SOLDA  AB’YE  UYUM!

 

Rahmi Yıldırım

 

AB’nin emperyalist bir sermaye örgütlenmesi olduğu olduğu apaçıkken, solun bir bölümü, nasıl olup da 6 Ekim’de Türkiye’de demokratik devrimin tamamlandığı sonucuna varabiliyor ve “emeğin Avrupası” sloganı altında AB’ye yandaş olabiliyor.

Soruyu yanıtlamak hayli zor. Akla ilk geleni ifade etmek gerekirse, solun AB hayranı mandacı liberallerle arasına kesin bir ideolojik çizgi çekmediği için kafa karışıklığından kurtulamadığı, bu yüzden AB’ye muhalefetin cılız kaldığı söylenebilir.

Ancak bu tespit soldaki AB yandaşlığını açıklamaya yetmiyor. Kendisini solda tanımlayıp Birgün gazetesinde ya da Birikim dergisinde AB’ye methiye düzenlerin kafa karışıklığı içinde olduklarını söylemek  insafsızlık olur. Hele de  “Bizde dış dinamiklerle gelişen kapitalizmin burjuva devrimi de yine dış dinamiklerle, yani dışarıdan olabilirdi; ve bir de tepeden... (…) 6 Ekim, gecikmiş bir devrimdir; ve bir tesellidir. (…) AB üyeliğine hayır demek solculuğun kıstası değildir (…) şurası kesin; AB'ye üye olmak, elbette olmamaktan yeğdir” (Melih Pekdemir, Birgün, 11 Ekim 2004) mantığı hiç de kafa karışıklığının ürünü gibi durmuyor.

Bu ifadeler  ancak gençlik döneminde düşülebilecek bir kafa karışıklığının ürünü olmadığına göre, soldaki bu AB şakşakçılığını nasıl açıklamalı?

AB kurumlarıyla kurulan çıkar ilişkileri olasılığını dışarda tutalım. Hoşgörülü bir gözle biraz yakından bakıldığında, AB yandaşı solun, “gerçekçi” davranma içgüdüsüyle içselleştirdiği, (Metin Çulhaoğlu’nun adlandırmasıyla) “küreselleşme reformizmi”nin sancısını çektiği söylenebilir. (Bu adlandırmaya postmodern reformizm sözcükleri de eklenebilir.) Sancı, sermayenin ulusal sınırları yerle bir eden entegrasyonunun emeği de etkilediği, artık eskisi gibi bir emek/sermaye çelişkisinden ve bu çelişki üzerinde yükselen toplumsal yapıdan söz edilemeyeceği tezinden kaynaklanıyor. Bu sancı yüzünden solda, ‘komünist ütopya’nın  yerini kapitalizmin ‘AB ütopyası’ aldı. “Madem sosyalizmi kuramıyoruz, bari adam gibi kapitalizmde yaşayalım. Gene sömürülürüz, ama hiç değilse sopa yemeyiz, demokratik devrim de biz zahmet etmeden tamamlanır.  Sermayenin Avrupasına karşı emeğin Avrupası ile birleşiriz” anlayışı egemen oldu.

Mantıksal kurguda bir aksama yok, ama nesnel gerçekle yüzleştirildiğinde neresinden tutsan elinde kalan bir anlayış.

Her şeyden önce, Türkiye siyasal reformları tamamlasa bile (sonuçta yasa çıkarmak dışında bir külfeti yok. Uygulansa da olur uygulanmasa da; uygulanıp uygulanmaması Avrupa’nın umurunda değil) AB üyesi olamaz. Çünkü, korkunç denecek rakamlara ulaşan  iç ve dış borcu, yüksek reel faizi ve kayıt dışı ekonomisiyle AB’nin ekonomi kriterlerini karşılayabilmesi mümkün gözükmüyor. Ekonomik kriterler yasa çıkartarak karşılanacak gibi değil. Türkiye’nin bir gün AB’ye tam üye olacağı sadece bir rüya ki, Türkiye’nin lehindeki en iyimser komisyon raporunda bile tam üyelik garantisi verilmiyor.

