Not: Aşağıdaki metnin dili 5 Aralık 2003 günü yeniden gözden geçirilmiş, paragraflar baştan düzenlenmiş ve böylece anlatım daha anlaşılır hale getirilmiştir.

 

Çok daha kapsamlı bir bütünün ufak bir parçası olarak yazılmış olan aşağıdaki metin Ağustos 2003’de tamamlanmıştır. Yeni gelişmelerin ardından aynı yılın Kasım ayı sonunda metne dört paragraf daha eklenmiş ve 14 punto ile 25 sayfa tutan yazı bu son haliyle 1 Aralık 2003 günü Simbad’a yerleştirilmiştir.

 

Şimdilik sadece metin içindeki kaynaklarla yetinilmiştir. Asıl uzun kaynak listesi bütünle birlikte basılacaktır.

 

Okunması dileğiyle. – Y. Küpeli

Sovyetler Birliği yılları ve sonrası Gürcistan tarihi  üzerine kısa notlar; yıldızı parlayan Şevardnadze; Körfez Saldırısı, Darbe ve Şevardnadze; Sakartvelo Cumhuriyeti; Gamsakhurdiya, içsavaş, Mkhedrioni, Şevardnadze, Washington/ Soros darbesi ve yeniden istikrarsızlık 

 

Yusuf Küpeli

 

Gürcistan, daha öncede özetlenmiş olduğu gibi, Mart 1922’de Azerbeycan ve Ermenistan ile birlikte Trans- Kafkasya Sovyet Federasyonu’nu oluşturmuştur ve 1936’da sözkonusu federasyonun dağıtılnası ile 15 Sovyet cumhuriyetinden biri durumuna gelmiştir. Nikita Kruçof’un iktidara gelmesi ve 1956’da gerçekleşen 20nci Parti Kongresi’nde Stalin’in yanlışlarını ve suçlarını açıklaması, İkinci Dünya Savaşı sırasında 300 bin askerini kurban etmiş olan ve kişi kültü yaratmaya uygun kültürel yapıdaki Gürcü toplumunun ulusal gururunu yaralamıştır. Aynı yıl Kruçof’a karşı patlayan gösteriler sırasında yüzlerce Gürcü yaşamını yitirmiştir ve milliyetçi duygular yükselmeye başlamıştır... Moskova’ya rağmen ülkenin değişik köşelerindeki ve müzelerdeki Stalin heykelleri ve değişik yerlere/ sokaklara verilmiş olan Stalin adları korunmuştur.

 

Bu metne özetlenerek alınan değişik bilgilere göre, 1955- 1972 yıllarındaki desantralizasyon (ekonominin ve yönetimin iplerini artan ölçülerde yerel yönetimlere bırakma) politkası sırasında Gürcü komünistleri, kendi politik kariyerlerini güvence altına almak ve ülkedeki diğer etnik gurupların etkilerini azaltmak çabası içine girmişlerdir. Başka bir ifadeyle Gürcü “komünist” yöneticileri, yönetimi kolaylaştırma, ekonomide verimi arttırma ve ülkeyi bir ölçüde demokratikleştirme düşünceleri ile kendilerine verilen daha fazla iktidarı, yeni yetkileri, -ileride örneği Yugoslavya’nın desantralizasyonunda da gözükeceği ve ülkenin parçalanmasında önemli rol oynayacağı- biçimde istismar etmişler, artan yerel iktidarlarını sorumsuzca kendi kişisel kariyerleri ve diğer etnik guruplar üzerindeki bölgesel güçlerini arttırma amacıyla kullanmışlardır. İktidarın kötüye kullanılması olayını maskelemek için de, zorunlu olarak milliyetçilik yalanının gerisine saklanmışlar, peşlerinde sürüklemek amacıyla halkın milliyetçi duygularını kışkırtırlarken doğal olarak diğer etnik gurupların milliyetçiliklerinin yükselmesine de kanal açmışlardır. Şüphesiz benzer süreçler diğer Sovyet cumhuriyetlerinde de yaşanmıştır...

 

Kanımca, yerel yöneticilerin arttırılan yetkilerinin, özünde rüşveti ve ekonomik verimsizliği önlemek amacıyla Moskova tarafından başlatılan desantralizasyon ve demokratikleşme girişiminin kötüye kullanılabilmesinin temel nedeni, sözkonusu desantralizasyonun sağlam toplumsal denetim mekanizmaları oluşmadan, halkın sorgulayıcı özgür demokratik kurumları ve demokrasi kültürü gelişmeden yaşama geçirilmeye kalkışılmış olmasıyla ilgilidir. Böylece, tek ayak üzerinde durmaya çalışan reformlar hızla beklenenin tersi sonuçlara yolaçmaya başlamışlardır. Ve bu süreç içinde kayıtdışı (kara) ekonomi tüm cumhuriyetlerde ve Gürcistan’da hızla gelişmeye, gelirleri kayıtlara geçmeyen hayalet fabrikalar kurulmaya başlanmıştır. Şüphesiz aynı gelişme, ilerideki kanlı olaylara kaynaklık edecek olan yerli burjuva güçlerin ve mafya örgütlenmelerinin doğmaya başlaması anlamına gelmektedir.

 

Parti’nin gençlik örgütlenmesi olan Komsomol içindeki yükselişinin ardından Edvard Şevardnadze (1928- ), 1957- 1961 yılında, 29- 33 yaşlarında Mtskheta (güneyde, merkezi Batum olan Acara Otonom Cumhuriyeti’nin doğusunda) bölgesinde Komünist Partisi Genel Sekreterliği’ne gelmiştir. Gürcistan Yüksek Sovyeti’ne (Meclisine) 1959 yılında giren Şevardnadze, bölgedeki değişik görevlerle kariyerini hızla yükseltmiş ve 1964- 1972 yıllarında ülkenin Polisini yönetmiştir- 1968 yılından itibaren Gürcistan İçişleri Bakanı olarak aynı işi, polisi yönetme işini yerine getirmiştir. Brejnev’in başta olduğu, desantralizasyon sürecinin noktalandığı 1972 yılında Şevardnadze, Moskova tarafından Komünist Partisi’nin Gürcistan’daki örgütlenmesinin birinci sekreterliğine, yani başkanlığına getirilmiş. O yıllarda Şevardnadze, ülkede artmış olan rüşveti ve ekonomik verimsizliği yoketmekle görevlendirilmiştir. Rüşvete karşı verdiği mücadeledeki bazı başarılarının ardından Şevardnadze, 1976’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne alınmıştır. Ve Şevardnadze, Gorbachov’un yanında Dışişleri Bakanı olduğu 1985 yılına dek bu görevini sürdürmüştür.

 

Sovyetler Birliği’nde 1978’de yapılan anayasa değişikliği ile Gürcistan’daki resmi dilin Gürcüce yerine Rusça olmasının ardından ülkedeki milliyetçi tansiyon ve bağımsızlık özlemleri daha da yükselmiştir. Ve yine aynı yıl Gürcistan en önemli etnik problemi ile karşı karşıya kalmış, Gürcistan’a bağlı Abaza Otonom Cumhuriyeti kültürel, dil, ekonomik ve politik haklarının genişletilmesi isteği ile ayrılma tehdidi yapmıştır. İleride yine kısaca dokunacağım gibi, Abaza yönetimi sözkonusu tehdini yaparken arkasına Moskova’nın desteğini almıştır. Anlaşılan Moskova, gelişen Gürcü milliyetçiliğini Abaza milliyetçiliği ile dizginleme çabası içine girmiştir.

 

Abaza yönetici elitinin kendi bölgesindeki imtiyazlarını arttırarak politik krizi atlatabilen Şevardnadze, -bu satırları yazana göre- ileride güçlenecek olan Abaza bağımsızlık haraketine kısa vadeli politikası ile kan vermiştir. Sözkonusu anayasa değişikliğinin olduğu 1978 yılında Şevardnadze, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbüro aday üyesi olmuştur ve Moskovadaki yönetici elit ile Gürcistan’da yükselmekte olan milliyetçi çizgi arasındaki dar yolda dengeleri iyi kullanan ip cambazı ustalığı ile yürümeye başlamıştır- Şevardnadze’nin bir lakabıda “Beyaz Tilki”dir... Sonuçta, yakın zamanda Gürcistan’da yaşanmış olanların ve halen yaşanmakta olanların kapıları bu olaylarla açılmıştır...

