Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

not: Topalamı 12 punto ile 65 A-4 sayfası tutan bu metin, yaşamımım bir yıldan daha az bir kısmını kapsamaktadır. Umarım buradaki gerçekler ilginizi çeker ve sonuna dek okursunuz- Y. Küpeli

 

bölümler:

 

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

Önce, biraz farklı bir kişinin yalanları ile söze başlamak, oradan asıl konuya, gidiş öncesi yaşananlara geçmek istiyorum. Aslında yalancının, utanmazın, moralsizin sayısı yok ya...

 

Ne yapmak istediğini, popüler olmak, kendisini “devrimci” gibi pazarlamak dışında ne gibi planlarının olduğunu anlıyamadığım bir başka garip kişi, sahte anılarında, adımı da karıştırarak “kerhane” serüvenlerini anlatan kiş, Gün Zileli, uzaktan-yakından ilişkisinin olmadığı 1969 yaz başında başlayan işgaller hakkında -tamamen düş ürünü- palavralar atmaktadır... Şüphesiz, FKF başkanı olarak “kerhaneye” gitmeyecek kadar dikkatli, aklıbaşında ve onurlu biri olduğum, tartışılamayacak bir gerçektir... Diğer yandan, bu kendisini “eski devrimci” gibi pazarlamaya çalışan kişinin, aşağıda alıntılar vereceğim makalesinde ifade etmiş olduğu gibi, 1965 “Dönüşüm” olayları ile de uzaktan-yakından bağı olmamıştır. İlk adımın duyulduğu günlerdeki bu sokak kavgaları ile, Gün Zileli adlı birisinin uzaktan-yakından alakası olmamıştır... Aslında, kimsenin kalbini kırmak, havasını bozmak istemiyorum ama, dertleri neyse, üstüme üstüme geliyorlar. Bu pislikler olmasa, herhangi birinin hoş olmayan gerçeğini açık etmez, olayları ad vermeden de anlatabilirdim...

 

Ressam olan “Asker” Memet, malesef artık yaşamayan iyi yürekli cesur Memet Sönmez, benimle birlikte sözkonusu kavgalarda öne çıkan kişi idi... Ayrıntısı uzun öyküdür ve kavga anlarından birinde, 3- 4 hayvan kılıklı saldırganın arasından sıyrılışımı gösteren bir fotoğrafım, o günlerin Milliyet gazetesinde yayımlanacaktı. Aynı gün, kavganın ardından, “Piknik Lokantası” yakınlarında, Kızılay’da dalgın yürürken, insanların sürekli bana baktıklarını farkedecektim. “Neden böyle bakıyorlar?”, diye düşünürken, giysilerimin üst kısmının olduğu gibi yırtılıp kaybolduğunu, belimden yukarısı çıplak olarak yürüdüğümü anlayacaktım. SBF yurduna, üst kısmım çıplak olarak dönecektim... FKF’nin kuruluşuna zemin hazırlayan 1965 yılı “Dönüşüm” dergisi yayını olayının içinde, Ataol Behramoğlu, Hüseyin Ergun, İsmet Özel, Kurthan Fişek ve daha başka bazı adlar vardı ama, Gün Zileli diye biri kesinlikle yoktu...

 

Zileli’yi, herhangi kayda değer bir kavga içinde, kavgalı bir eylem içinde gördüğümü de söyleyemem ama, 1969 yılı baharında O’nu ve yanındakileri kurtarmak için Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne koştuğumu, sadece beş kişi ile sayısı yüzü aşan faşisti dağıttığımı, kaçırdığımı, rahatça söyleyebilirim... Ağzımda sigara, elimde -girişine bir çata-pat yerleştirilmiş- küçük mavi blo-blö (yazılış biraz yanlış olabilir) şampuan kutusu ile sakince saldırganların üzerlerine gidip, çata-patın fitilini sigaranın başı ile ateşleyerek kutuyu onlara doğru attığımda, bunlar, herşeyi idealize eden ahmak örümcekli beyinleri ile paniğe kapılacaklar, ve “molotof molotof” diye bağırarak kendilerini yerlere atacaklardı. Ardından, hızla kaçıp toz olacaklardı... Adını duymuş oldukları “molotof  kokteyli”nin ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Plastik blo-blö kutusu, “pof” diye bir ses çıkartarak patlayacaktı... Faşist ahmakların kendilerini yerlere atış sahneleri bazı gazetelerde yayımlanacaktı... Daha okula gitmeden ezbere tanıdığım Ömer Seyfettin’in “Kütük” öyküsünde olduğu gibi psikolojik bir operasyondu bu olan... Sözkonusu gelişmenin ardından aynı fakültenin girişinde konuşurken çekilen fotoğrafım da yayınlanacaktı ve bu sahne elimde durmaktadır...

 

Ben konuşurken, saldırganlar çoktan ortadan kaybolmuşlardı ve aynızamanda 15- 20 kişi daha bize yardıma gelmişti. Artık karşıda düşman yoktu ama, talim olsun, herkes kendisini eyleme katılmış hissetsin diye, boşluğa doğru bir saldırı emri verecektim... Telefonla bizden yadım isteyen kişileri bulamıyacaktık, çünkü, Gün Zileli ve yanındakiler çoktan biryerlerden tüymüşlerdi... Bu yaşanan olayın da ayrıntıları vardır şüphesiz... Sözkonusu olay nedeniyle de hakkımda, “halkın üzerine tehlikeli patlayıcı atmaktan” dava açılacaktı... Saldırganlara değil, sadece çata-pat atmış olan bana dava açacaklardı. Saldırganlar, “halk” oluyorlardı...

 

Yıllar sonra, 1972 yılının son, ya da 1973’ün ilk aylarında İstanbul’dan, Selimiye Kışlası’ndan Ankara’ya götürülecek ve Emniyet Sarayı’nda küçük bir hücreye kapatılacaktım. Birsüre sonra kapı açılacak, 1.90 boylarında, üzerindeki kalın kumaştan değerli paltosu neredeyse ayak bileklerine dek uzanan iri-kıyım ve düzgün görünümlü bir adam içeriye girecekti. Beni kibarca selamlayıp yanıma oturacak ve konuşmaya başlayacaktı. Ses tonu yumuşaktı, ikna için yanıma geldiği belli oluyordu. Benden epeyce yaşlı ve fiziki olarak çok güçlü görünümlü bir kişi idi gelen. Aynı kişi, “Köşk’ten geldiğini”, yani “Cumhurbaşkanı’nın makamından geldiğini”, söylemekteydi. Lafa, “Biz de ABD’ye karşıyız ve senin nekadar milliyetçi olduğunu biliyoruz!”, diyerek başlayacaktı. Hasta ve yorgundum... Yorgun bir sesle, “milliyetçi değil, yurtsever”, diye düzeltecektim. “Taman öyle olsun”, diyerek konuşmasını sürdürecekti... İçtenlik katmaya çalışarak yükselttiği ses tonu ile, “Biz senin nekadar cesaretli olduğunu, beş kişi ile yüzü aşkın kişiyi nasıl dağıttığını biliyoruz; o sırada ben de, bırakın tek başıma oraya gidip onları da ben dağıtayım dedim ama, bırakmadılar.”, diyerek konuşmasını sürdürecekti. Yani, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi önünde yaşanan o olayı anımsatmakta ve beni takdir ettiğini belirtmekte idi. Diğer yandan, tekbaşına gelip bizleri dağıtmak istediğini ifade ederek, birbirimize benzediğimizi, birlikte olabileceğimizi anlatmaya çalışmaktaydı... Sonderece kibar davranan bu kişiye, yine kibarca, onlarla olamayacağımı, beni rahat bırakmalarını söyleyecektim. “Peki öyle olsun”, diyerek gidecekti...

 

Herhangi bir zaman yaşamım ile doğrudan bağı olmamış, düşünce yapıları benden uzak Maocu-milliyetçi bir gurubun içinde yeralmış olan Gün Zileli, uzaktan-yakından alakasının olmadığı SBF işgalleri ile ilgili olarak, -tamamen düş ürünü- palavralar atmaktadır. Aynı kişi, olayla alakası olmadığı için, uydurmalarını, 1968’e mi, yoksa 1969’a mı, hangi yıla yerleştireceğini bile bilememektedir... Bir tanıdığın haber vermesi ile farkettiğim bu yalanlar, Zileli’nin adını taşıyan sayfasında, 2 Temmuz 2011 tarihinde, “Politikacı ile devrimci farkı...”, adıyla yayınlanmıştır. Sözkonusu yazısında Zileli, lütfedip beni devrimci katagorisine sokmaktadır ama, bu arada kendisine de hakkı olmayan bir pay çıkartmaktadır. Aynı metinde, ben dahil, adlarını sıraladığı herkesi aklısıra tepeden biryerlerden “yargılamaya” çalışmaktadır. Şüphesiz bu yazmış olduklarının hepsi de baştan sona uydurmadır, yalandır... Uzaktan yakından alakasının olmadığı bir olayı -kendisine pay çıkartarak- neden böyle yalanlarla anlatmaya çalışmaktadır, anlamak zor. Kendisini “her eylemin içinde olan eski bir devrimci” olarak tanıtmak amacıyla mı bunları uydurmaktadır, böylece birilerini aldatıp peşine takabileceğini mi sanmaktadır, anlamak zor ama, ortada hastalıklı bir durum olduğu kesindir... Gerçekte Zileli’nin ilişkisinin olmadığı ve bilemeyeceği olayla ilgili uydurma anlatımından bazı bölümleri, sözkonusu kişinin yazısının ilk üç paragrafını, aşağıya yerleştiriyorum, ve ve ardından olayın gerçeğini özetleyeceğim:

 

“1968 döneminden bir sahne hatırlıyorum. SBF’deki işgalin seyrinin tartışılması için SBF Fikir Kulübü üyeleri genişçe bir sınıfta toplanmışlar. Ben de aralarındayım. Toplantıda şiddetli bir tartışma hüküm sürüyor. Sanırım 1968 işgalleri olmalı, belki de 1969 işgalleridir. Çok iyi hatırlamıyorum. Tartışmanın bir tarafında Yusuf Küpeli var, diğer tarafında da Oral Çalışlar ve Cengiz Çandar. Oral, SBF Fikir Kulübü başkanı. Cengiz, SBF Talebe Cemiyeti Başkanı. Yusuf, eğer 1969 işgali söz konusuysa FKF Başkanı; eğer 1968 işgaliyse sadece Fikir Kulübü’nün önde gelen ve tanınan bir üyesi. Aralarında en eski tanıdığım Yusuf Küpeli. 1965 yazındaki Dönüşüm olaylarından tanışıyoruz. (Yarılma, s. 212)

 

“Yusuf, SBF’de de derhal işgale girişilmesi gerektiğini savunuyor. Oral ve Cengiz ise buna karşılar. Çünkü SBF Dekanı ve Profesörler Kurulu, öğrenci taleplerine karşı değiller. Onlarla anlaşmak pekâlâ mümkün. Onları karşıya almanın bir alemi yok. Yusuf öfkeleniyor, hop oturup hop kalkıyor yerinde. Meseleye sadece SBF çapında bakılamayacağını, genel öğrenci hareketiyle dayanışmaya girilmesinin zorunlu olduğunu anlatmaya çalışıyor.

 

“Ben ortadayım. Aklım Cengiz’le Oral’ın tezine hak verir gibi. Devrimci yanım ise Yusuf’tan yana.”

