Türkiye toplumunun gerçeğini yansıtan aynı tarihli iki haber: "Açlık sınırı 128 TL arttı" (07 Kasım 2010 Pazar, Haber X), ve "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" (07/11/2010 Radikal)

 

İktisatçılar çok daha iyi bilirler, bir ülkede gelir uçurumları arttıkça, ve bu süreç içinde geniş yığınlar yoksullaştıkça, üretimden kopmuş dar rantiyer bir sınıf giderek daha da zenginleşir. Buna koşut olarak lüks tüketim mallarının pazarına "nur" yağar, bunlar, örneğin Ferrari ve Meserati gibi markalar yok satarlar. Peki ya, yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan ve sürekli fiatları yükselen, ekmek, patates, pirinç, bulgur, fasulye, nohut, mercimek kaç satar? İsveç gibi ulusal gelir ortalaması Türkiye'ye göre çok yüksek olan bir ülkedeki et fiatlarına göre en az üç misli fiatla et satılan Türkiye'de acaba et nekadar satar? Neyse, bu son anılanı yaşamı sürdürmek için gerekli tüketim malları listesine koymadım bile. Çünkü, neredeyse satmadığı ortada. Ne de olsa, "vatan kurtarıyoruz" derken, en az on milyon küçük ve büyük baş hayvanı çoktan yokettiler, ve tarımı öldürdüler... Halkın asıl gerçeklerini, pirincin, patatesin, fasulyenin, nohutun, mercimeğin nekadar sattığını da, sözkonusu satışlarda bir duraklama, veya düşüş olup olmadığını da araştırıp sergileyen sendika, dernek, iktisatcı var mı acaba? Bu tip gerçekleri yansıtan sayıları basında görmek pek mümkün olmasa da, neler yaşandığını dolaylı yollarla anlamak hiç te zor değil... - Yusuf Küpeli

+

Yoksulluk artık geçici değil kalıcı

08 KASIM 2010 PAZARTESİ http://www.aksam.com.tr/2010/11/08/haber/guncel/17570/yoksulluk_artik_gecici_degil_kalici.html

ODTÜ öğretim üyesi Prof. Oğuz Işık uzun yıllardır yoksulluk üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Işık, yeni süreç için şu değerlendirmeyi yaptı: Geçmişte nöbetleşe yoksulluk vardı. Şimdi ise devredilmiyor. Onun yerini müebbet yoksulluk aldı... (...) Dolayısıyla aynı gemideyiz hissi artık yok oluyor. Kendilerini bu ülkenin bir parçası değilmiş hissetmeye başlıyorlar... metnin tamamı

Sinbad’ın notu:

Yukarıdaki son iki cümle, “(...) aynı gemideyiz hissi artık yok oluyor. Kendilerini bu ülkenin bir parçası değilmiş hissetmeye başlıyorlar...”, tesbiti, çok önemli ve doğru bir gerçeğin ifadesidir. Bu durum, toplumda artık bir sınırın aşıldığı, sürekli kaybedenlerin durumlarının bilincine varmaya başladıkları gerçeğidir. Gerçekten de, vatandaş olabilmek için, yaşanılan ülkede birşeylere, korunabilecek birşeylere, insan gibi yaşama olanaklarına, kendini geliştirme olanaklarına, kendini açıkça ifade edebilme olanaklarına sahibolmak gerekir. Anlaşılan, önemli bir çoğunluk sözkonusu durumunu, birşeylere sahibolma konumunu giderek kalıcı biçimde yitirmekte ve yitirilenin bilincine varmaktadır... Sayıları artan bu insanların, bazı devlet “büyükleri”nin ifadeleri ile “sözde vatandaşlar”ın, gerçekte bir vatanları yoktur ama, kazanılacak bir vatanları vardır. Fakat malesef, bu insanlara önderlik edebilecek politik bir güç merkezi henüz yoktur...

 

Yoksullaşma ile ilgili araştırmayı yapmış olan değerli profösürün bazı analizleri biraz gerçeğe uygun gelmedi... Örneğin, toplumsal patlamaların öncelikle küçük yerleşim birimlerinde olacağı analizi, bu satırları yazan tarafından eksik ve hatalı görülmektedir. Küçük yerlerde kişilerin maddi ve manevi kontrolları daha kolaydır ama, İstanbul gibi devasa ve etnik zenginliğe sahip kentlerde bu iş okadar kolay değildir.  İstanbul’un yanına, Ankara, İzmir, Adana gibi kentleri de ekleyebilirsiniz...

