kırdırmakla” suçlayıp kınıyordu. Ne diyeceğimizi şaşırmış, ağzımız açık öylece kala kalmıştık.

 

Zülküf, onların, bize saldıran faşistlerin arasına nasıl girmişti? Anlaşılan O, Zülküf, dışarıda birikmiş ilerici öğrencileri durduran Hüseyin Ergun ile birlikte olay yerine gelmişti. Yine anlaşılan, Zülküf’ün patronu konumundaki Hüseyin, O’nu, konuşması amacıyla faşistlerin yanına yollamıştı... Zaten ertesi gün, Hüseyin’in, faşistlerin başındaki kişi ile, Yılmaz Yalçıner ile arkadaş olduğunu öğrenecektim... Ben, dışarıdakilere, Zülküf’ün yanındaki faşistlere dönüp, “Burada, elimizde, sizlerden biri var, biz onu size verelim ve sizler de Zülküf’ü ve yanındakini bize verin!”, diye bağıracaktım. Teklifim kabul edilince, bağlı vaziyette odalardan birinde tutulan esmer genci çıkartıp dışarıya, faşistlere verecek ve Zülküf ile yanındakini de içeriye alacaktık... 

 

İçeriye almış olduğumuz Zülküf’e, “Ne yapmak istediğini, derdinin ne olduğunu, neden öyle konuştuğunu?”, soracaktık. Bu kez Zülküf, “Ne yapayım, bıcak dayamışlardı, başka çarem yoktu!”, diye bizlere yaltaklanacaktı. Şüphesiz O yalan söylemekteydi ama, bu olayı kafamıza kaydetmenin ötesinde O’na yapacak birşeyimiz yoktu... FKF’nin 23 Mart 1968 günü Cebeci’de, SBF’ye yakın bir düğün salonunda toplanmış olan kongresinde, Doğu Perinçek, Sadun Aren’in adayı olarak ve rakipsiz tek aday olarak FKF başkanlığına seçtirilmişti. Fakat, haftası dolmadan Perinçek’in asıl ilişkisinin Mihri Belli ve Doğan Avcıoğlu gibi milliyetçi ve darbeci çevrelerle olduğu anlaşılınca, başkanlığının sonu gelmişti. Örgütün tüzüğüne göre üç ayda bir toplanması gereken FKF genel yönetim kurulu, Perinçek’in seçilmiş olduğu kongreden üç ay sonra toplanmış ve Perinçek’i başkanlıktan indirmişti. Aynı genel yönetim kurulu, Perinçek’in yerine, Sadun Aren ve Hüseyin Ergun gibi kişilerin adamı gürünümündeki Zülküf’ü başkan seçmişti. Onlar, bu zaferlerini, aynı gece, karanlık bir sahtekarın sahibolduğu “Kalem” adlı meyhane de kafayı çekerek kutlamışlardı... “Solcu” etiketli sözkonusu sahtekarın, “Bak, şu masaya bir rakı gitti, sen onu iki olarak kaydedeceksin; işte ‘diyalektik’ budur; yavaş yavaş öğreneceksi!”, sözlerini hiç unutamıyorum. Herifin suratını dağıtmamak için işi kısa sürede bırakmıştım. Üç gün çalışmış olduğum halde, “ilk gün denemeydi”, diyerek bana iki günün parasını vermişti ve ben de olay olmasın diye ses etmemiştim...

 

Doğu Perinçek’i gençlik hareketi içinde önceden tanımıyorduk, Sadun Aren eliyle tepeden indirilmişti. Zülküf’ü de herhangi bir gençlik eyleminden anımsamıyordum ve O’da yine Sadun Aren eliyle tepeden indirilmişti. Örgüt, FKF, sanki TİP içindeki bir kliğin arka bahçesi gibiydi. Aynı nedenle FKF, kitlelere açılamıyor ve bir aile şirketi gibi küçücük haliyle ömrünü sürdürüyordu... Zülküf, ancak 1968 yılının Aralık sonuna dek, beş- altı ay kadar şeklen FKF başkanı olarak kalacaktı... FKF’yi devraldığımda, ne daktilosu kalmıştı ve ne de Mülkiyeliler Birliği’ne yakın biryerlerdeki lokalin kirası 4- 5 aydır ödenmişti. Sonradan düşününce anlayacaktım; lokal kirası ödenmediği halde ses eden yoktu; çünkü, orası dinleniyor olmalıydı. Herhalde, “iyi saatte olsunlar”, ev sahibini birşekilde ikna etmişlerdi...

 

Zaman gece yarısını geçmiş, artık yeni bir güne adım atmıştık. Fen Fakültesi önünde birikmiş faşistler, polis nezaretinde, oradan uzaklaştırılacaklardı. Bizler de, kalmakta olduğumuz yerlere dönecektik... SBF yurduna geldiğimde, zaman geceyarısını çoktan geçmişti. Birileri kafamdaki yarıkları tımar edecekti. Olayların gerilimi nedeniyle olmalı, uykum yoktu; kafam zehir gibi çalışmaktaydı; dipdiriydim. O gece hiç uyumayacak, gün doğana dek plan yapacaktım. Planıma göre, faşistleri SBF yurduna çekip ezecektim...

 

Sabah olunca, kimseye birşey söylemeden ve danışmadan, Giresun’un Espiye kazasından bir arkadaşımı yanıma alıp, okulda derneklerin panolarının olduğu yere gelecektim. İyi bir insan olan -adı bende gizli- arkadaşım, ne olacağını bile sormadan peşimden gelmişti... Arkadaşa, kenarda durup beni izlemesini ve gerek olmadıkça olacaklara müdahale etmemesini söyledim. Faşistlerin panolarının üzerine, kırmızı boya ile, “kahrolsun faşizm” yazdım ve panoyu yerinden indirip duvarın dibine koydum. Yakın bir yerde, kenarda beklemeye başladım. Birsüre sonra, tanımadığım -iri olmayan- iki genç oğlan geldi. Bunlar, panoyu yerden alıp tekrar eski yerine asmaya çalışırlarken müdahale ettim. Oğlanlara, “O panoyu yere koyun!”,  diyerek bir-iki tokat attım. Oğlanlara, “Şeflerinize söyleyin, gelsin onlar panoyu yerine assınlar!”, dedim. Korkan çocuklar, panoyu yere bırakıp oradan uzaklaştılar. Emindim, söylemiş olduklarım en kısa sürede faşist partinin merkezine ulaşacaktı...

 

Öğle yemeği servisi başlamıştı. Kışkırtacak bir-iki faşist daha bulma düşüncesi ile restorana girecektim. Ve hemen tanıdık bir yüz keşfedecektim... Bir- birbuçuk ay kadar önce Türkeş, SBF’de, restoran salonunda, 25- 30 kadar katılımcı öğrenciye bir konferans vermişti. Ben de meraktan sözkonusu toplantıya katılmış, Türkeş’in konuşmasını birsüre dinlemiştim. Kapıya nöbetçi olarak konmuş olan ufak-tefek şapşal, kendinden emin yürüyüşüme bakarak, beni şeflerinden biri zannetmiş olmalı ki, ben  içeriye girerken, hazrola geçip selama durmuştu. Komik bir durumdu ama, kendimi tutup yürümüştüm... İşte bu taşralı gariban çocuk, ilerideki masalardan birinde yemek yemekteydi... (“Gariban” diyorum ama, aynı çocuk eğer idari bölümü bitirip güç sahibi bir yerel yönetici olmuşsa eğer, kimbilir gücünü nasıl kullanmıştır?, kimbilir neler yapmıştır?)

 

Yaptığım işi zevkle yaptığımı söyleyemem; hatta, yapmış olduklarım nedeniyle üzülmüş olduğumu bile söyleyebilirim ama, onları kışkırtabilmek için bundan başka yapabilecek birşeyim yoktu... Doğrudan o ufak-tefek taşralı oğlanın masasına yürüyecektim. O’na, herkesin duyabileceği bir sesle, “Kalk ayağa!”, komutunu verecektim. Çocuk, şaşkın ve korkmuş bir vaziyette ayağa kalkacaktı. “Şimdi ulu bakalım!”, diye ikinci bir komut daha verecektim. Çünkü faşistler, Fen Fakültesi önünde basbayağı ulumuşlardı... Restorana -kovboy filmlerinde rastlanan cinsten- tam bir ölü sessizliği egemen olmuştu. Bar da başlayacak düello öncesi yaşanan sessizliğe benzer bir sessizlikti bu... Oğlan öylece donup kalmıştı. O’na, sessizlikte şaklayan iki tokat atıp, herkesin duyabileceği bir tonda, “şeflerini çağırmasını”, söyleyecektim... Hemen sonra, kantinde, bunlardan iki kişiyi daha bulup üzerlerine saldıracak, ağır ifadeler kullanacaktım. Birileri beni tutacaklardı...