 

Tekrarlamak gerekirse, yukarıdaki alıntıda doğru olan tek bir satır bile yoktur. Sözkonusu kişinin kaleme almış olduğu ilgili metnin tamamı için de aynı şey söylenebilir... Yukarıdaki alıntıda olan satırların yazarı, bu yaşı geçmiş ufak dolandırıcı, tüm dolandırıcılar gibi, üzerine çok bol gelen bir elbisenin, hiç te kendisine ait olmayan bir kimliğin içine girerek, “deneyimli eski devrimci” rülünde, Orhan Kemal’in “Müfettişler Müfettişi” pozunda, tepeden konuşmaya çalışmaktadır. Ve aklısıra ne olduğuma, kimin ne olduğuna karar vermekte, herkesi sahte bir bilgiçlikle “yargılamaktadır”. Böyle hiçler, Gün Zileli gibi hiçler, önüne gelene, hatta vaktiyle kuyruğuna takılmış olduğu guruptan kişilere, en zor günlerinde -gerçeklerle bağı olmayan- laflar atarak, onları esen rüzgara uygun biçimde sözde “yargılayarak”, birşeymiş gibi gözükeceklerini, bol kremalı zehirli kariyer pastasından bazı kırıntılar kapabileceklerini sanmaktalar...

 

Gerçekte, SBF’de (Mülkiye), hem 1968 baharında ve hem de 1969 baharında iki kez işgal yaşandı ve bunların ikisi de tarafımdan örgütlendiler. “Doğru oturup eğri konuşmak” gerekirse, 1968 yılında yaşanan işgal, zorlama ve düşük katılımlı bir eylem idi... Dünyadaki gelişmelerden etkilenen TİP yönetimi, SBF’de işgal eylemi başlatılmasını istemişti. O günlerde SBF Fikir Kulübü’nün başında, çok çalışkan ve parlak öğrencilerden olan Muharrem Kılıç ve O’nun yakın arkadaşı Nuri Yıldırım bulunmaktaydı. Muharrem Kılıç, SBF Fikir Kulübü’nün o günlerdeki başkanı idi... Bunlar, aynızamanda TİP üyesi olan, TİP yönetimine sadakatla bağlı olarak davranan Karslı iki arkadaştı... Muharrem Kılıç ve Nuri Yıldırım, işgali örgütlememi benden rica ettiler. Onlara, böyle bir eylemin havasının olmadığını, öğrenci çoğunluğunun bu yönde bir eğiliminin bulunmadığını anlatmaya çalıştımsa da, dinlemediler. Sonunda kabulettim ve bu kez de kullanılacak sloganlar üzerine yedi saat kadar tartıştık. Okuyucuya biraz garip gelebilir ama, gerçekten bukadar süre tartıştık. Sonunda onlar yoruldular, ve ikna oldular. Benim istediğim sloganlar, duvarlara, büyük anfinin dış duvarının -çok uzaklardan dahi görülebilen- tepesine yazıldı... Olayın ayrıntılarına girmeyeceğim. Yaşananları daha sonra anılarımda anlatacağım... Sözkonusu eylem, adını ileride vereceğim birisinin kışkırtıcı yalanları sonucu, başladıktan 8-10 gün kadar sonra dramatik biçimde sonbuldu. Kısacası, biz başlattık ve herhangi bir müdahale olmadan yine biz bitirdik... Türkiye’de -o yıllardaki- ilk işgal olayı, Ankara’da bulunan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde yaşanacaktı. İşgali başlatan kişi, bizlere, Fikir Kulüpleri’ne, veya başka herhangi sosyalist bir örgütlenmeye dahil olmayan birisi idi... Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi öğrencisi Gün Zileli’nin, bu son ifade edilen eylemle de bir ilişisi olmamıştır... O yılın gazete arşivlerini karıştıranlar, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde işgali başlatan kişi hakkında bilgi edinebilirler...

 

FKF’nin genel başkanı olduğum sırada, 1969 baharında SBF’de başlayan ve oradan diğer fakültelere yayılan işgali ise, kimseye sormadan, herhangi birileri ile tartışmadan, politik durumla ilgili tamamen kendi analizim ve özgür iradem ile ben başlattım... Olaylar önce İstanbul Üniversitesi’nde başladı. Bize, Ankara’ya, iki gencin öldürüldüğü haberi geldi. Önce hemen, “Akşam” gazetesine gittim. Gazetenin Ankara temsilcisi ve köşe yazarı olan değerli gazeteci İlhami Soysal’ı ziyaret ettim. Demokrasi yanlısı tavrı ile tanınan ve bazı gerçekleri yazmış olduğu için dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Cemal Tural tarafından kaçırtılarak dövdürtülmüş olan bu namuslu insana gelişmeleri anlattım (İleride, 1992 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirecek olan İlhami Soysal’ın kullandığı eski daktilosu, eşi tarafından bana armağan edilmiştir, ve halen evimde durmaktadır.) Eyleme başlamadan önce, basında bazı dayanaklar aramaktaydım. İleride, “İstanbul’da yaşanan olaylar sırasında iki gencin öldüğü” ile ilgili haberin yalan olduğunu anlayacaktık ama, bu, eylemimizi etkilemeyecekti...

 

İlhami Soysal ile görüştükten sonra hemen SBF’ye dönecek ve bizim sayemizde cemiyet başkanlığına gelebilmiş olan Cengiz Çandar’ı arayacaktım... Cengiz, bilinçli olarak ortalıktan kaybolmuştu. Doğrumu bilemem ama, dekan ile anlaştığı söylenmekteydi. Kısacası Çandar, herhangi bir eyleme karşı idi. Çandar ile birlikte davranan, O’nunla birlikte aynı Maocu-milliyetçi gurupta olan SBF Fikir Kulübü başkanı Oral Çalışlar’da eyleme karşı idi. Oral Çalışlar’ı, -tüzükte bulunan yetkime dayanarak- SBF Fikir Kulübü’nün başına ben getirmiştim. Yani, olduğu yere seçimle, demokratik bir yöntemle gelmiş birisi değildi. Değişik Fikir Kulüpleri’ni kontrol altına alırken, bu şekilde daha başka tayinler de yapmıştım. Çevremdekiler, aslında tanımadığım bu kişi için, “bizlerden iyi bir çocuk”, demişlerdi...

 

Aslında, hissettiğim kadarıyla sözkonusu kişiler, Çandar ve Çalışlar, bağlı oldukları klik o sırada bir eyleme karşı olduğu için, SBF’de eyleme karşı idiler. Onların bağlı oldukları klik ise, benim çoktan kapıyı vurup terketmiş olduğum Dev-Güç’ün başındaki emekli asker Kadri Kaplan ile ortak davranmaktaydı. Anlaşılan, Kadri Kaplan’ın bağlantılı olduğu “iyi saatte olsunlar”, o sırada eylem istemiyordu...

 

Daha önce, Ortadoğu Teknik Üniversitesi işgal edildiği sırada da Kadri Kaplan, benzer biçimde bu işe karşı çıkmış, bana emirler vermeye, “Bu işgal ne demek oluyor?”, diye bağırıp çağırmaya kalkışmıştı... Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin işgali sırasında, işgal eylemi bize, FKF’ye haber verilmeden başlatılmış olduğu halde, eylemin yapılmakta olduğu yere gidecektim. İşgalin gerçekleştiği Mimarlık Fakültesi binasını tam zamanında boşaltıp, olayı bitirerek, bir felaketi engelleyecektim... Gecenin karanlığında, jandarma birliklerinin, “avcı zinciri” (bir savaş düzeni) yapmış olarak kararlı biçimde geldiklerini görünce, işgalin başındakileri ikna edip, olayı sonlandıracaktım... Sinan Cemgil’in, Münir Aktolga’nın, ve -varlıklı annesinin de baskısı ile sonradan bu çevreden çekilecek olan- Ahmet adlı sarışın yakışıklı arkadaşın ön planda oldukları bu eylemde yaşanmış olanları, ayrıntılı olarak başka zaman, anılarımda anlatacağım ama, işgale katılmış olan iki sivri akıllı asistanın ahmaklıklarından sözetmeden geçemeyeceğim...

 

Sözkonusu iki asistan, fakültenin giriş kapısına, odunlar, çalı-çırpı, ve tahta parçaları yığmışlardı. Akılları sıra, saldırı olduğunda bunları ateşe vererek güvenlik güçlerinin okula girmesini engelleyeceklerdi. Tam bu işi yapmaya kalkarlarken, onları durduracaktım. Çünkü, çalı-çırpı, odunlar, kapının iç tarafına, okulun içine yığılmışlardı. Eğer bu yığın ateş alsa idi, içerideki işgalciler dumandan boğulacaklar, ve muhtemelen okul yanacaktı... İşgalciler, yeraltından fakülteleri ve öğrenci yurtlarını birbirine bağlayan merkezi ısıtma sisteminin tünellerinden tam zamanında boşaltılıp kaçırılacaklardı... Herşey yaşanıp bittikten sonra kadri kaplan bana bağırıp çağıracak ve aynı şekilde yanıtını alacaktı. O’na, yaşananlarla ilgili tek bir kelime bile anlatmayacaktım...

 

Yalnız hemen belirteyim, İşgal olurken orada bulunmayan, ne olduğunu bilmeyen, ve ayrıca FKF yönetiminde de olmayan, buna karşın sürekli ön planda olma hırsı nedeniyle rahatca moral dışı işler yapabilen bir garip komplocu kişi, Maocu bir karakter, yetkisi olmadığı halde, FKF’nin adını kullanarak, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni “kurtarılmış vatan toprağı” ilaneden bir bildiri yayınlayacaktı. Adımıza yayınlanmış sözkonusu ahlak dışı sahte bildiriden, daha sonra, ODTܒsinden döndükten sonra haberim olacaktı... Sanki, yüzbinlerce kişilik Çin Halk Kurtuluş Ordusu, onbinlerce kilometre kare büyüklüğünde bir alanda egemen olmuş ve kendi hukukunu uygulamakta idi... Bana ait olmayan bu akıldışı sahte bildiri nedeniyle TİP yanlıları tarafından ağır biçimde eleştirilecektim. Bildiriyi yazmamış olsam bile, sorumluluk üzerimde gözükmekteydi... Ayrıca, aynı bildiri nedeniyle hakkımda bir dava daha açılacaktı... “İhbar etmiş konuma düşerim” gerekçesi ile bildiriyi benden ve FKF yönetim kurulundan habersiz hazırlayıp yayınlayan kişinin adını açıklayamayacaktım ama, aslında bu kişi bilinecekti... Sözkonusu kişinin, “kurtarılmış vatan toprağı” dediği yer, ODTÜ Mimarlık Fakültesi binasından ibaretti ve “kurtarılmışlığı” bir günü geçmeyecekti... Sözkonusu sahte ve akıldışı bildiriyi yazan kişi ise, dar çevresinde “devrimci” olarak şişinmiş olmalıydı... Dünyayı eğri lunapark aynalarından seyreden ve gördüğü çarpıtılmış abartılı resmi gerçeğin yerine oturtmaya çalışan kişilerle, ve bunların peşine takılacak kadar şaşkın olanlarla sosyalizm olurmu? Bunlar sadece çevrelerine zarar verebilirler... Şimdi adlarını sıralamak istemediğim birsürü sapkın tarikat ve bunların tımarhane kaçkını menfaatci din tüccarı şeyhleri ile, Mao Tse Tung’un alabildiğine idealize edilmiş portrelerinde olduğu gibi kendisini “nur içinde” kitlelerin üstünde devasa bir “önder” olark düşleyen sözkonusu tip, benzerleri, arasında ne gibi bir fark olabilir?.. Tüm bunların üşütük “müritleri”nin topluma ne gibi yararları olabilir?.. 