 

Şevardnadze 1985 yılında Gorbaçov tarafından Politbüro’ya tam üye olarak alınıp Andrey Gromiko’nun yerine Dışileri Bakanı yapılmıştır... Askeri darbenin yaklaşmakta olduğunu gören ve 20 Aralık 1991 günü ülkenin “karanlık bir diktatörlük dönemine” sürüklendiği uyarısını yapan Şevardnadze, aniden Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa etmiştir. Şevardnadze, 19 Ağustos 1991 askeri darbesinin başarısızlığının ve Pentagon’un Körfezdeki hakimiyetinin ardından, Gorbaçov tarafından yeniden Dışişleri Bakanlığı görevine atanmış ve 19 Kasım 1991’den Gorbaçov’un istifa etmiş olduğu 25 Aralık 1991 gününe dek aynı işini Gorbaçov gibi iktidarsız olarak sürdürmüştür.(1)

 

Komünist Partisi içinde yükselmiş olan Şevardnadze’nin kişisel serüveni ne ölçüde Gürcistan’ın yakın tarihi ile bağlantılı ise, bir başka kişiliğin, eski rejim muhaliflerinden Zviad Gamsakhurdiya’nın tam bir antikomünist olarak gelişen dramatik kişisel serüvenide aynı ölçüde Gürcistan’ın yakın tarihi ile sıkı sıkıya bağlıdır... İnsan malzemesi bir ölçüde Türkiye’de ve diğer Ortadoğu ve Kafkas ülkelerinde olana benzeyen ve buna bağlı olarak rahatça kişi kültleri yaratan, kişileri ve olayları asıllarından alabildiğine kopartarak ve sonuçta deforme ederek veren anlatımların bol olduğu bu coğrafyadaki kaynaklardan yararlanarak gerçeği bulabilmek çok zordur. Derin nefretlerle değişik başların üzerlerine monte edilen şeytan boynuzlarından veya başkaları tarafından patriyalkal bağlılıklarla aynı başların üzerlerine yerleştirilmiş olan ermiş halelerinden kişilikleri ve serüvenlerini soyutlayarak olaylara kısaca yaklaşmaya çalışacağım...

 

Gürcistan’daki rejim muhaliflerinin en ünlüsü ve bağımsızlaşan Gürcistan’ın ilk cumhurbaşkanı olan Zviad Gamsakhurdiya, 1939 yılında Tiflis’te Konstantin Gamsakhurdiya adlı yaygın ün sahibi bir roman yazarının oğlu olarak doğmuştur. Gamsakhurdiya, tarihi adı Mingrelien veya Megrelien olan, daha önce sözedilmiş olan Grek mitolojisine göre “Altın Post”un bulunduğu farzedilen doğu Karadeniz kıyısındaki topraklardan; güneydoğu Abaza kıyılarından, Sukhumi’den Batum’a ve Türkiye’nin en doğusundaki bölgeye dek uzanan Karadeniz kıyı şeridinde yaşayan ve lazca konuşan halktan gelmektedir. Yine daha önce sözedilmiş olduğu gibi lazca da gürcüce gibi Kartveli dil gurubu içinde gürcüceye çok yakın bir dildir. Lazca, yazı dili olarak gürcüceyi kullanmakla birlikte, konuşma dilinde ayrılmaktadır...

 

Kısacası, Mingrelien bölgesindeki halk tarafından sonuna dek desteklenmiş olan Zviad Gamsakhurdiya, Türkiye’deki adıyla gerçek anlamda bir Laz’dır. Laz Gamsakhurdiya’nın Gürcistan’ın yakın tarihi ile bağlı kişisel serüveni ve çelişkilerle dolu karmaşık yapıdaki uzlaşmasız karakteri de yine Türkiye’de çok anlatılan Laz fıkralarındaki alaylı ve dramatik karamizah örneklerini çağrıştırmaktadır... Dönemin ABD Başkanı George Bush, değişik kanallarla onore etmelerine ve kışkırtmalarına karşın diplomatik arenada resmen tanımaktan kaçındıkları Gamsakhurdiya için, “Akıntıya/ Zamana karşı giden adam!”, demiştir ve bu ifade Bush’un ağzından ender olarak çıkan doğru sözlerden biri olarak kabuledilebilir.

 

Gamsakhurdiya henüz lise öğrencisi olduğu 1956’da ilk kez tutuklanmıştır. Tiflis Üniversitesi Roman (Latin) ve Alman Dilleri Fakültesi’ni 1962 yılında bitiren, İngiliz ve Amerikan edebiyatı üzerine uzmanlaşan Gamsakhurdiya, 1974 yılında bir gurupla birlikte Solzenitsin’in kitaplarını gizlice basmaya başlamış, 1975 yılında Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) Moskova’daki Sovyet bölümüne üye olmuş ve 1976 yılında Gürcistan Helsinki Gurubu (şimdiki adıyla Helsinki Birliği) adlı insan hakları ile ilgilenen örgütü kurmuş ve Gürcistan’da önderliğini yapmıştır. Sözkonusu gurup, Okros Satmisi (Altın Post) ve Sakartvelos Moambe (Gürcistan Habercisi) adlı yayınları gizli (illegal) olarak sistematik şekilde basıp dağıtmıştır. Helsinki Gurubu üyeleri 1977 yılında tutuklanmışlar ve ABD Senatosu bu örgütü 1978 yılında Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir. Yaklaşık üç yıl cezaevinde ve iki yıl kadarda göçmen olarak yaşayan Gamsakhurdiya, tüm Gürcistan boyunca alabildiğine ünlenmiştir... Sovyet sistemi içindeki muhaliflerin zengin Batı’nın güçlü propoganda aygıtı yardımıyla rahatça ünlendirildikleri, buna karşın Emperyalist sistem ve NATO içindeki antidemokratik ülkelerde yaşayan -terörden uzak- muhaliflerinin ise ne ölçüde açılar çekerlerse çeksinler bilinçli olarak karanlıkta bırakıldıkları bir diğer gerçektir.

 

Bağımsızlık hareketlerinin yığınsal gösterilerle ortaya çıkmaya başladığı, milliyetçi çatışmaların tüm Kafkaslar boyunca yayıldığı, Gürcistan’da barışçı bir gösteride 19 kişinin öldüğü 1989 yılında, Nisan başında, Gamsakhurdiya bir kez daha tutuklanmış ve 40 gün sonra serbest bırakılmıştır. Ülkede bağımsızlığa yönelen küçük guruplar şekillenmiş ve Gamsakhurdiya en çok onere edilmiş bir muhalif olarak doğal lider haline gelmiştir... 

 

Baltık ülkelerinde olduğu gibi Gürcistan’daki muhalefette Gorbaçov’un reform politikası ile kesinlikle ilgilenmemiş, bu alana hiçbir yatırım yapmamış, tüm çalışmasını sadece bağımsızlık hedefi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Ekim 1990’da örgütlenen çok partili açık seçimleri, Sovyet sistemi içinde Gürcistan’ın “koloni statüsünü” legalleştireceği gerekçesi ile muhalif gurupların birkısmı boykot etmiştir. Bir alternatif olarak aynı guruplar, hükümetin onayı olmadan o yılın Eylül ayında kendi seçimlerini örgütlemişler ve resmi herhangibir kimliği olmayan Gürcistan Ulusal Kongresi’ni yeni bir “yasayapıcı” olarak şekillendirmişlerdir.

 

Sözkonusu boykota katılmayan, değişik muhalif gurupları Özgür Gürcistan İçin Yuvarlak Masa adını verdiği koalisyon içinde birleştiren Gamsakhurdiya, 28 Ekim 1990’da yapılan yasal seçimlere bu birlikle girmiştir. Gürcistan’ın resmi parlementosu olan Yüksek Sovyet’teki 250 sandalyenin 155 tanesini Yuvarlak Masa koalisyonu kazanmış ve salt çoğunlukla iktidara gelmiştir. Gamsakhurdiya Yüksek Sovyet’in (Meclisin) başkanı (sözcüsü) seçilmiştir... Aradan yaklaşık beş ay kadar bir süre geçtikten sonra, 31 Mart 1991 günü Yüksek Sovyet, ülkenin bağımsızlığı için ilk referandumu örgütlemiş ve oyların yüzde 90’ı ayrılıktan yana çıkmıştır. Hemen ardından, 9 Nisan 1991 günü ülkedeki Yüksek Sovyet, Gürcistan’ın bağımsızlığını restore etme sürecini başlattığını veya kısacası Gürcistan’ın bağımsızlığı ilanetmiştir. Sonuçta Yüksek Sovyet, 14 Nisan 1991 günü Zviad Gamsakhurdiya’yı Cumhurbaşkanlığı’na seçmiştir. Uluslararası gözlemcilerin denetiminde 26 Mayıs 1991’de örgütlenen ülke çapındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde halk, yüzde 87 oyla Gamsakhurdiya’nın yeni rolünü onaylamıştır. Böylece bağımsız Gürcistan’ın ilk Cumhurbaşkanı olan Gamsakhurdiya, aynızamanda Sovyetler Birliği’nden bağımsızlaşan tüm cumhuriyetler içinde Litvanya Cumhurbaşkanı Vytautas Landbergis ile birlikte Komünist Partisi’nden gelmeyen iki cumhurbaşkanından biri olmuştur.

