"ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA 'RUM SULTANLIĞI' VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA NOTLAR" başlıklı metnin devamı olan ve Selçuklu yönetiminin Moğol İlhanlı devletinin vasalı haline gelişini ve yıkılışını anlatan, ayrıca İlhanlı devleti hakkında da bilgiler veren aşağıdaki metin, 12 punto ile tam 34 sayfa tutmaktadır. Kaynakların çoğunluğu metnin içinde belirtilmişlerdir. Diğer zengin kaynak listesi, Türklerle ilgili kitabın tümü tamamlandığı zaman yüklenecektir. Kitap, araya giren olayları yazma kaygusu ile geciktirilmiştir. İyi okumalar dileğiyle...- Yusuf Küpeli, 2015.01.13

 

Yusuf Küpeli, BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

a) Baba İshak, ya da Babai ayaklanması üzerine kısa notlar

 

b) Moğollar’ın kuzeyden ve güneyden ilerleyişleri, Anadolu’da Moğol istilası, Erzurum’un düşüşü, Kösedağ savaşı, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol İlhanlı Devleti’nin vasalı (kölesi) haline gelmesi, Altın Ordu (Kıpçak Kağanlığı) ile ilişkiler, çalkantılı yıllar, dış güçlerin de müdahil oldukları iç çatışmalar üzerine kısa notlar

 

c) Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’nin ve Moğol İlhanlı Devleti’nin yıkılışları ve ilk Anadolu beyliklerinin şekillenişleri üzerine çok kısa notlar

bağlantılı metinler

 

 

BABA İSHAK AYAKLANMASI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN MOĞOL İLHANLI (İL-KAĞANLIĞI) DEVLETİ’NİN VASALI HALİNE GELMESİ VE DAĞILARAK BEYLİKLERE AYRILMASI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

a) Baba İshak, ya da Babai ayaklanması üzerine kısa notlar

 

Moğollar’ın önünden Anadolu’ya akan Türkmenler, biçimsel olarak Müslüman olmakla birlikte, özünde eski inançlarından, Şamanizm’e bağlılıktan kopmamışlardı. Eski İran dini Zoroastrianism’de olduğu gibi iyilik ile kötülüğün kaynaklarını kesin çizgilerle birbirinden ayıran Şamanizm’in etkisindeki Türkmenler, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Sünni İslam tarafından -Kuran’ın metninin dışında işlerle uğraşan anlamına- batıni katagorisi içindeki tarikatları (yolları), özellikle Zoroastrianism’den etkilenmiş Sufi İslam’ın değişik biçimlerini seçmişlerdi. Bunlara manevi anlamda önderik edenler de, eski Şaman giysilerini atıp, kolayca, sade, ucuz, yün dokuma Sufi deviş hırkalarına bürünen ve sonderece basit bir yaşam süren Sofu’lar olmuşlardı...

 

Sınırlı bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, efsanevi bir karakter haline getirilen Baba İshak, anlaşılan, Sufi deviş hırkası giymiş eski bir Şamandı; veya O, Şaman inançlarından kopmamış bir Sofu idi. Sofu sözcüğü, daha önce ifade etmiş olduğum gibi, grekçe bilgelik anlamına gelen Sofia sözcüğünden üretilmedir. Kısaca Sofu, akla, bilgiye sahip kişi, bilge kişi, anlamına kullanılmaktadır...

 

Anlaşılan O, Baba İshak, Anadolu’ya göçe zorlanmış olan Türkmenler’in ve savaşlardan yorulmuş yerli halkın acılarını yüreğinde duymuştu... Yazın otlak, kışın yerleşecek kışlak bulmakta zorlanan, yerel egemenlere ağır vergiler ödemek zorunda bırakılan bu göçerler, içinden geldikleri daha eşitlikçi ve daha özgür göçebe yaşam tarzı ile maddiyatın egemen olduğu bu yeni dünyayı karşılaştırmakta, ve eski dünyalarını özlemekte idiler...

 

Yine onlar, bu yeni gelmiş göçerler, Selçuklu aristokrasisinin lüks yaşamına tepki duymaktaydılar. Anlaşılan Baba İshak, göçerlerin sözkonusu duygu ve düşünceleri paylaşmaktaydı. O, aynen göçerler gibi, mevcut adaletsiz düzenin yıkılarak yerine daha adaletli ve göçebe anlayışına uygun daha paylaşımcı kardeşce bir düzenin kurulmasını özlemekteydi. Yine anlaşıldığı kadarıyla Baba İshak, bu yönde telkinlerde bulunmuş birisidir...

 

Yoksul bir yaşam süren göçerlerin ve halkın o dönemdeki yönetime duymakta oldukları tepkiyi daha iyi kavrayabilmek için, Doğan Avcıoğlu’nun “Ebu’l-Ferec Tarihi II. S. 537”den aktardığı şu satırlara bir göztalım: “Gıyasettin Keyhüsrev, Gürcü Kraliçesi’nin kızını alır, çok sever. O, şarapçı sarhoş kuşlarla eğleniyor, işleri kölelerine bırakmış. Herbiri istediği gibi hareket ediyor. Kraliçe memleketinden Hiristiyan elbiseleri giyerek gelmişti. Katolikos ile kutsal adamlar ve Kilise papazları kendisine refakat ediyorlardı.”...

 

Yine Orta Asya Türkmen Sufi kültürünün en önemli karakteri Ahmet Yesevi’nin (1103- 1166/ 67), Sufi öğretinin temellerini yorumlayan, günlük yaşamla ilgili öğütler veren “Divan-ı Hikmet” adlı yapıtındaki “(...) Benim garip halkım, korkunç talihsizlikler çağındayız!/ Vaktiyle usta olan okumuş kişiler,/ şimdi saldırgan, teşhirci ve ahmak oldular./ Gerçeği seven dervişler şimdi düşman kesildiler./ Benim garip halkım, gör bak: Bu dünya yokolmaktadır!/ Dünyanın sonu çok uzaktamıdır?..”, dizeleri ile geçmişin çok daha eşitlikçi ve yoldaşca göçebe yaşamına özlem duyduğunu görmekteyiz. Orta Asya’dan gelen Türkmenlerin başlattıkları “Babai ayaklanması”, Ahmet Yesevi’nin ölümünden  yaklaşık yarım asır sonra gerçekleşmiştir. Kısacası, Baba İshak ile Ahmet Yesevi arasında da yaklaşık 50 yıllık bir zaman dilimi vardır. Bu açıdan bakılınca, daha adaletli ve daha eşitlikci göçebe Türkmen dünyasını özleyen Ahmet Yesevi’nin Baba İshak üzerinde düşünsel etkileri olduğu rahatca düşünülebilir...

 

Okuduğum herhangi bir metinde Ahmet Yesevi ile Baba İshak arasında bağlantı kurulduğuna rastlamadım ama, bana göre, ya da bu satırları yazana göre, Baba İshak’ın Ahmet Yesevi’nin eşitlikçi ve geçmişin göçebe yoldaşlığına özlem duyan düşüncelerinden etkilenmemiş olması olanaksızdır. Yine Ahmet Yesevi’de -Baba İshak’ın düşünce yapısında rastlandığı gibi- Şamanist inançtan kopmamış bir karakterdir. Yesevi, Şamanizmi İslam içine taşıyan Sufi bir düşünürdür. Bunların her ikisi de, hem Yesevi ve hem de Baba İshak, çok daha eşitlikçi göçebe dünyasını dağıtan, yoldaşlık anlayışını yıkan sınıflı toplum düzenine, gelişmekte olan sınıflı topluma karşı tepkilidirler. Elde Baba İshak’ın ideolojisi hakkında yazılı bir belge, ayrıntılı bilgi bulunamamış olsa bile, gerçeğin bu yönde olduğunu anlamak okadar zor değildir. Sadece o dönemin dünyasını, göçebe Türkmen dünyasını ve düşünce tarzını biraz daha iyi tanımak, anlamaya çalışmak gerekmektedir...

 

Yine aynı düalist dünya görüşüne sahip Sufi inançlara bağlı Türkmenler’de, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Hiristiyanlık’ta olan teslis inancına, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesine benzer biçimde “yaratıcı” gücü (İslamiyet’te Allah) kişiselleştirme anlayışı bulunmaktadır. Ve ayrıca onlar, “yaratıcı” gücü, başta insan olmak üzere herşeyin içinde görmekte, -düalist dünya görüşüne bağlı olarak- kolayca idealize edip yücelttikleri ruhani önederlerini, Kul Himmet’in “Bir ismi Alidir, bir ismi Allah”, veya Pir Sultan’ın “Dağda, derya da, ovada/ Allah bir Muhammed, Ali…”, demesi gibi “yaratıcı” güçle aynılaştırmaktadırlar...

 

İşte bu inanç çerçevesinde, anlaşılan Baba İshak, memnuniyetsiz Türkmenler’in kafalarında “yaratıcı” güce eş koşulmuştur. O’nun ölmezliğine inanılmıştır, ve Türkmenler ondan kendilerini kurtarmasını beklemişlerdir... Bazı anlatımlara göre, müridi olan Türkmenler, O’nu, Baba İshak’ı, “La İlahe İllallah, Baba Veli Allah” olarak ta ifade etmişlerdir... Tüm bu yaşanmış olanlar, aslında, hem Türkmenler’in ve hem de Baba İshak’ın ortak trajedileridir...

 

Açık, net bir anlatım olmamakla birlikte, Baba İshak hakkında okumuş olduğum metinlerden çıkarttığım sonuca göre, Baba İshak, mevcut düzene karşı etkileyici vaazlar vermiş olmakla birlikte, bir ayaklanmanın o koşullarda başarıya ulaşabileceğini düşünmemiştir. O, adıyla anılan ayaklanmanın başına geçmemiştir. O’nun önderliği, daha çok düşünsel anlamdadır... Zaten O, bulunduğu Güneydoğu Toroslar yöresinden, müritlerinin çoğalmış olduğu Kefersud havalisinden tek başına Kuzeybatı’ya, Amasya’nın bir köyüne doğru göçetmiştir. O’nun bu şekilde uzaklaşması, ayaklanmanın başlayacağı coğrafyadan uzaklaşması, sözkonusu tavrının kanıtlarından birisidir... Kefersud, Güneydoğu Toroslar’ın başlangıcındaki Nemrut Dağı’nın güneybatısında yeralan Adıyaman ilinin bir ilçesi olan Sumeysat (Simsat, Samsat) yakınlarında bir köydür... Fakat yine de ayaklanma, kurtarıcı, belki de beklenen Mehdi olduğu sanılan ve ölmezliğine inanılan Baba İshak adına buralardan başlatılmıştır...

 

Avcıoğlu’nun anlatımına göre Baba İshak, kendisini “peygamber” ilanettiğinde, ya da bu satırları yazana göre buna zorlandığında, veya hatta kendi iradesi dışında müritleri tarafından “peygamber” olarak anılmaya başlandığında, Baba Resul (resul= elçi, peygamber, haberci), veya Baba Resul’ullah olarak anılmaya başlanmıştır. Hatta yukarıda ifade etmiş olduğum gibi, “yaratıcı” gücü kişiselleştiren, başta insan olmak üzere herşeyin içinde “yaratıcıyı” arayan birkısım Sufi düşünce yapısına uygun olarak O, yaratıcı güç ile, İslam’ın “Allah”ı ile dahi aynılaştırılmış, özdeşleştirilmiştir. Bir anlama, İsa’nın başına gelmiş olan, O’nun da başına gelmiştir. Bilindiği gibi -Yahudi tapınağındaki tefeciliğe karşı çıkmış olduğu için çarmıhta acılı bir ölüme yollanmış olan iyi yürekli- İsa’da, “tanrısal bir güç olduğunu, tanrı olduğunu” iddia etmemiştir ama, ondan birşeyler umanlar, ve ayrıca O’nun trajedisini politik anlamda bir yönlendirme aracı olarak kullanmak isteyenler, kendi iradesi dışında İsa’yı yaratıcı güç konumuna yükseltmişlerdir... Avcıoğlu’na göre, Haçlı kaynaklarında aynı kişiden, Baba İshak’tan, “Paparoissole” olarak sözedilmektedir. Bildiğiniz gibi Hiristiyan inancında “papa” sözcüğü, “baba” anlamınadır. Bu ifade aynızamanda, “baba-oğul-kutsal ruh” İsa veya İsa’nın yeryüzündeki temsilcisi anlamına da gelebilir...

 

Sadece Türkmenler’e değil, Kürtler’e ve Hiristiyanlara’da vaaz veren, onları da safına çağıran Baba İshak, Prof. Osman Turan’a göre, zahidane (zahid= dinin emirlerine katı biçimde bağlı, sofu) bir yaşam sürmektedir. O, sürekli oruç halindedir, kimseden birşey kabuletmemektedir. Kısacası Baba İshak, sonderece kanaatkar ve yoksul bir yaşam tarzına sahiptir...

 

Bu satırları yazana göre, Baba Resul’un aynızamanda Kürtler ve Hiristiyanlar üzerinde etkili olabilmesi gerçeği, muhtemelen, O’nun Hiristiyanlık’ta da varolan olan düalist düşünce yapısı ve teslis anlayışı nedeniyle olmalıdır. Zaten bölge halkı üzerinde, -iyilik ile kötülüğün kaynaklarının ayrılması ve bunların sürekli karşı karşıya gelmeleri anlamına- düalist İran dini Zoroastrianism’in etkileri henüz sürmekteydi. Yine düalist bir evren anlayışına sahip olan ve İsa’yı sadece saf bir iyilik kaynağı olarak gören Hiristiyan inancının da aynı halk üzerinde etkileri vardı. Hem asıl olarak Zoroastrianism’den, hem Hiristiyanlık’tan, hem Budism’den, ve hem de bazı Mezopotamya mitolojilerinden esinlenmiş eklektik ve düalist bir inanç biçimi olan Manicheism’in de aynı bölge halkı üzerinde izleri sürmekteydi... Türkmenler’in Sufi inançları da, Şamanism’in izlerini taşıdığı kadar, Zoroastrianism’den, Hiristiyan kozmolojisinden, ve Manicheism’den derin biçimde etkilenmişti, ve etkilenmiştir. Bu nedenle, bölgedeki Kürt ve ayrıca Hiristiyan halkın, Baba İshak ile düşünsel anlamda rezonansa gelebilmesi zor değildi... Şüphesiz, mevcut toplumsal haksızlıklardan Hiristiyan ve Kürt halkın bezmiş olması gerçeğini de buna eklemek gerekir...

 

Hem Doğan Avcıoğlu’na ve hem de Prof. Osman Turan’a göre Baba İshak, bir ara, ilk gözükmüş olduğu Malatya’nın güneyinden, Fırat’tan Güneydoğu Toroslar’a, Besni’ye, Adıyaman’a, ve Maraş’a uzanan bölgeden, mürütlerinin çoğaldığı Kefersud çevresinden kaybolacaktı. Ve ardından O, Anadolu’nun kuzeybatısında, Amasya’nın bir köyünde ortaya çıkacaktı...

 

Okuduğum metinlerde dikkat çekilmemekle birlikte, bu yöre, Amasya, Tokat, Niksar yöreleri, daha önce yazmış olduğum gibi, I. Kılıç Arslan ile birlikte 1090’lı yıllarda Haçlı Seferi’ne karşı savaşmış ve Türkmen halkın gözünde “ermiş” mertebesine yükseltilmiş Dânişmendi Gümüş-tekin soyundan gelenlerin, Danişmendiler’in egemen oldukları bir bölgeydi. Yine önceden yazılmış olduğu gibi, daha sonra, ileride, Antakya Prensi Bohemond’un fidyesinden Kılıç Arslan’a pay verilmemesi nedeniyle Dânişmendi Gümüş-tekin ile Kılıç Arslan’ın arası açılmıştı, ve onlar aralarında savaşmışlardı... Bohemeond, 1103 yılında, Danişmend’e ödediği yüklü fidyenin ardından serbest bırakılmış ve Antakya’ya dönmüştü ama, bu fidyeden I. Kılıç Arslan’a pay verilmemişti... Bundan sonra da Danişmendiler ile Anadolu Selçuklu Hanedanı arasında bir rekabet, çatışma sürüp gitmeye başlamıştı...

 

Şüphesiz kesin birşey söylemek olanaksızdır ama, Baba İshak’ın gelip Amasya yöresine, Selçuklu Hanedanı’ndan hoşlanmayan Danişmendiler’in yoğun olduğu bir bölgeye yerleşmiş olması, acaba tesadüfmü idi?, yoksa bilinçli ve planlı bir seçim mi idi? Bence, bu satırları yazana göre, Baba İshak’ın yeni yerleşimi bilinçli bir seçimdi. Fakat yine de olayla ilgili anlatımlarda çok büyük boşluklar olduğu için, kesin birşey söylemek zordur... Bu satırları yazanın duygularına ve düşüncesine göre, Güneydoğu Toroslar yöresine yeni gelmiş göçebe Türkmenler tarafından, sadece bu göçerler tarafından başlatılacak bir isyanın başarısına inanmayan Baba İshak, propogandasını Danişmendiler’in yoğun olduğu bölgede de sürdürerek, Anadolu’da varolan tüm memnuniyetsiz Türkmen unsurları birleştirmek, ve bundan sonra harekete geçmek istemiş olabilirdi... Ya da O, gerçekte, kargaşa ve çatışma ortamından uzaklaşarak manastır yaşamına benzer bir yaşam içinde düşüncelerini geliştirmek istemişti Yani O, birçeşit inzivaya çekilmek istemişti...

 

Baba İshak, Amasya civarında bir köyde, boğaz tokluğuna koyun çobanlığı yapmaya başlamıştı. Herhangi bir ücret istemeden hayvanlara sevgi yüklü bakımı, şefkati, alabildiğine kanaatkar yoksul yaşamı ile O, yöre halkının sevgisini kazanmıştı... Baba İshak, hastalıklardan eşler arasındaki geçimsizliklere dek yöre halkının tüm sorunları ile ilgilenmekteydi. Halk, O’nun kerametler gösterdiğine inanmaya başlamıştı. Ünü yayılınca O, bulunduğu köyün yakınındaki bir tepe üzerine küçük bir tekke inşaedip çile doldurmaya, birçeşit keşiş yaşamı sürmeye başlamıştı. Burası, O’nun propoganda merkezi idi... Baba İshak’ın görüşlerini çevrede yayan müritleri, Amasya, Tokat, Çorum, Sıvas, Doğukarahisar bölgelerinde O’nun etkinliğini arttırmaya başlamışlardı...

 

Baba İshak yanlıları, Maraş ve Urfa çevrelerinde de çoğalıp yayılmaya başlamışlardı. Avcıoğlu’na göre, Baba İshak’ın müridleri, tüm varlıkları ile O’na teslim olmuş izleyicileri, Urfa ve Harran çevresini kasıp kavuran Harizimşahlılar’ı da kazanmaya çalışmışlar, onları Selçuklu yönetimine karşı savaşa davet etmişlerdi. Selçuklu yönetiminden kopmuş Harizimşahlılar’ı safına çağırmış olması, Prof. Osman Turan’a göre, Baba İshak’ın zamanının politik koşullarını ne ölçüde iyi tanıdığının bir göstergesi idi...

 

Biraz farklı cümlelerle de olsa, hem Avcıoğlu’nun ve hem de Prof. Osman Turan’ın anlatımlarına göre, müridlerinin gözünde bir velî (ermiş) mertebesine yükseltilmiş olan Baba İshak, 1240 yılına gelindiğinde, Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev’e karşı açıkça cihad ilanetmiştir... Mevcut bilgiler, Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın ifade ettikleri yönde olsa da, bu satırları yazana göre, iletişim olanaklarının sonderece sınırlı olduğu o günün dünyasında, Baba İshak’ın haberi olmadan, veya O’nun bazı sözlerini yanlış yorumlayan birtakım müridleri, O’nun adına cihad ilanedip savaşı başlatmış olabilirler. Çünkü, cihadın başlatıldığı Adıyaman ve Maraş çivarı ile Baba İshak’ın yaşamakta olduğu Amasya yöresi arasında çok uzun bir mesafe, kuş uçuşu en az 400 km, normal yol ile ise çok çok daha uzun bir mesafe vardır...

 

Doğan Avcıoğlu’nun aktarması ile, Resmi Selçuklu tarihçisi İbn Bibi’ye göre, Baba İshak’ın Kefersud ve Maraş bölgesine giden müridleri, Türkmenler’e, at ve silahlarını hazırlamalarını söylemişlerdir. Müridler onları, ilanedilecek tarihte hazır olmaya, kötülerin kökünü kazımak, dünyayı düzeltme eylemini başlatmak, ve memleketler fethetmek için hazır olmaya davet etmişlerdir. Eyleme katılanlar ganimetten pay alacaklar, karşı çıkanlar ise acımasızca öldürüleceklerdir... Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın anlatımlarına göre Türkmenler, merkep, koyun, sığır gibi mallarını satarak at ve silah almaya davet edilmişlerdir...

 

Mallarını satıp silahlanan Türkmenler, Türk kabileleri ve obaları, Prof. O. Turan’ın ifadesi ile, “her köşeden çekirgeler ve karıncalar gibi kaynaştılar ve savaşa başladılar.” Yine Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın anlatımları ile, harekete geçmiş olan Türkmenler, Sumeysat, Kahta, Adıyaman bölgelerini işgaledip, kendilerine uymayan Müslüman ve Hiristiyan halkın mallarını yağmaladılar, canlarını aldılar. Malatya Subaşısı (şimdiki emniyet müdürü gibi biri veya garnizon komutanı) Muzaferiddin Alişir, isyanı bastırmak üzere, emrindeki güçleri ile Babailer’in üzerlerine yürüdü ise de, savaşı kaybetti, bozguna uğradı. Malatya’ya dönen Muzaferiddin Alişir, yeniden asker topladı, Germiyanlılar’ı (ileride, 1302- 1429 yıllarında Kütahya yöresinde bir beylik oluşturacak olanlar) ve Kürtler’i de safına katarak yeniden Babailer’in üzerine yürüdü. Alişir, yeniden mağlup oldu... Üst üste kazanılan iki zaferin ardından moralleri ve inançlarına bağlılıkları yükselen Baba İshak yanlısı Türkmenler, Sıvas üzerine yürüdüler...

