Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

not: Topalamı 12 punto ile 65 A-4 sayfası tutan bu metin, yaşamımım bir yıldan daha az bir kısmını kapsamaktadır. Umarım buradaki gerçekler ilginizi çeker ve sonuna dek okursunuz- Y. Küpeli

 

bölümler:

 

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

Antep’te buluşma yeri olan otele geceyarısı ulaşabilecektik. Resepsiyona uydurma isimler verecektik. Benim vermiş olduğum “Hasan Yerebasan” adı, Cihan’ın çok hoşuna gidecek, artık beni böyle çağırmaya başlayacaktı. Aslında bu, saçma bir şakaydı ama, böyle çocukça şeyler Cihan’ın çok hoşuna gitmekteydi...

 

Daha uyumaya vakit kalmadan, kılavuzumuz Abu Süleyman gelecekti, ve oteli terkedecektik... Kılavuzumuz olan İstanbul Üniversitesi öğrencisi Abu Süleyman, Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bir köydendi ve akrabalarının birkısmı sınırın Türkiye tarafındaydı. Suriye pasaportu taşıyan ve iyi bir insan olduğu anlaşılan Abu Süleyman, Naif Havatme (Na’if Hawatmeh) önderliğindeki Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin üyesi olduğunu söylemekteydi ama, birsüre sonra, bu iyi yürekli arkadaşın henüz örgütü hakkında ciddi bir bilgisi olmadığını anlıyacaktık. O’nun bu bilgisizliği, bir haftayı aşkın süre gözaltında kalmamıza neden olacaktı. Anlatacağım... Adın başına gelen “Abu” takısı, Semitik bir dil olan arabçada, “babası” anlamına gelmektedir. Takma bir ad olan “Abu Süleyman”, “Süleyman’ın babası” demektir. Eğer adın başındaki takı “Ibn” olsa idi, örneğin, klavuzumuzun adı “Ibn Süleyman” olsa idi, bu, “Süleyman’ın oğlu” anlamına gelecekti...

 

Doğu Ortodoks Hiristiyan kökenli olan, bedevi bir aileden gelen Ürdün doğumlu Naif Havatme önderliğindeki Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe, daha yeni, 22 Şubat 1969 doğumlu bir örgüttü. Bu nedenle, Abu Süleyman’ın örgütü hakkında bilgisi olmaması, bir ölçüde anlaşılabilirdi... O, örgütünü illegal (yeraltında, gizli) sandığı için, işleri karıştıracaktı...

 

Naif Havatme, yine Doğu Ortodoks Hiristiyan kökenli bir Filistinli olan Georges Habash önderliğinde, ve 1967 yılında Filistin’in Kurtuluşu İçin Halk Cephesi adıyla kurulmuş olan örgütten, 1968 yılında ayrılarak örgütünü kurmuştu. Sonuçta, kopmuş olduğu örgütle arasında önemli ideolojik farklar olan Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe, 1969 yılı başında şekillenmişti... O yıllarda Naif Havatme’ye ve kurmuş olduğu örgüte düşmanlık besleyen, hatta Havatme’nin örgütünden iki kişiyi vurdurtmuş olduğu anlatılan Georges Habash ve örgütü, birtakım Maoist milliyetci görüşlere sahipti ve şiddeti temel mücadele yöntemi olarak kabuletmekteydi... Naif Havatme’nin örgütünde ise, kesinlikle bir Yahudi düşmanlığı yoktu. Havatme ve arkadaşları, sadece Siyonizme karşı idiler; siyonist ırkcı İsrail devleti yıkıldıktan sonra Yahudiler ile Arapların birarada yaşayabilecekleri demokratik bir devletin kurulmasını amaçlamaktaydılar... “Teorik eğitim görmüş olduğu” palavrasını atan Selahattin Okur’un baştan sona uydurma olan kısa anlatısından, tüm bunların farkında olmadığı, çok kısa süre kalmış olduğu yer hakkında bir bilgisi olmadığı, kolayca anlaşılmaktadır...

 

Lokanta’da az kurulu pilav ısmarlar gibi -kulaktan dolma- biraz Marksizm-Leninizm “alarak” bunu sadece midesine indirmiş olan Selehattin Okur’un kavramları karıştırması, “Bayram haftası”nı “mangal tahtası” gibi anlaması, aslında sonderece anlaşılabilir bir olaydır. O nedenle Okur’un, bizlerle birlikte gittiği Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe adlı örgütü, “Marksist-Leninist” olarak tanıtmasında şaşacak bir yan yoktur. Kimbilir belki de, kendi ifadesi ile sözkonusu örgütte “teorik eğitim görürken”, Okur’un anlayabilmesi için kuşdiline yapılan çevirilerde bazı hatalar olmuştur... O yıllarda, biz oraya gittiğimiz sırada, Naif Havatme ve örgütü, Marksizmi kabuletmekle birlikte, henüz Leninist değildi. Havatme ve örgütünün yönetici kadrosu, Troçkist düşüncelere sahipti ve aynı örgütün Troçkist Dördüncü Enternasyonal ile bağı vardı. Yine Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin o yıllarda Enver Hoca Arnavutluğu ile de sıkı bağı vardı. Diğer yandan, aynı yıllarda Enver Hoca, Çin Halk Cumhuriyeti ile çok sıkı bağlar içindeydi... İlerideki yıllarda, epey zaman sonra Naif Havatme ve örgütü, tüm bu bağlarından kopacak, Sovyetler Birliği ve Küba ile yakınlaşacaktı. Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe’nin halen Küba’da temsilciliği bulunmaktadır. Aynı örgütün İsveç’te ve başka ülkelerde de temsilcilikleri vardır...

 

Abu Süleyman bizleri, akrabalarının olduğu bir sınır köyüne, Nizip’in güneyinde, Fırat’ın batı taraflarında bir sınır köyüne götürecekti... Burası, topraktan düz damlı kerpiç evleri ile elektiksiz yoksul bir köydü. Şalvarlı, ve kat kat köylü giysileri içindeki kadınların yüzleri dikkatimi çekecekti. Neredeyse hepsinin çenelerinde, mercimek tanesi büyüklüğünde nokta nokta siyah döğmeler vardı. “Bunlar ne anlama geliyor?”, diye soracaktım ama, kadınlar türkçe konuşamıyorlardı. Abu Süleyman, becerebildiği kadar anlatacaktı... Kadınların çenelerindeki sözkonusu döğmeler eski bir gelenekmiş, daha çok evli kadınlara yapılıyormuş. Hem güzelleştirme amacı taşımakta imiş ve hem de insanları kötülüklerden, hastalıklardan koruduğuna inanılmakta imiş... Yani bu döğmeler, barbar topluluklarda kulağa takılan küpenin koruyucu işlevine benzer bir işleve sahip olmakta, aynen küpe gibi birçeşit koruyucu totem rolü oynamakta idiler... Kadınların hazırladığı çayımızı içtikten sonra, yeniden yola düzülecektik...

 

Yakındaki bir tren istasyonundan, sınır boyunca Doğu istikametine giden trene binecektik. Fırat’ın üzerindeki uzun çelik köprüden geçtikten, ve daha bir-iki istasyon gittikten sonra, Fırat’ın doğu tarafındaki bir istasyonda trenden inecektik. İstasyonda görev yapan memur bizi karşılayacaktı, ve Deniz, Abu Süleyman’ın tavsiyesine uyarak, kişi başına memura 10 TL vererecekti. Tren raylarının üzerinden karşı tarafa geçecek ve böylece Suriye toprağına girmiş olacaktık. Karşımızda, ağaçsız ve yukarıya doğru yaklaşık otuz derece eğimli bir bayır vardı. Bayırın sonunda, yaklaşık 500- 600 metre ötede, alçak tepede, tek başına orta büyüklükte bir ev durmaktaydı... Kısacası, Selahattin Okur’un uydurmuş olduğu gibi, “Kargamış üzerinden” Suriye’ye geçmeyecektik...

 

Karşıdaki yükseklikte tek başına duran eve ulaşıp içeriye girdiğimizde, artık güvenlikli olarak Suriye toprağında olduğumuz bizlere söylenecekti... Kocaman salonda yere bağdaş kurmuş 10- 12 kadar adam bulunmaktaydı ve bunlar arabça konuşmaktaydılar.... Adamlar, bizi dostca karşılayacaklar ve çay ikram edeceklerdi... Çaylarımızı içtikten sonra, adamlardan biri, Abu Süleyman’a, gideceğimiz yolu tarif edecekti, ve evi terkedecektik. Bu kez, farklı istikamette, yokuş aşağı, Fırat kıyısına doğru inmekteydik...

 

Hafif bulanık bol suları tembel tembel akan Fırat nehrinin kıyısında, küçük tahta bir iskelenin önünde 5- 6 kişi bekleşmekteydi. Karşıdan karşıya kalın bir halat gerilmişti, ve birileri bu halata asılarak koca hantal bir Salı kıyıya doğru çekmekteydiler... Fırat’ın doğu yakasındaydık, ve batı yakasına geçmek için beklemekteydik... Yanyana iki araba alabilecek genişlikteki sal gelecek, ve karşı yakaya, nehrin batı kıyısına geçecektik. Oradan birkaç yüz metrelik bir yokuşu tırmanarak, güneye, Şam (Damaskus) istikametine doğru giden asvalt yolun kıyısına ulaşacaktık. Yol kenarında, herhangi bir aracı durdurmaya çalışarak epey bir süre bekleyecektik. Gelen durmadan geçiyordu ama, sonunda, normalden uzun, arkada iki sıra oturma yeri olan eski model ticari bir dolmuş-taksi durup bizleri alacaktı. Arabanın içine sıkışacaktık, Deniz ve arkadaşlarına ait külçe gibi ağır koca bağul ve daha bir-iki çanta bagaja sıkıştırılacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, ilişkiyi Abu Süleyman ayarlamaktaydı...

 

Bindiğimiz dolmuş-taksi ile 10 dakika kadar ya gitmiştik, ya gitmemiştik, yolu, “Milis” adını alan Suriye polisleri kesecekti. Yani bunlar, Selehattin Okur’un attığı gibi “askeri polis” değil, Milis idi ve bindiğimiz araç ta yine aynı kişinin uydurmuş olduğu gibi “otobüs” değil, bir ticari dolmuş-taksi idi... Milisler şöföre, bagajı açmasını söyleyecekler, ve ardından, Deniz ve arkadaşlarına ait koca bağulun kime ait olduğunu soracaklardı. Şöför bizleri gösterince, aracın dışına çıkmak zorunda kalacaktık. Bağul önümüzde açılınca, kitaplar, ve müzeden kaldırılma eski silahlar ortaya dökülecekti. O zaman Milisler irkilecekler ve bizleri alıkoyup, taksiyi yolluyacaklardı... Belki üstümüzü ararlar, ileride bir sorun doğar düşüncesi ile, belimdeki TSK envanterine dahil ve kısa dokuz mm’lik mermi atan Browning marka tabancayı çıkartacaktım. Davranışlarımın yumuşak olmalarına karşın, elimi belime atıp tabancayı çıkartınca, Milisler irkilecekler, ve silahlarını üzerimize doğrultacaklardı. Elimle onları sakinleştirip, tabancayı Milislere verecektim... Sanırım, Suriye tarafına geçtikten sonra bir çay içimlik süre kalmış olduğumuz o evdeki birileri bizleri ihbar etmişti. Çünkü milisler, doğrudan o koca bağula yönelmişlerdi. İhbarcı, ağır bağulda kaçak birşeyler olduğundan şüphelenmiş olmalıydı...

 

Sözkonusu kısa dokuz mm’lik mermi atan Browning marka subay tabancasını Cüneyt adlı kumral, uzun boylu, iyi bir arkadaş bana hediye etmişti... Yaşadığımız olaydan dört ay kadar önce birgün Cüneyt, beni ısrarla, “sana birşey vereceğim” diyerek evlerine davet etmişti. Yaşamakta oldukları güzel apartman dairesi, Bostancı’nın veya Küçükyalı’nın denize yakın varlıklı bir semtindeydi. Cüneyt’in babası, emekli bir albaydı, ve o sırada Cüneyt evde yalnızdı. Cüneyt, “al artık bu senin olsun, bize yaramaz” diyerek babasının beylik tabancasını getirip bana verecekti. “Ama nasıl olur, ya yakalanırsa babanın başı derde girer vs.”, desem de, israr edecek, “kayboldu” deriz diyerek tabancayı bana verecekti... Birsüre sonra, tabancanın tetik sistemindeki yayda sorun olduğunu keşfedecektim ama, bu tamir edilebilirdi... İşte Suriyeli milislere uzattığım bu tabanca idi, ve o ana kadar diğerlerinin bundan haberleri yoktu...