 

Aslında O, Kadri Kaplan, kötü bir insan değildi ama, kendisini hala kıtada sanıyor olmalıydı. Etrafını çeviren ve herhangi toplumsal bir gücü temsil etmemelerine karşın toplantılara katılan birtakım garip yağcı tiplerin yalakalıkları, “sensin” tarzında pohpohlamaları, O’nu, Kaplanı, anlaşılan havaya sokmaktaydı... Olayın yaşanmış olduğu 27 Mayıs Devrim Derneği’nde, Kadri Kaplan’ın sergilediği öfkeli tavrın benzeri ile, “sana ne oluyor, ne biçim konuşuyorsun” diye bağırıp çağırarak ben de O’nun üzerine yürüyünce, işler karışacaktı. Tesadüfen orada bulunan İlhan Selçuk, aramıza girecekti. İlhan Selçuk, yatıştırıcı rol oynayacaktı... Anlaşılan, SBF’de işgal başlarken de, yine aynı “iyi saatte olsunlar”, -birtakım konjonktür hesapları yaparak- eyleme karşı olmuşlardı. Günahlarına girmiş olmayayım ama, belki de bu nedenle Çandar ve Çalışlar, veya onları yönlendirenler, işgal eylemini istemiyorlardı. Bağlı oldukları klikten onlara bu yönde komut gelmiş olmalıydı... Ya da kendi kişisel, özel nedenleri vardı... Bunların tümü de umrumda değildi. Çevreden aldığım koku, çoğunluğun bir eylemden yana olduğu yönündeydi. Birtakım akademik taleplerin ötesinde öğrenci çoğunluğu, sınavların ertelenmesinden yanaydı ve anti-emperyalist, anti-Amerikan tansiyon yükselmekteydi...

 

Yukarıda adı geçen ve olaylar ile herhangi bir alakası olmayan sahtekar yalancı tipin uydurduğu gibi birşeyler yaşanmadan, herhangi birileri ile tartışmadan, ve yine birilerine danışmadan, öğlen saatine doğru, okulun tüm öğrencilerini büyük anfiye (konferans salonu) davet edecektim. Birkaç öğrencinin yardımı ile bu daveti yayacak, hoporlör aracılığıyla anons ettirtecektim... Okul öğrencisinin çoğunluğu büyük anfi de toplanacaktı, salon dolacaktı. Ozaman sahneye çıkıp, toplananlara, İstanbulda başlayan eylem hakkında bilgi verecektim, eyleme hazır olup olmadıklarını, sınavların ertelenmesini isteyip istemediklerini, akadamik taleplerini onlara soracaktım. Herkes eylemden yanaydı. Bunun üzerine orada akademik talepleri formüle edecektik... Aslında, tüm bunlar kişisel olarak beni ilgilendirmiyordu. Çünkü, okul ile, öğrencilik ile ilişkim çoktan kesilmişti, ve bu işi yapmaktan sıkıntı duyuyordum ama, başka çarem yoktu. Akademik taleplerin yanında politik talepleri, anti-emperyalist sloganları, yine orada förmüle edecektik. Onlara, öğrencilere, SBF Fikir Kulübü üyesi olsunlar veya olmasınlar, eylemde, isteyen herkesin eşit statüde görev alabileceğini duyuracaktım. Görev almak isteyenlerin hemen bana başvurmalarını söyleyecektim... Aralarında kızların da olduğu bayağı büyük bir gurup, neredeyse 80- 100 kişi, görev için başvuracaktı...

 

Başvuranlar arasında, -malesef artık yaşamayan- “Güzel Osman” ve arkadaşları da vardı. Aslında bu arkadaş gurubunun politika ile, FKF veya bir başka örgütlenme ile bağları yoktu. Hepsi, yabancı dil ile eğitim veren paralı okullardan diplomalarını almış zeki çocuklardı. Bilemem ama, bence devlet memuru olacak tiplere benzemiyorlardı, ve ben onların neden SBF’yi seçmiş olduklarını anlayabilmiş değildim. Herneyse, bunlar önemli değildi, ve ben, görev almak isteyenleri, yaklaşık bir manga büyüklüğünde, 8- 10 kişilik guruplar halinde asker gibi örgütleyecektim. “Güzel” Osman’ın arkadaş çevresini dağıtmayacaktım, hepsini birlikte örgütleyecektim...

 

Gurupları, nöbetleşe, dönerli olarak, okulun girişlerine ve düz damına yerleştirecektim. Damdakiler, çevreyi, epey uzakta olabilecek hareketleri gözlemekte idiler. Gurupları kontrol edecek devriye nöbetçileri de vardı. Kızları, santrala yerleştirecektim... Ayrıca, ABD’yi, emperyalizmi protesto eden sloganlar hazırlanıp okulun dış duvarlarına asıldılar (Daha önce bunlar, okulun dış duvarlarına yağlı boya ile yazılmışlar, ve ekonomik olarak zarar vermişlerdi. Şimdi, aynı şeyi yapmıyorduk...). Bu arada merkezi ses sistemine bağlı hoporlörlerin bazılarını damdan dışarıya, Cebeci’ye doğru yönlendirip, sisteme Ruhi Su tarafından söylen balatların kasedini yerleştirecektim. Tüm okul, tüm Cebeci, bir nehir gibi akan bas bariton Ruhi Su sesi ve yorumu ile, Dadaloğlu’ndan, “Gavur tuttu yine dağ boranı, hançer vurup acarladı yaramı...”, dizeleri ile inlemeye başlayacaktı. Ruhi Su’nun sesi ile yer-gök inlemekteydi...

 

Aynı günün akşamı, tüzükte olan yetkime dayanarak, SBF Fikir Kulübü’nü olağanüstü toplantıya çağıracaktım. Okulun büyükçe bir dersahanesinde, SBF Fikir Kulübü üyelerinin neredeyse hepsi toplanacaklardı. Kulüp üyelerinin en az yarısı, politik olarak halen TİP çizgisini savunmakta idi. Bunlar, benim safımda olurlarken, diğerlerinin, MDD çizgisini savunanların ezici çoğunluğu da yine benimle birlikte davranacaktı... Divan başkanlığı yapmaktaydım ve işgale karşı olan Oral Çalışlar’ı kongre kararı ile SBF Fikir Kulübü başkanlığından indirtecektim. O, tayinle gelmiş olduğu başkanlıktan, demokratik bir yöntemle indirilecekti. Yeni bir başkan seçilecek ve işgal eylemi SBF Fikir Kulübü tarafından da onaylanacaktı...

 

İşgal eylemi, Ankara Üniversitesi’nin diğer fakültelerine, ve Hacettepe Üniversitesi’ne de hızla yayılacaktı. Bu arada, Şeyh Sait adının geçtiği -bizim adımıza basılmış- kışkırtıcı birtakım sahte bildiriler, kimlikleri belirsiz kişiler tarafından, kürt öğrencilerin kaldıkları yerlere atılacaktı. Bazı karanlık güçler, Kürtler ile aramızı bozmaya, onları bize karşı kışkırtmaya çalışmaktaydı... Polisle, veya gizli bir servisle bağı olduğu anlaşılan bu işin, yapanlara herhangi bir yararı dokunmayacaktı. Provokasyon boşa gidecekti...  

 

İşgal, çoğunluğun desteği ve başarı ile sürerken, eğlenceli komik olarlar da yaşanacaktı... Bunlardan birini kısaca anlatayım... Damda görevli nöbetçilerle konuşurken, “Güzel” Osman’ın gurubundan ince esmer bir genç, heyecanlı biçimde gelecek, ve okulun karşısındaki yurtta bir “casus” olduğunu haber verecekti. Bu gencin işaret ettiği yere bakınca, yurdun okula, yola, Cebeci’ye doğru bakan tarafının üst kat pencerelerinden birinden cep aynası ile birtakım işaretler verildiğini görecektik. Birisi sanki mors alfabesine benzer birtakım işaretlerle birşeyler anlatmaya çalışmaktaydı. Bu kişi casus falan olamazdı şüphesiz. Henüz cep telefonları yoktu ama, yutta telefon vardı. Karşıdaki esnaflarda telefon vardı. Birisi biryerlere haber vermek istese, bu işi telefonla rahatca yapabilirdi. Ayrıca, sivil bir görevlinin okula veya yurda girmesi de okadar zor değildi... Bunu yapan, cep aynası ile birtakım işaretler veren, ya cocuktu, ya da garip biçimde oynayan başka biri idi. Bunu hemen anlamıştım ama, görev aşkı ile “casus var” havasına kapılmış olanların iş heyecanlarını bozmamak, yaptıkları işi onlara önemsetmek için, “Gidin o casusu yakalayıp buraya getirin!”, diyecektim. Çok önemli bir görevi yerine getirenlerin havasına girmiş 4- 5 genç, hızla koşarak gideceklerdi...

 

Aradan sekiz- on dakika kadar bir zaman geçtikten sonra, gidenler, önlerinde, “ben casus değilim” diye yeminler eden yıkılmış, mahvolmuş bir tanıdıkla geleceklerdi. Böyle bir itham ile karşılaşmak ona çok ağır gelmişti, anası veya babası ölse bukadar üzülmezdi herhalde... Gelip beni vurabileceği için, gerçek adını vermeyeceğim bu ufak-tefek “casus” arkadaştan, “Çapkın” adı ile sözedeceğim... Ordulu varlıklı bir fındık tüccarının oğlu olan Çapkın Çiçek, kalbinde delik olduğu için biraz ufak kalmıştı. “Delikanlı” havalarındaydı ama, görünümü 14- 15 yaşlarında bir oğlan çocuğununkinden farksızdı. Neyseki, bu olaydan kısa süre sonra kalbindeki delik keşfedilecek, başarılı bir ameliyat geçirecek, ve sağlığına kavuşarak hızla gelişecekti... Bazı -yine karadenizli- yakın arkadaşları ona, “Ne bir yaprak, ne bir çiçek, sadece Çapkın Çiçek”, diye takılırlardı. İşte “casusumuz”, çok iyi tanıdığım bu Çapkın Çiçek’ten başkası değildi. Mahvolmuştu, “delikanlılığın raconunda casusluk yoktu”...

 

Çapkın Çiçek, casus olmadığını anlatmak için yeminler ediyordu. O’nun casus masus olmadığını ben de biliyordum ama, ayna ile o garip işaretleri neden yapmıştı?, bu konuya bir açıklık getirmekte sıkıntı çekiyordu. Fakat sonunda, o işaretlere neden olan aşkını itiraf etmek zorunda kalacaktı... Çapkın Çiçek, hemen karşıdaki apartmanlardan birinde yaşıyan bir kızı ayarlamıştı ama, doğrudan ilişki kurmakta zorlanıyordu. İlişkiyi, orta çağda olduğu gibi, ya da bazı gemicilerin yaptığı gibi, ayna aracılığıyla kurma, aşkını ayna ile yansıtma çabasındaydı... Sonunda hepimiz gülecektik... Çapkın Çiçek’i, santralda bulunan kızların arasına “görevli” olarak yerleştirecektim. Kızlar da O’nu itirazsız kabuledeceklerdi. Sanırım Çiçek, santralda, kızların arasında, o güne dek geçen yaşamının en mutlu günlerini yaşayacaktı. Bu durumu zaten gözlerinden anlaşılmaktaydı...

 

İşgal eylemi sürerken, bir gün aniden, “polis tarafından aranmaktayım” diyerek Deniz Gezmiş gelecekti. Gezmiş’i, okulun bitişiğindeki öğrenci yurduna yerleştirmek isteyecektim ama, O, ille de işgal altındaki SBF’de yatmak isteyecekti. Sonunda Gezmiş, profösör odalarından birini beğenecekti, ve O’na orada bir yer yatağı yapacaktık. Neden böyle istemişti anlamak zordu ama, ne istediyse yerine getirmiştim... Profösör odalarının bozulmaması, buralardan birşeylerin kaybolmaması, provokatif işlerin olmaması için çaba sarfetmekteydim ama, yine de birşeyler olduğu sonradan duyulacaktı...