 

Direnen Sivas halkı ve Sivas garnizonu, Babailer karşısında başarısız kalınca, çevredeki Türkmeler de onların, Babailer’in saflarına katılmaya başlayacaklardı. Karşı koyan Sivas ilerigelenlerini öldüren Babailer’in ellerine çok sayıda ganimet geçecekti... Kafalarında ölümsüzleştirip “yaratıcı” güç mertebesine çıkarttıkları ve bu nedenle “Baba Resul” olarak adlandırdıkları ruhani önderleri Baba İshak’a bir an önce kavuşabilmek için, onlar, Babailer, Tokat ve Amasya yönüne doğru harekete geçeceklerdi...

 

Bu satırları yazana göre, Babailer’in, Baba İshak’ın yaşamakta olduğu Tokat ve Amasya yönüne doğru yürümeleri, bir an önce O’na kavuşmak istemeleri, “cihad” çağrısının doğrudan Baba İshak tarafından yapılmadığının, onun adına çağrının -bazı kolay kazanç peşindeki sabırsız ve işgüzar- müritleri tarafından yapılmış olabileceğinin göstergelerinden birisidir. O dönemde Baba İshak’ın Amasya’nın bir köyünden tüm gelişmeleri denetleyebilmesi olanak dışıdı idi... Diğer yandan, yine bu satırları yazana göre, isyancıların Selçuklu Hanedanı’nın merkezi, iktidarın kalbi Konya yerine, kuzeydeki alakasız Amasya’ya doğru yürümeleri, sonderece büyük bir stratejik hata idi. Anlaşılan bu tavırları ile onlar, başlangıçta çok korkmuş, hatta paniğe kapılarak Beyşehir Gölü’nde bir adaya sığınmış olan Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev’e, kendisini toparlaması için zaman kazandırtmışlardı...

 

Sultan Gıyasettin Keyhüsrev, kumandanlarından Hacı Armağanşah’ı (Mubarizeddin Armağan-şah) Amasya Subaşısı (emniyet müdürü veya garnizon komutanı) olarak atayacak ve onu Babai isyanını bastırmakla görevlendirecekti. İsyancılardan önce Amasya’ya yetişen Hacı Armağanşah, Baba İshak’ı yakalatıp kale burcuna astırtacaktı... Bu satırları yazana göre, Baba İshak’ın kendisini güvenlik altına almaması, kolayca yakalanması, başlatılmış olan isyan ile doğrudan bağının olmadığının bir başka göstergesidir...

 

Prof. O. Turan’ın aktarması ile, daha önce adı anılmış olan “Ebu’l-Ferec Tarihi”nde belirtildiği üzere, pusuya düşürülen Baba İshak, boğulduktan sonra kale burcuna asılmıştı... Anlaşılmış olduğu gibi bu kale burcuna asma işinden amaç, Baba İshak’ın sıradan ölümlü bir insan olduğunu göstererek Babailer’in morallerini yıkabilmekti... Fakat Türkmenler, hala, “O’nun ölmediğine, sadece göğe uçup melekleri yardım için getireceğine,” inanmaktaydılar... Hiristiyanlar’ın “İsa-Mesih’in ölmediğine, göğe uçtuğuna, birgün dönüp onları kurtaracağına”, inanması gibi Türkmenler’in’de “Baba İshak’ın ölmediğine, sadece göğe uçup melekleri yardım için getireceğine” inanmaları, Babailer ile Hiristiyanlar arasındaki düşünce paralelliğini göstermesi açısından ilginçtir. “Birgün geleceğine” inanılan “kurtarıcı” Mesih, veya Mehdi inancı, “Ari” kahraman Saoshyant olarak Zoroastrianism inancında da vardır. Hatta, “Mehdi” inancının kökleri buraya uzanır... Diğer yandan aynı inanç, Eski Ahit’te (Tevrat), ve ayrıca hem “Yedi İmam” ve hem de “12 İmam” Şia inançlarında ve bunların türevlerinde bulunmaktadır... Anlaşılan Türkmenler, Baba İshak’ı, İsa Mesih veya beklenen “Mehdi” yerine koymuşlardı... İslam dünyasında, ekonomik ve politik kriz dönemlerinde kurtarıcı bir “Mehdi” bekleyişi hep olmuştur. Ağır basan kanıya göre, İsadan Önce 600’lü yıllarda başlamış olan Zoraastrianizm’in dünyasında da, kriz dönemlerinde, hep bu benzer bekleyiş olmuştur...

 

Baba İshak’ın ölümsüz olduğuna, ölmediğine inanan Babailer, “Baba resul Allah” naraları ile Amasya Kalesine doğru saldırıya geçeceklerdi. Yaşanan şiddetli çatışmalarda, Mubarizeddin Hacı Armağanşah yaşamını yitirecekti. Sonuçta Amasya, Babailer’in ellerine geçecekti...

 

Baba İshak’ın ölmediğine, onları zafere taşıyacağına inanan Türkmenler, bu kez Konya üzerine doğru harekete geçeceklerdi ama, bu satırları yazana göre, artık oldukça geçikmişlerdi. Selçuklu sultanına düşünmek ve gerekli tedbirleri almak için yeterince zaman kazandırmışlardı...

 

Avcıoğlu’nun ve Prof. O. Turan’ın anlatımlarına göre, Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev, Erzurum Uc’una, Moğollar’a karşı yerleştirmiş olduğu orduyu, Babailer’in üzerine sürecekti. Kayseri’ye gelen bu orduya, Sultan’ın paralı Frank (Fransız) ve Gürcü askerleri de katılacaktı. Böylece, sayısı 60 bin süvariye ulaşan Selçuklu ordusunun başına, kumandan olarak, Necmeddin Behramşah tayinedilecekti...

 

Bu olaylar yaşanırken, Konstantinoupolis (İstanbul) merkezli Latin İmparatorluğu’nun (1204- 61) varlığını sürdürdüğünü anımsamakta yarar vardır sanırım... Sözkonusu imparatorlukta Venedik yönlendirici güç olmakla birlikte, Fransızlar çoğunluğu ve askeri gücü oluşturmaktaydılar. Selçuklu ordusundaki paralı Frank askerleri, muhtemelen, sözkonus Latin İmparatorluğu’ndan gelen birtakım maceracı unsurlardan oluşmaktaydı...

 

Amasya’dan güneybatıya, Konya’ya doğru yönelmiş olan Babailer, yollarının yarısında, Ekim veya Kasım 1240’da, Kırşehir vilayetinin Malya ovasında, Selçuklu ordusu ile karşılaşacaklardı. Avcıoğlu’na göre, mükemmel silahlanmış 60 bin suvariden oluşan Selçuklu ordusu, başlangıçta, altı bin Türkmenden oluşan Babai gücüne karşı savaşmaktan kaçınacaktı. Babai gücünden en az on kat fazla olmalarına ve çok daha mükemmel silahlanmış olmalarına karşın, Baba İshak’ın efsanevi gücünden çekinen Selçuklu ordusunun Müslüman askerleri, savaşmak istemeyeceklerdi. Bu nedenle, Babailer’in üzerlerine önce Hiristiyan askerler sürülecekti...

 

Prof. O. Turan’ın ifadesi ile, resmi Selçuklu tarihçisi İbn Bibi’ye, diğer yandan Süryani asıllı bir tarihçi olan Ebu’l-Ferec’e, ve ayrıca Beauvais’e göre, Hiristiyan askerlerin başlarında, bir Frank (Fransız) kumandan ile Gürcü Şalva’nın oğlu Phardavla bulunmaktaydı... (1190- 1264 yıllarında yaşamış olan Vincent of Beauvais, yani Beauvais’ten Vincent, Papa IV. Innocent tarafından 1247’de İranda bulunan Moğollar’a, Il Kağanlığı’na, ve ayrıca Ermenistan’a yollanan elçidir. Aynızamanda teolog, papaz olan bu kişi, orta çağın ünlü Fransız ansiklopedistidir...)

 

Prof. O. Turan’ın aktarması ile, Süryani Ebu’l-Ferec’e göre, Fransız askerleri hiddetten dişlerini gıcırdatmaktaydılar ama, yine de onlar, Baba İshak’ın gücünden çekiniyorlardı. Baba İshak’ın gücünden çekiniyor olmaları nedeniyle onlar, alınları üzerinde haç işareti yapmadan savaşa girmeyeceklerdi. Sözkonusu haç işareti, Fransız askerlerin dahi Baba İshak’ın manevi gücünden korktukları, bu şekilde korunmak istedikleri anlamına geliyordu...

 

Hiristiyan askerler Babailer’in ilk saldırılarını tesirsiz bırakıp püskürtünce, Selçuklu ordusundaki Müslüman askerler de cesaretlenip savaşa gireceklerdi. Artık, Baba İshak’ın herhangi gizemli bir gücü olmadığını kavramışlardı. Sonuçta, Babailer’in gücüne göre devasa sayılabilecek Selçuklu ordusu, ilk ağızda dört bin kadar Türkmeni, erkeklerle birlikte gelmiş olan kadın, çoluk-çocuk herkesi kılıçtan geçirecekti. İki-üç yaş civarında olan çocuklar dışında kimse sağ bırakılmayacaktı. Türkmenler’in tüm malları yağma edilecekti...

 

Selçuklu aristokrasisi sevinç içinde idi. Sefahat alemlerinin Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev, yüreği ferahlamış olarak her tarafa fetih-nameler yollayacaktı. Kumandanlara hediyeler ve hil’atler ihsan edilecekti (hil’at= Sultan tarafından verilen ağır değerli kaftan). Askerlere evlerine dönmeleri emredilecekti... Bu ölçüde gürültülü bir kutlama, yenilen bir avuç isyancı için, savaşcı sayısı altı bin kişiyi zor bulan Türkmen için yapılmaktaydı... Diğer yandan, Moğol saldırısı kapıyı çalmaktaydı. Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonu yakındı ama, Saray çevresi, önce İlhanlı (Il Kağanlığı) Moğolları karşısında vasallığı (köleliği) kabulederek varlıklı konumunu bir süre daha koruyabilecekti...

 

Geçmişin özgür göçebe yaşamına yönelik umutlarla başlamış olan kalkışma, trajik hüzünlü bir son ile noktalanmıştı. Değişip gelişen sınıflı toplum süreçleri içinde geçmişe dönüş, özgürlüğü geçmişte yakalayabilmek olanaksızdı ama, başkaldıranların daha farklı bir özgürlük anlayışlarının olabilmesi de olanaksızdı... İnsan soyu, muhtemelen, en geniş anlamda toplumsal özgürlüğü, en ileri teknolojilerin üzerinde yükselebilecek sınıfsız bir toplum yapısı içinde yakalayabilecekti. Bu düş, günümüzün de çok ötesinde bir geleceğe aitti...

 

b) Moğollar’ın kuzeyden ve güneyden ilerleyişleri, Anadolu’da Moğol istilası, Erzurum’un düşüşü, Kösedağ savaşı, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol İlhanlı Devleti’nin vasalı (kölesi) haline gelmesi, Altın Ordu (Kıpçak Kağanlığı) ile ilişkiler, çalkantılı yıllar, dış güçlerin de müdahil oldukları iç çatışmalar üzerine kısa notlar

 

Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, ayaklanan ve Harran yörelerini kasıp kavuran Harizimşahlılar’a karşı, Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti ile Kahire merkezli Eyyubi Devleti ortak hareket etmişlerdi. Babai ayaklanmasının bastırılmasının ardından, bu iki devlet tekrar karşı karşıya geleceklerdi. Sözkonusu ayaklanmayı fırsat bilen Eyyubi Devleti ordusu, almak amacıyla Diyarbakır’ı kuşatacaktı. Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, yerel Kürt yöneticiler, 1240 yılında, Diyarbakır’ı ve çevresini Selçuklular’a teslim etmişlerdi... Selçuklu Devleti, geleneksel politikasına uygun olarak, Amid (Diyarbakır), Mardin ve Silvan (Meyyâfârkin, Mayyafariqin) bölgesini kontrolu altına alma peşindeydi... Diyarbakır-Mardin-Silvan üçgeni, ekonomik değerinin, ticaret yolları üzerinde olmalarının ötesinde, doğu sınırlarının korunması açısından da önem taşımakta idi...

 

Eyyubi ve Selçuklu orduları, Diyarbakır (Amid) ve Meyyâfârkin (Silvan) önlerinde karşı karşıya geleceklerdi. Bu yıllarda Meyyâfârkin (Silvan) ve Mardin, bölgede küçük bir Türkmen beyliği olan Artukoğulları’nın (Artukoğlu Hanedanı, Mardin ve Silvan, 1104- 1408) ellerinde idi. Aslında Artukoğulları, 1098- 1232 yıllarında Hasan-Keyf ve Diyarbakır üzerinde de egemendiler ama, 1232 yılında bu yörelerdeki Artuklu egemenliği Selçuklular tarafından parçalanmıştı... Güçlü devletlerin arasında kalmış olan Artukoğulları, yükselen politik dalga ile uyumlu olarak, ya Anadolu Selçuklu Devleti’nin, Ya da Eyyubi Devleti’nin vasalı (kölesi), bağımlısı olarak varlıklarını sürdürmekte idiler- ileride onlar, Moğollar ile de birlikte varolacaklardı...

 

Moğollar kapıyı çalarlarken yaşanan Selçuklu-Eyyubi çatışmasını, Rum Selçuklu Devleti ile Eyyubi Devleti arasındaki savaşı durdurmak amacıyla, Bağdad Halifesi araya girecekti. Halife’nin icazeti ve Eyyubi Devleti’nin kabuletmesi sonucu, Artuklu hükümdarı Ebu’l Muzaffer Şehabeddin Gazi, 1241 yılında, nasıl Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad’a bağlı idi ise, O’nun oğlu II. Gıyasettin Keyhüsrev’e de bağlı olacağını bildirecekti. Böylece, sözkonusu çatışma durdurulacaktı...  Gelişmeleri Moğollar’da izlemekte idiler...

 

Prof. Osman Turan’ın yazdığına göre, sözkonusu gelişmeler olurken, 1240 yılında, Moğol Kağanı Tuli, Şehabeddin Gazi’ye, İsfahanlı Müslüman bir elçi ile mektup yollayıp, kendisine boyun eğmesi ve bunun kanıtı olarak ta kentlerinin surlarını yıkması talebini, bildirecekti. Türk-Moğol geleneğine uygun olarak Kağan’ın mektubu, “Gök-Tanrı’nın (Tengri olmalı) şarkta ve garpta, bütün dünya da nâibi (vekili) bulunan Kağan’dan”, ifadesi ile başlamaktaydı. Anlamış olacağınız gibi Moğollar halen Şamanist idiler ve Moğol Kağanı iktidarını Tengri’ye, Yüce Göğe dayandırmakta idi...

 

Artuklu hükümdarı Şehabeddin Gazi, Moğol Kağanı’na, “Benim memleketim Rum (Anadolu), Suriye ve Mısır ölçüsünde bir kıymet ifade etmez, oralara git ve istediğini yap”, biçiminde bir yanıt verecekti... Bu satırları yazana göre sözkonusu yanıt, moral açısından pek hoş değildi. Şehabeddin Gazi, gelmekte olan belayı, Eyyubi Devleti’nin üzerine yıkarak kurtulmayı düşlemekteydi. Buna karşın Moğollar, ne yapacaklarını biliyorlardı... Yine anlamış olacağınız gibi, Selçuklu-Eyyubi çatışmasının durmasında, ve Şehabeddin Gazi’nin alel acele Rum Selçuklu devletine bağımlılığını ilanetmesinde, sadece Bağdad Halifesi’nin değil, aynızamanda sözkonusu mektubun da etkisi olmuştu...

 

Moğollar’ın Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’nin üzerine hemen yürümemelerinin, biraz beklemelerinin nedeni, o sıralarda Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa içlerine ilerlemeleri, Macaristan’ı fethetmeleri, Dalmaçya kıyılarına dek inmeleri, Viyana önlerine gelmeleri ile ilgili idi. Kısacası, başka alanlarda savaş halinde idiler, meşguldüler... Bir de onlar, Selçuklular’ın gerçek gücünü tartmak istemişlerdi... Moğollar’ın aynı süreç içinde İran’ı ve Kafkaslar’ı fethetmeleri, ticaret yolları üzerinde tam denetim kurma, ve ordularının ikmal olanaklarını garanti altına alma istemi ile ilgiliydi...

 

Volga’nın doğusunu yöneten Cengiz’in torunlarından Batu (1205?- 1255), amcası Ögedey’in buyruğu ile, 1236 yılında, 150.000 kişilik bir süvari ordusunun başında Avrupa’ya doğru saldırıya geçmişti. Bunlar, hafif süvari birlikleri idiler... Moğol- Kıpçak orduları, günde yüz kilometre mesafeyi, günümüz zırhlı birlikleri için bile zor gözüken bir mesafeyi alabiliyorlardı... Cengiz Kağan’ın 1227 yılında ölümünün ardından varisleri, dokuz yıllık bir beklemeden sonra, başkent Karakurum’da, yeniden Batı’ya doğru genişleme kararına varmışlardı...

 

Batu’ya bağlı birlikler, Batu’nun generallerinden Sübötey’in fili komutasında, 1239 yılında tüm Ukrayna’yı almış ve Kiev’e girmişti. Aynı ordu, 1240 yılında, üç koldan Avrupa içlerine doğru ilerleyecekti. Kuzeyden giden, ve Donmuş Oder nehrini aşan Baydar, Kadan ve Orda komutasındaki bir tümen atlı (Bazı kaynaklara göre iki tümen atlı. Bir Batu Ordusu tümeni, 10 bin askerden oluşuyor.), kendisinden yaklaşık iki kat kalabalık olan ve birçok kaynağa göre sayısı 30- 40 bin kişi arasında değişen bir ortak Alman-Polonya ordusunu, 9 Nisan 1241 günü (bazı kaynaklarda 15 Nisan günü) neredeyse tamamen yokedecekti... Bu sırada Anadolu Selçuklu Devleti, Babai ayaklanmasını bastırma çabası içindeydi...

 

Üç ayrı kol halinde ilerleyen Batu’ya bağlı sözkonusu bozkır ordusu, 1241 Nisan başında Peşte önünde birleşecekti... Savaşı yitiren Macar Kralı IV. Bela (1206- 1270; krallığı, 1235- 70), Hırvatistan’a kaçacaktı. İstilacı Moğol-Kıpçak ordusunun bir bölümü, 1242 yılının başında, yenik Macar Kralı Bela’yı bulabilmek için Hırvatistan’a girecekti. Bu bozkır suvarileri, Dalmaçya kıyılarına dek ineceklerdi... Batu’nun ordusunun Balkanlar üzerindeki manevraları, Moldovia (Buğdan), Romanya, Macaristan, Slovenya ve Hırvatistan coğrafyası ile sınırlı kalmayacaktı. Sözkonusu suvariler, Bulgaristan’a da gireceklerdi... Peşte’yi yakan Batu orduları, 1241 yazında Tuna’yı geçerek Viyana önlerine gelecekti... Sonunda, 1241 yılı biterken, Ögedey Kağan’ın Moğolistan’da ölmesi, Batı’yı daha büyük felaketlerden kurtaracaktı... Ögedey Kağan’ın ölüm haberi üzerine bu bozkır ordusu, yeni bir Kağan seçimi için Bulgaristan üzerinden, ve Karadeniz’in kuzeyinden geriye çekilecekti...

 

Ögedey Kağan’ın 1241’de ölmesi üzerine Batu’ya bağlı birlikler, -yanlarına bir grup Alan savaşcısını da alarak- Karadeniz’in kuzeyinden Moğolistan’a, Karakurum’a doğru çekileceklerdi. Buna karşın, Tuna’nın kuzeyinden Karpatlar’a, tüm Karadeniz’in kuzeyine, Ukrayna düzlüklerine, Urallar’a, Kafkaslar’a, Hazar’ın kuzey yarısından Güney Sibirya’ya dek Moğol-Kıpçak koalisyonunun egemenliği sürecekti... Karadeniz’in kuzeyinde ve batısında sözkonusu gelişmeler yaşanırken, İran platosuna ve Kafkaslar’a yerleşmiş olan Moğollar, Anadolu Selçuklu Devleti’nin gücünü tartmakla meşguldüler. Babai ayaklanması, bu konuda onlar için bir ölçü olacaktı...

 

Şimdiki Rusya’nın çok büyük kısmını, Ukrayna’yı, ve Kırım’ı, Güney Sibirya’yı içine alan Kıpçak Kağanlığı’nın temelleri, 1240 yılında atılmaktaydı. Yine Moğollar, kuzey ve güney Kafkasya’da, İran’ın batı bölgelerinde egemendiler. Moğol orduları, Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’nin sınırlarında manevralar yapmakta, bu devletin gücünü ölçmekte idiler... Anadolu Selçuklu Devleti’nin Babai ayaklanması karşısında bocalaması, küçük Babai gücünün üst üste zaferler kazanması, isyanın, Erzurum ucundan getirtilen ve Hiristiyan güçlerle takviye edilen 60 bin kişilik bir ordu ile ancak bastırabilmesi, Moğollar’ın gözlerinden kaçmamıştı. Prof. O. Turan’ın aktarması ile, -daha önce anılmış olan dönemin karakterlerinden- Beauvais’in yazdığına göre Moğollar, Gıyaseddin I. Keyhüsrev’in eğlenceye düşkünlüğünün kendileri açısından avantaj olduğunu düşünmekteydiler. Yine Moğollar, Babai ayaklanması karşısında Selçuklular’ın zaaf göstermesi üzerine, bu devlete saldırma konusunda cesaretlenmişlerdi...