 

Milisler bizi, arkası tente ile örtülmüş resmi bir pikaba bindireceklerdi. Yanımıza iki silahlı nöbetçi oturtaran batıya, Lazkiye (Latakia) istikametine doğru hızla süreceklerdi... Abu Süleyman, kim olduğunu, nereye gittiğimizi açıklamamış ve üstündeki Suriye pasaportunu göstermemişti. Aklısıra, Suriye’de “illegal” sandığı Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe örgütünü korumaktaydı. Bizlerde ise herhangi bir kimlik kartı yoktu. Bir de, bağuldan silahlar çıkmıştı... Sonuçta, şüpheli kişiler konumundaydık... Deniz, terslenmeye çalışacaktı ama, arabça bilmediği için, dedikleri anlaşılmıyordu... Sonunda, -Abu Süleyman ve ben hariç-Deniz ve diğerleri, durumu protesto amacıyla, pikabın arkasında, türkçe marşlar söylemeye başlıyacaklardı. Kimbilir belki de kendilerine moral vermeye çalışıyorlardı... Yapılanlar Arabların umurlarında olmayacaktı... Birsüre sonra, aniden yön değiştirip bizleri kuzeydoğuya, Halep (Aleppo) istikametine doğru sürmeye başlıyacaklardı. Sanırım, telsizle yeni bir emir alamışlardı...

 

Halep’te, bir karakolun alt katında, kısa bir koridor boyunca dizilmiş ve ön kısımları demir parmaklıklarla kaplı üç kadar geniş hücreden birine kapatılacaktık. Burada bir gece kadar geçirdikten sonra, ertesi gün, yanımızda muhafızlarla bir yolcu otobüsüne bindirilip güney istikametine, Şam’a (Damaskus) doğru yola çıkartılacaktık. Halep’i ancak otobüsün pencerelerinden biraz görebilecektik. Daha güneydeki Hama kentini, ve bunun güneyindeki Humus kentini de yine otobüsün pencerelerinden azıcık görebilecektik... Şam’da önce askeri bir komuta binasına, oldukça büyük bir binaya götürülecektik. Burada, ellerimize birer kağıt ve kalem vererek kimliğimiz hakkında kısaca bilgi vermemizi, kim olduğumuzu yazmamızı isteyeceklerdi. Aramızda konuşup, türkçe olarak doğruyu yazacaktık... Kötü bir davranışla karşılaşmıyacaktık, öyle üstümüzü falan arama gereği dahi duymayacaklardı... Abu Süleyman, neden ve nereye geldiğimizi, Suriye pasaportu taşıdığını hala açıklamıyordu. Bunu bizler de yazmıyacaktık...

 

Oradan bir askeri kışlaya götürülecektik. Bu, Kuleli veya Selimiye kadar büyük ve eski olmasa da, onlar gibi dörtgen biçiminde yapılmış, orta kısmında yine dörtgen biçiminde geniş bir alan olan tek katlı bir kışlaydı. Kışla’da, içinde sekiz demir karyola ve ayrıca temiz bir tuvalet bulunan geniş bir odaya yerleştirilecektik. Odamızın üç penceresi, ortadaki geniş dörtgen alana bakıyordu. Burada askerler yanaşık düzen eğitimi görmekte ve arada şarkılar eşliğinde tempolu olarak koşmakta idiler... Talim yapanların uzun boylarına, atletik yapılarına bakılırsa, bunların elit birliklere mensup oldukları düşünülebilirdi... Her öğün üç çeşit bol yemek getiriliyordu ve patlayıncaya dek yiyebiliyorduk. Sanırım bu gelen, asker karavanası idi...

 

Aynı yerde yanımıza, genç irisi siyahi bir oğlan yerleştirmişlerdi. Sözkonusu genç, karavanalarımızı ve bulaşıklarımızı taşıyordu. Ne olacağını anlamadan öyle bekliyorduk... Bir ara Deniz, koğuşa uğrayan uzun boylu bir yüzbaşıya bağırıp çağıracaktı. Adamın sinirlendiği anlaşılacaktı ama, O, herhangi bir tepki vermeden gidecekti. Herhalde kişi olarak O’nun yapabileceği birşey yoktu... Abu Süleyman hala kimliğini ve pasaportunu gizliyordu. Hatta bir ara Abu Süleyman, geçici olarak paranoid bir duruma sürüklenecek, pasaportunu bulurlar ve kendisini konuştururlar korkusu ile tuvalete girecek, üzerindeki Suriye pasaportunu küçük parçalara ayıracak, ve sifonu çekecekti... Bu tavrı ile Abu Süleyman, işleri iyice zorlaştırmakta olduğunun farkında değildi... Deniz ve diğerleri, bir ara, açlık grevi yapmayı düşüneceklerdi ama, bundan vazgeçilecekti. Sonunda, Abu Süleyman’ın gerçeği açıklamasına karar verilecekti. Örgütten sözetmenin bir sakıncasının olmayacağına karar vermiştik, ve iyiki de böyle bir karara varmışız...

 

Abu Süleyman, askerlere, neden geldiğimizi, hangi örgüte geldiğimizi, kendisinin Suriye vatandaşı olduğunu açıklayınca, sorun anında çözülecekti (Okur soyadlı palavracının uydurduğu olaylar yaşanmayacak, bu kişinin anlattığı biçimde serbest kalmıyacaktık.). Abu Süleyman’ın askerlere gerçek durumu anlatmasından bir saat kadar sonra, Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe örgütünün Şam bürosunda bir görevli gelecek, ve gülerek bizleri teslim alacaktı. Cephe, Abu Süleyman’ın sandığı gibi Suriye’de illegal falan değildi, ve ayrıca Suriye yönetimi ile arası gayet iyi idi... O kışlada bir hafta kadar, belki biraz daha fazla kalmıştık...

 

Önce askeri bir birliğe gidecek, elkonan silahları ve kitapları teslim alacaktık... İlginçtir, silahları teslim eden yüzbaşı, işin uzmanı havalarda bana, ingilizce, Karadeniz yapımı ve 7.65 mm’lik mermi atan taklit Browning’i göstererek, silahı çok beğendiğini, oradaki en esaslı tabancanın bu olduğunu söyleyecekti. Gülmemek için kendimi zor tutacak, “hasklısınız”, diyecektim...

 

Örgütün Şam bürosunda iki gece kalacaktık. Önce birer vesikalık fotoğrafımızı çekecekler ve bize takma adlarla kimlik kartları yapacaklardı. Bu kimlik kartları, aynızamanda, Ürdün ile Suriye arasında pasaport işlevi de görmekteydi. Cephe yöneticileri bana, “Kemal Eşşaip” adını verecekler, ve kimlik kartıma bu adı yazacaklardı. Buraya türkçede okunduğu gibi yazdığım ad, dediklerine göre, “kemale ermiş, olgun ihtiyar” anlamına gelmekte imiş. Demek hakkımda böyle düşünmüşlerdi... Doğrusu adımı beğenecektim... Şam’da, iki gün için üçüncü sınıf bir otele yerleşecektik. Deniz’de para vardı...

 

Ertesi gün Şam’da bir gezintiye çıkacak, ve kentin ünlü kapalıçarşısına gidecektik. Sağa-sola bakarken, erkek giyim eşyaları satan küçük bir dükkanın yaşlı sahibi, türkçe konuştuğumuzu farkedip, bizlerle türkçe konuşmaya başlıyacaktı. Önce şaşıracaktık ama, daha sonra Şam’da türkçe konuşanların hiç te az olmadıklarını anlayacaktık... Deniz, türkçe konuşan yaşlı adamdan, -kamp boyunca üzerinden çıkartmayacağı- parlak gri renkte bir pantolun ve beyaz bir gömlek alacaktı... Aynı çarşıda gezerken, biraz ileride bir pastahane keşfedecek ve burada kaymaklı dondurma yiyecektik. Bu, o güne dek yemiş olduğum ve daha sonra da bir benzerini yiyemeyeceğim en güzel dondurma olacaktı. Yaşamım boyunca ünlü Maraş dondurmasından bir kez olsun yiyemedim ama, sanırım bu katı ve alabildiğine uzayabilen dondurma, Maraş dondurmasının bir eşi, veya benzeri idi...

 

Yanımızda Abu Süleyman, Ürdün’ün başkenti Amman’a bir taksi ile gidecektik. Demokratik Cephe’nin Amman bürosu, kentin kenar mahallerinden birinde, oldukça boş kırsal bir alanda tek katlı bir evdi. Okur soyadlı küçük palavracının uydurduğu gibi, bizleri Naif Havatme karşılamıyacaktı şüphesiz. Büroda görevli Filistinlilerden biri, bizleri, uzun boylu, açık kumral saçlı, ve bizlerden 5- 6 yaş daha büyük olduğunu tahmin ettiğim bir Fransız Cephe görevlisine teslim edecekti. Artık Abu Süleyman’dan ayılmaktaydık ama, bağımız bir- iki gün daha sürecekti... Bizleri teslim alan Fransız genç, büronun yanındaki çok geniş bir çukurluğa kurulmuş büyük bir çadırdan sorumlu idi, ve bizleri oraya götürecekti. Fransız, bu yeni yerimizdeki program hakkında bilgi vermeye çalışacaktı. Bizlerle ingilizce konuşmaktaydı... O, yatış kalkış saatlerini, yemek saatlerini vs. anlatmaya çalışmaktaydı... Ben dediklerini anlıyordum, sanırım Deniz’de biraz anlıyordu ama, nedense birden sinirlenecek, bu gence bağırıp çağırmaya başlayacaktı. Birinden, hele yabancı birinden talimat almak hoşuna gitmemiş olmalıydı. Fransız susacak, üstüne varmayacaktı...

 

Sözkonusu Fransız gençle birsüre ahbablık yapacak ve iyi bir insan olduğu kanısına varacaktım... Bilindiği gibi Suriye, I. Dünya Savaşı’nın ardından Fransız kolonisi haline gelmişti. Bu gencin babası, o dönemde, Fransız ordusunun bir subayı olarak Suriye’de görev yapmıştı. Suriye, bağımsızlığını ilanedeceği 1941 yılına dek Fransa’nın (Nazi işbirlikçisi Vichy hükümetinin) kontrolu altında kalacaktı. Aynı genç, o yıllarda Suriye’de doğmuştu ve anadili gibi arabça konuşabilmekteydi. Arab kültürüne hayranlık besleyen sözkonusu Fransız genci, Troçkist görüşlere sahipti... Adını şu anda anımsayamadığım genç ile Fransız edebiyat üzerine, Batı klasikleri üzerine sohbet edecektik... Ondan, modern İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından olan Graham Greene’nin, aynızamanda bir MI-5 ajanı olduğunu öğrenecektim. O güne dek MI-5 ve MI-6 adlı İngiliz iç ve dış istihbarat örgütleri hakkında herhangi bir bilgim yoktu... Graham Greene’nin “Satılmış Adam” adıyla yıllar önce türkçeye çevrilmiş olan ve politik bir cinayeti konu alan romanını büyük beğeni ile okumuştum. Sözkonusu romanda, savaş karşıtı bir bakanın çelik kralı tarafından nasıl öldürtüldüğü; kendisini kiralayanı tanımayan katilin, cinayeti ısmarlamış olan kişinin peşine nasıl düştüğü, ve katilin psikolojisi anlatılmaktaydı... Graham Greene’nin bazı öykülerini de okumuştum...

 

Kaldığımız bu çadırda, yaşamımda ilk kez, taze nane ile kaynatıldığı için mis gibi kokan çok güzel bir çay içecektim. Naneli çayı Arablardan öğrenecektim ama, ileride, savaş kampında tanıyacağım ve “Çay Iraki” adını alan şeyi, bol şekerle birlikte çorba gibi kaynatılarak hazırlanan zehir gibi koyu ve çok tatlı çayı içemeyecektim. Bu, bizim kültüre sonderece yabancı birşeydi...

 

Amman’a geldiğimizin ertesi günü Deniz, Abu Süleyman’a, Naif Havatme ile görüşmek istediğimizi söyleyecek ve bu konuda O’nu sıkıştırmaya başlayacaktı. Aslında, kişi olarak benim bu yönde bir talebim yoktu ama, Deniz, “Ne olur, sen de bizlerle gel, birlikte gözükelim”, diye israrlı biçimde ricacı olunca, ben de guruba katılacaktım. Ayrıca deniz, yine bana, “Görüşme sırasında Havatme’ye, ‘buraya çok büyük ve güçlü bir örgütü temsilen geldik’, diyeceğim, ne olur bunun tersi birşey söyleme.”, diyerek, ikinci bir ricada daha bulunacaktı. “Bu çok güçlü örgüt nedir?”, diye aklımdan geçirecek, ve Deniz’in blöf yaptığını düşünecektim. Daha fazla ilgi toplamak, kredisini yükseltmek amacıyla böyle dediğini aklımdan geçirecektim. Çünkü O, Deniz, herhangi bir siyasi partinin üyesi, veya temsilcisi değildi. Herhangi bir gençlik örgütünü de temsil etmiyordu. Zaten böyle birşeyleri temsiletse, “çok güçlü bir örgütü temsilediyoruz” demek yerine, hangi örgütü temsilettiğini söylerdi... O günlerde ve daha sonra bunu çocukça bir blöf olarak algılayacaktım ama, uzun yıllar sonra, “Acaba bilmediğim gizli birşeylermi vardı?” diye aklımdan geçecekti...