 

Haksızlıklardan ve yoksulluktan bunalmış bu insanları devrimci bir hedefe yöneltebilecek güç olmadığı sürece, sosyal patlamalar birsüre sonra kriminalite ile karışıp kaosa neden olurlar, ve sonuçta kanlı biçimde ezilirler. Kısacası, sonderece trajik toplumsal olaylar yaşanabilir...  

 

Türkiye toplumuna, kitlelerden kopuk bireysel terörün batağında halkın, çalışanların ekonomik ve demokratik mücadelelerine zarar vermiş sahte kahramanları kendisine bayrak yapan “sol” etiketli karanlık tipler değil, toplumdaki başkaldırı ırmaklarını tek bir nehirde birleştirerek devrimci bir hedefe yönlendirebilecek örgütlenmeler gereklidir... –  Yusuf Küpeli 

 

Ayrıca bak: Yusuf Küpeli, “Sözde vatandaş”

 

Açlık sınırı 128 TL arttı
07 Kasım 2010 Pazar http://www.haberx.com/aclik_siniri_128_tl_artti(17,n,10496895,756).aspx
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR), Ekim Ayı Açlık ve Yoksulluk Sınırı Raporuna göre, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 830 lira, yoksulluk sınırı ise 3 bin 21 liraya ulaştı. 07.11.2010 10:24


AA - DİSK tarafından yapılan açıklamada, TÜİK Hanehalkı Harcama Kalıbı, TÜİK Madde fiyat ortalamaları ve 4 kişilik bir ailenin sağlıklı bir biçimde alması gereken kalori miktarı üzerinden hesaplanan beslenme kalıbı dikkate alınarak hazırlanan araştırmanın sonuçlarına yer verildi.
     Araştırmanın sonuçlarına göre, sağlıklı beslenmek için yetişkin bir kadının yapması gereken günlük harcama tutarı 6,80 TL olurken, bu rakam yetişkin bir erkek için 7,90 TL, 15-19 Yaş erkek çocuk için 7,91 TL, 4-6 yaş bir kız çocuğu için 5,06 TL oldu. Buna göre 4 kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için yapması gereken günlük gıda harcaması 27,67 TL, aylık harcaması ise 830 TL olarak belirlendi.
     4 kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmek ve insanca yaşayabilmek için ayda yapması gereken asgari harcamanın ise 3 bin 21 lira olduğu hesaplandı.
     Ailenin gereksinimlerini karşılamasında gıda, içecek vb. için ayırması gereken aylık tutar 830, giyim ve ayakkabı için 189, kira, su, elektrik vb. için 854, mobilya, ev bakımı vb. için 173, sağlık için 67, ulaştırma için 295, haberleşme için 130, eğlence ve kültür hizmetleri için 66, eğitim için 59, lokanta, yemek, otel vb. için 125, çeşitli mal ve hizmetler için 107 TL olarak belirlendi.
     Buna göre, geçen yılın aynı ayında 2 bin 555 lira olan yoksulluk sınırı, 466 lira arttı.
     Açlık sınırı ise geçen yılın aynı dönemine göre 128 liralık artışla asgari ücretteki yıllık artışın 2 katından fazla bir yükseliş kaydetti.
    