 

Daha önce, 1239 yılında Gürcistan’ın, Kars’ın ve Ani’nin Moğollar tarafından alınması ile adı anılmış olan Noyan (bay, bey, mister, monsieur) Cormagon’un yerine, 1241 yılında Noyan Baycu atanacaktı... Artık Moğol ordusu içinde Gürcü ve Ermeni birlikleri de vardı. Daha önce Sinbad’da haklarında geniş bilgi verilmiş Güney ve Kuzey Osetya halklarının ataları olan Alan halkı, ve İsa’dan önce İskit ve Sarmat konfederasyonlarının üyeleri olan savaşcı Alan halkı, Moğol birliklerine çoktan katılmışlardı. Alan savaşçılarının bir bölümü, Moğollar ile birlikte Çin’e dek gidip, o yıllarda Çin’e egemen Moğol Yüan Hanedanı’nın (1206- 1368) saray muhafızları dahi olmuşlardı... Büyük Moğol fatih Cengiz Kağan’ın torunu Kubilay Kağan (1215- 94), Cengiz Kağan’ın yarım bıraktığı işi tamamlayıp Çin’i bütünüyle fethederek Moğol İmparatorluğu’na katmış ve Çin’de Yüan Hanedanı’nı (1206- 1368) kurmuştu... Anımsarsanız eğer, daha önceki Hun toplumu ile ilgili bölümde, Batı’ya doğru akın eden Hunlar’a Alan savaşçılarının da katılmış olduklarını yazmıştım...

 

Yukarıdaki paragrafta özetlenen gerçeklerin, Alan savaşçılarının, Gürcülerin, ve Ermenilerin istilacı Moğol güçlerine katılmış olmaları ahlaki açıcan onaylanamaz şüphesiz ama, diğer yandan bu gelişme, sınıflı toplumlarda yararlarını sürdürmek isteyen farklı üst sınıfların, varlıklarını sürdürmeye çalışan küçük halkların geleneksel tavırlarıdır. Onlar, varlıklarını sürdürebilmek için, göreceli çok daha büyük güçlerin komutası altına rahatca girebilirler... Bu zayıflar, hep en güçlüden yana olarak sınıf yararlarını, ve en genel anlamıyla toplum olarak varlıklarını koruma şansına sahibolurlar ve olmuşlardır. Ve malesef günümüzde de bu gerçek değişmemiştir... Örneğin, daha düne kadar Sovyetler Birliği’nin çevresinde toplanmış olan küçük halkların birçoğunun günümüzde NATO’nun kuyruğuna takılmış olmaları, birsürü küçük devletin Afganistan’a, Irak’a vs. asker yollamış olmaları, Libya’ya yönelik saldırı sırasında -aralarında birçok Arab monarşisinin de olduğu- devletlerin birden açıkça Gaddafi “düşmanı” kesilmeleri, sözkonusu moral dışı gerçeğin somut göstergelerindendir... Kısacası, toplumsal ilişkiler anlamında özü itibarıyle o günlerden bu yana güneşin altına değişen pek birşey olmamıştır.

 

Yine örneğin, İ. Ö. 600’lü yıllarda tarih sahnesinde -Güney Kafkasya’da, Ağrı, Kars vs. yörelerinde- gözükmeye başlayan Ermeniler, İ.Ö. 500’lü yıllarda Pers İmparatorluğu’nun bir vilayeti (satraplık) olmuşlardı. Bundan sonra’da Ermeniler, devlet bile olsalar, bölgedeki büyük güçlerin, Sasaniler’in, Romalılar’ın, ve ardından gelenlerin değişik ölçülerde vasalı (kölesi), bağımlısı olarak gözükeceklerdi... Benzer gerçek, Güneyde, Kilikya’da (Cilicia) kurulan Ermeni devleti veya Küçük Ermenistan için de geçerliydi (Cilicia, Adana, Tarsus, Silifke vs. içinde olmak üzere Suriye sınırına yakın Toroslar ile Akdeniz arasındaki coğrafyaya verilen addır...). Yine Kürt beylikleri için de benzer gerçek, bölgedeki güçlü bir devletin vasalı konumunda olarak varlığını sürdürme gerçeği, çok daha güçlü biçimde geçerliydi. Onlar da, Kürt beylikleri de, bölgede güçlü olanın sataliti haline gelerek varlıklarını sürdürebilmişlerdir... Şüphesiz tüm bu topluluklar, ya da daha doğrusu sözkonusu toplulukların yönetici üst sınıfları, zaman zaman “yanlış” safta yeralarak ağır darbeler yemiş olsalar da, genellikle -politik anlamda- “esen rüzgara göre yelken açmayı” becererek günümüze dek gelmeyi başarabilmişlerdir... Sonunda zaten, Anadolu Selçuklu Devleti’de Moğollar’ın vasalı haline gelmiştir...

 

Noyan Baycu’nun komutasındaki Moğol ordusu, 1242 sonbaharında, Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı, Erzurum kentine doğru harekete geçecekti. Prof. Osman Turan’ın dönemin tarihçisi İbn Bîbî’den aktardığına göre, sözkonusu Moğol ordusu, 30 bin savaşçıdan oluşmaktaydı… O yıllarda Erzurum, Türkistan’dan gelen kervan yolunun üzerinde zengin bir kentti, ve Anadolu’nun önemli giriş kapılarından biri idi...

 

Burada hemen parantez dışı belirteyim... Cengiz Kağan’ın ve ardıllarının fetihleri ile büyük Moğol İmparatorluğu, Doğu ile Batı arasındaki tüm ticaret yolları üzerinde, hem Hazar’ın ve Karadeniz’in kuzeyinden ve hem de Irak, Basra, ve Anadolu üzerinden geçen ticaret yolları üzerinde egemenlik kurmuştu. Savaşlardaki tüm yıkıcılıklarına karşı Moğollar, bu ticaret yollarının güvenliklerini mükemmel biçimde sağlamışlardır. Doğu ile Batı arasındaki gerçek yoğun ticari ve kültürel ilişkiler, Cengiz İmparatorluğu ile birlikte başlamıştır. Daha Cengiz Kağan sağ iken Moğol İmparatorluğu’nun ulaşmış olduğu sınırlar, “Büyük” İskender’in fethetmiş olduğu toprakların dört katı büyüklükte idi. Ve mükemmel bir posta örgütlenmesi ile bu devasa toprak kütlesi üzerinde haberleşme hızla sağlanabiliyordu...

 

Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Babai isyanı sırasında, Erzurum ucundaki Anadolu Selçuklu ordusu merkeze çağrılmıştı. Ve ardından, İlhanlı Moğolları saldırıya geçerlerken, henüz yeterli sayıda asker Erzurum’a toplanamamıştı. Prof. Osman Turan’ın ifadesi ile, “Dünyaya egemen olma görevi ile yüklü olduklarına ve yenilmezliklerine” inanan Moğollar, bastıran kışa rağmen muhasarayı sürdürmekteydiler. Kentin subaşısı Sinaneddin Yakut, direnmekte idi. Kenti savunanlar arasında, Müslüman Türk askerlerden başka, paralı Hiristiyan Frank askerleri de vardı...

 

Prof. Osman Turan’ın Beauvais’den ve İbn Bîbî’den aktardığına göre, Sultan’ın yollamış olduğu yardım gücü Erzincan’a varmış olduğu sırada Erzurum, Moğollar’ın ellerine geçecekti... İbn Bîbî’ye göre, Erzurum valisi Şerefeddin Duvînli, aynı kentin subaşısı Sinaneddin Yakut’a kin beslemekteydi. Bu nedenle O, Şerefeddin Duvînli, Noyan Baycu’ya adam gönderip, kendisine ve yakınlarına dokunulmayacağı konusunda teminat aldıktan sonra, Moğollar’ı gizlice içeri alacaktı... Sinaneddin Yakut direnişi sürdürdüğü için, her iki taraftan da çok ölü olacaktı. Erzurum, Türkler ile olan tarihinde ilk kez yıkılıp yağmalanacaktı... Moğollar, işlerine yarayacak zanaatkarları, kız ve erkek çocukları seçtikten sonra, kalan halkı kılıçtan geçireceklerdi... Moğollar, benzer acımasız işleri daha önce defalarca yapmışlardı...

 

Erzurum’un Moğollar tarafında zaptedilip surlarının yıkılmış olması, Moğollar’ın kullanabilecekleri dışında kalan halkın kılıçtan geçirilmesi, Selçuklu yönetimine tehlikenin büyüklüğünü ürkütücü biçimde göstermişti. Moğollar gerçekten ürkütücü idiler; ve bu satırları yazana göre onlar, göçebe zor yaşam tarzlarının ürünü savaşcı vahşiliklerinin ötesinde, bu dehşet havasını belki de bilinçli olarak yaymaktaydılar. Çünkü, -bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan- korku, bir sınırı aştığı zaman, sahibini hareketsiz, tamamen savunmasız hale getiriyordu. Yine bu satırları yazanın düşüncesine göre, Moğollar’ın yarattıkları dehşet havası, kurbanlarını paralize (paralyse) ederken (haraketsizleştirir, dondurur, kıpırdıyamaz hale getirirken), kendi güçlerini de gerçekte olduğundan çok daha yüksek noktalara taşımaktaydı... 

 

Biraz farklı ve bir-iki fazla veya az cümle ile de olsa, hem doğan Avcıoğlu’nun ve hem de Prof. Osman Turan’ın anlatımlarını kendi üslubumla özetleyerek verecek olursam... Kış bastırmış olduğu için, Moğollar ve bağlaşıkları kışlalarına çekilmişlerdi. Anadolu Selçuklu yönetimi, savaşa hazırlanabilmek için vakit kazanmıştı. Sonuçta Selçuklular, vasalları (köleleri, bağımlıları) konumundaki komşu Müslüman ve Hiristiyan hükümdarlara, ve ayrıca Eyyubi yönetimine elçiler yollayarak yardım talebinde, birlikte direniş talebinde bulunacaklardı. Kendileri yenilirlerse, sıranın onlara geleceği uyarısını yapacaklardı...

 

Anadolu (Rum) Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Keyhüsrev’in saltanat nâibi (vekili) Şemseddin İsfahâni, milyonlarca altın ve gümüş para ile Halep’e ve diğer Eyyubi yöneticilerine gidecekti. Şemseddin İsfahâni, Meyyâfârkin (Silvan) kuşatması için Şehâbeddin Gazi’den özür dileyecek ve O’na 10 bin Alâeddin altını ile 100 bin dirhem gümüş verecekti. Kardeşi Melik Eşref’ten alınmış olan Ahlat’ın -Selçuklu Sultanı’na bağımlı kalma şartı ile- O’na verilebileceği vadedilecekti... Yine Şemseddin İsfahâni, Şam’a (Damaskus) 100 bin altın ve milyonlarca gümüş para ile gönderilecekti. Başkaldırmış Harizimliler’e de Harput gelir kaynağı olarak vadedilip, Selçuklu saflara katılmaları teklifi götürülecekti...

 

Selçuklu yönetiminin tüm sözkonusu çabalarına karşın, sadece Halep, Haziran 1243’te, 2000 kişilik bir askeri birlik yollayacaktı. Diğer Eyyubi hükümdarları, savaşın sonucundan emin olamamaları nedeniyle, vaatlerine sadık kalmayacaklar, asker yollamayacaklardı. Kilikya (Cilicia) Ermeni Kralı, ya da Küçük Ermenistan Kralı Hethum’un (Hayton; yönetimi, 1224- 1269) babası Baron Konstantin, Kayseri’ye davet edilecekti. Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağımlılığı nedeniyle yollamak zorunda olduğu asker sayısının ötesinde, Küçük Ermenistan’ın 3000 bin asker daha yollaması kararlaştırılacaktı. Kuş uçuşu Adana’nın yaklaşık 100 km kuzeyinde, Toroslar’ın eteğinde yeralan Ermeni başkenti Sis’e hazineler yollanacaktı...

 

Daha önce de adı anılmış olan Beauvais’e göre Ermeniler, Moğollar Kayseri’yi kuşattıkları sırada gelecekler, ve savaşa girmeden aynı gece kaçacaklardı... Anadolu Selçuklu Devleti’nin vasalı konumundaki Trabzon ve İznik Grek Devletleri’nin asker yollayıp yollamadıkları konusunda ise bir bilgi yoktur... (Vincent of Beauvais, Beauvais’ten Vincent, 1190- 1264, Papa IV. Innocent tarafından 1247’de İranda bulunan Moğollar’a ve ayrıca Ermenistan’a yollanan elçidir. Teolog ve papaz olan bu kişi, ortaçağın ünlü Fransız ansiklopedistidir...)

 

Britannica’daki bilgilere göre, Küçük Ermenistan Kralı Hethum (Hayton), Moğollar ile iyi dostca ilişkiler ve bağlaşıklık kuracaktı. Cengiz Kağan’ın torunlarından ve Kubilay Kağan’ın kardeşi olan Mönke (Mongke, Mangu; yönetimi, 1251- 1259), kurultay tarafından 1 Temmuz 1251 günü Cengiz İmparatorluğu’nun başına Büyük Kağan olarak seçildiği zaman, Hethum, Moğolistan’ın başkenti Karakurum’a, Mönke’nin sarayına davet edilecekti. O, Büyük Ermenistan’da, Kars’ta bulunan Moğol askeri kampı üzerinden, ve Hazar’ın batı kıyısının tam ortasındaki Derbent’ten (Demir Kapı, aşılması zor bir geçit) geçerek, yaklaşık Eylül 1254’te Karakurum’a varabilecekti. Küçük Ermenistan Kralı Hethum’un dönüş yolu, Semarkant ve Kuzey İran üzerinden olacaktı... Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, küçükler, zayıflar, en güçlü olanın safına geçerek varlıklarını sürdürebilmekte idiler...

 

Daha önce anlatılmış olduğu gibi Moğol- Kıpçak Türk koalisyonu, Moğol komutanlarının önderliğinde, Polonya’nın şimdiki Almanya ve Çek sınırı üçgenine yakın Liegnitz (günümüzün Legnica’sı) kasabasında yaşanan savaş sırasında, Polonya, Polonya gibi Katolik inanca bağlı Alman Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights), ve hatta Fransız Tapınak Şovalyeleri (Templar) tarafından oluşturulmuş birleşik güçlü orduyu neredeyse bütünüyle imha etmiş olsa da; ve yine onlar Peşte’yi yakıp Macar Kralını Dalmaçya kıyılarında aramış ve Viyana önlerine dek gelmiş olsalar da, ve tüm Batı dünyası bu güç karşısında dehşete kapılmış olsa da, başta Papa olmak üzere Hiristiyan Batı, bir anlama Katolik dünyası, Müslüman Türk ve Arab dünyasına karşı Moğollar ile ittifak halinde olacaktı. Bu ittifak, Türk-Arap Müslümanlara karşı Hiristiyan-Moğol ittifakı, daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Vatikan’dan istilacı Haçlı güçlerine, Büyük ve Küçük Ermenistan Krallıkları’ndan Gürcülere, ve Ortadoğu’da varolan diğer Hiristiyan topluluklara dek uzanmakta idi...

 

Rum Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Keyhüsrev’in kış mevsiminde topladığı ordu, Kayseri’de üstlenecekti. Prof. O. Turan’ın aktarması ile, Selçuklu resmi tarihçisi İbn Bibi’ye göre, Selçuklu ordusu, Kayseri’den hareket ettiğinde sayısı 70 bin kişi idi. Aynı ordu Sıvas’a ulaştığında, Halep kuvvetlerinin ve diğer Türk askerlerinin katılımları ile sayı 80 bine ulaşacaktı. Diğer Eyyubi askerleri ve Ermeniler gelmeyeceklerdi. Onlara verilen paraya karşılık olarak 20 bin askerin daha gelmesi gerekmekte idi ama, sadece 2000 kişilik Halep suvari gücü gelmişti... Ayrıca Selçuklu ordusunda, paralı Gürcü, Frank ve Kıpçak askerleri de bulunmaktaydı...

 

Rum Selçuklu ordusu Sıvasta iken, Noyan Baycu komutasındaki Moğol ordusunun harekete geçtiği haberi gelecekti. Moğol ordusunda, Gürcü ve Ermeni askerleri de bulunmaktaydı... Savaş deneyimi olan kişiler, gıda ve silah deposu olan Sivas önünde Moğollar’ı beklemenin uygun olacağını iddia etmekteydiler. Onlara göre, Sivas’a gelinceye dek Moğollar yorulacaklar, yıpranacaklardı. Bu arada bazı geçitler, küçük birlikler tarafından tutulabilirdi. Fakat, savaş deneyimi olmaya Sultan’ın muhafız birliği komutanı ve daha başka bazıları, Erzincan halkı katledilirken biz burada mı bekleyeceğiz?, hemen harekete geçmeliyiz, gibisinden gürültüler kopartacaklar, Sultan’ın gururu ile oynayarak O’nu tahrik edeceklerdi. Sonuçta, II. Gıyasettin Keyhüsrev, emrindeki 80 bin kişilik orduya hareket emri verecekti...

 

Selçuklu ordusunun en çok yarısı kadar olan, yaklaşık 30- 40 bin kadar askerden oluşan Moğol ordusu, Erzincan’ı hızla geçmişti. Selçuklu ordusu, tarihi kervan yolunu izleyerek Erzincan’a doğru ilerlemekteydi. İki ordu, Zara ile Suşehri arasındaki Kösedağ mevkiinde, 1 veya 3 Temmuz 1243 günü karşılaşacaktı... Prof. O. Turan’a göre, Selçuklu ordusu, geçilmesi zor bir arazi üzerinde elverişli durumda idi. Deneyimli askerler, savaşı bu konumda kabuletmeyi önereceklerdi. Fakat aynı gürültücüler, saldırı çığlıkları atacaklardı...

 

Moğol ordusu, geleneksel göçebe savaş taktiği olan kaçış oyunu oynayınca, Moğol ordusunun bozulduğunu sanıp saldırıya geçen Selçuklu birlikleri, tuzağa düşüp imha olacaklardı. Doğan Avcıoğlu’nun aktardığına göre, Süryani asıllı tarihçi Ebu’l-Ferec, “Selçuklu ordusu bir saat içinde dağıldı, savaşmadı.”, diye yazmaktaydı. Hatta Moğollar bile bu duruma inanamadıkları, bir tuzağa çekilmek istendiklerini sandıkları için, kaçanları kovalamayıp bekleyeceklerdi. Ancak casusları aracılığı ile gerçek durumu öğrendikten sonra Sıvas üzerine yürüyeceklerdi... Prof. O. Turan’a göre, ilk kaçanların başında Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev vardı. Sultan’ın kaçmış olduğundan habersiz bazı Selçuklu askerleri, gece boyunca direniş amacıyla tepelerde bekleyeceklerdi...

 

Sıvas’ın ileri gelenleri Moğollar’a bol altın vererek canlarını kurtarmaya çalışacaklardı. Sıvas, Moğollar tarafından üç gün yağmalanacaktı. Moğollar oradan güneybatıya, Kayseri’ye doğru hareket edeceklerdi. Milis güçleri direneceklerdi ama, Ermeni kökenli İğdişbaşı ve Kayseri Subaşısı Ayaz, Moğollar ile anlaşacaklardı. Emir Kaymaz direnişi sürdürse de, Kayseri’ye giren Moğollar, kenti alabildiğine yağmalayacaklar, ve korkunç bir yıkıma uğratacaklardı. Onbinlerce insan öldürülecekti... Avcıoğlu’nun anlatımı ile, Azerbeycan’a dönüş yolunda Moğollar, Erzincan’a uğrayacaklardı. Sunulan altını yeterli bulmayınca, kenti yağmalayıp yerle bir edecekler, surları yıkacaklardı... İleride, Malatya, Ahlat, ve Diyarbakır gibi kentlerde de değişik ölçülerde benzer trajediler yaşanacaktı...

 

Yine Avcıoğlu’nun anlatımı ile, dehşet havası dağılınca, vezir Müzehibüddin Ali ve Amasya Kadısı, bu ikili, Sultan’dan izin alma gereği duymadan, bol armağanlarla Azerbeycan’a, Noyan Baycu’ya gideceklerdi. Orada onlar, Anadolu Selçuklu Devleti’nin “il olması”, Moğol vasalı (kölesi) haline gelmesi koşullarını saptayacaklardı. Sonuçta, Rum Selçuklu Sultanlığı’nın her yıl Moğollar’a 360 bin dirhem gümüş para haraç, ve ayrıca çeşitli armağanlar vermesi kararlaştırılacaktı...

 

Prof. O. Turan’ın Arab kaynaklarına dayanarak verdiği bilgiye göre, sözkonusu 360 bin dirhem gümüş paranın yanında Selçuklu, her yıl Moğollar’a, 10 bin koyun, 1000 sığır vermekle mükellefti. Noyan Baycu’ya bu miktarın az olduğu söylenecekti ama, O, “şimdilik bukadarı yeter, gerisi ileride gelir”, diyecekti... Sözkonusu anlaşma Konya’da bayram sevinci ile karşılanacaktı... O yıllarda Batı’da Cengiz İmparatorluğu’nun en yetkili kişisi -adı daha önce anılmış olan- Batu Kağan olduğu için, saltanat nâibi (vekili) Şemseddin İsfahâni, Batu’nun Volga kıyısındaki karargahına yollanacaktı. Batu’ya değerli armağanlar sunan Şemseddin İsfahâni, Selçuklu’nun artık Moğollar’ın “il”i olduğunu, yani vasalı olduğunu birdirecekti. Batu, bir yarlık (ferman) ile sözkonusu kölelik anlaşmasını onaylayacaktı...

 

Bundan böyle artık, Trabzon Rum İmparatorluğu ile Kilikya Ermeni Krallığı (Küçük Ermenistan) Selçuklu’nun vasalı, bağımlısı olmaktan çıkacaklardı. Bu iki devlet Anadolu Selçuklu Devleti’ne düşmanca tutum takınmaya başlayacaklar ve gönüllü olarak Moğol Il Kağanlığı’nın vasalı haline geleceklerdi... Rum Selçuklu Devleti’nin Bizans İmparatorluğu ile dostluğu ise pekişecekti... Moğollar Vatikan ile, Katolik dünyası ile, Katolik Haçlılar ile yakınlaşırlarken, Ortodoks Bizans’ın Anadolu Selçuklu Devleti ile yakınlaşması, anlaşılabilir bir olaydır...

 

Aslında, Kösedağ savaşından önce Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Keyhüsrev, Konstantinoupolis (İstanbul) merkezli Latin İmparatorluğu (1204- 61) ile flört etmeye, ve bir Fransız prenses ile evlenme hazırlıkları yapmaya başlamıştı ama, Savaşın ardından O, -Latin Haçlılar tarafından 1204 yılında işgale uğramış olan Bizans’ı İznik (Nicaea) merkezli olarak sürdürmekte olan- İznik İmparatorluğu’nun o zamanki hükümdarı III. John Ducas Vatatzes (yönetimi, 1222- 54) ile eski ittifakını yenileyecekti. Ve Selçuklu’nun Batı’ya doğru ilerlemesi duracaktı...