 

Deniz’in ısrarlı baskısı, kafasının etini yemesi sonucu Abu Süleyman, aynı gün, akşama doğru, Naif Havatme ile bir buluşma ayarlayacaktı... Havatme bizleri bürosunda kabuledecek, karşımızda bir sandalyeye oturacaktı. Benden 7-8, diğerlerinden ise 8-10 yaş daha büyük olan Havatme, yaşından biraz daha fazla göstermekteydi. O, olgun bir havası olan, duygularını belli etmeyen çok nazik bir adamdı. İyi bir diplomatta olması gereken özelliklere sahipti sanırım...

 

Çevirmenliğimizi Abu Süleyman yapmaktaydı... Deniz, Naif Havatme’ye, -daha önce bana anlatmış olduğu gibi- “çok güçlü bir örgütü temsilen oraya gelmiş olduğumuzu” söyleyecekti. Havatme, olumlu veya olumsuz herhangi bir tepki vermeyecekti. O sadece, “Hoşgeldiniz! Bizler, ileride, yabancı gönüllülerden oluşan bir tugay kurmayı düşünüyoruz. Gelişiniz bizleri sevindirdi!”, diyecekti. Anlaşılan söyleyecek fazla birşey bulamayan Deniz, birden, “Che Guevara derki”, diye başlıyarak adama heyecanlı heyecanlı gerilla dersi vermeye başlayacaktı. “Çok büyük bir örgütü temsilen geliyoruz” dedikten sonra O, herhalde, -henüz eline silah almamış biri olarak- hiç te boş olmadığını, bu işlerden anladığını göstermek istemişti...

 

Abu Süleyman’ın canı sıkılmıştı, Havatme’ye saygısızlık olarak algıladığı bu sözleri çevirmek istemiyordu. Deniz, öfke ile elini uzatarak, O’na, Abu Süleyman’a, çeviri yapması için bağırıyordu. Hiç renk vermeyen Havatme, kibarca gülümseyerek olayı sessizce izlemekteydi. Sonunda Abu Süleyman, Deniz’in dediklerini çevirecekti. Havatme, işi geçiştirmeye çalışanların yaptıkları gibi, tartışmaya girmeden, “tabi, tabi” tavrı içinde bu nasihatleri atlatacaktı. Deniz, “ileride sizleri belki bizler kurtaracağız”, diyerek konuşmasını yukarılardan biryerlerden sürdürecekti... Çevirmekte zorlandığı bu sözler nedeniyle Abu Süleyman kızarıp bozarmıştı... Havatme, kibarca “vaktin dolduğunu” ifade edecek ve oradan ayrılacaktı... Görüşmemiz en çok 6-7 dakika kadar sürmüştü. Deniz dışında hepimiz susmuştuk... Bu, Abu Süleyman’ı son görüşümüz olacaktı. Ayrıca aynı olay, onların Naif Havatme ile ilk ve son karşılaşmaları olacaktı. İleride ben, Havatme ile Şam bürosunda tesadüfen iki kez karşılaşıp ayak üstü sohbet edecektim. O, bir isteğim olup olmadığını soracaktı ama, ondan herhangi bir talepte bulunmayacaktım...

 

İkinci gün, Amman yakınlarında bir mülteci kampına götürülecektik. Suyu ve kanalizasyonu olmayan, ağaçsız, tozlu, çölü andıran dümdüz bir araziye kurulmuş olan ve döküntü teneke barakalardan oluşan bu olağanüstü yoksul kampta, yeni gelmiş Filistinli göçmenler yaşamaktaydı. Durumları içler acısıydı... Bazıları sert toprağı kazmaya çalışmaktaydılar. Onların ne yaptıklarını, orayı neden kazdıklarını soracaktım. Bana, İsrail’in muhtemel hava saldırısına karşı sığınak, siper hazırladıklarını söyleyeceklerdi... Aslında, daha eski göçmenlerin, 1967 de yaşanmış olan “Altı Gün Savaşı”ndan önce gelmiş olan Filistinlilerin evleri çok güzeldi. Bunların hepsi okumuş, meslek sahibi, veya zanaatkar insanlardı. İleride bunlardan birisinin evinde misafir olacak, güzel bir öğle yemeği yiyecektim...

 

Gitmiş olduğumuz göçmen kampının başlangıcında, uzun büyükçe bir baraka vardı ve burada konferans verileceği söylenmişti. Konferansı Cezayirli bir aydın verecekti... Bizi oraya getirenlerle birlikte içeriye girecektik. Yaklaşık 150- 200 kadar tahta sandalye vardı ve yüzü aşkın kişi, konuşmacıyı beklemekteydi... Orta yaşlı konuşmacının ne dediğini anlamıyorduk ama, konuşmanın içinde Stalin sözcüğü geçince, kulaklarımız dikilecekti. Deniz, yanındakilere, konuşmacının Stalin’den nasıl bahsettiğini soracaktı. Sonunda, konuşmacının Stalin’i eleştirdiğini anlayacaktık. Bunun üzerine Deniz, kalkıp salano terkedecekti. Bizler de birşey anlamadığımız bu toplantıdan çıkacaktık ama, konuşmacının kimliğini araştırmadan edemeyecktim...

 

Adını şu anda anımsayamadığım bu Cezayirli aydın, Fransa’dan bağımsızlığını elde eden Cezayir’in ilk cumhurbaşkanı (1963- 65) olan Ahmed Ben Bella’nın yakın çevresinden biri idi. Bu nedenle sözkonusu konuşmacı, o yıllardaki mevcut Cezayir yönetimi ile problemli biriydi... Fransız ordusunda II. Dünya Savaşı’na katılmış olan -1918 doğumlu- Ben Bella, Fransız sömürgeciliğine karşı, Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin kurucularından ve yöneticilerinden biri olarak mücadele edecekti. Mücadele içinde, 1951 yılında, Fransızlar tarafından tutuklanan ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırılan Ben Bella, hapisten kaçmayı başaracaktı. Önce Tunus’a, oradan Mısır’a, Kahire’ye geçen Ben Bella, Birlik ve Eylem İçin İhtilalci Komite’nin dokuz üyesinden biri olacaktı. Sözkonusu komite, Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni (FLN) yönetmekteydi. Ulusal Kurtuluş Cephesi tarafından yönetilen bağımsızlık mücadelesi, 1962 yazında zafere ulaşacaktı. ABD, 1962 Eylül ayı ortasında yeni bağımsız Cezayir yönetimini tanıyacaktı. Cezayir, 8 Ekim 1962’de Birleşmiş Milletler’e kabuledilecekti. Ve 1963 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini, Ben Bella kazanacaktı... Ardından, 1965 yılında gerçekleşen bir askeri müdahale ile Ben Bella görevinden alınacak, ve ev hapsine konacaktı. İleride, 1980 yılında Ben Bella, -müsadeli olarak- İsviçre’ye iltica edecekti, 1990 yılında ise ülkesine dönmesine izin verilecekti... Ben Bella’nın yakın çevresinden olan Cezayirli aydın Filistin kampında konuşurken, Ben Bella ev hapsinde idi.

 

Amman’da üçüncü günümüze girerken, bir taksiye bindirilerek, -yerini tam kestiremediğim- yakınlardaki bir öğrenci kampına götürülecektik. Burası, değişik ülkelerden gençlerin karşılaşıp vakit geçirdikleri, ve biraz da askeri eğitim verilen biryerdi. Deve dikenleri ile dolu, ağaçsız, hafif eğimli bir bayırın tepesindeki tozlu düzlüğe iki büyük çadır kurulmuştu. Bunlar, 20- 30 yatak alabilecek kapasiteden beyaz çadırlardı. Çadırlardan birine yerleştikten sonra, eğitime çıkartılacaktık...

 

Yaklaşık 15- 20 kişilik bir gurubu, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (PLO) yollanmış bir gerilla eğitmekte idi. Bu orta boylu, sert tavırlı, güçlü görünümlü kişi, deneyimli bir asker imajı yaratmaktaydı, ya da ben öyle anlamıştım. Sözkonusu kişinin öyle “başıbozuklar” gibi “gevşek” bir hali yoktu... Gurubu biraz koşturduktan sonra, “yat” emri verecekti, ve herkesi tozlu toprakta süründürtmeye başlayacaktı. Kafayı kaldırmadan sürünme eylemi yapılırken O, eğitici, insanların 25- 30 santimetre kadar yakınlarına, tozlu toprağa, elindeki Kalashnikov (AK-47) otomatik silahı ile darbe atışları (tetiğe basıp 4-5 mermiyi birden yollamak) yapmaya başlayacaktı. Toprağa saplanan mermiler, çevreye toz yayıyorlardı... Anlaşılan O’nun, eğitmenin amacı, insanları çatışma durumuna, bu durumda korkusuzluğa alıştırmaktı. Fakat Deniz birden fırlayacak, ve türkçe olarak, “ne oluyoruz” diye adama bağırıp çağırmaya başlayacaktı. O, bu işi hakaret gibi algılamış olmalıydı... Deniz’in ardından, Okur ve diğerleri de kenara çekilecekler, seyirci durumuna geçeceklerdi. Adam hiç umursamıyacak, kalanlarla devamedecekti...

 

Aynı yerde, biraz ötede, bir- iki parmak inceliğinde bir su gelmekteydi. Bu su, -yaklaşık insan boyunda- derinliği olan bir çukura dökülerek küçük kirli bir gölet oluşturmuştu. Ancak yanyana iki kişinin sığabileceğin genişlikteki çukurun kirli simsiyah suyunun görünümü miğde bulandırıcı idi... Eğitim veren deneyimli PLO görevlisi, oradakilere, sırayla bu suya atlamalarını, ve ardından, yaklaşık çenelerine dek ulaşan suya kafalarını sokmalarını emretmekteydi. Hatta suyu ağızlarına almalarını istemekteydi... Sanırım bu eğitimin amacı, gizlenilmesi gereken çok zor bir durumda kalınacak olunursa, kişiyi, bu ölçüde iğrenç pis bir suya dalmaya alıştırmaktı... Deniz’in üzerinde, Şam’dan almış olduğu o yeni parlak gri pantolonu ve beyaz gömleği vardı. Bu durumda O, sözkonusu kirli suya girmek istemeyecek ve girmeyecekti. O girmeyince, diğerleri de girmeyeceklerdi. Fakat ben, kendimi sınama düşüncesi ile, bu pis suya dalacaktım. Kafamı suya sokacaktım ama, suyu ağzıma almayacaktım... Zaten üstümde, kısa kollu bir gömlek ile eski keten bir pantolon vardı. Bunlar, kızgın güneşin altında çabucak kuruyacaklardı... Aynı gün, aşağıya doğru 15- 20 metre kadar uzunluğu olan 30- 35 derecelik bir eğimden yuvarlanarak inmemiz emredilecekti. Eğimli toprak, hafif taşlıydı ve yer yer dikenli otlarla kaplı idi... Diğerlerini de neşelendirmek amacıyla, “nam olsun, kâr olmasın” diye bağırarak kendimi buradan atacak, yuvarlanarak aşağıya inecektim. İlk kez duyduğu bu deyiş, “nam olsun, kâr olmasın” sözü, Cihan’ın çok hoşuna gidecekti. O’da aynı şeyi söyleyerek kendisini aşağıya bırakacaktı. Çocukça şeyler hoşuna gidiyordu...

