Yusuf Küpeli, Politik anlamda renk körlüğü ve körlüklerinden memnun bilgiçlerin zevzeklikleri üzerine (...) Renk körlüğü rahatsızlığının henüz tedavi edilememesi olgusuna karşın, insan soyu için bu rahatsızlıkla kıyaslanamayacak ölçüde tehlikeli olan toplumsal- politik anlamda renk körlüğünün -yaşanan çağın gelişmişlik düzeyine göre- göreceli tedavisi vardır. Vardır ama, sözkonusu tedavi olayı doğrudan doğruya politik iktidar sorunuyla ve ayrıca aydınların entellektüel gelişmişlikleri ve namus düzeyleri ile bağlantılıdır... (...) Emperyalist merkezlerin propoganda makineleri ile beslenen toplumsal- politik anlamdaki renk körlüğü sorununun gerisinde Vatikan’dan başka merkezler de vardır... (...)Bu bağlamda “koordinatör” ünvanıyla bölgeye gelen emekli ABD generali için sözkonusu silahlı örgüt sadece bir bahanedir, Türkiye yönetimini İran karşıtı bloğa çekebilmenin araçlarından birisidir... Kısacası, resmin bütününde, Türkiye’nin emekçi halkından gelen askerleri ABD’nin bölgedeki kanlı oyunlarına alet etme, özellikle İran’a karşı kullanma planı gözükmektedir ve bu resme uyum sağlayan renk körü AKP dışişleri bakanının sözleri Türkiye halkı açısından özel olarak utanç ve endişe vericidir... Bu kanlı tezgahın daha ilerisinde gözüken tablo ise... (...) Yukarıdaki paragrafta özetlenerek açıklanan tüm gerçeklerin ötesinde, bir dışişleri bakanının ağzından çıkan “Bu ABD’nin başındaki bin işten sadece birisidir, ama Türkiye’nin en önemli birinci sorunudur(!)”, gibisinden bir söz, bakanın -şeklen de olsa- temsilettiği halk açısından, ulus açısından sonderece aşağılayıcı ve utanç vericidir... (...) Elinde İsa’yı çarmıhta gösteren değerli bir asa ile dolaşan süslü Papa’nın, -yoksul dostu- İsa’yı hep çakılı kaldığı o çarmıhında tutmak istediği bellidir... (...) Vatikan’ın sınırsız zenginliğine, aynı kurumun Mussolini faşizmi ve Alman Nazizmi ile ortaklığına, Hitler’in izinde yürümekte olan W. Bush Amerikası ile girmiş olduğu derin işbirliğine ve Papa’nın son kışkırtıcı konuşmalarına bakacak olursak eğer, başta Papa olmak üzere Vatikan’ın tüm kodamanlarının gördükleri en büyük kabusun, kan-ter içinde korkuyla uyanmalarına neden olan rüyanın, İsa’nın geridönüşü ile ilgili olduğunu anlamamız zor olmaz herhalde. Çünkü, tüm haksızlıklara karşı çıkan, yoksul dostu olan İsa kaza ile geri dönecek olursa eğer, -Vatikan kendisini “delinin biri” diye ihbar edip tımarhaneye attırmaya kalkmadan önce- yapacağı ilk iş, adını pazarlayarak yüzmilyonlarca insanı sürekli dolandıran, toplumsal- politik anlamda renk körlüğünü milyonlara yayan ve bu dolandırıcılığı ile servetine servet katan Vatikan’ın yapılarını içindeki sahtekarların kafalarına yıkmak olacaktır... (...) Kısacası, “ABD yönetiminin aynı anda ‘İslam düşmanı’ hem de ‘şeriatçıların destekçisi’ olması akla aykırı” demek, tamamen akla aykırıdır. Burada sorulması gereken soru, ABD dışpolitikalarının hangi tip İslama karşı olduğu ve yine hangi tip şeriatçı yönetimlere destek verdiği veya bunların iktidara yükselişleri için gerekli zeminleri nasıl oluşturduğudur... (...) Halkı Müslüman Afganistan’ı ve Irak’ı yerlebir eden, “İslam terörizmi”den ve “İslam faşizmi”nden dem vuran ABD yönetiminin en yakın işbirlikçilerinin başında halen şeriat yasaları ile yönetilen Suudi Arabistan’ın petrol zengini aşiret reisleri gelmiyormu? Aynı gerçek Kuveyt emiri ve diğer Körfez emirlikleri için geçerli değilmi? Aslında, hem halkı Müslüman ülkelere karşı savaşmak, “Haçlı Seferi” ilanetmiş olmak, Batı’da Müslüman halklara karşı ırkçı düşmanlıklar kışkırtmak ve hem de bazı İslamcı güçlerle, örgütlerle ortak çalışmak sadece günümüze özgü bir gerçeklik değildir. Bu tip ikili, hatta çok daha fazla yönlü karmaşık politikaların kökleri Haçlı Seferleri’ne dek uzanmaktadır. Çünkü tüm bu “din” boyalı savaşlarda asıl olan dini ideolojiler değil, ekonomik yararlardır... (...) Kişiler, toplumlar, öncelikle kendilerinden, beyni bağlayan geleneksel kalıplardan kurtulamadıkları sürece, en mükemmel silahlara ve ordulara sahip olunsa da, askeri zaferler kazanılsa da, tutsaklıktan, kölelikten kurtulmanın yolları bulunamayacaktır. Sadece köleliğin yeni biçimleri ile tanışılacaktır...

 

Politik anlamda renk körlüğü ve körlüklerinden memnun bilgiçlerin zevzeklikleri üzerine

 

Yusuf Küpeli

 

Ansiklopedik bilgilere göre değişik türleri olan, yedi farklı türü bulunan ve ağırlıklı olarak erkeklerde gözüken renk körlüğü hastalığı, bilimsel gerçeklerin görülmesine engel oluşturmaz. Örneğin, bu hastalığı keşfeden ve hastalığa Daltonism olarak kendi adını veren İngiliz bilim adamı John Dalton (1766- 1844), hem renk körü idi ve hem de çağının en seçkin bilim adamlarından biri olarak modern atom teorisinin kurucusu (1803) olacaktı (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji, b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine) Dalton, sözkonusu yedi tip renk körlüğünden “deuteranopi” olarak adlandırılan yeşil körlüğüne sahipti. Asıl olarak bu tip renk körlüğünün Daltonism olarak adlandırıldığı ifade edilse de, sonuçta sözkonusu rahatsızlığın tüm türlerine toptan Daltonism veya renk körlüğü denmektedir... Belki ve muhtemelen bu hastalık çok daha önceden de keşfedilmiş ve açıklanmıştı ama, eski medeniyetlerle ilgili bilgilerin yetersizliği nedeniyle, bu insani biyolojik-genetik rahatsızlık, bilimle ilgili tarihe, Dalton’un adıyla geçecekti...

 

Uzmanlarının, göz hekimlerinin çok daha iyi bildiği gibi, yedi temel rengi ayırt etmekte sorunlar yaratan sözkonusu hastalığın en sık rastlanan türü, kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edememektir. Özellikle bu türün trafikte büyük sorunlar doğuracağı iddia edilsede, trafikle ilgili asıl sorunun sorumsuzluk olduğu, özellikle Türkiye gibi ülkelerde bolca rastlanan anti-sosyal karakterlerin bu sorunun kaynağında durdukları bilinmektedir. Günümüzde artık rek körleri de -trafik ışıklarını yukarıdan aşağıya sıralanışlarına göre ayırt edecek bir eğitimle birlikte- araba sürebilmek için ehliyet alabilmektedirler. Buna karşın hiç te renk körü olmayanlar, giderek yaygınlaştığı anlaşılan orman yasalarına uyum anlayışlıyla tüm kuralları rahatça çiğneyebilmektedirler... Ayrıca, -sayıları daha az da olsa- mavi ve sarı renkleri ayırt edememe sorunu da rastlanan renk körlüğü türlerinden biri imiş...  

 

Günlük yaşamda çok büyük sorunlar yaratmadığı söylenen bu hastalığın sahipleri hastalıkları nedeniyle sağlıklı bir insanın dünyayı nasıl gördüğünü bilemedikleri için, durumlarından şikayetçi olmayabilirler. Çünkü, anlaşılmış olacağı gibi, eksiklikleriyle ilgili karşılaştırma yapabilecek olanakları yoktur ve bu nedenle hallerinden memnundurlar ama, bunların arasından boyacılar ve özellikle iyi rassamlar çıkabileceğini iddia etmek olanaksızdır. Buna karşın, insanların eksiklikleri ile ilgili tüm şakalar kırıcı olsalar da, dünyayı daha çok gri tonlarıyla gören birilerinin renkli televizyon ve sinama gibi sorunlarının olamayacağını, bunlar için güzelin sarışınının veya esmerinin farketmeyeceğini ve bunların aralarından ten rengiyle ilgi ırkçı karakterlerin çıkamayacağını iddia etmek mümkündür... “Güzelin sarışınının veya esmerinin farketmeyeceği” diyorum, çünkü, tüm erkek nüfusunun yüzde sekiz kadarında bu hastalığa rastlanırken, aynı hastalık kadınlar arasında sadece yüzde bir olarak gözükmekte imiş. Yani, sözkonusu rahatsızlık daha çok bir erkek sorunudur. Buna karşın hastalığın asıl taşıyıcısı kadınlardır. Yani, “erkeklerin gözlerini kör edenler kadınlardır” demek pek hatalı olmaz...