 

Okuduğum kitaplarda ve metinlerde, sözkonusu İznik merkezli Bizans ile Konya merkezli Selçuklu anlaşmanın politik nedenleri açıklanmıyor olsa da, bunun, tek bir mantıklı açıklaması vardır... Bölgedeki tüm Katolik Hiristiyanlar ve küçük Hiristiyan devletler Moğollar ile anlaşırken, Ortodoks Bizans’ın Selçuklu ile anlaşmasını yenilemesi, Katolik dünyası ile olan rekabetinin, düşmanlığının bir sonucu idi. Vatikan’a bağlı Katolik Latinler’in 1204 yılında Konstantinoupolis’i (İstanbul) işgaledip yağmalamış olmaları, Ortodoks Bizans ile Katolik dünyası arasındaki tüm bağların kopmasına yolaçmıştı... Bunun yanında Katolik Batı, daha öncede ifade etmiş olduğum gibi, Moğollar ile ittifak halindeydi, ve Bizans’ın bu ittifaka dahil olması olanaksız gibiydi. Kısacası, Ortodoks Bizans’ın Anadolu Selçuklu Devleti ile anlaşmaktan başka çaresi yoktu... Diğer yandan İznik merkezli Bizans, Trabzon Rum İmparatorluğu gibi acil bir Moğol tehdidi altında da değildi. Ayrıca, daha önce belirtilmiş olduğu gibi, gönüllü olarak Moğollar’ın vasalı haline gelmiş Trabzon Rum İmparatorluğu hanedanı ile, İznik Bizans İmparatorluğu hanedanı arasında, Bizans Tahtı üzerine keskin bir iktidar kavgası vardı, düşmanlık vardı. Tüm bu gerçekler, İznik Bizans İmparatorluğu’nu Selçuklu’ya yaklaştırmaktaydı...

 

Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev’in 1246 yılında ölümünün ardından, Rum Selçuklu Sultanlığı bölünecekti... Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev’in ilk ikisi iki ayrı Hiristiyan Grek ve üçüncüsü Gürcü anadan üç oğlu vardır. Sultan, tahtın varisi olarak -aşık olduğu Gürcü eşinden doğma- en küçük oğlu II. Alaaddin Keykubad’ı (yönetimi, 1249- 57) seçmişti. Fakat devlet büyükleri, O’nun ölümünün ardından, en yaşlı oğlu II. İzzeddin Keykavus’u (yönetimi, 1246- 60) tahta oturtacaklardır. Aralarında Rükneddin IV. Kılıçarslan’ın da (yönetimi, 1248- 65) bulunduğu üç ayrı anadan doğma üç kardeşin üçüde, babaları öldüğünde, çok küçük yaşlardaydılar. Bu nedenle, tahta, en yaşlı oğul II. İzzeddin Keykavus oturtulmuş olmakla birlikte, yüksek bürokrasi arasında yönetimin iplerini elegeçirme konusunda bir kavga gelişecekti. Anlaşılmış olacağı gibi, bu iktidar kavgasında, bürokrasinin farklı unsurları, farklı şehzadeleri kullanmaya çalışarak bir taht kavgasını ateşleyeceklerdi... Bürokrasi içinde başlamış olan yönetim kavgasını, Sultan II. İzzeddin Keykavus’un anası ile de evlenen vezirlerden Şemseddin Muhammed İsfahani kazanacaktır. O, 1646- 49 yıllarında devletin iplerini ellerinde tutacaktı...                                                                                                                                                                                                                                                         

 

Moğollar, yeni tahta oturtulmuş olan II. İzzeddin Keykavus’u, Güyük Kağan’ın (Kuyuk, 1206- 48; tahta çıkışı 1246) tahta çıkış merasimini izlemek ve bağlılığını bildirmek üzere Moğolistan’a, başkentleri Karakurum’a davet edeceklerdi... Cengiz Kağan’ın torunlarından olan Güyük (okunuşu, Kuyuk), 1241 yılında ölmüş olan Ögödei Kağan’ın yerine Büyük Kurultay tarafından 1246 yılında kağanlığa seçilmişti. Nesturi (Asuri) Kilisesi’nin etkisi altındaki Güyük’ün (Kuyuk) iktidarı ancak iki yıl sürecekti, ve bu dönem, Batu’nun tüm Rusya’yı fethetme işini aksatacaktı... Ögödei Kağan’ın 1241’de ölümünden 1246 yılına dek geçen zaman aralığında Cengiz İmparatorluğu, Ögödei Kağan’ın dulu Töregene tarafından yönetilecekti. Göçebe kültürünün ağır bastığı tüm topluluklarda olduğu gibi Moğollar’da da kadının konumu öyle pek aşağılarda değildi, hatta oldukça güçlü idi...

 

Yolların tehlikeli olduğunu bahane eden Selçuklu yönetimi, Güyük Kağan’ın tahta çıkış merasimine, II. İzzeddin Keykavus yerine, O’nun küçük kardeş Rükneddin IV. Kılıçarslan’ı yollayacaktı. Aslında Keykavus, -Moğollar tarafından tahta oturtulur korkusu ile- küçük kardeşi IV. Kılıçarslan’ın yolda öldürülmesini istemişti... Tüm bu entrika yüklü karmaşık olaylar zinciri içinde, süregiden iç mücadelelerin arasında, kendisini Sultan I. Alaaddin Keykubad’ın oğlu olarak tanıtan Ahmed adlı birisinin önderliğinde bir de isyan patlayacaktı. Bu süreçte, sözkonusu Ahmed adlı kişinin önderliğinde, uç Türkmenleri’nin isyanı yaşanacaktı...

 

Bu satırları yazana göre, başkaldıran Türkmenler’e önderlik eden Ahmed adlı kişinin I. Alaaddin Keykubad’ın “oğlu” rolünde sahneye çıkması, Türkmen halkın kafayapısını ve bu kafayapısının aynı veya benzer sosyal katagori içindeki halkların düşünce yapıları ile yakınlığını anlama açısından ilginçtir... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, I. Alaaddin Keykubad, Anadolu (Rum) Selçuklu tarihindeki en önemli, en güçlü, en yaratıcı karakterlerin başında gelmektedir. Ve anlaşılan göçebe Türkmen halk, devletin başındaki karakterleri özel olarak tek tek değerlendiriyordu. Aynı halk, yöneticilerini gerçek bir “baba”, bir “kurtarıcı” gibi görmek istiyordu... Yapmış oldukları nedeniyle halkın düşünce yapısında efsaneleşen I. Alaaddin Keykubad, diğer tüm hükümdarlardan çok daha fazla ölçülerle kafalarda “kurtarıcı bir baba” fügürü olarak yeretmişti... Demekki halk, Moğol istilası ve ardından yaşananlar nedeniyle mevcut yöneticilerden sonderece rahatsızdı. Türkmenler, I. Alaaddin Keykubad gibi bir önder, kurtarıcı beklemekteydi. O nedenle olmalı, isyanın önderi Ahmed, I. Alaaddin Keykubad’ın oğlu rolünde sahneye çıkmak zorunda kalmıştı...

 

Benzer bir durumu ünlü Pugachov (Pugachev, 1742- 1775) ayaklanması (1773- 75) sırasında da yaşanmıştır... Savaşlardan yorgun düşmüş ve birçok ayrıcalıklarını yitirmiş Kuzey Don Kazakları’nın, Urallar’ın Kazakları’nın ve -aralarında türkçe konuşan toplulukların da bulunduğu- diğer bozkır halklarının başlattıkları bu büyük ayaklanmanın önderliğine itilen Pugachov (Pugachev), 1762 yılında eşi Prusya asıllı Prenses II. Katerina (Büyük Katerina, 1729- 96) ve Katerina’nın sevgilisi -muhafız alayı subayı- Grigory Orlov tarafından öldürülmüş olan Çar III. Petro (1728- 1762) rolünde sahneye çıkmıştır. Çünkü isyaneden halk, Çar’ı bir “baba” olarak, bir “kurtarıcı” olarak görmekte idi. Halk, “III. Petro’nun ölmediğine, birgün ortaya çıkıp kendilerini kurtaracağına”, inanmaktaydı. Bu nedenle Pugachov (Pugachev), sahneye, III. Petro rolünde itilecekti... Gerçi, kendisini bile korumaktan aciz III. Petro “kurtarıcı” rolü oynayabilecek bir karakter değildi ama, halk bunu bilemezdi... Burada önemli olan, aynı veya benzer sosyal katagori içindeki halkların düşünce yapılarındaki paralellikleri yansıtmaktır... Benzer özellikler taşıyan ayaklanmalar, Osmanlı İmparatorluğu içinde de yaşanmıştır...

 

Güyük Kağan’ın tahta çıkış merasimine yollanmış olan Rükneddin IV. Kılıçarslan, 1248 yılında, 2000 Moğol askeri ile dönüp, tahtın kendisine ait olduğunu iddia edecekti... II. İzzeddin Keykavus’un karşısında IV. Kılıçarslan mücadeleyi yitirecekti ama, yine de Keykavus, O’nu dostca karşılayarak kucaklayacaktı... Bu satırları yazana göre, II. İzzeddin Keykavus’u sözkonusu paylaşımcılığa, ülkeyi küçük yarı kardeşi IV. Kılıçarslan ile paylaşmaya götüren asıl neden, bu görünüşteki “yüce gönüllüğün” gerisindeki asıl neden, IV. Kılıçarslan’ı kucaklama gösterisinin gerisinde duran asıl neden, Moğollar’ı üzerine çekmeme düşüncesi idi. Çünkü, küçük yarı kardeş Rükneddin IV. Kılıçarslan, Karakurum merkezli Moğol İmparatorluğu tarafından desteklenmekteydi... Gerçekte de bu ülke paylaşımı, Altın Ordu’nun kurucusu ve önderi Batu Kağan’ın torunu olan ve gelen Selçuklu heyeti ile ilgilenen Mengu Timur’un yarlığına (fermanına) uygun olarak yapılacaktı. Moğollar, Rükneddin IV. Kılıçarslan’ın da içinde olduğu bu Selçuklu heyetinin eline, aynen böyle bir paylaşım isteyen fermanı tutuşturmuşlardı... Aynı olayı, ileride, biraz daha ayrıntılı anlatacağım...

 

Yönetimde ipleri elegeçirmiş olan vezir Celalettin Karatay’ın (1249- 54) çabaları sonucu, Kızılırmak’ın batısında ve güneybatısında kalan iller, Antalya, Konya, Aksaray, Ankara, II. İzzeddin Keykavus’un yönetimine bırakılacaktı. Aynı nehrin doğusunda kalan Kayseri, Sivas, Malatya, Erzincan, ve Erzurum illeri ise Rükneddin IV. Kılıçarslan’ın yönetimi altında olacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, doğuda kalan bu iller, Moğollar ile komşu olanlardı... Ayrıca, kardeşlerden en küçüğü olan II. Alaaddin Keykubad’a da mülk verilecekti. Ve üç kardeş adına hutbe okutulacaktı. Ve yine o dönemde basılan paralarda üç kardeşin de adı olacaktı... Sonuçta yönetim bu şekilde bölünmüş olmakla birlikte, Vezir Celalettin Karatay sağ olduğu sürece, ülke parçalanmadan varlığını sürdürecekti... Gerçekte, Doğu vilayetlerini yöneten Rükneddin IV. Kılıçarslan’ı Moğollar desteklerken, Batı vilayetlerini yöneten II. İzzeddin Keykavus’u da anası tarafından yakını olan lokal Bizans lordları ve Türkmen uç beyleri desteklemekte idiler...

 

Vezir Celalettin Karatay’ın ölümünün (Kasım 1254) ardından kardeşler arasındaki birlik bozulacak, iktidar kavgası yeniden başlayacaktı... Fakat daha önce gelişen en önemli olay, Noyan Baycu’nun isteklerini sürekli arttırması olacaktı. Miktarı belirli haracın dışında sürekli artan ve ödeme zorluğu yaratan yeni talepler gelmekteydi. Bu durumu, Baycu’nun bitmeyen taleplerini şikayet etmek üzere Batu Kağan’ın başkentine doğru yola çıkan Sultan II. İzzeddin Keykavus, yolda, Vezir Karatay’ın ölüm haberini alacaktı. Birliği sağlayan Karatay’ın ölümünü duyar duymaz O, konumunu yitirme korkusu ile, tüm hediyeleri Moğol elçisine bırakarak, ve elçinin yanına en küçük kardeşi II. Alaaddin Keykubad’ı da katarak alele acele başkente, Konya’ya dönecekti...

 

Kağan Batu’ya gitmekte olan Gürcü anneden doğma en küçük kardeş II. Alaaddin Keykubad, eski vezir ve yakınları tarafından saltanat için kışkırtılacaktı. Aslında babasının tahtı O’na bırakmış olduğu kendisine hatırlatılacaktı... Fakat II. Alaaddin Keykubad, daha Kağan Batu’ya ulaşmadan yolda öldürülecekti. Bu konuda değişik öyküler olmakla birlikte, muhtemelen Sultan II. İzzeddin Keykavus, Moğollar’ın küçük kardeşi II. Alaaddin Keykubad’a sultanlık bahşedeceği korkusuna kapılıp, yolda O’nu zehirletmişti... Prof. O. Turan’a göre, öldürüldüğü sırada O, henüz 17 yaşından fazla değildi...

 

Artık üçlü yönetim bozulmuştu... En küçük kardeşi II. Alaaddin Keykubad’dan kurtulmuş olan II. İzzeddin Keykavus, Moğollar tarafından desteklenen ve Doğu illerinin yöneticisi konumunda olan diğer küçük kardeşi Rükneddin IV. Kılıçarslan’ı da hapse attırtacaktı. Böylece O, yönetimin iplerini tek başına eline alacaktı... O, II. İzzeddin Keykavus, devleti, işten anlayan vezirlerle değil, Hiristiyan Grek dayıları ile birlikte yönetmeye başlayacaktı...

 

Anadolu (Rum) Selçuklu başkentinde sözkonusu zehirli olaylar gelişirken, daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, ağabeyi Büyük Kağan Mönke tarafından İran’ı almakla görevlendirilmiş olan Cengiz’in torunlarından Hülagü Kağan, 1256 yılında tüm İran’a egemen olacak, ve İl Kağanlığı’nı (İlhanlı) kuracaktı. Artık Noyan Baycu’nun -İran’ın bir parçası olan- Azerbeycan’da hükmü kalmamıştı. Avcıoğlu’na göre Hülagü, karargahını Azerbeycan’da, Baycu’nun yerleşmiş olduğu Mugan otlaklarında kurmaya karar vermişti. Bu nedenle Hülagü, Baycu’ya, Azerbeycan’ı terkedip Anadolu içlerine girmesi emrini vermişti... Ordusu ile Selçuklu toprakları içine giren Noyan Baycu, yazlık otlak ve kışlak talebinde bulunacaktı. Konya sarayında, yeniden, direnelim mi?, yoksa Moğol taleplerini yerine getirelim mi?, tartışması başlayacaktı. Ve sonuçta, Moğol güçlerine ve onların yanlılarına karşı direnme kararı alınacaktı...

 

Noyan Baycu, Erzurum’dan Konya-Aksaray’a dek -kentleri yağmalayarak- hızla gelecekti... Vezir İzzeddin, beylerbeyi Şemseddin ve Fahreddin Arslandoğmuş komutasındaki Anadolu Selçuklu ordusu, bir Hiristiyan Grek ve Türkmen koalisyonu idi... Öncü Türkmen birliği, Moğollar tarafından bütünüyle imha edilecekti. Prof. O. Turan’a göre, ertesi gün, “15 Birinci Teşrin 1256” (15 Ekim 1256) günü iki ordu, Aksaray ile Konya arasındaki Sultanhanı civarında savaşa tutuşacaktı. Selçuklu ordusu yine kısa sürede dağılacaktı. Anlaşıldığı kadarıyla Selçuklu ordusunda birlik ve inanç zafiyeti vardı...

 

Sultan II. İzzeddin Keykavus ordunun başında olmadığı gibi, birkısım komutanlar da her an ihanete hazırdılar. Ve zaten bu ihanetler yaşanacaktı... Ertesi gece yenilgi haberini alan Sultan II. İzzeddin Keykavus, saray hatunlarını, diğer yakınlarını, Hiristiyan dayılarını, hazinelerini, altın ve mücevherlerini alarak önce Antalya’ya, oradan da daha Batı’ya, Hiristiyan Grek İznik (Nicaea) Bizans İmparatorluğu’nun topraklarına sığınacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi o yıllarda Konstantinoupolis (İstanbul) halen Latin işgali altında olduğu için, Bizans, İznik (Nicaea) merkezli olarak sürdürülmekteydi...

 

Konya Sarayı’nda artık Moğol yanlıları önplana çıkmışlardı. Uluborlu’da hapiste olan Rükneddin IV. Kılıçarslan kurtarılıp Konya tahtına oturtulacaktı... Kentin yağmalanmasını, halkın kılıçtan geçirilmesini engellemek amacıyla, -başta varlıklı kişiler ve esnaf olmak üzere- halktan altın, gümüş, değerli eşyalar toplanıp Noyan Baycu’ya sunulacaktı... Selçuk-name’den aktaran Prof. O. Turan’a göre, vezirlerden Nizameddin Ali, dört katır yükü altın götürüp, Konya’yı Moğollar’dan satın alacaktır. Yeminine karşın -eşinin de etkisi ile- kenti yıkmaktan vazgecen, askerlerini kente sokmayan, yeminine uymak amacıyla sadece dış surlardan bazılarını yıkan Noyan Baycu, Aksaray’a, ayağına gelen IV. Kılıçarslan’ı iyi karşılayacak ve O’nun saltanatını onaylayacaktı. Noyan Baycu ile yapılan anlaşma gereği, Moğol askerlerinin gereksinimleri için halktan para ve mal toplanacaktı... Bundan sonra artık Moğol birlikleri, 1335 yılına dek Rum Selçuklu devletinin sınırları içinde sürekli kalacaklardı...

 

Moğol Noyan (bay, bey, mister, monsieur) Baycu karşısındaki Aksaray-Sultanhanı yenilgisinin ardından, Konya Sarayı’nda, yeni bir yönetim kurulmuştu. Tahta hernekadar IV. Kılıçarslan oturtulmuş olsa da, başrolde, Müineddin Süleyman Pervane vardır. Selçuklu sınırları içindeki Anadolu halkının kaderi, 1277 yılına dek, bu sadık Moğol işbirlikçisi Pervane’nin ellerinde olacaktı. Noyan Baycu, Anadolu’da kaldığı sürece Pervane’nin arkasında duracaktı. Zaten Moğol birlikleri artık sürekli Anadolu’da, Selçuklu toprakları içinde idiler. Sadece Noyan Baycu değil, İl Kağanlığı’nın (İlhanlı, 1256- 1353) Moğol yönetimi de vezir Süleyman Pervane’yi destekleyecekti...

 

Il Kağanlığı (İlhanlı) hükümdarı Hülagü (1217- 1265; Il Kağanlığı yönetimi, 1256- 65), Irak’ı, Bağdad’ı fethetmeye hazırlanırken, ordusu ile birlikte Baycu’yu da yanına çağıracaktı. Moğol ordusunun Anadolu’dan ayrıldığını duyan II. İzzeddin Keykavus, İznik (Nicaea) İmparatorluğu’ndan elde ettiği 3000 Frank askeri ile Konya’ya gelip yeniden tahta oturacaktı. Sultan IV. Kılıçarslan, Kayseri’ye çekilecek, veya sığınacaktı. II. İzzeddin Keykavus’a bağlı güçler tarafından izlendiği için orada da tutunamayan IV. Kılıçarslan, Tokat’a dek çekilecekti. Sonunda O, IV. Kılıçarslan, Moğollar’a gidip, saltanatını kurtarmalarını isteyecekti. Ülke yeniden bölünüp çift başlılığa sürüklenecekti. Sonuçta, Moğollar’ın da dahil oldukları yeni bir içsavaş başlayacaktı...

 

Durumu özetleyecek olursak, Moğollar’ın önünden kaçmak zorunda kalarak Anadolu’ya girmiş olan Türkmenler, uç Türkmenleri, İznik Grek İmparatorluğu ve birkısım Kürt, yeniden Konya sarayına yerleşmiş olan II. İzzeddin Keykavus’u desteklemekte idiler. İl Kağanlığı (İlhanlı) Kağanı Hülagü ise, IV. Kılıçarslan’ı desteklemek amacıyla önce bir tümen (10 bin asker) ve ardından bir tümen asker daha yollayacaktı... Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, II. İzzeddin Keykavus, annesi nedeniyle, İznik Bizans İmparatorluğu yönetimi ile akraba idi...

 

Sultan II. İzzeddin Keykavus’un, en küçük kardeşi II. Alaaddin Keykubad ile birlikte, Batu Kağan ile görüşmek amacıyla Karadeniz’in kuzeyine, Altın Ordu’nun (Golden Horde, Kıpçak Kağanlığı) başkentine doğru yola çıkmış olduğunu; Vezir Karatay’ın ölümü üzerine Keykavus’un, en küçük kardeşi Keykubad’ı Batu’ya giden heyetle birlikte yolda bırakarak geri döndüğünü; küçük kardeş Keykubad’ın yolda zehirlenerek öldürüldüğünü, daha önce yazmıştım... Batu Kağan’a gitmekte olan sözkonusu heyet, kendi içinde bölünmüş olsa da yoluna devamedecek, uzun ve zor bir yolculuğun ardından Batu’nun huzuruna çıkacaktı. Heyet önce, II. Alaaddin Keykubad’ın ölümü hakkında bir soruşturmadan geçirilecekti...