 

Akşam üzeri, bizlerin kaldığı büyük çadırda eğlence düzenlenecekti. Çoğu erkek olan yaklaşık yirmi kişi toplanacaktı. Gurupta üç- dört kadar kız da vardı ve bunlardan biri, İsveçli idi. Gençler, şarkılar söyleyecekler, hünerlerini göstereceklerdi. Bizler seyirci durumunda kalacaktık... Öğrenci olan ufak-tefek Arab bir kızın dansını ömür boyu hatırlayacaktım. Beline hırkasını bağlayan kız, ortaya fırlayacak, ve teften gelen mükemmel ritm eşliğinde, olağanüstü güzel bir göbek dansı yapacaktı. Hareketleri, çölde bir çıngıraklı yılanın kıvrılması kadar ahenkli idi. Bu vahşi dans, avını kapmaya hazırlanan, ya da kuyruğunu titreterek kendini koruma amacıyla saldırıya hazırlananan bir çıngıraklı yılanın eylemlerini çağrıştırmaktaydı... Gerçi, yaşamım boyunca -başka birilerinin zorlaması, daveti, ve ısmarlaması dışında- eğlence yerlerine iki veya üç kezden daha fazla gitmiş olduğum, ve dolayısıyla canlı olarak göbek dansını iki-üç kezden fazla seyrettiğim söylenemese de, bu kızın yapmış olduğu kadar kıvrak ve güzel bir dansı başkasının yapabileceğini sanmıyorum. Yaşamımda böyle bir dansa birdaha rastlamayacaktım...

 

Ertesi gün bu öğrenci kampından alınacak, -daha önce de ifade etmiş olduğum gibi- Amman ile Irbid arasındaki tepelerle kaplı ormanlık arazide bir yere, çam ağaçları ile kaplı araziye yerleşmiş eğitim kampına götürülecektik... Bir yarım ay düşünün. Alçak tepelerden oluşan bu ormanlık yarım ayın ortasında bir düzlük bulunmaktaydı. Sözkonusu düzlükte, karargah çadırı, mutfak çadırı, ve ufak bir cephanelik çadırı bulunmaktaydı. Aynı düzlükte eğitim de yapılacaktı. Sözkonusu alçak tepelerin ve ortadaki düzlüğün hemen önünden toprak bir yol geçmekteydi. Arazi arabaları ve tanklar bu yoldan rahatca gidebilirlerdi. Gerçi diğer arabalarda gidebilirlerdi ama, bu yol için en uygunu arazi arabaları idi... Deniz, onlarla birlikte kalmam, ayrılmamam için israr edecekti. Aslında, -orada sürekli kalmayı düşündüğüm ve diğerlerinin davranışlarına ortak olmaktan kaçındığım için- Arabların arasına karışmak, bu arada hızla biraz dil öğrenmek istiyordum. Fakat, Deniz’in ısrarlarına direnemeyecek, onlarla birlikte kalacaktım...

 

Bizler, kampa en geç katılan kişilerdik. Kamp çoktan başlamıştı... Yaklaşık birer mangalık, on- onbir kişilik guruplar yapmışlardı. Ortadaki düzlük alanı yarım ay biçiminde çevreleyen tepelerin üzerine, gurupları, yaklaşık 200’er metre aralıklarla yerleştirmişlerdi. Kampta eğitime katılan toplam 35- 35 kişi olduğuna göre, böyle üç gurup olmalıydı. Daha dış çembere, güvenlik düşüncesi ile, eğitilmiş deneyimli gerillalardan birkaç gurup koymuşlardı. Bunlardan, eğitimli gerillalardan birileri geceleri devriye nöbetine çıkıyor, eğitim gören gurupların durumlarını, nöbetçilerini kontrol ediyordu. İleride, eğitim gören gurupların arasına, -eğitim gören birileri rolünde- deneyimli gizli gözlemciler, kişilerin durumları hakkında merkeze rapor verecek gizli görevliler yerleştirmiş olduklarını farkedecektim... Çam ağaçları ile kaplı alçak tepelere gurupları, yaklaşık 200 metre aralıklarla dağınık olarak yerleştirmiş olmalarının nedeninin, hava saldırılarına karşı bir tedbir olduğunu hemen anlayacaktım. Yapmış oldukları doğru bir işti...

 

Yaklaşık 9- 10 kişiden oluşan bizim gurubun kaldığı yüksekliğin hemen altında, 3- 4 metre derinliğinde bir yar bulunmaktaydı. Bu yarın dibine bir hafif makineli tüfek yuvası kurulmuştu. Çünkü, kampın ön tarafından geçen toprak yol, tam bu makineli tüfeğin ilerisinde, tüfeğin önüne gelmeden hemen önce kıvrılmakta idi. Gelen araçlar, daha ne olduğunu anlamadan ateş yiyebilirlerdi. Kısacası, sözkonusu Sovyet yapımı Degtyaryov (Ruchnoy Pulemyot Degtyaryova, RPD; türkçe popüler deyişi ile, Diktiryov) hafif makineli tüfeğinin görevi, yolu tutmak, kampın güvenliğini sağlamaktı. Bu, 7.62 mm mermilerle dakikada 700 kezden fazla atış yapabilen tüfek, aynızamanda elde taşınıp ateş edilebilir cinstendi. Çizimcisinin adını taşıyan aynı tüfek, sadece 1945- 60 yıllarında Sovyetler Birliği’nde seviste olsa da, Filistin gerillaları tarafından o yıllarda da kullanılmaktaydı...

 

Anlatılana uygun olarak yatacağımız yerleri birkaç metre ara ile hazırlayacaktık. Altımıza çam dalları serecek, bunun üzerine bir battaniye örtecek, ve yine üzerimize de bir battaniye alacaktık. Kişi başına iki battaniye düşmekteydi... O gün bizlere birer Kalashnikov (AK-47) tam otomatik silahı ile bir magazin (şarjör) dolusu (otuz) mermi verilecekti. Daha eğitim görmemiş birilerine bu silahları neden vermişlerdi, doğrusu anlamamıştım...

 

Nöbet çizelgesi yapılmıştı, ve Deniz’e 23:00- 01:00 nöbeti düşmüştü. Bu oldukça iyi bir saatti, uykusu bölünmeyecekti... Yaklaşık 00:00 sularında, devriye nöbetçisi gelecekti. Henüz pek kimse uyumamıştı... Parolayı da veren bu gencin bizlerden biri olduğu, devriye nöbetçisi olduğu belliydi. Fakat Deniz, elindeki silahı bu gencin üzerine doğrultarak bağırmaya başlayacaktı. Sanki bir düşmanı esir almaktaydı... Kafası önde ve beli hafif bökülmüş vaziyette saldırı pozisyonu almıştı. İleriye doğru uzatmış olduğu tüfeğinin namlusunu yukarıya doğru hareket ettirerek, karşısında şaşkın duran devriyeye ellerini havaya kaldırması gerektiğini anlatmaktaydı. Olanlar şaka gibiydi ama, Deniz’in havası çok ciddi idi... Araya hemen oradaki diğer Arablar girecekler ve şaşkın ellerini kaldırmış olan Devriye nöbetçisini Deniz’den kurtaracaklardı... Deniz neden böyle yapmıştı?, anlamak zor. Ciddiyetini, “nekadar esaslı bir gerilla olduğunu” göstermek mi istemişti?, bilemem. O’na, “neden böyle yaptın?”, diye sormayacaktık...

 

Ertesi sabah, bizlere (Türklere) vermiş oldukları silahları hemen geri alacaklardı. Ellerimiz boş kalacaktı. Üstelik, onların kriminoloji müzesinden alıp getirmiş oldukları silahları da soracaklardı. “Sizlerde bazı tabancalar varmış, onları verin de bir bakalım.”, diyeceklerdi. Daha önce haklarında bilgi vermiş olduğum tabancaları aldıktan sonra, “Bunlar bizde biraz kalsın, hele bir inceleyelim, sonra veririz.”, diyerek silahlara elkoyacaklardı. Bu silahlar birdaha geri verilmeyeceklerdi. Yalnız, bendeki o güzel Sürmene kamaya dokunmayacaklardı... Artık Abu Süleyman olmadığı, ve başka türkçe bilen Arab da bulunmadığı için, aramızdaki iletişim, ingilizce olmaktaydı ve buna asıl olarak ben yardımcı olmaktaydım...

 

Eğitim, sabah saat altı sularında kalktıktan sonra yapılan 3- 4 km’lik bir koşu ile başlıyordu. Kampın önünden geçen toprak yolda koşup geri dönüyorduk. Bu koşunun aksadığı günlerde, kısa süre, bazı kültür-fizik hareketleri yapılıyordu. Ardından, çok az bir kahvaltı veriliyordu. Ne bu kahvaltı ile, ve ne de diğer öğünlerde verilen tek çeşit az yemek ile doyabilmek olanaksızdı. Hepimiz açtık ama, bu işten en çok şikayetçi olan Cihan idi. Hatta birgün, açlık nedeniyle düşüp bayılacaktı. Anlatacağım... Sanki açlığa alıştırılıyorduk... Demokratik Cephe o günlerde yoksuldu, ekonomik sorunları vardı ama, bu aç bırakma işinin bilinçli olduğu belliydi... Kampa gelmiş olduğumuz ilk günlerden birinde Deniz ve Cihan, -yaklaşık iki karış büyüklüğünde- bir kaplumbağa yakalayacaklardı. Mutfaktan aldıkları tencerede bu talihsiz gariban hayvanı haşlıyacaklardı ve birlikte yiyecektik. O kaplumbağanın suyu bana olağanüstü lezzetli gelecekti. İşte o gün biraz doyabilecektik...

 

Aynı günlerde, aralarında ne yaşandı ise, Deniz, Erim Süerkan’ı cezalandıracaktı. Birsüre Erim ile konuşmayacaklardı. Deniz, o günlerde, onunla pek ahbablık etmemem, verilen cezaya yardımcı olmam ricasında bulunacaktı... Kısa birsüre sonra benzer bir olay Selehattin Okur’a karşı da gerçekleşecekti. O’da Deniz tarafından benzer biçimde cezalandırılacaktı. Ne Erim ve ne de Selehattin Okur, Deniz’e karşı açık bir tepki göstereceklerdi ama, yavaş yavaş yollarının ayrıldığı belli olmaktaydı. Onlarla dönmüş olmadığım için, çok sonradan anlayacağım gibi, Türkiye’ye döndükleri zaman yolları tamamen ayrılmış olacaktı... Selehattin Okur’un sözde anılarının iki kitap sayfası tutan “Filistin Maceramız” başlıklı bölümdeki palavralarına, uydurmalarına bakacak olursak, ogünlerde Deniz’e açık bir tepki göstermemiş olmasına karşın bu kişinin, içinde bir kin duygusunu yeşertmiş olduğunu, içten pazarlıklı tiplere özgü olarak bu kinini gizlediğini, ve uygun bulduğu ortamlarda sözkonusu kinini -sureti haktan gözükmeye çalışarak- kustuğunu gözlemliyebiliyoruz...

 

Deniz’in SBF’de ve ODTܒde saçma sapan işler yaptığını, “Filistin”e gidişin reklamını yaptığını ballandırarak anlatan Okur, Deniz nedeniyle olduğunu kastederek... “Filistin’e gittiğimizi Ankara’da duymayan kalmamıştı. Tabii çok kötü olmuştu, örnek olmuştuk.”, demektedir. Kısacası O, Deniz’in “Filistin”e gidişi yayması ile “kötü örnek olmuştuk” demektedir... Bu ifadesinin ardından aynı kişi, Filistin örgütlerine gidip te orada can veren arkadaşların adlarını sıralamaktadır. Dolayısı ile O, bu “talihsiz” gelişmenin sorumluluğunu da Deniz’in omuzlarına yüklemeye çalışmaktadır. Bu sinsice anlatımıyla aynızamanda O, Filistin’e gidişi olumsuz bir olay gibi göstermeye çalışmaktadır... Tabii bunlar kurnazca, sinsice, utanmazca anlatım biçimleridir ve gerçeği yansıtmamaktadır...

 

Sonuçta, bizler Filistin’e gitsek te gitmesek te, haksızlıklara tepki duyan bazı iyi insanlar oralara gideceklerdi, ve bunlardan bazıları da kaçınılmaz olarak can vereceklerdi... Çünkü gidilen yer, tatil kampı değildi. Örneğin, eğer -ısrarlarıma, yalvarmalarıma boyun eğip- beni de Ho Chi Minh’in anısına Golan Tepeleri’nde yapılan operasyona alsa idiler, belki de şimdi sağ olmayabilirdim... Günümüzde bazı İslamcılar da Filistin davasına sahip çıkmaya çalışmaktadırlar, ve bunun yanlış, veya kötü olan bir yanı yoktur...

 

Her dürüst insan, -ideolojik görüşü ne olursa olsun- haksızlıklara karşı tepki duyabilir... İdeolojik görüşler kişilerin çevrelerine, entellektüel biçimlenişlerine, dönemin güçlü esen toplumsal rüzgarlarına göre şekillenebilirler. Hatta, bazı kişilik bozuklularına sahip hastalıklı karakterler, ahmakça kariyer hesapları ile, herhangi birşeye inanmadan, bir ideolojik görüşün, örneğin İslam inancının, veya sosyalizmin savunucusu rolünde toplumsal-politik sahneye çıkıp, kâr-kariyer-iktidar peşinde koşabilirler... Böyleleri hiç te az değildir ve sözkonusu tipler arasında en yüksek makamlara dek tırmanmış olanları da vardır... “Sosyalist” veya “komünist” geçinenler arasında da böyleleri vardır, olmuştur...