 

“Demokrasi” ve “insan hakları” savunucusu kimliğiyle yükselip ünlenmiş ve hatta efsaneleştirilmiş olan Gamsakhurdiya, alabildiğine şişirilmiş olan ününün büyüsüne muhtemelen kendiside kapılarak bir anda mükemmel bir diktatöre dönüşmüştür. Yalnız O, şüphesiz Stalin gibi politik anlamda deneyimli, mevcut tüm iç ve dış toplumsal politik dengeleri ince ince hesaplayan ve adımlarını ona göre atmaya çalışan bir diktatör değil, Laz fıkralarındaki “ben yapınca olur” hesabıyla giden tipler gibi derin egoizmi ile kafasındaki gerçekdışı düşleri zorla yaşama geçirmeye çalışan şaşkın bir diktatör olmuştur. Gamsakhurdiya, ne kendi gerçek gücünü, ne karşısındaki muhalefetin gücünü ve ne de dünyayı hesaba katmadan “kırallığını” ilanetmiştir... Şüphesiz bu tavrında, süreç içinde sayıları hızla azalacak olan izleyicilerinin, yakın çevresinin, O’nu idealize edip sürekli pompalayanlarıni, alkışlayanların veya kısacası içinde yetişip geldiği toplumun düşünce yapısının büyük payı olmuştur.(2)

 

İktidarı biçimsel olarak elegeçirmiş olan ama, diğer yandan varolan gerçek toplumsal, bölgesel ve uluslararası güçleri doğru tartamayan, ya da hiç hesaba bile katmayan Gamsakhurdiya, tamamen kişisel kararları ile çelişkili kararsız bir politik çizgi izlemeye başladı... Gorbaçov politikasının sonunu getiren ve yönelmiş olduğu amacın tam tersine Boris Yeltsin’i öne çıkartan 19- 20 Ağustos 1991 askeri darbe girişiminin başarısızlığının ardından Gamsakhurdiya, Gürcistan’daki Ulusal Muhafız gücüne silahlarını bırakmalarını, dağılmalarını ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı güçlere katılmalarını emretmiştir. Bu emri verirken, Gamsakhurdiya’nın elinde örgütlenmiş herhangi korku yaratacak ciddi askeri bir güç bulunmamaktaydı. Elinde disiplinli silahlı bir güç olmadan örgütlü bir askeri gücü silahsızlandırmaya kalkışan Gamsakhurdiya’nın tüm çıkışları sonuçta muhaliflerini ürkütmekten ve kendisine karşı sertleştirmekten başka bir işe yaramamıştır.

 

Gamsakhurdiya’nın silahsızlandırmak istediği Ulusal Muhafız birliklerinin komutanı Tenkiz Kitovani, askerlerinin çoğunluğunu Tiflis dışına çekmiştir. Muhalifleri, Gamsakhurdiya’nın daha önce arayı bozmuş olduğu Başbakan Tengiz Sigua’nın ve Ulusal Muhafız komutanı Tengiz Kitovani’nin arkasında birleşmişlerdir. İki muhalif ortak, Gamsakhurdiya’nın yeni bir meclis seçimine gitmesini istemiştir. Hertürlü uzlaşmayı reddeden Gamsakhurdiya, gerçek ordu sayılmayacak askeri gücü ile Başkent Tiflis’teki barışçı bir muhalefet gösterisini dağıtmıştır. Muhalefetin başını çekenlerden Ulusal Demokratik Birlik’in önderi Georgi Chanturia’yı, “Moskova’dan yardım alarak hükümeti devirmeyi pilanlıyor” gerekçesi ile tutuklatıp hapse attırmıştır. (Ulusal Demokratik Birlik, değişik küçük partilerin oluşturduğu bir merkez- sağ bloktur. Gürcistan’da bu birlikler politik yaşamı belirlemektedirler. Özellikle 1990- 91 yıllarında Gürcistan’ın politik yaşamında çok önemli roller oynamış olan Ulusal Demokratik Birlik özünde sonderece milliyetçi bir birlikti ve Gamsakhurdiya’nın tutuklatıp hapse attırdığı Demokratik Birlik başkanı Chanturia 1994 yılında öldürülmüştür...)

 

Laz asıllı olmasına karşın koyu Gürcü milliyetçisi olan Gamsakhurdiya, sadece muhalefete karşı değil, ülkedeki azınlıklara ve özellikle Gürcistan’a bağlı otonom cumhuriyetler olan Güney Ossetya’ya ve Abazaistan’a karşıda uzlaşmasız bir politika izlemeye başlamıştır. Anlaşılan insan hakları savunucusu olduğu yıllardaki istemlerini çabuk unutmuştur ve zaten bu tip milliyetçi görüşlerle gerçek anlamda insan hakları savunuculuğunun uyuşmayacağı da bir başka gerçektir.

 

Daha önce belirtilmiş olduğum gibi, Sovyetler Birliği’nin sonbuluşu ile birlikte oluşturulan Birleşik Devletler Topluluğu (CIS) anlaşmasına Baltık ülkeleri (Estonya, Letonya ve Litvanya) ile birlikte Gamsakhurdiya önderliğindeki Gürcistan’da katılmayı reddetmiştir. Aslında, toplumsal politik yapıları ve dünya ile olan ilişkileri Gürcistan’dan çok farklı olan Baltık ülkeleri CIS’ten uzak dururlarken Amerika’dan ve Avrupa’dan güçlü destek almaktaydılar. Buna karşın Gürcistan’ın konumu, iç ve dış ilişkileri çok farklıydı... Sonuçta sekter Gamsakhurdiya, Rusya Federasyonu ve Rusya’nın CIS içindeki diğer 10 relatif güçlü ortağı ile -dünyadaki herhangibir güçten destek almadan- tüm uzlaşma kapılarını kapatmıştır. Bunun üzerine Rusya Federasyonu’da Gürcistan’a ekonomik boykot uygulamaya başlamıştır. İçte karşıtlarının cephesini genişletip güçlendirmeyi başarmış olan Gamsakhurdiya, dışta da düşman sayısını arttırmıştır ve zaten daha Sovyetler Birliği döneminde yeterli sayıda düşman edinmiştir...

 

Gamsakhurdiya’nın politikası ABD yönetimini’de ürkütmüştür. Başkan Bush Gamsakhurdiya için, “Akıntıya karşı giden adam!” derken; Dışişleri Bakanı James Baker, “otoriter” olması nedeniyle Gamsakhurdiya hükümetinin dışyardımlardan yararlanamayacağını açıklamıştır. Sözkonusu gelişmeler, zaten politik ve ekonomik olarak istikrarsızlaşmış olan Gürcistan’ın ekonomisini daha da bozmuştur.

 

Gürcistan’ın bağımsızlığını uzun bir mücadelenin ardından kazanmış olmasına ve kendiside bu mücadelenin başında yeralmış olmasına karşın Gamsakhurdiya, kökleri eski İskit aşiretler konfederasyonuna dayanan ve bir İran dili konuşan Ossetler’in ülkesi Güney Ossetya Cumhuriyeti’nin Gürcistan içindeki otonom statüsünü Aralık 1990’da yoketmiştir. Bunun üzerine Güney Ossetya’nın yöresel yönetimi Rusya Federasyonu’na bağlı bir otonom cumhuriyet olan Kuzey Ossetya’ya yaklaşmıştır ve bu iki parça birleşme yolunda adımlar atmıştır. Gamsakhurdiya yönetiminin baskısına karşılık Güney Ossetya bağımsızlığını ilanetmiştir ve Rusya Federasyonu bunu tanımıştır...  Sonuçta Nisan 1991’de, Güney Ossetya ile Gürcistan arasında -binlerce kişinin ölümüne ve onbinlerce insanın göçüne neden olacak- kanlı bir savaş patlamıştır...

 

Boris Yeltsin’in çabası ile 28 Haziran’da ateşkes çağrısı yapılmış ve Temmuz 1992’de ateşkes sağlanmıştır. Osset ve Gürcü birlikleri araya giren altı Rus taburu tarafından durdurulmuşlardır. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (CSCE), iki toplum arasındaki ilişkileri eski haline getirme girişiminde bulunmuştur ama, başarı sağlayamamıştır. Boris Yeltsin yönetiminin müdahalesi ile sağlanmış olan ateşkesin ardından Temmuz 1993’te Güney Ossetya hükümeti, Gürcistan ile sürmekte olan görüşmelerin sonbulduğunu ilanetmiştir. Ve yeniden geniş çaplı bir savaş başlamıştır. Buna karşın, 1994 başında bir kez daha ateşkes sağlanmıştır... Şüphesiz 6 Ocak 1992’den itibaren Gamsakhurdiya ülkeyi yönetmemiştir ve bu son ateşkes Şevardnadze yönetimi sırasında gerçekleşmiştir... Sonuçta, Güney Ossetya hukuken biçimsel olarak Gürcistan’a bağlı otonom cumhuriyet konumunda kalsada, filen kopmuştur.

 

Üç ana guruba ayrıldığını daha önce yazmış olduğum Yafetik veya Kafkasya’ya özgü diller içinde Gürcü halkının kullandığı güney Kafkasya dilinden (Kartveli dilinden) farklı olarak bir kuzey Kafkasya dili konuşan ve sonuçta Gürcülerle akraba halk olan Abazalar, ülkenin kuzeybatısında önemli bir etnik gurubu oluşturmaktadırlar... Gürcistan içinde bir otonom cumhuriyet konumunda olmasına karşın Abazaistan, öncelikle Stalinist Sovyetler Birliği ve daha sonra Gürcistan tarafından sistematik olarak Gürcüleştirme baskısı altında kalmıştır. Daha önce anılmış olan 1978 anayasa değişikliği ile bu süregelmekte olan Gürcüleştirme politikasına köklü bir darbe vurulmuştur. Değişik Sovyet Cumhuriyetleri’nde ve dolayısıyla Gürcistan’da Rusça’ı resmi dil haline getiren Yeni Sovyet anayasası ile birlikte Moskova, Gürcü milliyetçiliğinin tepkisini bastırabilmek ve dengeleyebilme kaygularıyla olsa gerek, Abazaistan’ın bağımsızlık taleplerine avans vermeye başlamıştır. Moskova, bu küçük otonom cumhuriyet üzerindeki Gürcü baskısını engelleme yolunda adımlar atmıştır... Sözkonusu yeni politika başladığı sırada Abazaistan’daki Gürcü nüfusu Abazalara göre çoğunluktaydı. Daha sonra, 1989’da yapılacak olan nüfus sayımı, bu küçük ülkede Gürcülerin Abazalara göre 2.5 kat daha fazla olduklarını göstermiştir. Buna karşın, 1978’deki değişikliklerle politik ve idari yönetimde Abazalara yüzde 67 kontenjan tanınmıştır...