 

Vezir Karatay 1254 yılında öldüğüne göre, sözkonusu heyet, -Cengiz Kağan’ın torunu ve Altın Ordu veya Kıpçak Kağanlığı’nın kurucusu- Batu’nun (kağanlığı, 1242- 1255) huzuruna, O’nun son günlerinde, ölümünden hemen önce, 1255 yılında çıkmış olmalıydı... Sözkonusu Selçuklu heyeti daha sonra, Cengiz Kağan’ın torununun torunu Mengu Timur’un (Möngke Temür) ilgisine bırakılacaktı. Batu Kağan’ın torunu olan, ve ileride, 1266- 80 yıllarında Kıpçak Kağanlığı’nı yönetecek olan Mengu Timur (Möngke Temür) Anadolu Selçuklu Devleti’nin kaderi hakkında karar verecekti... Hemen sıcağı sıcağına belirtmek gerekirse, Kıpçak Kağanlığı ileride, özellikle Öz Beg’in kağanlığı (1313- 1341) yıllarında İslamlaşıp Türkleşecekti. Kıpçak Kağanlığı’nı oluşturan unsurlardan Moğollar, Kıpçak türkçesi konuşan Tatar unsurların ve diğer Türk unsurların içinde asimile olup Türkleşeceklerdi...

 

Mengu Timur (Möngke Temür), huzuruna kabulettiği Selçuklu heyeti ile görüşürken, Noyan Baycu’dan, Selçuklu topraklarında kendilerine karşı direniş ve çarpışma olduğu, haberi gelecekti. Baycu’dan gelen haberin etkisi, ve kendi içinde bölünmüş Selçuklu heyetinden farklı taleplerin gelmesi üzerine Mengu Timur, Rum Selçuklu Devleti’nin bölünerek iki ayrı hükümdar tarafından yönetilmesine karar verecekti... Mengu Timur’un kararına göre, Kızılırmak’ın batısından İznik Bizans İmparatorluğu sınırına dek olan topraklar II. İzzeddin Keykavus’a bırakılırken, Sıvas ve Erzurum dahil aynı nehrin doğusundan Moğol sınırına dek uzanan topraklar Rükneddin IV. Kılıçarslan’ın yönetimi altında olacaktı... Sözkonusu heyet Anadolu’ya döndüğünde, Keykavus ile IV. Kılıçarslan arasındaki iktidar kavgası sürmekteydi. Heyetlerin karşılıklı ziyaretleri sonucu iki kardeş, II. İzzeddin Keykavus ve Rükneddin IV. Kılıçarslan, Mengu Timur’un yarlığına (fermanına) uygun olarak ülkeyi taksim edeceklerdi. Keykavus’un başkenti Konya, IV. Kılıçarslan’ın başkenti ise Tokat olacaktı...

 

Selçuklu ülkesinde yukarıda özetlenenler yaşanır, ve Anadolu Selçukluları’nın kaderleri Altın Ordu’nun merkezinden belirlenirken, İran’da kurulan Moğol iktidarının, İl Kağanlığı’nın (İlhanlı) başındaki Hulagu, II. İzzeddin Keykavus ile Rükneddin IV. Kılıçarslan’ı huzuruna davet edecekti... Bu satırları yazana göre, sözkonusu kişilerin temsilcilerinin Kıpçak Kağanlığı’nı ziyaretlerinin, Mengu Timur ile görüşmelerinin, ve Mengu Timur’un fermanına uygun olarak Selçuklu ülkesinin ikiye bölünmesinin ardından Hulagu’nun aynı iki düşman kardeşi İran’a, Tebriz’e huzuruna çağırması, aslında, Altın Ordu (Golden Horde) veya Kıpçak Kağanlığı ile İlhanlı (İl Kağanlığı) arasında başlamış olan belli-belirsiz bir rekabetin işareti idi. Hulagu, “Anadolu benden sorulur”, demeye getirmekteydi anlaşılan... Sözkonusu rekabet, Altın Ordu-İlhanlı çatışması, ileride açıkça ortaya çıkacaktı... Kısacası, her iki kardeş te (Keykavus ve IV. Kılıçarslan), bu kez, Hulagu’ya yaranmaya çalışacaklardı. Ve sonuçta Hulagu, Rum Selçuklu Devleti’nin vergilerini arttıracaktı...

 

Prof. O. Turan’ın Askari’den aktararak yazdığına göre, yeni vergi, 20 tümen, yani 200 bin nakid dinar altın (2 milyon gümüş dirhem), 500 top ipekli kumaş, 3000 top altın işlemeli diba (kalın canfes kumaş), ayrıca 500 at ve 500 katır olarak kararlaştırılmıştı. (Prof. O. Turan, aynı kitabının daha önceki 465nci sayfasında, aynı vergiden sözederken, -daha önce adı anılan ve Papa’nın Hulagu Kağan nezdindeki elçisi olan- Vincent of Beauvais’e dayanarak, Moğollar’a yıllık haraç olarak 1 milyon 200 bin dirhem altın para, 500 at, 500 deve, 50 bin koyun, ve yarısı altın işlemeli 5000 top ipek kumaş verildiğini yazmaktadır. Aynı kişiye, yani Beauvais’e göre, yollanan para, 14 at yükü tutarken, değişik tür kumaşlar 300 hayvan yükü halinde Türkler tarafından Tebriz’e dek götürülmüşlerdir. Ve her yıl Moğollar’a aynı miktarda hediyeler verilmiştir.) Anadolu’da bulunan Moğol noyanlarının (beylerinin) ve askerlerinin masrafları sözkonusu verginin dışında tutulmuştur. Anlaşılmış olacağı gibi bu masraflar da -iki parçalı- Selçuklu yönetimi tarafından karşılanıyordu. Ve şüphesiz asıl ekonomik yük, çalışan halkın, üreticinin sırtında idi...

 

Prof. O. Turan’a göre, -her iki Sultana da vezirlik yapan- Mahmud Turai, Moğollara yaranabilmek için, onların Anadoludaki masraflarını yükselterek ödemekteydi. Sözkonusu vergiler ve harcamalar nedeniyle Anadolu Selçuklu Devleti ağır borçlar altında ezilirken, yapmış olduğu yüksek ödemeler sayesinde O, Mahmud Turai, vezir olarak her iki Sultan’ın da üzerine çıkmakta, ve mutlak iktidarı elde etmekteydi. Kastamonu vilayetinin vergi gelirleri Şemsettin Mahmud Turai’nin şahsi harcamalarına, ya da O’na ait olmaktaydı... Doğan Avcıoğlu’na göre borçlanma, Moğollar’dan yapılmaktaydı. Hulagu, sömürüyü ve bağımlılığı arttırmak amacıyla, her iki Selçuklu Sultanı’na da hazinesinden 5 milyon dirhem borc vermişti. Moğol hazinesinden yeni yeni borçlar alınarak Anadoludaki Moğol askerlerinin giderleri karşılanıyordu...

 

Moğollar tarafından borçlandırılmış olan II. İzzeddin Keykavus ile Rükneddin IV. Kılıçarslan, Hulagu’nun Suriye seferine (1259- 60) katılmak zorunda kalacaklardı. Halep ve Şam (Damaskus) istila edilip yağmalanır, Müslümanlar öldürülürken, her iki Selçuklu Sultanı’da, Hiristiyan Haçlı güçlerle birlikte Moğolların yanında idiler. Müslümanları sevmeyen ve Vatikan ile, Haçlı güçleri ile anlaşmış olan Moğolların safında, sözkonusu iki Selçuklu Sultanı’nından başka, Antakya Prensi (1252- 68) ve Tripoli Kontu (1252- 75) VI. Bohemond (1237- 1275) ile Küçük Ermenistan (Kilikya veya Cilicia) Kralı Hethum (Hayton; yönetimi, 1224- 1269) bulunmaktaydı. VI. Bohemond, V. Bohemond’un oğlu; IV. Bohemond’un torunu; ve I. Haçlı Seferi sırasında, 1098 yılında Haçlılar tarafından zaptedilen Antakya’nın Prensi, yöneticisi yapılan I. Bohemond’un torununun torunu olmaktaydı... (Açıkça görüldüğü gibi üst sınıflar, Anadolu Selçuklu yönetimi, sırf kendi yararlarını, kendi zenginliğini ve halk üzerindeki egemenliğini koruyabilmek amacıyla, tüm topluma ve inanır gözüktüğü İslam dinine, tüm değerlere ihanet etmiştir. Bu gerçek, sadece Selçuklu üst sınıflarına, Türk üst sınıflarına, veya Müslüman yöneticilere özgü olmayıp, aslında, büyük ölçüde -hangi inançtan veya milletten olursa olsun- tüm üst sınıflara özgüdür. Ve yine sanırım bu rezaletten çıkartılması gereken önemli dersler vardır.- Y. Küpeli)

 

Daha sonra, ileride, II. İzzeddin Keykavus ile Rükneddin IV. Kılıçarslan, sözkonusu seferden ayrılıp merkezlerine döneceklerdi. Ve birsüre sonra Moğol ordusu, Eylül 1260’da, -daha önce de belirtilmiş olduğu gibi- Filistin içindeki Nablus yakınlarında, Ayn Calut (Jalut) mevkiinde ağır bir yenilgiye uğratılacaktı. Moğol ordusunu çok ağır bir yenilgiye uğratarak onların “yenilmezlikleri” konusundaki efsaneyi yıkan Memluklu ordusunun kumandanı, Kırım asıllı bir Kıpçak Türkü olan Baybars’dan başkası değildi. Sözkonusu büyük zaferi kazanmış olduğu sırada Baybars, Sultan Kutuz’un (Qutuz) generali, başkumandanı idi ama, zaferinin hemen ardından, aynı yıl O, Memluklu tahtına oturacaktı...

 

Avcıoğlu’na göre, her iki Sultan’a da vezirlik yapan Şemsettin Mahmud Turai, gerisinde devlete büyük bir borç yükü bırakarak 1260 yılında ölecekti. O’nun ölümünün ardından, Keykavus ile IV. Kılıçarslan arasındaki gerilim yeniden yükselmeye başlayacaktı... II. İzzeddin Keykavus, Konyalı bir zengin olan Fahreddin Ali’yi kendisine baş vezir tayinederken, Rükneddin IV. Kılıçarslan, tam bir Moğol işbirlikçisi olan Müineddin Süleyman Pervane’yi baş vezir yapacaktı...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, IV. Kılıçarslan’ın egemen olduğu bölge, Anadolu’nun doğusu, Moğollar ile sınırdaştı. Ayrıca O, baştan beri Moğollar tarafından desteklenmişti, onlara hep daha yakın durmuştu... Yine daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, İznik Bizans İmparatorluğu hanedanından Hiristiyan Grek dayıları nedeniyle, ve ayrıca Katolik Latinler’in Ortodoks Bizans’ın düşmanları olmaları nedeniyle, ve yine Katolikler’in Moğol İmparatorluğu ile anlaşmış olmaları nedenleriyle II. İzzeddin Keykavus, ülkenin batı parçasına egemen bu hükümdar, Bizans ve uç Türkmenleri tarafından desteklenmekteydi... Baybars’ın Ayn Calut mevkiinde Moğol ordusunu hezimete uğratmış olması, Moğollar’a başkaldırı konusunda II. İzzeddin Keykavus’un umutlarını yeşertecekti. Ve Keykavus, Antalya üzerinden, denizyolu aracılığıyla, yeni Memluklu hükümdarı Baybars ile ilişkiye geçecekti. Sonuçta II. İzzeddin Keykavus, Baybars’a elçiler yollayacaktı...

 

Diğer yandan, yaklaşık aynı zaman dilimi içinde, 1257 yılında, Altın Ordu, veya Kıpçak Kağanlığı devletinin başına, yaşamını yitirmiş olan ilk kağan Batu’nun erkek kardeşi ve Cengiz Kağan’ın torununun torunu Berke (Barakah, 1257- 67) oturacaktı. Kıpçak Kağanlığı’nın ikinci kağanı olan Berke, İslam dinine geçmişti. O, Kıpçak Kağanlığı’nın ilk Müslüman hükümdarı olmuştu...

 

Berke, İran’ın başındaki kuzeni Hulagu’nun gücünü yaymasından rahatsızdı, O’nu sevmiyordu. Sözkonusu nedenle ve ayrıca İslamiyet’i seçmiş olmasının bir sonucu olarak Berke, Kahire merkezli Memluklu devleti ile ilişkiye geçmiş, onlarla ittifak kurmuştu. Büyük Cengiz İmparatorluğu’ndan da bağımsızlaşan Berke, Kubilay Kağan ile O’nun erkek kardeşi Arigböge (Arıkböge, ölümü 1266) arasındaki mücadeleye, Arigböge’nin safında karışmıştı... Komşu coğrafyalardaki politik gelişmelerin bilincinde olan II. İzzeddin Keykavus, Kıpçak Kağanı Berke ile de ilişkiye geçecek, destek arayacaktı... Keykavus’un Memluklu devleti ile kurmuş olduğu ilişkiler, Müineddin Süleyman Pervane tarafından Il Kağanlığı (İlhanlı) Moğolları’na ispiyon edilecekti...

 

Konya Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un işleri hakkında gelen bilgiler, ve Keykavus’un haraç ve borçlarını ödemekte gecikmiş olması, Hulagu’yu öfkelendirmişti... Avcıoğlu’na göre Hulagu, II. İzzeddin Keykavus’u huzuruna çağıracaktı. Keykavus gerekli para ile yola çıkmış olsa da, yaşanan geçikme nedeniyle Hulagu, 1261 yazında, Anadolu’da olan kumandanı Alıncak’a, bir tümen (10 bin kişi) askeri ile Konya üzerine yürümesi emrini verecekti. Alıncak’ın ordusuna, IV. Kılıçarslan’ın veziri Pervane’de kendi güçleri ile katılacaktı. Alıncak- Pervane ortak gücü, Konya-Aksaray önüne geldiğinde, bir uzlaşma sağlanır umuduyla Keykavus, veziri Fahreddin Ali’yi, üzerine gelmekte olan birleşik ordunun karargahına yollayacaktı. Pervane, Fahreddin Ali’ye, ülkenin tamamının veziri olmak istediğini bildirecekti. Fahreddin Ali’de bu talebi kabuledip onlarla uzlaşacaktı... Fahreddin Ali’nin ihneti ve Moğol ordusunun Konya üzerine yürümesi karşısında II. İzzeddin Keykavus, Antalya’ya kaçıp yeni kuvvetler toplamaya çalışacaktı... Sonuçta, IV. Kılıçarslan, Ağustos 1261’de Konya tahtına oturacak, ve ülkenin tümünün hükümdarı olacaktı... Keykavus’un kaçarken bırakmış olduğu eşyalara ve hazineye, Hulagu adına kumandanı Alıncak elkoyacaktı...

 

Avcıoğlu’na göre, Memluklu Sultanı Baybars, Antalya’da olan II. İzzeddin Keykavus ile ilişki kuracak, ve O’nu Mısır’a davet edecekti. Baybars, asker yollayarak O’nu yeniden tahtına oturtma vaadinde bulunacaktı... Keykavus bu davete gitmeyecek, asker toplamayı sürdürecekti. O, Alıncak-Pervane ortak güçleriyle yeniden savaşa tutuşacak, ve yeniden yenilecekti... Artık Anadolu’nun heryerinde Moğol askerleri vardır. Ve Moğollar, haraçlarını ve verdikleri borçları geri toplayabilmek için, Anadolu’da kurumlaşmaya gideceklerdi. Onlar, bir çeşit “Düyun-u Umumiye” teşkilatı oluşturacaklardı. Vezir ünvanı taşıyan bir Moğol görevlisi, sadece borç toplama işi ile ilgilenecekti... Gelirleri daha önce vezir Şemsettin Mahmud Turai’ye giden Kastamonu vilayetinin gelirleri, ayrıca Aksaray ve Develi’nin gelirleri, Hulagu’nun borç toplama işi ile görevli ve vezir unvanlı temsilcisine bırakılacaktı... (Osmanlı İmparatorluğu, 1873 yılında moratoryum (moratorium) ilanedecekti. Yani imparatorluk, tüm ekonomik anlaşmalarını birsüre için durduracaktı. Bu bir çeşit iflasın ardından alacaklı Batılı hükümetler ve mali kuruluşlar, alacaklarını tahsil edebilmek amacıyla, 1881 yılında, Osmanlı maliyesi üzerinde denetim kurmayı sağlayan Düyun-u Umumiye İdaresi’ni kuracaklardı. Sözkonusu yapının içinde Avrupalı alacaklılar temsil edileceklerdi. Osmanlı’nın Düyun-u Umumiye İdaresi ile borçlarına sadık kalacağını ve mali piyasalarda borçlu bir devlet olarak tanınacağını garanti etmesinin ardından, ülkeye yeniden yabancı sermaye akışı başlayacaktı... Moğol İlhanlı yönetiminin Anadolu’da kurmuş olduğu sömürü kurumu, borçları tahsil kurumu, bundan 750 yıl kadar sonra kurulacak olan emperyalist kurum Düyun-u Umumiye İdaresi ölçüsünde karmaşık ve mükemmel bir yapı olamazdı şüphesiz ama, “teşbihte hata olmaz”, denir.-Y. K.)

 

Selçuklu veziri Müineddin Süleyman Pervane, iç işlerinde tamamen özgür kalacaktı. Moğollar’ın, Il Kağanlığı’nın vasalı (kölesi) konumuna sürüklenmiş Anadolu Selçuklu Devleti tarihinde, artık, bir “Pervane dönemi” (1262-77) başlamıştı. Avcıoğlu’na göre, bu dönemde ekonomi canlanacaktı ama, Moğol karşıtı ve Keykavus yanlısı Türkmenlerin yarattıkları kargaşa durmayacaktı... Keykavus döneminden kalma ve Keykavus yanlısı birçok yüksek rütbeli kişi yakalanıp Moğol komutanı Noyan Alıncak’a yollanacaktı. Bunlar Moğollar tarafından öldürülürken, vezir Pervane, sözkonusu kişilerden boşalan yerlere kendi adamlarını yerleştirecek ve devlet mekanizması üzerinde tam bir egemenlik kuracaktı...

 

Pervane döneminde, devlete ait topraklar, devlet mülkü, kişisel ellere geçmeye başlayacaktı. Yani, merkezi feodal yapı dağıtılıp, Avrupa’da olduğu gibi bir çeşit senyörler üretilmeye, feodal beyler türetilmeye başlanacaktı. Şüphesiz bunların, yani devlet adına, kamu adına sultana ait olan mülkü kişisel mülk haline getirenlerin başında -iktidarı elinde tutan- Müineddin Süleyman Pervane gelmekteydi. Tokat ve Niksar çevresinin gelirleri Pervane’ye akmaktaydı. Trabzon Rum İmparatorluğu’nun elinden geri alınan Sinop, Moğol Kağanı’nından ve Konya Sultanı’ndan (IV. Kılıçarslan) sağlanan fermanlar (yarlık) ile Pervane’ye ait olacaktı...

 

İlerideki yıllarda IV. Kılıçarslan, merkezi güçsüzleştiren bu sürece, feodal beyler üretme sürecine karşı çıkacaktı... Tarihçi İbn Bibi’den aktaran Doğan Avcıoğlu’na göre, IV. Kılıçarslan, aynı konu ile ilgili görüşlerini birçok kişinin yanında konuşacaktı. O, Selçuklu Sultanı’na ait toprakların Pervane ve yakınları tarafından gaspedilip sömürüldüğünden sözedecekti. Anlaşılan, Moğollar’ın has adamı Pervane’nin ülkenin asıl yöneticisi ve en varlıklı kişisi konumuna yükselmiş olması, hukuken ülkenin sultanı durumundaki IV. Kılıçarslan’ı rahatsız etmeye başlamıştı...

 

Pervane’nin buna, Kılıçarslan’ın tepkisine yanıtı, IV. Kılıçarslan’ı, “Memluklu devleti ile işbirliğine girdiği” konusunda Moğollar’a ihbar etmek olacaktı. IV. Kılıçarslan, Moğollar tarafından, “Anadolu’yu Memluklu Sultanı Baybars’a teslime hazırlandığı”, suçlaması ile idama mahkum edilecekti. Ve Ağustos 1266’da Konya-Aksaray’a getirilen Rükneddin IV. Kılıçarslan, ağır hakaretler ve işkenceler ile öldürülecekti...

 

Öldürülen IV. Kılıçarslan’ın henüz bir bebek olan oğlu III. Gıyaseddin Keyhusrev, vezir Müineddin Süleyman Pervane tarafından tahta oturtulacaktı. Böylece Pervane, herhangi bir ortak olmadan, ve eskisinden de güçlü olarak devleti istediği gibi yönetmeye başlayacaktı... (Bu satırları yazana göre, özellikle yukarıdaki yedi-sekiz  paragraftır yazılanlar, ve şüphesiz daha önceki birçok anlatı, özellikle Müineddin Süleyman Pervane’nin kişisel kazanç ve iktidar uğruna gerçekleştirdiği ihanetler, iftiralar, günümüz Türkiyesi’nde geçtiğimiz 60- 65 yıldır yaşanmakta olanları çağrıştırmaktadır. Şüphesiz aynı açıklıkta ihanetler yaşanmış olmasa bile, olanların belki birebir aynıları olmamış olsa bile, bana öyle geldi. Kısacası, “güneşin altında değişen pek birşey yok”ta denebilir...- Y. K.)

 

Aynı dönemde, Pervane’nin herhangi bir vezirin çok ötesinde bir iktidara sahibolduğu, “Rum Sultanı” unvanını taşıyacak kadar güçlü olduğu bu yıllarda, ve aslında çok daha sonrasında da, Doğu-Batı ticaretinde ve Akdeniz ticretinde, iki İtalyan kent cumhuriyeti egemen durumdaydılar. Bunlar, kuzeydoğu İtalya’da kurulu Venedik Cumhuriyeti ile kuzeybatı İtalya’da kurulu Ceneviz Cumhuriyeti idiler...