 

Aslında, renk körlüğüne sahip kişilerin Dalton gibi mükemmel bir fizikçi ve kimyacı veya bir başka bilim alanında araştırmacı olmaları için herhangi bir engel olmasa da, toplumsal- politik anlamda renk körlerinin bilimle en ufacık bir yakınlıklarının dahi olabileceğini iddia etmek olanaklı değildir... Değişik nedenlerle, eğitimsizlik veya bilinçli yanlış eğitim gibi nedenlerle yaşadığı çağın bilimsel birikimine göre cahil kalan, birtakım belirli dogmaların tutsağı olan, araştırma ve öğrenme motivasyonunu yitiren veya buna hiç sahibolmamış olan insanların, toplumsal- politik anlamda renk körü oldukları rahatça söylenebilir. Ve bu tipler Voltaire’nin (1694- 1778) Kandid’i (Candide, 1759) gibi -sığlıkları ölçüsünde- durumlarından memnundurlar ve geleceğe ahmakça bir iyimserlikle bakabilirler. Yine aynı tipler, iki renkten oluşan dünyalarına veya dünyayı böyle eksik görmelerine neden olan gerçekdışı düşlerle dolu yeterince gelişmemiş beyinlerine uymayan herşeyi büyük bir güven ve rahatlıkla “gerçekdışı” ilanedebilirler. Hatta onlar, yarım yamalak duyupta özünü farkedemedikleri gerçekleri, kendilerine özgü zevzeklikleriyle ve ahmakça üsluplarıyla, bilgiççe alaya alıp aşağılamaya dahi çalışabilirler. Bundan da tehlikelisi, eğer aynı tipler ekonomik ve politik güç sahibi iseler, kendi “gerçeklerine” uymayan herşeyi yasaklamaya ve bu gerçekleri gören ve yeniden üreten beyinleri yoketmeye bile kalkışabilirler. İnsan soyunun tarihi bu son ifade edilen acıklı gerçeğin örnekleri ile doludur. Tarihin ötesinde, sözkonusu gerçek, artan emperyalist saldırı ve şiddet politikalarıyla ve bu politikaların beslediği her türden fanatizm ile, güçleri artan en uç noktalardaki dini dogmalarla yeryüzünün değişik coğrafyalarını giderek artan bir güçle değişik ölçülerde kendisine tutsak etmektedir. Bir başka ifadeyle, yaşadığımız çağın hiçbir dönemde görülmemiş derin paradokslar içerdiğini, biryandan evrenin ve dünyamızın derinlikleri daha fazla keşfedilirken, diğer yandan da toplumsal- politik anlamda rek körlüğünü artan bir iğme ile daha geniş yığınları etkisi altına aldığını iddia etmek yanlış olmayacaktır...

 

Şüphesiz bu ikinci tip renk körleri, veya toplumsal- politik anlamda renk körleri ve bunların durumlarından memnun olma halleri, birincileri ile (biyolojik anlamda renk körlerinin hallerinden memnunlukları ile) kıyaslanamayacak ölçüde toplumsal yaşam için tehlikelidir. Ve yine malesef biyolojik anlamda renk körlüğü erkeklerde sadece yüzde sekiz ve kadınlada yüzde bir civarında iken, ortada bir istatistik verisi olmasa da, toplumsal- politik anlamda renk körlüğünün her iki cinste de yüzde seksen gibi oranların çok çok üzerinde olduğu iddia edilebilir. Ve emperyalist politikaların bir sonucu olarak bu oran sürekli yükselme eğilimi taşımaktadır... Aksi taktirde, toplumsal- politik anlamda renk körlüğünün bu ölçüde yaygın olmaması durumunda, daha sağlıklı, barışçı ve adaletli bir dünyada yaşıyor olurduk...

 

Yine ansiklopedik bilgilere göre beynin bir basamağı olan, ana rahminde beyinle birlikte şekillenip gelişen ve doğrudan beyinle bağlantılı bulunan gözün retina tabakasındaki iki tip sinir hücresi, cones ve rods adlı sinir hücreleri bulunmaktadır. Bunlardan cone, rekleri ayırt etmekle görevlidir. Sözkonusu ışığa hassas hücreler renkler konusunda uzmanlaşmışlardır ama, sınırlı sayıdaki kişilerde bu asıl fonksiyonlarını yeterince yerine getirememektedirler. Genetik bir karaktere sahibolan ve kromozomlardaki -dişiliği belirleyen- X geni ile, anne aracılığıyla taşınan bu rahatsızlığın henüz tedavisi yoktur...

 

Renk körlüğü rahatsızlığının henüz tedavi edilememesi olgusuna karşın, insan soyu için bu rahatsızlıkla kıyaslanamayacak ölçüde tehlikeli olan toplumsal- politik anlamda renk körlüğünün -yaşanan çağın gelişmişlik düzeyine göre- göreceli tedavisi vardır. Vardır ama, sözkonusu tedavi olayı doğrudan doğruya politik iktidar sorunuyla ve ayrıca aydınların entellektüel gelişmişlikleri ve namus düzeyleri ile bağlantılıdır... Yaşanmakta olan çağa ve mevcut ekonomik- toplumsal yapıya göre farklılıklar gösteren toplumsal- politik anlamda renk körlüğü, değişik katagorilerdeki sömürücü üst sınıfların egemenliklerini sürdürebilmelerine yaradığı ölçüde bu sınıflar tarafından beslenirler. Sömürücü üst sınıflar, örgütlü ekonomik ve politik yarar gurupları, bunlara dayanan politik iktidarlar, egemenliklerini sürdürmeye yarayan toplumsal- politik renk körlüklerini sürekli canlı tutmaya çalışırlar. Onlar, sorgulayıcı analitik (tahlilci) düşünceyi engelleyen her türden dogmayı, ahmaklığı sürekli desteklerler, beslerler.

 

Yığınlar, kendilerine söylenen yalanlara inanacak ölçüde toplumsal- politik anlamda renk körü olarak kaldıkça, bu renk körlüğü derinleştirildikçe, mevcut egemenlik odaklarının kitleleri kendi yararları doğrultusunda manupule etmeleri (yönlendirmeleri) ve ekonomik- politik yararlarını, sömürülerini sürdürmeleri olanaklı hale gelir.

 

Hem uluslararası arenada ve hem de ulusal arenalarda egemen olan güçler, bu egemenliklerini sürdürmeye yarayan toplumsal- politik anlamdaki renk körlüklerini çokyönlü olarak beslemek ve aynı amaca yönelik yeni araçlar üretmek için medya denen basılı ve elektronik hertürlü aygıtı kullanırlar. Kendilerine uygun gazeteci tipleri, sözde aydın tipleri; “dinci”, “sagcı”, “liberal”, “solcu” ve hatta aşırı “solcu” modern “molla” tipleri yaratırlar, bunları değişik yöntemlerle ünlendirirler. “Aydın” veya “yazar” sıfatlı bu “mollalar”dan en işlerine gelenlerini, en sığ ve uysallarını, en kolay satınalınabilirlerini, diğer insanları günlük masallarla oyalama yetenekleri en yüksek olanlarını ünlendirerek kullanırlar. Bu katagorilerin dışında kalan yetenekli ve çalışkan aydınları da değişik yöntemlerle sürekli satınalmaya çalışırlar... Üst sınıfların dünyayı görmek ve göstermek istedikleri biçimle uyumlu toplumsal- politik renk körlüklerini sürekli besleme, yeniden üretme çabaları nedeniyle, tüm toplumsal illüzyonların merkezinde egemen iktidar odakları durur. Aynı nedenle, toplumsal- politik anlamda renk körlüğünün yokedilebilmesi olayı herşeyden önce politik iktidar sorunudur. Ayrıca olay, aydınların entellektüel gelişmişlikleri, araştırıcılıkları, analitik düşünme yetemekleri ve bunların hepsinden öte namus düzeyleri ile bağlantılıdır...

 

Hiç te satınalınmamış oldukları halde yaşamı sadece gri renkler veya siyah-beyaz renklerle görebilen birtakım geleneksel azgelişmiş “mollalar” da, tüm kendinden memnun bilgiçlikleri ile toplumsal- politik anlamdaki renk körlüğünün beslenmesine ve sürekliliğine hizmet edebilirler. Çünkü, “aydın” geçinenlerin veya bu sıfatı taşıyanların önemli bir çoğunluğu, kendi beyinlerini kullanma, araştırarak düşünme yerine, geleneksel kalıplarla içinde oldukları dönemde esen hakim rüzgarlara, geçerli modalara uymayı günlük popülariteleri için yeğlerler. Bunlar, en popüler yalanları, palavraları, değişik ifadelerle tekrar ve tekrar papağan gibi yinelerler. Şüphesiz egemen güçler tarafından çok sevilen bu her dönemin adamı olmaya aday gösterişçi papağanlar sayesinde yığınların toplumsal- politik renk körlükleri sürekli beslenir, yeniden üretilir. Mali- sermaye güçlerinin egemenliğindeki “entellektüel” pazarda -özellikle toplumsal konular üzerinde- kariyer yapabilmek, ünlenebilmek, egemen üst sınıfların çizdikleri çerçeve içinde renkli papağan tüylerini en gösterişli, en gözalıcı biçimde teşhir edebilmeye bağlıdır... Aynı pazarın sağ, “sol”, liberal, “İslamcı” ve daha birçok çarşısı vardır...

 

Örneğin, daha dün (12/09/2006), Hıristiyan dogmasının bir alt dogması olan Katolik inancına sahip yüzmilyonlarca insan üzerinde etkisi bulunan eski Nazi yeni Papa birisi, Vatikan’da oturan Hıristiyanların erkek-oğlan-erkek “Baba”sı (Papa), İslam inancını ve bu inancın peygamberini -Washington’dan esen egemen rüzgara uyarak- ahmakça aşağılamıştır. İslam inancını ve onun peygamberini kılıçla, kanla özdeşleştiren sözler etmiş, bu dinin yeni birşey getirmediğini vs. söylemiştir. Papa’nın bu tavrının -sözde temsilettiği- barışçı ve haksızlıklara karşı İsa ile, Yahudi tapınağındaki tefeciliğe karşı çıktığı için kafasının üzerinde dikenlerden bir taçla acılar içinde çarmıhta canvermiş olan iyi yürekli İsa ile bir bağının olmadığı bellidir. Buna karşın, Washington hesabına sonderece bilinçli söylenmiş bu yalanın, toplumsal- politik anlamdaki renk körlüklerini beslemeye yönelik bu zamanlamalı yalanın, W. Bush’un başlatmış olduğu “Haçlı Seferi” ve “terörizme karşı savaş” yalanı ile bağlantılı oldukları gün gibi ortadadır...