 

Gezmiş, bizlerle birlikte kaldığı süre boyunca çocukça gereksiz birtakım işler yapacaktı... Bir akşam üzeri Deniz, Mustafa Kuseyri ile birlikte, -bitişikteki Hukuk Fakültesi- yurdunda kalan birtakım serserilerle saçma sapan bir kavgaya karışacaktı. Başına şişe yemiş vaziyette dönünce, kavgadan haberimiz olacaktı. “Durumunun iyi olmadığını” ifade ettiği için, O’nu, SBF cemiyeti odasındaki bir masanın üzerine yatıracak, ve bir kız öğrencinin babası olan beyin cerrahını veya nöroloğu, -kızı aracılığıyla- çağıracaktık. Deniz, yattığı yerden, “savaşı sürdürün” vs. gibisinden sayıklama numaraları yapmaktaydı. Bunun çocukça bir oyun olduğunu hissetmiştim ama, sesimi çıkartmayacaktım. Deniz’i kontrol eden beyin cerrahının veya nöroloğun suratı ekşiyecekti, ve adam birşey söylemeden biraz kızgın bir havada çekip gidecekti. Oynanan oyunu anlamış olmalıydı ama, daha bunu kaç kişi anlayabilmişti, bilemiyorum. Susacaktım... O, biraz sonra, yatmaktan sıkılınca, kalkıp gırgırı sürdürecekti... O günlerde, işgal sürerken, Akşam’dan bir gazeteci gelecek, ve gazete de benimle ilgili fotoğraflı bir haber yayınlayacaktı...

 

Yukarıdaki paragrafta özetlediğim olaydan bir yıl kadar sonra, ben Ankara Merkez Cezaevi’nde iken, Mustafa Kuseyri, başından vurularak öldürülecekti. SBF’ye bağlı Basın-Yayın Yüksek Okulu öğrencisi Mustafa Kuseyri’yi yakın arkadaşlarından biri “kaza” ile vurmuştu, veya bilemem, “kimsenin günahına girmeyeyim”, belki de olaya “kaza” süsü verilmişti... Kuseyri’yi vuran kişi belli olduğu halde, olay anında orada bulunan, ve ileride, hapisten çıktıktan sonra, ajanprovokatör olduğunu tesbit edip aramızdan kovacağım birisi, “Arkadaşımız Kuseyri’yi faşistler vurdu” diye bağırarak fırlamış, ortalığı velveleye vermişti. Bu gürültüye başka bazı garip ahmaklar da katılınca, olay bambaşka bir biçim almış, Kuseyri için, -tanınmış öğretim üyelerinin de katıldığı- büyük gösteriler örgütlenmişti. İşin gerçeği açığa çıkınca, skandal olacaktı... Antakyalı ince uzun sarışın bir çocuk olan Mustafa Kuseyri, aslında, cesur, iyi yürekli biri idi ve bir cambaz ustalığıyla bıçak oyunları yapabilirdi. Kuseyri ile yaşamış olduğum bir serüveni, başka zaman, anılarımda anlatırım...

 

Yine işgal sürerken, Akşam’dan bir “gazeteci” daha gelecek, Deniz ve benimle röpörtaj yapmak isteyecekti. SBF’nin eski mezunlarından olan bu uzun boylu “gazeteci”, biraz sıkıntılı gözükmekteydi. Herhalde, çalıştığı gazetenin kendisine vermiş olduğu bu işten pek memnun değildi ama, yine de birkaç sual soracaktı. Akşam’da yayımlanan röpörtajında, bizlere sorulmamış olan daha birkaç şeyin bu “gazeteci” tarafından melodramatik bir üslüpla söyleşinin arasına sıkıştırılmış olduğunu farkedecektim, ve biraz canım sıkılacaktı. Fakat yine de olayı, yapılanı önemsemiyecektim...

 

Aradan birbuçuk yıl kadar geçtikten sonra, 1970 yılı sonbaharında, “gazeteci” etiketli aynı kişinin, ahlaksız, vicdansız, ve tehlikeli bir ajanprovokatör olduğunu anlayacaktım. Halen “demokrat” tiyatrosu oynayan bu ahlaksız tip, beni çılgın bir ahmak sanmış olmalıydı ki, Türkiye tarihinde yaşanabilecek en tehlikeli provokasyonun teklifi ile karşıma çıkacaktı. Gazeteci kimlikli bu ajanprovokatörün teklifi, 27 Şubat 1933 gecesi Berlin’de yakılmış ve ardından sorumluluğu komünistlerin üzerine yıkılmaya çalışılmış olan Reichstag (Alman parlementosu) provokasyonundan, Nazi Partisi’nin tüm muhalefeti yokedebilmesi için “meşru” mazeret yaratması amacıyla tezgahlanmış olan bu provokasyından çok daha tehlikeli ve daha büyük yankı uyandırabilecek çapta bir provokasyondu. Sözkonusu sahte gazeteci, Atatürk’ün anıt mezarını (Atatürk Mozolesi’ni, Anıtkabir’i) bombalamamızı istemekteydi. Anıtkabir’de atılacak bombaları kendisinin getireceğini söylemekteydi... Bir an için, başıma kızgın kurşun dökülmüş gibi hissedecektim ama, duygularımı belli etmeyecek, bu ahlaksız tipe bazı sualler sormaya başlayacaktım. Böyle bir alçaklığın arkasında kimler olabilirdi?.. Şüphesiz bu ölçüde alçakça bir teklifi yerine getirmeyecek kadar aklım başımda ve namusum yerinde idi ama, bir an için teklif edilen işin olduğunu farzedecek olursak, eminim, ertesi gün olayı en ağır biçimde kınayan yazıyı, teklifi getirmiş olan “gazeteci” kılıklı ahlaksız yazmış olacaktı. Çünkü, tanık kalmayacaktı; bombaları atmış olanlar hemen orada öldürüleceklerdi... “Gazeteci” etiketli bu tipi, “office-boy” rolünde kimler kullanmaktaydı acaba? CIA’mı, CIA ile bağlantılı yerli bir servis mi, yoksa “Atatürkçü” rolündeki darbeci generallerden birisi mi? Daha sonra, başka bir metinde, veya anılarımda, konuya ayrıntılı olarak döneceğim...

 

Sınavlar ertelenmiş, akademik istemlerin birçoğu yaşama geçmişti, ve artık işgali bitirmenin zamanı gelmekteydi. İşgali, ortak sansasyonel bir eylem ile bitirmeyi düşünmekteydim. Bu amaçla, Ankara, Hacettepe, ve Ortadoğu Üniversiteleri’nin tüm öğrencilerini, Ankara’da bulunan öğrencilerin hepsini, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önündeki geniş alanda toplantıya çağıracaktım. Onları oradan yürütmeyi düşünmekteydim ama, herhangi bir plan yapmayacak, neler düşündüğümü kimseye açmayacaktım. Çünkü, bir yılı aşkın bir süre önce, 28 Nisan 1960 olaylarını anma mitinginin güvenliğinde sorunlu iken, hazırlanan savunma planı olduğu gibi polisin eline gitmişti...

 

Özünde ilerici ve halkcı bir müdahale olan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, ve bu müdahaleye uzanan yolun önemli kilometre taşlarından biri olan 28 Nisan 1960 İstanbul Üniversitesi öğrenci olayları, 1960’lı yıllarda anılmakta idiler... Diktatörlük yolunda ilerlemekte olan din istismarcısı Menderes hükümeti, muhalefete karşı saldırganlaşan tutumunun son halkası olarak, 18 Nisan 1960 tarihinde, 15 DP (Demokrat Parti) milletvekilinde oluşan ve olağanüstü yetkilere sahibolan, hem suçlama ve hem de yargılama yetkisini eline alan, yani hem savcı ve hem de yargıç rolünü oynayan bir “Tahkikat Komisyonu” kuracaktı.

 

Sözkonusu komisyonun ilk işi, muhalefet partisi konumundaki CHP hakkında soruşturma açmak olacaktı... Bir toprak ağası olan, yakınındaki bazı bürokratların eşleri ile yaşadığı aşk ilişkileri ile ünlenen, inek yalamış görünümü veren kafasına yapışmış biryantinli saçları ve kendine özgü şıklığı ile karanlık dünyanın patronlarını çağrıştıran Adnan Menderes, başta CHP olmak üzere tüm muhalefeti ezip susturmaya kararlı gözükmekteydi...

 

Menderes hükümetinin diktatörlüğe doğru gidişine, öncelikle gençlik başkaldıracaktı... İstanbul Üniversitesi öğrencileri, 28 Nisan 1960 günü, Beyazıt’ta, Üniversite’nin önünde, özgürlük talepleri ile bir protesto mitingi düzenleyeceklerdi. Bu kalabalık mitinge iktidarın polisi saldıracaktı. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz, polis kurşunu ile yaşamını yitirecekti. Yaralananlar olacaktı, ve bunlardan Hüseyin Onur, sol bacağı kesilerek kurtarılabilecekti... Ertesi gün olaylar Ankara’da bulunan SBF’ye sıçrayacaktı, ve Mülkiye’de kurşunlanacaktı... Menderes adım adım sonuna doğru ilerleyecekti... Aynı dünyada ve aynı koşullarda yaşıyor olmamakla birlikte, malesef günümüzde de birtakım benzer süreçlere doğru gidildiği hissedilmektedir. İktidar, duracağı yeri doğru bilemezse eğer, çok farklı, ve o güne göre çok daha ağır tepkilerle karşılaşabilecektir, ve asıl bedeli ise Türkiye toplumu ödeyecektir...

 

Kısacası, 1968 yılında yapılan 28 Nisan 1960 olaylarını anma mitinginin güvenliğini sağlama görevi bana verilmişti. Güvenlik ile ilgili planı, Ankara’da, Kızılay yakınlarındaki 27 Mayıs Devrim Derneği’nde bir albay emeklisi ile birlikte hazırlamıştık. Benimde fikrimi almış olmasına karşın, aslında planı, sözkonusu albay emeklisi hazırlamıştı. Ben ise insanları örgütleyecek ve planın uygulanmasını gerçekleştirecektim. Şu anda adını birtürlü anımsayamadığım, ve yanılmıyorsam jandarma gücünden emekli bu uzun boylu kibar insan, mükemmel bir savunma planı yapmıştı...

 

Miting, Orduevi’nin hemen karşısında, Atatürk heykelinin bulunduğu Sıhhiye Meydanı’nda yapılacaktı. Meydanın dört ana girişi vardı ve her girişe yaklaşık bir takım büyüklüğünde güvenlik gücü yerleştirecektik. Her girişteki gücü de tam iki parçaya bölecektik. Kısacası, dört ana girişe yerleştirilmiş sekiz gurubumuz olacaktı. Bunların başlarına, ayrı ayrı komutanlar yerleştirecektik... Eğer herhangi bir girişten saldırı gerçekleşirse, ikiye bölünmüş olan takımların -önceden belirlenmiş- bir parçası yerinde kalırken, diğer parça saldırı olan yere doğru akacaktı ve orada bir siklet merkezi oluşacaktı. Teorik olarak bu savunmanın aşılması olanaklı değildi... Gençleri örgütleyecek, komutanları tesbit edecek, ve komutan konumunda olanlara, SBF’nin odalarından birinde planı, nasıl davranacaklarını, ayrıntıları ile, çizimlerle anlatacaktım... Miting alanına geldiğimizde, bizim planın aynen toplum polisi tarafından uygaladığını görecektik...

