Maskaraya çevirdiler...                                                 Yeni Şafak, 2 Nisan 2003

TAHA KIVANÇ

1960 seçimlerinde, Richard Nixon karşısında yarışan John F. Kennedy, rakibine karşı üstün gelmeyi bir sloganla başarmıştı. Genç, atak Kennedy, yaşlı ve yorgun rakibinin bir dizi ‘yalanını’ sıraladıktan sonra, “Şimdi siz bu adamdan kullanılmış oto alır mıydınız?” diye soruyordu. Slogan tuttu, “Hayır” diyenler Kennedy’i Beyaz Saray’a taşıdı.

“Televizyonları ve gazeteleri imkân verse de Amerikan halkına benzer bir yakarışta bulunsam” diye düşündüğüm oluyor. George W. Bush ve ekibi yalanlar ve dolanlarla dünyanın başına büyük bir iş açtılar... Büyük bir başarıları var: Ülkelerini maskara etmek...

En pis kokan yalanı burada ele aldığım için biliyorsunuz: BM Güvenlik Konseyi’ne ABD dışişleri bakanı Colin Powell tarafından sunulan bir raporda, Irak’ın nükleer silâh geliştirme niyetinin delili olarak birkaç belge yer alıyordu. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanı M. ElBaradei, “İncelettik, belgeler sahte çıktı” deyiverdi...

İkinci yalan da yine Powell’a ait. ABD dışişleri bakanı gazetecilerin önüne çıktı ve “Elimizde, Irak’la ilişkilerini itiraf eden bir Üsame bin Laden kaseti var” dedi. Bin Laden konusu kendilerini de ilgilendirdiği için iddiayı ciddiye alan Almanlar, birkaç gün sonra, “İlişkiyi ispat ettiği ileri sürülen kaset sahte” açıklamasını yaptılar...

Tevekkeli şimdilerde pek konuşmuyor; Colin Powell, Bush adına katlandıkları için rahatsız olmalı. Çünkü üçüncü önemli yalanı yine ona söyletti Bush... Powell, Güvenlik Konseyi önüne çıkıp, “Irak’ın elinde, 500 km uzağa kadar seyredebilen pilotsuz uçaklar bulunuyor; bu BM ambargosuna aykırı” diye konuştu. Ertesi günü, Irak, ‘pilotsuz uçak’ denilen ucubeyi yabancı gazetecilere gösterdi. Meğer 5 milden uzağa gitmesi imkânsız bir planör değil miymiş?

Paul Wolfowitz’i bir daha gördüğümde “Acaba uzamış mı?” merakıyla önce burnuna bakacağım. 1991 Körfez Savaşı sırasında Baba Bush’un yanında bulunanlardandı Wolfowitz de; etkiliydi. Irak’a operasyon yarım bırakıldığı için öfkesi burnundaydı. O öfkeyle oturup “Irak’ın işini bitirmek üzere yeni bir askeri harekâta ihtiyaç var” diyen bir not yazdığı biliniyor... O not elden ele dolaştığı için de, “Şimdiki Irak saldırılarının hazırlığı ta 1991’den beri sürüyor” denilebiliyor... Geçen gün, Washington’daki Foreign Press Center’da yaptığı basın toplantısında, notu hatırlatan bir gazeteciye, “11 yıl önceki o notla ilgili haberi New York Times’ta okudum, ama hatırlamıyorum bile” diyebildi Wolfowitz...

Yalanlar, yalanlar, yalanlar... Bir de beceriksizlikler var tabii...

Irak’a savaşın daha ilk haftasında ‘şaşkınları’ oynayan Amerikalılara bir sorum var: 11 Eylül 2001 tarihinde başkanınız W. Bush değil miydi? Peki 11 Eylül’ü neden önleyemedi? Bush, tam altı ay, “Vallahi de bilmiyorduk” yalanına sığındıktan sonra, Mayıs 2002’de, “O kader sabahı...” diye başlayan cümlelerle, CIA ve FBI’ın eylemleri önceden haber aldığını, ancak önleyemediklerini itiraf etmek zorunda kaldı...

Yalnız o kadar mı? Üsame bin Laden, Bush ve ekibi tarafından, “Dünyanın en tehlikeli teröristi” ilân edilip başına ödül konuldu. Bush, “Bizim Batı’da bir söylem vardır; ölü veya diri denir” sözleriyle Bin Laden’in yakalanmasını kendi sorunu yaptığını açıkladı. Şimdi size soruyorum: Nerede Üsame bin Laden? Nasıl oldu da hâlâ yakalanamadı?

11 Eylülü önleyemeyen, kendi sorunu haline getirdiği Üsame bin Laden’i yakalayamayan, Afganistan’da Kabil dışındaki toprakları kontrol edemeyen George W. Bush ve adamları, “Bir hafta içerisinde Bağdat’tayız” dediklerinde, Amerikan kamuoyu, “Siz hem yalancı, hem de beceriksizsiniz; bu işi de elinize yüzünüze bulaştırırsınız” diye ayağa kalkmalıydı. Bazı ulusların feraseti başkaları kadar açık olmuyor...

Şimdilerde, eski sözleri hatırlatıldığında işitmezliğe vuruyor Bush ve ekibi; oysa, Amerikan halkını ve Kongre’yi savaşa ikna için, aylardan beri, “Sınırı geçtik mi Iraklılar bizi kucaklayacak” deyip duruyorlardı. Perle sözgelimi, geçen kış, “Saddam’ın ordusunu yenmemiz gerekmiyor, Saddam’ı Saddam’ın ordusu yenecek” demişti. Yine Perle, daha geçen ay, MSNBC televizyonuna şunu söylemişti: “Bazı paket direnişlerle karşılaşılabilir, ama Saddam Hüseyin’i savunmak için pek az Iraklı kılını kıpırdatacaktır...”