 

Sonuçta, Gamsakhurdiya döneminde Abazaistan’da yükselen tansiyon, Ossetya’da olandan çok daha geniş bir çatışmanın kapılarını aralamıştır... Temmuz 1992’de Abaza Yüksek Sovyeti (Meclisi), Abazaistan’a bağımsızlık statüsü tanımış olan 1925 Anayasası’na dönüş kararı almıştır. Bunun ardından, Ağustos 1992’de Gürcü Ulusal Muhafız birlikleri, Gürcistan demiryollarını, ikmal hatlarını ve Gürcistan- Rusya sınırlarını güvenlik altına alma gerekçesi ile Abaza başkenti Sukhumi’ye girmişlerdir. Abaza yönetimi, bağımsızlığına yönelik bu saldırıya tepki gösterince, çıkan çatışmalarda yüzlerce Abaza ölmüş ve Abazaistan’dan Rusya içlerine ve Gürcistan’ın diğer bölgelerine doğru yaygın göç başlamıştır. Abaza hükümeti başkent Sukhumi’den kaçmak zorunda kalmıştır.

 

Yaklaşık ikiyüzyıl Abazaistan’ın koruyucusu rolünü oynamış olan Rusya, bu gelişme karşısında kendisine sığınan Abaza yönetiminin istemlerine uygun olarak, sayıları bilinmeyen miktarda askerini ve gönüllüsünü 1992 yılında ağır silahlarla Abaza güçlerinin safında savaşa sokmuştur. Şüphesiz Rusya’nın bu müdahalesinin başlıca nedeni, Gücistan’daki ayrılıkçı güçleri, Moskova’dan köklü biçimde kopma eğilimini bastırmak olmuştur. Rusya’nın Gürcistan yönetimine karşı ayrılıkçı Abaza güçleri destekleyerek Gürcistan’ın güvenliğini tehlikeye soktuğunu iddia eden Şevardnadze, gelişmeler nedeniyle Yeltsin’i uluslararası arenada suçlamıştır. Üç başarısız ateşkes uygulamasının ardından Abaza güçleri Eylül 1993’te başkent Sukhumi’yi geri almışlar ve Gürcü kuvvetlerini ülkenin diğer kısımlarındanda sürüp atmışlardır... Halen toprakları içinde Rusya Federasyonu askeri üssüne sahibolan Abaza Otonom Cumhuriyeti’de Güney Ossetya gibi hukuken Gürcistan’a bağlı kalmakla birlikte filen kopmuş durumdadır.

 

Savaşan gurupların hepside -ağır silahlar dahil- silahlarını, zırhlı araçlarını, cephanelerini asıl olarak eski Sovyet Kızılordusu’na ait askeri barakalardan elegeçirmişlerdir... Cumhurbaşkanı Gamsakhurdiya’ya karşı Gürcistan’daki iç muhalefet asıl olarak silahlı biçimde gelişmiştir... Başkent Tiflis’te sürmekte olan barışçı bir gösteriye karşı hükümete bağlı birliklerin güç kullanmaları ile 22 Aralık 1991 günü silahlı çatışmalar başlamıştır. Daha önce Gamsakhurdiya tarafından silahsızlandırılıp dağıtılmak istendiklerini yazmış olduğum Tengiz Kitovani komutasındaki Ulusal Muhafızlar ve ayrıca 1989- 90 yıllarında Jaba Ioseliani önderliğinde kurulup hızla ağır silahlara dahi sahip olan güçlü paramiliter (yarı askeri) kuruluş Mkhedrioni (Süvari), Gamsakhurdiya güçlerine karşı birlikte savaşmaya başlamışlardır...

 

Gürcistan toplumu içindeki (Gürcüler arasındaki) silahlı çatışmaları kışkırtmış olan bir diğer gelişmede, Gamsakhurdiya’nın Aralık 1991’de düzenli ordu kuma çabası içine girmiş olmasıdır. Cumhurbaşkanı’nın bu yöndeki kararı Ulusal Muhafız gücü ile paramiliter Mkhedrioni’in tasviyesi anlamına geleceği için, sözkonusu iki güç rahatça birleşebilmişlerdir. Ve zaten kuruluşundan Aralık 1991’e dek geçen süre içinde Mkhedrioni güçlenmiştir ve kendisine bağlı düzenli ordu kurma kararı alan Gamsakhurdiya’nın elinde ise diğer askeri örgütlenmeleri tasviye edebilecek hiçbir gerçek silahlı güç yoktur... Daha çatışmalar başlamadan önce, Ağustos 1991’de, Gamsakhurdiya’nın önceki Başbakanı Tenkiz Sigua, Gamsakhurdiya’yı kastederek, “çarın delisini” iktidardan indirmek için tüm muhalefete çağrı yapmıştır. Aynı dönemde ABD yönetimi Gürcistan’ı diplomatik olarak tanımayı reddetmiştir.

 

Ömrünün yaklaşık yarısını cezaevlerinde geçirmiş olan cinayet ve sıradan banka soygunu suçlusu Jaba Ioseliani (1926- 2003), sözkonusu çatışmaların başladığı 22 aralık 1991 günü anlaşılmaz biçimde cezaevinden kaçmış ve çoğunluğu kriminal unsurlardan, eski cezaevi arkadaşlarından oluşan ve -kesin olmamakla birlikte- sayısının üç- beş bin kadar olduğu yazılan silahlı gücünün başına geçmiştir... Gamsakhurdiya yanlısı anlatımlara göre, çok tehlikeli bir kriminal ve katil olan Jaba Ioseliani’nin örgütü Mkhedrioni (Süvari), KGB tarafından kurulup silahlandırılmış ve Gürcistan Cumhurbaşkanı’na karşı kullanılmıştır. Yalnız, benim okumuş olduğum metinlerde bu iddianın sahiplerinin inandırıcı bir kanıtları gözükmemektedir. Diğer yandan, Mark Irkali ve Cali Ruchala adlı yazarlar, Jaba Ioseliani ve örgütü Suvari ile ilgili olarak kaleme almış oldukları uzun ortak makalelerinde (www.diacritica.com/sobaka/dossier/ioseliani.html), henüz Mkhedrioni (Süvari) ile hükümet güçleri arasındaki çatışmalar başlamadan önce, 1990- 91 yılında Gamsakhurdiya’nın Jaba Ioseliani’yi başkaldırmış olan Güney Ossetya Otonom Cumhuriyeti’ne karşı kullandığını anlatmaktadırlar.

 

Aynı yazarlara göre Jaba Ioseliani, Kafkaslar’ın en büyük özel ordusunu kurmuştur. Savaş lordu ve eski bir kriminal olan Ioseliani’nin trajik kanlı yaşam çizgisi hakkında geniş bilgiler veren bu ikilinin anlatımları inandırıcı gözükmektedir. Kriminal unsurlardan, cezaevi kaçkınlarından oluşan Mkhedrioni (Süvari), Gamsakhurdiya’nın Cumhurbaşkanlığı döneminde Güney Ossetya köylerinde sayısız cinayetler işlemiş, soygunlar yapmıştır. Bu acımasızlık ve talan daha sonra Abaza toplumuna ve hatta Gürcü köylerine karşıda sürmüştür. Sözkonusu paramiliter örgüt halkın derin nefretini kazanmıştır. Ve yine şüphesiz, Gamsakhurdiya yandaşlarınca KGB tarafından kurulduğu iddia edilen Mkehedrioni, Abaza güçlerin safındaki Rus birliklerine karşıda savaşmıştır... İdeolojisi, aşırı gürcü milliyetçiliği ile Ortodoks Hiristiyanlığın alabildiğine sekter ve eklektik (yamama) bir sentezi olan paramiliter Mkhedrioni (Süvari) için, Gürcistan’ın MHP’si denebilir. Tüm bunlara karşın Mkhedrioni yandaşı yayınlara göre, Jaba Ioseliani bir “şair” ve “Robin Hood”dur... Bilindiği gibi, Gamsakhurdiya’nın da bir şiir kitabı ve bazı çevirileri vardır.

