Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

bölümler:

 

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

Artık üzerimde sivil elbiseler ve iskarpinler yoktu. Savaş kampına yollanırken, askeri giysiler ve o üstleri branda bezinden hafif Fransız botlarından vermişlerdi... İlk yollanmış olduğum yer, Irbid’in kuzeybatısında, Golan Tepeleri’nin Ürdün sınırı içine sarkan eteklerinde, Şeria’yı (Ürdün Nehri) besleyen kaynaklardan birine yakın ormanlık ıssız bir alandı. Burada, çam ormanları ile kaplı alçak tepelerden birinin içine uzanan oldukça büyük bir mağaraya yerleşmiştik. Sekiz- on kişiden fazla değildik... Böceklerden, haşarattan korunabilmek amacıyla, mağaranın içini önceden yakmışlardı. Bu nedenle, mağaranın tüm duvarları simsiyah is ile kaplıydı. Bu temizlik operasyonuna karşın, haşarat, insanın heryanını ısırıp kaşındıran pire benzeri bilemediğim yaratıklar, veya gerçekten pireler, ya tam yokolmamışlardı, ya da hızla yeniden üremişlerdi. Sürekli kaşınmakta idim... Battaniyelerimizi serip yattığımız mağaranın içi oldukça serindi...

 

Burada, söndürmek için çok uğraştığım bir küçük orman yangınına tanık olacaktım... Sözkonusu yerde bir hafta kadar kaldıktan sonra, daha güneyde bir kampa yollanacaktım. Gurubumuz dağıtılmıştı...

 

Yeni kampım, iki tarafında tepeler yükselen bir vadide üç çadırdan oluşmaktaydı. Vadide, çadırlarımızın hemen yanında, köylülerin ekili arazileri ve dört- beş kadar incir ağacı vardı. Hemen yanımızda, berrak soğuk suyunun içinde siyah birtakım böcekler dolaşan bir kaynak bulunmaktaydı... Vadinin içinden, çadırlarımızın olduğu alanın hemen önünden, iki- üç metre kadar daha yüksek alandan bir yol geçmekteydi. Toprak yol, yakındaki köye doğru gitmekteydi... Alçak tepelerden birinin eteğine, yaklaşık otuz derecelik bir bayıra kurulmuş olan köyün hemen girişinde bir çeşme vardı. Köyün taştan çok güzel evlerini görünce, şaşıracaktım. Burasının, çocukluğum sırasında Orta Anadolu’da görmüş olduğum kerpiç evli bazı köylerden çok daha gelişmiş, ve varlıklı olduğu aklımdan geçecekti. Yanılmıyorsam köyde 40- 50 kadar ev vardı... Bir de, sözünü etmiş olduğum yol kampımıza ulaşmadan hemen önce, yolun kenarında, tekbaşına duran büyükçe bir ev göze batmaktaydı... Sakallarım uzamıştı. İlk kez sakal bırakıyordum, ve görenler beni Batılı biri sanıyorlardı. İleride de bu hep böyle olacaktı... Özellikle Türkiyeli kızların hemen yanımda rahatça, çekinmeden yaptıkları dedikoduları dinlemek çok eğlenceli olacaktı...

 

Kampın komutanı, benden 4- 5 yaş büyük, 1.75- 1.78 kadar boyu olan, eli-yüzü düzgün, esmer kıvırcık saçlı bir Mısırlı idi. Kahire Üniversitesi’nde Arab dili ve edebiyatı okurken, kalkıp buraya gelmişti. İyi, yumuşak bir insandı ama, biraz fazla uykucuydu... Aramızda ingilizce anlaşıyorduk. Bu genç adam, komutan, benimle dost olacaktı... Kampta onbeş kadar gerilla bulunmaktaydı. Bunların hepsi ile dost olacaktım ama, benimle daha çok yakınlaşan kişiler, rahatça anlaşabildiğim kamp komutanı, benden bir-iki yaş daha büyük Iraklı bir gerilla, ve ancak bir-iki kelime ingilizce bilen “Che Guevara” olacaktı. “Che Guevara” ile çat-pat anlaşacaktık... Benden daha genç, şakacı komik bir oğlan olan “Che Guevara”nın gerçek adını hiç sormayacaktım şüphesiz. Anasını-babasını yitirmiş, yokluk içinde büyümüş iyi kalpli bir oğlandı “Che Guevara”. Herhangi birşeyi, iç çamaşırları dahi olmadığı halde, inancı doğrultusunda, -maaş vermeyen- bu örgüte, Demokratik Cephe’ye katılmıştı... Bizim “Che Guevara”nın giydiği asker elbiselerinin altında iççamaşırı yoktu...

 

Her sabah gündoğarken kalkıyor, o sahipsiz incir ağaçlarına gidiyor, henüz akşamın serinliğini koruyan olgunlaşmış incirleri yiyerek ilk kahvaltımı yapıyordum. Bunlar, yaşamım boyunca yemiş olduğum en güzel incirler gibi gelecekti bana.. İncirler bir anda değil, süreç içinde parça parça olgunlaşmakta idiler. Ağostos ayının ortalarından sonra, ve Eylül ayında o kampta olduğum için, incirler olgunlaşmaya başlamışlardı... İçinde küçük siyah böcekler dolaşan serin ve tatlı berrak sulu kaynaktan suyumu içiyordum. Bilmem neden, sanırım su nedeniyle, sürekli ishalale yakalanmaktaydım... Bu kampta yemek boldu. Bol bol, ekmek ile tahin-pekmez yiyorduk. Kekikli zeytinyağı, en sevdiğim şeyler arasında idi... “Çay Iraki” denen bol şekerle birlikte kaynatılmış zehir gibi koyu çayı içemiyordum ama, normal çay yapmamın olanakları vardı...

 

Birgün kampımızı, yaklaşık iki metre boyunda orta yaşlı bir adam ziyaret edecekti. Bu Batılı devin, Dördüncü Enternasyonal’in (Troçkist Enternasyonal) lideri olduğu söylenecekti. Adamın fransızca konuşması Arapçaya çevrildiği için, birşey anlamamaktaydım ama, söylenenler, daha sonra, kamp komutanı tarafından bana özetlenecekti... Onlara göre, bu uzunboylu kişinin dedikleri arasında en önemli şey, ihtilal hareketlerine yardımcı olması için bir silah fabrikası kurmaya hazırlandıkları, ve makineli tüfek üretmeyi düşündükleri üzerine olandı...

 

Birgün kamp komutanı, bana, “Gel seninle yemeğe gidelim, davetliyiz...”, diyecekti... Kahireli komutanın peşine takılacaktım. Birlikte, biraz önce sözünü etmiş olduğum köye doğru giden yolun üzerinde, daha kamp yerine ulaşmadan biryerlerde tek başına duran büyük taş yapıya gidecektik... Sözkonusu evde bizi, 8- 10 kadar Arab köylüsü -dostca- karşılayacaktı. Toplam 10- 12 kişi olmuştuk... Büyük, dikdörtgen biçiminde bir salona alınacak, duvarların kenarlarına dizilmiş minderlere oturacaktık. Ortada, salonu boydan boya kaplayan güzel bir kilim vardı. Başka da mobilya yoktu... Komutan, beni köylülere tanıtacak, hakkımda kısaca bilgi verecekti ama, ne dediğini tam anlayamıyacaktım. Aralarında arapça konuşuyorlardı şüphesiz...

 

Türk olduğumu öğrenenler, hemen Abdülhamid’den (II. Abdülhamid) övgüyle sözediyorlardı, O’nu bilmiş olmaktan gurur duydukları anlaşılıyordu. Cumhuriyet, ve Cumhuriyet’in kurucuları hakkında akıllarına birşey gelmiyordu, bundan sözetmiyorlardı... Şüphesiz bu durum hoşuma gitmiyordu ama, onlarla tartışamazdım. Gülümsemekle, ha ha anlamına kafayı sallamakla yetiniyordum... Neden böyleydi bilemiyorum ama, II. Abdülhamid, Ürdün’de sık sık karşıma çıkacaktı...

