Söze başlarken

 

Yusuf  Küpeli, Seçebilmek ya da seçmek zorunda kalmak

 

 

Söze başlarken:

 

Binlerce yıldır üst sınıflar, hakim güçler, yararları doğrultusunda yığınları sürekli aldatabilmişler, manupule edip kullanabilmişlerdir. Hatta halkları tamamen kendi üst sınıf yararları yönünde en kanlı boğazlaşmaların piyonları yapabilmişlerdir.

 

İnsan bilinci toplumsal yaşamdaki diğer süreçler gibi sürekli dengesiz gelişmiştir. Değişik üst sınıfların yararları yönünde yanlış bilgilendirme veya gerçek bilgiyi yığınlara ulaştırmama politikaları ahmaklıkları besleyerek bilinçler arasındaki dengesizliği arttırmıştır. İletişim teknolojisi ve olanakları çağımızda alabildiğine gelişmiştir ama, medya üzerindeki tekelci sermaye denetimi, dezinformasyonun, yalanın etkilerini hiçbir dönemde görülmemiş ölçüde güçlendirmektedir. Sonuçta, insan bilinçleri arasındaki dengesizlikler derinleşerek sürmektedir.

 

Biryandan uzayın derinlikleri ve sırları keşfedilirken, öbür yandan yükselen mali- sermaye egemenliğinin bir sonucu olarak yayılan ve derinleşen yoksullaşma ile birlikte düşük eğitimli insanların ve analfabetlerin sayıları artmakta, yetersiz beslenme yoksulların beyinsel faliyetlerini zayıflatmaktadır. Emperyalist sömürüye karşı toplumsal direnci kırmak, yığınları sürüleştirilip rahatca güdebilmek amacıyla tamamen bilimdışı metafizik illizyonlar, değişik dini akımlar gizli servislerin denetimlerinde güçlendirilmektedir. Bu son anılan bilinç kelepçeleri ayrıca ticari amaçlarla kullanılabilmekte ve dev sermayelerin kontroluna, kolay tatlı kazançlara yardımcı olmaktadır. Bir başka ifadeyle “üfürükçülük”, teknolojinin en gelişmiş olanaklarından yararlanılarak modern anlamda örgütlü ve kitleleri denetleyecek tarzda yığınsal olarak yapılmaktadır.

 

“Sürü” varlığı olmaktan göreceli kurtulup koşullar elverdiğince bağımsız düşünebilen, gerçeği değişkenliği ve bütünselliği içinde çağın olanakları ölçüsünde analitik olarak görüp yaymaya çalışan, diğer insanların bilinç düzeylerini yükseltmek isteyen kişilerin sesleri Galileo Galilei örneğinde gözükmüş olduğu gibi baskılarla ve ayrıca iletişim araçlarını denetleyen iktidar odaklarının sansürleriyle büyük ölçüde kısılabilmiştir. Ve bu son ifade edilen gerçeğin öyle hemen bir anda değişeceği yoktur. O nedenle aşağıdaki metin güncelliklerini uzun süre koruyacaklardır.

 

Pandora’nın çoktan devrilmiş olan kutusundan yayılan kötülüklerin ve yalanların güçlerine karşın, aynı kutunun dibinde kalmış olan umudun yılmaz iradesi gerçeği anlamaya ve ifade etmeye çalışanlara herzaman yenilmez bir direnç aşılamıştır ve aşılamaktadır.

 

Yusuf Küpeli

13 Nisan 2004

 

 

Seçebilmek ya da seçmek zorunda kalmak

 

Yusuf  Küpeli

 

Şüphesiz yaşamda hiçbirzaman “tek yol” yoktur ama, herşeyden önce bunu görebilecek kapasiteye ve ifade edecek dürüstlüğe sahibolmak gerekmektedir...

 

Seçme eyleminin nicelik veya nitelik olarak en az farklı iki şey, iki nesne, iki yol, iki alternatif arasında takınılan bir tavır olarak gerçekleştiğini herkes bilir. Bundan daha önemli olan, sağlıklı veya bir başka ifadeyle kişilerin ve halkların zararına olmayan seçimler yapabilmek için, herşeyden önce varolan tüm farklı alternatifleri görüp tanıma olanağına sahibolmak, bunların farklılıklarını doğru bilebilmek ve ayrıca özgürce seçim yapabilecek güçte olmak gerekmektedir. Verilebilecek alabildiğine değişik örnekler arasından sadece kişileri ilgilendirebilecek sıradan birini seçecek olursak, eğitimin önemini kavrayabilmiş ailelerin çocuklarını -yabancı dil öğreten- daha iyi okullarda okutmak isteyeceklerini söyleyebiliriz. Yalnız sözkonusu ailenin öncelikle bunu başabilecek ekonomik güce sahibolması gerekmektedir. Ardından sırasıyla çok daha farklı birsürü unsur aynı süreci etkileyecektir. Veya çocuklar annelerini, babalarını, doğdukları ortamı kendileri seçemedikleri için, tüm çocukların eşit düzeyde insancıl bir kültürle beslenme, bilimsel düşünmeye yönledirilme, daha başarılı ve dengeli bir yaşam tarzı oluşturma konusunda gerekli yardımları alabilme olanakları bulunmaz... Kısacası, bazı durumlarda insanlar, daha iyiyi ve güzeli görebildikleri halde önlerine konulanı veya güçlerinin yettiğini seçmek zorunda kalırlar.

 

Seçme olayı herzaman akılla yapılmaz, bu işi duygular güçlü biçimde etkiler. Ve zaten akıl ile duyguları birbirlerinden ayırabilmek olanaksızdır. Kişi aklı başkalarının akıllarına, kişinin varolduğu zaman dilimine ve yaşadığı sosyal ortama göre herzaman göreceli olmuştur. Yine duyguların şekillenmelerinde farklı toplumsal ve sınıfsal kültürlerin etkileri bulunmakla birlikte, henüz yeterince görülemeyen genetik etkilerde vardır. Açtıkça içinden bir yenisi çıkan Rus bebekleri gibi, görülebilen her nedenselliğin farklı başka nedensellikleri soru işaretleri olarak sürekli karşımıza çıkmaktadır. Gerçek kalıcı olmadığı için, mevcut soruları hiç bitmeyen yeni sorular izlemektedir... Kısacası, seçme olgusu kaba bir bakışla görülebilenden çok daha zengin ve derin içeriklidir ve ayrıca zaman içinde değişkendir. Özel olarak sistematik biçimde araştırılması gereken bu olgu konusunda hiçbirzaman “mutlak doğruları” ifade etme iddiasında olmamakla birlikte, bir- iki söz söylemenin yararlı olabileceğini sanıyorum.