 

Planı anlattıklarımdan birisi, ve belki de birkaçı, polis ispiyonu idi ve tüm emeğimiz boşa gitmişti... O gün, “Hamido” lakaplı AP Malatya milletvekilinin başını çektiği dinci-gerici gurubun saldırısına uğrayacaktık. Polis tarafından da desteklenen bu güruh, mitingi dağıtamıyacaktı ama, attıkları taşlardan biri sol gözümün hemen altına gelecek, hafifce yaralanmama neden olacaktı. Şansım yaver gitmiş, taş biraz daha yukarıya isabet etmemişti... Bu olaydan sonra birdaha önceden plan yapıp kimseye anlatmayacaktım...

 

Demirel’in partisinden 1965 seçimlerinde Malatya’dan Meclis’e girmiş olan “Hamido” lakaplı Hamit Fendoğlu, 27 Mayıs 1960 müdahalesinin ardından DP yanlıları ile birlikte yargılananlar arasında idi. Daha sonra AP’den ihraç edilecek olan bu saldırgan aşiret üyesi, Mecliste’de, Sıtkı Ulay, Çetin Altan, İrfan Solmazer gibi vekillere saldırıları ile tanınmaktaydı. Aynı kişi, MSP ve MHP desteği ile 1977 yılında Malatya -“bağımsız”- belediye başkanlığına gelecekti (Ben o günlerde, 1977’de, hapishanede idim.)... Hamido, yakın bir dostu adına -posta aracılığıyla- yollanan paketi 17 Nisan 1978 akşamı evinde açarken gerçekleşen patlama ile yaşamını yitirecekti...

 

Ömrü boyunca sağcı-gerici saflarda ve saldırganca provokatif işlerde yeralan bu kişinin, “Hamido”nun ölümü de, 12 Eylül 1980 müdahalesi öncesi tezgahlanan provokasyonlar zincirinde yerini alacaktı... Basındaki bilgilere göre, “Hamido”nun ölümünün hemen ardından, 18 Nisan günü Malatya kent merkezinde toplanan 15- 20 bin kişilik dinci-faşist kalabalık, “Kahrolsun Komünizm”, “Katil Ecevit”, “Müslüman Türkiye”, “Dan dan dan, Hamido’ya intikam” sloganları eşliğinde, solcu ve alevi olarak tanınan insanların evlerine, işyerlerine karşı saldırıya geçecekti. Alkollü içkiler satan ve önceden işaretlenmiş olan işyerleri, yerel basına ait merkezler, gazete ve tekel bayileri saldırıya uğrayacak, tahrip edilecekti. Bu arada üç öğrenci hunharca katledilip, ölü gövdeleri tren raylarının üzerine bırakılacaktı. Geçen tren, bu gövdeleri paramparça edecekti... Askerlerinde müdahaleleri ile saldırganlar ancak üç gün sonra, 20 Nisan 1978 günü durdurulabileceklerdi. Bu süre içinde saldırganların eli ile 8 kişi yaşamını yitirecek, 20’si ağır 100 kişi yaralanacak, 100 konut ve işyeri tamamen tahrip olurken, toplam 960 konut ve işyeri ağır hasar görecekti. Nerede ise “Maraş Katliamı” sırasında yaşananlara yakın yıkım olacaktı... Bombalı paketi “Hamido”ya yollamış olanların istemleri de bu yönde olmalıydı...

 

Gelelim asıl konumuza... Birkaç paragraf yukarıda şunları yazmıştım: “Sınavlar ertelenmiş, akademik istemlerin birçoğu yaşama geçmişti, ve artık işgali bitirmenin zamanı gelmekteydi. İşgali, ortak sansasyonel bir eylem ile bitirmeyi düşünmekteydim. Bu amaçla, Ankara, Hacettepe, ve Ortadoğu Üniversiteleri’nin tüm öğrencilerini, Ankara’da bulunan tüm öğrencileri, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önündeki geniş alanda toplantıya çağıracaktım. Onları oradan yürütmeyi düşünmekteydim ama, herhangi bir plan yapmayacak, neler düşündüğümü kimseye açmayacaktım...”

 

Evet, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin önündeki açık alana yaklaşık dört bin genç toplanmıştı. Gelenlerin sadece üniversite öğrencileri oldukları hesaba katılırsa, bu az bir sayı değildi. Güneşli güzel bir hava vardı ve gelenler birsüre sonra sıkılıp dağılmaya başlamadan, yürüyüşü bir an önce başlatmak gerekmekteydi... Kafamın içinden sürekli bu düşünceler geçmekteydi ama, sanki ülkenin “başbakanı” olmuşlar havasında şık kostümler giyerek caka satmaktan, ve bazıları dernek paralarını cebe indirmekten başka numaraları olmayan birtakım öğrenci cemiyeti başkanları, yaklaşık 10- 12 kişilik bir konuşmacı listesi hazırlamışlardı. Eylemde herhangi rolleri olmamış bu kişiler, mirasyedi havasında yapılanların üzerine oturmak, oraya toplanan gençlere boş nutuklar atmak hevesinde idiler. Gençlerin bu palavraları dinlerken sıkılıp dağılacakları belli idi... Aynı cemiyet başkanları, hastalıklı kariyerist duyguları ve hiç te isyancı olmayan boş kafaları ile mikrofonu, kitlenin yaklaşık 100- 150 metre ötesine, Fakülte’nin yüksek damına yerleştirmişlerdi. Sanki Castro, bir milyon kişilik bir kalabalığın karşısında konuşma yapacaktı...

 

Bu mesafeden kitle ile duygusal iletişim kurmak olanaksızdı, ve konuşmalar uzadıkça gençlerin sıkılıp dağılmaları kaçınılmazdı... Mikrofonu damda görünce, şaşıracak ve kızacaktım. Zaten -alakasız kişilerden oluşan- bukadar kalabalık konuşmacı listesi de canımı sıkmıştı. “Ben damdan konuşmuyorum”, diyerek aşağıya inecek, ve Fakülte’nin girişinin önüne tahta bir sandalye getirtecektim. O sırada yanımda olan Atilla Sarp’a, “Çık sandalyenin üzerine, konuş!”, diyecektim. Böyle birşeye hazırlıklı olmayan ve hazırlanmış olan o garip konuşmacı listesinde adı bulunmayan Atilla Sarp, “Ama nasıl, ne diyeceğim?”, diye itiraz edecekti. Bunun üzerine, “Çık bağıra bağıra üç-dört dakika konuş, ne dersen de”, diyerek O’nu sıkıştıracaktım. Benim tutup dengelediğim sandalyenin üzerine çıkan Atilla, mikrofonsuz olarak, bağıra bağıra emperyalizmi protesto eden çok kısa bir konuşma yapacaktı. Hemen arkasından aynı sandalyenin üzerine ben çıkacatım, ve yine bağıra bağıra, gençlere, hazırlamış olduğum yemini ettirtecektim. Emperyalizme karşı -her alanda- ikircimsiz mücadeleyi dilegetiren bu yemin, Kara Harb Okulu’nda edilen TSK’ya kabul yeminini biraz değiştirilmiş, anti-emperyalist ve sosyalist mücadeleye adapte edilmiş bir benzeri idi. Ben söyleyecektim, ve onlar tekrarlayacaklardı... Ardından, heyecan doruğunda iken, yürüyüşü başlatacaktım...

 

Süslü cemiyet başkanları oldukları yerde apışıp kalacaklardı... Aynı kişilerin bir- iki gün sonra aleyhime ortak bir bildiri hazırlayıp yayınlamış olduklarını duyacaktım ama, bu palavralar kimsenin umurunda olmayacaktı. Akılları sıra, “kurallara uymadığım, konuşmacı listesinde olanları atlayıp yürüyüşü başlatmış olduğum” için beni kınamaktaydılar... (Özetlenerek anlatılan bu eylem sırasında, Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi öğrencisi olan Gün Zileli’yi ortalıkta göremeyecektim. Hernedense günümüzde birtakım palavralarla şişinen ve sağa-sola bulaşarak, aklısıra insanları “yargılayarak” kendisini “devrimci” gibi pazarlamaya çalışan bu kişi, geçmişte önemli sayılabilecek herhangi bir protestonun içinde gözükmüş olmadığı gibi, sözkonusu olayın içinde de yoktu... Deniz Gezmiş ise, olur da kaza ile yakalanır ve Filistin örgütüne gidiş işi suya düşer düşüncesi ile eyleme katılmayacak, bizleri SBF’de bekleyecekti...)

 

Yürüyüş kolunu Kızılay’a doğru yönlendirmiştim ama, henüz ne yapılacağını bende bilmiyordum. “Ne çıkarsa bahtına” havasında, duruma göre davranmak amaçıyla, önlerde, her an duruma müdahale edebileceğim biryerlerde yürümekteydim... Mitinglerde, gösterilerde, bağırarak, pankart taşıyarak vs. en öne çıkmaz, sessizce önlerde biryerde gider, ve gerektiğinde, olay olduğunda, fırlar müdahale ederdim... Ortada bir plan yoktu ama, herhangi bir saldırı olur, kavgalı bir olay yaşanır düşüncesi ile, güvendiğim 20- 25 kadar arkadaşa, ellerimle hazırlamış olduğum ve patlamaya uygun boş sert spray kutularının içlerine yerleştirdiğim Potasyun Klorat (Potassium Chlorate) ve şeker karışımlarını dağıtmıştım...

 

Toz şekeri ile beyaz bir toz olan Potasyun Klorat’ı (Potassium Chlorate) yarı yarıya karıştırdığınız zaman, ortaya çıkan bileşim, bir kıvılcım ile, veya yüzde 90’lık bir damla Sülfirik Asit’in (Sulfiric Acid) teması ile, ateş alır. Karışım kapalı bir yerde ise, yaklaşık barut şiddetinde patlar... Sözkonusu karışımı su içinde eritir ve bu eriyiği bez parçalarına emdirir, ve kuruttuğunuz bezleri, çok az Sülfirik Asit ile karıştırılmış benzin dolu şişelere sararsanız, sözkonusu şişeler, herhangi bir fitile gerek olmadan, çarptıkları yerde kırılınca, alev alırlar... Sülfirik asit, benzin ile reaksiyona girmez ama, Potasyun Klorat-şeker karışımına emdirilip kurutulmuş ve şişeye sarılmış bezi hemen ateşler. (Sülfirik asit, su ile de reaksiyona girmez ve bu nedenle belli miktarlarda su ile karıştırılarak seyreltilebilir, etkisi azaltılabilir.)... Aslında, Kuleli askeri lisesi yıllarında, Kimyacı yarbay “Zati Bey” ve daha sonra gelen kimyacı binbaşı “Mayk” nedeniyle kimyaya olan tüm ilgimi yitirmiştim ama, 1960’lı yılların ikinci yarısında bu konuya biraz merak salacaktım... Hazırlayıp dağıtmış olduğum -Potasyun Klorat ve şeker karışımı dolu- spray kutuları, bakkallarda satılan çata-pat fitilleri ile ateşlenmekteydiler. Bunların öldürücü, hatta ciddi yaralanmaya neden olucu bir etkileri yoktu ama, çıkarttıkları gürültü ve duman ile korku, panik havası yaratabilirlerdi... Aynı gün, sözkonusu spray kutularından biri, bilemediğim bir nedenle, Oktay Etiman’ın sağ elinde erken patlayacak, Etiman’ın sağ kolu dirseğine dek yanacaktı. Hafif yaralanan Etiman, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesi’nde ayak üstünde tedavi edilecekti...