 

Birsüre sonra, ortaya geniş bir tabure, ya da yer sofrası koyacaklardı. Ardından, içi tepeleme pilav dolu kocaman bir tepsiyi taburenin üzerine yerleştireceklerdi. Pilavın üzerinde, kemiklerinden ayıklanmış bol miktarda tavuk eti vardı. Tavuklar haşlanıp ayıklanmışlardı... Herkese yetip te artacak bu yemeğin, tavukların ve pilavın üzerine, safran ile hazırlandığı belli olan sarı bir sos dökeceklerdi... Sonunda, herkesi sofraya buyur edeceklerdi. Altımızdaki minderlerle birlikte, kocaman yuvarlak yemek tepsisinin kenarında bir çember oluşturacaktık... Sofranın kenarına, aynızamanda kaşık, bardak ve ince tandır ekmekleri de yerleştirmişlerdi...

 

Ben, elime kaşığı alacak, ve kaba bir davranışta bulunmama düşüncesi ile pilavı kenarından az az kaşıklamaya başlayacaktım. Ürdünlü köylüler ise, safranlı sos ile daha da yumuşamış olan pilava ellerini daldırmakta, aldıkları pirinci avuçları içinde sıkıp bir yumru oluşturmakta, ve yumurta benzeri bu pirinç topunu ağızlarına atmaktaydılar. İlk kez böyle birşey görmekteydim... Gülerek bana takılacaklardı. Söylediklerini kamp komutanı çevirmekte idi... Köylüler bana, “Kaşıkla yediğine, bizler gibi yemediğine göre, bizleri beğenmiyor galiba.”, diyerek takılmışlardı... Kaşığı hemen birkenara bırakacak, ve ben de elimi pilava daldıracaktım. Yağlanan ellerimle pirinç yumrularını yutmaya başlayacaktım. Arada herkes gibi tavuk parçaları da alıyordum... Çok kısa birsüre sonra elle yemeyi bırakıp, neredeyse yufka ekmeği kadar ince olan tandır ekmeklerini küçük parçalara bölecek ve -bizim köylerde insanların yapıyor oldukları gibi- bunları kaşık yerine kullanarak yemeyi sürdürecektim. Onlar gibi elle yemem hoşlarına gitmişti, onları küçümsemediğim kanısına varmışlardı... Güzel bir yemek olmuştu...

 

Yukarıda anlatmış olduğum olayın dışında birgün, daha önce sözünü etmiş olduğum Iraklı genç bana, birlikte köye gitmeyi teklif edecekti. Orada sevdiği bir kız vardı, bir bahane ile kızın evine uğramayı düşünmekteydi ama, yalnız giderse amacı açıkça belli olurdu. Yanına beni de katıp, sanki bir iş için köye gelmiş te, bu arada tesadüfen kızın evine de uğramış numarası yapacaktı... “La habar la...” (“Haber yok”) dizeleri ile başlayan bir Irak şarkısını çok seven bu genç ile, yaklaşık on dakika kadar sonra köyün girişine ulaşacaktık...

 

Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, köyün hemen girişinde bir çeşme vardı, ve o sırada çeşmenin başinde iki- üç genç kadın tenekelerine su doldurmaktaydılar. Öyle kaç-göç, kapanma falan yoktu. Kadınlar, genç kızlar, sonderece rahattılar. Uzun siyah entarileri ile kafalarının tepesinde su dolu tenekeleri taşırlarken, alabildiğine alımlı idiler. Değme manken onlar kadar güzel yürüyemezdi...

 

Çeşmenin önünde bir de 3- 4 yaşlarında güzel bir oğlan çocuğu vardı. Çocuklar benimle, ya da ben onlarla gayet iyi anlaştığım için, hiç çekinmeden bu çocuğu da sevmeye kalkışacaktım... Elim oğlana uzandığı an, çocuk, şeytan görmüş gibi, korkunç bir yaratığın saldırısına uğramış gibi, -gözleri yuvalarından fırlamış vaziyette- çığlıklar atmaya başlayacaktı. Nedenini anlayamadığım bu çığlıklar, alabildiğine korku yüklü ve iç paralayıcı idiler. Çocuğu belki yatıştırırım düşüncesi ile hamle yapınca, oğlanın çığlıkları daha da feci bir hal alacaklardı. Ozaman şaşkın geriye çekilecek, başkalarının çocuğu sakinleştirmesini bekleyecektim. Başıma ilk kez böyle birşey geliyordu, ve canım çok sıkılmıştı...

 

Oğlanın neden böyle korktuğunu bana açıklayacaklardı... Çocuk Yahudilerden korkutulmuştu, hem de çok korkutulmuştu, ve beni Yahudi sanmıştı. Tanıdığı Araplara benzemiyordum, silahlı idim, ve sevmek için üzerine giderken, türkçe bir- iki sözcük çıkmıştı ağzımdan. O, türkçe ile ibraniceyi ayırd edemezdi şüphesiz... Olay anlaşılmıştı ama, yine de çok sıkılmış, suçluluk duygusuna kapılmıştım... Oradaki Araplar Türk olduğumu öğrenince çok şaşıracaklar, ve “biz seni Fransız sandık”, diyeceklerdi. Ve yine hemen Abdülhamid adını anacaklardı. “Bak biz Türkiye hakkında birşeyler biliyoruz, boş değiliz”, demeye getirmekteydiler...

 

Gideceğimiz ev, beş dakikalık mesafede, bir bayırın üzerinde idi. Henüz kırk yaşını geçmemiş uzun boylu, sonderece alımlı güzel bir kadın tarafından karşılanacaktık. Kocası evde olmadığı halde O, bizi içeriye buyur edecekti. Davranışları sonderece rahattı, kendinden emindi... Kadının sekiz çocuk doğurmuş olduğunu öğrenince, şaşıracaktım. Bukadar çocuktan sonra formunu korumuş olması ilginçti... Iraklı arkadaşın aramış olduğu kız evde yoktu. Kadın, bana ve Iraklı arkadaşıma kahve ikram edecekti. Onlar aralarında biraz sohbet ettikten sonra, kalkıp kampa dönecektik... O’nun, Iraklı gencin açısından köye boşuna gitmiştik ama, benim için sonderece ilginç bir gezi olmuştu...

 

Kamp yerine birgün, örgütün liderlerinden biri gelecekti. Bu kişi, 1.75 boylarında, beyaz tenli, ve 30- 35 yaşlarında göstermekteydi. Konuşmalarından, yüksek eğitimli olduğu, teknik işlerden anladığı hissedilmekteydi... Sözkonusu kişi, bizlere, Sovyetler Birliği üretimi RPG-7 roketatarları, ve bu tek parça silahla atılan roketler üzerine bilgi verecekti... Tanklara, zırhlı araçlara, koruganlara karşı kullanılabilen bu tek parçalı roketatar, Menteş’te, Harbiye kampında kullanmış olduğum ABD üretimi iki parçalı bazooka (birçeşit roketatar) adlı silaha göre çok daha kullanışlı ve üstün niteliklere sahipti...

 

Sözkonusu roketatarların her ikisi de omuza yerleştirildikten sonra nişan alınıp ateşlenmektedirler ama, bazooka adlı birbirine geçme iki borudan, bir soba borusu çapında iki borudan oluşan silahı kullanabilmek için iki kişi gerekmektedir. RPG-7’ye göre daha kaba ve ayrıntılı olan bazooka adlı silahı, nişancı er omzuna alıp yere dizçöktükten sonra, nişan alanın yan tarafında duran doldurucu er, roketi, sözkonusu iki parçalı borunun arka tarafından içeri sürer ve nişancının miğferine eliyle vurarak silahın hazır olduğunu bildirir... Bu roketatarda, bazooka adlı silahta, ayrıntılı bir nişan dürbünü vardı, ve kaza ile dürbün kırılacak olursa, silah işe yaramaz. Ayrıca, eğitimsiz kişilerin sözkonusu dürbünle nişan almayı öğrenmeleri de okadar kolay değildir. Yine ayrıca, aynı silahın tetik mekanizması da oldukça karmaşıktır. Bazooka silahının arkasına yerleştirilen roket, tetik mekanizmasından gelen kablolar aracılığıyla indiction akımı sayesinde ateşlenir. Tetik, bir bobinin içine giren mıknatıstan oluşmaktadır, ve mıknatıs bobinin içinde hareket ederken doğan akım, roketi ateşler. Ateşleme işlemi gerçekleşirken, nişancı tetiğe bastıktan sonra ateşleyici akımın doğuşunda gecikme, veya başka bir aksaklık olabilir. Bunun sonucu olarak, roketi kullananlar şaşırabilirler...