 

Gamsakhurdiya yandaşları ile  Ulusal Muhafızlar ve Mkhedrioni (Süvari) koalisyonu arasında başlamış olan çatışmalar nedeniyle başkent Tiflis büyük hasara uğramıştır. Özünde hukuken merkezi hükümete bağlı olan Ulusal Muhafızları’da kontrol etmeye başlayan Mkhedrioni (Süvari) önderi Jaba Ioseliani, pek uzamayan çatışmaların ardından hükümet binasını çembere almıştır. Sonuçta, 6 Ocak 1992 günü Gamsakhurdiya bazı yandaşlarıyla birlikte önce Ermenistan’a ve ardından eski Kızılordu Generali Dzhokhar Dudayev’in yönetiminde Rusya Federasyonu’na başkaldırmış olan Çeçenistan’a sığınmıştır. Çeçenistan’da Dudayev’in himayesinde bir sürgünde Gürcistan hükümeti kuran Gamsakhurdiya’nın hiçbiryere seyahat olanağı olmamıştır... Gürcistan’da yönetimi filen elegeçirmiş olan Askeri Meclis’in en güçlü kişisi Jaba Ioseliani, anayasayı geçici olarak kaldırmıştır. Gamsakhuedia yandaşları batı Gürcistan’da, Laz halkının yaşamakta olduğu Mingreliya kıyılarında ve Abazaistan’ın güneydoğusunda direnişlerini sürdürmüşlerdir...

 

Batı Gürcistan, Mingreliya, 1993 yılı sonuna dek Gamsakhurdiya taraftarlarınca savunulmuş, bu bölgeye hükümet güçleri sokulmamıştır. Gürcistan kaynaklı bilgilere göre, güney Abazaistan ve Mingreliya kıyılarını denetleyen Gamsakhurdiya’ya bağlı güçlere karşı Gürcistan’ın vermekte olduğu savaş, Birleşmiş Milletler’in ve Rusya’nın çabaları sonucu yavaşlatılmıştır ve 1994 başında Inguri Nehri fili olarak iki gücün denetim alanları arasında sınır haline gelmiştir...

 

Eylül 1993’te savaşın seyri Gamsakhurdiya güçlerinin lehine dönmüş, Mingreliya’da tam bir hakimiyet kuran Gamsakhurdiya bazı batı Gürcistan kasabalarını eline geçirmiş ve yeniden iktidar koltuğuna otuma şansını yakalamıştır... Bu gelişmeye karşın, Mart 1992’de davetle Gürcistan’a dönmüş olan, Ulusal Muhafızların komutanı Tengiz Kitovani ve Mkhedrioni (Süvari) lideri Jaba Ioseliani koalisyonu ile iktidarı paylaşmaya başlayan Edvard Şevardnadze, Gamsakhurdiya’nın işlerinin terse dönmesinde başrolü oynamıştır. Politikanın rüzgarı Gamsakhurdiya’nın yelkenlerini şişirmeye başladığı günlerde Şevardnadze kerametini göstermiş ve Rusya’dan yardım talebinde bulunmuştur.

 

Ekim 1993’ün ortasında Gürcistan’a Rus silahlarının akışı başlamış, ikmal yolları Ruslar tarafından güvenlik altına alınmış ve yine Rus teknik yardımı ve askeri danışmanlığı ile üstünlük hızla Gürcü birliklerinin eline geçmiştir. Kısa süre önce Gürcü birliklerine karşı Abaza güçlerini desteklemiş olan Rusya Federasyonu, bu kez tam tersine Gamsakhurdiya güçlerine karşı Gürcü birliklerini desteklemiştir. Yeni yıla girilirken, 31 Aralık 1993’ü 1 Ocak 1994’e bağlayan gece Gamsakhurdiya’nın cansız gövdesi Batı Gürcistan’daki Tsalenjikha’da yol kenarında bulunmuştur. Şair olarakta tanınan Gamsakhurdiya’nın sonu üzüntü verici biçimde noktalanmıştır... Aslında Gamsakhurdiya diktatörlük yoluna sürüklenmiştir ama, başlangıçta yasal olarak aldığı iktidarıda elinden yasal olmayan antidemokratik yöntemlerle kopartılmıştır ve zaten O’da yeniden koltuğuna dönebilmek için verdiği mücadele boyunca bu temayı sürekli işlemiştir. 

 

Gamsakhurdiya’nın 6 Ocak 1992’de ülkesinden kaçması ile yönetim, Başkent Tiflis’te ve genel anlamıyla Gürcistan’da eski Başbakan Tengiz Sigua, Ulusal Muhafız güçleri komutanı Tengiz Kitovani ve Mkhedrioni (Süvari) adlı örgütün önderi Jaba Ioseliani’den oluşan üç başlı bir askeri meclisin eline geçmiştir. Kısa süre sonra, Politik Danışma Meclisi ve bundan geniş çaplı bir Devlet Meclisi şekilledirilmiş, yönetim organı daha kesin çizgileri ile ortaya çıkmıştır. Askeri Meclis’in (Sigua, Kitovani ve Ioseliani) davetinin ardından Edvard Şevardnadze Mart 1992’de Gürcistan’a dönmüştür. Kısa süre sonra Şevardnadze, Sigua, Kitovani ve Ioseliani ile birlikte en güçlü yönetim organı olan Devlet Meclisi Presidiumu’na veya Başkanlığı’na dahil olmuştur. En üstte iktidarı paylaşan bu dört kişinin herbiri Devlet Meclisi’nin kararlarını veto hakkına sahipolmuşlardır. Aynı yılın sonuna doğru, 11 Ekim 1992’de Gürcistan’da seçimler gerçekleşmiş ve Şevardnadze Yeni Meclis’in başkanlığına (Sözcülüğüne) seçilmiştir...

 

Şüphesiz burada diğerlerinin neden Şevardnadze’yi davet ettikleri, iktidarlarını neden bölgenin eski Komünist Parti Sekreteri ve eski Sovyet Dışişleri Bakanı ile paylaştıkları sorusu akla gelmektedir. Aynı sorunun yanıtı bu satırları yazanın kafasında henüz tam aydınlanmış değildir... O sıralarda emrinde herhangi askeri bir güç olmayan Şevardnadze’nin bir Rus veya ABD konspirasyonu ile yeniden Gürcistan’da sahneye çıkartıldığını düşünmesek bile, iktidarı elegeçirmiş olan sözkonusu üçlünün ve özellikle askeri gücüne dayanarak yönetimin iplerini geriden elinde tutan ünlü kriminal Jaba Ioseliani’nin, Şevardnadze’nin kimliğinden yararlanarak mevcut fili iktidarını ülkede ve özellikle uluslararası arenada meşrulaştırmak istediğini düşünebiliriz. Ayrıca iktidarın diğer üç ortağı, Şevardnadze’nin yönetim deneyimlerinden ve uluslararası ilişkilerinden de yararlanmak istemiş olabilirler. Ve zaten Şevardnadze’nin ülkesine dönüşünden ve Devlet Meclisi yönetimini paylaşmaya başlamasından dört ay kadar sonra Gürcistan uluslararası arenada diplomatik olarak tanınmış, Temmuz 1992’de 179ncu üye olarak Birleşmiş Milletler’e alınmıştır... Önce üç ve daha sonra dört başlı yönetim görünümüne karşın aslında, yaklaşık üç yıl ülke geriden Mkhedrioni (Süvari) adlı paramiliter örgütün önderi eski kriminal Jaba Ioseliani tarafından mafya metotları ile diktatörce yönetilmiştir.

 

Gamsakhurdiya’nın öldürüldüğü ve Rusya Federasyonu’nun yardımı ile Gürcistan’ın Mingrelia’da kontrolu sağlamaya başladığı günlerde, 1993 Aralık ayının sonuna doğru Gürcistan, 12nci üye olarak Birleşik Devletler Topluluğu (CIS) ülkelerine katılmıştır. Bu gelişme, şimdiye dek iktidarı bir kriminal ile paylaşmış ve en öndeki biçimsel resmi görünümüne karşın özünde filen geri planda kalmış olan Edvard Şevardnadze’nin gücünü arttırırken, Rusya Federasyonu’nun sağlamış olduğu yardımın bedeli de ödenmiştir. Ve ardından Şubat 1994’de Gürcistan Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasında bir dostluk anlaşması imzalanmıştır. Yine aynı yıl Nisan ayında Moskova’da Abaza isyancılarla Gürcü yönetimi arasında barış anlaşması imzalanmıştır ve şüphesiz Moskova bunu sağlayan güç olarak iki yönetim üzerindeki ağırlığını yeniden hissettirmiştir...

 

Şevardnadze’yi adım adım ülkenin en güçlü kişisi konumuna getirmekte olan yeni gelişmelerin ardından Ulusal Muhafız güçlerinin komutanı Kitovani Savunma bakanı olarak legalize olmuştur. Kitovani’nin postu kurtarmış olmasına karşın, başlangıçta asıl gücü elinde tutan ve tüm bu yıllar boyunca kendisini Gürcistan Yazarlar Birliği’nin üyesi olarak tanıtan savaş lordu Ioseliani hiçbirzaman yeni kabul görebilecek bir kimlikle legale çıkamamıştır. Ioseliani’nin altındaki toprak Şevardnadze tarafından sürekli ustaca mayınlanmıştır... Başında olduğu Mkhedrioni (Süvari) adlı kriminal faşist örgütlenmenin özellikle Abaza halkına karşı yürütülen savaş sırasında çok kayıp vermiş olması ve aynı örgütün üyelerinin birkısmının zor koşullar nedeniyle kendiliklerinden kaçmış olmaları, Ioseliani’nin güç yitirmesinin bir başka nedeni olmuştur. Ülkede etnik çatışmaların sonbulması, barışın sağlanması süreci içinde Ioseliani güç yitirirken, Şevardnadze konumunu iyice güçlendirmiştir. Geçen süre içinde Şevardnadze, hukuki iktidarını gerçek bir güce dönüştürmeyi başarmıştır.