 

Gençlerden oluşan yürüyüş kolu, Kızılay’da dörtyol ağzına ulaşacaktı... Dümdüz yukarıya doğru devamedilecek olursa, Çankaya’ya çıkılmakta idi. Kavşağı geçtikten sonra yolun Çankaya’ya doğru uzanan kısmında, gidiş istikametinde sol tarafta yeralan Amerikan Haberler Merkezi’nin hemen önünde, çok kalabalık ve tam techizatli bir polis birliği yeralmıştı. Sözkonusu kalabalık polis birliği, geniş caddeyi boydan boya kesmişti... Anlaşılan, herhangi bir plan yapmamış olduğum, ve bu nedenle olacaklar konusunda istihbarat almamış olmaları nedeniyle, tahmin üzerine tedbir almışlardı. Polis, Amerikan Haberler Merkezi’ne yönelik bir saldırı olabileceğini tahmin etmekteydi. Beklentileri bu yönde olmalıydı... Çünkü, bir yıl önce, Amerika’nın Akdeniz’deki 6. Filosu İstanbul’u ziyaret ettiği sırada, İstanbul’da bilinen olaylar yaşanırken, Ankarada’da benim başkanlığımdaki bir tim, güpegündüz, öğlen saatinde, caddenin en kalabalık olduğu anda, Amerikan Haberler Merkezi’ni basıp, merkezin önündeki propoganda panolarını bütünüyle kullanılamaz hale getirmişti...

 

Aslında -yukarıda ifade ettiğim- panolara saldırı olayını, gayrıresmi olarak TİP yöneticileri istemişti. TİP’in bu yöndeki dileğini bize, ince uzun boylu cesur bir arkadaş olan “Asker” Memet takma adlı Memet Sönmez, ya da Ressam Memet ulaştırmıştı... Birkaç gece önce, geceyarısı, Memet ile çıkıp etrafta hedefleri kollamıştık... Beş kadar hedef tesbit edilmişti ve bunların en zor olanı, önünde sürekli iki polis memurunun beklemekte olduğu Amerikan Haberler Merkezi idi... Yapacağımız işin etkisinin daha yaygın olması, olayın daha büyük bir ses getirmesi amacıyla, eylemin öğlen vakti, işyerleri dağılırken, sokakların en kalabalık olduğu anda yapılmasını kararlaştırmıştık... “Asker” Memet’ten, en zor hedefin, Amerikan Haberler Merkezi’nin bana verilmesini istemiş ve burayı almıştım. Beş kişiden oluşan gurubumda, Sinan Cemgil, şimdi adını vermek istemediğim Giresunlu bir arkadaşım, ve pek tanımadığım iki kişi daha vardı. Bu iki kişiyi ben seçmemiştim, onları Memet bizim guruba katmıştı... Ellerimizde, içleri siyah boya dolu ikişer şişe vardı. Sıra ile bu şişeleri propoganda panolarına çarpacak, panoları kullanılamaz, okunamaz hale getirecektik...

 

Güneşli güzel bir gündü, sokak tıklım tıklım doluydu, ve panoların 2-3 metre önünde iki polis beklemekteydi... Sıraya dizilmiştik, en önde ben, arkamda Sinan, O’nun arkasında da Giresunlu arkadaş vardı. Diğer iki kişi en arkadan gelmekteydi... En baştaki panonun önüne gelince, içimden gelen ve beni bile şaşırtan vahşi bir çığlık atarak boya şişelerini panolara yapıştıracak ve kaçmaya başlayacaktım. Arkamdan, Sinan ve Giresunlu arkadaş, sağlam kalmış olan panolara yönelik olarak aynı işi yapacaklardı. Panoların vitrin camları kırılacak, içlerindeki metinler ve fotoğraflar siyah boya ile kaplanacaktı... En arkadan gelen iki kişi, korkmuş, verilen görevi yerine getiremeden yürüyüp gitmişlerdi ama, yine de hedef başarı ile tahrip edilmişti... Mülkiyeliler Birliği’nin arkasındaki sokakta kaçmaktaydık. Sinan Cemgil ve Giresunlu arkadaş, çoktan gözden kaybolmuşlardı ama, sol diz eklemimdeki menisk sakatlığı (meniskus) nüksetmiş olduğu için, topallayarak koşmaktaydım. Ayrıca, sol elimde alçıda idi...

 

Kısa bir süre önce, bindiğim dolmuşun yolunu, Ankara Koleji önünde, gangster filmlerinde rastlanan sahnelere benzer biçimde özel bir araba kesmiş, içinden fırlayan üç şık genç, dolmuşun şöförüne saldırmıştı. Tanımadığım şöförü korumak için fırlamış, saldırganlarla kavgaya tutuşmuştum... Sonradan, sol elimin baş parmağındaki kemiğin çatlamış olduğu anlaşılacaktı... Tam Aziz Nesinlik bu öyküyü, başka bir zaman anlatırım...

 

Genellikle futbolcularda rastlanan diz eklemindeki kıkırdağın çatlaması, veya kırılması olayı, meniskus ise, bir eşşek şakasının hatırası idi... Tam beş yıl kadar önce, 1963 yılında, karlı çok soğuk bir kış günü, tam techizatlı olarak Dikmen sırtlarında piyade eğitimi yaparken, verilen istirahat sırasında, biri arkama yatmış ve 4004 “Tenya” Necati’de tüm gücüyle beni itmişti. Beklentilerine göre sırt üstü kara yığılacaktım, ve onlar da güleceklerdi. Fakat beklenen olmamış, sol bacağım, altıma yatanın kasaturasına takılmış ve gövdem sol dizimin üzerinde dönmüştü. Acıyla oraya yığılmıştım, yürüyemiyordum, ve sedye ile Gülhane Askeri Hastahanesi’ne götürülecektim. Hekimler beni futbolcu sanacaklardı... Bolulu iyi ve akıllı bir çocuk olan “Tenya” Necati, görünüşünün tam tersine, olağanüstü güçlü birisiydi. Bileğini iki güreşci birlikte bükemezdi. Ağır savunma el bombasını 60 metreden öteye atıp spor hocasını şaşkına çevirmişti, ve hemen askeri pentathlon (beş alanda yarış) takımına alınmıştı. Fakat O herhangi birşeyi umursamadığı için, sıkılıp bu işi bırakacaktı... “Tenya” Necati, ayrı uzun bir anlatının konusudur...  

 

Topallayarak koştuğum için, arkamızdan gelen polise yakalanma olasılığım vardı... Mülkiyeliler Birliği’nin arkasındaki sokağın sonunda, birden, bir taksi durağı ile karşılaşacak, ve en öndeki taksinin içine can havli ile atlayacaktım. Yaşlı şöföre, ölüyorum, apandisitim patladı, beni hemen Gülhane Askeri Hastahanesi’ne götür, diye bağırıp, numaradan kıvranmaya, inlemeye başlayacaktım. Nedense aklıma başka bir hastahane adı gelmemişti... İyi bir insan olduğu anlaşılan yaşlı şöför, hemen gazlıyacak, yolun açılması için bir ambulans gibi korna çalarak tüm hızıyla hedefe yönelecekti. Biraz önce vitrinlerini indirdiğim Amerikan Haberler Merkezi’nin önünde korna çalarak hızla geçecektik... Gülhane Askeri Hastahanesi’nin dış kapısının önüne gelince, ne yapacağımı şaşıracaktım. Cebimde, şöföre verecek beş kuruş para yoktu. Dediğime inanmış olan şöför, ortalığı velveleye vererek beni içeriye taşıtmak üzereydi... Şöföre, “Lütfen dur, ben düzeldim, şu anda iyiyim, hastahaneye gitmekten vazgeçtim.”, diyecektim. Adam, şaşkın bakarak, “Olurmu ama, buraya kadar geldik, bırak seni götüreyim.”, diye israr edecekti. Sonunda şöförü ikna edecek, ve ondan beni Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bırakmasını isteyecektim. Adam şaşkın, beni SBF öğrenci yurdunun önüne dek sürecekti. Sorunca, borcumun 10 TL olduğunu söyleyecekti. Bir dakika bekle deyip, o sırada yurtta rastladığım eski Harbiyeli bir arkadaştan 10 TL borç alıp, parayı şöföre verecektim...

 

Evet, ne yapacağımızı bilmeyen polis, bir sene önce saldırıya uğramış olan Amerikan Haberler Merkezi’nin önünde tertibat almış, ve Çankaya’ya doğru giden yolu kesmişti. Yeniden Haberler Merkezi’ne yönelik bir saldırı umuyor olmalıydılar... Polis, bayağı kalabalık ve güçlü gözükmekteydi. Yenilgiye uğrayacağımız bir çatışmaya girmek istemiyordum. Eylem, başarılı bir biçimde sonlanmalı, kafalarda olumlu izler bırakmalıydı... Yönü değiştirmek, muhtemel bir çatışmayı engellemek amacıyla, hemen öne fırlayacak, ve kitleyi sol tarafa, Ankara Koleji’ne ve ardından SBF’ye, Cebeci yönüne doğru dönen caddeye yönlendirecektim. Aslında aklımda olan, olaysız olarak oradan SBF’ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) dek yürümek ve kitleyi SBF’nin önünde dağıtmak düşüncesi idi. Fakat, öğrencileri saptırdığım Cebeci istikametine giden yolda, yaklaşık 30- 40 metre kadar ileride, birden, kalabalığın arasına, içinde Amerikalı taşıyan özel bir taksi girecekti. Arabanın Amerikalıya ait olduğunu ve içinde de Amerikalı biri olduğunu farkeden gençler, gürültülü biçimde bu taksiye saldıracaklardı. Dağıtmış olduğum spray kutularından bir-ikisi sözkonusu arabaya atılıp patlatılacaktı. Arabadaki çok kormuş Amerikalı, linç tehlikesi yaşayacaktı ama, müdahale edip adamı kurtaracaktık... Çok sonra bu olaydan yargılanırken, o sırada oralarda olduğunu söyleyen bir sivil polis şefi, tanık olarak heyecanlı heyecanlı öyle bir ifade verecekti ki, aklımdan, “Yahu bu adam Türk mü, yoksa Amerikan milliyetçisi mi?”, diye geçecekti. Böyle Türkler de vardı ve onlar herkesten çok “milliyetçi” tiyatrosu oynamaktaydılar... Bazılar için “paranın dini imanı yoktu” ve halen yoktur...

 

Aynı istikamette çok kısa bir mesafe daha gittikten sonra, birileri, TUSLOG, burada TUSLOG var diye bağıracaktı. Ben de, isteme uygun olarak kitleyi o yöne çevirecektim. Polis, böyle birşey olabileceğini düşünmemiş olduğu için, TUSLOG binası önünde herhangi bir tertibat almamıştı...

 

Bilindiği gibi TUSLOG, ABD’nin Lojistik (ikmal) Gurubu idi. TUSLOG, Avrupa gücüne dahil olarak Türkiye’de bulunan ABD hava gücünün ve diğer ABD birliklerinin ikmal işlerinden sorumlu olduğu gibi, aynızamanda Pentagon’a bu güçler hakkında istihbarat sağlamaktaydı. Karmaşık görevleri olan TUSLOG, Marshall Planı çerçevesinde 1948 yılında Türkiye’ye yerleşmeye başlamış olan Amerikan askeri varlığının en önemli parçalarından biri idi. Mayıs 1947’de ABD Senatosu, Turuman Doktrini’ni kabulederek, -Doğu Akdeniz’de komünizmi engelleme gerekçesi ile- Yunanistan’a ve Türkiye’ye “yardıma” başlayacaktı (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Truman Doktrini ve Doğu Akdeniz’de sahnelenen trajedilerden bazı örnekler   ). Marshall Planı’da bu çerçevede, Turuman Doktrini çerçevesinde gerçekleşecekti...  TUSLOG, merkezi Ankara’da olmak üzere 1955 yılında şekillendirilmişti... TUSLOG’un merkez binası, sapmış olduğumuz Cebeci’ye doğru giden caddenin başlangıç bölümü ile Sıhhiye arasında uzanan bir sokakta idi. Bu, ön tarafı yüksek camlar ile kaplı betonarme bir binaydı... Kitle, TUSLOG’un bulunduğu sokağa doğru akacaktı...