 

Doldurucu er yan tarafta durmaktadır, çünkü, roketi ileriye fırlatan enerji, bu işlevinin hemen ardından, anında, benzer şiddetle geriye doğru da boşalır. Bu silahlarda geriye, havaya boşalan enerji, otuz metreye dek silahın gerisinde duran canlıları öldürebilir, veya ağır yaralayabilir. Aynı nedenle, sarsılmadan ateş edebilen, ve enerjisini aynızamanda gerisine doğru boşaltabilen silahların tümünün arkasında durulmaz. Yine bu tip silahlar, atıştan sonra sık sık yer değiştirmek zorundadırlar; çünkü, geriye giden enerji toz- toprak kaldırarak silahın yerini düşmana belli edebilir... Toplar, piyade tüfekleri, benzeri silahlar, atış sırasında sarsıntı geçirirler, çünkü, aynızamanda geriye doğru tepen ve boşluğa gidemeyen enerji, silahı sarsar... Roketatarların, geri tepmesiz topların enerjileri ise, geriye havaya, boşluğa gittiği için, silahın namlusu sarsılmaz, hedefi tam istenen yerden vurabilir, nokta atışı yapabilirdi. Bu sözünü etmiş olduğum son gerçek, şüphesiz RPG-7 roketatarları ve benzer tüm silahlar için geçerlidir. Bunun yanında, RPG-7’nin çok başka üstün yetenekleri vardı...

 

Bir kez, bazooka silahına göre çok daha ince, tek parça ve kolay taşınabilir RPG-7 roketatarı, bir asker tarafından kullanılmaktadır. RPG-7, piyade tüfeklerinde olduğu gibi çok basit, güvenilir mekanik bir tetik mekanizmasına sahiptir. Aynı roketatarın nişanalma sistemi de, yine piyade tüfeklerinde olduğu gibi göz- gez- arpacık üçlüsünden oluşmaktadır. Okul yüzü görmemiş tamamen eğitimsiz bir er bile bu silahla kolayca nişan alabilir ama, sadece hedefin mesafesini doğru tahmin etmek zorundadır... Bazooka, 100- 120 metre de etkili olabilir ve en çok 300- 320 metre mesafeye dek ateş edebilirken, menzili 900 meteden biraz fazla olan RPG-7 roketatarının roketleri, 200 metreye dek sonderece etkili olabilmektedirler. Etki oranı düşşe de, aynı roketatar, 500 metreye dek etkili vuruşlar yapabilmektedir...

 

RPG-7’nin roketlerini taşımakta oldukça güvenliklidir. Çünkü, roketin patlayan, delici ve yıkıcı etki yapan bölümü ile ateşleyici, patlayıcıyı taşıyıcı bölümleri ayrı ayrı durmaktadır. Yanlış anımsamıyorsam 8.5 cm çapında bir silindir olan ateşleyici, ya da taşıyıcı kimyasal, ateşlemeden hemen önce -hedefi vuracak olan- roketin arkasına monte edilir. Bundan sonra roket, bir bütün olarak roketatarın ön talafına yerleştirilir... Her iki silahta da hedefi vuran roketlerin iç bölümleri, roketin ön tarafına, hedefle çarpışan yere doğru genişleyen bir koni biçimindedir. Geniş yanı, açık yanı roketin ön kısmına doğru olan bu koninin içine, sonderece etkili TNT (trinitrotoluene) veya daha modern ve etkileyici bir patlayıcı yerleştirilmiştir... Patlayıcının yerleştirilmiş olduğu koninin ağzı, geniş tarafı, roketin ön kısmına, roketin hedefe çarptığı kısma doğru olduğu için, çarpma ile birlikte ateşlenen patlatıcı fünye, TNT’yi veya daha etkili diğer bir patlayıcıyı ateşlediği zaman, roketin içindeki patlayıcının tüm enerjisi, yoğun biçimde ön kısma, roketin hedefe çarpmış olduğu kısma doğru akar. Hedef eğer bir tank veya bir başka zırhlı araç ise, öne doğru akan enerji, zırhı eritip kolayca deler...

 

RPG-7 roketleri hakkında bilgi vermiş, roketin nasıl kullanılabileceğini göstermiş olan Cephe yöneticisi, kişisel olarak çok daha uzun menzilli bir roket tasarımı üzerinde çalıştığını anlatacaktı. Şüphesiz O’nun böyle birşeyi başarıp başaramadığını hiç öğrenemeyecektim... Aynı kişi ve “Che Guevara” ile birlikte, ileride, Şeria (Ürdün Nehri) kıyısında üç gün keşif yapacak, “Kızıl Hat” operasyonu için bilgi toplayacaktım... Sözkonusu Cephe yöneticisi, birsüre, bizlerle birlikte kampta kalacaktı...

 

Savaş kampında geçen günlerimiz sırasında birgün, ziyaretimize, Ermeni asıl Fransız tarihci Gérard Chaliand gelecekti. Kendi anlatımına göre Gérard Chaliand, Türkiye’yi üç kez ziyaret etmişti. Ben de O’nu “Türk Solu” dergisinde yayınlanmış olan söyleşilerinden anımsamaktaydım. Gérard Chaliand’ın Latin Amerika’da süren gerilla hareketleri hakkında kitapları vardı. Şimdi’de Filistin halkının mücadelesi ile, özellikle Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe ile ilgilenmekteydi. Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi Gérard Chaliand, o güzel çöl botlarını Cephe’ye hediye etmiş olan kişi idi... Türkiye’den geldiğimi öğrenince, benimle özel olarak ilgilenecekti...

 

Gelmiş olduğu günün akşamı, çadırda, Gérard Chaliand ile -yalnız başıma- bir saat kadar sohbet edecektim. O bana, Türk halk edebiyatına, özellikle Karacaoğlan’a hayranlık duyduğunu söyleyecek, Karacaoğlan’dan ezbere türkçe dizeler okuyacaktı... Dünyadaki gerilla hareketleri üzerine konuşurken, altını çizerek, “böyle birşeyin Türkiye’de olamayacağını”, söyleyecekti. O, endişeli bir uyarışla, “Sakın, sakın Türkiye’de böyle bir iş yapmaya kalkışmayın, sonu trajik olur; Türk ordusu çok güçlü.”, diyecekti... Benim zaten böyle birşey yapmaya niyetim yoktu; Filistin örgütü içinde sürekli kalmaya kararlı idim ama, ileride farklı birtakım gelişmeler sonucu, ve aynızaman kendi hatalı davranışlarım nedeniyle tuzağa düşecektim...

 

Aslında, hapisten çıkmamın hemen ardından, beni Filistin örgütüne tekrar geri dönmekten alıkoyan kişinin yalanları, aynı kişinin “komünist partisi kuruyoruz” ve askerlerin sadece bizlerle ilişkide oldukları üzerine mavalı, karışmış olduğum son işe katılmama neden olmuştu. Birsüre sonra büyük bir pisliğe bulaşmış olduğumu anlayacaktım... İkili oynayabilen, içine sürüklenmiş olduğu duruma göre rahatca saf değiştirebilen, kimseye sevgisi ve bağlılığı olmayan, kadın-erkek tüm ilişkilerini sadece kullanılacak nesneler olarak gören, hızla yükselme tutkusuyla herkesi rahatca aldatabilecek yapıda olan güç peşindeki bu hastalıklı ve kullanıldıktan sonra yokedilmiş olan zavallı karakterin, zavallılığı ölçüsünde toplum için çok tehlikeli olabilen bu zeki psikopatın neler yapabileceğini o yaşta anlayamazdım. Aynı psikopatın, çevresi ve hatta Türkiye’de gelişmekte olan yığınsal demokratik hareket için nekadar tehlikeli olabileceğini o yaşlarda hemen anlayamazdım. Başkalarını kullandığını sanarken kendisi de kullanılan böyle bir psikopatın nasıl oluştuğunu bilebilmek, onun çocukluğunu, ne ölçüde hastalıklı bir çevrede yetişmiş olduğunu bilebilmekle mümkündü ancak...