 

Nesneleri, olayları daha iyi kavrama, araştırma ve ifade edebilme amaçlarıyla zorunlu olarak yapılan tüm sınıflamalar, farklı nesnelerin ve olayların birbirleri ile olan değişik ölçülerdeki bağları ve etkileşimleri nedenleriyle belli yanlışları içerirler. Bu bilinen gerçeğe karşın, seçme olayını -birbirlerinden yüzde yüz kesin çizgilerle ayrılmasalarda- farklı iki temel katagori içinde ele almanın doğru olacağını ve anlatımı kolaylaştıracağını sanıyorum.

 

Bunlardan birincisi, tamamen kişiyi ilgilendiren, sübjektif olan seçme eylemleridir. Erasmus’un andığı insancıl deliliklerin sınırları yoktur ve bu kişisel deliliklerle yapılan seçimlerden bazılarının zararları olursa eğer, en çok seçimi yapan kişinin kendisiyle birlikte yakın çevresindeki sınırlı sayıda insana olur. Faydalarıda aynı şekildedir şüphesiz...

 

“Aşkın gözü kördür” derler ve herkes moda dünyasının veya sinema endüstrisinin enpoze ettiği güzellik ölçülerine uyan kadınlara veya erkeklere aşık olmaz. Bu seçimin başkaları tarafından doğru bulunup bulunmaması, beğenilip beğenilmemesi, “seçmeyi bilemedi” denmesi hiçbir anlam ifade etmez. Ve yine şüphesiz en doğru seçimi yaptığını sanmış olan bir hanımın ileride pişman olup “yüzlerce mükemmel talibi arasından yanlışlıkla işe yaramaz bir mıymıntıyı seçmiş olmasından” yakınmasıda yine “tarihi gerçeklere” pek uymuyor olabilir ama, böyle bir tarih çarpıtmasının kimseye zararı dokunmaz.

 

Biberin en acısını, kebabın Adana veya Antep işini seçmek, alınan kültürle, bilgiyle ve cüzdanla bağlı olduğu kadar yine tamamen sübjektif olaylardır. Bu tip seçimlerin yaratabileceği miğde bağırsak sorunları ve yağlanmalar daha çok seçimi yapanları ilgilendirir- hastalıklar iş yaşamını etkiledikleri ölçüde kişinin yakın çevresini ve maliyetleri ile toplumsal yaşamıda etkilerler şüphesiz. Yine bazılarının çocuk akılları onları vitrinde görüp imrendikleri ama, yoksullukları nedeniyle yanına yaklaşamadıkları baklavaları çalmaya yöneltebilir ve hırsızlık konusunda yapmış oldukları bu “yanlış seçim” nedeniyle ağır cezaları “hakederek” hapishaneye yerleşirler. Aynı meslek dalında “doğru seçim” yapmasını bilen iyi eğitilmiş akıllı birileride yönettikleri bankaların kasalarındaki milyarları boşaltıp biryandan tonlarla baklava satınalabilecek güce ulaşırlarken, diğer yandanda “saygın” vatandaşlar olarak insanların karşısına çıkarlar. Şüphesiz bu son iki örnek sonuçta sübjektif seçimler olmakla birlikte, toplumsal yaşamın işleyişiyle yakından bağlıdırlar ve aynı yaşamı derinden etkilerler.

 

Bazıları, baklava çaldıkları için cezaevini boylayan yoksul çocuklar gibi tezgahlarda gördükleri tüm kebab türlerini, değişik meyvaları, sebzeleri, vitrinleri süsleyen güzel elbiseleri ve ayakkabıları sadece düşlerinde seçebilirler. Tekelleşme güçlendikçe derinleşen uzlaşmazlıkları ile varlığını sürdüren sınıflı toplum içinde yaşamayı kendi iradeleri ile seçmemiş olan ve deryadaki balıkların deryayı tanıyamamaları gibi içinde varoldukları toplumsal yapıyı yakından tanıma ve başlarına gelen felaketin nedenselliklerini kavrama olanağından büyük ölçüde yoksun olan aynı kişiler, gerçek seçimlerini çöplüklerde yapmak zorunda kalırlar. Kapanan pazar yerlerinde artıklara yönelik olarak seçimlerini yaparlar ve toplayabildikleri bozuk domateslerin veya biberlerin cinsi onlar için pek önemli olmaz. Sokak köpekleri ve kedileride benzer şekilde seçim yapmak zorundadırlar ama, varlıklı aydın bir ailenin kedisi, denizden yeni çıkmamış bir balık karşısında burnunu kıvırıp arkasını dönerek daha “doğru” bir seçim yapabilir... Tatlı tatsız zengin örnekler uzar gider. Ve şüphesiz kişisel seçimlerin çoğunluğu toplumu pek ilgilendirmesede, toplumsal yaşamın özellikleri ile yakından bağlantılıdır.

 

İkinci temel katagori, politik içerikli seçimlerdir. Geniş halk yığınlarının geleceklerini doğrudan ilgilendirmesi, takınılan tavrın politik partiler veya değişik farklı örgütlenmeler ve guruplaşmalar içinde diğer insanların iradeleri ile ortaklaşa gerçekleşmesi nedeniyle bu olay, birincisine göre çok daha büyük önem taşımaktadır. Ve yine şüphesiz bu ikinci katagori içindeki seçimler, belirli aralıklarla merkezi veya yerel yönetimleri oluşturmak amacıyla sandık başlarına gitme olgusunu içine almakla birlikte, bundan çok daha geniş ve derin kapsamlı tavırlarıda içermektedir.

 

Politik tavır veya seçim konusunda insanlar, sınıfsal kökenlerine; ruhsal ve entellektüel gelişmişliklerine; haksızlıklara tepki duymayı veya umursamamayı belirleyen ahlaki şekillenmelerine; dürüstlük ölçülerine; daha dengeli ve güvenlikli sosyal yapılar oluşturulabilmesi konusundaki bilinç düzeylerine; entellektüel gelişmişliklerinin ölçülerinden biri olan bu son anılanla bağlantılı uzak görüşlülüklerine uygun olarak her konuda tavır takınırlar, görüş belirtirler, diğer insanları etkilemeye çalışırlar. Kişiler, toplumsal yaşamla ilgili seçimlerinin pratiğe geçebilmesi için koşullara göre doğru belirlenebilmiş veya yanlış eylem yaparlar.

 

Bu ikinci katagori, uluslar arası ilişkiler ve anlaşmalar konusundan savaş ve barış sorunlarına, ülkelerdeki rejim sorunlarına, yasaların belirlenmesine, insan haklarına, doğa insan bağlarına, hertürlü derneksel işleyişe, meslek kuruluşlarından kadın örgütlenmelerine kadar akla gelebilecek tüm toplumsal ilişkilerde yapılan seçimleri içerir.

 

İnsanların yukarıda özetlenmiş olan alanlardaki politik içerikli seçimlerini ne ölçüde “özgür” düşünceleri ile gerçekleştirebildikleri, “özgür” düşüncenin farklı tarihsel ve toplumsal süreçler içinde ne anlama geldiği, kişi düşüncesinin ve kişinin buna bağlı seçimlerinin sınıfsal kökenlerin ötesinde hangi etkilerle şekillendiği, bireylerin nasıl bir sürü varlığı haline getirilebildikleri veya sürü varlığı olmaktan göreceli kurtarılarak “özgür” düşünebilmelerine nasıl yardımcı olunabileceği her farklı verili koşul içinde ayrı ayrı incelenmek zorundadır. Ayrı ayrı araştırılmak zorundadır çünkü, en modern teknolojilerin ürünü emekçi sınıflar ve yüksek eğitimli kişiler dahi -modern olmayan feodal güçler dahil- diğer tüm üst sınıfların kültürel etkilerine, hertürlü yozlaşmaya, hatta anti- sosyal kriminal unsurların etkilerine açıktırlar. Sonuçta, değişik alanlarda üretim yapan emekçi sınıflar içinden gelenlerden birkısmı kendi sınıfsal yararlarının tamamen karşıtı seçimler yapabildikleri gibi, üst sınıflardan gelen bazı aydınlarda entellektüel ve ruhsal zenginliklerinin ve hakkaniyet duygularının bir sonucu olarak -ağır riskler altına girmesini de bilerek- seçimlerini içinden geldikleri sınıfa karşı mücadele olarak belirleyebilirler.Bu son anılan tavır üst sınıfların temsilcileri tarafından "ahmakça yapılmış tamamen yanlış" bir seçim olarak değerlendirilirken, bilinçli emekçi yığınlar tarafından ahlaki ve doğru bir seçim olarak değerlendirilmenin ötesinde seçimi yapan kişiye yönelik derin bir saygı duyulur. Özellikle politik seçimlerde "doğru" veya "yanlış" yargıları, olaya nereden, hangi toplumsal sınıfın yararları açısından bakıldığına bağlı olarak şekillenir.

 

Yukarıda kısaca anılan bazı negatif kültürel etkilerin sonuçları ile mevcut politika aktörlerinin toplumda yarattıkları düş kırıklıkları birleşince, toplumsal politik ahlaktaki yozlaşma, çürüme hız kazanır. Mevcut sistemin temel kurgusunun bir sonucu olarak biraz farklı maskelerle sahneye çıkma olanağına sahibolan sözkonusu benzer nitelikteki aktörlerin sadece ve sadece toplumsal sömürünün sürüp gitmesine yardımcı oldukları ve bu durumun “asla değişemiyeceği” düşünceleri yaygınlaşıp güçlendikçe, derinleşen toplumsal umutsuzlukla birlikte tüm seçimler bir sirk gösterisine döner ve yığınlar piyango bileti alma veya  loto oynama psikolojisi içinde kısa vadeli kolay karların peşine düşerler. Oylarını açıkça satışa çıkartırlar.

 

Ekonomik anlamda feodal rant ilişkilerinin Türkiye veya daha başka bazı benzeri ülkelerde çözülmüş olmalarına karşın, feodalizm ve hatta öncesinin toplumsal ilişkilerini ve ahlakını yansıtan patriyalkal (pederşahi) bağların aynı ülkelerde bölgeden bölgeye değişen etkinlikleriyle varlıklarını sürdürüyor olmaları, kişilerin doğru- yanlış bağımsız düşünerek davranmalarını ve “özgür” bireyler olarak seçimler yapabilmelerini olumsuz yönde etkiler. Dinsel tarikat birliklerinden büyük aile veya aşiret ilişkilerine, derece derece moder görünümlü sağ partilerden “sol” etiketli tüm farklı örgütlenmelere, en büyük toplumsal birimlerden en küçük aile yapılarına dek tüm sosyal ilişkiler içinde ağırlığını farklı ölçülerde koruyan patriyalkal (pederşahi) kültür, idealize ederek kişilere bağlanma, kişi kültleri yaratma, araştırıcı analitik düşüncenin yerine inancı koyma, herzaman tam tersine dönmeye hazır farklı sahte “inançlarla” kişileri izleme, her konuda emir komuta zincirine uyma özellikleriyle bireylerin özgür düşünme ve seçme yeteneklerini kelepçeler. Bu şekilde görünmez iplerle değişik ölçülerde bağlanmış bireylerin tüm farklı seçimleri, göreceli farklı büyük güçlerin yararları yönündeki toplumsal yönlendirmelerin (manipülasyonların) aleti olur. Ve ardından, yaşanan düş kırıklıklarının nedenselliklerini bütünselliği içinde analiz etme yerine, yaşanmış olan gerçeği örten, sadece yeniden aldatılabilmek için yaşam gücü kazanmaya ve ruhu rahatlatmaya yarayan sahte pişmanlıklar ve özeleştiriler gelir.

 

Peki insanları görünmez iplerle bağlayan ve politik anlamdaki seçimlerini rahatça değişik menfaat guruplarının manipülasyonlarının unsurları yapma işinde kullanılan toplumsal kültürler sadece aşiret bağlarının, feodal ilişkilerin yaşanmakta olduğu coğrafyalardamı gözükmektedir? Veya en genel anlamıyla sadece patriyalkal (pederşahi) düşünce biçimlerinin hakimiyetlerinden yararlanılarakmı kişi oyları bağımlı hale getirilmektedir? Tekelci kapitalizmin en gelişmiş olduğu, değil feodal ilişkilerin tüm yakın aile bağlarını dahi büyük ölçüde dağıldığı emperyalist merkezlerde, zengin Batı Avrupa’da ve Amerika’da dahi bireyler seçimlerini hiçbirzaman gerçek özgür iradeleri ile yapamamaktadırlar. Sözkonusu ülkelerin bireyleri kişiyi ilgilendiren seçimlerin birçoğunda patriyalkal (pederşahi) ilişkilerin güçlü olduğu ülkelerin bireylerine göre çoğunlukla çok daha özgür insanlar olarak davranabiliyor olsalarda, özellikle politik seçimlerinde aynı bağımsız özgür iradeye sahibolabildikleri söylenemez. Aynı ülkelerde politik seçimler konusunda gelişkin bilinç düzeyine erişmiş ve göreceli özgür iradesiyle davranabilecek olan sınırlı sayıdaki birey içinde seçebilecek alternatif bulabilmek olanaksız olmaktadır.

 

Bu tip gelişmiş kapitalist ülkelerde yeni toplumsal örgütlenmelere uygun olarak yığınların bilinçlerini sımsıkı bağlamaya yarayan ve özellikle politik seçimlerini üst sınıfların yararları yönünde kolayca manupule etme işinde kullanılan farklı mekanizmalar, illizyonlar, satınalma yöntemlerini vardır. Hatta herşeyin pazarda alınıp satılabilir meta haline geldiği böyle toplumlarda, kişilerin tamamen sübjektif seçimlerini yönlendiren pazara uyarlanmış yepyeni efsaneler üretilmektedir. İnsanların giyimlerinden, yediklerinden, içtiklerinden seksüel seçimlerine dek herşeylerini, tüm tüketimlerini, eylencelerini, değişik motivasyonlarını, yaşam tarzlarını belirleyen bu çağdaş efsanelerin yığınlar üzerindeki etkileri, kişilerin “özgür” seçimlerine vurduğu prangalar, geçmişin dinsel efsanelerinin aynı alanda yaratmış olduğu etkileri fersah fersah aşmaktadır. İnsanların gerçek anlamda gereksinimleri olduğu şüphe götüren birçok nesne güçlü reklam mekanizmaları ile zorunlu bir gereksinim olarak kabulettirilebilmektedir. Örneğin, parfüm ve benzeri “güzelleştirme” malzemelerine veya kozmetik endüstrisine Avrupa’da bir yılda ödenen para ile dünyadaki eğitimden yoksun tüm çocukları rahatca okutabilmenin mümkün olduğu yazılmaktadır. Ve yine sonuçta tüketiciye ödetilen reklam masrafları ile tüm yoksul çocukları eğitmekten de fazlasını yapmak mümkündür. Ve şüphesiz tüm bunlarda birer seçimdirler ve herşeyin bir alternatif maliyeti olduğuna göre insanlar, “ya tereyağı ya da top üretmeyi” seçeceklerdir. Bunlardan birincisini seçmek geniş yığınların, sıradan bireylerin yararınadır ama, azami kar (kar üstü karlar) motivasyonu ile çalışan tekeller insanlara ikincisini seçmenin daha doğru olacağını rahatca empoze edebilmektedirler. Tüm bu gerçekler karşısında, Türkiye ve benzeri ülkelerde kişilerin özgür iradeleri ile seçimler yapamadıkları gerçeğini ifade ederken, gelişmiş kapitalist toplumlarda da farklı ve çok daha güçlü görünmez iplerle insanların politik ve kişisel seçimlerinin bağlanmakta olduğunu görebilmek gerekmektedir.

 

Sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin dünya pazarlarını artan ölçülerde denetlemesi anlamına kullanılan “globalizm” olgusunun güç kazanmasına koşut olarak Batı’da da çok daha korporatif biçimlere bürünen politik- idari mekanizmanın işleyişi konusunda alabildiğine uzun ciddi metinler kaleme alınabilir. Bu ölçüde derinliklere dalmadan açıklayıcı bir örnek verecek olursak... Politik seçimini yaparken acaba kaç amerikalı, 1946 yılından beri karşılarına çıkartılan Cumhuriyetçi veya Demokrat tüm başkan adaylarının bazı uluslarüstü tekeller yararına dünya politikalarını belirleme amacıyla 1920 yılında kurulmuş olan Counsil on Foreign Relations (CFR, Dış İlişkiler Meclisi) adlı elitist masonik örgütlenmenin içinden geldiklerini ve bu örgütün onayıyla politika sahnesine çıktıklarını bilebilir? Ve yine gelmekte olan seçimlerde yarışacak Demokrat John Kerry ile Cumhuriyetçi W. Bush’un her ikisininde Yale’de eğitim gördüklerini, CIA ile CFR’e eleman hazırlayan ve bunlardan çok daha eski olan Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) adlı faşist/ Nazist gizli örgütlenmenin üyesi olduklarını kaç amerikalı bilebilir? Ve ABD’de yüzde bir civarında olan Musevi nüfusuna karşın Senato’da yüzde on ile temsiledilen ve tüm devlet kurumlarında önemli yerlere yerleşmiş olan Yahudi lobisi başta olmak üzere bazı güçlü lobilerin -uyanık Kayserili tüccar kardeşleri sollayacak bir beceri ile- hem Cumhuriyetçi ve hem de Demokrat parti içinde aynızamanda aktif olarak çalıştıklarını acaba kaç amerikalı farkedebilmiştir? Birbirinden farkı olmayan iki alternatiften birini seçmek zorunda bırakılan Amerikan “vatandaşları”nın seçme haklarının “özgürlükler” ve “demokrasi” adına nasıl güçlü kontrol mekanizmalarının tutsağı haline getirilip manupule edildiği üzerine örnekler uzar gider.

 

İngiliz İşçi Partisi’nin başına gelmiş olanlar, partinin kuruluş yıllarındaki konumu ile günü arasındaki uçurum, adının ötesinde emekçi sınıflarla hiçbir bağının kalmamış olması gerçeği, diğer Avrupa ülkelerinin birçoğunda hızla gelişmekte olan ırkçı faşist partiler ve ayrıca diğer tüm siyasi partiler içinde güçlenmekte olan ırkçı eğilimler, sermayanin birleşmesinin kaçınılmaz bir zorunluluğu olarak şekillenmekte olan Avrupa Birliği’nin sürüklenmekte olduğu anti- demokratik merkezi yönetimi, kişilerin özgür iradeleri ile yapmaları gereken seçimlerini ustaca engelleme, onları manupule etme konusunda Avrupa’nın da ABD’den geri kalmadığının bazı sınırlı göstergeleridir.

 

Dünyanın neresinde olursa olsun tüm çocuklar büyüklerini taklit ederek öğrenirler ve büyükler tarafından değişik ölçülerde olumlu veya olumsuz biçimde yönlendirilirler... Çocukları ağır baskılar altına almak, kendilerini ifade etme çabalarını engellemek, onları aşağılamak ve hatta her fırsatta döğmek, kişiliği sakatlanmış veya gerçek anlamı ile hiçbirşekilde oluşamamış korkak ve kendini güçlü hissettiği anda şiddet kullanmaya hazır, ikiyüzlü, güce tapınan, diğer insanları rahatca aldatabilen, gizlendiği “vatan- millet” veya “din” ve hatta zaman zaman “sol” edebiyatının arkasında herşeyi rahatça satabilen değişik ölçülerde psikopat karakterler üretmek anlamına gelir. Bu etkilerle yetişmiş insanların özel ve politik yaşamlarında sağlıklı seçimler yapabileceklerini ummak olanaksızdır ama, aynı kişilerin üst yönetim mekanizmalarına yükselmeleri ve hatta başbakan olabilmeleri, toplumlara verebilecekleri zararları alabildiğine arttırır.

 

Patriyalkal (pederşahi) kültürün ağırlıklı olarak yaşamakta olduğu Türkiye ve benzeri ülkelerle ilgili yukarıda ifade edilen gerçeğe karşın, Batı’nın varlıklı ileri kapitalist ortamlarında benzeri baskılarla karşılaşmadan yetişen çocukların karşılarına ise kişilik bozukluklarına neden olabilecek çok daha farklı etkiler çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, genellikle stresli bir çalışma ortamı veya parçalanmış aile yapıları içinde çocukların yakın sıcak ilgilerden önemli ölçülerde mahrum olarak büyümeleridir. Bu sevgi eksikliğine ve yalnızlığa, sinema, TV, bilgisyar ve oyuncak endüstrisinin kar amacıyla ürettiği şiddet kültürü ve diğer tamamen gerçekdışı ve çoğu ırkçı içerikli illizyonlar eklenince, geleceğe çok daha farklı katagorilerde yeni sağlıksız tipler, hatta tehlikeli psikopatlar hazırlanmaktadır. Şüphesiz cocukları yaşlarına uygun olarak cinsellik konusunda doğru bilgilendirmek kaçınılmaz bir zorunluluktur ama, “para basan” seks endüstrisinin hertürlü hastalıklı ilişki biçimlerinin birkısmı Batı’da yaygın olarak kullanılan internet aracılığıyla bedava olarak yayabilmesi ve yeterli ilgiden mahrum küçük yaşta çocukların yine yaygın olarak gizlice bunlara bakmaları yeni önemli sorunların kaynağı olmaktadır. Kişilik bozukluklarının kaynağı olan tüm bu nedenlere başta alkol ve uyuşturucu olmak üzere yayılmakta olan daha onlarca sorun eklenince, farklı nedenlerle zengin Batı’da da seçme konusunda sağlıksız davranacaklarından şüphe edilmemesi gereken hastalıklı nesiller yatişmektedir...

 

Tüm bunların ötesinde, yalnız Türkiye’de değil, dünyanın her köşesinde, en varlıklı kapitalist ülkelerde dahi çocukların meslek seçme, ne olacaklarına karar verme konusunda derin sorunları vardır. Çok değişik etkiler ve giderek temposu yükselen bir rekabet ortamı içinde insanların değil çocukken, biraz daha ileri yaşlarda bile halen ne olabileceklerine karar verememeleri, kolayca seçim yapamamaları, karışık düşlerin elinde bocalamaları tamamen anlaşılabilir bir olaydır. Yalnız, emperyalist Batı’da toplumsal yaşamın çok daha iyi örgütlü olması nedeniyle, çocukları yeteneklerine uygun mesleklere yönlendirme işini yapan, belirli testlerin ardından onlara yol gösteren kurumlar oluşturulmuştur. Tüm bu bazı olumlu gerçeklere karşın, sistemin genel yapısından kaynaklanan sorunlar nedeniyle Batı’da da üniversite bitirmiş yüksek eğitimli işsizlerin sayıları hızla yükselmektedir ve sonuçta toplumsal yatırım ve verilen emekler birşekilde boşa gitmektedir.

 

Diğer ülkelerde yaşanmakta olan seçme konusundaki ve başka farklı konulardaki benzeri önemli sorunlar Türkiye insanlarının sorunlarının yakıcı önemlerini azaltmasada, yaygın aydın tavrı ile sadece kendi ülkesinin insanlarını eleştirmek, tüm sorunların hem yerel ve hemde uluslararası karakterlerini görmeyi engeller ve emperyalist Batı’nın hiç haketmediği biçimde idealize edilmesine neden olur. Zaten Batılı yönetimler tarafından aynı idealizasyon bilinçli ve planlı olarak sürekli ustaca yapılmaktadır. Başta ABD yönetimleri olmak üzere Afganistan’ı, Irak’ı, Vietnam’ı, Kamboçya’yı, Orta ve Latin Amerika ülkelerini, Zaire’yi (Kongo), Angola’yı, Ruanda’yı ve daha uzun bir liste oluşturacak beş kıtadan ülkeleri kana bulayanlar, askeri darbeler, soykırımları veya doğrudan müdahaleler örgütleyenler, -ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yapmakta olduğu gibi- Türkiye ve benzeri ülkelerdeki insan hakları ve demokrasi sorunları üzerine raporlar hazırlayarak “sureti haktan” gözükmektedirler. Aslında eleştirmekte oldukları ülkelerdeki demokrasi ve insan hakları sorunlarından birinci derecede sorumlu olduklarını örtbas ederek kendi ikiyüzlü sistemlerini yüceltmektedirler. Irkcı düşünceler tarafından yüzyıllarca önce infilitre edilmiş olan protestanlığın ve farklı diğer akımların ve “Nazi dininin” inceltilmiş İngiliz versiyonu olan “Cambridge dini”nin sözcüsü Tolkinen’in yüzmilyonlar satan ırkçı çağdaş masallarının Batılı insanların çoğunluğunun beyinlerine işlemiş olduğu “biz daha iyi ve üstünüz” yalanı, diğer ülkelerdeki demokrasi ve insan hakları sorunlarını ikiyüzlülükle eleştiren kurumlar ve yönetimler tarafından sürekli beslenmektedir.

 

Sözkonusu batılı yönetimler “insan hakları” konusunda ders verirlerken, örneğin, Kamboçya’daki soykırımı anlatırken Pol Pot’un Vietnam'a karşı ABD yönetimi tarafından tanınıp desteklendiğinden veya 1994’de Ruanda’da yüz gün içinde bir milyon kadar insanın vahşice katledilmesi olayının sömürgeci Belçika yönetimi tarafından hazırlandığından sözetmemektedirler. Ruanda’da olan katliama Katolik papazların bizzat karıştıkları, katliamcıların olaylar sürerken bile Hıristiyan Demokrat Enternasyonal’in tam desteğini aldıkları, Belçika kıraliyet ailesi ve Hıristiyan Demokrat yöneticiler ve Kilise tarafından desteklendikleri, olayların gün be gün ABD yönetimine (Beyaz Saray’a) ve Birleşmiş Milletler’e rapor edilmesine ve aslında çok öncedende bizzat saf değiştirenler tarafından olacakların ihbar edilmiş olmasına karşın kimsenin kılını kıpırdatmadığı, büyük bir soğukkanlılıkla vahşeti seyrettikleri kanıtları ile bilinmektedir. Ruanda’da susanlar, Irak’ın yerlebir edilişini, çocukların kollarının bacaklarının kopuşlarını rahatça seyredebilenler, aynı ülkedeki caresiz öfkeli insanların üç- beş Amerikalı sivili çılgınca öldürmelerini büyük bir gürültüyle “vahşet” olarak dünyaya duyurabilmektedirler. Şüphesiz hoş ve onaylanacak bir olay olmasada, İspanya’da bir kez patlamış ve sadece 200 insanın canına malolmuş bombalar için günlerce aralıksız yayın yapıp seromoniler örgütleyenler, Irak’ın 12 yıl boyunca aralıksız bombalanması, 2003 yılında yaklaşık bir ay içinde yerlebir edilmesi ve son olarak ölen 4- 5 ABD askerine karşılık Falluca ve çevresinde bir haftada 1000’e yakın sivil insanın öldürülmesi, bir yıllık işgal boyunca 8- 9 bin civarında sivilin işgalci güçler tarafından kadın, çocuk ayırımı yapılmadan katledilmeleri karşısında kıllarını bile kıpırdatmamışlardır ve suskunluklarını sürdürmektedirler. On yıllardır Filistin halkının başına gelmekte olanlar karşısındaki tavırlarıda bundan farklı değildir. Ve W. Bush, Irak’taki katliam emirlerini veren kendisi değilmiş, Vatikan’da Papa kaftanının içinden konuşuyormuş gibi, “Daha az insan ölmesi için dua ettiğini,” söyleyerek halklarla dalga geçebilmektedir. Böyle ırkçı bir düşünce yapısına sahibolan yöneticilerin, insanların yaşamakta oldukları zengin emperyalist Batı’da sağlıklı bir demokrasiden ve aynı insanların önemli çoğunluğunun en genel anlamı ile doğru insancıl seçimler yapabileceklerinden sözedilebilirmi?

 

Eğer “globalizm” denen olgu bir gerçekse, eğer ulusal devletler yokoluyorlar veya eski güçlerini yitirerek nicel ve nitel değişikliklere uğruyorlarsa, eğer bir avuç uluslarüstü tekel dünya pazarlarının yüzde 90’ını rahatca kontrol edebiliyorlarsa, buralarda “insan hakları ve demokrasi var” ama, “oralarda yok” demek gerçeğimi ifade etmektedir yoksa kocaman kuyruklu bir yalanmıdır? Elbette kocaman kuyruklu bir yalandır. Başta  General Evren gibi karakterlerin kullanılmış oldukları 12 Eylül 1980 darbesi olmak üzere Ortadoğu’daki ve dünyanın başka köşelerindeki tüm anti- demokratik süreçlerin gerisinde Batı’nın açgözlü emperyalist yararlarının çobanlığını yapan CIA, MOSSAD, MI6, BND ve benzeri emperyalist servisleri bulmak hiçte zor değildir. Emperyalist Batı’nın “özgürlükler”, “insan hakları” gibi renklerle boyanıp süslenmiş demokrasi şalını azıcık araladığımız zaman, alabildiğine açgözlü konspirasyonların kanlı dişlerini göstererek sırıtmakta olduklarını rahatça görebiliriz. Şüphesiz Batı’da da hakkaniyet duygusuna sahip iyi yürekli ve tüm halklar yararına doğru seçim yapmasını bilen insanlar bulunmakla birlikte, “demokrasi” denen işin sınırlı sayıda iktidar odağının yararları yönünde işleyen mükemmel manipülasyonlar olduğunu ve Batılı seçmenlerinde sonuçta önlerine konulanları seçmek zorunda kaldıklarını anlayabilmek hiçte zor değildir. “Denizin tükendiği”, yönlendirme oyununun bittiği veya  “demokratik” manipilasyonun soluğunun kesildiği yerde, 1930’lu yılların Almanyası’nda olduğu gibi yeni bir Hitler’in farklı maskelerle sahneye çıkartılacağından ve hatta yer yer çıkartılmaya başlandığından emin olabiliriz. Ve zaten bu nedenle tekrarlamak gerkirse, seçme olgusunun farklı zaman dilimleri, farklı kültürler, farklı koşullar ve insan soyunun bütünselliği içinde ele alınıp araştırılması gerektiğini söylemekteyim. Sadece araştırmak ve anlamak değil, zaten süreç içinde değişkenlik taşıyan seçme olayının daha doru veya insancıl sonuçlar yaratacak biçimde etkilenebilmesi için mücadele etmek gerektiği de bilinmelidir.

 

Doğru, Türkiye insanlarının çoğunluğu seçim yapmasını az veya çok bilememektedirler. Bunun en önemli nedenlerinden biri farklı daha güzel bir yaşam tarzı olabileceğini görememiş olmalarından kaynaklanmaktadır ama, aynı gerçek zengin- fakir dünyadaki tüm halklar için de derece derece geçerlidir. Bunun ötesinde, Türkiye halkının çoğunluğu özellikle politik konularda doğru seçim yapmasını göreceli becerebilecek yetenekte olsada, sistemin işleyişinden kaynaklanan nedenlerle seçebileceği alternatifler karşısına çıkartılmamaktadır. Bu nedenle halkın çoğunluğu politikaya karşı derin bir inançsızlık ve birşeyleri değiştirebileceği konusunda kendisine büyük bir güvensizlik taşımaktadır. Sözkonusu gerçeğin en somut kanıtlarından biri, halktan deneklere “en çok hangi kuruma güven duyduklarını” soran kamuoyu yoklamalarının, anketlerin birinciliğini politik partilerin veya liderlerin kazanamamasıdır. Birinciliği hep TSK kazanmaktadır. Tüm güvensizliklerine karşın halk, karşısına çıkartılanlardan birini ve genellikle kısa vadede en çok kişisel yarar umduğunu loto oynar gibi mecburen seçmektedir.

 

İnsanların tüm toplumu ilgilendiren seçimleri yaparken bile asıl motivasyonlarının görebildikleri küçük kişisel yararları olmasının temel nedeni, devletin ve yönettikleri bankaların kasalarını soyanların, milyarlarca doları rahatça götürenlerin, hertürlü yolsuzluğu ve vurgunu yapanların onyıllardır ve hatta asırlardır kırallar gibi yaşadıklarını görmüş olmalarıdır. Sistemin ağırlıklı olarak böyle işlemekte olduğu ülkelerin insanlarında doğal olarak toplumsal sorumluluk duygusu kalmamaktadır. Ayrıca giderek tüm gücüyle dünyamıza hakimolmaya başlayan orman yasaları, güçlünün hiçbir engel tanımadan rahatça terör estirebilmesi, bu toplumsal sorumsuzluk duygusunu besleyen diğer temel nedenlerdendir. Kaotik bir ortam içinde herkes ahmakça kendi dar ve kısa vadeli yararlarını hesaplamaya başlamaktadır. Bu nedenlerle, “Türkiye halkının yüzde 60’ı veya 70’i, 80’i  vs. aptaldır!” demek, ya da “halk seçmesini bilmiyor” diye yakınmak, gerçeği bütünselliği içinde görememenin ürünüdür. Türkiye halkının eğer yüzde 60’ı veya 70’i vs. “ahmak” katagorisi içinde ise, W. Bush’u, Blair’i, dünyanın değişik köşelerindeki yüzlerce sahtekarı iktidara taşıyan halkların çok daha fazlası aynı “ahmak” katagorisi içindedirler. I. Dünya Savaşı içinde emperyalist efendilerinin karları için birbirlerini boğazlarlarken 10 milyonu aşkın can veren ve yine aynı nedenlerle II. Dünya savaşı içinde 60 milyonu aşkın can veren toplumların -eğer haksız bir saldırıya uğramış yurtlarını savunmuyorlarsa- akıllı olduklarını iddia etmek olanaksızdır. Fakat bunun yanıda aynı aldatmacaya ortak olan aydınların sadece ahmak değil, aynızamanda ruhsuz alçaklar oldukları rahatca söylenebilir.

 

Yukarıda özetlenen tavırlarla halkı küçümseyip ondan “sorumluluk” isteyenler, aslında kendi çok daha büyük önem taşıyan aydın sorumluluklarından kaçmaktadırlar. Veya en olumlu yorumla, samimi olarak ne yapacaklarını düşünemeden “biz okadar aptal değiliz” demeye getirip olanların dışına atlamaya, kafalarını kuma gömerek ağır emekler ve cesaret isteyen sorumluluklarından bilinçsizce kurtulmaya çalışmaktadırlar. Çünkü, tüm kültürlerin taşıyıcıları aydınlardır. Sözün gerçek anlamıyla araştırıcı olan, analitik düşünebilen, sorumluluk bilinciyle yaşananların ve diğer her alandaki olguların gerçek nedenselliklerini keşfetmeye çalışan, keşfettiği gerçekleri -belli riskleri de göze alarak- yığınlara ulaştırma çabası içinde olan Prometheus karakterli aydınlara sahibolmayan toplumlar, halen derin antagonizmalara birlikte acımasız ilişkilerin sürmekte olduğu bir dünyada  köleleliğe ve sonuçta ölüme mahkumdurlar. Hitler, Sovyetler Birliği’ne saldırırken özellikle “politik komserlerin” keşfedilip öldürülmelerini ve yine tarihten silmek istediği Polonya’nın aydınlarının, öğretmenlerinin kesinlikle yokedilmelerini boş yere emretmemiştir. Ve günümüzde Hitler’in kirli izinde yürümekte olan W. Bush ekibi dünyamızın en eski kültür hazinelerine sahip Bağdat müzesini boşyere yağmalatıp okul müfredatlarından tarih derslerini gereksiz yere çıkarttırmamıştır. Başta Irak halkı olmak üzere Arap halklarını kendi gurur verici tarihlerinden ve kültürlerinin en olumlu yaratıcı yanlarından kopartarak ölüme mahkum etme çabası içindedirler. Böyle bir dünyada herşeyden önce aydınlar ve özellikle Türkiye gibi ülkelerin aydınları kendilerini ciddi olarak sorgulamak ve kararlarını verip doğru seçimlerini yapmak zorundadırlar. Mephistophales’in alabildiğine renkli illizyonlarla sunmakta olduğu açgözlü ölülerin dünyasınamı katılacaklardır?, yoksa her gece batıp sabah yeniden doğan güneşi sembolize eden, yanıp kendi külleri içinden yeniden ve yeniden dirilen Feniks gibi tüm yıkımların ve ölümlerin ardından taptaze dirilen, yaşam ağacını tüm gücüyle yeşerten halkların safındamı yeralacaklardır? “Ahmak” ve “seçmesini bilmez” diye küçümsenen halkların en yenilmez görünümdeki imparatorlukları mezarlarına yolladıklarını hatırlatmakta yarar vardır.

 

Göreceli tarih bilgisi, “güneşin altında yeni birşey olmadığı” özdeyişini veya en yeni sanılan sözlerin bile vaktiyle değişik biçimlerde de olsa söylenmiş olduğu gerçeğini insana anımsatmaktadır... Herkesin bildiği gibi tarihin babası sayılan Halikarnasos’lu (Bodrum) Herodotos (İsadan Önce 490- 425), yaşadığı dönemi ve öncesini gördükleri ve duydukları ile ve yine şüphesiz erişebildiği dünyasının sınırları içinde çocukça saf  bir uslupla anlatmaktadır. İnsanların politik seçimleri ile ilgili olarak Heredot Tarihi’ndeki en ilginç öykülerden biri, Roma İmparatorluğu’ndan önce yeryüzününün en mükemmel örgütlenmiş merkezi devleti olan alabildiğine güçlü Pers İmparatorluğu (İ. Ö. 550- 330) ile Atina ve Sparta gibi kent devletlerinin insanlarının, dönemin Greklerinin birkısmının serüvenleri ile ilgilidir. Temelleri Kiruş (Cyrus) tarafından İ. Ö. 550’de atılmış olmakla birlikte, konunun gerçek uzmanları trafından politik bir deha kabuledilen Darius’un (yönetimi, İ. Ö. 522- 486) iktidarı yıllarında asıl güçlü merkezi örgütsel- idari yapısına kavuşan Achaemenid veya Pers İmparatorluğu’na kıyasla o dönemde Pelopones (Peleponnesos) yarımadasında yaşamakta olan Grekler daha düşük bir medeniyet düzeyini temsil ettikleri kadar çok daha az baskıcı küçük çaplı yönetimlere de sahiptirler- sınıflı toplumlarla birlikte yeşeren medeniyetler, politik anlamda genellikle özgürlükleri değil, ağır sınıfsal baskıları ve değişik katagorilerde köleliği içerirler.

 

Herodotos’un tanıklığına göre, Pers İmparatorluğu’nun egemenlini kabullenen, bu gücün “şanslı” ve “seçkin” vasalları (köleleri) olmayı seçen uluslar, İmparatora toprak ve su yollayarak seçimlerini ifade etmekte imişler. Pelopones Yarımadası’nı işgaletmek ve özellikle babası Darius’un toprak ve su talebini reddetmiş, O’nun egemenliğini tanımamış olan Atina ve Sparta’yı cezalandırmak isteyen Kserkses (Xerxes; yönetimi, İ. Ö. 486- 465; sınırsız iktidarının etkisiyle olmalı, kelimenin gerçek anlamıyla çılgın, alabildiğine paranoid bir karakter), dev bir ordu ve donanma ile sefere çıkmadan önce, batısındaki on kadar milletten toprak ve su ister ve alır. Reddedileceğini bildiği için Atina ve Sparta’ya aynı talepte bulunmaz. Çünkü bunlar toprak ve su istemeye gelmiş iki elçiden birini Barathron’a?, diğerinide kuyuya atıp, “gidin toprağı ve suyu oradan alın” diyerek öldürmüşlerdi. Ardındanda, intikamdan çekinerek, öldürmüş olduklarının yerine gönüllü ölmeye hazır iki Spartalıyı kurbanlık olarak Perslere yollamışlardı. Halklarını koruyabilmek için ölüme giden (ölümü seçen) bu iki yüce gönüllü insan, yolları üzerinde, Pers İmparatorluğu’na bağlı Ön Asya kıyılarındaki ulusların askeri şefi Hydarnes’in misafiri olurlar ve yemek sırasında tatlı sözlerle kendilerini Pers egemenliğini kabule davet eden komutana şöyle yanıt verirler: “Hydarnes, vermiş olduğun öğüt bir noktada aksıyor. Bize öğüt verirken iki seçenekten sadece birini tanıyorsun, diğerinden hiç haberin yok. Kölelik nedir biliyorsun ama, özgürlüğün nasıl birşey olduğunu, tatlımı, acımı olduğunu hiç tatmadın, bilemezsin. Eğer birgün tadarsan onu, mızrakla değil, baltayla savunmamızı ögütlersin bize.” (Herodotos, Heredot Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1973 ve 1983) Yukarıdaki diyaloğun yaşanmış olduğu tarihten yaklaşık 2500 yıl sonra, günümüzde, halen insanların çoğunluğu seçimlerini yaparlarken farklı alternatiflerden sadece birini tanıyabiliyorlar ve karşılarına seçim işinin sırrını bu ölçüde güzel tarif edebilecek cesarette iki Spartalı veya benzeri iki aydın pek kolay çıkmıyor.

Yine Herodotos’un tanıklığına göre, Atina ve Sparta’ya karşı sefere çıkmaya karar vermiş olan Kserkses’e, kimsenin karşı fikir ileri sürmeye cesaret edemediği “savaş meclisinde” akıllı amcası Artabanos, amca olmanın verdiği güven ve cesaretle, “Kıral, eğer iki karşı düşünce çatışmazsa seçim yapmak ve ikisinden en iyisi hangisiyse ona karar vermek mümkün olmaz. İleriye sürülmüş olan tek düşünceye katılma zorunluluğu ortaya çıkar. İki düşünce olmalıdırki seçim yapılabilsin. Altını alalım; alaşımları olmasa ölçüye vurulamaz, değeri bilinmez. İki parça altın mihenk taşına vurulursa, hangisinin daha saf olduğu alaşımların varlığı nedeniyle ortaya çıkar...” der ve Greklere karşı ahmakça bulduğu seferi engellemeye çalışır (Aynı kitap).

Akıllı Artabanos’un seçim konusundaki sözlerine halen eklenecek pek fazla birşey olmasada, yerel ve uluslararası politik arenalarda farklılıkları ölçebilecek mihenk taşının kitlelerin ellerine nasıl ulaşabileceği asıl sorun olarak insanlığın karşısında durmaktadır. Ve ayrıca insanlar, sadece varolanlar veya daha doğrusu büyük güç merkezleri tarafından varolmalarına izin verilenler arasındaki nüans farklarını değil, kendi asıl yararları açısından varolması gerekeni dahi ayırd edebilecek güçte mihenk taşlarına gereksinim duymaktadırlar. Dengeli, barışcı ve güvenlikli bir dünyanın inşası için varolması gereken alternatifi veya alternatifleri ayırd edebilecek (seçebilecek) bir mihenk taşını bulup kitlelerin emrine verebilmek ise, hiç bitmeyen işkenceleri göze alarak Olimpus’dan (Olympus), tanrıların elinden ateşi çalıp insan soyuna veren Prometheus’un cesaretine, direncine ve ağır emeğine sahip aydınların varlığını gerekli kılmaktadır.

13 Nisan 2004

 

yusuf@comhem.se

 

 

http://www.sinbad.nu/