 

Venedik ve Ceneviz cumhuriyetleri ile Ortadoğu’da yerleşmiş Haçlı güçleri, ayrıca Kilikya’da kurulu Küçük Ermenistan Krallığı, Doğu Karadeniz kıyısında kurulu Trabzon Rum İmparatorluğu, ve İran’da kurulu Moğol İl Kağanlığı (İlhanlı) arasında canlı bir ticaret vardı. Bu ticaretin transit yolu, Anadolu’nun Doğu Akdeniz limanları ile Müineddin Süleyman Pervane’nin kontrolundaki Anadolu idi. Hernekadar Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti, Tarabzon Rum İmparatorluğu ve yine Kilikya’da kurulu Küçük Ermenistan Krallığı, bunların hepsi de Moğol vasalı (kölesi) konumunda olsalarda, Rum Selçuklu Devleti’nin Moğollar’a ödemekte olduğu vergiler arttırılmış olsa da, sözkonusu transit ticaret Selçuklu devletindeki ekonominin canlanmasına neden olacaktı. Daha çok üst sınıfların, varlıklı kişilerin, ve kentli halkın ekonomik durumlarında düzelme, yeniden bir zenginleşme başlayacaktı... Anadolu’dan geçen ticaret yollarının güvenliğini, Selçuklu Devleti ile Küçük Ermenistan birlikte sağlayacaklardı... Sözkonusu ticarete tehdit, göçebe Türkmen aşiretlerinden gelmekteydi...

 

Daha önce, Anadolu’da bulunan Il Kağanlığı tümeninin komutanı Alıncak’ın, Hulagu’nun emri ile, ve cezalandırma amacıyla, 1261 yılında Konya üzerine yürüdüğünü, Pervane’nin de askerleri ile bu orduya katıldığını, Konya Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un tahtını ve hazinesini geride bırakarak Antalya’ya kaçtığını yazmıştım... Bizans’ı İznik (Nicaean) İmparatoru (1259- 61) olarak sürdüren VIII Michael Palaeologus, II. İzzeddin Keykavus’un Antalya’ya kaçtığı yıl (1261 yılı), Konstantinoupolis’e (İstanbul) yerleşmiş olan Latinleri kovup kenti elegeçirecekti. Sonuçta O, Konstantinoupolis merkezli Bizans İmparatoru olma (1261- 82) başarısını gösterecekti. Artık Konstantinoupolis (İstanbul), yeniden Ortodoks Greklerin ellerinde idi...

 

II. İzzeddin Keykavus, eskiden beri tanıdığı VIII Michael Palaeologus’a sığınacak, ve O’nun yanında hükümdar muamelesi görecekti... Keykavus, Bizans İmparatoru Palaeologus, Memluklu Sultanı Baybars, ve yeni Müslüman olmuş Kıpçak Kağanı Berke arasında, İlhanlı Kağanı Hulagu’ya karşı bir ittifak oluşacaktı. Fakat birsüre sonra, Hulagu’nun ve O’nun müttefiklerinin baskısı sonucu, Bizans İmparatoru VIII Michael Palaeologus, 1262 yılında, bu ittifaktan kopacaktı. Ve Palaeologus, misafiri II. İzzeddin Keykavus’u, Meriç Nehri’nin Ege Denizi’ne döküldüğü yerde kurulu Enez Kalesi’ne hapsedecekti. Sözkonusu ihanetin ardından Kıpçak Kağanı Berke, kuzeybatıdan Bizans üzerine 20 bin kişilik bir ordu yollayacak, ve ordusuna Bulgarlar’ı da katacaktı... Bizans topraklarına giren Kıpçak ordusu, Keykavus’u Enez Kalesi’nden kurtarıp oğulları ile birlikte Berke’nin yanına getirtecekti. Berke, iki kentin gelirini Keykavus’a tahsis edecekti. Keykavus, öleceği 1279 yılına dek Kırım’da varlıklı ve sakin bir yaşam sürdürecekti... VIII Michael Palaeologus, kızı Maria’yı değerli hediyelerle birlikte evlenmesi için Hulagu’ya yollayacaktı ama, genç gelin adayı daha yolda iken, 8 Şubat 1265 günü Hulagu, İran’da yaşamını yitirecekti. Maria, Hulagu’nun tahtına oturan Abagha (yönetimi, 1265- 82) ile evlenecekti...

 

c) Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’nin ve Moğol İlhanlı Devleti’nin yıkılışları ve ilk Anadolu beyliklerinin şekillenişleri üzerine çok kısa notlar

 

Moğol baskısı ve sömürüsü altında geçen bu -isyanlar ve savaşlarla dolu- karmaşık ve renkli süreçte yeralan ünlü karakterlerden biri de, Mevlana Celaleddin Rumi’den (1207- 73) başkası değildir. Şimdiki Afganistan’ın kuzeyinde yeralan Belh (Balkh) kentinde Sufi teolog-yazar-öğretmen bir babanın oğlu olarak 30 Eylül 1207 günü doğan Celaleddin Rumi’nin ailesi, gelmekte olan Moğol tehlikesi karşısında, 1218 yılında, Batı’ya doğru göç edecekti. Yolu üzerindeki birtakım durakların ardından aile, 1228 yılında Konya’ya gelecekti. Hatırlanacağı gibi o yıllarda en büyük Selçuklu Sultanı Alâaddin Keykubad (yönetimi, 1220- 1237) baştaydı, ve Rum Selçuklu devleti en parlak dönemini yaşamaktaydı... Mevlana ailesinin Konya’ya yerleşmesinden 15 yıl kadar sonra, 1243 Kösedağ savaşı ile birlikte Rum Selçuklu Devleti Moğollar’ın vasalı (kölesi) haline gelecekti. Süreç içinde bu kölelik koşulları ağırlaşacaktı... Sözkonusu savaş ve baskı yıllarının, yaşanan kanlı sürecin, Mevlana’ın düşüncelerinin etkilememiş olması düşünülemez...

 

İlginçtir, Prof. O. Turan’a göre, Mevlana’nın en yakın dostlarının başında, sadık Moğol işbirlikçisi ve -IV. Kılıçarslan’ın Sultan olduğu yıllarda ve sonrasında- ülkenin en güçlü kişisi konumunda olan Müineddin Süleyman Pervane gelmekteydi. Pervane, Mevlana’ya ve yakınlarına değerli hediyeler yollarken, Mevlana’da mektuplarında O’na, “Uluğ-Pervane, Pervane-i A’zam, Kutluğ uluğ Pervane , Munieddin Pervane beg” olarak hitabetmekteydi... Anlaşılmış olacağı gibi, “her kim olursan ol, yine de gel” diyen Mevlana, anlaşılan dünyayı, daha çok kent soylularının, üst sınıfların gözleri ile, gücü elinde tutanların uzlaşmacı düşünce yapısı ile görmekteydi... Diğer yandan O, anlaşıldığı kadarıyla, “her kim olursan ol, yine de gel” detken, yenilmişliğin, çaresizliğini, bir anlama gerçek durumunun gözüyle yaşama bakmaya çalışmaktaydı. Anlaşılan O, Moğollar karşısındaki yenilmişliği ve yönetici üst sınıfların Moğollar’a teslimiyetlerini düşüncesinde meşrulaştırmaktaydı... Doğrusu bu konuda, Mevlana konusunda pek konuşacak yeterli bilgim olmasa da, sanırım, içinde olduğu kargaşa ve baskı koşulları, O’nu bu şekilde düşünmeye ve davranmaya, birçeşit pasifizme, durumu kabullenen bir “barışçılığa” zorlamıştı...

 

Aynı dönemde, Moğollar’a ve işbirlikçi IV. Kılıçarslan ile Pervane’ye karşı mücadele süreci içinde, ilk Anadolu beylikleri şekillenmeye başlayacaktı... Denizli yöresindeki uç Türkmenleri ilk beyliği şekillendireceklerdi ama, bu uzun ömürlü olmayacaktı. İkinci beylik, Karaman yöresindeki Türkmenler tarafından şekilledirilecekti. İleride en güçlü Anadolu beyliği olacak olan Karamanoğulları Beyliği (1250?- 1487), başlangıçta fazla dayanamayacaktı... Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Moğolları Nablus yakınlarında yeralan Ayn Calut (Jalut) mevkiinde çok ağır bir yenilgiye uğratmış olan Baybars, 1277 yılında ordusu ile Anadolu’ya girecek, ve Elbistan Savaşı’nda, Moğol istilacıları yeniden ağır yenilgiye uğratacaktı. Türkmen aşiretleri ile işbirliği halinde Anadolu’da İslam’ın egemenliğini yeniden kurmaya çalışan Baybars, Kaseri’yi aldıktan sonra, hızla Suriye’ye çekilecekti... Sanırım O’nun asıl sorunu, egemenlik alanının kuzeyini ve kuzeybatısını güvenlik altına almaktı...

 

Baybars’ın çekilmesinin ardından, aynı yıl (1277), İl Kağanlığı’nın (İlhanlı) yeni Kağanı Abagha (yönetimi, 1265- 82), intikam amacıyla ordusu ile Anadolu’ya girecekti. Müineddin Süleyman Pervane’nin gizlice Baybars ile mektuplaştığı ihbarını alan Abagha, Pervane’yi ve yakınlarını Aladağ’da idam ettirtecekti- bazı kaynaklara göre Pervane, Memluklu sultanı ile açıkça diplomatik ilişki başlatmıştı. Sonuçta, ihbarettiği IV. Kılıçarslan’ı Moğolların elinde ölüme yollamış olan Pervane’nin ölümü de, Moğollar’ın elinde gerçekleşecekti... Şüphesiz tüm bunlar olağanüstü toplumsal trajedilerdi. Hatta, yaklaşık İ. Ö. 3000 yıllarından beri, Mezopotamya’da, Mısır’da, İran Platosu’nda, Anadolu’da, Pers dünyasında, Helen dünyasında, Part ve Sasani dünyalarında, Roma ve Selçuklu dünyalarında, Osmanlı dünyasında, ve diğerlerinde, bilinen tarihin kaydettiği onlarca ve onlarca korkunç trajedi yaşanmıştı. Fakat malesef, önce de ifade etmiş olduğum gibi, Anadolu’dan ve çevresinden bir William Shakespeare (1564- 1616) çıkmayacaktı. Çünkü, çok güçlü ataerkil toplumsal yapının ve çok güçlü merkezi otokratik yönetimlerin bir sonucu olarak, düşünce ve söz özgürlüğü, hep alabildiğine ağır baskılar altında olmuştu....

 

Parçalanmış Anadolu Selçuklu sınırları içinde sözkonusu trajik gelişmeler yaşanırken, 15 Mayıs 1277 günü, Karaman ve yöresi Türkmenleri Konya’ya girip, bu zengin kenti yağmalayacaklardı. Yine onlar, Kırım’da son yıllarını yaşamakta olan II. İzzeddin Keykavus’un oğlu Alaeddin Sivayuş’u tahta oturtacaklardı. Karamanoğlu Mehmed Bey ve diğer bazı önemli kişiler, Sivayuş’un önünde yer öpüp bağlılıklarını bildireceklerdi... Prof. O. Turan’a göre, Selçuklu tarihçilerinin “cimri” adını takmış oldukları Alaeddin Sivayuş’un iktidarı, sadece 37 gün sürecekti. Gıyaseddin Sivayuş olarakta anılan Selçuklu şehzadesi Alaeddin Sivayuş’u aşağılamak amacıyla takılmış olan “cimri” lakabı, o dönemin türkçesinde, eşkiya, serseri, dilenci, sefil anlamlarına kullanılmaktaydı...

 

Sonuçta Moğollar Karamanlıları bozguna uğratacaklardı... Konya’da türkçeyi resmi dil ilanetmiş olan Karamanoğlu Mehmed Bey’in ve kardeşlerinin Moğollar tarafından öldürülmelerinin ardından Alaeddin Sivayuş, Batı’ya doğru kaçacak ve uç Türkmenlerini çevresine toplayarak Moğollar’a ve onların kölesi konumundaki Selçuklu yönetimine karşı mücadeleyi sürdürecekti... Birsüre sonra bu başkaldırı, Karamanoğlu Mehmed Bey’in isyanı, 30 Mayıs 1279’da Bolvadin yakınlarındaki savaşta yaşanan yenilgi ile bastırılacaktı. Aynı savaş sırasında, öldürülen Türkmenlerle birlikte Alaeddin Sivayuş’da yaşamını yitirecekti. Moğollar ile yaşanan bu çatışmalarda Türkmenler, çok büyük kayıplara uğrayacaklardı... Kırım’ın güneydoğu kıyısındaki Sudak (Suğdak) limanından yaşamakta olan II. İzzeddin Keykavus, Oğlu Alaeddin Sivayuş’un ölümünün ardından, aynı yıl (1279) yaşamını yitirecekti...

 

Daha önce, Bizans İmparatoru VIII Michael Palaeologus’un, kızı Maria’yı, evlenmesi için Hulagu’ya yolladığını ama, genç gelin adayı yolda iken, 8 Şubat 1265 günü Hulagu’nun İran’da yaşamını yitirdiğini, ve Maria’nın Hulagu’nun tahtına oturan oğlu Abagha (yönetimi, 1265- 82) ile evlendiğini, yazmıştım. Moğollar tarafından “Despina Hatun” olarak adlandırılan Maria, adından da anlaşılacağı gibi, Doğu Ortodoks Hiristiyan inancını koruyarak Abagha’nın eşi olmayı sürdürecekti. Şubat 1234’de doğmuş olan Abagha’nın üvey annesi Kerait prensesi, Nesturi (Süryani) Kilisesi’ne bağlı bir Hiristiyandı (Kerait: Moğolistan’ın batısında yaşayan bir halk grubu, aşiret). Abagha’nın kendisi de sınırlı ölçüde Budist idi. Yani O, farklı dinlere karşı töleranslı biri idi... Hulagu’nun oğlu Abagha, ya da Abaka (Abagha, moğolca, amca anlamına), Kuzey’de İslamiyeti seçmiş kuzeni Berke önderliğindeki Kıpçak Kağanlığı, güneybatısında ise Kahire merkezli Memluklu Sultanlığı ile savaşmak zorunda kalacaktı. Ayrıca O, Moğollar’ın, Büyük Moğol İmparatorluğu’nun kendi iç çatışmaları, iç savaşları ile de uğraşmak zorunda kalacaktı. Kısacası Abagha, sadece iki cephe de değil, bir üçüncü cephede daha savaşmak zorunda idi... Abagha, Vatikan ile, bölgedeki Fransız Haçlıları ile, Kilikya’da kurulu Küçük Ermenistan Krallığı ile, Doğu Karadeniz’de kurulu Trabzon Rum İmparatorluğu ile, ve Bizans ile ittifak halindeydi. Bu nedenle eşi Maria’nın (“Despina Hatun”) Hiristiyan adına sahibolması ve Hiristiyan inancına bağlı olması, Il Kağanlığı’nın (İlhanlı) ikinci kağanı olan Abagha’nın işine gelmiş olabilirdi...

                            

Abagha, 1 Nisan 1282 günü Hamadan’da ölünce, Bizans İmparatoru VIII Michael Palaeologus, Bağdad’a gelecek ve kızı Maria’yı bir başka Moğol kağanı ile evlendirmeye çalışacaktı. Anlaşılan O, kızını kullanarak Il Kağanlığı ile dost geçinmek, o cepheden bir darbe yememek, ve onları kendi hesabına kullanmak istiyordu. Bu satırları yazanın düşüncesine göre, muhtemelen O, Bizans İmparatoru Palaeologus, aynızamanda İl Kağanlığı’nın dostluğuna sığınarak, aynı Kağanlığın diğer müttefiklerinden olan Katolik Latinler’in üzerine gelmesinden, onların baskılarından da kurtulmuş oluyordu... Babası’nın baskısına karşın MariaDespina Hatun”), böyle bir evliliği reddedecek, Konstantinoupolis’e (İstanbul) dönüp yaşamının kalan kısmını rahibe olarak geçirecekti. Acı anıları, istemi dışında satılmış olması, O’nu böyle bir yola itmiş olabilirdi...

 

Ölen Abagha’nın tahtının öncelikli varisi, oğlu Arghun idi ama, Abagha’nın kardeşi (Arghun’un amcası) Tekuder (yönetimi, 1282- 84) alel acele tahta oturtulacaktı. Tekuder, Nesturi Kilisesi’ne bağlı bir Hiristiyan olarak Nicholas Tekuder adıyla doğmuştu (Nesturi Kilisesi’nin kökleri, 431 yılında toplanan Efes Konsülü’ne/ Meclisi’ne uzanır. Bu Doğu Hiristiyan Kilisesi, Kuzey Irak’ta, Güneydoğu Anadolu’da, Suriye’de, ve genellikle Asuri halkı arasında örgütlüdür.). Fakat O, Tekuder, kısa süre sonra İslam dinini seçecek ve Ahmed Teküder adını alacaktı... Bu satırları yazana göre, Teküder’in Hiristiyanlık’tan İslamiyet’e geçişinde, yönetmekte olduğu halkın, bölge halkının ezici çoğunluğunun Müslüman olmasının etkisi, yani politik nedenler etkili olmuş olabilir... Tahtın öncelikli varisi olan ve Teküder’den sonra tahta oturacağı düşünülen Arghun ise, Budist inanca bağlıydı... Bu gelişme, Teküder’in Müslüman olması, Moğollar arasında yeni iç çatışmalara, ve Ahmed Teküder’in yeni ittifaklar arayışına neden olacaktı... Teküder’in Müslümanlığı iç çatışmalara neden olacaktı; çünkü Moğollar, dinlere karşı toleranslı olmakla birlikte, henüz İslam inancına karşı tepkili idiler. Onlar, uzun süredir çatışma halinde oldukları bu dinden hoşlanmıyorlardı...

 

Tahta oturan Teküder’in ilk işlerinden biri, Il Kağanlığı’nı bir Sultanlığa dönüştürmek, Mısırdaki Müslümanlara özgü -daha güçlü, varlıklı, ve büyük bir iktidarı ifade eden- Sultan ünvanını almak olacaktı. Ahmed Teküder, Memluklu sultanı Kalavun’a (al-Mansur Sayf Ad- Din [Seyfeddin] Qala`un [Kalavun] al Alfi veya kısaca Qalawun [Kalavun]; yönetimi, 1279- 90) bir mektup yollayıp ittifak arayacaktı. Ahmed Teküder, iki ülke arasındaki ticaret yollarını açacak, ve Kalavun’a değerli hediyeler yollayacaktı... Prof. O. Turan’a göre Kalavun, Ahmed Teküder’in mektubuna aynı nezaketle yanıt verecek ama, bir barış anlaşması imzalamaya yanaşmayacaktı... Ayrıca O, Ahmed Teküder, Anadolu’da Karamanoğulları üzerinde sürüp gitmekte olan Moğol baskısını durduracaktı... Ahmed Teküder, hem Müslüman olması nedeniyle Moğollar’ın önemli kısmının tepkisini üzerine çekiyor, hem de Memluklular ile bir barış anlaşması imzalıyamıyordu. Böylece O, sözün gerçek anlamı ile, “iki derede, bir arada kalmış” oluyordu...

 

Aslında, Il Kağanlığı’nın (veya yeni adıyla Il Sultanlığı’nın) sınırları içinde yaşamakta olan halkın çoğunluğu, İslam inancına bağlı idi. Muhtemelen bu durum, ve ayrıca Müslüman bilgin ve bürokratların etkileri, Teküder’in İslam inancını seçmesinde etkili olmuştu ama, yönetici sınıfı ve askeri güçü oluşturan, egemen “millet” konumunda olan Moğollar, İslamiyete karşı tepkili idiler. Sonuçta, Ahmed Teküder ile birlikte Il Kağanlığı tarihinde ilk kez bir iktidar kavgası, içsavaş yaşanacaktı...

 

Tahtın öncelikli varisi olan -Abagha’nın oğlu- Arghun, “Ahmed Teküder’in ve yakınlarının, babası Abagha’yı zehirlemiş oldukları”, söylentisini yayacaktı. Ayrıca O, Teküder’in İslam dinine geçmiş olmasını protesto edecekti. Sonuçta Arghun, 1284 yılında patlayan Moğol isyanının başına geçip, amcası Ahmed Teküder’i yenilgiye uğratacak, ve 10 Ağustos 1284 günü O’nu idam ettirtip tahta kendisi oturacaktı... Arghun, öleceği 10 Mart 1291 gününe dek tahtını koruyacaktı. Fakat bu ilk taht kavgasının ardından, Il Kağanlığı içinde prensler arasında taht kavgaları dönemi başlayacaktı... Bu arada, Moğollar’ın vasalı (kölesi) konumuna sürüklenmiş Rum Selçuklu Devleti’nde de taht kavgaları sürüp gitmekteydi...

 

Budist inanca güçlü biçimde bağlı olan Arghun, tahta oturur oturmaz, kendinden önceki İslam yanlısı politikayı sonlandırıp, tamamen İslamiyet karşıtı bir politika izlemeye başlayacaktı. O, İslam karşıtı bir Yahudi olan Sa’d ad-Dawlah’ı (Sa’dud Devle) önce maliye bakanı, sonra da en önemli veziri yapacaktı. Bu dönemde Anadolu’daki baskılar ve idamlar artacaktı... Arghun, Papa IV. Nicholas ile, İngiltere Kralı I. Edward ile, Fransa Kralı IV. Philip ile mektuplaşacaktı. Kızıl Deniz’deki Memluklu ticaretini, Memluklu yararlarını baltalamak ve Memluklu devletini yıkabilmek amacıyla O, Arghun, 1290 yılında bir donanma inşasına başlayacaktı. Aslında, bu son ifade edilen projenin gerisinde, Arghun’un Yahudi dininden veziri Sa’dud Devle bulunmaktaydı... Ayrıca O, Arghun, Kilikya’da kurulu Küçük Ermenistan Krallığı ile, Suriye Jacobite Kilisesi (Suriye Ortodoks Kilisesi) ile, Ethopia (Habeşistan) ile, ve Gürcistan ile ilişkilerini derinleştirecekti...

 

Arghun’u etkisi altına alan Sa’dud Devle, imparatorluğun en güçlü kişisi haline gelecek, ve kadrolaşacaktı. Sonuçta, bir Yahudi-Moğol iktidarı şekillenecekti... Devlet işlerinden Müslümanlar uzaklaştırılırlarken, Yahudiler ve Hiristiyanlar onların yerlerini alacaklardı... Sa’dud Devle, Haçlılarla da işbirliği içinde olacaktı. Yine O, önemli Müslüman önderleri yoketmeyi, ve -yukarıda ifade etmiş olduğum donanma projesi ile - Memluklu Devleti’ni yıkmayı planlamaktaydı...