 

TUSLOG’un merkezi binasının önünde, on metre kadar derinliğinde beton bir avlu bulunmaktaydı. Buraya 7- 8 kadar araba parketmişti... TUSLOG’a yönelmiş olan gençler, öfke ile önce bu arabalara saldıracaklardı. Bunlardan bazıları ters döndürüleceklerdi. Dağıtmış olduğum spray kutuları, sözkonusu arabalara ve TUSLOG’un yüksek ön pencerelerine fırlatılacaktı. Patlamalarla, kutulardan çıkan dumanlarla, orada tam bir kaos yaşanacaktı. Ve TUSLOG’un perdeleri ateş alacaktı... Durumu geç farkeden polis, olaya ancak 10- 15 dakika kadar sonra müdahale edebilecekti. Polisin, kaçan gençlerden ancak 15- 20 kişiyi gözaltına alabildiğini sonradan öğrenecektik... Eylem, sansasyonel biçimde, anti-emperyalist vurgusu öne çıkarak başarı ile sonbulmuştu...

 

Ertesi gün yayınlanan ve kopyasını burada yana koyacağım 12 Haziran 1969 tarihli “Milliyet” gazetesinin manşetinde, “TUSLOG’UN 6 OTOSU TAHRİP EDİLDİ”, diye yazmaktaydı. Olay, 11 Temmuz 1969 Çarşamba günü gerçekleşmişti... Sözkonusu olay nedeniyle ileride, ceza yasasının, “iki dost devletin arasını açmaya, savaş çıkartmaya teşebüs” maddesinden yargılanacaktım. “ABD ile Türkiye arasında savaş çıkartmaya teşebbüs ettiğim”, iddia edilecek ve hakkımda 14 veya 15 yıla dek ağır hapis cezası istenecekti. Yalnız bu, yargılandığım en ağır madde olmayacaktı...

 

Bu arada, işgal sürerken, madde madde bir demokratik devrim programı, daha doğrusu demokratik devrimde yapılması gerekenlerin listesini hazırlayacaktım. Daha sonra bunu Deniz’e de imzalatacaktım. Sözkonusu programı, veya talepler listesini, 1969 Haziran ayının son haftasında İstanbul’da TMGT tarafından toplanacak olan gençlik kurultayına ikimizin imzası ile yollayacaktım. Bizler Filistin örgütüne gitmeden önce yaptığım son işlerden biri bu olacaktı...

 

İşgal bitmişti ve artık SBF’de kalmamıza olanak yoktu... Aslında pek tanımadığım uzun boylu, yakışıklı bir SBF öğrencisi, bana ve Deniz’e, CHP milletvekili olan ağabeyinin kaldığı apartman dairesinin bir-iki günlüğüne boş olduğunu, yeni bir yer buluncaya dek burada kalabileceğimizi söyleyecekti. Olaydan ağabeyinin haberi olmayacaktı...

 

Bu daire, yanılmıyorsam, Tandoğan taraflarında biryerde idi. Giriş katında olan daire, iki oda ve bir mutfaktan oluşmaktaydı. Dairenin içi, tertemiz ve düzenli idi... Adamın başını belaya sokmamak için evden çıkmıyorduk, ve karnımız açıkmıştı. Mutfakta yiyecek birşeyler arayacak ve büyükçe bir kavonozun içinde iri taneli arpa şehriyelerini keşfettik. Bunların arpa şehriyesi olduğunu anlamıştım ama, Deniz, “Aaa, Vietnam pirinci!”, deyince, bende havaya girecek, “kimbilir belki de ‘Vietnam pirinci’ bukadar iri olur”, diye düşünecektim. Pilav yapma düşüncesi ile “Vietnam pirinci”ni alacaktık. Bu kez de tencere aramaya başlayacaktık. Bula bula düdüklü bir tencere bulabilecektik. Düdüklü tencere de pilav olmazdı ama, başka çaremiz yoktu. Aslında, ikimizde daha önce böyle bir tencere kullanmamıştık... Sonunda, “Vietnam pirinci”ni, yağı, tuzu, ve “pirincin” iki katı suyu, tencereye dolduracaktık. Kapağını kilitleyip, tencereyi ocağın üzerine yerleştirecektik...

 

Birsüre sonra tencereden garip sesler çıkmaya, tencere ötmeye başlayacaktı. Bu iş oldu herhalde deyip, ocağı kapatacak, tencerenin kapağını açmaya çalışacaktık. Kapak sıkışmıştı, açılmıyordu, ve asabımız bozulacaktı... Kafayı biraz çalıştırsak, ısı nedeniyle metalin genişleyip sıkıştığını, soğuk suyun altında kısa birsüre tutulacak kapağın kolayca açılabileceğini düşünebilirdik... Fakat biz, açlığında verdiği acelecilik ve öfke ile tencereyi alacak, geniş salondaki değerli halının üzerine oturacak, ayaklarımızı birbirine dayıyarak, ters yönlere doğru kapağın ve tencerenin saplarına tüm gücümüzle asılacaktık. Isı nedeniyle sıkışmış kapak, patlamaya benzer bir sesle fırlayacak, tencerenin içindeki lapa olmuş “Vietnam pirinci”nin yarısından çoğu, değerli temiz halının üzerine yayılacaktı. Hadi, bu kez halıyı temizlemeye çalışacaktık... Ertesi gün o evi terkedecektik ama, milletvekili eve döndüğünde halısını görünce, neler olduğunu, hiç öğrenemeyecektik...

 

Kaldığımız ikinci yer, Sıhhiye’nin arka taraflarında bir apartman dairesi olacaktı. Burada da fazla kalmıyacak, ve Bahçelievler tarafında, üst katlarda bir apartman dairesine taşınacaktık. Dairenin sahipleri evde yoktu... Bu yerde Deniz’in öykülerini dinleyecektim. Aslında aynı öyküleri, daha önce, yine Deniz’den İstanbul’da da dinlemiştim...

 

Deniz, İttehat ve Terakki Partisi’nin ünlü silahşörü Yakub Cemil’e hayrandı... Balkanlar’da çetelere karşı gayrinizami savaş yürütmüş olan, Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ile birlikte bulunan 1903 Harbiye mezunu Osmanlı Subayı ve Çerkes asıllı Yakub Cemil, Babıali Baskını sırasında Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa’yı şakağından vurup öldürmüştü... Bir mahkumlar ordusu ile Balkan savaşına katılmış olan Yakub Cemil, İtihatcılar tarafından 1914 yılında kurulacak olan Teşkilat-ı Mahsusa’ya alınacak ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde görev yapacaktı. Ermeni tehcirinde bulunacak ve eğer yazılanlar doğru ise, bazı yargısız infazlar nedeniyle bu görevinden alınacaktı... Gönderildiği Bağdat’ta da emirlere uymadığı için, İstanbul’a çağrılacaktı... Sonunda, İttehat ve Terakki hükümeti ile ters düşecek, “hükümeti devirme ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya süikast hazırlama” suçlaması ile tutuklanıp, 11 Eylül 1916 günü kurşuna dizilerek idam edilecekti... Yine yazılanlar doğru ise, Enver Paşa idama karşı idi ama, Enver Paşa yurtdışında bulunduğu sırada, Talat Paşa’nın kararı ile idam gerçekleşecekti...

 

Aslında, o günlerde ne Yakub Cemil ve ne de diğer İttihatci silahşörleri hakkında ciddi bir bilgim vardı. Ayrıca bu karakterler bende herhangi bir heyecan uyandırmıyorlardı. İşin gerçeği, günümüzde de uyandırmıyorlar... İttihatci silahşörleri benim kahramanlarım değillerdi, ve herhangi bir zaman da olmadılar. Fakat Deniz’i üzmemek için sesimi çıkartmıyor, O’nu dikkatle ve biraz da -belli etmediğim- bir şaşkınlıkla dinliyordum. Bunları, Yakub Cemil efsanelerini O’na kimler anlatmıştı?, bu dolduruş nereden gelmekteydi?, bilemiyorum ve kendisine de sormadım... Bunları yazıyorum, çünkü, o günlerde henüz İttihatcılar hakkında ciddi birtakım yayınlar olmadığı gibi, okul kitaplarında da bu yönde bilgiler bulmak pek olanaklı değildi. O nedenle Deniz, anlattıklarını birilerinden dinlemiş olmalıydı... Deniz, büyük bir heyecanla, adeta yaşıyarak, “Yakub Cemil’in hücresine Parabellum tabancaları ile girdiğini” anlatmaktaydı. Sanırım bu bir efsane idi ama, o inanarak anlatmaktaydı. Oyuncak kapsül tabancasından bozma birşeyi saymayacak olursak, henüz eline gerçek bir silah almamış olan Deniz’de, silahlara karşı çocukça bir tutku vardı. Birgün aşka gelip, sözünü ettiğim kapsül tabancası ile, FKF İstanbul örgütünün duvarında asılı duran Che Guevara portresine ateş etmiş, o ünlü portrenin alt kısmında küçük bir delik açmıştı... Kendi ifadesi ile Deniz’in takma adı, “Yakub Cemil” idi...

 

İleride, Selehattin Okur adlı küçük yalancının, kendisine, “Resneli Niyazi” takma adını seçmiş olduğunu öğrenecektim. Yaşamının Resneli Niyazi ile en ufak bir benzerliği olmasa da, Okur’un seçtiği ad bu idi. Takma adı nedeniyle O’nun komplocu kafa yapısını anlamak biraz mümkün olmaktaydı ama, yazmış olduğu yalanları okuyuncaya dek bu ölçüde çürük biri olabileceğini düşünemiyecektim... Üsküp’te bulunan Harb Okulu’nu bitirmiş olan Osmanlı subayı Resneli Niyazi, İtihat ve Terakki Partisi’in öndegelen adlarından biri idi. Yazılanlara göre, 3 Temmuz 1908’de 200 kadar fedaisi ile dağa çıkan Resneli Niyazi, 1908 yılında gerçekleşen II. Meşrutiyet’in ilanında en önemli rollerden birini oynamıştı... Sözkonusu gelişmenin hemen ardından yapılan seçimleri, -İngiliz yanlısı ve ademi merkeziyetçi- rakibi Ahrar (özgürlük) Partisi’ne karşı İttihat ve Terakki Partisi kazanacaktı... İstanbul’a gitmek için gelmiş olduğu Avlonya Limanı’nda, 29 Nisan 1913 günü, yanındaki koruması tarafında vurularak öldürülecek olan 1873 doğumlu Resneli Niyazi için, eğer yazilanlar doğru ise, “Ne şehittir ne de gazi, pisi pisine gitti Niyazi”, deyimi üretilecekti...

 

Deniz Gezmiş’in heyecanlanarak hayranlıkla anlattığı diğer karakter ise, Dündar Kılıç’tan başkası değildi... Prof. Baskın Oran, kimden duydu ise, alaylı bir üslupla, Dündar Kılıç’ın benimle hapis yattığını ve göya etkimde kalarak bazı işler yaptığını anlatan baştan sona uydurma bir öykü anlatmıştı. Bunu öğrendiğim zaman, sonderece sinirim bozulmuş, Dündar Kılıç ile hiç karşılaşmadığımı, yukarıdan alaylı bir üslupla yazılan bu öykünün baştan sona yalan olduğunu ifade etmiştim. Yalnız o günlerde, olaya Deniz’in adını karıştırmamak için, Dündar Kılıç ile hapishane de karşılaşan ve aynı koğuşta kalan kişinin Deniz Gezmiş olduğunu yazmıyacaktım. Artık bunları anlatmakta bir sakınca görmüyorum... Baskın Oran’ın anlattıklarına benzer olaylar olmuşmudur bilemem ama, Deniz, birsüre Dündar Kılıç ile birlikte hapis yatmış, ve onun serüvenlerini dinlemişti. Bunları bana, çocukça bir heyecanla, ve canlandırarak anlatacaktı...