 

Avrupa’da Blair’den sonra W. Bush politikalarına en yakın yönetici olan -Tayyip Erdoğan’ın çocuklarının nikah şahidi- biryantinli kafalı rulet masası oynatıcısı kılıklı Berlisconi de kendi komik görünüşüne bakmadan, “Bizim medeniyetimiz İslam medeniyetinden üstündür(!)” diye bir palavra atmıştı. Bu sözler, Washington’un fosil enerji yataklarına yönelik olarak başlatmış olduğu yeni Haçlı Seferi ile ve “İslam terörizmi” yalanıyla yüzde yüz bir uyum sağlayabilme amacını taşımaktaydı. Öncelikle Hıristiyanların çoğunlukta olduğu coğrafyalardaki toplumsal- politik anlamda renk körlükleri bu tip propogandalarla beslenebilirdi ancak. İlanedilen Haçlı Seferi için yığınsal destek ancak bu yöntemlerle sağlanabilir, başlatılan emperyalist savaşın önünde engel oluşturan tüm barışçı yaklaşımlar ancak bu tip konuşmalarla etkisizleştirilebilirdi... Avrupa halklarına büyük Fransız devriminin armağanı olan laikliğe karşı savaş başlatan Alman asıllı eski Nazi yeni Papa, kışkırtıcı yalanlarının ardından en büyük desteği Hıristiyan Demokrat uyanık fingirdek Merkel’den alacaktı. Papa’nın laikliğe karşı başlatmış olduğu savaş ta, İslam inancına ve bu inancın peygamberine yönelik kışkırtıcı gerçekdışı ifadeleri de, Papa’yı destekleyen Merkel’in politikaları da, bunların hepsi de W. Bush politikaları ile tam bir uyum içerisindeydi. Peygamber Muhammed ile ilgili kışkırtıcı karikatürlerin gerisinde duran sağcı başbakan Rasmussen’de, W. Bush’un emrinde Danimarka askerlerini Irak’a yollamış olan kişiydi. (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Nedenleri ve sonuçlarıyla Peygamber Muhammed karikatürleri, provokasyonlar ve İslam toplumlarının gereksinimleri üzerine ) Tüm bunların bir rastlantı olmadıkları; ABD merkezli ve AB yedekli dünya egemenliği planlarının parçaları oldukları; 11 Eylül provokasyonu ile başlatılan dünya egemenliği amacına yönelik Washington saldırısının AB içindeki uzantıları oldukları; fosil enerji yatakları ve yolları üzerinde yaşamakta olan Müslüman halklara yönelik yıkım, katliam ve köleleştirme politikalarını “haklı” göstermeye yönelik propogandalar oldukları; sözkonusu emperyalist saldırıyı “üstün bir kültürün zararlı bir alt kültüre savaşı gibi yansıtma” ve böylece en geniş yığınlarda politik anlamda bir renk körlüğü yaratma çabası olduğu gün gibi ortadadır.

 

Heybetli küllahının altındaki Papa (Baba) sıfatlı süslü tavuskuşu, bu erkekliksiz erkek küçük Baba (Papa), Hıristiyan inancı ile derin kültürel bağları olan yeni bir inanç geliştiren, İsa’yı peygamber olarak tanıyan ve Maria (Meryem) ile “babasız doğan” oğlu İsa’ya derin bir saygı aşılayan Peygamber Muhammed’in gerçek kimliğini, söylediklerini, ve özellikle Meryem’e ve İsa’ya sevgi ile yaklaşımını mutlaka çok iyi bilir. (Daha ayrıntılı bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam) Çok iyi bilir ama, Papa’nın diğer Hıristiyanlara, öncelikle Katolik inancındaki yığınlara bulaştırmaya çalıştığı bu toplumsal- politik anlamdaki renk körlüğünün ekonomik ve politik nedenleri vardır şüphesiz... Mafya’nın kara paralarını aklayan, Nazi altınlarını saklayan Vatikan Bankası gibi bir kasaya sahibolan Papa; W. Bush politikalarının gerisinde duran uluslarüstü tekellerin, dev enerji tekellerinin, askeri- endüstri komplekslerin alabildiğine yüklü hisse senetlerine sahip yeryüzünün en zengin dini kurumu ve din devleti Vatikan’ın başındaki Papa, başında olduğu kurumun gerçek konumuyla uyumlu olarak W. Bush politikalarını desteklemek zorundadır. O, İslam inancını “yeni birşey getirmemekle” suçlayarak ve bu inancı terör olaylarıyla “özdeşleştirerek” kanlı emperyalist yıkım ve terör politikalarını meşrulaştırmak zorundadır...

 

Emperyalist merkezlerin propoganda makineleri ile beslenen toplumsal- politik anlamdaki renk körlüğü sorununun gerisinde Vatikan’dan başka merkezler de vardır. Okuyucularının bilinçlerini körleştirmeye çalışan çok daha alt düzeyde benzer rek körleri Türk basınında da azımsanamayacak kadar çokturlar. Metnin ilerleyen bölümlerinde bunlardan da bir örnek, sığlığı ölçüsünde kendinden memnun sıradan bir “Kandid” müsvettesi üzerinde kısaca duracağız. Sözkonusu tipi ve benzerlerini önemsediğimiz için değil, bunlar aracılığıyla gerçeklerin ifade edilmelerinin daha kolay olması nedeniyle sözkonusu kendinden memnun komik kişinin üzerlerinde kısaca duracağız...

 

Örneğin, “Bu ABD’nin başındaki bin işten sadece birisidir, ama Türkiye’nin en önemli birinci sorunudur(!)”, gibisinden temelsiz gevezeliklerle Ortadoğu’yu parçalamaya çalışan ABD dışpolitikalarını C. Rice’dan daha ateşli bir tutkuyla savunmaya çalışan bir dışişleri bakanını en iyi niyetle politik anlamda renk körü olarak tanımlamak mümkündür ancak- aksi taktirde yapılacak tüm tanımlamalar O’nun için çok daha ağır olabilir... Türkiye’nin en önemli sorun sıralamasını karıştırarak, ödenemez borçlarla ve cari açıklarla bağlantılı asıl ekonomik sorunları, kişiler ve bölgeler arasında derinleşen gelir uçurumlarını, doğrudan doğruya Doğu Akdeniz halklarının ve Türkiye’nin güvenliği ile bağlı olarak çıkmaza sokulan Kıbrıs sorununu ve Washington merkezli olarak büyümekte olan örgütlü irtica sorununu görmemezliğe gelen; baştan beri başka güçlerin bölgeye yönelik politikalarının taşaronluğunu yapan ve son olarakta -Suriye, İran ve Türkiye’de yürütmeye çalıştığı silahlı eylemlerle- ABD’nin Ortadoğu poltikalarının taşaronlarından biri konumuna yükselen halktan kopuk bir şiddet örgütünü haketmediği biçimde önemseyen bir dışileri bakanı, Pentagonda hazırlanan karanlık tezgaha çanak tutabilir ancak. Bu uşakça ifadeleri kullanan sözkonusu dışişleri bakanı, ABD’nin -bölgedeki tüm Sünni unsurlardan Şia İran’a karşı bir blok oluşturma ve böylece Ortadoğu’da yükselen direnişi kırarak haritayı yeniden çizme- planlanlarına uygun adımlar atar ve ABD emperyalizminin taşeronu silahlı bir gurupla Türkiye devletini masaya oturtma tezgahına zemin hazırlar sonuçta. Aynı dışişleri bakanı politik anlamda renk körü olarak tanımlanamazsa eğer, çok daha ağır biçimde suçlanabilir sadece...

 

Bölge halkına ve sözde ait olduğu halka yönelik herhangi bir politikası olmayan, herhangi bir halkı temsil yeteneği bulunmayan, tüm politikasızlığıyla sürekli halktan kopuk olarak eylemlerini sürdürmüş olan, ve hatta sağcı Türkiye yönetimleri tarafından Kürt toplumu içinde gelişmeye başlayan eksik demokratik muhalefetin likide edilmesi işinde dahi taşeron olarak kullanılan bu örgütle masaya oturtulma tezgahının daha da ilerisinde, yoksul Kürt halkının kanını binlerce yıldır değişik egemen güçlere pazarlayan Irak’ın kuzeyindeki feodal unsurları Türkiye ile birleştirmek ve Washington hesabına İran’a karşı kullanmak tezgahı durmaktadır. ABD yönetiminin adım adım yürürlüğe sokmaya çalıştığı sözkonusu tezgahın gerisinde, bölgenin Sünni İslam ağırlıklı devletleri ve politik gurupları ile İran’a karşı bir blok oluşturma ve böylece Ortadoğu halklarını birbirlerine düşürerek bölgenin haritasını yeniden, Anglo- Amerikan emperyalizminin yararlarına uyumlu biçimde çizme hesapları durmaktadır. Suudi Arabistan monarşisinin Türkiye’ye düzenlediği gürültülü ziyaret ve yine Hizbullah bahanesi ile İsrail’in Lübnan’a saldırısı sözkonusu planın parçalarıdırlar...

 

ABD tetikçisi İsrail’in Lübnan’a saldırısı ile ABD yönetimi, İran ve Suriye yönetimlerinin güçleri denemekle kalmamış, aynızamanda bu ülkeleri doğrudan çatışmanın içine çekebilmek için kışkırtmıştır. Aynı saldırıyla bölgedeki Sünni yönetimlerin tavırları da test edilmiştir... Lübnan halkına, “Hizbullah nedeniyle başınız belaya giriyor” mesajı verilmiş, ve bu ülkede Sünni-Şia-Hıristiyan çelişkisi yaratılmaya, yeni bir içsavaş tetiklenmeye çalışılmıştır... Sünni Arap devletlerinin İsrail saldırısı karşısındaki sessizlikleri ABD yönetimi için ne ölçüde sevindirici olsada, Sünni- Şia tüm Müslüman halkların büyüyen tepkileri tepkileri ve Hizbullah’a yönelik olarak artan sempati o ölçüde ürkütücü gelmiştir. Ve son konuşmalarıyla Papa’nın da dahil olduğu emperyalist provokasyonlar zinciri, bölüp parçalama çabaları sürüp gitmektedir. Bu bağlamda “koordinatör” ünvanıyla bölgeye gelen emekli ABD generali için sözkonusu silahlı örgüt sadece bir bahanedir, Türkiye yönetimini İran karşıtı bloğa çekebilmenin araçlarından birisidir... Kısacası, resmin bütününde, Türkiye’nin emekçi halkından gelen askerleri ABD’nin bölgedeki kanlı oyunlarına alet etme, özellikle İran’a karşı kullanma planı gözükmektedir ve bu resme uyum sağlayan renk körü AKP dışişleri bakanının sözleri Türkiye halkı açısından özel olarak utanç ve endişe vericidir... Bu kanlı tezgahın daha ilerisinde gözüken tablo ise, Türkiye’de alevlenebilecek ve Yugoslavya’da yaşanmış olduğu gibi denetimden tamamen çıkabilecek yeni trajedilerdir, Türkiye toplumu açısından yepyeni çözümsüzlüklerdir...