 

Örneğin, Marks’ın ve Engels’in tarih sahnesine çıkabilmeleri için, endüstri devriminin gerçekleşmesi, modern işçi sınıfının (proletarya) tarih sahnesine çıkması; doğa bilimlerinde gelişmenin Charles Darwin’in türlerin kökeni üzerine araştırmalarını gerçekleştireceği, ya da Fransız kimyacısı Lavoisier’in “enerjinin sakımı yasası”nı bulacağı düzeye erişmesi; Fransız ütopik sosyalizminin en gelişmiş ürünlerini vermesi gerekmekteydi. Bunlardan önceki dünyamızda yaşanan toplumsal-tarihi süreçlerde, Marks ve Engels gibi bilimsel düşünürleri yetiştirebilecek maddi koşullar oluşmamıştı, yoktu. Fakat buna karşın, haksızlıklara başkaldırı ve dürüst insanlar tarih boyunca vardı, olmuştu, olacaktı... Sonuçta, ideolojik görüşler, hem tarihi süreçler, ve hem de kişilerin yaşamları içinde kalıcı olmayabilirler ama, dürüstlük, haksızlıklara karşı olmak gibi hasletler, insan karakterinin çekirdeğinde duran bu en temel özellikler, herzaman olmuştur, olacaktır. Bunlar, ya da bunların tersi olan inançsızlık, sevgisizlik, yalancılık, iki yüzlülük, moralsizlik, en küçük yaşlardan itibaren kişi de şekillenmeye başlayan temel karakter özellikleridir, ve bunlar da kalıcıdırlar. O nedenle, bir insanın ideolojik seçimine bakmadan, savunduğu ideolojik görüşleri dikkate almadan, O kişiyi tanımaya çalışmak, bu nedenle örnek kişinin öncelikle çocukluğunu bilmek, anasını-babasını, ve en yakın çevresini bilmek, bunları doğru bilmek, çok önemlidir... Doğrusu, dört zarif bacağı, iki uzun kulağı ve anlamlı iri gözleri olan bir “yosma” ile yaşamış olduğu “aşk” serüveni dışında Selehattin Okur adlı kişinin nasıl bir çevrede yetişmiş olduğunu bilemiyorum. Buna karşın O’nun, zehirli bir yalancı olduğunu artık anlamış durumdayım...

 

Evet, Naif Havetme önderliğindeki Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe örgütü, o yıllarda yeni kurulmuş ve bayağı yoksul sayılabilecek bir örgüttü. İnsanlar bu örgüte, sadece inançları nedeniyle, herhangi ekonomik bir yarar ummadan gelmekteydiler. İdeolojik ve askeri eğitim dışında örgütün, Demokratik Cephe’nin, bunlara, üyelerine verebilecek birşeyi yoktu... Diğer yandan, Suudi Arabistan ve zengin Körfez Emirlikleri gibi ülkelerden büyük yardımlar alan Yasir Arafat önderliğindeki Al Fatah, ve Suriye istihbaratına bağlı olarak çalışan As Sa’iqah (Al Saika, YILDIRIM) gibi güçlü örgütler, ve diğer bazı varlıklı örgütler, gerillalarına, geçinebilecekleri ölçüde maaş vermekte idiler. Ayrıca bu gerillalara, isterlerse her gün, en pahalısından bir paket Amerikan sigarası verilmekte idi. Yani bunlar, Vietnam’da çarpışan Viet Minh gerillaları gibi değillerdi... Bizlerin katılmış olduğu Demokratik Cephe ise, kimseye maaş vermemekteydi. Eğitim görenlere, eğer tiryaki iseler, günde yarım paket (on adet) en ucuzundan filitreli sigara verilmekteydi. Savaş kampında bu ikram, bir pakete çıkartılacaktı...

 

Kamp yerimizde, hafif kahvaltının ardından, ortadaki düzlükte, yanaşık düzen eğitimi, ya da teorik eğitim başlamaktaydı. Teorik eğitim bizler için değildi. Çünkü, konuşulanları anlayabilmemiz olanak dışı idi (Fakat anlatımına bakılacak olursa, Selahattin Okur, Bay “Resneli Niyazi”, “kuş dilinde” özel teorik eğitim almış.) Yanaşık düzen, askeri okullarda da hiç hoşlanmadığım birşeydi. “Sağa dön”, “sola dön” vs. “Bu aptalca işi neden yaptırırlar ki?”, diye düşünürdüm. İleride, biraz kafa yorunca, bu eğitimin amacının emre itaata alıştırma olduğunu, emre karşı birçeşit şartlı refleks yaratma olduğunu, tahmin edecektim. Sanırım amaç budur; “yanaşık düzen” eğitiminin amacı, düşünmeden, refleks olarak kişileri emre itaata şartlamaktır, iteat konusunda bir şartlı refleks oluşturmaktır...

 

Aradan üç-beş gün geçtikten sonra bana, nedense, Sovyet yapımı yarı otomatik bir Simonov piyade tüfeği vereceklerdi. Değişik modelleri diğer sosyalist ülkelerin ordularında da bulunan bu tüfeğin mermileri ise verilmeyecekti... Zaten canımı sıkan “yanaşık düzen” eğitimi sırasında bir de sopa gibi bu tüfeği taşımak hiç hoşuma gitmiyordu. “Allahtan”, bir süre sonra Cihan yanıma gelecek, ses tonunu olabildiğince yumuşaklaştırarak, yalvaran bir eda ile, “Yusufcuğum, ne olur şu tüfeği biraz da bana ver, iki dakika da ben taşıyayım.”, diyecekti. Sevincimi belli etmeden, büyük bir lütufta bulunuyormuşcasına, “al, devamlı sen taşıyabilirsin”, diyerek tüfekten kurtulacaktım. Nasıl olsa silah kayıtlı kuyut biçimde verilmemişti... Cihan, ölçüsüz bir sevinçle üst üste teşekkürler yağdıracaktı... O, Cihan, 8- 10 yaşlarında bir oğlan çocuğu gibiydi, kesinlikle içten pazarlıklı biri değildi...

 

Yine kampa geldiğimizin ilk haftasında, veya ikinci hafta başlarken bir gün, herkesi aşağıdaki düzlükte toplayacaklardı. Üçlü sıraya geçmiş -yaklaşık bir takım büyüklüğündeki- birliğin karşısına, ilk kez gördüğümüz iki orta yaşlı adam çıkacaktı. Araplar, Doğu Karadenizli tipi olan bu adamlara saygı göstermekte, birşeyler anlatmaktaydılar. “Alla Allah, bu Lazlar da nereden çıktı?”, diye aklımdan geçirirken, gelenlerin, Enver Hoca Arnavutluğu temsilcileri olduğunu anlayacaktık... Anlaşılan Cephe yöneticileri, Arnavutluk’tan yardım alma umudundaydılar, ya da zaten almaktaydılar... Cihan, en ön sırada durmaktaydı. Londra’da Buckingham Sarayı önünde nöbet tutan İngiliz askerlerinin zaman zaman başlarına gelen biçimde O, Cihan, birden, kalıp gibi yüzüstü yere kapaklanıp bayılacaktı. Herkes şaşırmıştı, gelen Arnavutlar yardıma koşacaklar, Cihan ile ilgileneceklerdi. Herhalde açlık nedeniyle tansiyonu düşmüştü. Bilemiyorum, belki de şekeri aşırı düşmüştü. O, -henüz anlaşılmamış- bir şeker hastası olabilirdi. Ya da olayın anlayamadığım başka bir nedeni vardı ama, Cihan, hekime gözükmeyecekti...

 

İkinci hafta içinde bir gece, saat 01:00- 03:00 nöbetini tutmaktaydım, ve diğer Türkiyeliler gibi silahsızdım. O gün Arablar’da da silah yoktu. Önceden hepsinin silahını almışlardı... Saati gelince, Iraklı bir gönüllüyü nöbete kaldırmam gerekmekteydi. Bu, çok uzun boylu, ince, tipiden hoşlanmadığım soğuk biri idi. Göya buraya gönüllü gelmişti ama, işlerden kaytarma heveslisi olarak gözükmekteydi... Gidip sözkonusu Iraklı’yı dürttüm, nöbet sırası geldiğini söyledim. Elinin tersi ile “başımdan git” anlamına bir işaret yaptı. Adam nöbete kalkmak istemiyordu. Ben dürtüklüyordum, o tersleniyordu. Sonunda kafam müthiş attı. Karşımdakinin Arab olduğunu unutup, gırtlağım yırtılırcasına, türkçe, “Kalksana lan o..... çocuğu!” diye bağırmaya başladım. Şüphesiz anasının bir kabahatı yoktu ama, ağzımızın alışmış olduğu küfürlerin çoğu kadını aşağılayıcı şeylerdi... Ardından, aklıma ne gelirse bağıra bağıra sıralamaya başladım. Birden, benim küfürlerime, hemen aşağıdaki Degtyaryov (Diktiryov) hafif makineli tüfeğinin seri atışlarının takırtısı karıştı. İnsiyaki olarak kendimi yere attım, ve buna, hafif makinelinin ateşine, benim bağırtılarımın, türkçe küfürlerimin neden olduğunu düşündüm. Bu düşünce, derin bir suçluluk duygusu ile birlikte kafama bıçak gibi saplandı... Küfürlerimi duyan Arabların, baskın olduğunu sanıp ateşe başladıkları düşüncesi ile kendimi suçlamaya başladım... Bu yanlışlığı nasıl düzeltirim telaşı ile yeniden doğrulup ne olduğunu anlamaya çalışırken, seri atış sesleri her yönden gelmeye başladı. Patlayan el bombalarının gürültüsü bu seslere karışmaktaydı. Artık iyice şaşırmıştım, ve “hatamı” nasıl düzelteceğimi bilemiyordum...

 

Hemen yan tarafta yatan -bizlerden biraz yaşlıca- Arab, tembel tembel kalkıp yatağına oturacak ve bir sigara yakacaktı. Kafam yeniden atmıştı. Adamın üzerine atlayıp sigarasını kapacak ve södürecektim... Kara Harb Okulu kampındaki gece eğitimlerinden biliyordum. Sigara ateşi bir kilometre öteden dahi tam bir netlikle gözükebilir, ve usta bir keskin nişancı, sigarayı içeni rahatca avlayabilir... “Ne yapıyorsun?”, demeye kalmadan adam birtane daha yaktı ve bana, “Sakin ol, bu bir eğitim tatbikatı. Sizleri deniyorlar, gidin karargahtan silah isteyin!”, dedi. Hem şaşırmış, ve hem de sevinmiştim; çünkü, bu gümbürtünün nedeninin ben olmadığımı anlamıştım. Küfürlerim, ateşin başlaması için planlanmış olan saate denk gelmişti tesadüfen... Bu arada, beni uyaran sözkonusu adamın, aramıza yerleştirilmiş bir gözlemci, haberci olduğunu anlamıştım.

 

Çok garip bir durum vardı. Korkunç bir çatışma olurcasına yer gök inlemekte, el bombalarının gümbürtüleri makineli tüfeklerin takırtılarına karışmakta idi ama, eğitime gelmiş olanlardan tık yoktu. Herkes, bizimkiler dahil herkes, battaniyeleri kafalarına çekmişti. Hepsi, bir ölü sessizliğinde, kıpırdamadan taş gibi yatmaktaydı. Bu nasıl bir psikoloji idi? Olanlar, korkunun kişiyi hareketsiz bırakması, paralize (paralyse) etmesi mi idi?, psikologlar daha iyi bilir şüphesiz... “Kahramanca” bir ifadeyle “Kampta sürekli top sesleri duyulduğu” palavrasını atan Bay “Resneli Niyazi”den, ya da Selehattin Okur’dan da tık çıkmıyordu... Sırayla bizimkilerin yataklarını ziyaret edecektim. Önce, dürtüklemelerime hiç yanıt vermeyecek, tüm silah seslerine karşın yerlerinde kalıp gibi uzanmayı sürdüreceklerdi. Fakat ardından, onlara, “Bu bir tatbikatmış, karargaha gidip silah istersek, iyi olacak!”, deyince, yerlerinden fırlayacaklardı...