 

Bu gelişme süreci içinde, ülkeye birçeşit başkanlık sistemi getiren yeni anayasa 24 Ağustos 1995’de kabuledilmiştir. Yeni anayasanın kabulünden beş gün sonra, 29 Ağustos 1995 günü, filen Cumhurbaşkanı konumuna yükselmiş olan Şevardnadze’nin arabasının geçeceği yola döşenmiş olan bol miktarda Tri Nitro Tolien (TNT), uzaktan kontrolla patlatılmış, Şevardnadze Arabası ile birlikte havaya doğru yükselmiş ama, sağ kurtulmuştur. Hemen ardından, süikast girişiminin yarattığı şok ve toplumsal destek havası içinde Şevardnadze, “mafya örgütlenmesine karşı savaş” parolası ile -süikast girişiminin sorumlusu gözüken- Ioseliani’ye yönelik operasyonu başlatmıştır. Düzünelerle Mkhedrioni (Süvari) üyesi tutuklanırken, ülke istihbarat örgütünün (Güvenlik Servisi) eski başkanı Igor Giorgadze’de aynı nedenle yakalanmıştır...  Şubat 2000'de Şevardnadze'ye karşı başarısız bir süikast girişimi daha olmuştur.

 

Yeni anayasaya göre 5 Kasım 1995 günü gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardında oyların yüzde 74.9’unu almış olan Şevardnadze 26 Kasım 1995 günü beş yıl için Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur. Şevardnadze’nin politik arenadaki manivelası olan Gürcistan Vatandaşlar Birliği (Sakartvelos Mokaleketa Kavshiri, CUG), ülkedeki 49 parti ve bu partilerin oluşturdukları 7 blok arasında yüzde 23.7 oyla ve secim sisteminin yardımıyla birinci parti konumuna yükselmiştir. Sonuçta Şevardnadze, yönetimin tüm iplerini elegeçirir ve gerçek anlamıyla iktidarın sahibi olurken, Jaba Ioseliani’nin kurup yönetmiş olduğu Mkhedrioni (Süvari) adlı örgütlenme dağıtılmıştır. Haydutluk, terörizm ve Şevardnadze’ye süikast komplosuna katılma gerekçeleri ile 11 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmış olan Jaba Ioseliani, Şubat sonunda kaldırılmış olduğu hastahanede 4 Mart 2003 günü ölmüştür. (İlginç olan, Azerbeycan’da Haydar Aliyev’in iktidara gelip yükselişi sürecinin Şevardnadze’nin güç kazanma süreci ile hemen hemen aynı olmasıdır.)

 

Gamsakhurdiya’ya karşı savaşında Rusya’dan büyük yardım almış olmasına, Rusya ile Gürcistan’ı barıştırmasına ve ülkeyi Birleşik Devletler Topluluğu’na (CIS) sokmuş olmasına karşın, Şevardnadze’nin önderliğindeki Gürcistan NATO’nun Barış İçin İşbirliği programına katılmış ve ABD’ye yaklaşmaya başlamıştır... Aynı yıllarda, Gürcistan’ın borçlarını ödeyememesi nedeniyle Türkmenistan’dan bu ülkeye gelen doğal gaz çok büyük ölçüde kesilmiştir. Buna karşın yine ABD’ye yaklaşmakta olan Azerbeycan ile Gürcistan arasında, Gürcistan topraklarından geçecek ihraç amaçlı bir petrol boru hattı anlaşması imzlanmıştır ve inşaat Nisan 1999’da tamamlanmıştır. Çatışmalarla geçen 1990’lı yılların ilk yarısında ülkede enflasyon ve işsizlik alabildiğine yükselmiştir...

 

ABD ve NATO’ya yaklaşmakta olan Şevardnadze’ye yönelik Mayıs 1999’da gerçekleşen başarısız süikast girişiminin ardından Washington, Gürcistan’a üç askeri helikopter ve bunların pilotlarının eğitimi için üç milyon Dolar hibe etmiştir. Gelişmeler Şevardnadze’yi daha çok ABD’ye yaklaştırırken, aynı yılın sonunda Gürcistan Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki tansiyon yeniden yükselmiştir. Abaza Meclisi tam bu dönemde, Ekim 1999’da ayrılık amaçlı bir referandum örgütlemiştir. Oyların yüzde 98’inin ayrılıktan yana çıkmasının ardından Abaza Otonom Cumhuriyeti Gürcistan’dan bağımsızlığını ilanetmiştir. Şüphesiz Gürcistan bu kararı tanımamıştır... Ve ardından, 2000 yılı başlarken Moskova, Çeçenistan’daki ayrılıkçı güçlere destek verdiği iddiası ile Tiflis hükümetini suçlamıştır. Şevardnadze bu iddiayı şiddetle reddetmiştir. Diğer yandan Gürcistan ile Abaza güçleri arasında çatışmalar yeniden başlamıştır ve Gürcistan’ın kendi sınırları içindeki Pankisi vadisine yerleşmiş Çeçen savaş lordu Ruslan Gelaev’i Abaza halkına karşı kullandığı konusunda inandırıcı bilgiler vardır.

 

Yükseklikleri yer yer 5 bin metreyi aşan Büyük Kafkaslar’ın koruyucu etkisi nedeniyle -bölgedeki Rus ve Gürcü kıyılarında olduğu gibi- sınırlı alanda subtropikal bir iklime sahibolan, turunçgillerin (limon, portakal vs.) yetiştiği, aynızamanda tütütün üreten, 8.600 kilometrekare alana ve yaklaşık 600 bin nüfusa sahip Abazaistan, daha önce belirtmiş olduğum gibi 1992’de Gürcistan’dan bağımsızlığını ilanetmiştir ve 1994’de ateşkes sağlanıncaya dek bölgede savaş olmuştur. Çatışmalar nedeniyle yaklaşık 250 bin kişi göçetmiştir ve binlerce insan ölmüştür.

 

Gürcistan’ın 1995 yılında sahip olduğu yeni anayasa Abazaistan’a çok zayıf bir otonomi tanımıştır ve sonuçta Abazaistan yeniden bağımsızlığını ilanetmiştir. Tiflis’e başkaldıran Abaza yönetiminin sondere haklı nedenleri olmakla birlikte, Sovyetler Birliği’nde 1978 yılında yapılan Anayasa değişikliği günlerinden itibaren Moskova’nın zaman zaman Abazaistan’ı Gürcistan yönetimlerine ve Gürcü milliyetçiliğine karşı bir baskı unsuru olarak kullandığı da anlaşılmaktadır... Sonuçta, bazı üst sınıfların yararları tüm ulusun ortak yararları imiş gibi yutturmaya çalışan, manupule ettiği kitlelere gerçeği deforme ederek yansıtan, sadece kendini haklı gösteren, kendi ulusuna gerçekdışı üstünlükler vehmeden ve diğer halkları aşağılayan yalana dayalı milliyetçi ideolojilerin önderliğinde Kafkaslar derin bir kaosa sürüklenmekte, kan gölüne dönüşmektedir... Yalana dayalı, eklektik ve ahmakça milliyetçi ideolojilerle kışkırtılan yöresel çatışmalar, kaos, sonuçta güçlü emperyelist odakların, ya da milliyetçi ideolojilere sahip daha güçlü devletlerin hakimiyetlerine, diğerlerini köleleştirmelerine yardımcı olmaktadır. ABD emperyalizmi bu kaosu da kullanarak Kafkaslar’a rahatça girebilmiştir... Aslında, tüm dünya için bir gereksinim olan enternasyonalist bir sosyalizmin asıl olarak daha zayıf olanlara, küçük milletlere öncelikle yararı vardır ama, ahmakça milliyetçilik tuzağına ilk düşenlerde bu küçük milletler olmaktadırlar.

 

Abazaistan’ın halkoylaması ile ayrılık kararı aldığı 1999 yılında Gürcistan’da gerçekleşen Meclis seçimlerinde Şevardnadze’nin partisi CUG yüzde 41.7 oy oranıyla yeniden birinci parti olmuştur. Aynı yılın başında kurulmuş olan Şevardnadze karşıtı Uyanış/ Yeniden Doğuş İçin Tüm Gürcistan’ın Birliği (SSAK) yüzde 25 oyla ikinci parti konumuna gelmiştir. Ve Mart 2000’de gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimlerini -eskisine göre daha düşük oy oranı ile- yeniden Şevardnadze kazanmıştır...