     -''GIDADAKİ ENFLASYON GİZLİ YOKSULLAŞMA YARATIYOR''-
    
     Gıda harcamalarındaki artışların, dar gelirliyi vurduğu ifade edilen raporda, hesaplama sonuçlarına göre nüfusun en yoksul yüzde 5'lik diliminin enflasyonu yıllık olarak yüzde 10,8 oranında hissederken, en zengin yüzde 5'lik dilim için bu oranın yüzde 6,4'te kaldığı belirtildi.
     Raporda yer alan değerlendirmede, bir yandan krizin yoksullaştırıcı etkisinin en ağır bir biçimde hissedildiği, diğer yandan da gıda fiyatlarında yaşanan astronomik artışların, emekçilerin alım gücünü hızla aşağıya çektiği kaydedildi.
     Değerlendirmede şu görüşlere yer verildi:
     ''Genel enflasyon rakamları ile gıda enflasyonu arasındaki farkın neredeyse iki katına çıkması, enflasyon üzerinden belirlenen ücret artışları dikkate alındığında, gizli bir yoksullaşma yaratmaktadır.
     Gıda harcamaları, yaşamsal harcamalardır. Gıda fiyatlarındaki artışların genel enflasyonun altında kalması halinde, ücret artışlarında gıda harcamalarındaki fiyat artışlarının esas alınması, gizli yoksullaşmanın önüne geçebilmek için bir yöntem olarak kabul edilmelidir.
     Bir başka gerçek ise gıdadaki yüksek fiyat artışları ile birlikte, yoksul kesimin enflasyonunun, genel enflasyonun üzerine çıkmasıdır. Bu da gelir dağılımını olumsuz bir biçimde etkileyen bir başka unsur olmaktadır.''
     ''Çalışma sürelerinin uzaması, ücretli izin hakkının gasp edilmesi, esneklik ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılmaya çalışılması, bölgesel asgari ücret uygulamaları gündeme getirilerek reel ücretlerin düşürülmesi, kıdem tazminatının kaldırılması gibi emeğin haklarına yönelik saldırı planlarının gündemde olduğu'' görüşü savunulan raporda, ''Türkiye, gelir dağılımını düzletici değil, derinleştirici politikalarla uçurumun kenarına doğru sürüklenmektedir'' denildi.

 

İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı

07/11/2010 16:46 http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1027890&Date=07.11.2010&CategoryID=80

TOFAŞ çatısı altında Ferrari ve Maserati markalarının distribütörlüğünü yürüten FerMas, 2010 İstanbul Auto Show Fuarı kapsamında 5 adet Ferrari, 5 adet de Maserati siparişi aldı.

İSTANBUL - FerMas'tan yapılan açıklamaya göre, anahtar teslim satış fiyatı 378 bin avrodan başlayan Ferrari 458 Italia'dan 2 adet, 336 bin avrodan başlayan Ferrari California'dan 3 adet sipariş alan FerMas, fuar kapsamında aldığı Ferrari siparişlerin bir kısmını 2010 yılı içinde teslim etmeyi hedefliyor.

FerMas, ayrıca fuar kapsamında 1 Maserati GranCabrio, 2 Maserati GranTurismo ve 2 Maserati Quattroporte'yi de alıcılarıyla buluştururken, tüm Maserati siparişlerini bu yıl içinde teslim edecek.

AUTO SHOW'A KADIN İLGİSİ YÜKSEK

Uluslararası İstanbul Otomobil Fuarı'na (Auto Show) katılan kadın ziyaretçi oranı bu yıl yüzde 25'e çıktı.

CNR Holding kuruluşu İstanbul Fuarcılık tarafından Uluslararası Motorlu Taşıt Üreticileri Derneği (OICA) ve Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) desteğiyle 29 Ekim-7 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilen Auto Show'u, 800 binden fazla kişi ziyaret etti.

Bu yıl “Autoshow ve Kadın” konseptiyle kadınlara yönelik ayrıcalıklar getiren fuara katılan ziyaretçi kadın sayısı yüzde 25'e çıktı. Auto Show'da, ailelere yönelik başlatılan özel indirimler sayesinde de fuara, çocuklarıyla birlikte gelen anne ve babaların sayısında artış gözlendi.

CNR Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ceyda Erem, konuya ilişkin değerlendirmesinde, düzenlendiği ilk günden bu yana otomotiv sektörünün lokomotifi haline gelen Auto Show'un otomotiv sektörünün beklentilerini karşıladığını ifade etti.

Fuarda tanıtımı yapılan pek çok aracın alıcı bulduğunu belirten Erem, şunları kaydetti:

“Fuarda milyon dolarlık araçların üzerine 'satıldı' levhaları konuldu. Bir çok otomobil firması fuarda sergiledikleri araçların tükendiğini açıkladı. Bu bizim için büyük bir başarı. Türk insanının otomobil tutkusu bu fuarda bir kez daha ortaya çıktı. Autoshow'un asıl başarısı bundan sonraki süreçte yarattığı değerle ortaya çıkacak. Geçtiğimiz yıl, üretilen her 100 araçtan 72'sini ihraç eden sektör, Auto Show'la birlikte bu dinamizmini daha da artıracak. Auto Show'un sektörde 1 milyar dolarlık hacim yaratmasını bekliyoruz. Bu yıl 200'ün üzerinde firmanın 8 salonda 120 bin metre karelik alanda stant açtığı Auto Show'u 800 binden fazla kişi ziyaret etti. Son üç fuarın ziyaretçi rakamlarına baktığımızda, Auto Show 2008'i 650 bin dolayında kişinin ziyaret ettiğini görüyoruz. Bu rakam 2006'da 622 bin, 2004'te ise 500 bin civarındaydı.” (aa)

Yoksulluk artık geçici değil kalıcı

08 KASIM 2010 PAZARTESİ http://www.aksam.com.tr/2010/11/08/haber/guncel/17570/yoksulluk_artik_gecici_degil_kalici.html

ODTÜ öğretim üyesi Prof. Oğuz Işık uzun yıllardır yoksulluk üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Işık, yeni süreç için şu değerlendirmeyi yaptı: Geçmişte nöbetleşe yoksulluk vardı. Şimdi ise devredilmiyor. Onun yerini müebbet yoksulluk aldı. Yeni göç edenler eskiler gibi hayatla barışık değil.Üç ayrı kesimin birbirine değmeden yaşadığını da hatırlatan Prof. Işık 'İstanbul'da bırakın zengin kesimin içine girmeyi önünden bile geçmek mümkün değil. Duvarlı sitelerde başka bir yaşam kurmuşlar

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oğuz Işık, 9 yıl önce yazdığı Nöbetleşe Yoksulluk isimli kitabında İstanbul'a göçle gelenlerin bir şekilde yoksulluktan orta sınıfa geçişini anlatıyordu. Kitap Sultanbeyli İlçesi'nde yapılan araştırmaya geniş yer ayırıyordu. Işık'a göre önce Sultanbeyli sonra Ümraniye ve Bağcılar'daki hikaye bir başarı öyküsü. Işık ile 2010 yılında yoksullukta gelinen noktayı konuştuk. Işık, 'Artık nöbetleşe yoksulluk bitti yerine müebbet yoksulluk'  geldi diyor.
- Yoksulluk araştırmanızdaki temel bulgularınız neydi?
1990'ların Türkiye'sinde kentleşmede şöyle bir olanak vardı. Öyle hızlı gelişen arsa ve gecekondu ekonomisi vardı ki kente gelenler kendilerinden sonra gelenlere yoksulluklarını devredebiliyorlardı. Nöbetleşe yoksulluk vardı.  
- Peki İstanbul'daki gecekondulaşmanın gelişimi nasıl? Bugünlere nasıl gelindi?
Gecekondulaşma 1970'lerden itibaren biçim değiştirdi. Kente gelenler arazileri işgal edip kendi evlerini yapıyorlardı. Bir süre sonra sistem bu şekilde işlememeye başladı. Başkalarının  yaptığı gecekondu ve araziler satın alınmaya başlandı. Ve 1980'lerden sonra gecekondulaşma çok hızlı gelişti. En çarpıcı örneklerinden biri şüphesiz Sultanbeyli'dir.
- Neden Sultanbeyli?
Esasında çok çirkin bir görüntü, İstanbul'un su havzalarını kapatmış bir gecekondulaşma var burada. Diğer taraftan Sultanbeyli tam bir başarı  öyküsü. 200-300 bin insan yerleşiyor buraya. Hiçbir yardım, destek almadan İstanbul'a tutunmayı başarıyorlar. Ümraniye, Bağcılar'daki hikaye de aynen böyle. İstanbul'un ucuz işgücünün merkezi Sultanbey'lidir. Ayrıca Sultanbeyli ilginç bir yer. Kuruluşunda İslami güç ciddi bir rol oynadı. Diğer taraftan çok sayıda Kürt'e de rastlamak mümkün.
- Yine yoksullar ama. Peki başarı nerede?
Bu kesimi Latin Amerika'daki yoksullarla karşılaştırıyorum. Türkiye'de yoksulluk hiçbir zaman buralardaki gibi ciddi bir sorun haline gelmedi. Oysa yurtdışında böyle gösterilebilecek tek bir örnek yok! Mesela İstanbul'daki yoksullar gerçekten becerikli. Alttan giriyor, üstten çıkıyor, bazen illegal yollara gidiyor ama ne yapıp edip ayakta kalmayı başarıyorlar. Bu yüzden buradaki insanların yaşam savaşı gerçekten bir başarı öyküsü! Bununla birlikte yoksulluk sürekli bir değişim içinde Türkiye'de.
- Nasıl bir değişim bu?
Sultanbeyli'yi düşünün. Bugün buradaki gecekonducular Formula 1 Pisti, Sabancı Üniversitesi gibi yerlerle yarışmak zorundalar.

GECEKONDU KOLAY DEĞİL
- Yarış derken neyi kastediyorsunuz?

Demek istediğim kent üzerindeki çıkarlar çok değişti. Arsalar çok değerlendi. Ve bu arsalar üzerinde oynanan oyunlar farklılaştı. İstanbul arazileri o kadar değerli ki artık! Kimse kolay kolay gecekondu yapamaz hale geldi. Başka bir ifadeyle kentsel dönüşüm başladı.
- Bugünkü İstanbul yoksulunu nasıl tanımlarsınız?
Eskiden yoksulluk devredilebiliyordu. Kente gelenler hazırlıklı gelirdi. İş imkanını araştırır gecekondusunu hazırlarlardı. Şimdi ise öyle değil! Bunun iki nedeni var. Biri İstanbul'un gerçekten değişmesi, diğeri de Güneydoğu'dan yapılan göçtür.  

ESKİDEN KENTE GİDİLİYORDU ŞİMDİ KÖYDEN KAÇILIYOR
- Neden Güneydoğu?

Güneydoğu'dan gelen kesim çok ciddi bir travma sonucu kente hiçbir hazırlığı olmadan geliyor çünkü. Kent deneyimi yok bu insanların... Daha önce gelenlerin karşılaşmadığı bir sorun yumağı ile karşılaşıyorlar. Eskiden kente gidiliyordu şimdi köyden kaçılıyor. Bu çok önemli bir fark! Kademeli göç devri bitti Türkiye'de!  Yoksulluk artık daha kalıcı, içinden çıkılması çok daha zor. Nöbetleşe yoksulluk yerini müebbet yoksulluğa bıraktı. Bugünkü yoksulluk 15 - 20 yıl öncesinden çok daha kötü.  
- Toplum psikolojisine nasıl yansıyor bu durum?
Eskiden kente göç yoluyla gelenler daha barışıktı hayatla. Şimdi böyle bir şey söz konusu değil! Nasıl olsun? Düşünün ki bugün İstanbul'da zengin kesimin bırakın içine girmeyi önünden bile geçmek mümkün değil! Kameralarla korunan duvarlı sitelerde kendilerine bambaşka bir yaşam kurmuşlar. Oysaki eskiden zenginlik böyle miydi? İnsanlar göstermekten çekinirlerdi. Şimdi öyle bir dönemdeyiz ki tüketmenin meziyet sanıldığı bir ortam var. Toplum birbirine değmeyen üç farklı kesimden oluşuyor bugün. Bu insanların ulaşımları, eğlenceleri, zevkleri her şeyi farklı.  

AYNI GEMİDEYİZ HİSSİ BİTTİ
- Toplumun farklı kesimlerini bir araya getiren hiçbir şey yok mu yani?

Bugün sadece askerliği söyleyebilirim. Başka hiçbir şey yok bunun dışında maalesef. Dolayısıyla aynı gemideyiz hissi artık yok oluyor. Kendilerini bu ülkenin bir parçası değilmiş hissetmeye başlıyorlar.
- Bu uçurumun yoksul kesim üzerindeki etkisi tam olarak ne oluyor?  
Nefret yaratıyor. Yaratmaması  mümkün değil zaten! Yoksul kesim kendisini tamamen dışlanmış hissediyor. Öfke ve beraberinde nefret getiriyor bu uçurum. Bir toplumu bu kadar bölerseniz ve toplumun parçaları hiçbir şekilde birbirine değmezse olacağı budur. Ama bunun sinyalleri çok önceden verilmişti.  
- Ne zaman verilmişti?
Bu sorunları biz görmüyorduk belki de görmek istemiyorduk ne zaman ki  kente taşındı o zaman farkındalık arttı. Bu durum aynen 1999 yılında yaşanan depreme benziyor. Kuzey Anadolu Fay Hattı kırılarak ne zaman ki İzmit'i salladı, biz o zaman depremi gerçek anlamda kabul eder, konuşur olduk. Oysaki Türkiye'nin içinde eskiden beri üç farklı Türkiye var bu yeni bir şey değil. Güneydoğu'nun az gelişmişliği bugünün meselesi mi? Hayır! Bu kente taşındığı için yeni bir şeymiş gibi konuşuluyor. Olay aslında çok ciddi bir eşitsizlik meselesi. Türkiye'de yoksulların çok büyük bir bölümü Güneydoğu'da! Bir de bunun üzerine etnik kimlik eklenince sorun iyice katmerleniyor tabii. Ama bu ülkede konuşulmayan çok şey var!
- Konuşulması  gereken ama konuşulmayan neler var Türkiye'de?
Yaptığımız araştırmaya göre Türkiye'de kadınların iş gücüne katılımı oranı İran'dan, Mısır'dan daha düşük. Bunu ne zaman konuştuk en son? Sonra sanayideki haftalık iş saatinin bizimki kadar uzun olduğu başka ülke yok. Peki bunu ne zaman konuştuk soruyorum size? Kürt sorunu, Türban meselesinden başka bir şey konuşamaz hale geldik! Sigortalı, sendikalı işçi sayısı gün geçtikçe azalıyor. Bunları neden konuşmuyoruz? Birtakım simgeler üzerinden sorunlar halledilemez! En önemli sorunlardan biri de Türkiye'de nüfus gittikçe yaşlanıyor. Ve yaşlı yoksulları hiç konuşmuyoruz.