 

Birlikte aşağıdaki karargah çadırına doğru koşacaktık. Çadıra daldığımızda, içerideki yöneticilerin yüzleri gülecek, “ilk gelenler sizlersiniz, daha kimse gelmedi.”, diye bizlere takdirlerini ifade edeceklerdi. Bizimkiler, olayın bir tatbikat olduğunu bildiklerini belli etmemeye çalışarak, “bize silah verin” diye, telaşlı bir “kahramanlık” oyunu başlatmışlardı. Fakat iki dakika kadar sonra içeriye, -olanların bir oyun, bir deneme olduğunu bana anlatmış olan- o bizlerden yaşlı Arab ağzında sigara ile girince, “kahramanlık” balonu sönüp gidecekti. Sözkonusu gizli görevli kişi, yöneticilere, “Ben bunlara ne olduğunu söyledim, herşeyi biliyorlar.”, deyince, yöneticilerin suratları ekşiyecekti. Ve bizlere, “gidebilirsiniz”, diyeceklerdi. Tatbikatın, denemenin sonucu, üzüntü verici idi...

 

Eğitimin ikinci haftası dolarken, birsabah bizleri, kamptaki herkesi, aniden, saat 05:00 sularında kaldırıp, “battaniyelerinizi yanınıza alın” diyerek, kahvaltı falan yaptırmadan yola düzdüreceklerdi... Gerçi doymuyorduk ama, yine de insan tok karnına ağırlaşabilir diye düşünmüş olmalıydılar. Ve yine anlaşılan, güneş tepede iyice ısıtmaya başlamadan önce yolun çoğunu almak istiyorlardı... Tepelere doğru vurmuştuk, yokuş çıkıyorduk, ve güneş üstümüzde yükselip kızgınlaştıkça, terimiz ve ağırlığımız artmaktaydı. İstirahat vermiyorlardı, yaptığımız, -askeri ifade ile- bir “cebri yürüyüş” idi. Epey gittikten sonra, tepelerde, salatalık, acur, domates, biber vs. bostanlarının arasından bulacaktık kendimizi. Birşeylere dokunmadan bunların içinden geçecektik. Daha doğrusu ben, tüm açlığıma ve susuzluğuma karşın, tek bir salatalık bile kopartmayacaktım... Bu, 25 kilometrelik bir gidişti...

 

Birsüre sonra inişe geçecektik. Sonunda öyle bir yere gelecektik ki, böylesine ancak kötü rüyalarda rastlanabilirdi. Daha önce böyle bir toprak görmemiştim, daha sonra da görmeyecektim... Bir keçiyolu üzerinde tek tek ilerlemekteydik ve sol tarafımızda yaklaşık yüz metre derinliğinde simsiyah bir uçurum vardı. Uçurumun toprağı, daha önce görmediğim biçimde simsiyah ve ölü idi. İsrail uçakları buraya napalm bombaları atmışlardı, herhangi bir ot veya başka birşey yetişmiyordu, herşey ölmüştü... Aşağıya doğru eğimli keçi yolu üzerinde gittikçe, uçurumun derinliği de azalmaktaydı. Yaklaşık 500- 600 metre kadar gittikten sonra, düzlüğe, bir dere kenarına inecektik...

 

Vucut, aşırı terleme nedeniyle tuz da yitirmekteydi, ve tuz kaybı susuzluğu arttırmaktaydı. Bukadar çok tuz kaybı olduğu zaman, ne kadar çok su içersen iç, miğden cumbur cumbur su ile de dolsa, susuzluk duygun kaybolmazdı. Aslında biraz tuz almak gerekmekte idi ama, yanımızda böyle birşey yoktu. Ve ben tüm bu bildiğim gerçekleri düşünecek durumda değildim... Boş silahımla birlikye yaklaşık 20- 25 kilo tutan eşyalarımı yan tarafa koyup, derenin genişleyip durgunlaştığı yere, üstüm-başımla birlikte kafamı sokacak, ve suyu kana kana içmeye başlayacaktım. Böyle bir görüntüye, çölün sonunda ufak bir su birikintisi ile karşılaşmış olan kovboyları gösteren film sahnelerinde rastlanabilirdi herhalde... Miğdem suyla dolduğu halde susuzluğum bitmiyordu... Sonunda sakinleşip kafayı kaldırınca, içtiğim seyin böceklerle dolu kirli bir su olduğunu farkedecektim ama, kimin umrundaydı...

 

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım dere sahnesinden sonra, hedefe ulaşmak için yaklaşık bir kilometre kadar yolumuz kalmıştı ama, bu yol bana sanki bin kilometre gibi gelecekti. Okadar su içmek beni fena yapmıştı. Fakat yılmayacak, devamedecektim... Ürdünlü köylüler, derenin kenarında, gittiğimiz istikamete doğru sol tarafta kalan tepeler üzerinde teraslar yapmışlar ve buralara limon yetiştirmekteydiler. Mis gibi kokan bir limon bahçesinin içinde, meyva vermiş limon ağaçlarının arasında ilerlemekte idik. Ağaçlardaki bazı limonlar, olgunlaşmışlardı... Artık dayanamayacak, bir limon kopartacak ve ikiye bölüp emerek yemeye başlayacaktım. Yaşamım boyunca bukadar lezzetli bir limon daha yediğimi anımsamıyorum. Gerçi limon yemek gibi bir adetim yoktur ama, bir limonun bu derece lezzetli olabileceğini düşünemezdim... Eğer gün boyunca aç, susuz ve bitkin kalmışsanız, limon bile insana bukadar lezzetli gelebilir herhalde...

 

İleride, derenin suyunun daha bollaştığı biryerde, kenardaki yüksekçe bir düzlükte duracak, buraya battaniyelerimizi serecek ve istirahata geçecektik. Son durağımız olan bu yerde geceyi geçirecek ve ertesi gün ev basma eğitimi, şehir muharebeleri ile ilgili ufak bir eğitim alacaktık. Fakat henüz ne yapacağımızı bilmiyorduk tabii, ve yöneticiler yanlarında yiyecek getirmemişlerdi... Kendi gıdamızı bulmak zorunda idik... Başımızdaki yönetici, yanına bir-iki Arab daha alıp, balık tutma umuduyla derenin daha derin yerlerine üç-beş adet el bombası atacaktı ama, işe yaramaz birkaç yengeç dışında birşey elde edemeyecekti...

 

Vaktiyle, henüz Talat Aydemir komutanlıktan uzaklaştırılmadan önce, bölük komutanımız olan esmer yüzbaşı, Menteş’de, deniz kenarında benzer işi yapar, suya taarruz bombaları atardı. Ardından ben dalar, ve bulabildiğim balıkları toplardım... Ayıptır söylemesi, o yıllarda iyi dalar, ve iyi kürek çekerdim. Aynı yılların Kartal’ında, çevrede, benim kadar iyi dalan biri daha olduğunu sanmıyorum. Yaklaşık 20 metre kadar derinliğe birşeysiz inebilirdim, belki zorlasam daha derine de inebilirdim. Kaç kez ağzımdan burnumdan kan gelmişti... Uzunlamasına 50 metre kadar gidebilirdim... Stockholm’de, 40 yaşımdan sonra, bana inanmayan biri ile iddialaşıp, 25 metrelik havuzun bir ucundan dalacak ve öbür ucundan çıkacaktım. Böylece, bir şişe şarap kazanacaktım. Eskiden olsa, aynı havuzu dipten gidip gelebilirdim... Kartal’dan Büyük Ada’ya veya Tuzla ile Pendik arasındaki Pavli adasına, akıntılı suda, ağır ve dolu balıkçı kayığı ile hiç durmadan bir forsa gibi kürek çekerek gidip gelebilir ve yine devamedebilirdim... Menteş’de birgün, dalarken, 3-4 metre kadar derinlikte, hafif kayalık yosunlu dibe yerleşmiş, kocaman iri güzel gözleri ile şaşkın bana bakan, gövde çapı yaklaşık 30 cm kadar olan bir ahtapot ile karşılaşacaktım. Yaşamımda bukadar güzel gözlü ve sevimli bir yaratık gördüğümü anımsamıyorum. Sadece seyretmek amacıyla üzerine bir- iki kez dalacak, ve onu ürkütüp kaçırtacaktım... Dalmaktan söz ederken, sakın tüple daldığım sanılmasın. Öylesi, benim olanaklarımın dışında idi... Geniş yassı gövdeleri ve ince uzun sivri kuyrukları ile -havada kanat çırparak giden- bir akbaba görüntüsü vererek ağır ağır yüzen vatoz balıklarının hemen üzerlerine dalıp, bu varlıkları hayranlıkla seyrederek -dipte- onlarla birlikte dayanabildiğim ölçüde çok gitmişliğim vardır...

 

Balıktan umudu kesen kamp yöneticileri, sonunda rastladıkları sahipsiz zavallı bir köpeği vurup aramızda paylaştıracaklardı. Bana, köpeğin belkemiğinden iki parça düşecekti. Gecenin karanlığında pek göremeden bu kemikleri kemirecek, ve toprağa serilmiş battaniyenin üzerinde deliksiz bir uykuya dalacaktım...

 

Ertesi gün, derenin karşı yakasında, yarım kilometre kadar ötemizde, terkedilmiş üç- dört kadar eski evin olduğu biryere götürülecektik. Evlerin düz olan damları yerden yaklaşık 2 metre veya biraz daha yüksekte idi. Pencerelerde cam olmadığı gibi, kapılar da kilitsizdi... burada, şehir muharebesi ve ev basma usulü üzerine sınırlı bir eğitim görecektik. İki kişi farklı yönlerden evin kapısına yanaşacak, biri tekme ile kapıyı açarken, diğeri aynı anda içeri el bombası atacak ve geriye çekilecekti. Daha sonra, kapıyı tekmeleyen, elindeki otomatik silahla dalıp içeriyi tarayacaktı... Şüphesiz ne bomba gerçekti, ve ne de gerçekten tarama vardı. Sadece bir oyun gibi bunlar gösterilmekte idi... Bu anlattığımdan biraz daha zoru, elde Kalashnikov (AK-47) ile damdan atlayarak ev basma eğitimi idi... Yaklaşık 2 metre veya biraz daha yüksek olan damdan atlarken, hafif eğilip başı öne vermek, silahı iki elle öne doğru uzatıp tutmak, bacakları dizden hafifce bükerek parmak uçlarının üzerine düşmek, ve parmak uçlarında yaylanmak gerekmekteydi. Eğer topuğun üstüne düşülürse, dizden sakatlanmak kaçınılmazdı...

 

Diğer öğrenciler gibi ben de askeri pentathlon yarışlarının engelli (manialı) koşu alanında defalarca koşmuş olduğum için, sözkonusu atlayışın kurallarını zaten biliyordum. Damdan atlayışı sorunsuz olarak gerçekleştirecektim. Fakat Deniz, topuğunun üstüne düşecek ve sağ bacağını hafifce sakatlayacaktı. Bundan sonra O, topallamaya başlayacaktı... Bu eğitimden hemen sonra, aynı gün öğleden önce kampa doğru yeniden yola düzülecektik. Henüz herhangi birşey yememiştik... Deniz’in yürümesi zorlaşmıştı ama, yine de yürüyüşü tamamlayacaktı. Fakat kampa döndükten sonra O, Deniz, sabah koşularına, diğer eğitimlere katılmamaya, hatta nöbet tutmamaya başlayacaktı. Vaktinin çoğunu yatağında geçirecek, ve son uzun yürüyüşe de katılmayacaktı. O, yaptırılan 3- 5 el atışa katılacaktı sadece. Yine O, diğerleri gibi içi boş bombaları atacak, ve patlayıcıların nasıl yerleştirildiğini seyredecekti...

 

Bu kez, dönüş yolunda, o daha önce sözetmiş olduğum bostanları geçince, istirahat vereceklerdi. Gurubun komutanı, hemen orada rastladığı bir gariban köpeği vuracaktı. Derisi yüzülen ve içi temizlenen köpeğin eti paylaştırılacaktı. Bizlere, Türkiyelilere, bir bud düşecekti. Bu, yağsız, kıpkırmızı, adaleli bir etti. Deniz tiksinecek, yemiyecekti. Herzaman aç olan Cihan ve ben, budun etlerini kemiğinden ayırıp küçük parçalara bölecek, ince ağaç dallarından yapılma şişlere geçirip orada yakmış olduğumuz ateşin üzerinde birçeşit “şiş kebabı” yapacaktık. Bu, sert, tatsız bir etti... Uzun süre köpek görünce fena olacak, suçluluk duygusu hissedecektim...