 

Deniz’in anlatımı ile... “Kabadayı”nın öldürülmesinden sonra Ankara’dan kaçarak İstanbul’da kahve işletmeye başlayan Dündar Kılıç, Ankaralı Piç Hüseyin çetesinin hedefi haline gelmişti... Piç Hüseyin, Dündar Kılıç’ı öldürmek amacıyla O’nun kahvesine baskın verecekti. O, Dündar Kılıç, atik bir hareketle kendisini yere atarken, iki Smith & Wesson tabancasını birden çekerek Piç Hüseyin’i bacağından vuracaktı. Deniz’i büyüleyen, işte asıl bu sahne idi. O, bunları canlandırarak, adeta yaşayarak, çocukça bir heyecanla anlatmaktaydı... O günden sonra Piç Hüseyin topal kalacaktı... Doğrusu birşey hissetmeyecektim ama, bozuntuya da vermeyecektim...

 

Kumarhane işleten ve Ankara genelevinin haracını yiyen “Kabadayı” hakkında, “Kabadayı”nın bir çocuk tarafından vuruluşu olayı ile ilgili yaşananlar hakkında daha ayrıntılı öyküleri, 1969 sonlarında Ankara Merkez Cezaevi’nde dinleyecektim. Piç Hüseyin ve çetesi, bir çocuk tarafında vurulan “Kabadayı” cinayetinin Dündar Kılıç tarafından planlanıp ısmarlanmış olduğunu düşünecek, ve Kılıç’ı hedef haline getirecekti. Ya da onlar, “Kabadayı”dan boşalan yeri Kılıç’a kaptırtmamak için O’nu hedef tahtasına oturtmuşlardı... Aynı cezaevinde, Piç Hüseyin’in kardeşi ve diğer yakınları ile karşılaşacaktım. Bunlarla takışmak zorunda kalıp, tecrit koğuşuna, 9ncu koğuşa sürülecektim...

 

Sürülmüş olduğum 9ncu koğuşta, “Maraş Canavarı” İsmail Kıllı ile karşılaşacak, ondan çok ilginç, romantik eşkiya öyküleri dinleyecektim. Yine başka çok ilginç kişilerle, örneğin, dayısı MOSSAD’da üst mevkilerde olan İsrailli bir uyuşturucu kaçakcısı genç ile tanışacaktım. Yaklaşık kırk kilo esrarla yakalanmış olan bu Yahudi kaçakçının annesi, oğluna yazdığı mektupta, MOSSAD yöneticilerinden olan erkek kardeşinin, “yakınlarda Türkiye’de bir darbe olabileceğini, ardından af çıkacağını, ve sonuçta yeğeninin kısa sürede kurtulabileceğini”, söylediğini ifade etmekte, oğluna, “moralini sağlam tutması gerektiğini”, yazmaktaydı... Gerçekten de, birbuçuk yıl kadar sonra, 12 Mart 1971 müdahalesi olacaktı... Aynı tecrit koğuşunda yeni serüvenler yaşıyacak, -Müdür’ün ısmarlaması ile- façamı bozmaya çalışan bir ahlaksızı haşat edecek, Müdür’ün karşısında ayağa kalkmadığım için hücreye atılacak, ve bitlenecektim... Bunlar, uzun öykülerdir...

 

Aynı hapishanede, Ankara genelevinin haracını yiyenlerden Yusuf Kepekli ile karıştırılmam, eğlenceli sayılabilecek sonuçlara yolaçacaktı... Birgün, O’nun, Yusuf Kepekli’nin yerine adam bıçaklamaktan hakim karşısına çıkartılacaktım. “Alla allah, bu işide mi ben yapmışım?”, diye boş boş bakarken, yargıç huylanacak, anamın ve babamın adını soracaktı. Ozaman hata anlaşılacaktı... Bundan daha eğlencelisi, kadınların Kepekli’ye getirmiş oldukları 40- 50 kadar filitreli Maltepe sigarasının, sandık sandık portakalın bana verilmesi, ve benim de bunları bolkeseden dağıtmamın ardından, yanlışlığın anlaşılması olacaktı... Bir kez de, ziyarete gelmiş olan Kepekli’nin anasının karşısına beni çıkartacaklardı. Uzun boylu, güzel, yaşlı bir kadındı. Oğlu yerine beni görünce, kadıncağız şaşıracaktı... Kepekli’de 1.95 boylarında çok yakışıklı ve sessiz bir adamdı. İleride, vurulup öldürüldüğünü duyacaktım... Benim ahbablık ettiğim kişiler daha çok, üfürükçüler, papelciler, zarfcılar, hazineciler, otel hırsızları, tavukçular, kısacası, çok eğlenceli öyküleri olan O Henry (William Sydney Porter) tipleri idi...

 

Haziran ayının ikinci haftasının sonlarına doğru, Deniz ile birlikte kaldığımız apartman dairesine, İstanbul’dan, elinde bir çanta ile Cihan Alptekin gelecekti. Cihan’ı daha önce görmemiştim. Belki gördümse de aklımda iz bırakmamıştı. Cihan, yanındakileri bırakıp, yeniden İstanbul’a dönecekti...

 

Cihan, yanında, birtakım silahlar, eski tabancalar, ve harika güzellikte tarihi bir Sürmene kama getirmişti. Bu silahlardan 7.65 mm çapında olan tabanca, Laz yapımı taklit bir Browning idi. Diğeri, topu 7.62 mm capında yedi mermi alan eski bir Rus Nagant’ı idi. Şüphesiz bu çok değerli bir silahtı. Bir diğeri, orta boy namlusu olan ve uzun dokuz mm (Parabellum) mermi atan eski, II. Dünya Savaşı yıllarından kalma bir Alman Parabellum tabanca idi. Dördüncü silahı ilk kez görüyordum. Bu, 1911- 12 yapımı, I. Dünya Savaşı yıllarından kalma kocaman bir Avusturya tabancası idi. Avusturya-Macaristan o yıllarda halen koca bir imparatorluktu, ve zaten patlamaya hazır I. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecekti... Sözkonusu Avusturya silahı, Steyr Hahn marka idi, ve uzun dokuz (Parabellum) mermiler atmaktaydı. Mermiler silaha, -o yılların piyade tüfeklerinde olduğu gibi- üstten doldurulmaktaydı. Yani silahın hareketli, kabzaya girip çıkan bir magazini (şarjörü) yoktu... Cihan’ın getirmiş olduğu beşinci silah ise, bir sanat eseri olan Sürmene kama idi. İnce gövdeli ve oluklu bıçak kısmının çift yanı keskin olan bu 30- 35 cm kadar uzunluğundaki kamanın ucu iğne gibi idi. Sapı ise fildişinden yapılmaydı. Fildişi sapın üzerinde çok güzel gümüş işlemeler vardı... Onlara, “Ben tabanca falan istemiyorum, bana bu Sürmene kamayı verin, yeter.”, diyecektim ve kamayı alacaktım...

 

Peki bu silahlar nereden gelmekteydiler?.. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Hukuk Fakültesi’nin işgali günlerinde, Filistin örgütüne birlikte gideceğimiz arkadaşlar ve aynı guruptan diğer başka bazıları, Hukuk Fakültesi’ne bağlı Krıminoloji Enstütüsü’nün müzesine girmişlerdi (Adı tam söylüyemiyor olabilirim ama, kısaca, fakülteye bağlı ve suç işlemiş silahların sergilendiği yer denebilir). Şüphesiz bu legal bir giriş değildi... Sözkonusu yere girenler, sergilenen suça karışmış silahları, fakültenin zimmetindeki kamuya malolmuş silahların bazılarını, yerlerinden söküp almışlardı. Bu silahlar muhtemelen zaman zaman ders konusu da olmaktaydılar... Bize, Ankara’ya getirilenler, bu silahlardı; suçun işlenmesinin ardından müzelik olmuş silahlardı...

 

Doğrusu şimdi konuşmak kolay ama, yine de, o günlerde de olsa, böyle birşeyi yapabileceğimi pek sanmıyorum. Fakat yine de Sürmene kamaya dayanamıyacak, bunu onlardan alacaktım... Onların bir ay kadar kaldıkları Filistin kampından ayrılmalarının ardından, sözkonusu kamayı yanımda gören bazı Demokratik Cephe yöneticileri, bunu benden isteyeceklerdi ama, vermeyecektim. Kama, görenin hoşuna gidiyor, hayranlığını üzerine çekiyordu... Fakat bir gece, yorgun-argın, bir taksi ile Ürdün’ün İrbid kentinden Şam’a (Damaskus) gelirken, içinde bu kama da olan küçük el çantamı taksinin bagajında unutacaktım... Sanırım şöförün oyununa gelmiştim. Çünkü, bagaja konmayacak kadar küçük olan ve içinde bir-iki iç çamaşırından başka birşey bulunmayan çanta yanımda durabilirdi. Fakat şöför bunu elimden alıp bagaja yerleştirecekti, ve beni bırakmış olduğu yeri, örgüt merkezini gayet iyi bildiği halde, bagajda unutmuş olduğum çantayı getirip iade etmeyecekti... Kimbilir, belki de o kamayı iyi bir fiyata satacaktı...

 

Aynı ayın, Haziran 1969’un son haftasına girilirken, diğerleri, Cihan, Erim, -henüz yalancılığını bilemediğim- Okur, Ankara’ya geleceklerdi. Erim Süerkan’ı daha önce herhangi bir eylemde görmemiştim. Selehattin Okur adlı kişiyi ise, “Kanlı Pazar”ın yaşandığı günden iki gün kadar önce, on- onbeş dakika kadar, olumsuz bir rolde görmüştüm. “Kanlı Pazar” olayı yaşanırken Deniz, hapiste idi ama, bundan bir veya birbuçuk ay kadar sonra İstanbulda Deniz ile birlikte üç- beş gün geçirecektik. Birlikte bazı Kürt arkadaşlarla görüşecektik... Bu ayrı uzun bir öyküdür... Hemen yukarıda adlarını anmış olduğum kişileri, Süerkan’ı, Okur’u, ve Cihan’ı daha önce Deniz’in yanında hiç görmemiştim. O’nun en yakın arkadaşının Mustafa Gürkan olduğunu sanıyordum... Herneyse, kısa süre sonra, Ürdün’de kamp yerinde, Deniz, Erim Süerkan ve Okur ile bozuşacaktı, yolları ayrılacaktı...

 

Sonuçta, birlikte bir otobüse binecek ve Antep’in yolunu tutacaktık. Kılavuzumuz olacak genç ile Antep’te -önceden belirlenmiş- bir otelde buluşmamız kararlaştırılmıştı... Deniz ve arkadaşlarının yanında, içi kitap dolu külçe gibi ağır bir bağul vardı. Kriminoloji Enstütüsü Müzesi’nden kaldırdıkları silahları da bu bağula koymuşlardı. Benim yanımda ise, üstümdekilerden başka birşey yoktu. Cebimde para da yoktu... Elimden çok paralar geçmişti ama, bunların tek kuruşuna bile dokunmamıştım... Koca bağula doldurdukları kitaplar, “Sol Yayınları”nın ve “Bilim ve Sosyalizm Yayınları”nın basmış oldukları idi. Kamp boyunca bir tekini bile açıp okumuyacaklardı, ve bağulu gerisin geri Türkiye’ye taşıyacaklardı...

bir sonraki bölüm için tıkla

 

 

bölümler:

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

http://www.sinbad.nu/