 

Yukarıdaki paragrafta özetlenerek açıklanan tüm gerçeklerin ötesinde, bir dışişleri bakanının ağzından çıkan “Bu ABD’nin başındaki bin işten sadece birisidir, ama Türkiye’nin en önemli birinci sorunudur(!)”, gibisinden bir söz, bakanın -şeklen de olsa- temsilettiği halk açısından, ulus açısından sonderece aşağılayıcı ve utanç vericidir. ABD’nin haydut yönetimini yüceltip korumaya çalışırken kendi devletini, milletini küçük düşüren uşak ruhlu bir dışişleri bakanının ağzından çıkan bu talihsiz sözler, ulusları en azından hukuki açıdan eşit gören uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler sözleşmesinin açıkça yadsınmasından başka birşey değildir aynızamanda. Bu sözler, 12 Eylül darbesi ile birlikte Beyaz Say’da dillendirilen “bizim oğlanlar” deyişinin, efendilerin uşakları için kullanabileceği bu aşağılayıcı ifadenin, General Evren Ankarası’nda rahatça kabullenilen aşağılayıcı “bizim oğlanlar” ifadesinin, AKP’nin dışişleri bakanı tarafından yeniden onaylanmasıdır sadece- dışişleri bakanı olan kişi, “siz efendilerimiz karşısında kendimizi bir hiç sayan biz sadık hizmetçileriniz, sizlerin tosun oğlanları olarak bizler, bakın görün ne ölçüde ateşli bir çabayla siz sayın efendilerimizin politikalarını koruyup yüceltmeye çalışıyoruz ve bu arada lütfen sizler de bahşişimizi unutmayınız,” demektedir adeta...

 

Anlaşılan, başta bazı en güçlü medya organları olmak üzere tüm köşebaşları uşak ruhlular tarafından tutulmuş olduğu için ve uşaklığa özgü toplumsal- politik anlamda renk körlüğü sonderece yaygın olduğu için, dışileri bakanının bir ulus için sonderece utanç verici olan bu sözleri tepkisiz geçiştirilmiştir... Eminim, küçük Monoko Prensliği’nin, veya Lüksenburg’un, veya Andora’nın sözcüleri bile çıkıpta, “ABD’nin okadar işi arasında bizim sorunlarımızın lafımı olur” gibisinden bir cümle kurmayı asla akıllarından geçirmezler, bunu küçük toplumları için sonderece utanç verici bulurlar...

 

“Ağzından çıkan sözü kulağının duyup” duymadığı belli olmayan ve yaptığı zevzekliklerle ABD dışpolitikasının bölge halklarına yönelik karanlık planlarına ve İran’a yönelik saldırı tezgahına çanak tutan ve ülkenin asıl ekonomik sorunlarını hasır altına süpüren bir dışişleri bakanına, tek ayak üstünde sıkılmadan günde kırk yalan söyleyebilen “İmanım tahtelbahir, bizedemi torpil!” üsluplu bir başbakanın “delikanlılık” gösterilerine, iş paraya gelince din iman tanımayan Washington patentli İslam taciri bir başbakanın karışık işlerine girecek, sözkonusu kişilerin toplumsal- politik anlamdaki renk körlüklerini ve bu hastalıklarını Türkiye toplumuna aşılama çabalarını anlatmaya kalkacak olursak eğer, yazmakta olduğumuz metni bitirmemiz olanaksızlaşır.

 

İşin gerçeği, bu satırları yazanın herhangi bir dogma ile uzaktan yakından bağı yoktur ama, “eğri oturup doğru konuşmak” gerekirse, tarih içinde zengileşerek değişik kollara ayrılan; daha rasyonel akılcı ve özgürlükçü kolları olduğu gibi daha tutucu ve geçmişe özlem duyan gerici kolları da bulunan, gelişme sürecinde kendi içinde farklılaşan İslam kültürü, ilk geliştiği yüzyıllarda insan soyuna Hıristiyan inancından çok daha fazla şeyler vermiştir. Günümüzde halkı Müslüman ülkelerin göreceli geri kalmış konumlarına ve büyük sorunlarına karşın, değişik daha eski kültürlerle beslenerek zenginleşmiş olan İslam kültürü ve tarih içindeki değişik İslam medeniyetleri, başlangıç yüzyıllarında, insan soyuna Hıristiyan inancından çok çok daha fazla yararlar getirmiş, insanlığın ortak kültür mirasını çok daha fazla zenginleştirmiştir... Batı’yı günümüzdeki göreceli ileri konumuna taşıyan erken kapitalist gelişmenin temellerinde duran yeniden doğuşun, rönesans denen olayın, Batı dünyasının aydınlanmasının geri planında, İspanya ve Doğu Akdeniz üzerinden gelen veya Batı tarafından alınan İslam medeniyetinin çağına göre her alandaki çok daha ileri zenginlikleri, bilgileri durmaktadır... (Daha geniş bilgiler için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam)

 

Daha yüzyılını doldurmadan Roma İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemdeki egemenlik alanlarından daha geniş bir coğrafyaya yayılan İslam inancının bu büyük başarısının kılıç yoluyla veya sadece kılıç aracılığıyla olması olanaksızdır. Zaten İslam dünyasında aşiret birliklerinden düzenli ordulara Abbasi İmparatorluğu’nun (749- 1258) oturmasından sonra, 800’lü yıllarda geçilebilmiştir ancak. Doğu sınırlarındaki Türklerin paralı askerler olarak İslam dünyasına katılmalarıyla -yapısı daha karmaşıklaşıp mükemmelleşmiş olan- idari merkeze bağlı düzenli ordular oluşturulmuştur... İslam inancının sözkonusu hızlı yayılması ise bundan, düzenli orduların kurulmasından çok önceye rastlamaktadır. Daha üçüncü Halife Osman (Halifeliği, 644- 56) döneminde İslamiyet Çin’e dek barışçı yollarla, tüccarlar aracılığıyla ulaşmıştır... İran’ın (Sasani İmparatorluğu) tümünü, Kuzey Afrika’nın en büyük kısmını, Kıbrıs’ı ve Kafkaslar’ı İslam dünyasına katan Halife Osman, Çin’e elçiler yollamıştı... Ortodoks Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğu ile Zoroastrian Sasani İmparatorluğu biteviye savaşlarla birbirlerini yıpratmış olsalar dahi, zamanın en mükemmel anlamda örgütlü bu güçlerine karşı çölden gelen aşiret birliklerinin üstünlük sağlamaları -yerli halkların geniş desteği olmadan- olanaksızdı... Başta Hıristiyan inancı olmak üzere diğer monoteist (tek yaratıcılı) inançlara, onların din adamlarına ve mabetlerine derin bir özgürlük tanıyan İslam inancı, başlangıç yıllarındaki bu büyük tölaransı sayesinde hızla yayılabilmiş ve girdiği coğrafyalara barış ve stabilite getirmiştir... Bu alabildiğine özetlenmiş olan gerçeklerin ötesinde İslamiyet, alt kıta Hindistan’a, özellikle Bengaldeş’e tek bir can yakmadan, tamamen tüccarlar aracılığıyla girerek yayılmıştır. Yine İslamiyet, uzak Asya’da, güneydoğu Asya’da, Pasifik ile Hint Okyanusu’nun temasa geldiği adalarda, Endonezya’da tamamen barışçı yollarla, tüccarlar eliyle yayılacak ve bölgeye egemen bir inanç haline gelecektir...  

 

İslam inancının sözkonusu barışçı yayılışının en tipik örneklerinden biri de İspanya’nın İslam yönetimine geçme sürecidir... Kuzey Afrikalı Müslüman öncü birlikler ilk kez 710 yılı yazında 400 asker ile İspanya’nın güney kıyılarına ayakbasmışlardır. Ardından, Tarık ibn Ziyad’ın komutasındaki Berberler- Araplar- Asyalılar’dan oluşan 7000 (yedi bin) kişilik küçük Müslüman ordusu (sonradan sadece beş bin kişilik bir takviye almıştır), 711 yılında, Alman asıllı (Batı Gotu) Kıral Roderik komutasındaki 100 000 (yüz bin) kişilik koskoca bir orduyu sekiz gün süren bir savaşla dağıtmıştır. Aynı küçük ordu, tarih içinde nefes alınıp verecek kadar kısa bir sürede -kuzeyde küçük bir toprak parçası dışında- hemen hemen tüm İspanya’yı fethetmiştir. Berber- Arap- Asyalı halkların karışımından oluşan bu ufak Müslüman güce kentlerin kapıları kendiliğinden açılmıştır. Çünkü, Kuzey Afrika’dan gelen Müslümanlar ne ölçüde hoşgörüyü temsilediyorlarsa, -günümüzde İslamiyet ve Müslüman halklar üzerine aşağılayıcı yalanlar yayan Papa’nin başında olduğu- Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı Hıristiyan iktidar da o ölçüde şiddeti, baskıyı ve sömürüyü temsilediyordu... (Daha geniş bilgi için bak: Herman Lindqvist, Historien om Spanien, Tryckt i Belgien 1991; Albert Hourani, De Arabiska Folkens Historia, Alhambra, Tryckt av Polex International AB 1996; Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam, 4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar )

 

İspanya’da yerli halktan birçok kişi, Hıristiyanlar ve Yahudiler, gönüllü olarak ve kitleler halinde İslam inancını seçmişlerdir. Bu seçimi yapanlar arasında ortadan kaybolan Roderik’in sarışın mavi gözlü eşi de vardı... Günümüz Portekiz’inin de içinde olduğu o yılların İspanya’sını yüzyıllarca adaletli biçimde yöneten, diğer tüm inançlara geniş bir özgürlük tanıyan, Doğu’nun aydınlığının Batı’ya taşınmasına aracı olan yönetici Araplar ve Berberler, mevcut nüfusun içinde herzaman küçük bir bir azınlık olarak kalmışlardır. Onlar, bu azınlık konumlarına karşın, yerli halkın derin sevgisi ve bağlılığı ile mevcut iktidarlarını koruyabilmişlerdir...  İslamiyet içindeki sekter, tutucu akımlar, Vatikan öncülüğünde Batı’dan gelen Haçlı saldırıları ve Doğu’dan gelen Moğol istilaları ile serpilmeye, ön plana çıkmaya başlamışlardır. Aynen günümüzde Batı emperyalizminin, ABD’nin askeri saldırılarının, yıkımlarının İslam dünyası içinde yeni sekter akımları tetiklemesi gibi, Washington’un “Yeşil Kuşak” politikası ile canlandırılan en gerici ve tutucu İslami akımlar olgusu gibi...