 

Prof. O. Turan’a göre, Sa’dud Devle’nin bu sınırsız iktidarı karşısında Yahudiler, “Bu adam sayesinde Tanrı Yahudileri kurtardı, ve şereflerini yükseltti.”, demeye başlayacaklardı. Gücü arttıkça iktidarını Moğol yöneticilere de göstermeye başlayan Sa’dud Devle, sonuçta, islam dünyası içinde ilk kez çok güçlü bir Yahudi düşmanlığı’nın gelişmesine vesile olacaktı. Hastalanan Arghun Kağan’ın 1291’de ölümünden az önce, Arablar ve İranlılar, Bağdad’da, kalabalık gruplar halinde Yahudilerin dükkanlarına, evlerine saldırmaya, buraları yağmalamaya, Yahudileri öldürmeye başlayacaklardı. Benzer eylemler başka yerlerde de yayılacaktı. Arghun’un hastalığından yararlanan Moğol ileri gelenleri, sonunda Sa’dud Devle’yi iktidardan indirecek, ve O’nun yaşamına sonvereceklerdi. Sa’dud Devle’nin öldürülmesinden birsüre sonra da Arghun Kağan yaşama veda edecek, ve tahta erkek kardeşi Gaykhatu (yönetimi, 1291- 95) oturacaktı...

 

Tahta oturmadan önce Gaykhatu, Anadolu Selçuklu topraklarının valisi idi. O’nun Tibetli Budist adı, “Rinchindorj” idi. Moğol dilinde bu kişinin adı, Gaykhatu, “şaşkınlık, sürpriz nedeni olan” anlamına gelmekteydi. Şarapla, kadınlarla, ve hatta -eğer doğruysa- erkeklerle ilişkiye geçerek tamamen moral dışı bir yaşam süren Gaykhatu, bilimsel ifadesi ile “sodomi” (“sodomy”) sayılan ilişkiler içinde olan Gaykhatu, hazineyi kontrolu altında tutabilmek amacıyla piyasaya kağıt para, banknot sürecekti. O’nun bu denemesi tepkiyle karşılanacak, banknotlar kabul görmeyecekti. Sonuçta Gaykhatu geri adım atmak zorunda kalacak, banknotları piyasadan çekecekti. Bundan birsüre sonra da O, 1295 baharında öldürülecekti... (“Sodomi” veya ingilizce söylenişi ile “sodomy”, homoseksüel ilişkileri de içine alan sınırsız hertürlü anormal cinsel ilişkiyi, anüsten ilişkiler dahil hayvanlarla olan sapıkça ilişkileri dahi belirtmek için kullanılan ve suç sayılan ilişki biçimlerine verilen addır. Bu ad, Eski Ahit’in veya Tevrat’ın ilk kitabı olan Yaradılış, veya Tekvin, veya Genesis kitabının 18. ve 19. bablarında, bölümlerinde geçen Lût “peygamber” ve Sodom kenti öyküsü ile bağlantılıdır. Sözkonusu sözcük, yokolan Sodom kentinin adından üretilmiştir...- Y. K.)

 

Gaykhatu’nun ardından tahta, Gaykhatu’nun kuzeni Baydu (Baidu, 1295) oturacaktı ama, O’nun iktidarı da uzun sürmeyecekti. Hiristiyanlığa sempati duymasına karşın O, kendisini Müslüman gibi tanıtacaktı... Artık Il Kağanlığı sınırları içinde kopmlocu gruplar türemişti ve Moğolların diğer kültürlere asimilasyonları hız kazanmıştı.... Il Kağanlığı’nda yaşanmakta olan içsavaş koşullarında, tahta oturduktan beş ay sonra, 5 Ekim 1295 günü O, Baydu, -yerini alacak olan- Mahmud Ghazan’ın taraftarlarınca öldürülecekti...

 

Moğol İmparatorluğu’nun Il Kağanlığı kolunun yedinci kağanı olan Mahmud Ghazan (1271- 1304; yönetimi, 1295- 1304), ülkenin dördüncü kağanı Arghun’un oğlu idi. Baydu’nun üzerine saldırıp iktidarı elegeçirmeden önce O, Mahmud Ghazan, İslamiyet’e geçtiğini açıklamıştı. Mahmud Ghazan, aynı yolu seçmiş askerlerinin, İslam inancına bağlı ordusunun başında Baydu’yu yıkarak tahta oturmuştu. Anlaşıldığı kadarıyla O’nun bu din seçimi, İslam dinine geçişi, asıl olarak politik kaygıların, hesapların bir sonucuydu. Çünkü, Il Kağanlığı nüfusunun çoğunluğu Müslüman ahaliden oluşmaktaydı... Tarihte daha başka benzer din değişiklikleri de olmuştur. Örneğin, I. Konstantin (Büyük Constantine, 280- 337), Roma’da yaşanmakta olan içsavaş koşullarında, iktidar kavgasında, Hiristiyan halkın desteğini alabilmek için, ülke sınırları içinde alabildiğine yaygınlaşmış olan Hiristiyan inancını seçecek, ve 312 yılında bu inanca özgürlük tanıyacaktı...

 

İktidarının ilk yıllarında birtakım isyanlarla uğraşacak olan Mahmud Ghazan’ın iktidarı ile birlikte İslamiyet, devletin, İlhanlı’nın resmi dini haline getirilecekti... Sonuçta, “Müslüman devlet” statüsüne gelmiş Il Kağanlığı’nın başındaki Ghazan, bir başka İslam devletine, Memluklular’a karşı savaş açacaktı. O, 1299- 1300 yıllarında Suriye’yi işgaledecek, Memluklu ordusunu yenilgiye uğratıp Humus (Homs, Himş) kentine, ve ardından Şam (Damaskus) kentine girecekti...

 

İslamiyet’i kabuletmiş olmasına karşın Hiristiyan Batı ile ittifak kuran Mahmud Ghazan, 12 Nisan 1302 günü Papa VIII. Boniface bir mektup yollayıp, Suriye’yi işgal planını Papa’ya ayrıntılarıyla anlatmıştı. O, Papa’dan, Memluklu Sultanlığı’na karşı başlatılacak büyük kampanya için Hiristiyan ordularını hazırlamasını, Hiristiyan devletleri ve sözkonusu devletlerin önderlerini bu büyük sefere davet etmesini istemekteydi. Anaşılmış olacağı gibi, “İslamiyet”i seçmiş Il Kağanı Ghazan, yeni bir Haçlı seferi için davetiye çıkartmaktaydı. Ve bu durum, O’nun, çoğunluğu Müslüman olan halkı aldatmak amacıyla “İslamiyet”i şeklen seçmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktaydı... Bu satırları yazana göre, doğrusu, içinde olduğumuz 2000’li yıllarda da, Mahmud Ghazan gibi “Müslüman” olan birçok yönetici, halkı Müslüman ülke yöneticisi bulunmaktadır. Yine anlaşılan Mahmud Ghazan, Kızıl Deniz ve Akdeniz ticaretinin getirisine elkoyabilmek amacıyla Memluklu Sultanlığı’nı yıkabilmek ve bu kirli işi için de Haçlıları kullanmak hevesindeydi...

 

O, Ghazan, Avrupa’nın yardımını almadan, 1303 baharında, Memluklu Sultanlığı’na karşı kampanyasını başlatacaktı. Fakat Memluklular, Damaskus’un (Şam) güneyinde Moğollar’ı, durdurmayı başaracaklardı. Ve aynı yılın sonbaharında hastalanan Ghazan, başlatmış olduğu seferi sonlandıramadan, başarısız biçimde, 11 Mayıs 1304 günü yaşama veda edecekti...

 

Ghazan, görünüşte, İslam’ın Sünni anakolunu seçmişti. Buna karşın, Şia doktrinini geliştiren İranlılar ile O’nun ilişkileri mükemmel olacaktı. Ghazan’ın yönetimi yıllarında İranlılar, kültürel bir yeniden doğuş yaşıyacaklardı. Şia bu dönemde özgürce ve hızla biçimde gelişme olanağı bulacaktı. Yine aynı dönemde, Moğollar ile bağlantılı bu sürece bir reaksiyon olarak, Ibn Taymiyya’nın (1263- 1328) doktrini doğum yapacaktı. Suriye Damaskus (Şam) doğumlu ve bu kentte yaşayan Ibn Taymiyya, Sünni İslam’ın reaksiyoner Hambeli ana kolunun kurucusu Ahmad ibn Hanbal’ın doktrinini, çok daha tutucu bir anlayışla yeniden üretecekti. Ve Ibn Taymiyya tarafından üretilen doktrin, günümüzde İslam’ın en fanatik, en püritan akımı olan ve Muhammed ibn- Abdulvahab (1703/ 4- 1787) tarafında 1700’lü yılların ikinci yarısında şimdiki Suudi Arabistan’da üretilen geriye dönük Vahabism’e (asıl adıyla, Muvahhidun = tekçi), bu püritan tekçi öğretiye kaynaklık edecekti...

 

Mahmud Ghazan’ın İslam inancını seçmiş olması, sonuçta, asıl olarak İranlılar (Persler, Sasaniler) ile Moğolları kaynaştıracak, tek bir millet haline getirecekti... Bu gelişme anlaşılabilir bir durumdu... Çünkü, 651 yılında Müslüman Arablar karşısında kesin yenilgiye uğramış olan İranlılar, eski Pers-Sasani kimliklerini koruyabilmek amacıyla, Arablara karşı sürekli bir ideolojik ve fiili mücadele içinde olmuşlardı. Sürmekte olan bu mücadelelerinde onların, İranlıların Moğollardan yararlanmaları, Moğollar’ın ise Arablar’a karşı İranlılar ile yakınlaşmaları, anlaşılabilir bir olaydı...

 

Kendisini Pers İmparatorluğu’nun devamı olarak gören ve düalist Zoroastrian inancına bağlı olan Sasani İmparatorluğu (224- 651), işgalci Arablar’a göre çok daha yüksek ve çok daha eski bir medeniyetin temsilcisi konumundaydı. İranlılar’ın eğitim düzeyleri, ülkelerine gelen Arablar’dan çok daha yüksekti. Onlar, Arab egemenliği altında, Abbasi Halifeliği içinde, bürokrasinin en üst kesimlerini ellerine geçirirlerken, Zoroastrian inancını da İslami ideolojinin içine adım adım yerleştirecekler, sonuçta Şia inancının “12 İmam Şiası” kolunu şekillendireceklerdi... Moğollar İran’ı işgal ettiği zaman, oluşumu 500 yıl sürecek olan 12 İmam Şiası, çoktan şekillenmeye başlamıştı... Tüm bu nedenlerle Moğollar’ın Arablara karşı İranlılar’ın desteğini aramaları, İranlılar’ın da Moğolları destekleyerek iktidara ortak olmaları, hatta geri planda gözükürken gerçekte ülkeyi yönetiyor olmaları, kendi 12 İmam Şiası doktrinlerini Moğol koruması altında geliştirmeleri, sonderece anlaşılabilir bir olaydı...

 

İslamiyeti sonradan, ticari yararlarını koruyabilmek için kabuletmiş Umayya (Emevi)  ailesi ile Peygamber Muhammed’in ait olduğu Haşimi ailesi arasındaki iktidar kavgası sırasında İranlılar, Ali’nin izleyicilerinin, Haşimi ailesinin safında yeralmışlardı. Çünkü ozaman iktidarda, Emevi İmparatorluğu’nun (661-750) kurucusu Umayya ailesi vardı; Arablar’ın iktidarını onlar, Umayya ailesi temsil etmekteydi... Şam (Damaskus) merkezli Emevi İmparatorluğu’nun sonunu getiren, ve Bağdad merkezli Abbasi İmparatorluğu’nu başlatan büyük halk ayaklanmasının (750) önderi, İranlı bir köle olan Abu Müslim’den başkası değildi.

 

Abbasi İmparatorluğu veya Abbasi Halifeliği içinde İranlılar, Barmakid sülalesi ile saray içindeki eğitimi ellerine almış oldukları gibi, bürokrasinin, bilim ve edebiyat yaşamının en üst kademeleri de onların ellerindeydi. “Binbirgece Masalları”nın ünlü karakterlerinden olan beşinci Abbasi Halifesi Harun ar-Rashid’in (Halifeliği, 786- 809) resmi Arab eşinden doğma al- Amin (Muhammad, altıncı Abbasi Halifesi, 809- 813) ile İranlı bir cariyeden doğma yedinci Abbasi Halifesi (813- 833) al-Ma’mun ibn Harun arasında 809 yılında başlayan taht kavgası, basbayağı bir İranlı-Arab çatışması idi. Bağdad’a Eylül 813’de girmeyi başaran al-Ma’mun yanlısı ordunun komutanı Tahir, bir İranlı idi...

 

Al-Ma’mun, daha rasyonel Harici (Mu’tazilah) inancını devletin resmi doktrini olarak kabuleder ve “Kuran’ın bir devlet dogması olduğunu”, yani “sadece politik bir metin olduğunu” ilanederken, reaksiyoner bir Arab olan Ahmad ibn Hanbal, Muhammed dönemi Arab dünyasına dönüş özlemini dillendiren reaksiyoner Hambeli Okulu’nu, Sünni İslam’ın en son ve en tutucu ana akımını şekillendirmekteydi...  Sonuçta, yayılıp sınırları genişleyen İslam içinde, İran’ın Arablar tarafından fethedilmesi ile iki toplum arasındaki savaş bitmiş olmuyordu. Kısacası, iki toplum arasında, Arablar ile İranlılar arasında varolan mücadele, zaman zaman kanlı olaylarla su yüzüne çıkarak varlığını koruyacaktı. İki toplum arasındaki mücadele, başta ideoloji alanında olmak üzere her alanda baştan beri sürüp gitmekteydi. Bu nedenle, -İslam şemsiyesi altında- Moğollar ile İranlılar’ın Arablar’a karşı birleşmeleri, iktidarı paylaşmaları, anlaşılabilir bir olaydı... 

 

Il Kağanlığı’nın sekizinci yöneticisi olarak tahta oturan Olcayto (Öljaitü, Oljeitu, 1280- 1316; yönetimi, 1304- 16), Müslüman olarak, Muhammad Khudabanda (Muhammed Hudaverdi, olmalı) adını kullanacaktı... Muhammed, O’nun kendi seçtiği bir addı ama, yakınları O’na Khudabanda (Hudaverdi) takma adını uygun görmüşlerdi... Doğduğunda, annesi nedeniyle babtist edilerek Hiristiyan yapılan ve Nicholas adını alan Muhammad Khudabanda, gençliğinde Budist inanca bağlanmıştı. O’nun Khudabanda adı, anlaşılmış olacağı gibi, Budist inancından, Budist döneminden kalma idi... Ardından O, Sünni İslam’a geçerek Muhammed adını alacaktı. Sonunda, 1309- 10 yıllarında O, Şii inancını seçecek ve Şia’yı ülkenin resmi dini haline getirilecekti... Değişik kaynaklarda, Biritannica’da O’nun ünlü Şii teolog Al-Hilli’den etkilenmiş olduğu yazılsa da, belki bu etkilenme de bir gerçeklik payı olsa da, bu satırları yazanın düşüncesine göre, bukadar çok din değiştirmiş olan sözkonusu hükümdar, muhtemelen, Şia inancına bağlı İranlıların desteğini almayı iktidarı için daha yararlı bulmuştu...

 

Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi Olcayto, doğduğunda -Hiristiyan olarak- babtist edilmiş ve Arghun’un üçüncü eşi olan annesi Uruk Hatun’dan Nicholas adını almıştı. Bir Hiristiyan olan Uruk Hatun, Papa IV. Nicholas’ın adından esinlenerek oğluna Nicholas adını vermişti... Gençliğinde O, Olcayto, Budism’e geçmiş, ve ardından da kardeşi Ghazan ile birlikte Sünni İslam’ı kabuletmişti... Olcayto, Hulagu’nun torunu, Arghun’un oğlu, ve ölen Mahmud Ghazan’ın kardeşi idi... Kendi halkı (Moğollar) O’nu Oljeitu olarak adlandırmakta idiler, ve bu ad moğolca da, “uğurlu” anlamına gelmekteydi...

 

Anlaşılmış olduğu gibi, baştan beri dinler arasında yolculuk yapan Olcayto (Oljeitu), 1307- 08 yıllarında Sünni İslam’ın Hanefi ve Şafi okulları arasında seçim yapmakta zorlanacak, ve sonra tekrar Budism’e dönecekti ama, birsüre sonra O, ülkesinde Budism’in politik olarak imkansız olduğunu anlayacaktı... Tanınmış Şia teologları olan hocalarının etkileri ile O, Olcayto (Oljeitu), sonunda, 1310 yılında Şia inancına bağlanacak, ve Şia’yı İran’ın resmi dini olarak ilanedecekti. Böylece Şia, tarihte ilk kez İran’ın resmi dini olacaktı... Olcayto (Oljeitu), sanatların öndegelen savunucusu olacaktı. Il Kağanlığı mimarisinin en mükemmel örnekleri O’nun döneminde üretileceklerdi...

 

Il Kağanlığı’nın başkenti Tebriz idi. Tebriz’de altın ve ipek üretimi tam bir ustalık olmuştu. Olcayto (Oljeitu) döneminde Avrupa ile ticari ilişkiler yoğunlaşmıştı. Cenevizliler 1304 yılında Tebriz’de bir temsilcilik açmışlardı. Olcayto, 1306 yılında, Venedikliler’e tüm ticari hakları tanıyacaktı... Yine Olcayto, Hiristiyan Batı ile kendisinden önce kurulmuş olan tüm ilişkileri, ittifakları koruyacak, Memluklular ile çatışmaya devamedecekti. Kısacası O, Mahmud Ghazan’ın dışpolitikasını sürdürecekti...

 

Batı Anadolu’da uç beyliği olarak başlayan, ileride Osmanlı İmparatorluğu’nu şekillendirecek olan, ve bir Oğuz türkçesi konuşan aşiret, 1300 yılının başlangıcında devlet örgütlenmesi olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Genç Osmanlı Devleti ile çatışma halinde olan Bizans İmparatoru II. Andronicus Palaeologus (yönetimi, 1282- 1328), kızını eş olarak Olcayto’ya vermişti. Bizans İmparatoru, 1305 yılında, Olcayto’dan Osmanlı’ya karşı asker yardımı isteyecekti. Olcayto, kayınpederi II. Andronicus Palaeologus’a 30 bin kişilik bir ordu yollayacaktı... Olcayto, 1312- 13 yıllarında Memluklu Sultanlığı’na karşı başarısız bir sefer örgütleyecekti. Sözkonusu sefer, Moğollar’ın Memluklu’ya yönelik son saldırıları olacaktı. İleride, 1322 yılında, Olcayto’nun oğlu Abu Sa’id (1305- 35; yönetimi,1317- 35) Memluklular ile Halep Anlaşması’nı imzalayacaktı...

 

Olcayto’nun 1316 yılında ölümünün ardından, Il Kağanlığı’nda yeni bir içsavaş patlak verecekti. Olcayto’nun oğlu Abu Sa’id, tekrar Sünni İslam’a geçerek çatışmayı dururacak, duruma hakim olacak, ve 1317 yılında tahta oturacaktı. Buna karşın, iç mücadeleler, ayaklanmalar sürüp gidecekti... Abu Sa’id genç yaşata, 1 Aralık 1335’de öldüğü zaman, geriye bir mirascı bırakmamıştı. Sonuçta Koskoca İl Kağanlığı, birden, darmadağın olacaktı...

 

Yıkılan İl Kağanlığı’nın ardından, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde yaşanmış olduğu gibi, Atabeylikler benzeri yeni lokal hanedanlar türeyecekti. Ordu kumandanları, valiler, önemli büyük aileler, kendi bölgelerinin hükümdarları haline geleceklerdi... Timurlenk hakkında bilgi verirken, bu lokal hanedanlar hakkında da kısa bilgiler vermiştim... Abu Said’in 1335’de ölümünden sonra ortaya çıkan iktidar boşluğu içinde, Güney İran’da, İran asıllı Mozaffarid (Muzaffarids) Hanedanı (1314- 93); Azerbeycan’a da egemen olan ve Bağdad’ı başkent yapan Moğol asıllı Celayir Hanedanı (Jalayirid Hanedanı, 1336- 1432); ve ayrıca Mihribanids, Kardits, Sarbadars, Jauni Kurban, Bavandids, Hazarasfid vs. gibi daha birçok küçük küçük hanedanlıklar doğacaktı...

 

Kara Koyunlu Türk Aşiretleri Konfederasyonu (1375- 1468), Irak ve Azerbeycan’da egemen olacaktı. Türk Kara Koyunlu Hanedanı, 1432’de, Moğol asıllı Celayir (Jalayirid) Hanedanı’nın sonunu getirecekti... Moğollar’ın bıraktıkları boşluğu 1380’li yıllarda bütünüyle Timurlenk dolduracaktı. Diğer yandan Timurlenk, daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, karadenizin kuzeyindeki Kıpçak Kağanlığı’nın yıkılmasına da neden olacaktı... Anadolu’nun doğusunda, Irak’ta ve Azerbeycan’da Timurlenk’ten geriye kalan boşluğu, Ak Koyunlu Türk Aşiretleri Konfederasyonu dolduracaktı. Timurlenk’in kalıntısı Ak Koyunlu Türk Aşiretleri Konfederasyonu (1378- 1508), Diyarbakır yöresinde egemen olacak, ve daha sonra bunlar, Kara Koyunlu’nun egemenlik alanına doğru genişleyecekti... Ak Koyunlu’nun yerini de, Şia inancına bağlı Türk Safavi Hanedanı (1502- 1736) dolduracaktı...

