Yusuf Küpeli, ORUÇ, ŞEKER  ve KURBAN BAYRAMLARI ÜZERİNE ÇOK KISA BİLGİLER

 +

Nazım Hikmet'ten iki şiir,

KIYAMET SURELERİ:

1) ALÂMETLER SURESİ 

 

2) TEBAHHUR SURESİ

 

Sözkonusu şiirler hakkında not ve biraz acıklı-komik bir anı

 

Belli başlı temel yapıtlarıyla başlangıcından itibaren modern Türk edebiyatını ve türkçeye çevrilen tüm yapıtlarıyla dünya klasiklerini henüz 17- 18- 19 yaşlarında çok iyi tanıdığımı iddia edersem, yalan olmaz... Mark Twain ile 7, M. Gorki ile 12 yaşımda, Homeros ile yine aynı yaşta tanışmış olmama karşın, malesef, Nazım Hikmet'ten ilk şiiri, ancak 1963 yılının son veya 1964 yılının ilk günlerinde, yani 20 yaşıma girerken, Aziz Nesin'in "Yeni Tanin" gazetesindeki sütununda okuyabilecek ve şaşkına dönecektim. O'nun dizeleri, ruhumdaki haksızlıklara başkaldırı duygusuyla tam bir rezonansa gelmişti... Aziz Nesin, "Kurtuluş Savaşı Destanı"nda yeralan "Karayılan" şiirini köşesinde basmıştı.

 

Bu olaydan sonra Nazım Hikmet'in şiirlerini aramaya başlayacak ve hatta gizlice elime geçen "Şeyh Bedrettin Destanı" adlı çok uzun metni elyazısı ile yedi nüsha çoğaltıp dağıtacaktım... Yine 1960'lı yılların ikinci yarısında, yanlış anımsamıyorsam, "Dört Hapishaneden" adlı ve basılır basılmaz yasaklanmış Nazım Hikmet'e ait bir şiir kitabı elime geçecekti. Bu kitaptaki "Alametler Suresi" ve "Tebahur Suresi" başlıklı iki şiiri yattığım yerin duvarına, başucuma kopya edecektim ama, altlarına herhangi bir imza koymayacaktım... "Kutsal" kitapta geçen "kıyamet", "alametler" ve "tebahur" gibi sözcükler Nazım Hikmet'in şiirinde, toplumsal başkaldırının vaktinin gelmekte olduğunu, bunun işaretlerinin gözüktüğünü anlatmaya yarıyan birer benzetme olarak kullanılıyorlardı sadece. Sözkonusu şiirlerin dini mistisizim ile uzaktan yakından bağları yoktu ve bir okuyucunun bunu farketmemesi, sözkonusu dini sözcüklerin toplumsal başkaldırıya çağrışım yaptıklarını anlamaması için sonderece cahil ve ahmak olması gerekirdi... Yine şüphesiz "kutsal" kitaplarda yeralan haksızlıklara başkaldırı sözleri ve çağrıları ile, tamamen farklı bir felsefeye ve dünya görüşüne sahibolan bir sosyalistin, hatta Nazım Hikmet'in haksızlıklara başkaldırı çağrıları arasında paralellikler bulmak da mümkündür.

 

Uyanık şakacı bir-iki arkadaş, aydın rolünde sürekli böbürlenen ve ezberlediği bir nutku TİP'in tüm kahve konuşmalarında boyuna tekrarlayan ufak-tefek esmer bir başka arkadaşı, benim odada olmadığım bir saatte yattığım yere sokuyorlar ve duvardaki iki şiiri gösterip, "Bak Yusuf şair oldu, neler yazıyor(!)", diyorlar... Kahve konuşmaları sırasında muhafızlığını yaptığım, koruduğum kişilerden biri olan bu arkadaşın kafasında nasıl bir "Yusuf" resmi varsa eğer, "şair olduğumu" duyar duymaz suratı buruşuyor ve önemsemez bir ifade ile -altlarında Nazım Hikmet imzası olmayan- şiirleri okuyor. Ve ağzını bükerek, "bunlara şiir denemeyeceğini" ifade ediyor. Ve yine bunların "derin bir dini mistisizm içerdiklerini" sözlerine ekliyor. Sosyalistliğim hakkımda sual işaretleri uyandıracak bir-iki söz daha ediyor...

 

Sözkonusu bilgiç kişilik o şiirden saymadığı şiirlerin altında Nazım Hikmet imzasını görse idi, nasıl yorumlar yapardı acaba?, diye sormaya bile gerek yok... Nasrettin Hoca'nın "ye kürküm ye" adlı hicvini çağrıştıran her anlamda sahte, maddiyatçı, kariyer tutkunu ruhsuz kişiliklere özgü bu tavır, malesef toplumun farklı tabakalarında alabildiğine yaygın. Sömürücü üst sınıfların propoganda aygıtları sürekli böyle bir sahtekarlık kültürünü değişik biçimlerde besliyorlar ve sahte kimlikli, özü görünüşü gibi olmayan tipler her dönemde değişik etiketlerle insanların karşısına çıkartılıyorlar...

 

Nazım Hikmet'in haksızlıklara başkaldırı ruhu ile, acılar çekmiş Nazım Hikmet ile uzaktan yakından ilişkisi olamayacak, ancak bu başkaldırı ile dalga geçebilecek, hatta bunu ezmek için elinden gelen herşeyi yapabilecek birtakım tipler, günümüzde Nazım Hikmet'e sözde sahip çıkıyorlar. Halkın sevdiği Nazım Hikmet'i özünden kopartarak kullanabilmek, haksızlıklara başkaldırı ruhundan soyutlayarak kullanabilmek amacıyla onu sözde sahipleniyorlar. TV kameraları karşısında babalarının oğlundan sözedermişçesine laubali ifadelerle "Nazım" diye ondan sözederek, O'nun nasıl bir "aşk" şairi olduğundan dem vuruyorlar vs... Şüphesiz Nazım Hikmet'in mükemmel aşk şiirleri de vardır ama, inançsız kişilerin, Nazım Hikmet'ten "Nazım" diye sözeden sahte kimlikli züppelerin bu aşk şiirlerinin ruhu ile temasa gelmeleri de olanaksızdır...

 

Aslında din tüccarlarının, ağızlarında "Allah", "Muhammed", "inşallah" gibi sözcükleri hiç düşürmeyen politikacıların, birtakım ünlü kişilerin, sözde Nazım Hikmet hayranlarından, sahte sanat severlerden, sahte sosyalistlerden özünde farkları yoktur. Sahtecilik, pazarı olan her alanda gelişebilmektedir... Halktan yana aydınların birinci görevleri, sanırım, bu sahtecilikleri ve sahtekarları doğru teşhir edebilmektir.

 

Yusuf Küpeli

24 Eylül 2006

yusufk@telia.com

 

Nazım Hikmet, KIYAMET SURELERİ:



ALÂMETLER SURESİ 


Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. 
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. 
Haram sevaboldu, sevap haramdır. 
Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemirir, 
çekin ki körükleri 
ateşe girdi demir. 

Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. 
Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile, 
kendi kendilerin reddü inkâr edile 
ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. 
Duyuldu uykusundan uyandığı 
zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin. 

Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. 
Medet yoktur, bakma geri. 
Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. 
Çıkmış üzengiden, ayağı yok mu? 
Kan sızar, şâk olmuş, dudağı yok mu? 
Gider, böyle gider, dahi gider 
bu âteş yolların durağı yok mu? 
Bu yol orda biten yoldur. 
«Türabolmak ne müşküldür...» 

Çekin ki körükleri 
ocağa girdi demir. 
Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. 
Alâmetler belirdi, kıyamet alâmetleridir. 
Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına. 



TEBAHHUR SURESİ 

Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler, 
herbiri aşikâr etmişti zamirin. 
Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu, 
encam 

tavı gelmiş demirin. 

Vadenin irişip çattığını bildiler, 
kavaklar titreşip yere eğildiler, 
ve çınar ağaçları 
gördüler haykıraraktan, 
köklerinin yılan ölüleri gibi 
koptuğunu topraktan. 

Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler. 
Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda 
hazırdı atlamaya. 
Vadenin irişip çattığını bildiler, 
kabardı, köpüklendi dalgalar 
başladılar çatlamaya. 

Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. 
Ve rûzigâr 
yükseldi ağır ağır, çoğaldı gitgide 
birikti, birikti ve ânı-vahitte 
«Ah edildi derinden 
yer oynadı yerinden,» 
yıkıldı köprüler kemerlerinden, 
yazılı taşlar kapandı yüzükoyon. 

Bu dem kıyamet demidir, 
bu, buhara inkılâbıdır kaynayan suyun...

 

Nazım Hikmet Ran

 

bağlantılı linkler:

Nazım Hikmet'in kendi sesinden bazı şiirleri & Nazım Hikmet’in Menderes’i uyaran  şiiri, aslında Tayyip Erdoğan ve avanesi için de bir uyarıdır. Aynı şiir, TV ekranlarında boygösteren vıcık vıcık dizilerle, miğde kaldıran sahte dökümanterlerle, yalanların havalarda uçuştuğu sözde tartışma programları aracılığıyla 27 Mayıs’a saldırmaya çalışan sahtekarlar için de bir uyarıdır…

HAVANA (LA HABANA) RÖPÖRTAJI, NAZIM HİKMET'in KENDİ SESİNDEN KÜBA DEVRİM TARİHİ. ANADOLU'dan ve DÜNYAMIZIN DİĞER HALKLARINDAN ÇAĞRIŞIMLARLA KÜBA DEVRİMİ VE KAZANDIRDIKLARI ÜZERİ GERÇEKLER. + Nazım Hikmet'ten diğer bazı şiirler

 

 

ORUÇ, ŞEKER  ve KURBAN BAYRAMLARI ÜZERİNE ÇOK KISA BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli

 

Aşağıda hakkında kısabilgiler verilen Hicri takvime veya Ay takvimine ait Ramazan ayı, sadece islam inancına özgü olmakla birlikte, İslam'ın Sünni temel kolunun olmazsa olmaz beş şartından biri olan oruç olayının kökleri Eski Ahit'e (Tevrat) uzanmaktadır. Oruç, sadece İslam'da değil, diğer inanç biçimlerinde ve ayrıca İslam inancının değişik kollarında biraz farklı halleriyle vardır.

 

Bu cümleden sonra okuyacağınız -konuyla ilgili olarak- çok kısa bilgiler veren tırnak içindeki paragraflar, Yusuf Küpeli'nin, "Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam" adlı kitabının değişik bölümlerinden alınmıştır.

 

“ (...) Sünni İslam’ın tüm mezhepleri için geçerli, olmazsa olmaz beş temel direk, dinin beş şartı bulunmaktadır... Bunlardan birincisi, “kelime-i Şahadet” olarak anılan “Allah’ın tekliğine ve Muhammed’in O’nun peygamberi/ elçisi olduğuna tanıklık” etmeyi içeren cümleyi söylemektir. İslamiyet'e ilk adım sayılan bu cümlenin ardından gelen ikinci şart, günde beş vakit/ kez namaz kılmak, Allah’a yakarmak, şükretmektir. Üçüncü kural, sahip olunan varlığın/ zenginliğin en az kırkta birininin zekat adıyla yoksullara vermeyi zorunlu kılmaktadır. Zaten verecek birşeyleri olmayan çok yoksul kişiler için zekat verme zorunluluğu yoktur. Dördüncüsü, Hicri ayların veya Ay takvimine göre ayların dokuzuncusu olan Ramazan ayında oruç tutmaktır. Oruç, gün doğumundan gün batımına dek geçen süre boyunca yemeyip içmemeyi içeren bir irade sınavı olduğu kadar, -birdenbire aşırı yemek yenmezse eğer- sağlık açısındanda yararlıdır. Şüphesiz, rahatsızlıkları veya çok önemli nedenleri olmayanlar için geçerli olan bu kuralı, günlerin çok uzun veya kısa olduğu coğrafyalarda uygulamanın yolunu dinin önderleri belirlemektedirler. Ramazan ayının her sene farklı zamanlarda gelmesi ise, İslami (Hicri) veya Ay takviminin 354 gün olmasıyla, günümüzde tüm dünyada kullanılan miladi Batı takvimine göre Hicri takvimin 11 gün kısa olmasıyla ilgilidir. Hicri takvim, Muhammed’in Yathrip’e (Medine) taşındığı (Hicret ettiği) 16 Temmuz 622 gününden itibaren hesaplanmaya başlanmıştır. Bu takvimde de 12 Ay vardır...”

 

“ (...) Hicri takvimin aylarının adlarını sıralamakta yarar vardır: Adını Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göçünden, Hicret’ten alan ve mevcut 12 ayı 29 veya 30 gün çeken Hicri takvimin, ya da Ay yılının ilk ayı, Muharram/ Muharrem olmaktadır. Muharrem’in ilk günü olan al-Hicra, İslam inancında olanların yılbaşısıdır. Bundan sonra sırasıyla, 2) Safar; 3) Rabi-ul Avval; 4) Rabi-ul Akhar; 5) Cumada-i Avval; 6) Cumada-i Akhar; 7) Racab/ Receb; 8) Şaban; 9) Ramazan; 10) Şahvval; 11) Dhul Qada; 12) Dhul Hicca ayları gelmektedir. Sözkonusu aylardan 7nci, 8nci ve 9ncu olanlar en “mubarekleri” kabuledilmektedirler... Hicri veya Ay takviminin günleri, Miladi veya Güneş takviminden çok fazla farklı değildir. Daha önce de belirtildiği gibi sadece 11 günlük bir fark vardır ama, her yıl bu farklar birbirinin üzerlerine eklendikce ve zaman uzadıkça ara açılmakta, fark büyümektedir. 

 

“Hicri takvimin dokuzuncu ayı olan Ramazan’da, “insanlara yol göstermesi için Kuran ilk kez yollanmıştırKuran’ın en uzun ve 2nci Sûresi olan Bakara Sûresi’nin 185nci ayetinde, “Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kuran’ın indirildiği aydır...” diye yazılmaktadır. Sünni İslam inancının iki büyük bayramından birincisi, Ramazan ayının ve bu ay boyunca süren orucun sonbulmasıyla başlayan “şeker bayramı” olmaktadır. Arapça aslında adı Id al-Fitr (al-Id as-Saghir; Küçük Bayram) olan bu kutlama, Hicri takvimin onuncu ayının veya Şavval ayının ilk üç günü boyunca sürmektedir. Bu günde özellikle çocuklara armağanlar verilmektedir. Id, sözcüğü arapça da bayram anlamına gelmektedir...

 

“Id al-Adha (al-Id al-Kabir; Büyük Bayram) ise türkçe de bildiğimiz Kurban Bayramı olmaktadır. Geleneğin kökü, Eski Ahit’e, Musa’nın Birinci Kitabı’na uzanmaktadır. Musa’nın Birinci Kitabı’na veya diğer adıyla Tekvin’e (=Yaratma) göre, verdiği söze sadık kalan İbrahim’in tek oğlu Isak’ı Rab’a kurban etmeye kalkışması, olayın başlangıcı olarak kabuledilmektedir. Sonuçta bu bayram, Hicri takvimin son ayının onuncu gününde başlayıp üç gün sürmektedir. Bayram boyunca ekonomik durumu elverişli olanlar sağlıklı ve yetişkin koyun, koç, keçi, deve veya sığır keserek etini yoksullara, komşularına ve dostlarına dağıtmaktadırlar. Kurban etinin birkısmını da kendilerine alıkoymaktadırlar.

 

“Musa’nın Birinci Kitabı’na “Yaradılış”a göre, İbrahim’in karısı Sara’dan çocuğu olmamaktadır ve Sara adetten kesilmiştir. İbrahim’de yaşlıdır... İbrahim yüz, Sara ise doksan yaşında iken Rab, İbrahim’in verdiği söz karşılığında onlara bir oğlan çocuğu doğurtturacaktır. Sara’nın İbrahim’den olan bu oğlunun adını Isak koyacaklardır ve yine Rab’a verilen söze uyularak sekiz günlük İsak sünnet edilecektir. İbrahim’de aynı gün sünnet olacaktır. Kısacası, sünnet geleneğinin kökü de buraya uzanmaktadır ama, sünnet olayı eski Mısır duvar resimlerinde de yansıtılmaktadır. Kısacası, sünnet geleneğinin köklerinin çok daha eskilere gittiği anlaşılmaktadır...

 

“Rab’a bağlılığını ve sözünün eri olduğunu göstermek isteyen İbrahim, artık büyümüş olan oğlu İsak’ı kurban etmek için kendisine söylenen yere gidecektir... Aslında Rab O’nu denemek istemiştir ve bu amaçla tek oğlunu kendisine kurban etmesini buyurmuştur... Musa’nın Birinci Kitabı, Bab 16’da başlayan sözkonusu öykü, Bab 22’de şöyle sürmektedir: “9 Ve Rab’ın kendisine demiş olduğu yere vardılar. Ve İbrahim orada bir mezbah yaptı, ve odunları dizdi, ve oğlu İsak’ı bağlayıp O’nu mezbah üzerine, odunların üstüne koydu. 10 Ve İbrahim elini uzattı, ve oğlunu boğazlamak için bıçağı aldı. 11 Ve RABBİN meleği göklerden O’na çağırıp dedi: İbrahim İbrahim; ve: İşte ben dedi. 12 Ve dedi: Elini çocuğa uzatma, ve O’na birşey yapma; çünkü şimdi bildimki, sen Rab’dan korkuyorsun, ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin. 13 Ve İbrahim gözlerini kaldırıp gördü; ve işte, arkasında bir koç çalılıkta boynuzlarından tutulmuştu; ve İbrahim gidip koçu aldı, ve oğlunun yerine onu yakılan kurban olarak takdim etti.”

 

“Aslında Yahudi gelenekleri ve Eski Ahit (Tevrat) ile Müslüman adetleri ve Kuran arasındaki bağlar yukarıda ifade edilen sünnet ve kurban olaylarını da aşmaktadır. Ve yine aslında Kuran’ın 2nci Sûresi olan Bakara Sûresi’nin 183ncü, 184ncü ve 185nci ayetlerinde anılan ve Ramazan ayında tutulan oruç dahi, Yahudilerin Yom Kippur’unun İslamlaşmış biçimi olmaktadır... Aynı Sûre’nin 183ncü ayetinde, “183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”, denilmektedir ve sözkonusu kültürel bağ açıkça itiraf edilmektedir...” (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam ; 7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

 

“ (...) Yine Şia’da yapılması farz olan veya yapılması zorunlu olan, geçerli bir mazeret olmadıkça yerine getirilmemesi günah sayılan görevler on tanedir... Şia inancının farz saydıklarından birincisi, Salat/ Namaz olmaktadır. İkincisi, Ramazan ayında tutulan Oruç’tur. Üçüncüsü, Mekke’de Kabe’yi usulune uygun ziyaret anlamında Haç’tır. Dördüncüsü, varlığından yoksullara ayrılan veya verilen kısım anlamında Zekat (Zakat) olmaktadır. Daha önce belirtildiği gibi, sayılan ilk üç şart aynızamanda Sünni İslam’ın beş temel direği arasında da bulunmaktadır. Sünni İslam’da olduğu gibi Şia’nın farzları içinde de bulunan Zekat, kişinin varlığının en az kırkta birini yoksullara vermesini zorunlu kılmaktadır.

 

“Şia’daki beşinci farz ise, İmamlığa giden “varlık vergisi” anlamında Khum adlı birçeşit dini vergidir. Khum adlı vergi, yıllık kazancın resmi vergi dışında kalanının yüzde yirmisi olmaktadır. Bazı kaynaklar aynı vergiyi elli de bir olarak göstermektedirler. Böyle bir vergi Sünni İslam’da yoktur. Anlaşılan bu durum, Şia’da dinin kurumların devletten bağımsızlıkları ile ilgilidir. Bütçelerini kendileri yapmak zorunda oldukları için, inananlara yönelik böyle özel bir vergi koymuşlardır...” (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam ; 9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar )

 

“ (...) Biraz önce anılmış olan Easter ise, yine Kilise’nin temel bir bayramı olmaktadır ve inanca göre Easter’de veya “çarmıhtaki üçüncü gününde İsa yeniden doğmuştur...” İsa’yı Şeria’nın suyunda babtist etmiş olan ve O’nun “Tanrı’nın Kuzusu olduğuna” tanıklık eden Aziz John The Babtist, -diğer Havariler ve İsa gibi- Yahudi asıllıdır. Aynı kişi Hıristiyan inancında Peygamber veya Havari (Hıristiyan dininin öncüsü) kabuledilmektedir. Aziz John The Babtist’e adanan 24 Haziran günü; Batı’da 13 Eylül, Doğu’da ise 13 Ekim tarihinde kutlanan Kilise’nin en erken Babaları’ndan Aziz John Chrysostom günü; “bakire” olan Hıristiyan azizi Barbara anısına tutulan 4 Aralık günü orucu; Aziz Mary Magdalene (Mary of Magdala, Magdala’dan Mary) anısına 22 Temmuz günü tutulan oruç, bunların hepsi (Suriye) Alavi inancında olanlar için de önem taşımaktadırlar...” (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam ; 10- Şia inancından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar )

 

“ (...) Şia’da varolan 14 lekesiz saf, masum “kutsal” varlığa bağlılık, yani Muhammed’e, kızı Fatma Zehra’ya, damadı Ali’ye ve Ali dahil 12 İmam’a sevgi ve sadakat aynı biçimiyle Alevilik’te de bulunmaktadır... Şia’nın dokuzuncu farzı veya şartı olan, “Muhammed-Ali-Fatma-Hasan-Hüseyin evi” anlamında Ehl- Beyt’i sevme veya adları sıralanan “azizleri”, “saf varlıkları” sevme ve yine bunların izleyicilerini sevme anlamında Tavalla aynı biçimiyle Alevi inancında da vardır. Şia’nın onuncu ve sonuncu farzı, Ehl- Beyt’in düşmanlarına “bela okuma”, “lanet yağdırma” anlamında Tabarra’da yine bu biçimiyle Alevilik’te bulunmaktadır. Alevi inancında olanlar da Hüseyin ve yoldaşlarının Kerbela’da öldürülmesinin anısına Muharrem ayında 12 gün oruç tutmakta ve yine Aşure gününde sembolik yemekler yemektedirler. Aleviler ayrıca Pers/ İran yeni yılı Nevruz’u (21 Mart) ve Hızır- İlyas anısına 6 Mayıs gününü Hıdırellez adıyla kutlamaktadırlar...”

 

“ (...) Cem’in anısına düzenlendiği “Kırklar Meclisi” ile ilgili olarak kırk sayısının değişik mitolojilerdeki anlamına gelince... Değişik mitolojilerle ilgili olarak kaynaklarda adları ve adresleri verilecek metinlerin ve farklı kitapların açıklamalarında kırk sayısı ile ilgili birçok anlatım vardır. Babil yazılarına göre, yoğun yağmur, kötü hava, sel baskınları, tehlikeli koşullar “kırk gün” sürdükten sonra Pleiades (Zodiak’ın Boğa Burcu’nda bulunan bir demet parlak yıldız) gözükmekte ve artık bahar gerçek anlamıyla başlamaktadır. Nisan ayının 20nci günü başlayan bu yeni mutluluk zamanı, “kötü ruhların” anısına kırk sazdan oluşan bir demetin yakılması ile, şölenlerle kutlanmakta imiş. Eski Roma’da limanlara gelen gemiler kırk gün karantinaya alınmakta imişler. Şüphesiz bunun temelinde de muhtemel kötülüklerin kırk gün içinde kaybolacağı inancı yatmaktadır... İlginçtir, Muhammed’e Peygamberliği kırk yaşında bildirilmiştir veya peygamberlik ilanı yaşı da “kutsal” kırk sayısı ile eşleştirilerek yansıtılmaktadır. Diğer yandan, birçok yanı efsaneleşmiş İslam tarihi ile ilgili anlatımlara göre, Muhammed’in Peygamberliği’nin üçüncü yılında sadece kırk yandaşı vardı ve şüphesiz -amca oğlu- Ali bunlardan en başta geleniydi. İsa’nın çölde kırk gün kalması ve bunun anısına tutulan oruçla; Hüseyin ve 72 yoldaşının Kerbela’da öldürülmelerinin anısına Şia inancında olanlarca gerçekleştirilen Aşure yasından kırk gün sonra dini tatil başlaması gibi daha birçok olayla kırk sayısının serüveni uzayıp gitmektedir...” (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam ; 11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar )

http://www.sinbad.nu/