 

Kampta geçen yaklaşık bir ay içinde hangi eğitimleri görmüş olduğumuzu kısaca sıralayacak olursam, Bay “Resneli Niyazi”nin (Selehattin Okur’un) palavraları daha iyi anlaşılır herhalde... Daha önce, sabah koşularından, “yanaşık düzen” eğitiminden, bizlerin katılmadığı ideolojik eğitimden, o 25 kilometrelik yürüyüşten ve yapılmış olan ev baskını eğitiminden kısaca sözetmiştim. Bunların dışında birgün, arazinin yapısına uyumlu olarak, taşlık arazimi, toprak veya çöl ortamımı, ormanlık bir yer mi, tüm bunlara bakarak nasıl mevzilenilmesi gerektiği, veya hava saldırıları karşısında nasıl saklanılması gerektiği üzerine ders vereceklerdi. Lafı uzatmadan ifade edecek olursam, sözkonusu arazide işaret niteliği gösteren yerlerden, örneğin, ağaçsız toprak bir arazide tek başına duran bir ağaçtan, veya çalıdan kaçınmak gerekmekteydi...

 

Yine birgün, anti-personel mayınlar döşenmiş bir alanı geçerek operasyon yapıp yine aynı alandan geri dönmeyi göstereceklerdi... Eğer günümüzde yeni tip üretimler olmamışsa, bilindiği gibi, anti-personel mayınlar sonderece hassastırlar, yaklaşık 20 kiloluk bir ağırlığı hissettikleri an infilak edebilirler. Ve bu mayınlar, toprağın hemen altına, yüzeye çok yakın olarak yerleştirilirler. Üzerlerinde en çok bir-iki santimetre derinliğinde toprak olur...

 

Sözkonusu eğitimde, Anti-personel mayınlar döşenmiş olduğu farzedilen bir arazi belirlenecek, ve yine aynı arazide yeralan hayali mayınlar kasatura ucu ile hafifce yoklanarak tek tek bulunacaklardı. Keşfedilen her mayının üzerine bir çöp dikilerek yeri işaretlenecek, ve böylece mayınların arasından yavaş yavaş, santim santim ilerlenecekti. Güvenlikli alana geçildikten sonra operasyon yapılacak, ve yine aynı belirlenmiş olan yoldan dönülecekti. Bu kez, her ilerlenişte, geride kalan mayının üzerindeki çöp alınacak ve bu şekilde iz silinecekti... Şüphesiz bu sonderece tehlikeli bir yolculuktu, ve ayrıca, sözkonusu yolculuğun mümkün olabilmesi için, mayınlı arazinin ateşle korunuyor olmaması gerekirdi. Mayınlı araziler -çoğu kez- ateşle korunurlar... Şüphesiz, bu gösterilerek verilen ders, acaba kaç kişinin beyninde iz bırakmıştı? Sözkonusu dersin, kendilerini zaten “olmuş” sanan oradaki Türkiyeli “öğrenciler”in beyinlerinde iz bırakıp bırakmadığı şüpheli idi. Selehattin Okur’un o havalı “yakın döğüşlü”, “top sesli” palavralarına bakacak olursak, Türkiyeli öğrencilerin, en azından Bay “Resneli Niyazi”nin kafasına herhangi birşeyin girmediğini rahatça söyleyebiliriz... Mayınlar, bir anahtara göre, düzenli olarak yerleştirilebildikleri gibi, tamamen düzensiz, karmaşık bir yapıda da yerleştirilebilirler, ve bu ikinciler çok daha tehlikelidirler...

 

Yine birgün, TNT ve plastik patlayıcılar, saniyeli ve patlamalı fitiller hakkında kısa bilgiler verilecek, bunlarla bir köprünün nasıl uçurulabileceği teorik olarak anlatılacak, küçük bir çam ağacı uçurularak gösteri tamamlanacaktı. Öğrenciler tatbikat yapmayacaklar, sadece seyredecekler ve dinleyeceklerdi...

 

İçlerinde patlayıcı olmayan Çin yapımı el bombaları attırtılacaktı... Bu bombalarda, silindir biçiminde olan bir gövdeden, elle tutmaya yarayan yaklaşık 15 cm’lik bir sap çıkmaktaydı ve sapın ucunda metal bir kapak vardı. Metal kapak açılınca, ana gövdeden gelen ipe bağlı bir halka gözükmekteydi. Bu halkayı parmağa takıp bombayı fırlatınca, bombanın içindeki tetiği tutan pim, elde kalan halka ile birlikte yerinden çekilmekte, pimin serbest bıraktığı tetik, 3- 5 saniye içinde fünyeyi ateşlemekte, fünyede bombanın içindeki patlayıcıyı ateşlemekteydi... NATO ordularında kullanılan iri bir yumurta biçimindeki el bombalarında, iki emniyet sistemi, hem çekilen bir pim, ve hem de pimi çektikten sonra elde kaldığı sürece tetiği tutan bir emniyet maşası bulunmaktaydı. Bu göstermiş oldukları Çin bombalarında ise, sadece emniyet pimi vardı... Gerçek, patlayan elbombası attırtmayacaklardı...

 

Tüm bunlardan başka, bir de, Kalashnikov (AK-47) ile 4- 5 el kadar ateş ettirteceklerdi... Biz oraya gittiğimiz sırada, 1969 yazında, bizlerin dahil olduğu guruba gösterilen eğitim bundan ibaretti. Gerisi, bunların dışında anlatılanlar, sadece palavradır ama, bay “Resneli Niyazi”, burada özetlemiş olduklarımı bile anımsamadığına göre, görmüş olduklarından aklında birşey kalmamıştır... Sonuçta, gösterilenlerin asıl ağırlıklı kısmı, açlığa ve zor koşullara, uzun yürüyüşlere dayanıklılığı arttıracak eğitimlerdi...

 

Yaklaşık bir ay, belki biraz daha az sürecek olan eğitim bitmeden hemen önce birgün, akşama doğru, eğitim gören tüm gurup olarak silahlarımızı ve battaniyelerimizi alıp, yola düzülecektik. Kısa bir yürüyüşten sonra, asvalt yola çıkacak, ve sırtımızda yaklaşık 20- 25 kilo yükle, akşamın serinliğinde kuzeye doğru yürümeye başlayacaktık. Anlaşılan kampımız, Anman ile Irbid arasındaki ana yola, asvalt yola oldukça yakındı, ve bizler Irbid istikametine doğru yürümekteydik. Bunu ileride, Irbid’in dış mahallelerine gelince anlayacaktık... Bu yapmakta olduğumuz, “cebri yürüyüşten” de ağır bir yürüme tarzı idi. Adeta koşturuluyorduk... Normal yürüyüşlerde asker, NATO standartındaki talimatnamelere göre, saatte 4- 5 kilometre yol alır ve her saat başında on dakika kadar dinlenir. “Cebri yürüyüşlerde” ise, sadece bu dinlenme süresi kaldırılır, sürekli yürünür ama, yürüyüş hızı aynıdır... Bizler ise, ara, istirahat vermeden, adeta koşturuluyorduk...

 

Deniz, topuğundan sakatlanmış olduğu gerekçesi ile bu yürüyüşe katılmayacak, araçla götürülecekti. Deniz katılmayınca, diğerleri de katılmayacaktı... “Top sesleri” palavrası ile hava atan bay “Resneli Niyazi”nin böyle unutulmayacak bir olayı hatırlamamasının nedeni, yürüyüşe katılmamış olmasıdır... Bu yürüyüşün, tüm eğitim süreci içinde unutulmayacak bir olay olmasının başlıca nedeni, o gece 60 kilometre yürümüş olmamızdır. Demekki kamp yerimiz, Irbid’in 60 kilometre güneyinde idi... Kişi olarak ben, bu 60 kilometrelik yürüyüşü, tam sekizbuçuk saatte, gün doğarken tamamlayacaktım. Bundan 20- 25 dakika kadar önce yürüyüşü tamamlayanlar olduğu gibi, benden yarım saat kadar sonra tamamlayanlarda olacaktı. Bu unutulmaz anı sırasında kafamda iz bırakan en önemli olaylarda biri de, Abukaro adlı orta boylu, kirli-sarı saçları olan neşeli bir gerillanın, bir kilometre öteden kafasında teneke ile guruba -güle oynaya- su taşıması oldu. Bu genç, sanki hiç yürümemiş gibiydi... Benim, sivil iskarpinler içindeki ayaklarımın tabanları parçalanmıştı, kan içindeydiler. Tüm eğitim boyunca hepimiz sivil ayakkabılar ve giysiler içinde idik...   

 

Irbid’in hemen dışında geniş bir çayırlığa oturmuştuk. Burada dinlenirken, birden bir silah sesi duyulacaktı. Silahında, Kalashnikov’unda mermi bulunan ve bunu namluya vermiş olan bir şapşal, yanlışlıkla tetiğe basmış, ve karşısındaki arkadaşını bacağından vurmuştu. Mermi kemiğe rastlamış olduğu için gencin durumu kötüydü; hemen hastahaneye kaldırılacaktı... Ateş edene ne olduğunu öğrenemeyecektim...

 

Sözkonusu çayırlıkta birsüre istirahat ettikten sonra, dış mahallelerdeki bir evde toplanacak, ve birliğin komutanının konuşmasını dinleyecektik... Kamptan ve yürüyüşten sorumlu olan kişi, önce bizlere, bu uzun yürüyüşü tamamlayanlara teşekkür edecekti. Sözkonusu kişi, dönüşte de guruba aynı yolu yürütmeyi planladıklarını ama, birliğin ezici çoğunluğunun bunu başaramıyacağı kanısına vardıkları için, dönüş yürüyüşünden vazgeçtiklerini, araçla döneceğimizi bildirecekti... Birşeyler yiyecek ve çay içecektik... Bu yaşanmış olan, kamptaki son eğitimimiz, son günümüzdü...

 

Kamp yerine döndüğümüzde, -bizlerden beş veya altı yaş kadar büyük- iki Kıbrıslı gençle karşılaşacaktık. Bunlardan “Monşer”, daha konuşkan olanı dişçi idi, diğer, biraz daha uzun boylu ve esmer olanı da üniversite mezunu idi ama, mesleğini şu anda anımsayamadım... Oraya nasıl gelmişlerdi?, Demokratik Cephe ile nasıl bağ kurmuşlardı?, daha önce bir eğitim görmüşlermi idi?, bunları sormayacaktık, ve onlar da anlatmayacaklardı. Hemen ahbab olacaktık...

 

Ertesi gün, yeniden Şam’da (Damaskus) idik. Yine üçüncü sınıf bir otele yerleşecektik ve sözünü etmiş olduğum iki Kıbrıslı genç ile dışarıya çıkacaktık... Deniz, Çin elçiliğine gitmek isteyecekti. Belki orada okuma gibisinden bir düşünce geçmişti aklından. Aslıda kafası karışıktı. Biryandan Türkiye’ye dönüp dağa çıkmaktan sözetmekteydi, diğer yandan aklına Çin’e gitme düşüncesi gelmekteydi... Yeni tanışmış olduğumuz iki Kıbrıslı genç dahil, hepbirlikte, toplam yedi kişi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Şam elçiliğine gidecektik...

 

Elçilikte, lüks mobilyaların, değerli koltukların, pahalı halıların bulunduğu, kırmızı rengin egemen olduğu geniş bir salonda iki genç diplomat bizleri kabuledecekti. Diplomatların, fotoğraflardaki Mao Tse Tung gibi değil, aynen Batılılar gibi -pahalı kumaştan- takım elbiseler giymiş olmaları, buna karşın gravat takmamaları, hemen dikkatimi çekecekti... Oturduğum koltuğun yanındaki değerli sehpanın üzerinde duran sigaralığın içinde, ince, normalden çok uzun, filitreli sigaralar durmaktaydı. Çin Halk Cumhuriyeti’nde böyle sigaraların üretiliyor olmasına şaşıracaktım. İleride, “Çin sigarası bile içmiş adamım”, diyebilmek için, onlara, diplomatlara, o sigaralardan içip içemiyeceğimi soracaktım. Hemen buyur edeceklerdi, ve içecektim... Çinli diplomatlar, sonderece mesafeli, ve soğuk durmaktaydılar. Doğal olarak, ne istediğimizi, neden elçiliğe geldiğimizi soracaklardı...