 

Dört-beş yaşlarında bir çocuğu ağaca bağlayıp kamçı ile döverlerse, aynı çocuğun ileride neler yapabileceğini düşünmek mümkün sanırım... “En yakınım, elinde yetiştiğim” dediği kişi, paranoya teşhisi ile en az otuz kez Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastahanesine kapatılmışsa; ve bu kişi aynızamanda uyuşturucu işlerine de bulaşmış biri ise; aynı kişi, psikopatlık teşhisi ile bando astsubaylığından kovulmuş bir dolandırıcı ise, böyle ve anlatılması utanç verecek çok daha iğrenç ilişkiler ağı içinde yetişmiş bir çocuğun nasıl bir psikopat olabileceğini anlamak mümkün sanırım... Ben o yaşta tüm bunları analiz edebilecek durumda değildim. İnsanları gelmiş oldukları çevreye göre değil, hatalı biçimde, verdikleri sahte görünümlere bakarak değerlendirmeye çalışıyordum, öyle kolayca değişebileceklerini sanıyordum, kökü olmayan inançsız sözlerine kolayca inanabiliyordum... Artık günümüzde dünyada ve Türkiye’de, yığınların demokratik arenada güçlerini göstermelerini engellemeye, sağlıklı yığınsal demokratik bir sosyalist hareketin doğup gelişmesini engellemeye, toplum üzerindeki gerici faşist baskıların süreklilik kazanmasını sağlamaya çalışan yerli-yabancı birtakım servislerin, kitlelerden kopuk bireysel terörü el altından besleyip kışkırttıklarını, bunların sahte “kahramanlarını” kontrollarındaki ajan gazeteciler ve medya aracılığıyla yüceltip “önder” gibi göstermeye çalıştıklarını anlamamak için vicdansız bir ahmak olmak gerekir herhalde.

 

Panik halinde 13 yaşında bir kız cocuğunu rehin alıp, kız kurtarılıncaya dek, üç gün boyunca bu cocuk üzerinden pazarlık yapmaya kalkan, Türkiye tarihindeki en yoğun anti-komünist propogandaya yolaçan birisinin sosyalist, komünist, insancıl bir karakter olamayacağını, yapılan bu ahlaksızca işin onursuz psikopat bir karaktere özgü olabileceğini, ve böyle birisinin yakalandıktan sonra kendisini yakalayanlarla kolayca anlaşabileceğini anlamamak için ahmak olmak gerekir herhalde. Polisin, emniyet güçlerinin, kanıtlandığı üzere polis şeflerinden Ilgız Aykutlu’nun neler olacağını en azından onbeş gün önceden bilmesine karşın kaçırılmasına izin verdiği ve kaçırıldığı yeri bildiği halde demokratik kurumlara yönelik baskıları arttırabilmek için öldürülmesine izin verdiği bir konsolosu, “kendini kanıtlama” düşüncesi ile peşinen öldürmeye karar vererek olamayacak şeyler isteyen, ve ardından uyurken bu insanın kulak arkasına üç mermi sıkan birisi, ruhsal olarak sağlıklı, insancıl, sosyalist, komünist, Kemalist, veya başka bir ideolojiye sahip biri olabilirmi? Eline düştüğü güçle anlaşarak bu hastalıklı cinayetini tamamen günahsız birinin üstüne yıkan biri, kriminal bir psikopattan başka birşey olabilirmi? İnançsızca ve yalan yanlış tüm yazıp söyledikleri biryana, böyle birisinin, konjonktüre göre “Kemalist”, “sosyalist” vs. tiyatroları oynaması ne anlam taşır? Bunların hepsinin sonderece açık gerçekler olmalarına karşın, kitlelerden kopuk terörün sürmesini isteyen servislerle kol kola böyle bir kriminal psikopata “sosyaliz”, “Kemalizm” vs. adına sahip çıkmaya çalışan, devletin, ve büyük burjuvazinin propoganda makinelerinden yararlanarak devrimci tiyatrosu oynayan moralsiz kişilere ne demek gerekir acaba? Bunların, bilinçli ajanprovokatörlerde, yığınsal sağlıklı demokratik bir sosyalist hareketin gelişmesini engellemeye çalışan bilinçli ajanprovokatörlerden ne gibi bir farkları olabilir?       

 

Yine de moralimi bozmayacak, aldatılarak bulaşmış olduğum pislikte, insanların yaşamlarını kurtarmaya, ve toplumu bu tip ihanetlere karşı uyarmaya çalışacaktım... Fakat karşımda, kitlelerden kopuk terörün sürmesinde politik yararı olan, yarım yamalak ta olsa Türkiye’de gelişmekte olan sosyalist hareketi, kitlesel mücadeleyi, sendikal mücadeleyi bu sayede (bireysel terörün yüceltilmesi sayesinde) ezebilen bir güç vardı. Kitlesel mücadeleyi ezmek, yığınlarla bütünleşme yolunda olan bir sosyalist hareketin doğup gelişmesini engellemek amacında olan bu güç, kitlelerden kopuk terörün ikili sahte “kahramanlarını” topluma, “sosyalist” gibi, “komünist” gibi, “halk savaşcısı” gibi, gerekirse “Kemalist” gibi tanıtmaya çalışacaktı ve çalışmaktadır. Medya üzerinde de egemenliği olan bu güç, Batılı kardeş servisler ile birlikte CIA’dan ve yerli ortaklarınden başkası değildi ve onlar operasyonlarında başarılı olacaktı, ve başarıları halen sürmektedir...

 

Hastalıklı sahte “kahramanları” ile birlikte bireysel terörün yüceltilmesi sayesinde, Türkiye’de, kitlesel sosyalist hareket alabildiğine güdük kalacak, parçalanacak, önemli ölçüde devletin ideolojik denetimi altına alınacaktı. Bu provokasyonlar ve sağlıklı ideolojik bir pusulaya sahibolamaması sayesinde sosyalizm, gelişip kitlelerle bağ kurma olanaklarından yoksun kalacaktı... Ve malesef hala günümüzde, yığınsal gençlik hareketi ile kitlelerden kopuk terörü, demokratik süreçlere en büyük zararı vermiş olan bireysel terörü aynı sepete koyarak “bir peri masalı” gibi topluma sunmaya çalışan ahlaksızlar, isim yaptırılmış bazı ajan gazeteciler, geçmişin rantını yeme peşinde olan işe yaramaz birsürü sahtekar utanmaz yalancı bulunmaktadır, ve bunlar “devrimci” maskeleri ile ortalıkta fink atmaktadırlar. Gerçekten yaşamadıkları için, üç-beş cümleyi geçmeyen uydurma öykülerini, TV ekranlarında, bir emekli havasında, artık bu işleri çoktan gerilerde bırakmış birileri havasında anlatmaktadırlar...

 

Tekrar Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe içinde yaşananlara dönecek olursak... Daha önce bizlere RPG-7 roketleri hakkında bilgi vermiş Cephe yöneticisi, 1969 Ağustos ayının üçüncü veya son haftası içinde birgün, beni ve “Che Guevara”yı yanına alacaktı, ve bir arazi aracıyla yola düzülecektik. Portakal ve muz bahçelerinin arasından geçen yolda iki saat kadar, belki biraz daha fazla gittikten sonra, gün kararırken, “ertesi gün yine kendi küllerinden dirilecek olan” Fenix (Zümrüt-ü Anka, güneş) “Kaf Dağı”nın arkasında ölüme yatarken, derinliği deniz seviyesinin altında 400 metreye, hatta biraz daha fazlaya dek ulaşan çukurun kıyısına varacaktık. Ölü Deniz’e (Galilee Denizi) doğru giderek daha da derinleşen vadinin derinliğinde, tozlu-kükürtlü çölün tam ortasında Şeria (Ürdün Nehri), yemyeşil bir yılan gibi kıvrılarak akmaktaydı. Uzaktan nehrin kendisini değil ama, kıvrılarak uzanan yemyeşil yılanı, nehrin iki yakasındaki yeşilliği görmekteydik...

 

Tam kıyısına ulaşmış olduğumuz çukurda, bazı kovboy filmlerinde görmeye alışık olduğumuz türden hayalet bir kent vardı. Haziran 1967’de yaşanmış olan Altı-gün Savaşı sırasında, Karami adlı bu kentin tüm evleri isabet almıştı. Sonuçta, Karami halkı göçetmek, kenti olduğu gibi boşaltmak zorunda kalmıştı... Bir- iki uyanık işadamı, boşalmış tek katlı okul binalarının geniş odalarını tavuk çiftliği olarak kullanmaktaydı. Nedense, boşalmış yaralı evlerin tümü de tek katlı idiler... Çukurluğun kıyısında, meyvaları yavaş yavaş olgunlaşmaya başlamış üç- beş adet devasa hurma palmiyesi yükselmekteydi. Hurma palmiyelerinin yanından yüzünüzü Şeria’ya doğru döndüğünüz zaman, sol tarafta kalan dar ve uzun arazi, yemyeşil ekiliydi. Bu bostanlardaki küçük boy yeşil biberler, ve diğer sebzeler olgunlaşmışlardı. Bostanların sahipleri kimlerdi ve nerede yaşıyorlardı, bilemezdik. Çok uzak biryerde olmamalıydılar...