İkincisi, herşey AB ütopyasının lehine gelişse ve Türkiye sonunda AB’ye üye olsa bile sonuçta, Tanzimat dönemi Osmanlısı gibi Türkiye’nin sömürgeleşme sürecinin iyice tahkim edilmesinden başka bir şey olmayacak. Derin sömürge bir ülkede demokrasinin pekişeceğini beklemek, (tam da AB’de demokrasi geri vitese takılmışken)  akıllara ziyan. Türkiye’nin AB üyeliği ile demokrasinin filan geleceği yok. AB’nin derdi Türkiye’yi adam etmek, demokratlaştırmak değil. Zina konusunda Türkiye’ye kesin kırmızı kart gösteren AB liderlerinden bir defa olsun, “işçi hakları, toplu sözleşme düzeni” gibi laflar duyulmadı. Çünkü, AB demokraside ileriye değil geriye yürüyor. Maastricht’ten bu yana sosyal politikaları terk ediyor; özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’yi izleyerek birey haklarını kısıtlıyor. Bugünün Avrupasında 50 milyon dolayında işsiz ve yoksul var. Özelleştirme ve esnek istihdam eksenli neoliberal politikalar uygulandığı sürece işsiz sayısının daha da artacağı, sendikalı işçi sayısının daha da düşeceği, bunun da siyasal demokrasinin beslendiği toplumsal tabanı daraltacağı kesindir.

Üçüncüsü, demokrasi dış zorlamayla gelse bile bunun halka ne faydası olacak ki? Kestirmeden şu söylenebilir: “Kökü dışarda” kapitalizmin halka ne faydası olduysa, “kökü dışarda”  demokrasinin de en fazla o kadar faydası olur. Üstelik demokrasinin geldiği filan da yok. Tamamlandığı söylenen demokrasinin içeriği, birey haklarının biraz genişletilmesinden, Kürtlerin ve Müslümanların kısmi hakları ile Hıristiyan azınlıkların haklarından ibaret ve bunların bile gerçek yaşamda tam bir karşılığı bulunmuyor. Uyum yasalarıyla nispî olarak genişletilen bireysel özgürlükler, aynı yasanın öteki maddelerindeki mayın tuzaklarıyla tehdit altına alınıyor. İşkencenin sürdüğünü kendileri de kabul ediyor, ama sistematik değilmiş! Sistematik olmayan işkence sistematik işkenceden daha kabul edilebilir bir şeymiş gibi. Yukarıda da vurgulandığı üzere, AB süreci işçi haklarının ve sosyal devletin güçlendirilmesini, siyasal demokrasideki eksikliklerin giderilmesini ‘olmazsa olmaz’ görmüyor.

Dördüncüsü, emeğin Avrupası deyimi kulağa hoş gelse ve propaganda değeri taşısa da pratikte karşılığını bulamıyor. Sermaye ulusal çitleri aşıp bütünleşebiliyor; ama emekçi sınıfların güçlerini birleştirmeleri, dayanışma içerisine girmeleri pratikte pek söz konusu değil. AB üyesi bir ülkedeki sendikal mücadele öteki ülkelerdeki sendikalardan  destek alamıyor. Daha da beteri, aynı çok uluslu şirketin çeşitli ülkelere dağılmış işçileri arasında bile dayanışma eylemine rastlanmıyor. Yani tüm ‘birlik ve sosyal Avrupa’ söylemine karşın, her ülkenin proleteri kendi bacağından asılıyor.

Varsayalım ki, emeğin Avrupası somut bir gerçekliktir, Avrupa emekçileri enternasyonal dayanışmanın hakkını vermektedirler. Böyle olsa bile, emeğin Avrupasına  katılmak için  sermayenin ekonomik siyasal tercihini içselleştirip, Türkiye’nin  sermayenin Avrupasınca yutulmasına razı olmak şart mıdır? Türkiye’nin sermaye Avrupasına katılmasına razı olduktan sonra emeğin Avrupası ile dayanışmaya yüz kalır mı?