 

Kıbrıslı gençler ve ben daha düzgün ingilizce konuşabilmekteydik. Genel isteme uygun olarak, Çin’de okumak istediğimizi belirtecektik. Diplomatlar, “Şu sırada Çin’de Kültür Devrimi oluyor, bu nedenle yabancı öğrenci kabuledemiyoruz!”, diye soğuk bir yanıt vereceklerdi... “Kültür Devrimi” adını alan olaylar hakkında ciddi, hatta herhangibir bilgimiz olmadığı için, “Olsun, siz devriminize devamedin, biz okuruz.”, biçiminde talebimizi sürdürecektik. Ozaman Çinli diplomatlar, “Peki ne okumak istiyorsunuz?”, diye soracaklardı. Bu kez ben, “Whampoa Askeri Akademisi”nde okumak istiyorum diye yanıt verecektim. Adamlar şaşkın suratıma bakacaklardı. Aslında, o günlerde, adını vermiş olduğum “Whampoa Askeri Akademisi” hakkında bilmiş olduğum tek şey, içsavaşın ve Japonlara karşı verilmiş olan savaşın büyük generallerinden olan, o günlerde ikinci adam konumunda bulunan ve Mao’nun yerini alacak kişi olarak ilanedilmiş olan Maraşal Lin Biao’nun “Whampoa Askeri Akademisi”nde okumuş olduğu idi. Şüphesiz, Lin Biao’nun yakın gelecekteki dramatik sonunu düşünemezdik...

 

Bir-iki cümle ile açıklayacak olursak... Çin’in ulusal demokratik devriminin, cumhuriyet rejimine geçişin (1911) büyük önderi konumundaki Sun Yat-sen, Kuomintang’ın (Ulusal Parti) kurucusu ve lideri olan Sun Yat-sen, 1920’li yılların ilk yarısında ülkenin güneyinde egemendi. Batı’dan aradığı desteği bulamayan Sun Yat-sen, Genç Sovyetler Birliği ve Komintern ile anlaşacak, henüz doğum aşamasında olan Çin Komünist Partisi’ne legalite sağlamakla kalmayacak, aynızamanda onlara hükümetinde yer de verecekti. “Whampoa Askeri Akademisi”de o yıllarda, Sovyet yardımı ile ülkenin güneyinde kurulacaktı...  Asıl mesleği hekimlik olan Sun Yat-sen Mart 1925’de kanserden ölünceye dek, hatta Sun Yat-sen’in yerini almış olan Chiang Kai-shek 1927’de aniden komünistlere saldırıncaya dek, Çin Komünist Partisi ile Kuomintang arasındaki ittifak sürecekti...

 

Chiang Kai-shek, Çin’in en büyük liman ve endüstri kenti Shanghai’de büyük bir katliam gerçekleştirecek, Komünist Partisi yanlısı onbinlerce işçiyi öldürecek, ve böylece uzun süreli bir içsavaşı başlatmış olacaktı... Sun Yat-sen henüz sağ ve egemenken, Sovyetler Birliği’nin yardımları ile, yeni rejimim ordusuna subay yetiştirmesi amacıyla, 1924 yılında, ülkenin güneyinde, “Whampoa Askeri Akademisi”ni kurmuştu. Akademinin komutanı, 1927 yılına dek gerçek düşüncelerini, duygularını ve muhtemelen gizli ilişkilerini saklamayı başaracak olan Chiang Kai-shek’ten başkası değildi... Şüphesiz ben, “Whampoa Askeri Akademisi’nde okumak istiyorum.”, derken, ne bu yazdıklarımı bukadar detaylı biliyordum, ve ne de artık “Whampoa Askeri Akademisi” adlı bir eğitim merkezinin olmadığından haberim vardı...

 

Ayrıca, adından başka “Kültür Devrimi” denen şeyin ne olduğundan da haberimiz yoktu... Bunun, Çin ekonomisine büyük zararlar vermiş olan, ekonomiyi yüzde 12 den fazla küçülten bir iktidar kavgası olduğundan, Mao Tse Tung’u yeniden en popüler ve bir numaralı lider yapmaya yönelik bir eylem olarak başlatılmış olduğundan habersizdik... Yine, 1970’li yılların başında, Mao’nun eşi ve ileride “Dörtlü Çete”nin lideri olarak ilanedilip yargılanacak olan Jiang Qing’in kontrolundaki basının, ülkenin iki numaralı kişisi ve Mao’nun ardılı ilanedilmiş olan Lin Biao aleyhine kampanya başlatacağını da bilemezdik. Jiang Qing’in yönettiği “Lin Biao’nun Mao’ya karşı kompla hazırladığı” propogandasının sonucu olarak Lin Biao, 1971 yılında, -Hava Kuvvetleri subayı- oğlunun kullandığı uçakla kaçmaya çalışırken, Moğolistan üzerinde düşerek (veya düşürülerek) yaşamını yitirecekti. Aynı yıl, 1971 yazında, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger gizlice Çin’i ziyaret edecek ve Başkan Nixon’un gelecek yıl Çin’e yapacağı ziyareti hazırlayacaktı. Nixon, Şubat 1972’de Çin’i ziyaret edecek ve Mao Tse Tung ile görüşecekti. En keskin anti-Amerikan ve devrimci söylemlerin Maocu Çin’i, artık açıkça, ABD ile birlikte aynı saflarda, Sovyetler Birliği’nin karşısında yerini alacaktı...

 

Anlatılması uzun sonderece dramatik olaylara neden olan “Kültür Devrimi” sırasında, devrime büyük hizmetler sunmuş karakterlerin en önemlileri, örneğin Maraşal Peng Dehuai gibi yaşamı fedakarlıklarla dolu kişilikler utanmazca aşağılanarak yokedilecekler, uluslararası değeri olan Lao She gibi büyük yazarlar intehara sürükleneceklerdi. Sonuçta, 1970’li yılların ilk yarısında, -zaten hızı kesilmiş olan- “Kültür Devrimi” adlı kaos tamamen sonlardırılacak, 1976 sonbaharında Mao’nun ölümünün ardında, Mao’nun eşi ve “Dörtlü Çete” olarak adlandırılan gurubun önderi Jiang Qing başta olmak üzere bazı kişiler yargılanacaklardı... Yeni Çin yönetimi, kitle manipülasyonu amacıyla putlaştırarak adını koruduğu Mao’nun yolundan tamamen kopacaktı. Deng Xiaoping önderliğinde Çin, devlet kapitalizminin egemen olduğu bir sisteme geçecek ve ekonomisini hızla toparlayarak günümüzdeki güçlü konuma yükselecekti. Fakat bu olana artık, “sosyalizm” adını vermek pek olanaklı değildir sanırım... O günlerde tüm bunları bilemezdim şüphesiz... Çin Halkının tarihi boyunca vermiş olduğu haksızlıklara karşı savaşıma, Çin devrimine, bu halkın insanlığın kültür mirasına yapmış olduğu büyük katkılara herzaman çok büyük bir saygı duymuş olmakla, ve tüm bunları öğrenip anlamaya çalışmakla birlikte, yaşamımın herhangi bir döneminde Maocu olmayacaktım...

 

Mesafeli, soğuk tavırlı Çinli diplomatlar, bizleri oradan kibarca göndereceklerdi. “Artık kalkıp gidin”, demeye getirmişlerdi... Kimbilir hakkımızda neler düşünmüşlerdi? Belki, “bazı tahtaları eksik” birileri olduğumuzu, belki de onları “yoklamak” için görevli olarak yollanmış olduğumuzu akıllarından geçirmişlerdi. Ya da, bunların hiçbiri değildi, ve belki onlar, bizimkine benzer ziyaretlere alışıktılar...

 

Tüm kamp boyunca sivil elbiseler ve iskarpinlerle dolaşmış olan Deniz Gezmiş ve diğerleri, tam Türkiye’ye geri dönerlerken, Demokratik Cephe yöneticilerinden askeri giysiler ve askeri botlar isteyeceklerdi. Demokratik Cephe’nin olanakları sınırlı idi, ve sahiboldukları sonderece sınırlı malzemeyi orada, kendi saflarında savaşacak fedaileri için kullanmayı amaçlamaktaydı. Sahiboldukları altı kaucuk, üstü birçeşit branda bezinden hafif ve kullanışlı çöl botları, Fransız tarihci Gérard Chaliand tarafından hediye edilmişti... İleride, savaş kampında, bizleri ziyarete gelecek olan Gérard Chaliand ile karşılaşacak, onunla çadırda yaklaşık bir saat kadar sohbet edecektim. Ermeni asıl Fransız vatandaşı Gérard Chaliand, daha önce üç kez Türkiye’yi ziyaret etmişti, halk şairi Karacaoğlan’a hayrandı. Karacaoğlan’dan ezbere dizeler okuyabilmekteydi... Anlatacağım...

 

Deniz’in ve diğerlerinin gürültülü israrları sonucu Cephe yöneticileri, suratları asık vaziyette bunları depolarına götürecekler, artık aralarında kalmayacaklarını bildikleri bu kişilere, eğitim boyunca disiplinsiz davranmış olan bu arkadaşlara, ve kendileri için masraftan öte bir yararı olmamış olan sözkonusu dört arkadaşa, istedikleri asker elbiseleri ve Fransadan gelme çöl botlarını vereceklerdi... Tekrarlamak gerekirse, bu arkadaşların orada kalmış oldukları süre, gözaltı günlerimizi ve ayrıca Şam’da ve Amman’da geçen 3- 5 günümüzü hesaba katarsak, kesinlikle birbuçuk aydan fazla değildi. Fakat Deniz, Ankara’da hapishane de karşılaşmış olduğu Erdal Öz’e, yaşamından sözederken, olanı değil, olmasını düşlediğini söyleyecekti. Yanılmıyorsam O, “Filistin’de üçbuçuk ay kadar kalmış olduğunu” anlatacaktı. Bu çocukça bir abartma idi, ve O’nun Türkiye’de gözükmüş olduğu tarihler ciddiyetle incelenirse, gerçeğin bu olmadığı kolayca anlaşılabilirdi. Buna karşın, bu ve daha başka konular üzerine internette birsürü palavra, yanlış bilgi yeralmaktadır... İşin gerçeği buna, “Filistin’e gitmek”te denemez. Çünkü, gittiğimiz yer, Suriye ve Ürdün idi. “Filistin örgütüne gittik” demek, gerçeğin ifadesi olur...

 

Deniz ve diğerleri, askeri giysileri ve değerli Fransız botlarını almalarının ertesi günü, Ağustos ayının ilk haftasının son günleri, veya ikinci haftasının ilk günleri içinde, Türkiye’ye dönmek üzere Şam’ı (Damaskus) terkedeceklerdi... Giderken sarılıp öpüştüğüm Deniz, beni kenara çekip, cüzdanını çıkartacak ve bana binbeşyüz (1 500) TL verecekti. Altı aylık öğrenci bursu demek olan bu para, benim için çok büyüktü ve yararlı idi. Duygulu iyi bir insan olan Deniz, beşparasız olduğumu anlamıştı ve cömertce bir ikramda bulunmaktaydı. İleride çok işime yarayacak olan bu parayı alacak ve teşekkür edecektim... O’da, Deniz’de benden bazı adresler isteyecekti... O yıllarda Malatya ve Antep, “devrimci” kentler olarak tanınmakta idiler. Aslında bu hatalı bir yargı idi ama, durum böyleydi... O’na, Deniz’e, Malatya’dan bazı Alevi köylülerin ve kent merkezinden bazı kişilerin adlarını ve adreslerini verecektim... O bunları alacaktı, ve ileride yeniden görüşüp görüşemiyeceğimizi bilmeden, yaratılmış olan dramatik hava içinde kucaklaşarak ayrılacaktık...

 

Deniz Gezmiş’in ve yanındakilerin “Filistin serüvenleri” sonbulmuştu ama, benimki daha sürecekti... Selehattin Okur (“Resneli Niyazi”) adlı küçük yalancıya gelince... Kendisini “fasulye gibi nimetten” göstermeye çalışan Selehattin Okur, “yukarılardan” biryerlerden, Deniz Gezmiş’i yargılamaya çalışmaktadır. Yine aynı yalancı, beni “onlarla birlikte dönmüş” gibi göstererek hakkımda iftiralar üretme çabası içindedir. Bu kendini bilmez küçük yalancı, herhangi bir mücadelede kullanmayacağı asker elbiselerini ve değerli Fransız botlarını Demokratik Cephe’den alırken, hiç vicdanı sızlamamışmıdır acaba? Bu tavrı ile O, yoksul fedailerin (gerillaların) haklarını gaspettiğini, herhangi birşey vermediği bu insanların haklarını yediğini, hiç düşünmemişmidir acaba?.. Asıl düşüncelerini gizlemeyen, içten pazarlıklı olmayan, vicdanı olan biri, oradaki yoksul insanlara gerçekten sevgi besleyen biri, herhangi bir savaşta kullanmayacağı bu eşyaları alırmıydı hiç?..

 

Artık savaş kampına gidecektim. Orada tek Türkiyeli olarak Filistinli arkadaşlarla kaynaşma, ve üç- beş kelime arapça öğrenme olanağım doğacaktı. Özellikle, bazı bölümleri hala aklımda olan devrimci marşları ezberleyecektim...

bir sonraki bölüm için tıkla

 

 

bölümler:

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

 

http://www.sinbad.nu/