 

Yukarıda özetlenen İslamiyet ile ilgili sadece bazı sınırlı gerçeklerin tam tersine Papalık kurumu, eli en kanlı Müslüman kıyımcılarını “aziz” mertebesine yükseltme adetindeki Vatikan, herzaman çok güçlü bir fanatizmin, hoşgörüsüzlüğün merkezi olmuştur. Vatikan, hem Hıristiyanlar arasında yüzyıllarca süren kanlı savaşların ve hem de Müslüman halklara yönelik uzunsüreli din savaşlarının, talan amaçlı kanlı Haçlı Seferleri’nin, acımasız soykırımların merkezi olmuştur tarih boyunca. Katı ataerkil bir düşüncenin ve dünyayı siyah beyaz gören bir felsefenin tutsağı Vatikan’ın efendilerinden tölerans beklemek abestir şüphesiz. Diğer yandan, İslam tarihi içinde de kanlı savaşlar vardır ama, Müslümanların Haçlı orduları benzeri birlikler oluşturarak, onların sahiboldukları felsefeye benzer bir felsefeyle savaşçı birlikler kurarak Hıristiyanlara saldırıp katliamlar gerçekleştirdikleri iddia edilemez...

 

Kudüs’ü iki ayrı kez, ikinci Halife Ömer ve Selehaddin Eyyubi komutasında farklı zamanlarda fetheden İslam ordularının sivil halka, Hıristiyanlara ve Yahudilere gösterdikleri insanca yaklaşım herkes tarafından bilinmektedir. Buna karşın, Antakya’yı ve ardından 1099’da Kudüs’ü işgaleden Haçlı ordularının korkunç katliamları halen hafızalardaki ve tarih kitaplarındaki yerlerini korumaktadır. Onlar sadece Müslüman halkı değil, yerli Yahudi halkı ve bölgedeki ortodoks Hıristiyanları dahi katletmişlerdir. Bu seferlerde bazı Hıristiyan çetelerin Müslüman Arap ve Türk avları örgütledikleri, açlık sorunları dahi olmadan kadın-çocuk avlarını kazanlarda pişirerek veya ızgara yaparak yedikleri Vatikan’a verilen raporlardan dahi bellidir. “Arslan yürekli” denen İngiltere kıralı Richard’ın teslim olmuş sivil halka yönelik korkakça ve alçakça katliamı dahil benzer örnekler alabildiğine uzatılabilirler. (Daha geniş bilgi için bak: Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, 1998 İstanbul). Bunlardan çok daha korkunç katliamlar, insan eti yeme olayları, Orta ve Latin Amerika Katolikler tarafından talan edilirken de yaşanmıştır... Hıristiyanlık içinde özellikle Katolisizm’in tarin kanlı katliamların, zulümlerin, acımasızlıkların, hoşgörüsüzlüklerin tarihidir aynızamanda... (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri ; Yerli Amerikan halkının soykırımı http://www.iwchildren.org  ; Afrika kökenli Amerikan halkının soykırımı http://www.maafa.org/)  

 

Hem Papa (Baba) XI. Pius (pius= inanmış) ve hem de ardından gelen Papa XII. Pius Mussolini ve Hitler ile derin işbirliği içine girmişlerdir. Papa XII. Pius, “Hitler’in Papası” olarak anılmaya başlanmıştır ve adı tarihe bu sıfatıyla geçmiştir. Şüphesiz olay bununla da sınırlı değildir... Polonya’da Katolik halk Nazi orduları tarafından acımasızca katledilirken ve alman garnizonunun bulunduğu alan dışında Varşova yıkılıp dümdüz edilirken, Vatikan’a bağlı papazlar toplama kamplarındaki kurbanlarının altın dişlerini toplamakla meşguldüler. Savaşın ardından da Nazi savaş suçluları, elleri kanlı Gestapo katilleri, Vatikan’ın hazırladığı sahte pasaportlarla Arjantin’e kaçıp sığınacaklardı- İtalyan kökenlilerin çoğunlukta olduğu Arjantin’in yönetimi savaş boyunca Nazi Almanyası’nı desteklemişti. Savaşın ardından da eski Nazi kalıntıları ile ilişkilerini sürdüren Vatikan, yine kendisi gibi Nazi savaş suçluları ile derin ilişkiler içinde olan ve onları Avrupa’da yeniden örgütleyen CIA’nın merkez üstlerinden biri olacaktı... Dünyanın en zengin kurumlarının başında gelen Vatikan’ın karanlık ilişkilerini sıralamak bu kısa metnin amacını çok aşar. Yine de, 18 Haziran 1982 günü Londra’daki Blackfrias Brige’in (Blackfrias Köprüsü’nün) bacaklarından birine asılı vaziyette, vücudunun alt kısmı suların içinde duran ve inteher ederek ölmüş süsü verilmeye çalışılan cesedin, kara para aklamakla ünlü Vatikan bankası Banko Ambrosiano’nun başındaki Roberto Calvi’ye ait olduğunu söylemekten kendimi alamayacağım... (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar, e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır)

 

Bundan altı yıl önce yazmış olduklarımı tekrar okuyalım: “(…) Ustaşa, uzun yıllar Macaristandaki faşist rejim ve Vatikan tarafından beslendi. Nazi Almanyası’nın emrinde çalışan Ustaşa lideri Ante Pavelich’i Papa destekledi. Aynı örgüt savaş yıllarında 700 000’den fazla Sırp, Çingene, Yahudi, Müslüman ve ilerici Hırvat öldürdü. Ustaşa, sadece Bosna’da 14 bin Yahudiyi ve 100 binden fazla Sırp’ı katletti. Aynı kanlı faşist örgüt, savaştan sonra da yeraltında eylemlerini sürdürdü. Kollektif çiftliklere, halkın malı olan ekonomik kuruluşlara sabotajlar düzenledi, cinayetler işledi. Bazı sabotaj gurupları Vatikan’a bağlı Katolik papazlar tarafından yönetiliyorlardı. Savaştan hemen sonra Zagreb’deki Fransiskaner Manastırı’nda 36 sandık altın ve diğer değerli eşyalar bulundu. Bazı Katolik papazlar, toplama kamplarındaki kurbanların saatlerini, evlilik yüzüklerini, değerli ağızlıklarını ve altın dişlerini toplamışlardı. Savaşın ardından Ustaşa’nın Vatikan’a 200 milyon İsviçre Frangı teslim ettigi 1997’de anlaşıldı…” (Yusuf Küpeli, Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD, Nisan 2000, Ankara)

 

Farklı kolları olan çok renkli İslam inancını renk körlerine özgü bir bakışıyla sadece “kirli gri” bir renge boyayarak sunmaya ve ABD’nin Afganistan ve Irak coğrafyalarına ve Müslüman halkların yaşadıkları diğer coğrafyalara yönelik kanlı emperyalist saldırılarını “meşrulaştırmak” amacıyla İslamiyet’i terörizm ile özdeşleştirmeye çalışan Vatikan’ın yakın tarihte ortak olduğu cinayetler yukarıda özetlenen gerçekle sınırlı değildir şüphesiz. Daha dün sayılacak bir zamanda, bundan sadece 12 yıl önce, 1994 yılında, küçük doğu Afrika ülkesi Ruanda’da kadın- çocuk bir milyon insanının ilkel aletlerle sadece doksan gün içinde katledilmeleri olayında başrolü katolik klisesine bağlı papazlar oynamışlardır. Bundan bir yıl dört ay önce, 15 Mayıs 2005’de yazmış olduklarımdan bir-iki cümleyi buraya tekrar yerleştireyim: “Ruanda katliamı, Katolik papazların açık katılımları ve kışkırtmaları ile gerçekleşecekti. Belçika Katolik Kilisesi’ne bağlı bu papazlar, katliamın asıl yürütücüsü Hutu çoğunluğunu özel olarak doktrine edip kışkırtacaklardı. Böyle bir katliamın dinin gereği olduğu yalanını söyleyecekler veya kelimenin türkçesi ile “katlin vacip olduğu” konusunda “fetva” vereceklerdi... Kışkırmalarını sadece toplantılar sırasında değil, ellerindeki radyo istasyonları aracılığıyla da sistematik olarak geniş kitlelere ulaştırmaktaydılar...” (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...)

 

Vaktiyle dil okulunda karşılaştığım biri İngiliz, diğeri İspanyol iki genç Katolik papaza bilinçli olarak “Haçlı Seferleri hakkında ne düşünüyorsunuz?”, diye sormuştum. Birden telaşlanmışlar ve “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” İsa’nın yaşananlardan sorumlu olmadığını, bu işte O’nun hiçbir kabahatı bulunmadığını çocukça bir saflıkla söylemişlerdi. Bunlar henüz kirlenmemiş çok genç insanlardı ve bu sözleriyle Haçlı Seferleri’nin haksızlığını, kötülüğünü kabulleniyorlardı. İsa’nın insancıl barışçı düşünceleri ile ve Yeni Ahit (İncil) adlı kitapta verilen barışçı öğütlerle Haçlı ordularının yapmış olduklarının zıtlığını açıkça ifade ediyorlardı. Yine onlar, bilincinde olarak veya olmayarak üyesi oldukları kurumun en tepesindekilerin, Vatikan’ın suçlarını da kabulleniyorlardı. Çünkü, sözkonusu kanlı talan seferlerinin baş kışkırtıcısı Vatikan idi ve talan edilen kentlerin arasında Ortodoks inancının merkezi Konstantinapolis (İstanbul) dahi vardı. İsa’nın sadeliği ve yoksulluğu ile yüzde yüz bir çelişki içinde olan, sonderece büyük bir serveti denetleyen ve büyük bir politik iktidara sahibolan Vatikan’ın kodamanlarının bu iki genç saf papaz kadar temiz yürekli olmalarına olanak yoktu...

 

Monroe Doktrini’nin (2 Aralık 1823) ilanı ile Orta ve Latin Amerika’nın sadece kendisine ait olduğunu iddia eden, 1800’lü yılların ilk yarısından beri Katolik Orta ve Latin Amerika halklarını sömüren, bu halklara karşı kanlı darbeler örgütleyen Washington’a -ekonomik yararları gereği- Vatikan karşı çıkmamıştır ve Latin Amerika’da sürmekte olan anti- emperyalist başkaldırıyı halen desteklememektedir. Latin Amerika’nın Katolik inanca sahip halklarını savunmamaktadır... Bazı genç Katolik papazlar haksızlıklara başkaldıranlarla birlikte dağlara çıkarlarken, Vatikan ABD merkezli mali- sermaye guruplarının hisse senetleri ile kasalarını doldurmuştur ve doldurmaktadır... Vatikan’a bağlı Katolik iktidarlar yüzyıllarca Yahudilere yönelik soykırımlar (pogromlar) ögütlemişler, anti- semitizm hastalığının şampiyonluğunu yapmışlardır. Bu gerçeğe karşın, ırkçı siyonist İsrail devleti yarım asrı aşkın bir süredir yoksul Filistin halkına yönelik soy ayırımı (apartheid) politikaları uygularken, sürekli yıkım ve etnik temizlik operasyonları gerçekleştirirken ve kanlı katliamlar uygularken, Vatikan susmuştur ve susmaktadır. Çünkü, emperyalist dünyanın Ortadoğu’da bir ileri karakolu konumunda olan ırkçı İsrail devleti ile Vatikan’ın ekonomik ve politik yararları artık çakışmaktadır. Barışçı İsa’nın temsilcisi rolündeki Papa, ne Afganistan’a yönelik kanlı saldırıya ve halen bu ülkede yaşanmakta olan trajedilere, ne Irak’a yönelik kanlı saldırıya ve işgal altındaki bu ülkede sürmekte olan katliama ve yıkıma, ne Lübnan’a yönelik kanlı saldırıya karşı çıkmıştır ama, yeni emperyalist politikalarla uyumlu olarak Batı’da gelişmekte olan postmodern faşizme, ırkçılığa, ve bu kez Müslüman- Arap halklarını hedef alan yeni anti- semitizm politikasına kan aşılamak amacıyla İslam inancını ve bu inancın peygamberini aşağılayan sözkonusu kışkırtıcı konuşmasını rahatça yapmıştır...

 

Elinde İsa’yı çarmıhta gösteren değerli bir asa ile dolaşan süslü Papa’nın, -yoksul dostu- İsa’yı hep çakılı kaldığı o çarmıhında tutmak istediği bellidir... Hıristiyan inancına göre, “İsa ölmemiştir, göğe uçmuştur ve birgün geri dönerek dünyayı tüm kötülüklerden kurtaracaktır.” Buna karşın Vatikan’ın İsa’yı çoktan ve gizlice sonsuz bir ölüme mahkum etmiş olduğu anlaşılmaktadır. İsa’yı gerçekten öldürmemiş bir Vatikan’ın, İsa’nın izinde yürüyen bir Vatikan’ın, İsa’nın ticaretini yaparak çok büyük zenginlikleri denetliyor olmasına ve emperyalist güçlerin safında politik bir güç merkezi konumuna yükselmesine olanak yoktur... Tarih boyunca Vatikan tarafından gerçekleştirilmiş kanlı karanlık işlere, Vatikan’ın sınırsız zenginliğine, aynı kurumun Mussolini faşizmi ve Alman Nazizmi ile ortaklığına, Hitler’in izinde yürümekte olan W. Bush Amerikası ile girmiş olduğu derin işbirliğine ve Papa’nın son kışkırtıcı konuşmalarına bakacak olursak eğer, başta Papa olmak üzere Vatikan’ın tüm kodamanlarının gördükleri en büyük kabusun, kan-ter içinde korkuyla uyanmalarına neden olan rüyanın, İsa’nın geridönüşü ile ilgili olduğunu anlamamız zor olmaz herhalde. Çünkü, tüm haksızlıklara karşı çıkan, yoksul dostu olan İsa kaza ile geri dönecek olursa eğer, -Vatikan kendisini “delinin biri” diye ihbar edip tımarhaneye attırmaya kalkmadan önce- yapacağı ilk iş, adını pazarlayarak yüzmilyonlarca insanı sürekli dolandıran, toplumsal- politik anlamda renk körlüğünü milyonlara yayan ve bu dolandırıcılığı ile servetine servet katan Vatikan’ın yapılarını içindeki sahtekarların kafalarına yıkmak olacaktır. İsa’nın yapacağı ilk iş, dolandırıcıların başı o süslü tavuskuşunu koca küllahının içine tıkarak paketleyip en yakın çöpkutusuna atmak olacaktır...          

Şüphesiz gerilerinde yalanlar ve talanlarla dolu kanlı acıklı izler bırakmış olan bu tiplerin hepsi de birgün tarihin çöpkutusuna atılacaklardır ve gelecekte hiç te sevgiyle anımsanmıyacaklardır... Şimdiden görülebilen sözkonusu yürek ferahlatıcı gerçeğe karşın, yaşamakta olduğumuz kötülüklerle dolu bu günlerde, gelecek güzel günleri düşleyerek ve de “İsa’nın dönüp sorunları çözmesini” bekleyerek elimiz kolumuz bağlı duramayız. Geleceğin güzel günlerinine giden yolun parke taşlarını döşeyebilmek için, günün görevi yerine getirmemiz, görebildiğimiz haksızlıkları, kötülükleri, yalanları, ahmaklıkları bilgilerimiz oranında teşhir etmemiz, daha fazla öğrenerek daha ayrıntılı teşhir etmemiz ve kötülüklere karşı tüm enerjimizle mücadele etmeye çalışmamız gerekmektedir herhalde... Bu mücadele kapsamında, belirli birtakım kalıplarla düşünmek yerine, yaşamla ilgili daha fazla rengi tüm karmaşık ilişkileri ve değişkenlikleri içinde görmemize yarıyan analitik (tahlilci) düşünce biçimlerini edinmemiz, böyle bir düşünceye yardımcı olacak bilimsel bilgilerle donanabilmek için çaba sarfetmemiz ve bu gerçeği becerebildiğimiz kadar diğer insanlara da aşılamaya çalışmamız, sanırım yaşamsal önem taşımaktadır. İnsan düşüncesine setler oluşturan tüm kalıpların dışına çıkarak düşünmeyi öğrenmek, yalanı, toplumsal- politik anlamda renk körlüklerini yokedebilmekte anahtar rolüne sahiptir... Toplumsal- politik anlamda renk körlüklerinin gerisinde duran kalıplar sadece değişik dinsel dogmalarla yaşama bakanlar için sözkonusu değildir. Geleneksel düşünce yöntemleri sayesinde kolayca birer dinsel dogma haline getirilebilen diğer tüm ideolojilerle yaşama baktıklarını sananlar için de katı kalıplar mevcuttur. Hatta, başlarına “bilimsel” sıfatları oturtulmasına karşın kolayca özlerinden kopartılabilen ideolojilerle yaşama baktıklarını sananlar için de kalıplar, analitik düşünceye set çeken değişik kalıplar vardır. Kalıplarla düşünmek, takım tutar gibi saf tutmak, yaşamın farklı renklerinin görülmesini engelleyerek, toplumsal- politik anlamda derin renk körlüklerine yolaçarak temelsiz savunmaları, abartmaları, çarpıtmaları ve yalanları beraberlerinde getirirler...

 

Kalıplarla düşünenlerin şekillendirmeye çalıştıkları “komplo teorileri”, benzer veya diğer başka kalıplarla düşünenlerin “komplo teorilerine” karşı sözde mücadeleleri, veya birtakım gerçek komploları örtbas edebilmek için çaba sarfedenlerin “komplo teorilerini” alaya alma çabaları, daha “aydın” gözükebilme tutkusuyla davrananların bilgiççe “komplo teorileri” ile alay etmeye kalkışmaları, konumuzun dışındadır. Çünkü, bu konularda basında bazı çok sınırlı sayıda gerçeğe uygun yazılar yayınlansa da, asıl olarak ipe sapa gelmez kafa karıştırıcı, kendi içinde bile fikir birliği olmayan onlarca ve onlarca zırva döktürülmektedir. Ayrı ayrı bunlarla uğraşmanın olanağı yoktur. Bunları yazanların birçoğu “komplo teorisi” dedikleri şeyin ne anlama geldiğini bile bilmemektedirler. Aynı tipler, artık komplo olduğu kanıtlarıyla ortaya çıkmış kirli karanlık planları (konspirasyonları) ve eylemleri bile “komplo teorisi” olarak adlandırabilmektedirler... Sözkonusu zırvalardan biri, toplumsal- politik anlamda renk körlüğü ve doğru düşünme konusunda söyleyeceklerimize yardımcı olacağa ve dinin politikaya alet edilmesi ile ilgili bazı gerçekleri özetleyerek teşhir etmemize aracılık yapacağa benzemektedir. Ve sadece bu nedenle sözkonusu zırvanın üzerinde kısaca durulmaya değer...

 

Geçenlerde, 11 Eylül günü, yazar sıfatlı kendinden memnun bir Kandid karikatürü, “muhalif” boyalı bir büyük günlük basın organında, sığlığından kaynaklanan derin bilgiçliğiyle ve aklısıra insanları alaya alan üslubuyla, yukarılardan biryerlerden, bulutların üzerinden, “(...) ABD yönetiminin aynı anda ‘İslam düşmanı’ hem de ‘şeriatçıların destekçisi’ olması akla aykırı... Ama bize farketmiyor.”, diye yazmıştır. Sözkonusu metni okuyunca, “vay zavallı bizler ki, farketmeden sapı samanı sürekli karıştırıyoruz, ne bulursak yutuyoruz demekki(!)”, diyeceğimiz gelmektedir ama, yaşanan ve bilinen gerçekler yukarıdaki satırları yazan kişiyi yalanlamaktadır... Doğrusu, yukarıda tırnak içine alınmış satırları yazan kişi ABD servislerinin basındaki kiralık avukatlarından birimidir, yoksa sadece sıradan bir zevzekmidir bilemeyiz ama, ABD yönetimlerinin bu tırnak içindeki alıntı satırlarda yansıtıldığı gibi yaşamı basit kalıplar içinde görebilen boynuzlu ahmaklardan oluşmadığını, zengin renkler içeren toplumsal- politik yaşama çok alternatifli planlarla yaklaşarak ABD’nin dünya egemenliğini sürdürebildiğini gayet iyi biliyoruz...

 

Yukarıda yapılan basitleştirilmiş soyutlamanın ötesinde, dünyanın küçülmesine ve ABD merkezli mali- sermaye guruplarının yayılan etkilerine ve yine ABD’nin dünya düzeyinde artan politik egemenliğine koşut olarak artan ölçülerde içiçe geçip karmaşık biçimler almaya başlayan iç ve dış politika sorunları üzerine nüans ayrılıklarından temel farklılaşmalara dek değişen politik alternatiflerin savunucusu güçlerin ABD içinde varolduklarını biliyoruz. Kısacası, ya budur ya da şudur gibisinden ahmakça ikilemler ne genel olarak tüm dünya devletleri için ve ne de özel olarak ABD politikaları için sözkonusu olabilir. Ayrıca, tek bir İslam’da yoktur ve Anglo- Amerikan emperyalizmi ile anlaşan İslami gurupların kökleri çok gerilere dek gitmektedir. Zaten başka türlü Müslüman halkları bölüp parçalayarak köleleştirebilmek, emperyalist politikaları sürdürebilmek olanaksızdır. Yine en genel anlamıyla totaliter ve ayrıca şeriatçı totaliter rejimler, değişik ölçülerde anti- demokratik rejimler çoğu kez ABD emperyalizminin işlerini daha kolay götürmesine yardımcı olmakta, ve bunlar ABD’den büyük destekler alarak varlıklarını sürdürebilmektedirler... Kısacası, “ABD yönetiminin aynı anda ‘İslam düşmanı’ hem de ‘şeriatçıların destekçisi’ olması akla aykırı” demek, tamamen akla aykırıdır. Burada sorulması gereken soru, ABD dışpolitikalarının hangi tip İslama karşı olduğu ve yine hangi tip şeriatçı yönetimlere destek verdiği veya bunların iktidara yükselişleri için gerekli zeminleri nasıl oluşturduğudur... Bilindiği gibi, Taleban’ın kurulması için CIA 3- 3.5 milyar Dolar yatırmıştır ama, Taleban’ı iktidardan indirende yine ABD yönetimi olmuştur. (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli,  “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore”) Yani en genel anlamıyla devletlerin ve özel olarak ABD’nin dışpolitikaları, değişen ulusal, bölgesel ve uluslararası ekonomik ve politik güç dengeleriyle bağlantılıdır.

 

ABD’yi yönetenler, dünya politikalarının diğer üst düzeydeki aktörleri bu “yazar” sıfatlı kişi kadar toplumsal- politik anlamda renk körü olsalardı eğer, işleri ya “şu” ya da “bu” gibisinden iki sözcüğün arasına sıkışıp kalsa idi, dünya politikaları grinin tonları veya siyah-beyaz renklerle sınırlı olsa idi, herşey sonderece basit ve kolay olurdu. Fakat böyle bir dünyanın toplumsal- politik tarihi, hem kendisini ve hem de içinde varolduğu dünyayı bir üst düzeyde sürekli yeniden üreten insan soyunun toplumsal- politik tarihi değil, ya arpa ya saman yiyen, ya su ya su içen, ya anıran ya anıran eşşekler sosyetesinin tarihi olurdu ancak... Fakat tabii eşeklerle, bu memeli türle yakınlığı -aşk ilişkilerinin ötesinde- “eşşek oğlu eşşek” özdeyişiyle tarihe geçmiş ve böylece Darvin’in türlerin evrimi kuramına katkı yapmış bir toplumdaki bazı kişilerin insanlarla eşşekleri karıştırmalarından ve dünyaya eşşeklerin o güzel gözleriyle bakmaya çalışmalarından daha doğal birşey olamaz.  

 

Irkçı emperyalist politikalar üreten ABD yönetimlerinin -fosil enerji yatakları üzerinde yaşayan- Müslüman halklara düşmanca yaklaştığını ve hem de bu halkların direnişlerini bölebilmek, ulusal güçleri parçalayabilmek için kökten dinci akımları besleyip kışkırttıklarını, şeriatçı güçleri örgütlediklerini, biraz tarih bilinci olan ve olayları izleyen herkes artık rahatça görebiliyor... Batı’da yeniden yükselişe geçen ırkçı ideolojilerin hedef tahtasının Müslüman göçmenler olduğu, yeni anti- semitizm hastalığının kurbanların Müslüman Arap halkları olduğu herkes tarafından açıkça görülebiliyor.

 

Son olarak Papa’nın dahi bulaştığı ve merkezi hümetlerin politikaları ile kışkırtılan bu Arap- Müslüman düşmanlığının gerisinde duran asıl nedenler dinle ilgili değildir- aslında Haçlı Seferleri’de doğrudan dinle ilgili değillerdi. Temelinde ekonomik yararlar ve bu yararları korumaya yönelik politik egemenlik sorunları duran sözkonusu çatışmalarda, yığınlar tarafından benimsenmiş inançlar, değişik dini ideolojiler (düşünce sistemleri), geniş yığınların -üst sınıflar yararına- bu çatışmalara sokulabilmeleri, manupule edilebilmeleri için kullanılmışlardır ve kullanılmaktadırlar. Aynı nedenle, günümüz Batı dünyasının Hıristiyan ağırlıklı toplumları Müslüman halklara karşı kışkırtılmaktadır. Çünkü, Batı merkezli mali- sermaye guruplarının, enerji tekellerinin ve fosil enerjiye bağımlı alabildiğine yaygın egemen endüstrilerin gözdikmiş olduğu enerji yatakları üzerinde ağırlıklı olarak Müslüman halklar yaşamaktadırlar. Eğer bu enerji yatakları üzerinde Müslümanlar değilde Hindu inancında olanlar veya Budist inançlara bağlı olanlar yaşıyor olsalardı, kışkırtmaların hedef tahtası konumuna onlar geleceklerdi...   

 

Ayrıca, bu “Haçlı Seferi” sözcüğü de artık, Batı merkezli belirli egemen saldırı politikalarını sembolize etmenin ötesinde bir anlam taşımamaktadır ve “Haçlı Seferi” denince ille de Hıristiyanların Müslümanlara saldırıyor olmaları gerekmemektedir. W. Bush’dan yarım asır önce adını açıkça koyarak Haçlı Seferi ilanetmiş olan ABD başkanı D. Eisenhower’in (yönetimi, 1953- 61) kurbanları arasında İran’ın yurtsever başbakanı (1951- 53) Muhammed Musaddık bulunsa da, sözkonusu Haçlı Seferi’nin asıl hedefi -o yıllarda dünyada önemli bir güç olan- sosyalist sistemdi ve anti- emperyalist ulusal başkaldırılardı. Musaddık’ta Müslüman olduğu için değil, petrolleri millileştirdiği için devrilecekti... Küçük Orta Amerika ülkesi Guatemala’nın ve bu ülkenin halkçı cumhurbaşkanı (1952- 54) Jakobo Arbenz’in İslamiyet ile uzaktan yakından bağı yoktu ama, ülke halkı ve cumhurbaşkanı Arbenz, D. Eisenhower’ın ilanetmiş olduğu Haçlı Seferi’nin ilk kurbanları arasında yeralacaklardı. Çünkü, başkan yoksul köylüye toprak dağıtmış, United Furit Company’nin tatlı kârlarına biraz engel olmuştu... Aynı Haçlı seferi’nin en önemli hedeflerinden olan Kongo’nun (Zaire) ve bu ülkenin ulusal kurtuluş hareketinin önderi, ve rakipsiz başbakanı Patrice Lumumba’nın İslamiyet ile alası yoktu. Parçalanmış gövdesi asitte eritilen halkın sevgilisi Patrice Lumumba’nın öldürülme emrini bizzat ABD başkanı D. Eisenhower’dan gelmişti... Ve örnekler uzar...

 

Yine aynı yıllarda -başta Mısır olmak üzere- Müslüman Arap dünyasında ulusal hareketler güçlü biçimde filiz vermişlerdi. Cemal Abdul Nasır (1954- 56 başbakan; 1956- 70 cumhurbaşkanı) Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırmasının ardından, Emperyalist Batı, Ekim 1956’da İsrail ordularını Mısır’a saldırtmakla kalmayacak, aynızamanda bölgede gelişen bu ulusal uyanışa karşı köktendinci birtakım İslami akımları destekleyip örgütlemeye başlayacaktı. Toplumsal- Politik anlamda renk körlerinin kafaları pek basmasa da, D. Eisenhower’in başlatmış olduğu Haçlı Seferi’nin programı içinde Anglo- Amerikan politikalarının kuklası köktendinci İslami akımları Ortadoğu’da örgütleme işi de vardı. Bu olay ileride daha sistematik hale getirilecek ve Sovyetler Birliği’nin köktendinci İslami rejimlerle çembere alınması işinde kullanılacaktı. Sovyetler Birliği’ni Basra Körfezi’nin sıcak sularından ve ayrıca petrol zengini bölgelerden uzak tutmak amacıyla, İslam’ın yeşil bayrağı referans (kaynak) olarak alınıp, Rusya’nın güney sınırlarında bir seri islami hükümetin şekillendirilmesi önerisi Brzezinski tarafından getirilecek ve yine Zbigniev Brzezinski ‘Yeşil Kuşak Politikası’nı ilk kez 1977 yılında açıkça tanıtacaktı...

 

Peki, bu planı hazırlayan Brzezinski Müslüman halkların dostumuydu? “ABD yönetiminin aynı anda ‘İslam düşmanı’ hem de ‘şeriatçıların destekçisi’ olması akla aykırı”, diye günlük basında döktüren ne olduğu belirsiz garip ademe göre Zbigniev Brzezinski’nin Müslüman halkların “dostu” olması gerekir herhalde ama, aynı politikanın bir sonucu olarak başta Afganistan olmak üzere halkı Müslüman ülkelerde yaşanan trajediler gerçeğin hiçte böyle olmadığını açıkça gösteriyor. Ve Brzezinski, kendi politikaları sonucu yaşanmış olan ve halen yaşanan trajedilerle ilgili olarak en ufacık bir vicdan azabı dahi duymadığını büyük bir rahatlıkla açıklayabiliyor... Çünkü, O’nun ve benzerlerinin gözünde kullanılan halkların herhangi sıradan bir aletten farkları yoktur. İşlerine kim gelirse, konjonktüre göre, İslamcı veya Laik farketmiyor, kullanılmaya uygun olanı kullanıyorlar. Sonra da, kullanma miadı dolunca, ıskartaya çıkartılan demirbaş aletler gibi kullanılanı ortada bırakabiliyorlar veya hatta kendi elleriyle yoketmeye dahi kalkabiliyorlar... Bir dönem kullandıkları arasında “Kızıl Kimer” denen Pol Pot örgütlenmesinin olduğunu anımsamaktada yarar vardır herhalde ama, bu gerçeğin de renk körlerinin aklına yatacağını pek sanmıyorum.... Örneğin, Sovyetler Birliği varlığını koruduğu sürece Afganistan’da Mücahidin denen şeriatçı gurupları desteklediler ama, Sovyet güçlerinin bu ülkeden çekilmesinin ardında, İran’ın bölgedeki etkisini kırmak için, Taleban adlı örgütü destekleyip ön plana çıkarttılar vs...

 

Halkı Müslüman Afganistan’ı ve Irak’ı yerlebir eden, “İslam terörizmi”den ve “İslam faşizmi”nden dem vuran ABD yönetiminin en yakın işbirlikçilerinin başında halen şeriat yasaları ile yönetilen Suudi Arabistan’ın petrol zengini aşiret reisleri gelmiyormu? Aynı gerçek Kuveyt emiri ve diğer Körfez emirlikleri için geçerli değilmi? Aslında, hem halkı Müslüman ülkelere karşı savaşmak, “Haçlı Seferi” ilanetmiş olmak, Batı’da Müslüman halklara karşı ırkçı düşmanlıklar kışkırtmak ve hem de bazı İslamcı güçlerle, örgütlerle ortak çalışmak sadece günümüze özgü bir gerçeklik değildir. Bu tip ikili, hatta çok daha fazla yönlü karmaşık politikaların kökleri Haçlı Seferleri’ne dek uzanmaktadır. Çünkü tüm bu “din” boyalı savaşlarda asıl olan dini ideolojiler değil, ekonomik yararlardır...

 

Örneğin, Antakya’yı ve Kudüs’ü (1099) kanlı katliamlarla işgaleden Haçlı güçlerine ilk ağır darbeleri Halep Atabeyi (Bağdat Halifeliği şemsiyesi altındaki Selçuklu yönetiminin Suriye yöresindeki lokal hükümdarı) Nureddin Zengi vurmuştur. Türk Zengi ailesi Haçlı güçlerine karşı savaşırken, Hazar’ın güneyindeki sarp Demavand Dağı’nın eteklerindeki Alamut kalesine üstlenmiş olan ve Kahire merkezli İsmailiye (Yedi İmam Şiası) inancının eksterem bir kolu olan Nizari İsmailiyesi’nin veya “Haşhaşçılar” olarak tanınan örgütlenmenin önderi Hassan-e Sabbah basbayağı Haçlı güçleriyle işbirliği yapmıştır. Bu örgütlenmenin Suriye’de bulunan kolları Zengi ailesine karşı Haçlı güçleriyle birlikte savaşa girmişlerdir. “(...) ‘Haşhaşcılar’ örgütlenmesi, türkçe de ‘Tapınak Şovalyeleri’ adıyla anılan ‘Solomon Tapınağı’nın ve İsa’nın Yoksul Şovalyeleri’ adlı askeri örgütlenme ile ilişki içinde olmuştur. Haçlı güçlerin ‘Kudüs Kırallığı’ yıllarının başlangıcında kurulan Müslüman düşmanı bu fanatik askeri örgütlenme, gizli ‘Haşhaşcılar’ örgütlenmesini, Hıristiyan hacıların güvenlikli yolculukları için kullanmıştır. Diğer yandan, Hassan-e Sabbah’ın Alamut Kalesi’ndeki halefi/ varisi II. Hasan’ın Suriye’ye yollamış olduğu temsilcisi Sinan, Haçlı ordularına karşı zaferler kazanan Selehaddin Eyyubi’yi öldürtebilmek için en az üç başarısız süikast girişimi örgütlemiştir...” (Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam, 8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar )

 

Yine aynı yılarda Kahire merkezli Şia Halifeliği (Yedi İmam Şiası veya İsmailiye) Bağdat Sünni Halifeliği ile olan çelişkileri ve diğer yarar hesapları ile zaman zaman elaltından Haçlı güçleri ile işbirliği yapmış, bölgedeki direnişi bölüp zayıflatmıştır. Bu duruma bir sonvermek isteyen Zengi ailesi, Fatımi Hanedanı’nı yıkması amacıyla Kürt Şirkuh’un (Arslan) komutasındaki bir orduyu 1169 yılında Kahire’nin fethine yollamıştır. Nureddin Zengi’nin yolladığı Şirkuh’un komutasındaki Türk, Kürt ve Arab karışımı ordu, 23 Mayıs 1169’da Kahire’ye girmiştir (Aynı orduda Şirkuh’un yeğeni Selehaddin Eyyubi’de vardı ve o günlerde Eyyubi ailesi, Suriye egemeni Zengi ailesinin yanında asker olarak çalışmaktaydı)...

 

Yukarıdaki iki paragrafta özetlenen gerçeklerin ötesinde, İran’a egemen Oniki İmam Şiası inancından türeme olan Suriye Alavi inancına bağlı olanlar veya inancın ilk teoloğu Muhammed ibn Nusayr an-Namiri’nin adına izafeten Nusayri, Namiri veya Ansari olarak adlandırılan bu inancın üyeleri, Haçlı seferlerine karşı başlangıçta karşı durmuş olsalarda, daha ilerideki dönemlerde -diğer Müslüman guruplarla olan çelişkileri nedeniyle- Haçlı güçleri ile zaman zaman derin işbirliklerine girmişler, hatta onlardan destek görmüşlerdir... I. Dünya Savaşı’nın ardından Suriye’ye yerleşmiş olan Fransız sömürgeciliği de, Nusayri inancının bazı kolları ile derin bir işbirliği yapmışlardır... (Daha geniş bilgiler için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam, 10- Şia inancından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar )

 

Daha ilerideki dönemlerde Nizari İsmailiyesi’nin lideri konumuna gelecek olan Ağa Han ailesi, Hindistan’a yerleşmiş olan İngiliz sömürgecileri ile nesiller boyunca işbirliği yapmışlardır. Afganistan’da başkaldırmış olan Müslümanları kesen İngiliz orduları, Ağa Han’a ve izleyicilerine hertürlü desteği vermişlerdir... Yine Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan, Osmanlı’nın aleyhine genişlemeye çalişan sömürgeci İngiliz İmparatorluğu, Hindistan’ın arka kapısı konumundaki Basra Körfezi’ni denetleyen koyu Müslüman Kuveyt’in emiri ile gizlice anlaşmışlar, emiri satınalmışlardır. En köktendinci kanlı Vahabi (Muvahhidun= Birlikçi) tarikatının temsilcisi konumundaki Suudi aşiretinin önderleri, daha 1800’lü yılların ilk günlerinden itibaren Hıristiyan İngiliz sömürgecileri ile derin bir işbirliğine girmişlerdir. Vahabi inançlı Suudi ailesi ile İngiliz emperyalizmi arasındaki ittifak 1809 yılında kurulmuştur ve Mısır ayanı (yarı bağımsız Osmanlı valisi) Mehmet Ali Paşa’nın güçlerine karşı savaşan Suudi güçleri İngiliz donanmasının açtığı ateşle desteklenmişlerdir... Örnekler daha çok uzar ve toplumsal- politk anlamda renk körleri, sığlıkları ölçüsünde kendinden ahmakça memnun Kandid müsvetteleri, “ABD yönetiminin aynı anda ‘İslam düşmanı’ hem de ‘şeriatçıların destekçisi’ olması akla aykırı”, diye bilgiçlik taslamayı sürdürebilirler.

 

Toplumsal- politik anlamda renk körlüklerinden kurtulmanın kapılarını aralayacak, analitik düşünmeye yardımcı olacak çabayı göstermeden, insan beyninin sonsuz kapasitesine sınırlar çizen kalıpları yıkacak bilimsel bilgilere ulaşma çabasını göstermeden, yaşanan çağın, yılın, günün gerçeklerini tüm karmaşıklığı ile görmeye ve haksızlıklara karşı doğru mücadele yöntemleri üretmeye, daha fazla insanı aydınlatmaya gücümüzün yetmeyeceği gün gibi ortadadır. Baskı ve zulümden, kölelikten kurtulmak isteyenlerin atabilecekleri ilk en önemli adım, kendilerinden kurtulmak olacaktır. Kişiler, toplumlar, öncelikle kendilerinden, beyni bağlayan geleneksel kalıplardan kurtulamadıkları sürece, en mükemmel silahlara ve ordulara sahip olunsa da, askeri zaferler kazanılsa da, tutsaklıktan, kölelikten kurtulmanın yolları bulunamayacaktır. Sadece köleliğin yeni biçimleri ile tanışılacaktır...

 

yusuf@comhem.se

15 Eylül 2006

 

http://www.sinbad.nu/