 

Gürcistan’ın politik yaşamını çok sayıda ufak partinin oluşturduğu blokların belirlemekte olduğunu daha öncede yazmıştım... Bunlar, Gürcistan Vatandaşlar Birliği (CUG), Uyanış İçin Tüm Gürcistan Birliği (SSAK), Abkhazeti Birliği, Gürcistan’ı Endüstri Kurtaracak (IWSG), Gürcistan Gelenekçilerinin Bloğu, Uyanış/ Yeniden Doğuş Bloğu, Emekçiler Bloğu ve Ulusal Demokratik Birlik/ Hareket adlı bloklardır. Bu sonuncusu, önderliğini Mikhail Saakaşvili’nin yaptığı örgütlenmedir ve 2001 yılında kurulmuştur. Tüm bunların yanında, 1991’de kurulup bağımsızlık mücadelesinde önemli rol oynamış olmasına karşın son yıllarda etkinliğini yitirmiş olan Halkın Partisi- Diggori (PP- D) adlı bir örgütlenme daha vardır. Gia Arsenishvili, 2000 yılından 2 Kasım 2003’de gerçekleşen tartışmalı seçimlere dek ülkenin başbakanlığını yapmıştır... 

 

Gürcistan’a politik istikrarın geri gelmesinde başrolü oynayan ve ülkenin Uluslararası arenada tanınmasını sağlayan Edvard Şevardnadze, ekonomik sorunları, rüşveti, zimmeti, hırsızlığı engelleyemediği ve halkın çoğunluğunun yaşam düzeylerini yükseltemediği için, kitlelerden sağlamış olduğu desteği süreç içinde önemli ölçüde yitirmiştir. Yine Şevardnadze, ülkesini Birleşik Devletler Topluluğu’na (CIS) sokmuş olmakla birlikte, giderek artan ölçüde ABD/ NATO yanlısı bir dışpolitika izlemeye başlamış, öncelikle ABD ve daha sonra Türkiye ile askeri işbirliği geliştirmiştir (Gürcistan’ın ABD ve Türkiye ile geliştirmiş olduğu askeri işbirliği ve toprakları içinde ABD’ye vermiş olduğu askeri üsler hakkındaki Bilgiler için Simbad’daki “ABD’nin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar  ” başlıklı yazıya bak). ABD/ Pentagon’un -başta Irak politikası olmak üzere- neredeyse tüm istemlerine boyuneğmesine karşın, Şevardnadze’nin iktidardaki ayağını kaydıracak muzkabuğu yinede Washington tarafından atılmıştır. Bir anlama Şevardnadze, asılacağı darağacını kendi elleriyle hazırlamış, gündelik denge politikaları izlerken cellatlarını en önemli konumlara yükseltmiştir. Şevardnadze’nin açıp temizlediği yoldan ABD’nin has adamları iktidara yürümüşlerdir.

 

Şevardnadze için sonun başlangıcı 2 Kasım 2003 seçimleri olmuştur... Oy kaybına uğramış olmakla birlikte Şevardnadze’nin partisinin önde olduğu iddia edilen seçimlerin henüz resmi sonuçları açıklanmadan, 4 Kasım günü Şevardnadze karşıtı gösteriler örgütlenmeye başlanmıştır. İki gün sonra, kesin sonuçların açıklanmasının iki hafta alacağı bildirilmiştir. Aynı ayın 18’inde başkent Tiflis’te Şevardnadze yanlısı gösteriler olmuştur. Merkezi Seçim Komisyonu, 20 Kasım 2003 günü seçimleri Şevardnadze’nin partisinin kazandığını ilanetmiştir. Aynı gün hemen ardından Washington, “seçimlerde yoğun hile, oy hırsızlığı yapıldığını” açıklayarak Şevardnadze karşıtı yangını ateşlemiştir. Ertesi gün ülkenin heryanından gelen/ getirilen muhalefet yanlıları Tiflis’te toplanmaya başlamışlardır. Şevardnadze tarafından Batı’dan ithal edilerek 2000 yılında Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtulmuş olan ve 2001’de hükümeti terkederek Ulusal Demokratik Birlik/ Hareket adlı bloğu kuran ABD eğitimli 35 yaşındaki avukat Mikhail Saakaşvili’nin önderliğinde bir gurup 22 Kasım günü Parlementoyu basarak ABD yanlısı kansız darbeyi gerçekleştirmiştir (http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/3229266.stm). Meclis baskınının kansız gelişmesi, yeni bir içsavaştan kaçınan polisin ve askerin olaya müdahale etmemesi ile ilgilidir.

 

Gelişmeler karşısında önce olağanüstü hal ilaneden Şevardnadze, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı İgor İvanov’un arabuluculuğu sonucu geri adım atmış ve 23 Kasım 2003 akşamı görevini bıraktığını açıklamıştır. Böylece yeni kavganın ilk raundu kansız biçimde kapanmıştır... İngilizce Pravda’nın “Tüm yollar Washinton’a veya Soros’a veya herikisine birden çıkıyor” başlıklı ve 28 Kasım 2003 tarihli haberine göre, Gürcistan’da kendiliğinden bir halk ayaklanması olmamıştır. Olaylar Batı/ NATO yanlısı bir parazit/ tüfeyli tarafından idare edilmiştir. İktidarını yitirmiş olan Cumhurbaşkanı Edvard Şevardnadze, olaylardan önce Soros’un kendisine karşı çalıştığından şüphelenmiştir. Artık Şevardnadze kendisini düşüren eylemin ABD tarafından yönetildiğini söylemekte ve Washington’u suçlamaktadır. Kasım ayının son haftasının başında başkent Tiflis’te düzenlediği basın toplantısında Şevardnadze şunları söylemiştir: “Ben ABD politikalarının en büyük destekçilerinden biriydim. Irak konusunda desteğime gerek duydukları zaman, onuda verdim. Şimdi burada ne oldu, bunu açıklayamıyorum.” (3) Şevardnazeye göre, kendisini iktidardan indiren eylemlerin finansmanını George Soros yapmıştır. (bak, http://english.pravda.ru/mailbox/22/98/387/11389_Georgia.html)

 

Yine aynı haberde gazetenin (Prav’da Ru’nun) kendi yorumuna göre, araştırmalar teşhisinde Şevardnadze’nin yanlış olmadığını göstermekte imiş. Yugoslavya’da Milosoviç’i iktidardan indiren gösterilerin Soros tarafından bu ülkeye (Yugoslavya’ya) yollanmış olan Georgian Gia Bokeria ve ekibi tarafından örgütlendikleri biliniyormuş ve aynı kişiler Gürcistan’daki eylemlerin örgütlenmesinde de başrolü oynamışlar. Gürcistan’da olan gelişmenin Sırbistan bağlantısı, Soros’ Open Society’nin (Soros Açık/ Legal Topluluğu) baş politik danışmanı Laura Sibler tarafından, Gürcistan ve Sırbistan deneyimleri “birbirlerine çevrilebilir/ biri diğerine denk düşmektedir” denerek açık edilmiş. Gürcistan’daki “Kmara” (Yeter) eylemi, Soros topluluğu tarafından finanse edilmiş ve sadece son haftaki kalkışmaların masrafları olarak 500 bin Dolar verilmiş. Bu paralarla Şevardnadze’ye açıkça karşı olan Rustavi- 2 TV istasyonu ve 24 Saat gazetesi beslenmiş. Soros ve Washington, Gürcistan’ı Batı’ya daha fazla yaklaştıracağını ve ülkeyi NATO’ya sokacağını ilaneden -New York eğitimli- 35 yaşındaki Avukat Mikhail Saakaşvili’yi desteklemişler.

 

Saakaşvili’nin önderlik ettiği darbeyi motive eden gelişme, Şevardnadze’nin Hazar petrollerini Karadenize taşıyacak ve 2005 yılında tamamlanacak olan boru hatları ile ilgili yetkileri Rus petrol kumpanyalarına vermesi, ABD şirketlerinin bu işten pay alamamış olması imiş. Washington’a ait son beş yılın Jeopolitik haritası incelendiği zaman, ABD’nin asıl büyük planı anlaşılmaktaymış. Türkmenistan’ın doğal gazını Afganistan üzerinden ABD dostu Pakistan kıyılarına taşıyacak boru hattının Amerikan şirketleri tarafından kurulması projesi Taleban tarafından reddedilince, bu ülkeye ABD yanlısı yeni bir yönetim getirilmiş- Taleban’ın ödediği fiyat ağır olmuş. Enerji coğrafyasının merkezinde duran Irak’ta ABD yanlısı bir yönetim oluşturulabildiği zaman, petrolle ilgili tüm anlaşmalar yenilenecekmiş. Bu enerji haritasının batı yakasında/ cenahında duran Çeçenistan ve Gürcistan’da ise gelişmeler henüz açıklık kazanmamış durumda imiş- şüphesiz buralardada ABD yönetiminin planı, tüm petrol boru hatlarına Amerikan şirketlerinin rakipsiz elkoyabilmeleriymiş. Pravda’ya göre açık olan ise, Washington’un Bağımsız Devletler Topluluğu’nun içişlerine müdahale ettiği gerçeğiymiş...

 

Yukarıda özetlenen sözkonusu yeni gelişmeler karşısında öncelikle Gürcistan’ın ve Kafkaslar’ın daha fazla karışacağını anlayabilmek için keramet sahibi olmaya gerek yoktur. Ve yine çıkça gözüktüğü gibi dünya barışı için en büyük tehlikeyi ABD kökenli uluslarüstü tekellerinin bitip tükenmeyen kazanç hırslarından kaynaklanmaktadır... Aslında tüm gelişmeler sadece Kafkaslar açısından değil, Ortadoğu, Asya ve dünya açısından tehlikeli biçimde tırmanmaktadır...