 

Sınırsız derinlikteki göğün karanlığı, -o güne dek yaşamımda görmemiş olduğum kadar çok- milyonlarca yıldızla kaplanınca, iki Filistinli ve ben, üç kişi, çukurun derinliklerine doğru yürüyecektik. Bastığımız zemin, kumu olmayan, tozlu ve kükürtlü garip bir çöldü. Botlarımız, bağcıklarına dek toza gömülmekteydi. İsrail tarafının arada göğe fırlattığı aydınlatma fişekleri ile irkiliyor, ve önümüzü daha net görebiliyorduk. Gerçi, bulutsuz, berrak gökyüzü görmeye engel değildi ama, aydınlatma fişekleri bir an içinde olsa geceyi gündüze çevirmekteydiler... Anlaşılan İsrail tarafı, gece de olsa karşı yakayı, Ürdün tarafını sürekli izleme çabasında idi. Sanırım bu gözetleme, doğrudan Ürdün ordusu ile ilgili olmayıp, Şeria çukurunda bir Filistin Fedai hareketliliği olup olmadığını anlayabilmek içindi... Tam ortada, daha da derin bir çukurda akmakta olan Şeria’nın iki yakasında, Şeria boyunca uzanan yeşilliğin sonbulduğu alanda, her iki yakada da nehirden 300- 400 metre kadar ötede, nehir boyunca, İsrail ve Ürdün mevzileri uzanmaktaydı...

 

Ulaştığımız Ürdün mevzilerinin hemen önünde, 4- 5 metre derinliğinde bir yar vardı. Şeria’nın yeşilliği, bu yarın hemen dibinde başlamaktaydı. Şeria, içinde olduğumuz çukurun ortasında, daha da derin bir çukurda, sessiz sedasız, tembel tembel akmaktaydı. Artık, deniz seviyesinin yaklaşı 400 metre kadar altındaydık. Sanki bir masal dünyasında, bambaşka bir gezegende idik... Gittiğimiz mevzide Ürdünlü askerler bizleri dostaca karşılayacaklar, ve hemen kendi şapkalarını bizlere giydireceklerdi. İsrail tarafının gözetleme yapmakta olduğunu biliyorlardı, ve Filistinli gerillaların Ürdün mevzilerine gelmiş olduğunu anlamalarını istemiyorlardı. Çünkü böyle bir durumda İsrail ordusu, bedeli, Ürdün birliklerine ödetmekteydi...

 

Ürdün mevzileri, yerin, çöl kıvamında tozlu sert toprağın altına oyulmuş, duvarları ve tavanı kalaslarla desteklenmiş küçük odalardan, ağır bombalara karşı olmasa da, yine de bir ölçüde güvenlikli siperlerden oluşmaktaydı.Gördüğüm askerlerin ellerinde, taşınması kolay, AK-47’lerden ve diğer piyade tüfeklerinden çok daha hafif karabinalar, ABD üretimi M2 Carabin silahları vardı. İki kilo 250 gr ağırlığındaki bu tam ve yarım otomatik atış yapan silahların magazinleri (şarjörleri), 15 mermi kapasitesine sahipti. Filistinli fedailerin kullanmakta oldukları AK-47 (Kalashnikov) tüfekleri, her açıdan mukayese kabul etmeyecek ölçüde bu M2 Carabin tüfeklerinden daha üstündü şüphesiz. Fakat, Ürdün ordusunun başka ağır silahları da vardı. Ve sanırım artık Ürdün Ordusu, daha modern piyade tüfeklerine sahiptir...

 

Ürdün ordusunun temelini Bedevi askerlerin, ve Kafkaslar’dan göçme Çerkes-Çeçen asıllı subayların oluşturduğu söylenmekteydi. Krala sadık oldukları ifade edilen Çerkes-Çeçen asıllı subayların dedeleri, Çarlık Rusyası’ndan kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmışlar, ve İmparatorluğun değişik bölgelerine yerleştirilmişlerdi. Bilindiği gibi o yıllarda Ürdün, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası idi... Aslında, Karadeniz’in kuzeyinden Kıpçak Türkü, ayrıca Çerkes, ve Arnavut asıllı askerler, 1250’de Memluklu İmparatorluğu’nu, Haçlıları ve Moğol istilasını durduran güçlü Memluklu İmparatorluğu’nu kurmuşlardı. Memluklu İmparatorluğu’nun ve çağının, hatta birçok çağın en büyük askeri ve hükümdarı olan Baybars, köle olarak satılmış bir Kıpçak Türkü idi... Kafkasya, Arnavutluk ve Türk kökenli askerlerin Mısır’da, ve Mısır Memluklu (Kölemen) egemenliğindeki Arab Yarımadası ülkelerinde kökleri çok eskilere dayanmakta idi... Bedevi askerler için ise, “önce Allah, sonra Kral gelir, Kral Hüseyin için rahatca ölüme gidebilirler”, denilmekteydi...

 

Ürdün mevzilerindeki ilk gecemizi “yıldızların altında” geçirecektik. Siperlerin hemen dışına, yere serdiğimiz battaniyelerin üzerinde uykuya dalacaktık. Mevzileri geçip Şeria kıyılarına inebilmek için, izin beklemekteydik... Yaşamımın herhangi bir döneminde, ne bu ölçüde berrak bir gökyüzü ve ne de bukadar çok yıldız görmüştüm. İleride de böyle bir güzelliğe birdaha tanık olamayacaktım. Gizemli bir masal dünyasında gibi idik. Tepemizde parlayan milyonlarca yıldız, uzayla ilgili merakımı kışkırtmakta, kafamda değişik düşünceler çağrıştırmakta idi...

 

Aslında, binlerce yıl önce de insanoğlu, gökyüzünde gördüklerinin gizemini çözmeye çalışmıştı. Tek “yaratıcılı” dinlerin kaynağı olan mitolojiler, toprak, su, yer kaynaklı olarak başlamış olsalarda, giderek ağırlıklı olarak gökyüzü gözlemlerine dayanarak gelişmişlerdi. Güneş ve ay dışında gözle görülebilen beş planete, bunlara eklenen güneş ve ay dahil toplam yedi gökcisminin hepsine, tanrısal güçler vehmedilmişti. Anadolu Aleviliği’nden farklı olan Suriye Alavi inancına göre, günahsız temiz ruhlar, bedenin ölümünün ardından, “(...) gökte ışık saçan yıldızlara dönüşeceklerdir...” Aslında, aynı Alavi inancına göre, “insanlar başlangıçta da yıldız idiler ama, kabahatları nedeniyle yeryüzüne atılmışlardır. Ve yine insanlar günahsız ölürlerse eğer, yedi yıldızda (bilinen yedi gök cisminde) birden ifadesini bulan yıldızların prensi Ali’nin,  ışık kaynağı olan Ali’nin yanına yıldız olarak geri döneceklerdir...”  (bak: 10- Şia inancından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar )

 

Ertesi gün beklenen izin alınacak, gecenin karanlığında, parlak yıldız gökyüzünün altında, üç fedai, 30- 35 yaşlarındaki Filistinli komutan, “Che Guevara”, ve ben, Ürdün mevzilerini terkedecek, aşağıya doğru inecek, ve Ürdün Nehri (Şeria) boyunca uzanan yeşil bandın içine girecektik... İşgal olmadığı, savaş durumu olmadığı dönemlerde burada sebze tarımı yapılıyormuş, ve yılda dört kez, her mevsim ürün almak mümkünmüş... Fakat artık burası, sık çalılarla kaplı bir cangıla, balta girmez bir orman alanına dönüşmüştü... Tesadüfen bir İsrail devriyesine rastlayabiliriz düşüncesiyle, sürekli tetikte idik. Doğru mu bilemem ama, bize böyle söylenmişti... Gurubun başı en önde, Şeria’ya doğru ilerleyecektik. İsrail mevzileri karşı tarafta gözükmekteydi... Gecenin karanlığında Şeria, olduğundan dahada bulanık gözükmekte, yer yer küçük anaforlar yaparak tembel tembel akmaktaydı. İki Filistinli yoldaş eğilecekler, ve nehrin suyundan içeceklerdi. Filistinli komutan bana, “Bu su kutsaldır; sen de içmelisin!”, diyecekti. Bunun üzerine eğilip, Şeria’nın “kutsal” alivyonlu suyundan kana kana içecektim...