 

Prof. O. Turan’a göre, Moğol işgali ve Selçuklu ordusunun dağıtılması sonucu, Miri toprak sistemi, devlete ait olup ta belirli sayıda asker beslemesi karşılığında birtakım kişilere verilen ve miras yolu ile devredilemeyen toprakların sistemi, çökmüştü. Bunun yerine Moğollar’ın yönetiminde bir “Talay” idaresi kurulmuştu. “Talay” sözcüğü, moğolca da, “umuma mahsus” anlamına gelmekteydi. Yani, bu katagorideki, “Talay” katagorisindeki topraklar da devlete ait idi. Fakat, sözkonusu toprağı bir kira karşılığı işlemesi için birilerine verenler (mukataa), veya topraktan elde edilen gelirlerin vergisini devlet adına toplama işi ile görevli olanlar (iltizam) sistemi mevcuttu, ve sözkonusu işi yapanlar konumlarını rahatca istismar edebiliyorlar, üreticileri istedikleri gibi sömürebiliyorlardı. Onlar, gelirlerin birkısmını rahatca ceplerine indiriyorlardı... Aynı idari sistem ile (“Talay” sistemi ile) bağlı olarak atanan maliyeci, hakim, yargıcı, katip, vs., bunların hepsi, sonuçta ceplerini doldurmaya bakıyorlardı. Kısacası, Moğol yönetimi altında toplumsal çürüme yayılıyordu... Moğol sarayının, ve özel olarak saray kadınlarının harcamaları sürekli artmaktaydı. Ve Anadolu halkı yoksullaşmaktaydı. Bu durum karşısında halkın tepkileri, başkaldırıları çoğaltmaktaydı...

 

Mevcut yozlaşma süreci içinde Anadolu’ya yollanan Moğol valiler, kendilerini yollayan İl Kağanlığı’na, devletin mekezine başkaldırıyorlardı. Anadolu’da görevli Moğol valiler ile Il Kağanlığı’nın merkezi arasında da çatışmalar oluyordu. Halkın tepkilerine bir de kendi yararları yönünde valilerin ve ordu kumandanlarının isyanları eklenince, kargaşa, daha da karmaşık bir hal alarak artıyordu...

 

Daha önce, Öldürülen IV. Kılıçarslan’ın henüz bir bebek olan oğlu III. Gıyaseddin Keyhusrev’in, vezir Müineddin Süleyman Pervane tarafından tahta oturtulmuş olduğunu ve tüm devlet işleyişin Pervane’nin kontrolu altına girmiş olduğunu, yazmıştım. Tahta oturtulduğunda bir bebek olması nedeniyle kendi döneminde yaşanan kötülüklerden sorumlu tutulamıyacak olan III. Gıyaseddin Keyhusrev, -Müslüman olmuş- Il Kağanlığı Sultanı Ahmed Teküder ve Budist inanca bağlı önceki Il Kağanı Abagha’nın oğlu Arghun arasında yaşanan taht kavgasında “yanlış taraf”ta olduğu için, 1284 yılında, -babası Rükneddin IV. Kılıçarslan gibi- Moğollar tarafından idam edilecekti. Hanedan’ın anıt-mezarına gömülen son selçuklu sultanı O, III. Gıyaseddin Keyhusrev olacaktı...

 

Daha önce yazmış olduğum gibi, Moğollar’a karşı olduğu için tahtını yitiren, Bizans’a sığınan, Moğollar’ın baskısı sonucu Bizans İmparatoru tarafından 1262 yılında Enez Kalesi’ne hapsedilen, ve buradan Kıpçak Kağanı Berke’nin ordusu tarafından kurtarıldıktan sonra öleceği 1279 yılına dek Kırım’da varlıklı ve sakin bir yaşam süren II. İzzeddin Keykavus’un en yaşlı oğlu Giyaseddin II. Mesud (Ghiyas ad-Din Mas’ud II, yönetimi, 1285- 98 ve 1303- 08), III. Gıyaseddin Keyhusrev’in idam edildiği günlerde -iktidar hırsı ile- Kırım’dan Anadolu’ya dönecekti. Babası Moğollar’ın elinden kaçmış olan Giyaseddin II. Mesud, Moğollar tarafından Selçuklu tahtına oturtulacaktı. O, tahtta oturuyor olmasına karşın, gerçek iktidar sahibi olamayacak, tam bir Moğol kölesi, kuklası olarak konumunu sürdürecekti...

 

Giyaseddin II. Mesud’un başkenti Konya değil, Kayseri olacaktı... Zaten 1300 yılına girilirken, Anadolu’da birsürü göreceli küçük beylikler türemişti. Rum Selçuklu Sultanlığı’nın sınırları, şimdiki “İç Anadolu Bölgesi”nden dahi küçük bir alanı kapsamaktaydı. Örneğin Ankara, bu sınırların dışında kalmaktaydı. Il Kağanlığı’nın yeni Kağanı Arghun, zaten küçülmüş olan Rum Selçuklu Sultanlığı’nı ikiye ayırıp, Batı tarafını, Konya’yı, idam ettirmiş olduğu Sultan’ın, III. Gıyaseddin Keyhusrev’in iki küçük oğlunun yönetimine bırakmıştı. Anlamış olacağınız gibi Arghun’un bu uygulaması, Sultanlığın Batı tarafını ve Konya’yı idam ettirmiş olduğu kişinin oğullarına, diğer tarafı da tahta oturttuğu kişiye, yeni kuklası Giyaseddin II. Mesud’a bırakmış olması, şeytani ölçüce kurnazca, ve sonderece hainane bir uygulamaydı... Arghun, ölüme yolladığı kişinin oğulları ve yakınları ile yeni kölesini karşı karşıya getirerek taraflar üzerindeki denetimini güçlendiriyor, kendisini hedef olmaktan çıkartıyordu...

 

Konya tarafları, aslında, daha çok Karamanoğulları Beyliği’nin etkisi altındaydı... Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Il Kağanlığı’nın elindeydi. İyice küçülmüş “Küçük Ermenistan” dışında Anadolu’nun ve Suriye’nin Akdeniz kıyıları, Mısır ve birtakım Filistin limanları dışında kalan tüm Doğu Akdeniz kıyıları, Il Kağanlığı’nın sınırları içinde idi... Çandaroğulları, İsfendiyar Oğulları, Germiyan Oğulları, Aydın Oğulları, Saruhan Oğulları, Menteşe Oğulları, Eşref, Sahib Ata, Karamanoğulları gibi beyliklerin arasında, Anadolu’nun kuzeybatı ucunda, yakın gelecekte büyük bir imparatorluk olacak olan Osman Oğulları’da vardı...

 

Giyaseddin II. Mesud, 1286 yılında, Küçük bir askeri güçle Konya üzerine yürüyüp, iki küçük kardeşi, Arghun tarafından Konya tahtına oturtulmuş olan III. Gıyaseddin Keyhusrev’in iki küçük oğlunu öldürecek ve kente elkoyacaktı. Yine O, II. Mesud, beraberinde Moğol birlikleri ile, 1286 yılında Germiyan Oğulları’na karşı, ve diğer Türkmen beyliklerine karşı üst üste seferler düzenleyecekti. Bu askeri seferlerin asıl hedefleri, göreceli daha iyi organize olmuş olan Germiyanoğulları ile Karamanoğulları idi... O’nun Il Kağanlığı adına düzeni bu sağlama amaçlı seferleri, yeni Il Kağanı Arghun’un bilgisi ve istemi dışında değildi. Anlaşılan, Anadolu’da yaşanan bu ölçüde bölünmüşlük, hem kargaşayı beslemekte, ve hem de yaşanan kargaşa ile birlikte Il Kağanlığı’nın Anadolu’dan sağlamakta olduğu gelirleri düşürmekteydi... 

 

Daha önce, Il Kağanlığı’nın da aynı yıllarda iktidar kavgaları sürecine girdiğini, Baydu Kağan’ın 5 Ekim 1295 günü Mahmud Ghazan tarafından öldürüldüğünü, ve iç mücadelelerin Mahmud Ghazan döneminde de (1295- 1304) sürdüğünü yazmıştım... Sözkonusu iç çatışmaların yaşandığı süreçte, bazı Moğol kumandanlarının ve Türkmen beylerinin İl Kağanlığı’na karşı sürdürdükleri başkaldırıların, ve entrikaların otasında çaresiz kalmış Giyaseddin II. Mesud, 1297 yılında, Il Kağanlığı’nın merkezi Tebriz’e davet edilecekti. Tüm iktidarsızlığına karşın ondan hesap sorulmaktaydı...

 

Sonuçta II. Mesud, duruma egemen olamadığı için, ve yaşananlar nedeniyle özür dileyecekti ama, yine de tahtı elinden alınacak, ve ölüme mahkum edilecekti. Fakat cezası hemen infaz edilmeyecekti... Giyaseddin II. Mesud’un eşi Moğol hanedanından olduğu için, O, Tebriz’de hapse atılarak postu kurtarabilecekti... Giyaseddin II. Mesud, yazmış olduğum gibi, kariyer hırsı ile -Moğollar’dan kaçmış olan- babasını Kırımda bırakıp Anadolu’ya dönmüş, ve Il Kağanlığı’nın kuklalığını kabullenerek ikiye bölünmüş Selçuklu’nun doğu parçasının sözde sultanı olmuştu... Bu sonu nedeniyle O’na, II. Mesud’a acımak gerekirmi bilemiyorum ama, tarihin helezonu içinde sürüklenmiş olduğu sınıflı toplum bataklığında “Pandora’nın kutusunu çoktan devirmiş olan” ve kendi kötülükleri içinde debelenen insan soyuna bir ölçüde acımak gerekir herhalde...

 

Giyaseddin II. Mesud’un yerine, III. Alaaddin Keykubad (yönetimi, 1298- 1302) Selçuklu tahtına oturtulacaktı. III. Alaaddin Keykubad, daha önce Moğollar tarafından tahttan uzaklaştırılmış ve son yıllarını Kırım’da geçirmiş olan II. İzzeddin Keykavus’un yeğeni idi. Türkmenler O’nu güçlü biçimde desteklemekteydiler. Aslında O’da gerçek iktidardan uzak bir Moğol kölesi konumundaydı... Türkmenler tarafından desteklenen III. Alaaddin Keykubad’ın tahta oturmasına karşın isyanlar durmayınca, ve olaylara III. Alaaddin Keykubad’ın adı da karışınca, Il Kağanı Mahmud Ghazan, O’nu yakalatıp idam ettirtecekti. İdam cezası henüz infaz edilmemiş olan ve Tebriz’de tutulan Giyaseddin II. Mesud, 1303 yılında, Mahmud Ghazan tarafından yeniden Selçuklu tahtına oturtulacaktı. Görüldüğü gibi, Rum Selçuklu “Sultan”ları, Il Kağanları’nın oyuncağı haline helmişlerdi; onlar tarafından kolayca tahttan inidirliyor, tahta oturtuluyor, veya hatta rahatca idam ettiriliyorlardı...

 

Bazı tarihçilere göre, II. Mesud’un 1308 yılında ölümü ile Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti sonbulmuştur. Diğer yandan, Prof O. Turan, kendi kaynaklarına dayanarak, II. Mesud’un 1310 yılına dek tahtta kaldığını ve ölümünün ardından Selçuklu tahtına III. Gıyaseddin Keyhusrev’in oğlu V. Kılıçarslan’ın oturmuş olduğunu yazmaktadır. Yine Prof O. Turan, Hiristiyan Arab tarihçisi Mufazzal bin Ebî’l-Fezâil’den aktararak, 1307’de halen tahtta oturan II. Mesud’un Sultanlığı’nın göstermelik olduğunu da yazmaktadır. Yine Prof. O. Turan, aynı tarihçiden aktararak, 1310 yılında, İl Kağanı Olcaytu’nun Anadolu’ya tam anlamıyla egemen olduğunu, yazmaktadır. “Mısırlı tarihçi Makîzî ise, Sultan Mesud’un 1318 senesinde öldüğünü, hanedanın bu yıla dek hüküm sürdüğünü,” belirtmektedir... Kısacası, Moğol kuklası durumuna sürüklenmiş Anadolu Selçuklu Devleti’nin son günleri hakkındaki kaynaklar, birbirlerini tam tutmayan bilgiler vermektedirler...

 

Yine Prof O. Turan’ın yazdığına göre, Müneccimbaşı, Selçuklu hanedanının 1318 yılında sonbulduğunu kaydetmektedir. O’na göre, Anadolu valiliğine atanan Timurtaş, Selçuklu hanedanını yoketmiştir. Hanedandan bazıları, dağlara kaçıp uç beylerine sığınmışlardır. Karamanoğulları, kullanabiliriz düşüncesi ile, şehzadelerden birkısmını birsüre gizlemişlerdir ama, sonunda onlar da Selçuklu hanedanına sırtlarını dönmüşlerdir... Prof O. Turan’a göre Hamdullah Kazvin, 1334 yılında yazdığı tarihte, Selçuklu saltanatının adının kalmadığını belirtmiştir... Daha önce ifade etmiş olduğum gibi, 1 Aralık 1335’de Abu Sa’id’in ölümünün ardından, İl Kağanlığı’da darmadağın olmuş, tarih sahnesinden ebediyen çekilmiştir... Kısacası, her iki devletin yokoluşları da aynı zamana rastlamıştır...

 

Sınıflı toplumun acımasızlıkları, şiddeti, entrikaları, hileleri, kötülükleri, yalanları, büyük acılar çekmiş Alevi toplumunun şu özdeyişi üretmesine yardımcı olmuştu: “Geçme namert köprüsünden ko sel apartsın (alsın götürsün) seni, yatma tilki gölgesinde, ko arslan yesin seni!”. Hem Anadolu Selçuklu yöneticilerinin yaklaşık tümü, özellikle ülke Moğollar’ın eline düştükten sonra yönetici olanların tümü, hem de Moğol Il Kağanlığı yöneticileri, iktidar hırsı, kariyer hırsı, kazanç hırsı ile hiç düşünmeden hem “namert köprüsünden geçmişler”dir ve hem de rahatca “tilki gölgesinde yatmışlar”dır... Aynı düzen, günümüzde de kirliliğini ve şiddetini arttırarak sürmektedir...

 

Kısacası, sanki “kaderleri” birbirlerine bağlı imiş gibi, önce, Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti (1318), kısa süre sonra da bu devleti köleleştirmiş olan İran Moğol İlhanlı Devleti (1335) tarih sahnesinden bütünüyle silinmişlerdir. Şüphesiz buradaki “kaderleri” ifadesi, sadece lafın gelişi gereği, sonuçları ile birlikte toplumsal-tarihi süreçleri ifade etmek amacıyla söylenmiştir. Aslında, her iki devletin de yokoluş nedenleri, yukarıda özetlenmiş olan tarihi süreçlerin içinde gizlidir. Bu nedensellikler en ağırından en hafifine dek ayrıntılı olarak incelenebilirler şüphesiz. Fakat en genel anlamı ile biz bunu, akan zamanın içinde değişen nesillerin farklı sorunları, farklılaşan ruh halleri, yine nesillerin değişen inançları, yaşamla ilgili olarak nesillerin değişen motivasyonları olarak özetliyebiliriz. Bunun yanında, değişen karmaşık iç ve dış toplumsal ilişkiler, iktidarın getirdiği çürüme ve bu çürümenin süreç içinde derinleşmesi, çöküşün bir başka önemli nedenidir. Diğer yandan, ilişki içinde olunulan, içinde varolunulan dünyadaki değişimler, yeni güç merkezlerinin doğması, döneme özgü yeni yoğun göç dalgaları, sözkonusu çöküşleri hazırladı diyebiliriz...

 

Ne Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’ni ve ne de İlhanlı (İl Kağanlığı) Devleti’ni kuranlar ve bu kurucuların motivasyonları, dünyaya bakış biçimleri, ve toplumların sınıfsal ve kültürel yapıları ve dış ilişkileri zaman içinde aynı kalmıştır. Ayrıntılı olarak gözlenebilecek bu değişim, toplumların çözülme süreçlerini, çöküşlerini hızlandırmıştır... Örneğin, Moğol İlhanlı (İl Kağanlığı) içinde İslamiyet güçlü bir şekilde gelişir ve yine eski güçlü İran/ Pers ve Sasani kültürleri toplumun üst sınıfları içinde egemen duruma gelirken, bozulan savaşcı aşiret kardeşliği ile birlikte iktidar kavgaları da güç kazanmıştır. Aynı dönemde, İlhanlı’nın köklerinde duran ve temelleri Cengiz Kağan (1162- 1227) ve O’nun oğlu Kubilay Kağan (1215- 94) tarafından atılmış olan ve Moğolistan ile Çin’e egemen konumdaki Yüan Hanedanı’da (1206- 1368) çürüme süreci işine girmiş, İlhanlı ile bağları kopmuştur. Diğer yandan, Sibirya düzlüklerinden Ukrayna’nın en batısına dek uzanan ve başlangıçta İlhanlı ile kardeş olan Altın Ordu devleti, süreç içinde İlhanlı’nın sadece rakibi olmuştur... Kısacası Moğollar, akan zaman ve karşılaşmış oldukları yeni kültürler ve zenginlikler içinde, aynen akan bir nehrin kaynağından farklılaşması gibi, Orta Asya’nın savaşcı ve dayanışmacı Moğolları olmaktan, kendileri olmaktan çıkmışlar ve karıştıkları yeni okyanusun içinde kaybolup gitmişlerdir. Aynı gerçek Türkler için de geçerlidir...

 

Sözkonusu yıkılışlar, ileride Osmanlı İmparatorluğu adı ile anılacak ve 600 yılı aşkın süre doğuda ve batıda çok geniş bir alana, parçalanmadan önceki Roma İmparatorluğu’nun egemenlik alanına yakın bir alana hükmedecek olan bir imparatorluğun kuruluşu için ortamı hazırlayacaktı. Yukarıda adı geçen iki devletin çöküşü ile bir uç beyliğinin, Söğüt-Domaniç bölgesine yerleştirilmiş olan uç beyliğinin önünü açmıştı...

 

Tarihçilerin ifadelerine göre, dönemle ilgili belgelerin yetersizliği sonucu, Ertuğrul Gazi önderliğindeki aşiretin Kayı boyundan olduğu tartışmalı olsa da, bu aşiretin yerleşmiş olduğu Söğüt-Domaniç bölgesi, Bizans’a en yakın sınır olması nedeniyle, Anadolu Selçuklu ve Moğol İlhanlı baskısı kalktığında, sözkonusu aşiretin Batıya doğru genişlemesini kolaylaştıracaktı. Önemli ticaret yollarına da yakın olan bölge, bir imparatorluğun temellerinin atılabilmesi için coğrafi avantaj sağlamaktaydı...

 

Yine aynı coğrafi bölge, birbirleri ile savaşmakta olan Bizans merkez-kaç unsurların birkısmının sözkonusu aşiret ile de dostluklar kurabilmesine olanak tanımaktaydı. Örneğin, “tekfur” olarak anılan Bizanslı Hiristiyan feodal beylerden Köse Mihal (Mikhail, Mikael) ve bu kişiden gelen Mihaloğulları, Osmanlı’nın kuruluşunda ve ileride Balkanlar’da yayılışında önemli roller oynayacaktı... Hatta bazı tarihçilere göre Bizans egemenliği altındaki aynı bölgede yaşamakta olan halkın yapısı da sonderece karışıktı. Muhtemelen bunların birkısmı Bizans yönetimi tarafından sınırların korunması amacıyla bölgeye yerleştirilmiş eski İskit ve Sarmat konfederasyonlarından halklardı, Alan (şimdiki Osetler) halkından topluluklardı. Muhtemelen bunların birkısmı Hiristiyanlaşmış Kıpçak ve Oğuz Türklerinden unsurlardı... Ertuğrul Gazi’nin ve devlete adını veren Osman Gazi’in sözkonusu topluluklarla ilişkiler ve ittifaklar geliştirmeleri hiç te zor değildi... Ayrıca Bizans’da, başlangıçta, Kayı aşiretini tehdit olarak görmemiş, bu aşireti düşmanlarına karşı kullanmaya çalışmıştı. Bizans, Söğüt-Domaniç bölgesine yerleştirilmiş olan sözkonusu aşireti, Balkanlar’da tehdit oluşturan Sırplar’a, Katolik unsurlara karşı kullanma hesabına girmişti... Kısacası, coğrafi ve tarihi koşullar, Ertuğrul, ve daha sonra Osman Gazi önderliğindeki aşiretin önünü açmaktaydı... Sonuçta, yaşanan gelişme, Anadolu (Rum) Selçuklu Devleti’nin ve İl Kağanlığı’nın (İlhanlı) çöküşleri, “Birinin ölümü, diğerinin ekmeği!” biçimindeki İsveç özdeyişini doğrular yönde Ertuğrul Gazi’nin ve özellikle Osman Gazi’nin önlerini açacaktı...

 

Şüphesiz ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu da gelecekti... Özellikle dünyanın batısında yaşanan yeni toplumsal ekonomik ve kültürel değişimler, yeni ticaret yollarının, denizaşırı yeni sömürgelerin bulunuşları ile başlayan yeni uluslararası süreçler, Batı’da kapitalizmin ve bunun gereksinim duyduğu bilimin ve teknolojinin gelişmesini hızlandırırken, çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu içinde daha çok milliyetçi akımların, merkez kaç güçlerin önü açılacaktı. Kısacası, gelişmeye ayak uyduramayan bu devasa imparatorluğun sonu, başlayan idari ve toplumsal çürüme ile birlikte gelecekti...

 

Yusuf Küpeli,

Eylül 2013

yusufk@telia.com

ÖNCEKİ METİN

 

 

bağlantılı metinler

 

Yusuf Küpeli, SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÖNCESİ İSLAM DÜNYASI, VE ABBASİ HALİFELİĞİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, MÜSLÜMAN ARABLAR İLE TÜRKLERİN İLK TEMASLARI VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ, YA DA “RUM SULTANLIĞI” VE İLK HAÇLI SEFERLERİ ÜZERİNE KISA

 

Yusuf Küpeli, ALTAY DİL GRUBU VE TÜRK DİLLERİ VE KÜLTÜRÜ ÜZERİNE KISA GENEL BİLGİLER

 

Yusuf Küpeli, MISIR’IN KISA GEÇMİŞİ, İSLAMLAŞMASI, FATIMİ MISIR, MISIR’DA TÜRK HANEDANLAR, ZENGİ HANEDANI, EYYUBİ MISIR, MEMLUKLULAR, VE BİR KIPÇAK TÜRKÜ OLAN BAYBARS ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Geçmişten günümüze Ukrayna, Batı’nın desteklediği Neo-Naziler, Kırım ve toplumsal politik kriz üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, ALTIN ORDU (GOLDEN HORDE) YA DA KIPÇAK KAĞANLIĞI ÜZERİNE NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam