Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

Söze nasıl başlamalı? Aslında okadar çok çarpıcı gerçek var ki... “Sıkmabaş” iktidarının, bu yemlikten beslenenlerin, ve siyasi iktidarın kuyruğa takılmış liberallerin, “demokrasi geliyor” şamatalarına karşın, demokrasi yolunda bir arpa boyu bile gidilmediğinin, tersine geriye doğru bir gidiş olduğunun kıstaslarından birisi, “özgürlükler” adına “sıkmabaş” üzerine kopartılan gürültüdür. Demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesine doğrultulmuş bu mızrak başının yanında, şüphesiz, demokrasinin ne durumda olduğunu belirten daha birçok kıstas vardır. Öncelikle, ekonomik anlamda bir demokrasi gerçekleşmeden, politik anlamda bir demokrasinin gelişmesini beklemek ham hayaldir. Örneğin, "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" haberleri basında yeralırken, yani lüks malların pazarına nur yağar, ve aksine temel ihtiyaç maddelerinin pazarı ise daralırken, gelir uçurumları derinleşirker, üretimden kopuk küçük bir azınlık daha zenginleşir ve geniş yığınlar yoksullaşırken, ülkeye demokrasi gelmez, gelemez...

Kısacası, Türkiye’de demokrasinin durumunu belirleyecek daha birçok kıstas sıralanabilir ama, burada ölçü olarak sadece “sıkmabaş” gürültüsünün üzerinde duracağız...

Geriye gidişin kıstası olarak, “sıkmabaş”

Sadece bazı yasaları biçimsel olarak değiştirmek, demokrasiyi bir ülkeye yerleştirmek için yeterli değildir. Kaldı ki, -özellikle Batı’nın patronlarının gönüllerini hoş tutabilmek, küresel oyuna uyum sağlayabilmek amacıyla yapılan- bu yasa değişiklikleri bile hilelidir. Bir adım ileriye doğru atılıyormuş gibi yapılırken, başka yasalarla iki adım geriye gidilmekte, doğal olarak hukuktan anlamayan çoğunluğun gözü boyanmakta, kafası karıştırılmaktadır. Diğer yandan, ileriye doğru adım atılıyor, ülke demokratikleştiriliyor tiyatrosu sahnelenmeye çalışılırken, demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmakta, kadınlarda köleliğin sembolü olan, kadının bir erkeğin malı olduğunu gösteren “sıkmabaş”, sahte bir “özgürlük” sembolü haline getirilmektedir. Bizzat başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından savunulan, ve Köşk’e yerleşmiş olan bu kapanın, bu cenderenin, “sıkmabaş”ın içine, toplumun tüm kadınları sokulmaya çalışılmaktadırlar. Böylece, kadınları köleleşen bir toplumun tümüyle köleleşeceği hesaplanmaktadır...

 

Türkiye-İsrail, ABD, Suriye-İran üzerine

 

Bölgesel manipülasyon hesapları ışığında sıkmabaş ve yeşile boyanmış baskıcı rejime doğru

 

Bağlantılı metinler:

 

 

Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

 

Söze nasıl başlamalı? Aslında okadar çok çarpıcı gerçek var ki... “Sıkmabaş” iktidarının, bu yemlikten beslenenlerin, ve siyasi iktidarın kuyruğa takılmış liberallerin, “demokrasi geliyor” şamatalarına karşın, demokrasi yolunda bir arpa boyu bile gidilmediğinin, tersine geriye doğru bir gidiş olduğunun kıstaslarından birisi, “özgürlükler” adına “sıkmabaş” üzerine kopartılan gürültüdür. Demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesine doğrultulmuş bu mızrak başının yanında, şüphesiz, demokrasinin ne durumda olduğunu belirten daha birçok kıstas vardır. Öncelikle, ekonomik anlamda bir demokrasi gerçekleşmeden, politik anlamda bir demokrasinin gelişmesini beklemek ham hayaldir. Örneğin, "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" haberleri basında yeralırken, yani lüks malların pazarına nur yağar, ve aksine temel ihtiyaç maddelerinin pazarı ise daralırken, gelir uçurumları derinleşirker, üretimden kopuk küçük bir azınlık daha zenginleşir ve geniş yığınlar yoksullaşırken, ülkeye demokrasi gelmez, gelemez...

 

Kısacası, Türkiye’de demokrasinin durumunu belirleyecek daha birçok kıstas sıralanabilir ama, burada ölçü olarak sadece “sıkmabaş” gürültüsünün üzerinde duracağız...

 

Geriye gidişin kıstası olarak, “sıkmabaş”

 

Sadece bazı yasaları biçimsel olarak değiştirmek, demokrasiyi bir ülkeye yerleştirmek için yeterli değildir. Kaldı ki, -özellikle Batı’nın patronlarının gönüllerini hoş tutabilmek, küresel oyuna uyum sağlayabilmek amacıyla yapılan- bu yasa değişiklikleri bile hilelidir. Bir adım ileriye doğru atılıyormuş gibi yapılırken, başka yasalarla iki adım geriye gidilmekte, doğal olarak hukuktan anlamayan çoğunluğun gözü boyanmakta, kafası karıştırılmaktadır. Diğer yandan, ileriye doğru adım atılıyor, ülke demokratikleştiriliyor tiyatrosu sahnelenmeye çalışılırken, demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmakta, kadınlarda köleliğin sembolü olan, kadının bir erkeğin malı olduğunu gösteren “sıkmabaş”, sahte bir “özgürlük” sembolü haline getirilmektedir. Bizzat başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından savunulan, ve Köşk’e yerleşmiş olan bu kapanın, bu cenderenin, “sıkmabaş”ın içine, toplumun tüm kadınları sokulmaya çalışılmaktadırlar. Böylece, kadınları köleleşen bir toplumun tümüyle köleleşeceği hesaplanmaktadır. Analitik (tahlilci) ve sorgulayıcı düşünceye, ve yine hertürlü ifade özgürlüğüne pranga vuracak olan dini maskeli katı bir diktatörlüğün bu yolla kolayca taban bulabileceği hesaplanmaktadır... Başbakan’ın, “kadınlarla erkeklerin eşit olamayacaklarını” basın karşısında açıkça ifade etmiş olduğu zaten bilinmektedir...

 

Derin bir yalan mekanizması ve ikiyüzlülükle sözde “özgürlük sembolü” haline getirilen, ve gerçekte bir rahibe örtünmesini çağrıştıran “sıkmabaş” tarzı, insanları aldatmak için, bugünlerde, “başörtüsü” diye adlandırılmaya çalışılmaktadır. Kökleri İslam öncesi ataerkil toplumlara uzanan ve kadının köleliliğini sembolize eden, kadının bir adamın malı olduğunu belgeleyen, geleneksel başörtüsü ile herhangi bir bağı olmayan bir örtünme biçimidir “sıkmabaş”. (bak: Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı )

 

“Başörtüsü” olarak yutturulmaya çalışılan ama, gerçekte başörtüsü olmayan bu tarz, “sıkmabaş”, toplumu köleleştirip emperyalist merkezlerin sofralarına sunmak ve bundan pay almak amacıyla 15- 20 yıl kadar önce birtakım işbirlikçi kuklalar tarafından Türkiye’de pazarlanıp, “özgürlükler” adına savunulmaya başlanmıştır... Birtakım uluslararası ve yerli sermaye çevrelerinin güçlü propoganda makineleri ile sözkonusu yalan hızla yaygınlaştırılmıştır. Artık bu işin bir de güçlü, bol kazançlı moda pazarı oluşmuştur. Bu satırlar yazılırken artık, bazı mevcut yasalarının kesin hükümlerine karşın, yani yasalar hiçe sayılarak, üniversitelerde “sıkmabaş”ın önü açılmıştır. Diğer yandan, henüz kendi iradesi ile karar verme yetisi olmayan, bir başka ifadeyle reşit olmayan çocukların devamettikleri ilk öğretim kurumlarında da “sıkmabaş”ın önü açılmaya çalışılmakta, bu yönde adımlar atılmaktadır... Biryandan “sıkmabaş” toplumda gerçek anlamıyla daha da yaygınlaştırılarak kökleştirilmeye çalışılırken, diğer yandan da bütünüyle “sıkmabaş”lı yeni nesiller yetiştirilmek istenmektedir...

 

Toplum, yakıcı ekonomik sorunları yerine, sözde “özgürlük” adına bu geriye gidişi tartışmakta, tartıştırılmaktadır. Başbakan, böyle birşey olamaz, ilk okullara sıkma baş giremez, diyememektedir. “Benim özgürlük anlayışım farklı” ifadesini kullanarak O, dolaylı biçimde, “sıkmabaşa özgürlük” sahtekarlığına öncülük etmektedir. Geriye gidişin yolunu, ataerkil kültürün kirli kara taşlarıyla bizzat başbakan ve ekibi döşemektedir... “Konu seçimlerden sonra gündeme gelecek,” diyerek O, başbakan, hele seçimlerde tek başıma bir iktidar olayım, bakın laiklerin ve demokrasinin başına daha ne çoraplar öreceğim, “defterinizi nasıl düreceğim”, demeye getirmektedir... Başbakan’ın bu ifadesinin ardından, “biraderi” cumhurbaşkanı da aynı görüşte olduğunu söylemek zorunda kalmıştır.

 

Bu ikili, kukla tiyotrosunun sözkonusu baş figürleri, oy kayguları ve ayrıca ortak küresel tezgahın bir ürünü olarak, İslam dünyası içindeki bazı uyumsuz devletleri -bir NATO ülkesi olan- Türkiye’nin kanatları altına alarak NATO’cu güçlere yaklaştırma planları çerçevesinde oyunlarını sürdürmektedirler. Senaryonun bir parçası olarak zaman zaman anti-batı ve anti-siyonist tiyatrosu sahneleyen bu sıkmabaş biraderler, ve çevrelerindeki Tommiks-Teksas kültürü ile beslenmiş gürültücü papağanlar, buzdağının su üstünde kalan parçalarından başka birşey değillerdir. Anlaşılan altta, buzdağının su altında kalan bölümünde, bunları öne süren büyük ve yaygın bir güç merkezi vardır. Sözkonusu devasa merkez, hem devletin içinde, ve hem de Ortadoğu’ya yeniden biçim vermeye çalışan küresel egemen gücün içinde yeralmaktadır...

 

Türkiye-İsrail, ABD, Suriye-İran üzerine

 

Bu satırları yazanın bilebildiği somut birtakım veriler ve açık kanıtlar olmasa da, politik gelişmelerden el yordamı ile anlamaya çalıştığı, hissettiği, olaylar göründüklerinden daha farklıdırlar. Örneğin, Türkiye’de varolan siyasi iktidarın İsrail yönetimi ile yaşamakta olduğu kriz dahi ABD’de varolan gerçek iktidar çevrelerinin bilgileri, ve planları dışında değildir... ABD yönetimi, Ortadoğu’daki politikaları çerçevesinde halen kendisini İsrail’e mecbur hissetmekle birlikte, kendi besleyip yaşattığı bu militarist gücü Ortadoğu’daki hesapları yönünde bir baskı ve şantaj aracı olarak kullanıyor olmakla birlikte, İsrail’in çoğu zaman ABD hesaplarını aşan ve hatta bozan politikalarından Washington’un rahatsız olduğu da anlaşılmaktadır. Hatta, birçok ABD’li aydının da altını çizmekte olduğu gibi, ABD yönetimi, beslemesi İsrail tarafından kullanıldığını dahi düşünmektedir... (daha geniş bilgi için bak: Nasrin Hoseini, İsrail yanlısı lobi ABD dışpolitikası için tehdit oluşturuyor ; Yusuf Küpeli, İsrail lobisi üzerine rapor hakkında ve ABD’nin Ortadoğu’da yeni politika arayışlarının işaretleri üzerine ; Shamir: Amerika'yı İsrail yönlendiriyor ; John Mearsheimer'in ve Stephen Walt'in birlikte kaleme aldıkları İsrail yanlısı lobi üzerine raporun ingilizce orjinaline ulaşmak için tıklayın- The Israel Lobby ( John Mearsheimer and Stephen Walt)  )

 

Halen ihtiyaç duyduğu İsrail’in varlığı, ABD’nin Arap dünyasındaki, ve daha geniş anlamda İslam dünyasındaki etkilerini zayıflatmakta, bazı ABD planlarını bozmaktadır. Ve anlaşılan bu nedenle ABD yönetimi, İsrail’i hizaya getirebilmek, İsrail faktörü nedeniyle yüzüne kapanan kapıları aralayabilmek amacıyla, halkı müslüman tek NATO ülkesi Türkiye’yi kullanmaktadır. Şüphesiz bu kullanma, Türkiye-ABD arasında bir anlaşma çerçevesinde, veya Türkiye’ye verilen direktiflerle olmamaktadır. ABD tarafından şımartılan İsrail tüm sınırları aşarken, örneğin, Gazze’ye yardım gemisine yapılacak saldırı bilindiği halde durdurulmazken, halkının baskılarının ve bölgesel politikalarının bir sonucu olarak İsrail’in saldırganlığına direnmek zorunda kalan Türkiye’de durdurulmamaktadır. Bu “tavşana kaç, tazıya tut” politikalarının, yaratılan gerilimin sonuçlarından faydalanılmaktadır...

 

Kısacası, İsrail ile Türkiye yönetimi arasındaki ağız dalaşı, gerilim, Türkiye yönetimini Arap ve İslam dünyası içinde popüler hale getirir, Türkiye yönetimine bazı politik önderlik rolleri tanırken, Türkiye kanalıyla Batı içinde birtakım kapıların bazı Arap ülkelerine aralanır hale gelmesine de yardımcı olunmaktadır. Örneğin, Türkiye-Suriye yakınlaşması gerçekleşirken, Türkiye aracılığıyla Suriye, NATO ittifakı safına doğru çekilmektedir. İsrail’in Suriye üzerindeki tehditleri, bu politikanın tamamlayıcısı olmaktadır. Kısacası, Suriye biryandan sıkıştırılırken, diğer yandan tuzağa doğru kapılar aralanmaktadır... Ayrıca, bu yolla Suriye’ye, eğer uyumlu olursa, İran’dan başka ve daha güçlü dayanakları olabileceği gösterilmeye çalışılmaktadır... Tabii herşeyin bir bedeli vardır... Diğer yandan yine aynı şekilde ABD ve İsrail yönetimleri İran’ı sıkıştırırken, bu sıkıştıranlarla aynı cephede olan Türkiye’den İran’a bir kapı aralanmakta, ve İran savaşsız biçimde yeniden küresel gücün, ABD’nin sataliti haline getirilmeye çalışılmaktadır...

 

Şüphesiz sözkonusu politikalar, yukarıdaki paragraflarda şematikleştirilerek anlatılmaya çalışıldığından çok daha karmaşık içeriktedirler, ve burada Türkiye’yi ABD politikalarının basit bir uygulayıcısı gibi görmemek gerekir. Küresel güce tüm bağımlılıklarına ve onunla aynı cephede olmasına karşın, sözkonusu politikaların mayasında, Türkiye’nin, daha doğrusu Türkiye’yi yönetenlerin, ve onların gerisindeki ekonomik güçlerin, kendi bağımsız yarar hesapları da vardır. Ve anlaşıldığı kadarıyla Türkiye yönetimi, kendi çevresinde barış istemektedir. Komşuları ile barışcı ekonomik, politik ilişkiler geliştirmek istemektedir. Örneğin, Irak’a uygulanan ekonomik ambargo, ve yıkıcı saldırı, Türkiye ekonomisine de büyük zararlar vermiştir- yazılanlar aklımda yanlış kalmadıysa, bu zarar, 40 milyar dolaradan az değildir... Türkiye, benzer olayların tekrar, ve hatta çok daha zarar verici biçimde yaşanmasını, İran ile yaşanmasını samimi biçimde istememektedir...

 

Şüphesiz Türkiye’nin tüm bu barışcı talepleri sonderece doğru ve olumludur ama, paradoksal biçimde ABD ve İsrail ile geliştirmiş olduğu askeri ilişkiler, askeri teknolojilerdeki bağımlılıkları, ve diğer bağımlılıkları, Türkiye’nin barışçı istemlerini tehlikeye atmakta, kendi ülke yararları yönündeki hesaplarını çıkmaza sokmaktadır... Ruhunu bir kez şeytana satmış olanların, şeytanın elinden kurtulmaları okadar kolay değildir... Dışa yönelik barışçı politikalar içeride demokratik gelişimin yardımcısıdırlar ama, bu barış hesaplarını boşa çıkartacak olan şeytanla işbirliği, demokrasinin önündeki en büyük engeldir...

 

Yine de sonuçta, -olayların gerisindeki karmaşık ilişkileri göremeyen- Müslüman halkları sevindirecek biçimde Türkiye ile İsrail arasında kopan tüm gürültüye karşın, -sonderece anlamlı bir biçimde- Türkiye’nin İsrail ile olan askeri ilişkilerinde bir değişme olmamaktadır. Bunun yanında iki ülkenin ekonomik ilişkilerinde de gelişme yaşanmaktadır. Kısacası, bazılarının ifadeleri ile Türkiye için “eksen kayması” denen bir olayın yaşanması sözkonusu değildir... ABD-NATO ekseninden kopan bir ülkeyi, yani ifade edilmeye çalışıldığı gibi Türkiye’yi, F-35 projesi gibi sonderece ileri teknoloji ağırlıklı bir “savunma” projesine ortak etmezler, orada ortak olarak bırakmazlar... Türkiye, dünyadaki tüm askeri harcamaların yarısını tek başına yapan ABD gibi küresel militarist bir gücün safında olmayı, şeytanın koynuna girmeyi sürdürdükçe, askeri teknolojileri ve borçları ile bu güce sımsıkı bağlı kaldıkça, ve bir ileri karakol ülkesi olarak silahlanmaya bütçesinden arslan payını ayırdıkça, ülkede demokrasinin gelişmesine olanak yoktur, olamaz...

 

Bölgesel manipülasyon hesapları ışığında sıkmabaş ve yeşile boyanmış baskıcı rejime doğru

 

Kısacası, “sıkmabaş” özgürlüğü ile nasıl “demokrasiye” doğru yol alınmıyorsa, İsrail ile yapılan ağız dalaşı ile, Suriye’ye ve İran’a açılan kapılarla da, “eksen kayması” yaşanmamaktadır. Ve bunların hepsi, birtakım yerel politikaları ve Türkiye’yi yönetenlerin kendi ekonomik-politik güç hesaplarını da içermekle birlikte, en genel anlamıyla küresel güç merkezinin, ABD’nin olurları, planları ve hesapları dışında değildir. Küresel güç merkezi ile birlikte oynanan bu oyunla Türkiye, ne demokrasiye, ve ne de AB’ye doğru gitmektedir. Eğer güçlü bir halk muhalefeti geliştirilemezse, Türkiye, adım adım, yeşil tonların ağır bastığı sonderece baskıcı bir rejime doğru yol alacaktır, ve almaktadır... Zaten, parantez dışı, bütünüyle Batı’da ve AB’de esen rüzgarlar da demokrasiye doğru değildir...

 

Yine anlaşılan, dini motiflerin, dini dogmaların ideolojik olarak (düşünce sistemi olarak) egemen olduğu yeşile boyanmış bir diktatörlüğü, ABD ve Türkiye yönetimleri, hem Ortadoğu düzeyinde bölgesel manipülasyonlar, ve hem de ataerkil kültürün egemen olduğu -Irak’ta olan dahil- Kürt bölgesini Ankara’ya bağımlı tutabilmek için en geçerli yol olarak görmektedirler. Bu hedefe yönelik olarak yol alınırken, “demokrasi getiriyoruz”, ve ayrıca “başörtüsü özgürlüğü” yalanları ile, önlerinde en büyük engel olan laiklik ilkesini toplumdan silmeye çalışmaktadırlar. Yeni uydurma “laiklik” ve “özgürlük” tarifleri yaparak, yani “çalmakta oldukları minareye kılıf hazırlayarak”, “sıkmabaş” işini “özgürlük” adına sürekli tartıştırarak, hatta bu oyunu ilk okullara dahi sokarak, toplumu adım adım Washington-Londra-Ankara üçgenine hapsolmuş yeşil renkli bir diktatörlüğe doğru sürüklemektedirler...

 

Kısacası, “demokrasi” ve “özgürlükler” nakaratı ile teneke çalarak gelmekte olan, yeşile boyanmış bir diktatörlükten başka birşey değildir. Aslında bu durum, sahnelenen kukla tiyatrosu, ABD başkanlarından Jimmy Carter’in (1924-; başkanlığı, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinsky (1928-) tarafından 1977 yılında ilanedilmiş, ve Afganistan’ı içinde bulunduğu kirli-karanlık çukura sürüklemiş olan, ve Türkiye’de General Evren tarafından yaşama geçirilen, “Yeşik Kuşak” politikasının devamından başka birşey değildir. “Yeşik Kuşak” politikasının değişen koşullara, Sovyet sonrası döneme uyarlanmış biçiminden başka birşey değildir bu yeni oyun... Cumhurbaşkanı Gül’e ödül veren Londra, AB’den çok Washington’a yakındır, ve onlar ne yaptıklarını bilmektedirler...

 

Diğer yandan aynı iş, özgürlükler adına kadının köleliğinin sembolü “sıkmabaş”ın savunulması, “demokrasi” mücadelesi ve “özgürlükler” adına planlı olarak sürdürülen “sıkmabaş” tartışması, ülkenin asıl derin ekonomik sorunlarını, açlığı, yoksulluğu, işsizliği ve diğer yandan gerçek özgürlük sorunlarını, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi sorunları unutturmaya yaramaktadır. Örneğin, günümüzde onlarca gazeteci, sadece düşünceleri nedenleriyle hapishanelerdedirler. Meslekte çok eski ve tanınmış bir gazeteci, daha geçenlerde, başbakanın baskısı ile işini bırakmak zorunda kalmıştır. Yine aynı baskının sonucu olarak çok tanınmış bazı emektar gazeteciler işlerinden atılmışlardır...

 

Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’ndan 4 Kasım günü gelen bir basın açıklamasına göre, Türkiye hapishanelerinde 37 gazeteci ve yazar tutuklu olarak bulunmaktadırlar. Sözkonusu basın açıklaması, “5 kasım, Uluslararası Gazetecilik İçin Ayağa Kalk Günü” münasebetiyle yapılmıştır. Yine aynı örgütün 13 Kasım günü yollamış olduğu açıklamaya göre, “7’si yazı işleri müdürü 38 gazeteci ve yazar Kurban Bayramını cezaevlerinde karşılamaktadır.” Kısacası, bu arada bir gazateci daha tutuklanmıştır... Diğer yandan, tanınmış emektar bir gazeteci olan Hıncal Uluç’un 12 Kasım 2010 tarihli “Sabah” gazetesinde ve ayrıca internet gazetesi “Haber X”te yayınlanmış olan makalesine göre, şu anda Türkiye’de -sadece düşünceleri ve ifadeleri nedeniyle- 4 bin 91 gazeteci değişik mahkemelerde yargılanmaktadırlar...

 

Aslında, bu konuda daha söylenecek çok söz vardır ama, gerçek durumu farkedebilmek için sanırım bukadarı da yeterlidir. “Sıkmabaş”ı özgürlükler adına savunmakta olanlar, Türkiye toplumundaki mevcut özgürlükleri adım adım “sıkmabaş”ın içine alıp boğmaktadırlar. Gidiş, demokrasiye değil, çok daha ağır baskıların, ve büyük çatışmaların olduğu bir Türkiye’ye doğrudur... “Sıkmabaş” sadece kafayı değil, beyni, düşünceleri de cendereye almakta, kısırlaştırmaktadır. Bu gerçek, katı ataerkil, geri, ve baskıcı kültürün ürünü bir biçimin, “sıkmabaş”ın, özü nasıl etkileyeceği, süreç içinde toplumun nasıl geriye ve baskıcı bir rejime sürükleneceği daha iyi görülecektir... Kadınları köleleşen bir toplum, bütünüyle köleleşir...

 

Yusuf Küpeli

yusufk@telia.com

15 Kasım 2010

 

Bağlantılı metinler:

 

"Erkek Egemen Türkiye" (haberx)

Türkiye nüfusunun yüzde 49.7'sini oluşturan kadınlar, yönetim kademelerinde ve karar verme mekanizmalarında yer alamıyor

ATO'nun "Erkek Egemen Türkiye" Araştırması'na göre bürokratların yüzde 93'ü erkek

TBMM'deki kadın milletvekili oranı Arap ülkeleri ortalamasının bile altında  metnin tamamı için tıkla

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

Yusuf Küpeli, Laiklik, Cumhuriyet’in en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine

 

Yusuf Küpeli, “YÜZ TEMEL ESER” VE YOZLAŞMA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

 

Yusuf Küpeli, Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar

 

Yusuf Küpeli, HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!

 

 

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

 

1) “Yıldızların” değil, “boynuzların” altında ve “sıkmabaş”ın kısgacında

 

2) Uluslararası Kadınlar Günü’nün 100ncü yılında, sözkonusu günün tarihi, ve kadınların mücadeleleri üzerine kısa notlar

 

3) Bazı kaynaklar:

 

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

(...) Kadınların hedef tahtasının 12 noktasına oturtulmuş olduğu günümüz dünyasında, gelen bu 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü, çok daha farklı bir önem, büyük bir anlam kazanmaktadır... Özetlenen mevcut faşist saldırıya katılanlar, ve yaşanmakta olanın öneminin bilincinde olmayanlar, aynen “sevgililer günü”nü kutlar gibi derin bir duyarsızlık ve ikiyüzlülükle kadınlar gününü kutlamaktadırlar. Kadınlar günü kutlanırken, savaşların, emperyalist saldırıların, açlığın, yoksulluğun, fuhuşun, seks köleliğinin, hertürlü ataerkil erkek baskısının ve “onur” cinayetlerinin kurbanları olan kadınlar, derin acılar içinde bunalmaktadırlar. Cins olarak zaten asırlardır ayırıma uğrayan kadınlar, öncelikle laikliği hedef alan faşist saldırıların asıl kurbanları olma durumundadırlar...

Kadınlar günü, kutlamalar için değil, politik gerçeklerin doğru biçimde sergilenebilmeleri ve haksızlıklara yönelik mücadelelerin iğme kazanması amacıyla üretilmiştir. Kökleri 1900’lü yılların başına uzanan bu mücadeleyi, çalışan insanların, emekçi halkların, hertürlü baskı altındaki diğer insanların mücadelelerinden soyutlayarak ele alabilmek olanaksızdır... Sonuçta, kadınların özgürlük mücadeleleri, faşizme karşı savaşın ve emekçi yığınların ekonomik ve politik özgürlük savaşlarının kopmaz bir parçasıdır... ayrıca bak: Kol ve kafa emekçileri + Irkçılık, Faşizm

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

- “Masa üstünde testi/ Amcam yengemi kesti...”

- “Tatlı” erkekler sonunda “tuzlu” kadınların defterini dürdüler

- Dünya emekçi kadınlar günü veya “Uluslararası Kadınlar Günü” üzerine kısa notlar   

- Faşist yönetimlerde ve  günümüzde kadının durumu üzerine kısa notlar

- Türkiye Cumhuriyeti’nde Kadınların durumu ve bunu nedenleriyle ilgili çok kısa not

 

 

 

http://www.sinbad.nu/