Daha acı olanı, emeğin Avrupasını solun ‘Kızıl Elma’sı ilan edenler bu oluşuma  hangi katkıyı verecek ki? Kendisini yenileyip emeğin Türkiyesinde yer edinememiş, seçimlerde yüzde 1 bile oy alamamış çevrelerin  kalkıp ‘emeğin Avrupası’ diye caka satmalarına, Engin Erkiner’in anlattığı fıkradan başkası yakışmıyor:

Kadının kocası Mahmut Efendi sizlere ömür. Cenaze töreninde kadın feryat ediyor:

- Ah Mahmut Efendi ah, sen ne kâmil adamdın! İngilizce bilirdin Fransızca bilirdin. Fiziği kimyayı matematiği sular seller gibi bilirdin. Ekonomiden anlardın, politika yapardın, şairler yazarlar eline su  dökemezdi, roman bile yazardın…

Acılı kadının feryadını duyan akrabalar komşular şaşırmışlar. Nihayet biri dayanamamış:

- Ayşe abla o kadar da değil. Mahmut abi alt tarafı ilkokul mezunuydu. Nerden bilsin ekonomiyi coğrafyayı edebiyatı, İngilizce Fransızca konuşmayı?…

Kadın dediğinden şaşmamış:

- Öyle demeyin komşular. Bilmese bile heves ederdi…

 

Şaka bir yana, solda AB yandaşlığı konusunda, çıkar ilişkileri olasılığını dışarda tutan hoşgörülü yaklaşımla son olarak denilebilir ki, Türkiye’nin sermaye Avrupasıyla bütünleşmesine ‘zahmetsizce demokrasiye kavuşuruz’ beklentisiyle razı olanların giderek bu projeyle ideolojik olarak da bütünleşmeleri, köklerinden uzaklaşarak  soysuzlaşmaları ve sermayenin politik tercihlerine örgütsel olarak eklemlenmeleri  kaçınılmazdır. Nitekim öyle de oluyor. Demokrasi meşalesini  emperyalist merkezde, yani sönmeye yüz tuttuğu yerde arayanların başka seçeneği de yoktur.  Esasen, kendisini sol diye tanımlayan bir çevre, kapitalist demokrasi için canını dişine takar hale gelmişse, zaten sol olmaktan çıkmış demektir. ‘Bu asgari programın gereğidir, reform mücadelesi devrim mücadelesinden ayrı değildir’ diye kimse kendisini  kandırmamalıdır; kendisi kansa bile başkalarını kandırmaya çalışmamalıdır.

Tarihsel perspektiften bakıldığında acı olan şu ki,  Türkiye’nin AB süreci (birebir olmasa da) Osmanlı’nın Tanzimat sürecininin  tekrarı gibi görünüyor. Tanzimat süreci Osmanlı’nın dağılmasıyla, Osmanlı sınırları içindeki halkların emperyalist savaşın cephelerinde kırılmasıyla noktalandı. Umarım AB’ye tam üyelik (ya da özel statü) sürecinde unufak edilmemiş bir vatan parçası ve kırılmamış bir halk kalmış olur elde.

Şunu da eklemeli: AB üyeliğinin ve onunla gelen demokrasinin bir derde deva olmayacağı anlaşılınca, iç tepki daha şiddetli olur. Tanzimat sürecinin yapay modernleşmesinin yarattığı hayal kırıklığı, kitleleri sol muhalefetten çok, ırkçı dinci muhalefetin saflarına iteledi. AB sürecindeki hayal kırıklığına tepkinin Türkiye’yi  sola yönlendireceği beklentisi ise, sol kendisini yenilemedikçe ham hayalden ibarettir.

 

Rahmi Yıldırım

1 Kasım 2004

http://www.sinbad.nu/