Başkan yardımcısı Dick Cheney, NBC televizyonuna, “Zor bir savaş olmayacak” demişti. Amerikalı gaziler önüne çıktığında, onları şevklendirmek için de, Cheney, “Göreceksiniz” demişti, “Saddam devrilince İslâm Dünyası’nda ılımlılar kazanacak...” Burada dursa iyi, 15 gün önce de, şu sözleri kayıtlara geçti Cheney’in: “Irak Savaşı aylar sürmeyecek, belki birkaç hafta...”

Donald Rumsfeld akıllı, kasım ayında ihtiyatlı konuşmuş: “1991 Körfez Savaşı karada beş gün sürmüştü; Irak’a karşı güç kullanımı beş gün mü sürer, beş hafta mı, beş ay mı, söyleyemem... Ama, daha fazla sürmez. Üçüncü Dünya Savaşı çıkmayacak, endişe etmeyin...”

Ya W. Bush? İngiliz Guardian gazetesi, önceki gün, mizah yazısı olduğunu belirtmediği, “Karşımıza çıkan bu adam Bush’un kopyası olmasın?” sorusu üzerine oturan bir mizah yazısı yayımladı. Yazar Tim Dowling, “Bush da tehlikeli yerlere kopyalarını gönderiyor; bazı kopyalar, ona benzesin diye, kulaklarını bile uzattılar” diye yazmış...

Aman Allah’ım, hipergücü maskaraya çevirdiler...

 

  'Sıra sizde' diyecek, Ortadoğu haritasını yeniden çizeceklerdi

İBRAHİM KARAGÜL                                                                  Yeni Şafak, 29 Mart 2003
"Sıra sizde" diyeceklerdi. Irak'ı işgal edip petrol kuyularını, Dicle ve Fırat'ın su zenginliğini ele geçirdikten sonra, "İran, Suriye, Lübnan, Filistin hattı"na ve Suudi Arabistan'a yöneleceklerdi. Basra Körfezi ile Doğu Akdeniz arasındaki bölgeyi denetim altına alacaklardı. Kukla bir Haşimi Krallığı kurarak İsrail'i Filistin derdinden kurtaracaklardı. Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz'i 21. yüzyılın en önemli enerji kavşağı haline getireceklerdi. Ardından Sudan, Libya, Yemen ve Somali'ye yöneleceklerdi. Ortadoğu'nun haritasını yeniden çizecekler, bölgeyi Osmanlı'dan sonra ikinci kez paylaşacaklar, Kızıldeniz'den Basra Körfezi'ne uzanan hat üzerinde Amerikan-İngiliz-İsrail sömürge yönetimi kuracaklardı.

Bölge Amerikan askeri gücü ile yüzleşecekti. Irak, Suriye, Suudi Arabistan'ın yerine mini devletler kurulacak, monarşi yönetimler iş başına gelecekti. İran ve Türkiye bir şekilde savaşın içine çekilecek, bölgesel düzeyde istikrarsızlık oluşturularak Amerikan askeri varlığı meşrulaştırılacaktı. Özelilkle Türkiye ve İran gibi bölge ülkelerinin gelişmelere karşı inisiyatif belirlemesi kesinlikle engellenecek, işgaller için taşeron olarak kullanılacak, sadece bölge ülkeleri değil, bütün dünya bu ganimet savaşının dışında tutulacaktı.

"Onlara iki kelimelik kısa bir mesaj vereceğiz: Sıra sizde" diyen, Irak saldırısının, Türkiye-İsrail ekseninin, küresel savaşın, Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesi planının mimarlarından ve 28 Şubat'ın tetikleyicilerinden Richard Perle, Irak saldırısının ilk haftasında istifa etmek zorunda kaldı. İsrail'in çıkarları için Amerika'yı bile büyük bir tuzağın içine çeken Yahudi lobisinin öncülerinden Perle'den sonra, Cheney Çetesi'nden bir çok kişi daha istifayla yüzleşecek.

Perle tarafından hazırlanan, altında David Wurmstar ile Doglas Feith'in de imzaları bulunan ve 1996 yılında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'ya sunulan raporla, Dick Cheney'nin enerji raporu ve ABD'nin yeni "güvenlik stratejisi"nin ana ilkelerini oluşturduğu sömürge harekatı, en önemli denemesini Irak'ta yapıyor. Perle, İsrail'i, Türkiye ve Ürdün'le yakın ilişkiler kurmaya yönelten raporunda, bu ittifak sayesinde bölgede bir dizi ülkenin istikrarsızlaştırılmasını, Saddam'ın devrilmesini, Ürdün'deki Haşimi ailesinin Irak'ta yönetimi devralması için güçlendirilmesini, Lübnan ve Suriye'ye askeri harekat başlatılması istiyordu.

Paniğe kapıldılar, kaybediyorlar

Ancak hesapları tutmadı. Küresel projelerinin ilk ayağında müthiş bir tuzağa düştüler. Çiçeklerle karşılanacaklardı, bir halkın toptan direnişiyle yüzleşiyorlar. On gündür kayda değer hiçbir askeri başarı elde edemedikleri gibi dünyaya rezil oldular. Şimdi düştükleri tuzaktan kurtulmaya, birbirlerini hedef almaya başladılar. Perle'ün istifası, ABD'yi bu küresel çılgınlığa sürükleyen "çete"nin dokunulmazlığının bozulduğunu göstergesi. Onlar, Amerika'yı çöküşün eşiğine getiren kadrolar olarak tarihe geçecekler.

Irak halkının direnişi güçlenecek. Direniş güçlendikçe hata yapacaklar. Şu ana kadar sadece sivil halkı katlettiler. Kaybettikçe katliamlarını artıracaklar. Şurası kesin: Bu stratejiyle Irak'ta zafer kazanmaları mümkün değil. Washington Post'un dünkü sayısında Bush yönetimi topa tutuldu. Türkiye'yi ikna edip Kuzey Cephesi"ni açamayan 'şahinler'in bütün dünyayı küçümseyen tavrına ağır eleştiriler yöneltildi. Türkiye'nin Kore Savaşı'ndan bu yana "sadakatle" Amerika'nın yanında olduğunu hatırlatan gazete, Kuzey Cephesi'nin açılmamasının askeri harekat için dönüm noktası olduğunu belirterek, "B Planı"nın fiyaskoyla sonuçlanacağına işaret etti. Buradan şu anlaşılıyor: Amerika ve İngiltere Irak halkının direnişini, kent savaşını göze alamıyor, alsa da başaramayacak. Irak'ın işgal edilmesi için tek çözümleri Kuzey Cephesi. ABD'nin "B Planı" olduğunu, Türkiye'nin kaybettiğini iddia edenler yalan söylediler. Zaten gazete de bunların blöf olduğunu yazdı. O zaman şu sonuç ortaya çıkıyor: ABD Ankara'nın kapısını yine çalacak ve kara birlikleri için tezkere isteyecek. Türkiye buna evet derse, Amerika ve İngiltere'nin günlerdir Türkiye'yi dışlayan tavrını hazmetmiş olacak. Batağa saplanan, bütün dünyada rezil olan işgal güçlerini kurtararak ahlaksız bir işgale destek vermiş olacak. Evet derse dünya genelinde ağır bir imaj sarsıntısı yaşayacak, ABD-İngiliz tuzağına düşmüş olacak.

Türkiye-İran-Suriye ortak tavır koymalı

Kimse Amerika ile stratejik ilişkiler palavrası atmasın. Amerika'nın artık stratejik müttefiki yok. 11 Eylül'den sonra yapılan açıklamalar ve ABD'nin yeni güvenlik stratejisi, Washington'ın artık stratejik müttefiklerinin olmadığını, her olaya göre değişen konjonktürel müttefikler seçeceğini açıkça ortaya koydu. ABD'nin, yeni küresel savaşıyla üstünü çizdiği stratejik müttefiki sadece Türkiye değil ki...

Amerika ve İngiltere'nin Türkiye'yi bütün hesapların dışında tutma konusundaki kararlı tavrı, Ankara'yı bağımsız arayışlara itmek zorunda. Aksi takdirde, Amerikan askerini bu topraklara taşısak bile, bölgedeki bütün gelişmeler Türkiye'nin aleyhine olacak. İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi'nin, "Türkiye, İran ve Suriye'nin bölgesel inisiyatif belirlemek için istişare yapması"na dair açıklaması çok önemli. Bölgeye yönelik Amerikan-İngiliz planları her üç ülkeyi de tehdit ediyor. Dolayısıyla ortak bir inisiyatif belirlenmesi hayati öneme sahip. Eğer bu yapılmazsa, üç ülke de kısa bir süre içinde, kendilerine yönelen tehditleri kontrol edemeyecek hale gelecektir. Türkiye, bölgesel yıkımın önüne geçebilecek birkaç ülkeden biri. Bu misyon, Soğuk Savaş döneminden kalma stratejik ortaklık masallarıyla heba edilmemeli. Türkiye'nin çıkarları, daha "bağımsız ve onurlu politika"lara yönelmekle mümkün. Amerika ve İngiltere'yi bölgede tutacak her politika, Türkiye'nin geleceğinde telafisi mümkün olmayacak tahribata neden olacaktır.

   

Yalan, dolan ve hileyle...

TAHA KIVANÇ                                                                                                                 Yeni Şafak, 1 Nisan 2003

Generaller de sonunda bizim gibi insanlar. Biz neden etkileniyorsak, onları da aynı şeyler etkiliyor: Filmler, oyunlar...

Dün, burada bir filmden söz ettim. Bazılarınız, okurken, "Şimdi film zamanı mı?" düşüncesini içinizden geçirmiş olabilirsiniz. Oysa, dün bir dergide okuduğum habere göre, Bağdat'ta ABD saldırılarına karşı taktik geliştiren Iraklı subaylar da büyük çapta bir filmden etkilenmişler. Amerikalılar ise, savaşa, önce bir oyunla hazırlanmışlar...

Iraklı subayların izleyerek taktik belirlediği film 'Black Hawk Down' (Black Hawk düştü)... Pulitzer ödüllü gazeteci Mark Bowden'in kitabından çevrilen filmde ABD'nin Somali çıkartması işleniyor... İlk çıktığında kitabı okumuş, bizde neredeyse "Somali kahramanı" pâyesi verilecek kadar konu ile özdeş hale getirilen Org. Çevik Bir'den tek satırla söz etmeyişine şaşırmıştım. Geçen yıl gösterime giren filmi, Saddam yönetimi, çoğaltarak generallerine dağıtmış...

Sebebi şu: Mogadişu'da düşen iki helikopterden arkadaşlarını kurtarmak için operasyon düzenleyen 18 Amerikalı askerin hepsinin Somalililer tarafından öldürülmesi üzerine, ABD'nin Somali'den çekilme kararı aldığını anlatıyor film... Iraklılar, filmi, biraz da Amerikalıların zihin dünyasına girmek için izlemekteler... Time dergisi, haberinde, "Iraklılar, ülkelerine yönelik saldırılarda da çok sayıda Amerikan askeri ölür veya yaralanırsa, ABD'nin savaşı sona erdireceğine inanıyorlar" kanaatine yer veriyor...

Savaş ve film hikâyesi bu; peki ya oyun?

Irak'taki kara kuvvetlerinin başında bulunan Gen. William Wallace, Rumsfeld ve ekibinin savaşı berbat ettiği yolunda eleştirileri yüksek sesle ifade etmeye başladı. Washington, Gen. Wallace'ın açık sözlülüğünden hiç mutlu değil. Ben ise, ilk günden beri, Wallace'ın sözlerini arşivliyorum. İşte size ondan iki cümle: "Savaş oyunlarında karşımıza konulandan çok farklı bir düşmanla savaşıyoruz. Burada olduklarını biliyorduk, ama nasıl savaşacaklarından habersizdik..."

Henüz merak etmediyseniz, 'savaş oyunu' kavramı size tanıdık gelmiş demektir. Oysa, ben, Wallace'ın sözlerini okurken karşılaştığımda, bunun, 'mavi kuvvetler – kırmızı kuvvetler' türü bir tatbikat olduğunu anlamamıştım. Meğer, Amerikalılar, Irak'a saldırıları planlarını oyun haline getirip canlandırmışlar. 13 bin asker katılmış üç hafta süren tatbikata, 200 milyon dolara yakın bir para harcanmış... Evdeki hesabın neden çarşıya uymadığını eğilin de kulağınıza fısıldayayım: Oyunda hile yapılmış da ondan...

Oyunda 'düşman ordusu' komutanı olarak atanmış Gen. Paul Van Riper, tatbikat sırasında, "Hemen her şeyin ABD kuvvetlerine kazandıracak biçimde düzenlendiği" iddiasında. Skandalı, savaş oyunundaki 'düşman kuvvetler komutanı' görevinden çekilerek aleniyete dökmüş Gen. Riper...

Savaş oyununda, ABD kuvvetlerinin saldırmaya hazırlandığı ülke bir Ortadoğu ülkesiymiş; Irak da İran da olabilirmiş... Gen. Riper, kendisine, "Sen düşman kuvvetleri komutanısın" dendiğinde, ABD ordusunun zayıf noktalarını ortaya çıkartmak üzere 'gerçek bir tatbikat' yapılacağını sanmış... Ancak, kısa sürede bunun bir 'oyun' olduğu ortaya çıkmış... Amirleri, "Kuvvetlerini bizimkilerin işini kolaylaştıracak biçimde yönlendir" tâlimatı vermişler Gen. Riper'a...

Şunlar onun sözleri: "Hava savunması yapmak yerine, kara ve deniz komandolarının başarıyla inmelerini sağlayacak biçimde konuşlandırılmamız istendi. Hava savunma mekanizmamızı ya kapatmamız, ya da başka bir yere götürmemiz emredildi." Böyle olunca da, 'oyun gibi tatbikat'ta, 'düşman kuvvetleri' kısa zamanda yenebilmiş ABD ordusunu temsil eden askerler...

Gen. Riper, taktik belirlemede Amerikan filmlerini bile dikkate alan Irak komuta kademesinin zihin dünyasına uygun hamleler planlamış tatbikat için. Sözgelimi, Amerikalıların elektronik dinleme cihazlarını atlatmak için haberleşmeyi motosikletli kuryelerle yaptırmış. Körfez'e gelen ABD gemileri üzerinde uçurduğu hafif uçaklar ve denizde bulundurduğu küçük botlara amaçsız manevralar yaptırıp ardından sürpriz atağa kaldırmış ve donanmaya büyük zarar verdirmiş... Gözlemciler hemen tatbikatı durdurmuş, oyun Amerikan donanmasına şans tanıyacak biçimde yeniden başlatılmış...

"Kimin kimi yeneceği bilinmeyen, serbest bir çatışma olacağı söylenmişti tatbikatın; oysa önceden belirlenen sona uygun götürülmek istendi" kanaatine varınca, hileye daha fazla tahammül edemeyen Gen. Riper, "O halde bana müsaade" deyip tatbikatı terk etmiş...

Amerikalılar kumarda hileyi büyük ayıp sayan bir kültüre sahipler; böyle olduğu için, ölümcül sonuçlar doğuracak bir savaşa hazırlanmak üzere düzenlenen tatbikatta hile yapılması anlaşılır gibi değil. Tatbikatın Rumsfeld ekibinin savaş taktiklerini test etmek üzere düzenlendiği bilgisi biraz açıklayıcı. Esas açıklayıcı not ise, 21 yılını CIA'ye vermiş madalyalı ajan Robert Baer'den: "Amerikan halkı, Kongre ve Başkan, bu savaşa, Washington'daki yeni-muhafazakâr şahin kadro tarafından kandırılarak itildiler. Başkan Bush'a yalan söylendi, 20-30 yıldır ülkelerinden uzak yaşayan, Irak'taki gerçekleri bilmeyen mülteci konumundaki Iraklıların yanlış bilgileriyle beslendi..."

Savaş değil, yalan-dolan mekanizması...

ABD ve İngiltere bu savaşı kaybetmiştir

RESUL TOSUN                                                                                                       Yeni Şafak, 26 Mart 2003
Tarih zirveye çıkmış nice devletlerin çöküşünün yazılı şahididir. ABD hâlâ dünyanın süper gücü. Bir müddet bu gücün devam edeceği de görünüyor. Ama şu Irak krizinde takip ettiği politika, karizmayı öylesine çizmiştir ki, her ne kadar siyasi ilişkilerde büyük devlet olsa da insanlar nezdinde artık o bir ölü devlettir, artık o hak hukuk tanımaz, kural ilke bilmez itibarı sıfırı tüketmiş bir devlettir.

ABD silah gücüyle, ekonomisiyle, teknolojisiyle büyük ama insanlar nezdinde itibarı sıfır olmuş bir devlettir.

Kendi sanatçısının bile en önemli ödül töreninde "Ayıp mister Bush ayıp!" diye bağırarak kınadığı bir devlet olmuştur.

Atalarımız "zulüm ile âbâd olunmaz" demişler. ABD onca gücüne rağmen artık dünya insanlarının vicdanında küçük ve bitmiş bir devlettir.

ABD 11 Eylül'den sonra "güvenlik konsepti"nde bir değişiklik yaparak, kendisini tehdit ettiğine inandığı ya da zannettiği güçleri imha etmeyi kararlaştırdı.

Afganistan'ı bu konsept ile gitti vurdu. İkiz kulelerin uçaklanmasında Binladin var, o da Afganistan'da öyleyse o gelip bir hamle daha yapmadan ben gidip mahallinde işi bitireyim kuralını yürürlüğe koydu.

Şimdi Irak'a gelmesinin arkasında da bu konsept var. Irak beni vurabilir, öyleyse ben gidip onu vurayım. Mantık bu. Bu mantık için Saddam gibi kitle imha silahları gibi gerekçeler de bir kenarda hazır bekliyordur zaten..

ABD'nin bu yeni güvenlik konsepti sadece Irak'ı değil bütün dünyayı tehdit eden bir konsepttir.

Irak ne kadar dayanır bilinmez, temennimiz oyunun bu ilk perdesinde bozulmasıdır. Ama "tehdit unsuru olan her gücü yerinde imha" konseptinin işaret ettiği ikinci adres hiç kuşkusuz İran'dır. Sonra Suriye, sonra Suudi Arabistan. Sıranın Türkiye'ye gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.

Baksanıza şimdiye kadar "Türkiye stratejik müttefiktir." yalanıyla uyutulmuşuz, sadece ABD çıkarları korunmuş. Oysa stratejik ittifak da her iki taraf karşılıklı çıkarlarını korumak zorundalar, birinin çıkarına halel gelirse ötekinin ona yardım etmesi gerekir.

Maalesef bu vesileyle ortaya bir gerçek daha çıktı ki, Türkiye'yi yönetenler ABD karşısında talep ve teklifleri itirazsız yerine getirmişler. Hep ABD kârlı çıkmış. Şimdi bu hükümet oturup müzakere yapınca şaşırmışlar.

Hükümetin pazarlıkları ve meclisin yabancı asker konuşlandırılmasını içeren ikinci tezkereyi kabul etmemesi üzerine ABD'nin "stratejik ittifak" yalanı da ortaya çıkmış oldu.

TSK'nın Kuzey Irak'a geçişi konusunda takındıkları tavırları bütün dünya görüyor.

Evet bu hükümet ve bu meclis sayesinde ABD, artık Türkiye'nin öyle her talebi ve teklifi kolay kabul etmeyeceğini anlamış oldu. Türkiye takip ettiği bu siyaset sayesinde artık ABD ile de masada çatır çatır pazarlık yapmaktadır, yapacaktır.

Bu hükümet ve arkasındaki parlamento desteği, körü körüne ABD'ye teslim olacak kadar basiretsiz değildir, olamaz, olmamalıdır.

İran-Irak savaşında bir milyon insan hayatını kaybettiğinde ve hele Saddam bu savaşta zehirli gaz kullandığında şu anda sözde silahsızlandırmak için Irak'ı işgale yeltenenlerin gıklarının çıkmadığını bilmediğimizi mi zannediyorlar?!

Yine Saddam Halepçe'de 5 bin masumu kimyasal silahla katlederken bu ABD ve İngiltere'nin görmezden geldiğini bilmediğimizi mi zannediyorlar?!

ABD ve İngiltere, Saddam İran'a ve Kürtlere karşı zehirli gaz ve kimyasal silah kullandığında sıradan diplomatik bir kınama teşebbüsünde bile bulunmadılar.

Şimdi kalkmışlar, Irak'ı özgürleştireceklerini ve kitle imha silahlarını bulacaklarını iddia ederek kendi kitle imha silahlarını insanların üzerine yağdırıyorlar.

Dün kendilerine karşı kullanılan kimyasal silahlara karşı çıkmayanlarla birlikte hareket eden Kuzey Irak'taki safdillerin kullanıldıklarını bile bile Türkiye'ye tehdit savuruşlarını görünce de sadece tebessüm edesim geliyor.

1992'den beri 65 tane BM kararını ihlal eden İsrail'e hiçbir müeyyide uygulamayan ABD'nin, sadece bir maddeyi yerine getirmedi iddiasıyla Irak'ı vurmasının ne anlama geldiğini artık insanlık çok iyi biliyor.

ABD Irak'ı ezip geçse bile bu savaşı insanlık vicdanında kaybetmiştir.


Yol haritası...    Melih AŞIK

 Milliyet
01 Nisan 2003
     
m.asik@milliyet.com.tr

Irak halkına özgürlük ve demokrasi götüreceğiz" yalanı altında tezgahlanan tarihin en büyük petrol harsızlığı ve kitle katliamı, Irak halkı direnince ters tepti. Şimdi şu gelişmeleri izliyoruz....
•   Saddam’a yönelik saldırı, zoru görünce "halk" a yöneldi. Yavaş yavaş "Arap" lara peşinden de "İslam dünyası" na yönelme ve iyice çıkmaza girme istidadı gösteriyor.
•   Savaşın bitiş noktası ortadan kalktı... Savaş Saddam’ın koltuğundan devrildiği gün bitecekti. Belli oldu ki Saddam devrilse de bu savaş bitmeyecek. İşgalci güçler çekip gidene kadar sürecek.
•   Amerika’nın Irak’ta yönetimi ele alma ve coğrafyayı kendi çıkarına göre yeniden düzenleme hevesi kırıldı. Aksi Türkiye’nin aleyhine olabilecekti...
•   ABD’nin savaşı kaybetme ihtimali Kürtleri Musul ve Kerkük’e girme konusunda tereddüde sevketti. Bu da Türkiye’yi rahatlatan bir gelişme...
•   ABD’nin Irak’ta batağa girmesi bölgemizde Suriye ve İran’la devam edecek ve Ortadoğu’yu altüst edecek savaşlar dizisini gündemden çıkartacak gibi görünüyor... Bu da Türkiye’nin lehine...
     CHP milletvekili ve PİAR’ın eski Başkanı Bülent Tanla yaptıkları anketlerden Başkan Bush’un bu savaşın sonunu göremeden koltuktan kalkacağı sonucunu çıkartmış. Umarız tahmin doğru çıkar...
     
     Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırı "Terörizm" dir... Bağdat Pazarı’na saldırırsan "Özgürlük operasyonu" olur.
Arman Salepçi

Amerika gitmiyor...
     Amerikalılar 8 Şubat mutabakatına dayanarak oluşturdukları Mardin, Kızıltepe, Nusaybin üslerinden geri çekiliyor gibi bir hava esiyor.
     UPİ Ajansı’nın 29 Mart günkü Diyarbakır kaynaklı haberi ise bu izlenimin yanlış olduğunu gösteriyor...
     Beth Potter imzalı habere göre... Kızıltepe’de "üs" inşaatı sürüyor. Ankara’daki ABD Büyükelçiliği Sözcüsü Joe Pennington, üslenme izninin mayıs ayında çıkacağını, daha fazla ABD askerinin bölgeye konuşlandırılması için görüşmelerin devam ettiğini söylüyor. Amerika gitmiyor... Geliyor...
 
 

 Perle'ün siyasi aklı, Dağvanı köylüsünün stratejik hamlesi!      Yeni Şafak, 31 Mart 2003

MUSTAFA KARAALİOĞLU

Amerika Irak'taki işgal girişimini nereye kadar vardıracak; işler planladığı gibi gitmedikçe daha ne kadar öfkelenip, ne kadar sertleşecek, bunu kestirebilmek imkansız değilse de oldukça güç... Bununla birlikte, koalisyon güçlerinin her geçen saniye acıma duygusunu biraz daha kaybedecekleri varsayımı yanlış olmayacaktır. Başkan Bush dahil, Amerikan Savaş Kabinesi'nin operasyonun süresi ve şekli konusundaki bütün öngörülerinin fos çıkması; bir sonraki adımın akla, mantığa ve insanlığa uygun olabilme ihtimalini iyice zayıflatıyor. Girdikleri bataktan çıkabilmek için şimdi, bütün barbarca seçeneklere müracaat edeceklerdir.

Bu dramatik savaş tablosu sadece Amerikan yönetimine değil Türkiye'ye de önemli mesajlar veriyor.

Sarsılan yönetimler

Meclis'in tezkereyi reddederek, Türkiye'yi ne kadar büyük bir yanlışın ve ne denli ağır bir suça ortaklığının eşiğinden döndürdüğü bugün daha iyi anlaşılıyor. 11 günlük işgal girişimi performansı şunu açıkça gösteriyor: Savaştan siyasi olarak en çok zarar gören ülke Amerika ve İngiltere olmuştur. Bu ülkelerin yönetim katlarında çatırdamalar ve istifalar başlamıştır; operasyon planlarındaki fiyaskolar arttıkça sıra hükümetlere de gelecektir. Mesela ilk elde İngiliz İşçi Partisi iktidarı için yolun sonu görülmüştür. Bununla birlikte Amerikan yönetiminin çevre pozisyonlarından en önemlisini işgal eden "Karanlıklar Prensi/danışman" Richard Perle'ün istifası da Washington'daki çorap söküğünün işaretinden başka bir şey değildir. Aylardır, "Irak'a yapılacak bir operasyon çok kısa sürecektir çünkü, Saddam'dan bıkan Irak halkı, hatta Cumhuriyet Muhafızları ayaklanacaktır" gibi inanılması güç bir "stratejik geri zekalılık" örneği veren Perle'ün ardından istifa sırasının, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'e ya da bir başkasına geleceğini söylemek abartı olmayacaktır. Perle ve Rumsfeld gibilerin analizleri nedeniyledir ki Irak'ın direnişi sonrasında "şok ve dehşet"e tutulmuş Amerikan askerleri, "hani bu Iraklılar kendilerini kurtarmaya geldiğimiz için bizi çiçekle karşılayacaklardı" diye şaşkın şaşkın sormaktadırlar.

ABD ve İngiltere, sadece dünyaya karşı değil kendi kamuoyuna karşı da giderek inandırıcılıklarını yitiriyorlar.

Türkiye, topraklarını ve üslerini Amerikan ordusuna açmak gibi bir hata işlemiş olsaydı; ya da son anda bu hatanın eşiğinden dönmemiş olsaydı şimdi yönetimi siyasi bedel ödeyen üçüncü ülke olacaktı. Üstelik de bir hiç pahasına...

Ne Coni'nin yüzü...

Türkiye'nin nasıl bir hatanın eşiğinden döndüğünün en canlı delili önceki gün Şanlıurfa'nın Dağvanı köyü Büyük Mürdesi Mezrası'nda yaşanan "tarihi" olaydır. Köylüler, mezranın yakınlarına düşen füze parçalarını almak için İncirlik Üssü'nden gelen 10 kişilik ABD'li heyeti taş ve yumurta yağdırarak doğduklarına pişman ettiler. Arabalarının camlarını kırdılar, yuhaladılar ve savaşı protesto eden sloganlar attılar.

"Köy ahalisinin" stratejik hamlesi, hem milyarlarca dolarlık bir araştırma altyapısının üzerinden siyasi analiz üreten ABD yönetiminin siyasi aklına, hem de Türkiye'yi birkaç milyar dolar karşılığında Amerika'ya ciro eden anlayışa galip geliyor.

Amerikalılar'ı taş ve yumurtalarla rezil eden o insanlar 100 kilometre ötede yani Irak topraklarında olsalar, büyük ihtimalle eski bir tüfekle Apache helikopteri avlamak için fırsat kollayacaklardı.

Cetvelle çizilmiş sınırların aynı değerleri ikiye, üçe, dörde, ona, yirmiye bölmüş olması temel gerçeği değiştirmiyor. Amerika, Müslüman Ortadoğu halklarının vereceği tepkiyi, göstereceği direnci kestirememiş olabilir ama bu insanların ortak aklı ve ortak bilinci Amerika'nın ne yapmak istediğini ve bunu nasıl yapacağını bir bakışta anlamış bulunuyor.

Hem de bakın hangi yüksek gönüllülükle... Amerika, Birecik'in Özveren Köyü'nde ekili alana düşen Tomahawk füzesinin zararı için 5 çiftçiye 3 bin 600 dolar yardım yaptı. Köyün muhtarı Mehmet Yılmaz, paraya pula aldırmıyor ve "Zararımız daha fazlaydı ama, işin uzamaması için bu parayı kabul ettik" diyor.

Bu tavrın anlamı, Amerika'nın sadece tezkere karşılığı ödeyeceği 6 milyar dolar için değil, fakir köylünün bile para için katlanamayacağı bir muhatap durumuna düştüğüdür.

Toz bulutu indiğinde geride, "Ne Amerika'nın burgeri, ne Coni'nin yüzü!" gibi bir söz kalırsa kimse şaşırmasın. Perle, Rumsfeld, Powell, Cheney ve Bush bile...

 
 

 Koalisyon çatladı... Troyka da çatlayacak...                                    Yeni Şafak, 1 Nisan 2003

MEHMET E. YAVUZ                                             

 

Amerika dediğiniz nedir? Güçlü silah, güçlü ekonomi, güçlü siyaset mi sadece? Sadece o üç Allah'ın belası şey mi? Aynı zamanda senato, aynı zamanda basın, aynı zamanda Hoollywood, aynı zamanda kamuoyu değil mi?

Perle'ü, yani "karanlıklar prensi"ni çatır çatır yediler işte...

Yanlış hesabın, yanlış fizibilitenin, "yanlış ve haksız eylem"in kurbanı oldu.

İstifa etmek zorunda kaldı.

Perle'ün istifası, Irak'ta işler sarpa sardıkça, "takım düzeni"nin bozulacağını, "takım oyunu"na ayak uyduramayanların ya kendi inisiyatifleriyle, ya da "savaş şebekesi"nin kararıyla açığa düşürüleceğini gösteriyor.

Devamı gelecek.

Rumsfeld'i de aynı akıbet bekliyor.

Rumsfeld kim?

Şebekenin diğer üyelerinden farkı, geçmişte petrol ve silah işine bulaşmamış olması; Dick Cheney ve yarenleri, Halliburton firması marifetiyle el altından Irak'a silah, mühimmat ve kimyasal madde satarken, Rumsfeld Pentagon'un dip ve korunaklı odalarında "soğuk savaş tezleri" üzerinde egzersiz yapıyordu. Azgın bir savaş yanlısıydı, Sovyetler Birliği'yle 1972 yılında imzalanmış SALT II anlaşmasının tek başına canına okumayı başarmıştı; yeteneksiz, güvenilmez ve pathetic olabilen tipik bir "şahin"di.

Elan, birçok medya kuruluşunda hisse ve yetki sahibi; aynı zamanda Amerika'nın "savunma" işlerini deruhte ediyor.

Ama topun ağzında...

Çünkü Amerikan kamuoyu ve silahlı kuvvetlerin üst düzey kesimi, tabii bu arada Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Tommy Franks, Irak'ta alınan başarısız sonuçları Rumsfeld'e fatura ediyor.

Doğrusu da bu zaten...

Rumsfeld, "şok ve dehşet harekatı"ndan sonra Irak'ın dağılacağını, gizliden gizliye Saddam'a diş bileyen şii çoğunluğun Basra'yı, koalisyon kuvvetleri adına stablize edeceğini umuyordu.

Tersi oldu.

Koalisyon kuvvetleri, Basra'da, ummadıkları bir direnişle karşılaştılar.

Nasıriye'de batağa saplantılar.

Necef direniyor.

Olanca silah gücüne rağmen, bir türlü Irak'ın denizle bağlantısını kesemiyorlar.

Amerikan kamuoyu, şimdi, "şok ve dehşet planı"nın nasıl gümlediğini tartışıyor.

Sonradan öğreniyoruz ki, general Franks, "Kuzeyden Irak topraklarına geçiş izni verilmeyen Amerikan kuvvetlerinin, hiç değilse başka bir yoldan Irak'a sevki sağlanıncaya kadar harekatın ertelenmesini" talep etmiş.

Rumsfeld bunu reddetmiş.

Irak'taki savaşta, "şu andakinden çok daha fazla asker ve zırhlı araç gerektiği" yolundaki önerilere de sık sık karşı çıkmış.

Bağdat bombalanıyor, ama, Basra'da eski hareketlilik yok.

Operasyon, durmadıysa da, yavaşladı.

Eski istihbaratçılar, Rumsfeld'in, "işgalin başladığı günden itibaren askeri operasyonun çok iyi seyrettiği" açıklamalarını sürekli yalanlıyor.

Daha önce, operasyona bir ay kadar ara verildiği açıklanmıştı; Rumsfeld şimdi televizyon televizyon dolaşıp, savaşta herhangi bir duraklamanın ya da ateşkesin sözkonusu olmadığını anlatıyor. Tabii, Tommy Franks'ı da "ellerini yıkayıp bu işten sıyrılmaya çalışmakla" suçluyor.

Anlayacağınız, işler iyi gitmiyor.

Koalisyon çatlamak üzere...

Rumsfeld'in istifası ya da tasfiyesiyle, muhtemelen "troyka" da çatlayacak...

Amerika kaybedecek                                            Yeni Şafak, 1 Nisan 2003

AHMET TAŞGETİREN

Irak'tan gelen görüntülere bakalım: -Parçalanmış, morglara ikişer ikişer dizilmiş Irak'lı çocuk fotoğrafları...

-Üzerlerine ağır silahlar çevrilmiş bayılan, diz çöktürülen kadınlar... Ağıtlar... Tabutlar... Parmak ısırmalar... Yakarışlar...

-Tekmelenen kapılar...

-Elleri bağlanmış, dizi dizi sıralanmış insanlar... Irak'a taşınmış Guantanamo görüntüleri...

-Peşpeşe gelen bombardımanlar... Şehirler üzerinde yükselen ateş ve dumanlar... Harabeye dönmüş bina görüntüleri... Taranmış, iskelete dönmüş otomobiller...

-Ve bütün bunları bütünleyen Amerikan - İngiliz silahları... Dev uçaklar, tanklar, zırhlı araçlar, uçak gemileri... Özetle dev bir askeri güç ve onun tabii sonucu yüzlerle, binlerle ifade edilen sivil ölümler...

-Bu bir işgal hareketinin tipik ifadesi.

Irak cenahında ise bir halk direnişi görüntüsü mevcut. Henüz ekranlara gerçek bir Irak ordusu ve gerçek bir asker görüntüsü yansımış değil. İşgal edilen vatanlarını savunmak için ellerine geçirdikleri her şeyi silaha dönüştürmüş insanlar yansıyor ekranlara... Mukaddes bir cihad duygusuyla direnenler onlar, şehadet tutkusuyla ölenler onlar... Asimetrik savaş...

Amerika ve İngiltere, savaş diye nitelenemeyecek bu işgal hareketini tamamlarsa, 12 yıl ambargo uygulanmış, silah denetçilerinin aylarca arayıp kitle imha silahı bulamadığı, füzeleri henüz birkaç gün önce imha edilmiş, ancak sivil bir direnişi örgütleyebilen bir ülkeyi işgal etmiş olacak...

Ama Amerika ve İngiltere yenilirse, işte böyle bir sivil direniş karşısında yenilmiş olacak. Dişiyle tırnağı ile ülkesinin bağımsızlığını savunan bir halk karşısında...

Biz, Türkiye olarak bu denklemi çok iyi anlarız.

Çanakkale'de 250 bin genç insanımızı toprağa vererek savunduk vatanımızı böyle bir işgal ordusuna karşı... "Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela..." idi onlar bizim için...

Milli Mücadele'de İngiliz, Fransız, Yunanlı, İtalyan işgal kuvvetlerine karşı balta ile, kürekle, kazma ile, güğümlerden patlayıcı yaparak savunduk vatanımızı. Annelerimiz bebek kundaklarına mermi sardılar.

Biz biliriz ki, hiçbir işgal kuvveti ilanihaye kazanamaz.

Eninde sonunda kaybeder.

Çünkü haksızdır. Çünkü asla ve asla yüreklere hükmedemez. Yabancı unsurdur. Sürekli red ile karşı karşıyadır.

Amerika ve İngiltere'nin "Irak'a demokrasi - insan hakları getireceği"ne inanan, "işbirlikçi bir grup" dışında kim var Irak'ta?

Şiiler mi, Sünniler mi, Araplar mı, Türkmenler mi, hatta Kürtler mi?

Evet, belki bu gruplar adına Amerika ile pazarlık yapan bir grup var, ama onlar ne kadar temsil ediyor halk kitlelerini? Eğer onlar temsil ediyorsa Amerikan - İngiliz birlikleri ile Basra'da, Bağdat'ta, Nasıriye'de, Necef'te çarpışanlar kimler?

Bugün ABD - İngiliz kuvvetleriyle işbirliği yapanlar Amerika'ya İnlgiltere'ye "Alın vatanımız sizin olsun" mu diyecekler? Onların çocukları yarın, bağımsızlık savaşına soyunmayacaklar mı?

ABD kaybedecek.
İngiliz mandası kalıcı oldu mu Irak'ta?
Sömürgeciliği geride bırakmadı mı dünya?
Şimdi yeniden sömürgeleşme dönemine mi giriyoruz?
Buna nasıl razı olur bugünkü çağın insanı?
Arap dünyasının yüreğini kanatmayacak mı bu işgal?
İslam dünyasının yüreğinde bir kama gibi durmayacak mı?
İsrail'in Filistin'deki zulmü İsrail için zafer mi?

Amerika, belki İslam coğrafyasındaki bilinç yükselmesini boğmak, yoketmek istiyor. Sömürgeci güçlere karşı sorgulama sürecini öldürmek istiyor. Ama bundan sonra bu mümkün mü? Bundan sonra bu yönde atılacak her adım, bu bilinci, bu sorgulama sürecini daha yükseltmeyecek mi? Öfkeler daha derinleşmeyecek mi?

Bakın, dünyada başladı müthiş anti Amerikan dalga?

Irak'la "insanlık"tan başka hiçbir bağı bulunmayan insanlar, Amerika'nın hegemonik hülyalarına isyan ediyor. Amerika dünyada kaybetti peşin olarak, Irak'ta da kaybedecek.

Amerika, İslam dünyasında kaybedecek.

Irak bir İslam toprağı ve siz oraya ateş kusuyorsunuz. İslam dünyası, bu ateş kusan canavarın yarın hangi İslam toprağını hedef alacağı sorusuyla meşgul. Türkiye gibi, Batı dünyasına çok yakın durmaya çalışan, Saddam üslubunu her zaman tepkiyle karşılamış bir ülkede bile, Amerika öfkelerin, nefretlerin, kuşkuların hedefi.

Amerika'da bile insaflı insanlar "Dostlarımız bizden kaygı duyuyor" diye değerlendiriyorlar olan bitenleri...

Dünya Amerika'nın aklından şüphe ediyor.

Dünya bu dev gücü yönetenlerin iz'anından, insanlığa karşı sorumluluk duygusundan şüphe ediyor.

Kaybetmek ne bundan başka?
Adınızı "kan dökücü" olarak yazdırmak zafer mi?
Dünya Saddam'ı konuşmuyor artık ABD'nin vahşet görüntüsü karşısında...
İtibarı sıfırlanmış bir ülke haline geldi Amerika.
Bu değilse ne kayıp?

Şu kesin ki bundan sonra İslam coğrafyasının gündeminde "Amerika'nın bölgeden nasıl kovulacağı" sorusu olacak?

ÖZÜR MEKTUBU OLMASIN!

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı Bush'a tezkere reddinden sonra ilişkilerdeki güven sarsılmasını gidermeye yönelik bir mektup yazacağı belirtiliyor. Bu mektubun bugünkü zeminde Türkiye'de olsun, ABD'de olsun bir "özür mektubu" gibi algılanması ihtimali bulunmaktadır. Böyle bir tavrın, halkın şu anda yaşadıkları duygularla derin bir çelişki oluşturacağını belirtmek isterim. Yanlış bir davranış olacaktır. Tayyip Erdoğan'ı da yaralayacaktır. Bizden söylemesi.

 

http://www.sinbad.nu/