Kalın çizgilerle ayrım, sorunu artırıyor
-  Peki bugünkü partiler, yönetimler yoksulluğa çözüm getirebilecek neler yapabilir?
En başta Türkiye'de çok önemli olan ama bir türlü konuşulmayan başka eşitsizliklerin de olduğu kabul edilmeli. Olaylara bakıştaki dil değiştirilmeli. Devletin devletliğini hatırlaması şart. Bir toplumun gücü en zayıf, en korunaksız kesimin dayanıklılığı ile ölçülür. Bu insanların yoksulluğu kendi suçları değil! Toplumsal bir soruna bireysel bir çözüm aranmasını beklemek çok yanlış olur. Devlet bir şekilde bunu dert edinmek zorunda. Yerel yönetimlere çok iş düşüyor. Mesela İstanbul'da ağlar bu farklılıklar birbirine değmesin, dokunmasın diye yeniden örgütleniyor. Böyle olmamalı. Kalın çizgilerle yapılan ayrımlar belirginleştikçe sorunlar çoğalır. Bir ara Romanlar vardı İstanbul'da. Şimdi yıllardan beri oturdukları yerlerinden oldular. Bu bir sürgündür. Diğer sorunları küçümsemekten vazgeçme zamanı geldi de geçiyor bile.  olduk. Oysaki Türkiye'nin içinde eskiden beri üç farklı Türkiye var bu yeni bir şey değil.

AKP yoksullardan çok faydalandı
- Peki yönetimler yoksulluk konusunda neler yaptılar bugüne kadar?

Mesela AKP... AKP yoksul kesimden çok faydalandı. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma fonu yönetimi kendinde olduğu için bu durumdan ciddi anlamda politik çıkar sağladı. Bunu asla inkar edemez! Cemaatler de var tabii bu kesimler üzerinde etkili olan.
- Cemaatlerin etkisi nasıl tam olarak bu kesimler üzerinde?
Eskiden de etkililerdi ama bu kadar değil. Esasında sızması hakkında bilgi toplaması zor bir alan. Çok da göze görünür değil yapılanlar çünkü. Başka bir network üzerinden çalışıyorlar. Ama bu yardımların dağıtılmasında cemaat ilişkilerinin önemli bir rol oynadığını biliyorum.

ASIL PATLAMA TEHLİKESİ KÜÇÜK KENTLERDE
- İstanbul'daki yoksulluğu diğer şehirlerdeki yoksulluktan ayıran temel özellikler nelerdir size göre?

İstanbul çok hareketli bir kent. Bu hareketliliği sayesinde farklılıkları eritebiliyor. İstanbul'daki farklılıklar dönen hızlı ekonomisi, kentin sunduğu olanaklar içinde göze batmayacak bir hale gelebiliyor. Ama bir Mersin bir Adana bunu yapamıyor. Ekonomileri bu kadar hızlı dönmüyor. Dolayısıyla farklılıklar ayrışmamış bir şekilde duruyor. Bir de daha küçük yerleşimler var ki, patlama tehlikesi asıl bu küçük kent birimlerinde yaşanabilir diye düşünüyorum.
- Patlama derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Küçük yerleşimlerdeki insanların farklılıklarla baş etme imkanları yok. Mesela Bolu'daki insan kendinden farklı bir insan görmemiş ki! Bu şekilde bir yaşama alışkın değil. Bu yüzden bu küçük yerleşimler bana tehlikeli geliyor.

Burcu BULUT

http://www.sinbad.nu/