 

Bir saat, veya biraz daha fazla, Şeria boyunca, İsrail mevzilerini gözleyerek dolaşacaktık. Gurubun başındaki komutanın nelere dikkat etmekte olduğunu, neyi anlamaya çalıştığını tam olarak bilmesem de, onları izlemekteydim... Ertesi gece de, Şeria’nın farklı bölgelerinde benzer bir gezi yaptıktan sonra, gün doğarken çukuru terkedip, Karami’ye, hayalet kente dönecektik... Gurubun başındaki Filistinli, “Kızıl Hat” adını alan bir operasyon çerçevesinde İsrail mevzilerine 15 farklı noktadan saldıracağımızı söyleyecekti. Tahminime göre, sözkonusu saldırı, eğer -arada sınırı oluşturan- Şeria’nın Ürdün tarafından açılacak ateş biçiminde olursa, bu bir “taciz ateşin”den başka birşey olmazdı, ve İsrail mevzilerine önemli bir zarar veremezdi. Buna karşın İsrail güçleri, yapılmış olan saldırının bedelini Ürdün Ordusu’na ödetebilirdi... Şimdi artık Karami’de operasyon için beklemekteydik...

 

Operasyon için beklerken, etrafımı keşfedecektim... Çukurun hemen kıyısındaki hurma yüklü devasa palmiyelere tırmanmak olanaksızdı. Birer mızrağı çağrıştıran sivri uzun palmiye yaprakları, aşağıya doğru yönelmekte, hurmalara ulaşmak amacıyla ağaca tırmanmaya çalışacak olan canlılara batmakta idiler. Bu nedenle, kocaman sarı salkımlar halinde, bir üzüm salkımından belki on kez daha büyük salkımlar halinde palmiyeden sarkan hurmalara, çift ayaklı, ayakları açılarak zeminde sabit biçimde yerleştirilebilen merdivenlerle ulaşılmaktaydı. Böyle bir merdivenin yardımıyla hurma salkımlarına erişecek, olgunlaşarak koyu kahverengi olmuş taze ve tatlı hurmaları miğdeme indirecektim. Henüz kurumamış bu taptaze meyvalar, pazarda alınanlardan çok çok daha lezzetli idiler ve 5- 6 adeti ile rahatça doyulabilmekte idi... Her salkımda böyle olgunlaşmış hurmalardan 6- 7 adet vardı. Palmiyenin aşağıya dönük dallarından yere doğru sarkan kocaman hurma salkımlarının üzerindeki iri hurma taneleri, koyu sarı renkteydiler. Hepsi aynı anda olgunlaşmayan bu meyvalar, mevsimi gelince, henüz sarı renkte iken, salkım olarak palmiyeden kesilip alınmakta, ve önceden yüksek biryere yanyana dizilmiş sırıklara asılarak olgunlaşmaları beklenmekteydi. Biz oradayken, hurmaların hasad mevsimleri gelmişti, ve sırıklara asılmış hurma salkımlarını görebilecektim...

 

Akşam üzeri, operasyonun olamayacağı, Ürdün Ordusu’nun böyle bir saldırı için izin vermediği, buna karşın daha güneydeki “Ölü Deniz” (Galilee Denizi) civarında, ve buraya yakın bölgelerden 14 kadar noktadan İsrail tarafına ateş açıldığı bildirilecekti... O geceyarısı kampa geri dönecektik... Yakındaki köyden kampa sık sık 8- 10 yaşlarındaki çocuklar gelmekteydi ve onlara Kalashnikov ile ateş ettirtmekte idik. Çocukların en çok hoşlandıkları iş, buydu... Dostum “Che Guevara”, birsüre sonra üzgün gelecek ve “bana kötü bir haberi olduğunu”, söyleyecekti. Söylediğine göre, “Fazla komiklik yaptığı ve bu nedenle ‘Che Guevara adını batırdığı’, gerekçesiyle, artık ona Che Guevara denmeyecekti.” Dostuma yeni bir takma ad verilmişti... O’nu teselli edecek, üzülmemesini söyleyecektim... (son olarak anlatılanlarla ilgili daha geniş bilgi için bak: (a. kerim) Yusuf Küpeli, Yasir Arafat için farklı bir anma yazısı

 

Birsüre sonra, 2 Eylül 1969 günü, Ho Chi Minh’in (19 Mayıs 1890- 2 Eylül 1969) ölüm haberi gelecekti. Vietnam halkının, ve dünya sosyalist hareketinin bu büyük ve sonderece mütevazi liderinin anısında Demokratik Cephe, hemen bir operasyon düzenleyecekti. Alınan karara göre, Golan Tepelerinde bir İsrail yerleşim birimine saldırılacaktı. Operasyona, diğer savaş kamplarından da fedailer katılacaklardı... Bu operasyona katılabilmek için kamp komutanımıza yalvaracaktım. Fakat O ve diğer yetkililer, beni kesinlikle dinlemeyeceklerdi. Bana, “Sen buradaki tek Türksün, sağ kalmalısın, bu çok tehlikeli bir operasyon...”, diyeceklerdi. Olay yaşanıp bittikten sonra, operasyonun başarılı geçtiğini, saldırılan İsrail yerleşim birimi üzerinde iki saat kadar denetim kurulduğunu, İsrail helikopterlerinin gelmesinin ardından geri çekilmek zorunda kalındığını, ve operasyon sırasında iki fedainin yaşamlarını yitirdiğini öğrenecektim.

 

Yine birgün, -daha önce sözünü etmiş olduğum- kampımızın önünde, birkaç metre yükseklikteki araziden geçmekte olan toprak yolda eşşeği ile taş çekmekte olan bir ihtiyarla karşılaçacaktım. Taşları eşşeğin semerine bağlayan iplerle sorunu olduğu için, kampın önünde durmuş, yükünü düzeltmeye çalışmaktaydı. Yardım için yanına gidince, yaşlı adamın el parmaklarındaki eklemlerin yaklaşık hepsinin yaralı ve kanamış olduğunu görecektim. Taşlar parmaklarını kesmişlerdi... Adamın yaşını tahminetmek kolay değildi ama, bu orta boylu ihtiyarın çok güçlü biri olduğu, özellikle gençliğinde çok güçlü biri olduğu hemen anlaşılmaktaydı...

 

Kamptan ecza kutusunu alacak, adamın yaralarını oksijenli su ile temizledikten sonra, yara tozu ile pansuman yapıp, parmaklarını tek tek gazlı bezle saracaktım. Yaşlı adam bana, arapça birşeyle söyleyecek, teşekkür (şükran) edecekti. Teşekkürüne arapça yanıt verecek, ve sonra yine arapça olarak “arapça bilmediğimi” söyleyecektim. Bunun üzerine nereli olduğumu sorunca, O’na, “Türk olduğumu” söyleyecektim... Yaralarını tımar etmiş olduğum adam, Türk olduğumu duyunca, gayet güzel bir türkçe ile konuşmaya başlayacaktı. Şaşıracaktım...

 

Küçük bir yardımda bulunmuş olduğum yaşlı adam, dediğine göre, Osmanlı Ordusu’nda tam 12 yıl askerlik yapmıştı. Balkan Savaşı’nda ve I. Dünya Savaşı’nda bulunmuştu. İmparatorluk dağıldıktan sonra da birsürü serüven yaşamış olmalıydı. Ve artık köyünde idi, yaşlanmıştı ama, sapasağlamdı. Anlattıklarına bakılırsa adam, karşılaşmış olduğumuz sırada (1969 Eylülü) 90 yaşını aşmış olmalıydı ve halen sonderece güçlüydü... Bir Türkiyeli ile karşılaşmış olmak onu çok sevindirmişti... Sonderece duygulanmıştım...

 

Türkiye’den herhangi bir haber alamıyordum. Çevremdeki Filistinli arkadaşları ve dostaca insani ilişkilerimi biryana koyacak olursak, Türkiye’de yaşanmakta olanlar açısından ıssız bir adada gibiydim. Ne bir gazete gelmekte idi, ve ne de bir radyo haberi işitmekte idim. Küçük transtörlü bir radyom bile yoktu. Bu durumum beni sıkmaya başlamıştı... Sonunda kamp yerine küçük bir radyo gelecekti. Radyo ile daha çok ben ilgilenecektim. Türkçe istasyon aramakta idim... Birgün, öğleden sonra, türkçe yayın yapan Kıbrıs radyosunu keşfedecektim. Haberlerde, Taylan Özgür’ün İstanbul’da vurulup öldürüldüğü bildirilecekti... Taylan ile birlikte bir eylemimiz olmuştu. O’nu bana -çok daha yakından tanıdığım- Hüseyin İnan getirmişti... Şüphesiz çok üzülecektim ve yurt hasretim depreşecekti. Türkiye’den kesintisiz haber almalı idim...

 

Hüseyin, sessiz, az konuşan, önce fanatik TİP üyesi iken hızla değişecek olan bir arkadaştı... Hüseyin ile yakın dostluğumuz, Devlet Planlama Teşkilatı’da başlamıştı. Ne O’nun, ve ne de benim planla, pilavla vs. bir alakamız yoktu ama, TİP üyesi iktisatcı Özlem Özgür, Hüseyin’i, Sinan Cemgil’i, ve beni, 1968 yılında, bir süreliğine bu teşkilatta işe almıştı. Kronik parasızlardan olduğum için, sözkonusu iş özellikle bana çok yaramıştı... Aslında birşey yapmıyor, üçümüz bir oda da oturup sohbet ediyorduk. Galiba biraz yabani görünümlü olmamız, ve sol elimin -daha önce sözünü etmiş olduğum kavga nedeniyle- alçılı olması nedeniyle, diğer çalışanlar bizlere garip garip bakıyorlardı. Onlarla bir ilişkimiz olmuyordu... Aslında, Sinan’ı çok daha önceden, Mart 1967’den beri tanıyordum.

 

İngiliz düşünürü ve matematikçisi Bertrand Russell (1872- 1970), Fransız romancısı ve varoluşcu düşünür Jean-Paul Sartre’nin (1905- 1980) ve diğer bazı tanınmış kişiliklerin yardımları ile, ABD’nin Vietnam’da işlemekte olduğu savaş suçlarını araştırmak ve yargılamak amacıyla, 1966 yılında, bir Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi kuracaktı. Sözkonusu Mahkeme’ye üye olarak bilim insanı hukukçu ve Türkiye İşçi Partisi Başkanı Mehmet Ali Aybar’da alınacaktı... Diğerleri ile birlikte Aybar, 1967 yılı başında, gözlemlerde bulunmak üzere Vietnam’a gidecekti. Aynı yılın Mart ayı ortasında O, Aybar, Vietnam’da gördüklerini anlatmak ve Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi hakkında bilgi vermek amacıyla SBF’de bir konferans verecekti. Tamamlanamayan bu konferansın güvenliğinden de ben sorumlu idim... Aslında, son sınıftan orta boylu ve sessiz bir öğrenci de benimle birlikte güvenlikten sorumlu idi ama, o birşey yapmayacak, ortalıkta gözükmeyecekti...

 

Konferansın verileceği -küçük bir de balkonu olan- yaklaşık 500 kişilik SBF salonuna provokatörlerin girmemesi için çok uğraşacak, şüpheli kişileri içeriye almayacaktım ama, yine de sızmalar olacaktı. Gerisinde faşist güçler ve devlete egemen Amerikancı servisler olan sözde “İslamcı” Komünizm İle Mücadele Dernekleri, bu barışcı ve insancıl konferansı baltalayabilmek için hazırlanmıştı... Ben giriş kapısını tutmuş şüpheli kişileri engellerken, okulun sekreteri aşağıya inecek, ve bana, diğer öğrencilerin önünde, hesap sorar tarzda, “Sen burada ne yapıyorsun?, bu salona TİP üyeleri giriyormuş, bu nasıl olur, onların girmemesi lazım.”, diye bağıracaktı. Odası Dekan odasının tam karşısında olan, ve notlar elinden geçtiği için öğrencinin çok çekindiği bu kişinin havası, bir kralınki gibi idi, ve Aybar’ın konferansını baltalamaya çalıştığı belliydi. “Salona TİP üyeleri giriyormuş, bu nasıl olur, onların girmemesi lazım.”, demek te ne oluyorduki? Konuşmacı TİP’in başkanı idi ve elbette TİP üyeleri salona gireceklerdi... Müthiş asabım bozulmuştu...

 

Dönüp adama aynen, “S....rol git buradan, TİP üyeleri girmeyecek te, kim girecek?”, biçiminde bir yanıt verecektim. Öğrencinin önünde böyle bir küfür işitmek sekreteri şaşkına çevirmişti. Daha şaşkınlığı geçmeden, üzerine yürüyüp, “haydi defol” diye adamı kovacaktım. Kuyruğunu kısmış vaziyette merdivenlerden gerisingeriye çıkarken, “sana göstereceğim” diye kendi kendisine konuşmaktaydı... Biraz sonra okul dekanı Prof. Aziz Köklü tarafından çağrılacaktım. Aziz Köklü iyi bir insandı... Ona olanları olduğu gibi anlatacaktım, ve bana inanacaktı. Salona TİP üyeleri girmeyecekte, kim girecekti... Fakat bu arada, ben bu işlerle uğraşırken, sanırım birsürü sızıntı olacaktı...

 

Salon tıklım tıklım doluydu ve Aybar sözüne başlar başlamaz, hem salondan ve hem de küçük balkondan, “Moskova’ya, Moskova’ya” diye kışkırtıcı protestolar gelecekti. Tam bu bağıran provokatörlerin hesabını göreceğimiz sırada, Aybar kalkıyor, “durun, durun” diye bağırarak bizi engelliyordu. Bu olay en az on kez tekrarlanacaktı... Ayakta durmakta idim ve tam yanımda, kulağımın dibinde, -sonradan SBF öğrencisi olduğunu öğreneceğim- esmer bir oğlan, diğerleri ile birlikte, ateşli ateşli, “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağırmaktaydı. Alabildiğine gerilmiştim, kendimi zor tutuyordum...

 

Birden, balkondan, salonda yankı yapan müthiş bir tokat patlaması sesi gelecekti. Bizlerden olmayan İdari Şube üçüncü sınıf öğrencisi iri-yarı bir genç, sonunda dayanamamış, yanında “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağıran serserinin suratına inanılmaz şiddette bir tokat patlatmıştı... Bu tokat sesi, gerilmiş sinirler için, boşalan bir zemberek etkisi yapacaktı... Tam kulağımın dibinde bağıran tipi pelteleşmiş vaziyette elimden bıraktığım zaman, suratında morarmamıştek bir nokta bile kalmamıştı... Bağıranlar kaçmaya çalışmaktaydılar ve hızla kapıya doğru fırlayacaktım. Tam kapıdan çıktıktan sonra, kaçanlardan birini köşeye sıkıştırmayı başaracaktım. Benim bu kişiye vurduğumu gören en az on kişi daha aynı tipe vurmaya başlayacaktı. Ben kenara çekilirken, vücudunun heryerinden kıllar fışkıran dev gibi biri, en az 150 kiloluk biri, dayak atanların üzerine balıklama uçacaktı. Bu uçan “canavarı” provokatörlerden biri sandığım için, adama saldırıya hazırlanırken, diğer herkesi dağıtmış olan bu devin, dayak yiyen provokatöre vurmaya başladığını görecektim. Herkes hıncını, elegeçmiş bu salaktan almaya çalışmaktaydı... Sonradan, sözkonusu kıllı devin, TİP’in Bursa örgütünden “Umbor” olduğunu öğrenecektim...

 

“Umbor”u kurbanı ile başbaşa bırakıp dışarıya doğru koşarken, önümde koşan tanımadığım kişiyi, saldırganlardan biri sanıp, vurmaya başlayacaktım. Hem koşuyorduk, hem de yanımda koşana vuruyordum... Vuruğum genç dönüp, kısık bir sesle, “Yahu ne yapıyorsun, ben sizdenim.”, diye bağıracaktı... Böylece, Sinan Cemgil ile tanışmış olacaktık. Çok iyi ve olgun bir çocuk olan Sinan’ın sesi biraz kısıktı... Saldırganlar, “Moskova’ya, Moskova’ya” diye bağıranlar toz olmuşlardı...

 

Aybar’a, “Ortalığın temizlenmiş olduğunu, artık konferansını rahatca sürdürebileceğini”, söyleyecektik. Fakat O, Aybar, “Bu ortamda, tüm bu yaşananlardan sonra konferansa devam edemem.”, diyerek bizleri yüzüstü bırakacktı. Dekan, ve O’nun uğruna kavga etmiş olduğum okul sekreteri ile kahve içmeye çıkacaktı... Sekreterin konferansı baltalamaya çalıştığından haberi yoktu ama, bence yine de bu davranışı hoş değildi... Daha birçok olay, TİP’ten yavaş yavaş soğumama yolaçacaktı...

 

Devlet Planlama Teşkilatı’ndaki “işimiz” bitince, Hüseyin ile birlikte (Hüseyin ve ben), ABD’ye ait binaların keşfine çıkıyorduk. Bunları yakmayı düşünmüştük. Eylem yapılabilecek üç-beş bina keşfetmiştik ama, bunları yakarsak çevrelerindeki Türklere ait binaların da yanacaklarını, büyük zarara yolaçacağımızı düşünmüştüm. Fakat sonunda, Türk-Amerikan Dostluk Merkezi’ne birşey6ler yapılabileceğini hesaplamıştık. Bu, tek başına çok büyük betonarme bir bina idi. Gerçi buna zarar vermek kolay değildi ama, aklımıza bu takılmıştı... Hüseyin’e, ODTܒnden sağlam bir arkadaşını getirmesini söyleyecektim... O’da Taylan Özgür’ü getirecekti. Ben de yanıma Oktay Etiman’ı almıştım. Bir kişi daha vardı... Bina, Kavaklıdere taraflarında biryerdeydi...

 

Sözkonusu binanın olduğu yere gidecektik. Zayıf bir nokta keşfetmek, ve etrafta birilerinin olup olmadığını anlamak için, ters yönlere ayrılıp binanın çevresini kollamaya, ve biryerde buluşmaya karar verecektik. Buluşma yerine geldiğimizde, o bir kişi eksikti. Bunun üzerine eylemden vazgeçecektik... Şimdi düşünüyorum, iyiki de vazgeçmişiz. Yapacak olsak, böyle birşey hiç te hoş olmazdı... Kısacası, Taylan Özgür’ü bu olay sayesinde tanımış, ve iyi bir çocuk olduğuna karar vermiştim. Şimdi ise Radyodan ölümünü duyuyordum, çok üzülmüştüm. Kafamda, kısa bir süreliğine Türkiye’ye dönerek haberalma işini bir düzene sokma fikri doğmuştu... Sonradan, Taylan Özgür cinayeti ile ilgili haberi,  23 Eylül 1969 günü dinlemiş olduğumu anlayacaktım. O tarihte halen Filistin örgütünde ve savaş kampında idim...

 

Aslında, Amerikalılara herhangi bir zaman düşman olmadım, ve halen de değilim. Karşı olduğum, beni öfkelendiren, Amerikan militarizmi, Amerikan emperyalizmi idi. Dünya halklarını sömüren, dünyanın jandarmalığına soyunmuş olan, dünyamızda yaşanmakta olan yıkımlarda ve katliamlarda başrolü oynayan bir güç istemiyordum, bu güçten nefret ediyordum...

 

Amerikan halkını da diğer halklar kadar seviyordum. Ben Mark Twain ile, O’nun sevimli kahramanları Tom Sawyer ve Huckleberry Finn ile daha yedi yaşında iken tanışmıştım. John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni okurken, romanın kahramanları ile, topraklarını bankalara yitirmiş ve göçe zorlanmış insanlarla birlikte acı çekmiştim. Ortaokul yıllarımdaki birkısım arkadaşlarımın, “Sardalya Sokağı” ve “Uğurlu Perşembe” romanlarındaki küçük insancıl “serseriler”den pek büyük farkları yoktu. Büyük yazar Herman Melville’nin -sembolik anlamını o yıllarda kavrayamadığım- Moby Dick adlı romanını okurken, azami kazanç peşinde gözü dönmüş olarak mürettebatını ölüme götüren Kaptan Ahab’dan nefret etmiş, tabutunu yanında taşıyan heryanı döğmeli vahşi zıpkıncı gibi bir balina zıpkıncısı olmayı düşlemiştim. Guy de Maupassant ve Anton Chekhov ile birlikte modern kısa öykücülüğün babalarından olan O Henry’nin (William Sydney Porter) küçük kahramanlarının, küçük insancıl serserilerinin kalbimde herzaman sıcak bir yerleri olmuştu. Jack London’un serüvenden serüvene koşan kahramanları benim de kahramanlarımdı. O’nun kısa öykülerini ve romanlarını okumaya, 12- 13 yaşlarında başlamıştım. Kazanacağı ödülü ihtilalci partiye bağışlayacak olan, daha doğrusu ihtilale hazırlanan partiye para kazandırmak için ringe çıkan, ve hakem dahil herkesin kendisine karşı döğüştüğü ringde, kendisini destekleyen iki çocuk dışında tüm seyircileri -kazanacağı ödülle satınalınacak- birer tüfek gibi gören boksörün, Meksikalı’nın öyküsünü okuduktan sonra, boksör olmaya karar vermiştim. Zorla vazgeçirilinceye dek birsüre boks çalışacaktım... Erskine Caldwell ve daha birçoğu erken yaşlarda tanıyıp sevdiğim yazarlardı. Kısacası, acılarına ve özlemlerine yabancı olmadığım Amerikan halkına düşmanlığım olamazdı...

 

Ekim ayının ortalarına doğru Demokratik Cepheden bir aylık izin alacak, Türkiye’ye geçmek üzere Halep’e doğru yola düzülecektim. Daha önce ifade etmiş olduğum gibi amacım, gazete dergi gelişini, haber akışını örgütlemekti. Aslında yapmış olduğum pek akıllıca bir iş değildi, iyi bir radyo alarak sorunu bir ölçüde çözebilirdim ama, yeni belalara doğru adeta çekilmekte idim... Bana kılavuzluk yapacak kişi, Halep’te ortadan yokolacaktı. Bunun üzerine serüvene kendi başıma atılacaktım. Yaşlı bir taksi şöförüne derdimi açacaktım. İyi bir adam olmalıydı ki, benden ek bir ücret istemeden yardım edeceğini söyleyecekti... Beni Kilis sınır kapısına dek getirecek, sınır kapısını tutan görevliye, “Şam’da din eğitimi görmüş olduğumu, pasaportum olmadığını” söyleyecekti. Sakallarım uzamıştı ama, yine de imama benzediğim pek söylenemezdi... Şöför bana, görevliye bir 150 TL vermemi söyleyecekti. Adamın eline 150 TL’yi sıkıştıracak, ve pasaportu olan bir aile ile birlikte sınırı geçecektim. Aile, “bu bizden değil” diye itiraz etse de, görevli, sizden sizden diye bastıracaktı...

 

Aynı görevli beni bir odaya alacak ve beklememi söyleyecekti. Çünkü Kilis, sınır kapısından epey uzakta idi, Kilis’e dek yürüyerek gidilemezdi... Birsüre sonra bir başka adam gelecek ve beni bir arazi arabasına, jipe bindirecekti. Bu adama da birmiktar ödeme yapacaktım. Ekilmemiş topraklarla dolu hafif eğimli, inişli-çıkışlı bir araziden geçerek Antep’e ulaşacaktık... Kilis’te bir otobüse binecek ve Antep’e geçecektim. Bir gazete aldıktan sonra, acıkan karnımı doyurmak üzere herhangi bir lokantaya girecek, ve patlıcanlı kebab ısmarlayacktım. Gazeteyi karıştırırken, adıma rastlayıp şaşıracaktım... Atilla Sarp, “Yusuf Küpeli’ye birşey olursa, karşılığında en az on kişi öldürürüz”, diyordu. Etrafımı kollamaya başlıyacaktım...

 

Yanlış ilişkiler kuracak, tam dönmeye çalışırken, 8 veya 9 Kasım 1969 günü yakalanıp içeriye atılacaktım...

 

Yusuf Küpeli

10 Mayıs 2012 (2012-05-10)

yusufk@telia.com

 

not: Topalamı 12 punto ile 65 A-4 sayfası tutan bu metin, yaşamımım bir yıldan daha az bir kısmını kapsamaktadır. Umarım buradaki gerçekler ilginizi çeker ve sonuna dek okursunuz- Y. Küpeli

 

ilk bölüme dön

 

 

bölümler:

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

http://www.sinbad.nu/