 

Tüm bu yaptıklarımın ardından artık, faşistlerin, cezalandırma amacıyla SBF yurduna saldıracaklarından emindim... Hemen okuldaki güvenilir ilerici öğrencileri buldum ve onlara, “Yurdun basılacağını, kendileri gibi olan diğer arkadaşlarını da toplamalarını, Ziraat Fakiltesi’ne de haber verip yardım istemelerini ve sopalar hazırlamalarını”, söyleyecektim. Yaklaşık 25- 30 kişi toplanabilmişti ve neler olduğundan ve olacağından diğer öğrencilerin haberleri yoktu. Toplananlara, sopaları, o uzun geniş antrenin bitişinde merdivenlerle çıkılan platformun köşesine saklamalarını ve yirmi kadar militanın bu platform çecresinde kendilerini açık etmeden, bir kavgaya hazır olduklarını belli etmeden dolanmalarını söyleyecektim. Onlara, olacakları anlatacaktım... Gelenlerin antrenin derinliklerine dek girmelerine izin verecektik ve sözkonusu platforma çıkan merdivenlerin önüne gelmeleri ile birlikte, benim komutumla, aniden saldırıya geçecektik...

 

Toplanmış olan gurubu ikiye bölmüştüm; daha az sayıda olan parçayı, 8- 10 kişilik gurubu, “akvaryum”un önündeki koridora, aşağıdaki uzun antreyi yukarıdan gören koridora yerleştirmiştim. Başlarında Alaybey’in olduğu bu gurup, içeriye girip te o uzun ve geniş antrede ilerleyenlerin kafalarına yukarıdan ellerindeki nesneleri yağdıracaklar, faşistleri birşeşit “bombardımana” tutacaklardı. Sonra da aynı gurup, asansörün hemen yanındaki merdivenden aşağıya, giriş kapısının yakınına inerek saldırganların yolunu kesecek, kaçmalarını engelleyecekti. Saldırganları iç çamaşırları ile dışarıya yollamayı planlamıştım... Gelenlerin sayılarının bizimkinin en azından iki misli olacağı belli idi ama, o kapalı giriş alanında sayı çokluğu işe yaramazdı; böyle kapalı bir alanda o sayıdaki bir gurubun içinde yeralan herkesin döğüşebilmesi olanaksızdı. Dar alanda kalabalık gurup, istediği manevrayı yapamazdı... Tüm bunları düşünmüştüm... 

 

Karslı ünlü bir aileden gelen, çok ünlü bir dedesi olan Alaybey’in soyadını buraya yazmıyorum. Yaklaşık 1.90 m. boyu olan incecik esmer Alaybey’in yakışıklı biri olduğu söylenemezdi ama, O, sevimli ve zeki bir gençti. Ona, “İktidara gelirsem seni tipsizlikten en az altı ay içeriye attırtacağım(!)”, şakasını yapardım ve O’da buna kızmazdı... Alaybey, okula ilk geldiğinde, etrafına korku salmıştı. Bazı genç arkadaşlar gelip, heyecanla, “birisinin kendilerine silah gösterdiğini, tehlikeli bir tipe benzediğini”, anlatmışlardı. Bu tipi merak etmiştim. Sonunda, bana gösterilen çok uzun boylu esmer oğlana selam vermiş ve onunla sohbete başlamıştım. Sohbet sırasında O’na, silahını göstermesini rica etmiştim. Çıkartıp gösterdiği silah, toplu bir kapsül tabancasından başka birşey değildi. Çocuklar, bu zararsız aleti, gerçek bir tabanca sanmışlardı. Alaybey’de, arada, bu sahte silahı, -gerçek bir tabancaymış gibi- gösterip havasını atıyor, etrafına korku salıyordu... Popüler olmaktan hoşlanan Alaybey ile sonunda bayağı ahbab olacaktık. Bu uzun boylu ve uzun bacaklı oğlanın variz çorapları giydiğini farkeden olmayacaktı ama, ben farkedecektim. Öğrenciler arasında, O’nun hakkında, birsürü komik öykü anlatılmaktaydı. Onun hakkında, otobüsle Ankara Koleji’nin önünden geçerken, Kolej’in ilk bölümünde okuyan küçük çocukları gösterip, “bakın, küçük burjuvalar” demiş olduğu vs., gibisinden öyküler anlatılmaktaydı... Ailesi kaşar peyniri imaleden Alaybey, bana, bu peynirin nasıl yapıldığını ayrıntısı ile anlatacaktı ve bende bu anlatılanları merakla dinleyecektim...

 

Saldıracak olanların, durumu anlamak için, keşif amacıyla birilerini yollayacaklarını biliyordum. Bu nedenle, hazırlıklı olduğumuzun belli edilmemesi gerekmekteydi ve bunu başaracaktık. Faşistler, saldırmadan yarım saat kadar önce, keşif için iki genç oğlanı yollayacaklardı. Yurdun giriş bölümünde dolaşan, “akvaryum” denen yerin önünden geçen bu iki kişiyi kesinlikle tesbit edecektim. Keşfe gelenler, ne olduğunu anlamadan çekip gideceklerdi...

 

Okula doğru gelen yollara, saldırının gelmekte olduğunu önceden haber verecek gözcüler yerleştirmiştim... Hukuk Fakültesi’nin önünde beklemekte olan Alp Orçun, koşarak, nefes nefese gelip, saldırganların gelmekte olduklarını, yurda yaklaştıklarını heber verecekti... İstanbul’dan gelmiş olan Alp, orta boylu, hatta, Batılı ölçülere göre orta boyun biraz altında, topluca, sevimli bir arkadaştı. İyi bir arkadaş olan Alp’i, ileride, “Kanlı Pazar” (16 Şubat 1969) adlı olayın ardından, -mizampajı ve tüm yazıları dahil herşeyi tarafımdan hazırlanmış- “Bağımsız Türkiye” gazetesinin başına, Bekir’in matbaasında basılmakta olan önlü-arkalı A3 kağıdı büyüklükteki gazetenin basım işinin başına nöbetçi olarak bırakacaktım. Garibim gece ders çalışmış olduğu için, yorgunluktan sandalyesinde uykuya dalacak ve 60 bin basılması gereken gazetenin on bin kadarının bir paragrafı, ABD emperyalizminin tarihçesini özetleyen uzun metnin bir paragrafı hatalı, ters basılacaktı...

 

Gelecek olanları karşılamaya hazırdık... Dörderli sıralar yapmış vaziyette 50- 60 kadar faşist, uygun adım antreden içeriye girecekti. En ön sıranın başında, sağ tarafta, gelenlerin çavuşu rolünde genç irisi birisi yürümekteydi. Çavuş rolündeki, Fen Fakültesi önündeki olaylarla ilgili olarak tarifini yapmış olduğum ve orada bana “Biz buraya ölmeye, öldürmeye geldik!”, demiş olan yüzü sivilceli şişmanca ve bayağı iri tipten başkası değildi... Bir merasim kıtası havasında uygun adım yürüyen faşistlerin tempolu adımları, yurt binasında yankılanmaktaydı. Kendilerinden sonderece emin olmalıydılar ki, içeriye bir merasim kıtası havasında girmişlerdi...

 

Resmigeçit yapan bir askeri birlik havası veren faşist kıtanın başındaki genç irisi, yaklaşık 15- 16 saat kadar önce, Fen Fakültesi yakınlarında, bana, “Biz buraya ölmeye, öldürmeye geldik!”, demiş olan kişiden başkası değildi. “Birzamanlar Mülkiye” adlı kitapta yazıldığına göre, bu kişinin adı, Aytekin Yıldırım olmalıydı... Adının Yılmaz Yalçıner olduğunu öğrendiğim ve Fen Fakültesi’nin önünde beni istemiş olan sahte “türkçü”, saldırı kıtasının içinde gözükmüyordu. O, saldırı kıtasının “generali” olarak geride, dışarıda biryerlerde kalmış olmalıydı. Aynı kişi, Fen Fakültesi’nin önündeki saldırı sırasında da saldıranların arasında yoktu. Bu sahtekar, korkaklığını, “gurubun reisi olma, ‘önemli kişi olma’” maskesinin gerisine gizliyor olmalıydı...   

 

Ben, bir sandalye çekip, tek başıma, uzun ve geniş antrenin, o giriş alanının sonlarında, duvar dibinde biryere oturmuştum. Birşeyler taşıdığımın belli olmaması için, silah olarak belime bir zincir sarmıştım. Sözkonusu kitapta arkadaş ve başka sitelerde tanımadığım birileri, sanki sürekli “zincir taşıyormuşum” gibi, “belimde zincir taşıdığımı” yazmışlar. Bu tamamen hatalı bir anlatımdır. Bir gün önce elime geçmiş olan o zinciri, sadece o gün için yanıma alıp belime dolamıştım...

 

Bir merasim kıtası yürüyüşünde içeriye giren faşist birliğin düzgün tempolu adımları tüm yurtta yankılanmaktaydı. Faşist gurubun antrenin sonundaki merdivene dek gelmelerine izin vermem gerekiyordu, arkadaşlara böyle olacağını anlatmıştım. Fakat, gelen yürüyüş kolu merdivenlere 5- 6 metre kala, dayanamadım ve vahşi bir çığlık atarak yandan tek başıma faşistlerin üzerlerine saldırdım... “Bir Zamanlar Mülkiye” adlı kitapta arkadaş, bunu, “(...) Yusuf’un savaş nağrası ile saldırıya geçildi.”, biçiminde yazmış. Aslında bu vahşı çığlık, bilinçli bir “savaş nağrası” değil, kendiliğinden içimden gelen vahşi bir sesti. Belki de bu, binlerce yıl önceki vahşi atalarımızdan bizlere miras kalmış, bilinç altımıza yerleşmiş bir refleksti... Benim bu saldırımla birlikte, diğerleri de harekete geçip saldırılarını başlattılar. Yukarıdan da faşistlerin kafalarına birşeyler yağmaya başladı. Bu saldırımız, onlar için tam bir sürpriz olmuştu. Yurdun antresine kendinden emin ve uygun adımlarla girmiş olanlar, ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette, panik halinde kaçmaya başlayacaklar ve girdikleri kapıdan birbirlerini çiğneyerek kendilerini dışarıya zor atacaklardı... Alaybey onları arkadan çevirecek zamanı bulamayacaktı ve kanımca böylesi daha da iyi olmuştu. Yollarını kesecek olsak, belki de umutsuzlukla kavgayı sürdürebilirlerdi...

 

Faşistler kendilerini dışarıya attıkları an, hızla bir üst kata çıkacak, asansörün yanından, tüm yurt odalarından ve kantinden duyulabilecek ses tonuyla, “Bu kutsal yuvayı bastılar!”, diye bağırmaya başlayacaktım. İşin aslı, “kalıcı kutsal birşeyler olduğuna” inananlardan değildim ama, insanları etkileyebilmek için genel kanıyla uyumlu olarak bağırmam gerekmekteydi. SBF fanatiklerinin kafalarında Mülkiye, “kutsal bir yuva” idi... Ondan sonra, “(...) Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.”, diye bağırarak, Mülkiye marşının ilk iki kıtasını söylemeye başlayacaktım. Zaten daha fazlasını bilmiyordum. Beş yıl bulunduğum askeri okullarda da herhangi bir marşı bütünüyle ezberleyebilmiş değildim. Diğerleri marş söylerlerken, ben, arkalarda biryerlerde arada bir söylenene katılırdım. Zaten o berbat sesimle diğerlerine ciddi olarak uyum sağlamam olanaksızdı... “Bu kutsal yuvayı bastılar!”, diye bağırmam ve Mülkiye marşının ilk veya ikinci kıtasını yüksek sesle söylememle birlikte, öğrenci yurdunun kız ve erkek taraflarından öğrenciler, bir anda aşağıya, asansörün olduğu yere akın edeceklerdi. Yurdun heryanı Mülkiye marşı ile inlemeye başlayacaktı... Faşistlerin işleri işte asıl ozaman bitmişti...

 

Son anlattığım olayın ardından, neler olduğunu daha iyi anlayabilmek için, hızla bir üst kata, öğrencilerin kalmakta oldukları altı katın ilkine çıkacak, okul tarafına bakan üç yataklı bir odanın balkonuna dalacaktım... Aşağıda tek bir faşist bile kalmamıştı, hepsi dağılmışlardı. Okulun karşı tarafında, TİP’in ilçe merkezlerinden birisinin olduğu binanın üst katında, MHP’nin de ilçe merkezi vardı. Bir an için öğrencileri bu binaya yönlendirmeyi düşünsem de, bu fikirden kısa sürede vazgeçecektim. Onların’da karşılık olarak TİP merkezini basacaklarını düşünüp, böyle birşey örgütlemekten vazgeçecektim... Ben bunları düşünürken, aşağıda, tanıdık iki yüzün arasında, Yılmaz Yalçıner adlı sahte “türkçü”, miğdeden faşist belirecekti...

 

Saldırıya katılmış tüm faşistlerin buharlaşmış oldukları bir ortamda, saldırıya bizzat katılmamış olan Yılmaz Yalçıner, sanki bir yaptırım gücü kalmış gibi, yüzünü öğrenci yurduna doğru dönüp, “Arkadaşlar, bizim sizlerle bir sorunumuz yok, bize Yusuf Küpeli’yi verin, gidelim!”, diye bağıracaktı... Beni asıl şaşırtan, Yılmaz Yalçıner’in sağında ve solunda duran tanıdık iki yüz idi. Bunlardan biri, FKF’nin kuruluşunda en önemli rolü oynamış ve örgütün ilk başkanlığını yapmış olan Hüseyin Ergun, diğer ise Hüseyin’in yaveri rolündeki Attila Arsoy (Ayı Attila) idi. Sarışın genç irisi Ayı Attila, birsüre Mülkiye’de bulunmuştu. Ayı Attila, TİP üyesi şamatacı bir kişiydi... Yılmaz Yalçıner, sağında duran Hüseyin Ergun’un ve solunda duran Ayı Attila’nın ortasında, saldırı örgütlemiş olduğu SBF yurduna dönerek, “cezalandırmak amacıyla” beni, Yusuf Küpeli’yi istemekteydi. Manzara inanılacak gibi değildi ama, gerçekti...

 

“Komünist” geçinen, FKF’ye başkanlık yapmış olan, TİP’in yönetim kurulunda görev yapan Hüseyin Ergun, kendi örgütünden olan beni, TİP’te militanlık yaptığı bilinen beni, saldırgan bir faşistin yanında, bu faşistle birlikte kurban etmek istemekteydi... Vaktiyle, SBF Fikir Kulübü’nün 1964 yılı sonlarında yapılan kongresi sırasında, “komünist olduğunu” söylemiş olduğu için, Ayhan Başaran-Adem Yavuz ekibine karşı Hüseyin Ergun’u desteklemiş, O’na oy vermiştim. O günlerde Hüseyin ile birlikte olan İsmet Özel’de “komünist” rollerde idi... Sonuçta, Hüseyin Ergun ile aynı safta olduğumuzu sanmaktaydım ama, Hüseyin Ergun, şimdi, SBF yurduna saldırıyı örgütlemiş olan faşistle yanyana durmaktaydı. Hüseyin Ergun, benim kendilerine teslim edilmemi isteyen faşistin yanında, bu faşistle aynı safta olduğu imajını verecek biçimde durmakta idi. SBF yurduna ve daha önce de Yüksek Öğretmen Okulu yurduna saldırıyı örgütlemiş olan bir faşit, benim kendilerine teslim edilmemi isterken, Hüseyin Ergun bu faşistin yanında durmaktaydı... Hüseyin Ergun’un bu tavrının nasıl bir açıklaması olabilirdi? Geride bırakmış olduğumuz geceyarısında da, Hüseyin Ergun’un adamı rolündeki FKF “başkanı” Zülküf, aynı faşistin yanında, bizlere dönüp, kötü aksanlı türkçesiyle, “Türkü Türke kırdırmaya utanmıyormusunuz? Ayıp değilmi?” diyerek, Türklük dersi vermeye kalkışmıştı...

 

İleride, Hüseyin Ergun’a, “O faşistin, Yılmaz Yalçıner’in yanında ne aradığını?”, soracaktım. Ergun, bana, “Yılmaz Yalçıner’in mahalleden arkadaşı olduğunu”, söylemekle yetinecekti. Şüphesiz bu söylenen, Hüseyin Ergun’un sözkonusu tavrına açıklık getirmemekteydi... O’nun üstüne varmayacaktım. Zaten yollarımızın ayrılmış olduğu çoktan belliydi. Yıllar sonra, “komünist” Hüseyin Ergun’u, TV kanallarından birinde, sorulan bir soruya, övünerek, “iş hayatı boyunca özel teşebbüs şirketlerine yöneticilik yaptığı” yanıtını verirken izleyecektim. O’nun gözünde bayağı büyük bir kariyer olan -özel şirketlerde- müdürlük işinin kolay olduğu söylenemezdi şüphesiz. Hüseyin Ergun, işi ile ve kendisi ile gurur duyabilirdi şüphesiz ama, emeğini ucuza satarak geçinmek zorunda olanların, işçilerin, sosyalistlerin, komünistlerin Ergun ile gurur duyabilecekleri herhangi birşeyleri olduğunu sanmamaktayım...

 

“Arkadaşlar, bizim sizlerle bir sorunumuz yok, bize Yusuf Küpeli’yi verin, gidelim!”, haykırışı üzerine, durmakta olduğum balkondan, “Sen, saf Türk olduğun iddiasındasın; Türklüğün yasasında teke tek döğüş vardır; aşağıya geliyorum; beni istiyorsan çık karşıma!”, diye haykırıp, aşağıya doğru hamle yapacaktım. Çığlığım ve hamlem karşısında Yılmaz Yalçıner, bu sahte türkçü, bir anda toz olacak, oradan kaçıp kayıplara karışacaktı... Yılmaz Yalçıner adlı sahtekar ortalıktan kaybolduğu sırada, bir gurup öğrencinin, sözkonusu faşist örgütün panosunu, sabah vakti benim üzerine “kahrolsun faşizm” yazıp yerinden indirmiş olduğum panoyu yurdun önüne taşıdıklarını görecektim. Böyle birşey yapmalarını onlardan ben istememiştim. Anlaşılan artık gençler, faşist düşüncelere karşı kabaran nefretleri ile, neler yapılması gerektiğine kendileri karar vermekte idiler. Panoyu yurdun önündeki boşluğa getiren gençler, üzerine benzin veya daha başka bir yanıcı bir madde dökerek ateşe vereceklerdi. Bundan sonra okulda faşistlerin panoları olmayacaktı. Bu durumun nekadar sürmüş olduğunu bilemiyorum şüphesiz...

 

Anlatmış olduğum olaylar yaşanırken, sol tarafta, yurdun kızların kalmakta olduğu bölümünün birinci kat balkonlarının sonuncusunda, Hukuk Fakültesi’ne bakan en kıyıdaki balkonda, kızların martılar gibi çığlıklığlığa olduklarını farkedecektim. Kızlar, faşistlere karşıydılar, onları lanetlemekteydiler... Birden aklıma parlak bir fikir gelecekti... Dönüp, “Hey kızlar!”, diye bağıracaktım. Kızlar, sonderece ulvi (yüce) duygularla, önemli işler yapmaya hazır vaziyette dikkat kesileceklerdi. “Bakın kızlar, faşistler şimdi kaçtılar ama, tekrar gelebilirler. Kanımca yurt en iyi sizin oradan korunabilir. İzin verin, gelip orada bir araştırma yapalım!”, diyecektim. Şüphesiz bu söylediklerimin hepsi de gerçek dışıydı, uydurmaydı. Yapmakta olduğum, eğlenceli bir oyundan başka birşey değildi. Sadece, kızlar tarafına girmek, o tarafın nasıl bir yer olduğunu görmek istemiştim...

 

Epey zaman önce, bir geceyarısı, yaklaşık herkes uyurken, ben, “akvaryum” denen yerde birşeyler okumaktaydım ve bir ara dışarıya çıkmıştım. O sırada Serpil adında Antepli bir kız yurda giriş yapmıştı. Akıllı bir kız olan Serpil, SBF öğrencisi değildi ama, SBF yurdunda kalmaktaydı. Serpil, üç kızkardeşin en yaşlısı idi. Bu kızların hepsi de yüksek öğrenim gören akıllı kızlardı... Serpil’in rengi sapsarı idi, ayakta zor duruyordu, hasta olduğu belliydi. Serpil, bana dönüp, odasına çıkabilmek için yardım isteyecekti. Herzamanki yerinde oturmakta olan Selami’ye, “görüyorsun kız hasta, bırak ta odasına çıkartıp geleyim”, diyecektim. Selami anlayış gösterecek ve ben de kızı merdivenlerden çıkartıp ilk kattaki odasının kapısına kadar götürecek ve aşağıya dönecektim. Gecenin karanlığında, pek birşey görememiştim. Bu kez kızlar tarafını iyice görmek istiyordum...

 

“Oraya gelip durumu inceleyelim”, teklifimi ciddiye alan kızlar, bizi hemen buyur edeceklerdi. Onlar, önemli işler yapmanın heyecanı ve gururu içindeydiler... Balkondan balkona kızlarla konuştuğum sırada, yanımda, tanımadığım 6- 7 kadar genç öğrenci vardı. Hepsinin de benimle birlikte o tarafa gitmek istedikleri hissedilmekteydi ama, onlar bu düşüncelerini açıkça belli etmeye çekinmekteydiler. Kızlara ayıp olmasın diye, en yakışıklılarından dört oğlanı seçecektim. Onları yanıma alıp kız tarafının merdiveninin önüne gidecektim. Selami yine tetikteydi ve bizi durduracaktı. Kızlar, “ulvi görevleri”nin ciddiyeti içinde, yukarıdan, Selami’yi çok kötü biçimde haşlayacaklar ve önemli görevimiz için bize yol vermesini ondan isteyeceklerdi. Ne yapacağını şaşırmış olan Selami, yol verecekti ve beş oğlan kızlar tarafına çıkacaktık. Kızlar, bizi, balkonunda gözükmüş oldukları odaya, ilk katın en dibindeki sekiz yataklı odaya alacaklardı. Olayı ciddiye almakta olan çevremdeki oğlanlara, eğilip, “işin ciddi olmadığını, birşeyler yapıyormuş gibi gözükmelerini, beş dakika sonra burasını terkedeceğimizi”, fısıldayacaktım. Kenarda büyük bir ciddiyetle beklemekte olan kızlara da, “birtakım kötü niyetli tiplerin haberci rolünde içeriye girmeye kalkışabileceklerini, bunlara izin vermemelerini, kapıya, merdivenlerin önüne nöbetçi koymalarını”, söyleyecektim. Kızlar hemen organize olacaklardı... Birsüre sonra, “bir oğlanın beni aradığı, çok önemli bir haber getirdiği”, bilgisi gelecekti. Bu yakından tanıdığım okulun öğrencisi olmayan “haberci”nin, şair olmaya hevesli bu uyanık kişinin, “çok tehlikeli birisi” olduğunu kızlara söyleyecektim. Kızlar tarafından sert ifadelerle kovulan bu arkadaş, daha sonra, “hakkında kızlara ne dediğimi” israrla soracaktı...

 

Kızların bizi içine almış oldukları sekiz yataklı oda, sonderece düzgün yapılmış nevresimli yatakları ile pırıl pırıldı, tertemiz bir yerdi. Daha sonra bazı kızlar, bana, “aslında onlar sonderece pasaklıdırlar, odayı sizin için özel hazırlamışlar, gösteriş yapmışlar”, diyeceklerdi. Neyin doğru olduğu umrumda değildi; sonuçta kızlar tarafına girmiştik... Beş dakika kadar sonra, “işimiz bitti” diyerek odayı terkedecektik... Sözkonusu olayı yaşamış, kızlar tarafına benimle gelmiş olan o dört oğlanın ve odalarına bizi almış olan kızların, günümüzde ne durumda olduklarını, neler yapmakta olduklarını bilemem ama, artık emekli oldukları kesin bu kişilerin sözkonusu olayı unutmuş olduklarını sanmıyorum...

 

Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra, aynı gün, taraftarı birkaç kişi ile birlikte yurdun önüne Doğu Perinçek gelecekti. Faşistler tarafından istenmiş olduğumu duymuş olduğu anlaşılan Doğu Perinçek, bana, “çok dikkati çekmiş olduğumu, birsüre Ankara’dan ayrılmamın iyi olacağını, ertesi gün FKF’nin İstanbul’da kongresinin yapılacağını, beni örgütün genel yönetim kuruluna aday göstermek istediklerini”, söyleyecekti... Aslında benim kongreden falan haberim yoktu ve neler olduğu ile de ilgilenmiyordum...

 

TİP tarafından temsil edilen “sosyalist devrim” çizgisi ile Mihri Belli tarafından dillendirilen MDD (Milli Demokratik Devrim) adlı çizgi arasındaki ayrılık birsüredir başlamıştı ve bu gelişme gençlik hareketi içine de bir ölçüde yansımıştı. Doğu Perinçek, Mihri Belli ile beraberdi... Aynı yılın, yine 1968’in sonlarına doğru, Çengiz Çandar, yanıma gelip, “beni, çok önemli eski bir TKP’li ile tanıştıracağını”, söylemişti. Tanıştıracağı kişinin kimliğini sordumsa da, gizemli bir hava içinde daha fazla bilgi vermemişti. “TKP’li ve eski komünist” ifadesi ilgimi çekmiş ve tanışmayı kabul etmiştim. Böylece yaşadığı evde Mihri Belli ile tanışmıştım ama, bu kişi bende pek sıcak duygular uyandırmamıştı. Diğer yandan, bir tarafı ile Aren-Boran ve diğer tarafı ile Aybar kliği olarak bölünmüş olan TİP’e karşı da tüm güvenimi ve umudumu yitirmiştim. Özellikle klikçi Aren’e karşı güvensizdim ama, Ankara kongresi sırasında konuşmasını dinlemiş olduğum Aybar’da umutlarımı kırmıştı...

 

Kürsüden, “Hep Lenin okuyorsunuz, biraz da Baron Kautsky okuyun!”, diyen Aybar, şaka gibiydi. Adam sanki bizlerle dalga geçiyordu. O bunları söylerken, ortada sadece yarım-yamalak yapılmış tek bir Lenin çevirisi vardı ve Kautsky adını duymuş olanların sayıları ise bir elin on parmağını geçmezdi. Ayrıca, o yıllarda Lenin’i okuyanların ezici çoğunluğunun O’nu anlayabilecek kapasiteleri de yoktu. Çünkü, Lenin’i anlayabilmek için, en azından o dönemin Rusyası’nın tarihini ve dünyanın durumunu biraz da olsa bilmek gerekirdi. İleride, Lenin’in “Ne yapmalı?” adlı çok önemli eserini hatim indirir gibi yedi kez okumuş, herhangi birşey anlamamış ve orada yazılmış olanların tam tersini yapmaya hazır tipler görecektim. Şaka gibiydi ama, gerçekti... Aybar, “Hep Lenin okuyorsunuz, biraz da Baron Kautsky okuyun!”, cümlesi ile, tabanından, toplumsal gerçeklerden ne ölçüde kopuk olduğunu, “kendi fildişi kulesinde yaşamakta olduğunu” göstermişti. Sanki ortada okunacak Lenin ve Kautsky çevirileri vardı. Sanki TİP, parti olarak, üyelerine bu konularda eğitim veriyor, politik anlamda yol gösteriyordu. Aybar’ın “biraz da Baron Kautsky okuyun”, diyebilmesi, şaka gibiydi... Ben yine de en çok, Aybar’ın Lenin’e karşı konuşmuş olması gerçeğine takılmıştım...

 

Kısacası, komünizm ile ilgili düşüncelerimi, sınırsız, barışçı, eşitlikçi bir dünya düşümü terkedemeyeceğim için, sadece bu çevreyi terketmek, küçük ve benim için anlamsız olan şeyler nedeniyle didişen tüm bu insanlardan kurtulmak istiyordum. Aslında, bu işin batağa gitmekte olduğunu, mevcut örgütlerle sosyalizmin gelemiyeceğini çok önceden farketmiş ve 1965 yılında Moskova’da eğitim görmek istemiştim ama, beni yanlış anlamışlardı. Onlar, benim gibi bir tipin de bulunabileceğini düşünemezlerdi... Daha sonra Küba’ya gitmek istemiştim ve doğru ilişkileri bulamadığım için bu çabam da boşa gitmişti. Şimdi de Filistin örgütlerinden birisine gitmek, orada fedai olmak, iyi bir asker olarak yetişmek istiyordum. Sağ kalırsam, devrimci bir durum olduğunda, Türkiye’ye dönmeyi düşünmekteydim... Tüm bu nedenlerle FKF genel yönetim kuruluna girme teklifi beni ilgilendirmemekteydi. Epey zamandır, El Fetih (Fatah) örgütü ile bağı olduğunu söyleyen Filistinli bir öğrenci ile bağ kurmuştum ve yanıt beklemekteydim...

 

Doğu Perinçek, beni aday göstermekte israrlı idi. O’na, burada kalamayacağımı, Filistin örgütlerine gideceğimi, söyleyemezdim. Ayrıca, aramızda kötü birşey olmamış olmasına ve Perinçek’in bana karşı sevecen davranıyor olmasına veya şeklen de olsa böyle davranıyor olmasına karşın, O’na bir yakınlık hissetmiyordum. Önceden tanımadığım bu kişiye karşı yabancılık, uzaklık hissetmekteydim. Hızlı düşünmek zorunda idim. Tam sayısını bilemesem de, en az 30- 40 kadar üyesi olan genel yönetim kurulu içinde dikkati çekmeden kaybolabileceğimi, kimseye hissettirmeden Filistin’e gidebileceğimi düşünecektim. Bu nedenle Perinçek’in teklifini kabuledecek ve o gece bir Gazanfer Bilge otobüsü ile İstanbul’a hareket edecektim. O yıllarda Gazenfer Bilge, en ucuz otobüs işletmesi olarak, 15 TL’ye Ankara- istanbul seferleri yapmaktaydı... Perinçek ekibinin FKF için başkan adayları, Fen Fakültesi’nde okumakta olan Ömer Özer Turgut, SBF öğrencisi Cengiz Çandar gibi kişilerdi. Fakat bu adlar, gençlik eylemleri içinde tanınan kişiler değillerdi... Ömer Özer Turgut ve Cengiz çandar, kendi okullarının Fikir Kulüpleri’ni bile ellerinde tutabilecek konumda değillerdi. İleride, Ömer Özer Turgut’u, tüzük maddesine dayanarak, Fen Fakültesi Fikir Kulübü başkanlığına ben tayin edecektm. Cengiz Çandar’da, -öğrencilikle ilişkim kesilmiş olmasına karşın- benim SBF’de sağlamış olduğum güç sayesinde ve verdiğim onayla Cemiyet başkanlığına seçilebilecekti... Yanılmıyorsam, Perinçek ekibinin bir diğer adayı da, Dil Tarih öğrencisi Gün Zileli adlı düzenbaz yalancı idi ve herhangi bir eylemden tanınmayan bu tip te biryerlere seçilebilecek konumda değildi ve zaten seçilemiyecekti de...

 

Sözkonusu 1968 yılının bitimine birkaç gün kala, FKF kongresi, İstanbul’da, boş bir tiyatro salonunda toplanacaktı. Ben, öyle arkalarda, tanıdık bazı yüzlerle gırgır geçmenin ötesinde birşey yapmayacak, herhangi bir işe karışmayacaktım. Birileri, birşeyler elde edebilmek, birşeyleri kazanabilmek için sürekli hareket halinde idiler. Diğer yandan ben, kimlerin kimleri aday göstermiş olduğu işiyle bile ilgilenmiyecek, konuşmaları dahi dinlemeyecektim... Sonuçlar açıklandığı zaman, Doğu Perinçek’in adayları arasında olan Ömer Özer Turgut’un, Cengiz Çandar’ın ve Gün Zileli’nin genel yönetim kurulu üyeliklerine seçilememiş oldukları anlaşılacaktı. FKF genel başkanı ve merkez yönetim kurulu, genel yönetim kurulu içinden seçilmekte idi... Artık, en çok oyu almış olan bir- iki kişiden birisi olarak ve belki de ençok oyu almış olan kişi olarak genel yönetim kuruluna girmiştim. Bu koşullarda Perinçek’in benden başka alternatifi kalmamıştı ama, ben halen kafamda herhangi biryere aday değildim...

 

Gidecek başka yerim olmadığı için, geçici olarak SBF yurduna dönmüştüm. Henüz genel yönetim kurulu içinde başkanlık seçimi yapılmamıştı ve faşistlerin SBF yurduna yapmış oldukları başarısız saldırının üzerinden yedi- sekiz gün kadar bir zaman geçmişti. Kantinde oturmaktaydım. Birden, yanıma, SBF Fikir Kulübü yöneticisi Muharrem adlı Karslı arkadaş koşarak nefes nefese gelecek ve yurt baskınını örgütlemiş olan Yılmaz Yalçıner’in okula dönmüş olduğunu bildirecekti. Benden, bu faşistin hesabını görmem beklenmekteydi... Önce ayağa fırlayacak, sonra kendime gelecektim. Ne oluyorduk? “Okulun şerifi” durumuna gelmiştim. Bu durum, hem benim için ve hem de okulun tüm ilerici öğrencileri için iyi değildi. “Yımaz Yalçıner adlı faşistin hesabını tek başına benim görmemin doğru olmayacağını, yurdu bastırtmış olan bu faşist tipe karşı tüm öğrencileri yönlendirmeleri ve bu tipin hesabını topluca görmeleri gerektiğini”, Muharrem’e anlatacaktım. Söylediklerime aklı yatan Muharrem, gelmiş olduğu gibi koşarak dönecekti...   

 

Birsüre sonra, anayasa ve medeni hukuk profösörü Muammer Aksoy’un dersi sırasında, tüm sınıfın, Yımaz Yalçıner adlı sahte “türkçü”nün üzerine saldırmış olduğunu, öğrenecektim. Anlatılana göre, sözkonusu serseri, sürünerek Prof. Muammer Aksoy’un bacaklarına sarılmasa ve Muammer Aksoy bu serserinin üzerine yatmasa, Yılmaz Yalçıner orada linç edilecekmiş. Ufak-tefek bazı yaralar ve bereler ile paçayı ucuza kurtarmış olan Yalçıner, koruma altında okulu terketmiş... Yılmaz Yalçıner birdaha SBF’de gözükmeyecekti...

 

Çok sonraları, Yalçıner’in, “islamcı” olduğunu veya “islamcı” tiyatrosuna soyunmuş olduğunu öğrenecektim. İnternet adlı şeyin yaşamımızda yeralmış olduğu günlerde, aynı serserinin, Profösör Necmettin Erbakan’ın partisi içinde sahneye çıkıp provokasyonlar örgütlemiş olduğunu okuyacaktım. Anlaşılan bu tip, bazı yerli servislerin para karşılığında kullandıklarındandı. İnternet olayından önce de, yurt dışında iken, 1980 askeri darbesinden birsüre sonra, gazetelerde, Yılmaz Yalçıner adlı birisinin uçak kaçırmış olduğunu okuyacaktım. Göya İran’a kaçırılmak istenen uçak, Diyarbakır havaalanına indirilmiş imiş vs..  Olayı çok daha ilginç kılan, aynı uçakta, “ne tesadüf” ise, vaktiyle Galata Kulesi’ne kızıl bayrak çekmiş ve “Kanlı Pazar” adlı olay sırasında -Teknik Üniversite’nin duvarı üzerinden- yürüyüş kolunun başındakileri “Taksim Meydanı”ndaki tuzağa sokabilmek için elleriyle sürekli “yürü yürü” işaretleri yapmış olan “solcu” etiketli bir ajanprovokatörün, gazeteci rolünde aynı uçakta bulunuyor olmasıydı. Olayın baştan sona örgütlü olduğu, YılmazYalçıner’in para karşılığında yerli bir servis tarafından kullanılmakta olduğu, artık tamamen kartlaşmış olan bu faşistin, işkenceleri ile ünlü Diyarbakır Kapalı Cezaevi’nin çocuk koğuşuna konmuş olmasından da belli olmaktaydı... Kırk yaşına yaklaşmış veya hatta gelmiş bir serserinin çocuk koğuşunda ne işi olabilirdi ki? İleride, aynı cezaevinde yıllarını geçirmiş olan Kürt arkadaşlardan, bu satılık faşist serserinin, Diyarbakır Kapalı Cezaevi’nin çocuk koğuşunda çocuklara neler yapmış olduğunu eziyetleri dinleyecektim. İşkenceci hapishane yönetiminin adamı ve çocuk koğuşunun sorumlusu olarak sahte türkçü Yılmaz Yalçıner, Kürt çocukları “türkçü” yapabilmek için, onlara “ideolojik” dersler vermekte, onlara farklı eziyetler uygulamakta, çocuklara sürekli birtakım marşlar söyletmekte imiş vs..

 

Bu düzenbaz sahte “türkçü” ve sahte “islamcı” tiple, Yılmaz Yalçıner ile ilgili olarak internet ortamında birsürü uydurma ve yalan bilgiye rastlanmaktadır. SBF’de olmamış olayları olmuş gibi gösteren, bu faşistin yapmamış olduklarını yapılmış gibi yansıtan birsürü yalan bilgi, tedavüldeki sahte paralar gibi internet ortamında dolaşmaktadır... Son olarak, bu sahtekarın, Yalçıner’in, “kaçırmış olduğu uçağı, 12 Eylül rejimini protesto için kaçırdığını”, anlatan yüzde yüz yalan bilgilere rastladım. Şaka gibi olan bu yalan, özünde komik bile değildir... General Evren rejiminin en yoğun ve acımasız işkencelerinin yapılmakta olduğu Diyarbakır Kapalı Cezaevi’nin çocuk koğuşuna görevli olarak yerleştirilen, cezaevi yönetiminin adamı olan ve Evren rejiminin işkencelerine katılan, bu işkenceleri uygulayanlardan biri olan Yılmaz Yalçıner, “Evren rejimini protesto etmiş” imiş. Evet, söylenen yalan komik bile değildir... Yapmış olduğu sözkonusu pis iş için Yalçıner’e “örtülü ödenek” kasasından kaç para ödenmiş olduğu araştırılmalı, asıl bu gerçeğe açıklık getirilmelidir...

 

Kolayca anlaşılacağı gibi, içinde bir ajan gazetecinin ve ayrıca adını vermek istemediğim ilginç bir foto muhabirinin de bulunduğu uçağın sözde İran’a “kaçırılmak” istenirken Diyarbakır’a indirilmiş olması işi, tamamen planlı, organize bir iştir. Darbeci askerlerin kullandıkları bir faşistin Diyarbakır Kapalı Cezaevi’ne ünlendirilerek kolayca yerleştirilmesi ve bu faşistin orada darbeciler hesabına iş yapabilmesi için örgütlenmiş bir olaydır uçak kaçırma işi. Kürtler dahil tüm Türkiye toplumu aptal yerine konmuştur. O cezaevinde kalmış olanlar, Yılmaz Yalçıner’in gerçek kimliğini ve yapmış olduğu kötülükleri çok iyi bilmektedirler...

 

Yalçıner gibi rezil biri olmadığı anlaşılan Aytekin Yıldırım’ı, Yurt baskınından bir ay kadar sonra, daha önce tarifini yapmış olduğum yurdun giriş yerinin sağındaki duvarın sonuna yapılmış tuvaletin yakınında tesadüfen görecektim. O yalnızdı ama, benim yanımda iki- üç arkadaş vardı... Rengi atmış, sapsarı olmuş vaziyette sırtını duvara dayayan o Tarsuslu genç irisi, sözkonusu kitapta adının Aytekin Yıldırım olduğu yazılı kişi, bizlere, “Vallahi, abtestimi alıyom, namazımı kılıyom, hiçbirşeye karışmıyom!”, diyecekti. O’na dokunmayacaktık. Zaten iki-üç kişi ile birisini döğmek bana göre bir iş değildi. “Birdaha benzer bir iş yapmamasını” söyleyerek oradan ayrılacaktık...

 

Fen Fakültesi’nden kaçarken -ilerici gençleri organize eden kişi olarak- adımı faşistlere, Yılmaz Yalçıner’e veren ve benim faşistler tarafından istenmeme neden olan Zeki’ye gelince... Soyadını vermediğim Zeki’nin kısa süre sonra yaşamış oldukları, yukarıda anlatmış olduklarımın hepsinden daha ilginçtir... Anti-komünist bir çevrede yaşamını sürdüren ve o zamana dek sürmüş olan ömrü boyunca tek bir ilerici eyleme dahi katılmamış olan, tek bir solcu örgüte bile yardımcı olmamış olan, herhangi bir solcu örgüt ve TİP (Türkiye İşçi Partisi) için tek bir bildiri bile dağıtmamış olan Zeki’yi, bir anda TİP’in yönetim kurulu içinde görecektik. Zeki oraya, TİP’in merkez yönetimine, ilahi bir güç tarafından olmasa da, Türkiye’nin politik yaşamını, özellikle de solcu örgütleri kontrol altında tutan bir güç, bir servis tarafından yerleştirilmişti. Sözkonusu servisin TİP yönetiminde elleri olduğu, güçlü bir adamının bulunduğu, veya adamlarının olduğu anlaşılmaktaydı...

 

Gazeteci Gürkan Hacır’ın Profösür Yalçın Küçük ile yapmış olduğu ve ilk bölümü 18 Haziran 2006’da gösterilen “Kalemler ve Kılıçlar” adlı TV programlarından birisinde, Profösür Yalçın Küçük, adını ve soyadını vererek, Zeki’nin ajan olduğunu söyleyecekti. Yalçın Küçük’ün bu söylemiş olduğu doğruydu şüphesiz ama, asıl önemli olan gerçek, sosyalizm ile, TİP ile uzaktan yakından alakası olmamış birisinin, Zeki’nın partinin yönetim kuruluna nasıl alınabildiği idi... Devrimin hemen ardından Bolşevik Partisi yönetiminde de Roman Malinovsky gibi Okhrana ajanları tesbit edilecekti ama, bunlar gerçek kimliklerini gizlemeyi başararak yıllarca partiye hizmet etmiş, ikili davranmış kişiliklerdi. Sözkonusu kişinin, Zeki’nin ise ne TİP ile ve ne de başka sol bir parti veya örgüt ile en ufacık bir bağı olmuştu. Parti ile en ufacık bir ilişkisi bile olmamış bir ajanı kim, hangi kirli eller parti yönetimine, hatta merkez yönetimine yerleştirmişti? Yalçın Küçük bu konuya hiç girmeyecekti... Tahminime göre, bu kirli işin gerisinde de Sadun Aren, Hüseyin Ergun gibi tipler vardır...

 

Darbeciler ile dansetmeye çalışan, darbe işleri bitince “proleter devrimci” rolü oynamaya çalışan diğer bazı üçkağıtçıların işlerinin de TİP’in işlerinden daha doğru ve namuslu olduğu asla söylenemez. Hatta, bunların çok daha berbat ve ikiyüzlü oldukları rahatça ifade edilebilir... Sözkonusu rolleri oynamış olan narsist kariyerist sahtekarları anlatmak, apayrı ve upuzun bir metnin konusu olabilir ancak. “Aydınlık”ın yazıişleri müdürü yapıp onlarca yıllık cezai sorumluluk altına, risk altına sokmuş olduğu gencecik bir insan için, “ben onu herhangi bir zaman ciddiye almamıştım” diyebilen bir psikopatı anlatmak, apayrı ve upuzun bir yazının ve belki de trajikomik bir tiyatro eserinin konusudur... En yakınındaki kişileri ciddiye almayan birisi, neyi ciddiye alıyor olabilir?, böyle bir kişi Türkiye toplumunu ciddiye alabilirmi acaba?, diye sorulması gerekir. Fakat malesef, Türkiye toplumunda, genellikle, soru sormak yerine, körü körüne inanma veya rüzgarın esiş yönüne göre inanıyor numarası yapma geleneği egemendir...

 

Türkiye’de “sosyalist” hareket neden böyle yıkıntı içinde?; TKP adını kullanmaya çalışanlar neden birbirlerini gırtlaklıyorlar?, diye sorulabilir. Uyumakta olan bir konsolosun kafasına soğukkanlılıkla üç mermi sıkarak cinayet işleyen, bu kirli cinayetini önce itiraf eden, ardından da anlaşmalı olarak cinayeti masum bir insanın omuzlarına yükleyip yeni insani trajedilere yolaçmış olan hastalıklı bir katil, nasıl oluyor da garip birileri tarafında “devrimci lider” olarak tanıtılmaya çalışılılabiliyor?, diye sorulabilir. Panik halinde kaçarken bir kız çocuğunu rehin alıp pazarlık konusu yapan, Türkiye tarihinin en büyük anti-komünist propogandasına zemin hazırlayan bir psikopat nasıl oluyor da “solcu lider” olarak tanıtılmaya çalışılabiliyor?, diye sorulabilir. Tüm bu soruların ve çok daha fazlasının yanıtları, yukarıda özetlenmiş gerçeklerde ve Türkiye toplumunun asırlardır bozulup deforme edilmiş ve sürekli yalanlarla beslenmiş ve beslenmekte olan sosyal yapısında gizlidir.. Tüm bu soruların yanıtları, bir yanıyla, sadece ufak bir bölümünü anlatmış olduğum geçmişin “sol” hareketinin kendi bozuk hastalıklı yapılanmasında ve diğer yanıyla ise MİT’in ve diğer servislerin “sol” hareket üzerinde kurmuş oldukları denetim mekanizmasının gizli dosyalarında durmaktadır... Hem süreklilik kazanmış katı devlet baskılarının, polisiye baskıların ve hem de ataerkil feodal düşünce yapısından kaynaklanan baskıların egemen olduğu toplumlarda, özgürce düşünmeye alışmamış toplumlarda, sürekli yalanlarla beslenen toplumlarda, işler, her platform da, sağlıklı demokratik süreçlerle değil, hamasi bir yalan edebiyatının sisine gizlenmiş komplolarla, yalanlarla yürür...

 

Yukarıda özetleyerek anlatmış olduğum olaylardan yıllar sonra, 1977 yılının sonlarına doğru, iki yılı aşkın süre izole edilerek tutulmuş olduğum ve bu süre boyunca tuvalete izinle gidebildiğim, anlatılması uzun özel ağır baskılara uğradığım Mamak Askeri Cezaevi’nde, birgün, tek başıma tutulduğum yere, işkenceci faşist iç emniyet amiri yüzbaşı Ertan Çiçek’in eşliğinde, iki yüksek rütbeli subayla birlikte havacı kurmay albay üniforması içinde birisi gelecekti. Bunlar, cezaevini gezmekte, göya denetim yapmakta idiler. Havacı kurmay albay, bana, yukarıda adı geçmiş olan Zeki’yi tanıyıp tanımadığımı soracaktı. Albay, övgü ile, “Zeki’nin Mülkiye’yi birincilikle bitirmiş olduğunu” söylemekteydi... Hiç sesimi çıkartmayacaktım. Bu söylenenler doğru değildi şüphesiz. Önemli değil ama, Zeki, Mülkiye’nin ilk yılında sınıfta kalmıştı. O yıl ben de yaşamımda ilk kez sınıfta kalmıştım. Başlamış olan “Dönüşüm” kavgalarına katılınca, tüm motivasyonumu yitirmiş, sınıfta kalmıştım... Üçüncü sınıf öğrencileri olan “Başkan” Fikret, “Fıs Fıs” Levent ve “Piç” Gürhan, ders çalışma yeri olarak bir oda ayarlamışlar ve beni de yanlarına almışlardı. Bunlar iyi çocuklardı... Sözkonusu odada ders çalıştığımız bir gün, havanın yeni kararmış olduğu sırada, uzun boylu Arslar, nefes nefese gelmiş, heyecanlı bir havada, “Dönüşüm satışına faşistlerin saldırmış oldukları” haberini vermişti. Benim için ip orada kopmuştu...

 

Zaten, politika hakkında birmiktar bilgi sahibi olmanın ötesinde birşey olmak istemiyordum. Diploma almış olmak, benim için prestij sorunu olmanın ötesinde bir anlam taşımıyordu. Karşı olduğum devletin memuru olacak değildim ama, duygularımı belli etmesem de, yine de, sınıfta kalmak beni utandırmış ve çok üzmüştü... İkinci yıl, okula devam etmediğim halde sınıfı geçecek ve Profösür Mümtaz Soysal’ın verdiği Anayasa dersinden, yüzlerce öğrenci arasından, sadece ben tam not, yüz puan alacaktım. Elli puanlık seçmeli iki sorudan birisi, jakoben yönetimi ile proleterya diktatörlüğü arasında benzerlik olup olmadığı ve eğer varsa bunun nasıl bir benzerlik olduğu üzerine idi... Mümtaz Soysal beni yanına çağıracak ve benimle sohbet edecek, “sorunlu derslerim varsa yardım edebileceğini”, söyleyecekti. Ondan herhangi birşey istemeyecektim... Zeki, o yıl da aynı birinci sınıfta yeniden başarısız olunca, sınıfta kalınca, okuldan atılacaktı. Fakat birileri devreye girecekler ve “yakın zamanda gerçekleşmiş olan Varto depremi nedeniyle Zeki’nin derslerine çalışamamış olduğu” gerekçesini üreterek O’na yeni bir sınav hakkı daha tanınmasını sağlayacaklardı. Zeki Vartolu değildi ama, olay böyle gelişecekti... İşin gerçeği buydu ve ben albaya herhangi birşey söylemeyecektim. Zaten, çok daha önemli sorunlarım vardı...

 

İstanbul’da yapılmış olan FKF kongresinden bir hafta- on gün kadar sonra, 1969 yılının ilk on günü içinde, başkanın ve merkez yönetim kurulunun seçilebilmesi için, örgütün kalabalık genel yönetim kurulu, Ankara’nın merkezinde, Kızılay yakınlarında, Mülkiyeliler Birliği’ne yakın bir sokakta bulunan FKF merkezinde toplanacaktı. Herhangi bir başkan adayını genel yönetim kuruluna sokamamış olan Doğu Perinçek, bu kez bana, başkan adayı olmamı önerecekti...

 

Ben hernekadar Doğu Perinçek ve Mihri Belli ile tam aynı düşüncelerde olmasam da, Türkiye gibi bir ülkede demokratik devrim gerçekleşmeden, proleterya devriminin, sosyalist devrimin olamıyacağı kanısında idim. Kafamda, “proleteryanın öncülüğünde demokratik devrim”, diye bir düşünce vardı. İşin aslı, bunların nasıl yapılabileceklerini bilmiyor olsam da, böyle düşünmekte idim ve darbeciliğe kesinlikle karşı idim. Sonradan, ileride, benden tamamen farklı ilişkiler ve yine tamamen farklı düşünceler içinde olduğunu anlayacağım Perinçek, “proleterya öncülüğünde demokratik devrim” dediğim ve TİP üyelerinin örgütten atılmalarını engellediğim için, beni, “Aybar oportünizmini diriltmekle” suçlayacaktı. “Mihri ağabeyi”ne beni böyle şikayet edecekti. Benimse, o günlerde, sözkonusu şikayetin yapılmış olduğu günlerde, Mihri Belli ve diğerleri kafamda çoktan bitmişlerdi. Zaten, kısa süre sonra Filistin örgütlerinden birisine gidecektim...

 

Genel yönetim kurulu içinde FKF başkanlık seçiminin yapıldığı 1969 yılının ilk on günü sırasında, Perinçek, genel yönetim kuruluna herhangi bir yakınını sokamamış olmanın etkisiyle ve beni kontrol edebilecekleri düşüne kapılarak, başkan adayı olmamı isteyecekti. Ben de, Filistin’e gidişi birsüreliğine erteleyerek, teklifi kabuledecektim. Benden başka, FKF’nin ilk başkanı olan Hüseyin Ergun ve Ankara Hukuk Fakültesi Fikir Kulübü üyesi Mümtaz Kotan, adaylar arasında idi. Kotan’ın hiç şansı yoktu ama, nedense aday olmuştu...

 

Yapılan seçimde, diğer iki adaydan da çok daha fazla oy alarak başkanlığa seçilecektim. Benim dışımda sekiz kişiden oluşan merkez yönetim kurulu üyelerinin çoğunu önceden tanımıyordum ve tanıdıklarımı da yakından tanımıyordum. Bunların nasıl seçildikleri ile de hiç ilgilenmeyecektim. Genel yönetim kuruluna girememiş olan ve genel yönetim kurulu içinde başkanlık seçimi yapılırken orada bulunmayan Gün Zileli adlı sahtekar dezinformatör, sanki işin içindeymiş gibi, “faşist” olarak anıldığını ifade ettiği “Süleyman Coşkun’un, benim arkadaşım olduğu için merkez komitesine girebilmiş olduğunu”, yazmıştır. Bu ahlaksızın sözkonusu yalanının tersine, ben ogüne dek Süleyman Coşkun’u tanımıyordum ve nasıl seçilmiş olduğunu da bilmiyorum. Ayrıca, O’na “faşist” dendiğini de duymamıştım... Herneyse, bu önceden tanımadığım veya yakın arkadaş olmadığım sekiz kişi ile, ogün, uzun süren bir toplantı yapacaktım...

 

İlk merkez komite toplantısı başladıktan hemen sonra, O sıralarda Mihri Belli’nin yaveri konumundaki Doğu Perinçek, yanında, Demokrat Parti çevresinden gelme ve sosyalizm ile uzaktan yakından bağı olmamış bir çürük yumurta ile toplantı yapılan odaya girecekti. Bu kendilerinden emin iki üniversite asistanı, “Mihri abileri”nin emirlerini getirmişlerdi. Mihri Belli, “FKF merkezinin hemen ‘Aydınlık’ dergisinin bürosuna taşınmasını”, istemekteydi. Ortada garip bir yüzsüzlük vardı. Yaşamımda bir kez görmüş olduğum ve pek sıcaklık hissedemediğim Mihri Belli, sanki kırk yıldır patronluğumu yapmakta imiş gibi, FKF merkezini “Aydınlık” dergisi bürosuna taşımamı istemekteydi. Mihri Belli’nin emrini getirmiş olan sözkonusu iki kişiyi, bekletmeden toplantı salonundan çıkartacaktım...

 

Benim dışımdaki sekiz kişinin bazıları, Perinçek ekibinin etkisi altında kalmış tiplerdi. Merkez komitesi üyeleri ile epeyce uzun bir süre konuşmam ve onları ikna etmem gerekecekti. Sonunda, merkez komitesinden, oy birliği ile, “gençlik örgütünün bağımsız olması ve merkezinin başka herhangi biryere taşınmaması” kararını çıkartacaktım... Zaten bundan sonra da merkez komitesi bir-iki kez daha toplanacak ve daha sonra herhangi bir zaman toplanmayacaktı. Genel yönetim kurulunu ise herhangi bir zaman toplamayacaktım. Buna karşın işler gayet iyi gelişecek, örgüt hızla yığınsallaşacaktı...

 

Doğu Perinçek halen dışarıda beklemekte idi. O, bize, “milli demokratik devrim tezini Mihri Belli’den öğrenmiş oldukları” propogandasını yapacaktı. Bunun üzerine, önceden tanımadığım Münir Ramazan Aktolga, benim safımda yeralacak ve “Biz milli demokratik devrimi Mao Tse Tung’dan öğrendik!”, diyecekti. “Aydınlık”ın yazıişleri müdürü olduğunu öğrendiğim Münir ile arkadaşlığımız böyle başlayacaktı... O sırada, haberim olmadan, TMTF başkanı ile veya yine devlet güdümlü bir başka benzer sözde gençlik örgütünün başkanı ile bir bildiriye “ortak imza atmış olduğumu” öğrenecektim. Arkamdan iş çevirmekte idiler ve bu onların ilk ve son numaraları olacaktı... İleride, Ortadoğu’nun işgali sırasında, ben Ortadoğu’da durumu kontrol etmeye çalışırken, herhangi bir yetkisi olmayan Doğu Perinçek, bizlerden habersiz, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni “kurtarılmış vatan toprağı” ilaneden FKF imzalı akıl dışı bir bildiri yayınlayacaktı. Hakkımızda bir dava daha açılmasına neden olacak bu bildiriyi, “ihbar gibi olur” düşüncesiyle, kimin yazmış olduğunu açıklayamayacaktık... Fakat sonuçta, işlerime kimsenin burnunu sokmasına izin vermeyecektim. Sadun Aren’in davetini de kabul etmeyecektim. Aynı yılın baharında da, hem Dev-Güç denen dolandırıcılıkla ve hem de Mihri Belli ile -ahbablık çerçevesinde gelişmiş olan- sınırlı ilişkilerimi tamamen kopartacaktım... Bunlar, ayrı uzun öykülerdir.

 

Gençlik hareketi benim yönetimim altında yığınsallaşacaktı ama, ben, birdaha dönmeme düşüncesi ile Filistin’e fedai olmaya gidecektim... Sosyalist veya “sol” olduğu söylenen hareketin yanlış yolda ilerlediğini görmekte idim. Bu durumu daha 1965 yılında farketmiş ve herşeyin doğrusunu öğrenebilme düşüncesi ile Moskova’da okumak istemiştim. Sonra Küba’ya gitmeye çalışmıştım... “Kanlı Pazar” (16 Şubat 1969) adlı olayın hemen ardından kaleme almış olduğum ve “Türk Solu” adlı dergide basılmış olan makalemde, “bu işin mevcut örgütlerle yürümeyeceğini, çok daha zor günlere göre yapılanmak gerektiğini”, ifade eden, bu anlama gelen cümleler kurmuştum. O kendilerini “kontra-gerilla” olarak adlandıranların işkenceli sorguları sırasında, “albay” denen sorgucu, sözkonusu makalemi hatırlatarak, “Sen diğerlerine benzemiyorsun, ne demek istemiştin?”, diye soracaktı... Sonuçta, işlerin yanlış gitmekte olduklarını görmekle birlikte, nasıl düzeltilebileceklerini bilemiyordum ve yanlış yapmaktan korkuyordum...

 

Duruma uyum sağlayıp üst üste başkan olabileceğim, birtakım manevralarla politik kariyer yapabileceğim halde, dünyayı değiştirmeye gerçekten kararlı ve inanmış birisi olarak Filistin örgütlerine gitmeyi tercih etmiştim. Kendi kendime, “Oğlum Yusuf, sen zaten bir askersin, politikadan anlamıyorsun, devrim anına dek sağ kalırsan, iyi bir asker olarak döner, devrime katılırsın!”, demiştim. Giderken, bir provokasyon olmaması için de, tedbir olarak, TİP’ten istifa mektubumu bir arkadaşa vermiştim... TİP’ten de umudum yoktu ama, yine de benim yüzümden başlarına bir iş gelmesini istememiştim...

 

Yusuf Küpeli

 

 

2018. 10. 20

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

 

Bağlantılı metinler

 

  Yusuf Küpeli, Pisliğe basmak

 

  Yusuf Küpeli, Öldürmeye gelmiş olanlar, “Perdeleri aç orospu çocuğu!”, diye bağırıyorlar ve darbe atışları yapıyorlardı...

 

   Yusuf Küpeli, “Politikacı” olmadığım; Türkiye’yi 1983’de değil, 1980 baharında gizlice terkettiğim; ve ayrıca, bazı kirli karanlık işler, yaşamımdan bazı ilginç kareler üzerine

 

  Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar

 Yusuf Küpeli, Halkın ekmeğine ve özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi; hazırlık tatbikatı 12 Mart darbesi ve dünyanın en ünlü ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar 

 

http://www.sinbad.nu/