 

Yeni 1995 Anayasası’na göre beş yıl için doğrudan halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanı, devletin, yürütme organının (hükümetin) başı olduğu gibi aynızamanda silahlı kuvvetlerin de başkomutanıdır. Aynızamanda meclis başkanı (sözcüsü) olan hükümetin başı (başbakan), cumhurbaşkanına karşı sorumludur. Yüksek yasama organı (yasa yapıcı) olan Sakartvelos Parlementi’de (Gürcistan Meclisi), 235 sandalye bulunmaktadır ve bunların sahipleri dört yıl için seçilmektedirler. Yürütme organını yasama organına (Meclise) ve özellikle yargı organına karşı alabildiğine güçlendiren birçeşit başkanlık sistemi, demeokratik gelenekleri zayıf ve kronik politik krizlere açık istikrarsız yapılarda önplana çıkmaktadır. Ve şüphesiz Gürcistan’da ve diğer iki Kafkas cumhuriyetinde (Ermenistan ve Azerbeycan) varolan sistem, burjuva demokrasilerinin temelini oluşturan Montesquieu’nun (1689- 1755) -İngiliz politik yaşamından esinlenerek şekillendirmiş olduğu- yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirlerinden bağımsız olmaları ve birbirlerinin güçlerini dengelemeleri prensibine veya diğer adıyla kuvvetler ayrılığı prensibine kesinlikle aykırıdır.

 

Gürcistan’da varolan korporatif Anayasal sistemin hemen hemen aynısı Ermenistan ve Azerbeycan’da da yürürlüktedir. Diğer Kafkasya cumhuriyetlerinde olduğu gibi Gürcistan’da da kara ekonomi, rüşvet, iktidarın kötüye kullanılması olayları tüm gücüyle sürmekte ve halkı bunaltmaktadır... Kısacası, demokrasi öyle hemen gökten zembille inmemektedir ve Sovyet sisteminin yıkılışının ardından Kafkasya cumhuriyetlerinin ve diğer bağımsızlaşmış olan cumhuriyetlerin “hür” ve “dekokratik” dünyanın safına geçip özgürleştiklerini, demokratikleştiklerini söylemek sıradan bir demagojiden, boyuna tekrarlanan adi bir yalandan başka birşey değildir.   

 

Daha önce nüfusunun yaklaşık 5.5 milyon olduğunu belirtmiş olduğum Gürcistan’ın yüzölçümü 69.700 kilometrekaredir. Encyclopedia Britannica’ya ve ayrıca CIA Factbook’un 2002 verilerine göre, Gürcistan’da yaşayanların yüzde 8.1’i Ermeni, yüzde 6.3’ü Rus, yüzde 5.7’si Azeri, yüzde 3’ü Osset/ Alan, yüzde 1.8’i Abaza ve yüzde 5 kadarıda diğer halklardandır. Bu sonuncu yüzde beş arasında toplam nüfusun yüzde 1.9’unu oluşturan Grekler’de vardır. Gürcüstandaki tüm nüfusun yüzde 70.1 kadarını Gürcüler oluşturmaktadır ve halkın yüzde 65’i Gürcü Ortodoks Kilisesi’ne, yüzde 10’u Rus Ortodoks Kilisesi’ne ve yüzde 8’i de Ermeni Ortodoks Kilisesine bağlıdır. Toplumun yüzde 11’inin inancı ise İslam dinidir. 

 

Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu arasındaki Karadeniz kıyıları Gürcistan Cumhuriyeti’ne aittir. Ülkenin batısında Gürcistan’a bağlı, Karedeniz kıyısı boyunca uzanan ve batıya doğru gidildikçe eni bir bıçak ağzı gibi daralan, Başkenti Sukhumi olan Abaza Otonom Cumhuriyeti bulunmaktadır. Güneyde, Türkiye sınırında ve Karadeniz kıyısında, başkenti Batum olan ve yine Otonom Cumhuriyet statüsü ile Gürcistan’a bağlı bulunan Acara (Ajaria, Adzharia) Cumhuriyeti vardır. Gürcistan’ın tüm kuzey sınırları boyunca Rusya Federasyonu uzanmaktadır ve bu uzun sınırda  batıdan doğuya doğru sırasıyla Rusya Federasyonu’na bağlı Otonom Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti (tam Abazaistan’ın kuzeyinde), Otonom Kabardino-Balkaria Cumhuriyeti, Otonom Ossetya/ Kuzey Ossetya-Alanistan/ Vladikafkas Cumhuriyeti (Güney Ossetya’da Gürcistan sınırları içindedir ve merkezi yönetime başkaldırmaktadır.), Otonom İnguşistan Cumhuriyeti, Otonom Çeçenistan Cumhuriyeti ve Otonom Dağistan Cumhuriyeti bulunmaktadır. Gürcistan’ın batısı Azerbeycan’ın içine derin bir koy gibi girmektedir ve bu nedenle ülkenin kuzeydoğusunun küçük bir bölümünde, doğu ve güneydoğu sınırlarında Azerbeycan olduğu söylenebilir. Gürcistan’ın güney sınırlarında ise Ermenistan ve Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır.

 

Yükseklikleri 5 bin metreye ulaşan Kafkaslar, Gürcistan’ı kuzeyin soğuk rüzgarlarından korudukları için öncelikle kıyı bölgelerinde Türkiye’nin Rize ilinde olduğu gibi yer yer kuraldışı suptropikal bir iklim hakimdir ve tarım ürünleri arasında turunçgillerin, çayın önemli yeri vardır. Ayrıca ülkede üzüm ve Türkiye’nin doğu Karadeniz kıyılarında olduğu gibi fındık yetişmektedir. Toprakların üçte biri orman ve çalılık olan Gürcistan’da orman endüstrisi gelişmiştir. Enerji kaynağı olarak su ve kömür yaygın biçimde kullanılmaktadır ve ülkede birmiktarda petrol vardır. Gürcistan, kullandığı doğal gazı ve petrolü asıl olarak Azerbeycan’dan almaktadır. Gürcistan’ın büyük güçler açısından önemini arttıran asıl neden, Batı’nın zengin pazarlarına uzanan enerji yollarının, petrol ve doğal gaz boru hatlarının geçit yeri olmasıdır.

 

Yine Gürcistan’ın önemini arttıran bir diğer özelliği, mangan, bakır madenlerine ve diğer değerli minerallere sahipolmasıdır. Ülkede bu madenlerin işletmeciliği, sunni gübre, sentetik lif, ilaç ve diğer kimya endüstrileri bulunmaktadır. Gürcistan’da yaygın olan küçük endüstrilerin yanında, Sovyetler Birliği döneminde ülkede demiryolu, kamyon gibi ulaştırma araçları ile ilgili ağır endüstriler kurulmuştur. Gürcü toplumunun yüzde 56 kadarı kentlerde yaşamaktadır...

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Gürcistan’ın birlikten kopmasının ardından ülkede yaşanan politik kaos ve Rusya ile yaşanan gerilim nedenleriyle tüm sözkonusu ağır endüstrilerin ve diğerlerinin üretimleri 1990- 94 yıllarında yüzde 80 oranında düşüş göstermiştir. İsveç Ulusal Ansiklopedisi’nin (Nationalencyklopedi) verisine göre, 1996 yılında Gürcistan’da kişi başına ulusal gelir ortalaması 850 Dolar olmuştur. Halen Gürcistan, Sovyetler Birliği dönemindeki endüstri üretimi düzeyine yaklaşabilmiş değildir.

 

Değişik basın organlarına yansıyan haberlere göre, görevi kötüye kullanma, rüşvet, kamu mallarına yönelik hırsızlıklar, zimmet, kayıtdışı ekonomi tüm hızıyla toplumsal yaşamdaki egemenliğini sürdürmektedi. En önemlisi, büyük güçlerin manüpülasyonlarına açık etnik sorunlar kesinlikle çözümden uzaktırlar... Parlemento darbesinin önderi ABD eğitimli avukat Mikhail Saakaşvili tarafından -anayasal olmayan bir yolla- geçici olarak Meclis Başkanlığına/ devletin başına atanmış olan bayan Nino Burjanedze, Kasım ayının son haftasında BBC ve diğer önemli medya kuruluşlarına “devlet kasasının bomboş olduğunu, emekli mamaşları dahil hiçbir aylığı ödeyebilecek durumda olmadıklarını, Batılı dostlarından yardım bekledikleri” açıklamıştır... Anayasal olmayan iktidarın sözcüsü konumundaki Nino Burjanedze, medya karşısında gelişmelerin tüm sorumluluğunu Edvard Şevardnadze’nin omuzlarına yüklemektedir ama, aynı kişi uzun yıllar Şevardnadze’nin kızı rolünü oynamış ve hükümet içinde iktidarı Şevardnadze ile paylaşmıştır... Tekrarlamak gerekirse, Gürcistan’daki ve tüm Kafkaslardaki politik kaosun dahada artarak süreceği anlaşılmaktadır.

 

(1) Dönemin alabildiğine zengin ve karmaşık politik süreçleri içinde düşünebilen insanlar için dikkati çeken ilginç olaylardan biri, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i 2 Ağustos 1990 günü işgal eylemi ile Sovyetler Birliği’nde örgütlenmekte olan ve 19 Ağustos 1991 günü başlayan başarısız askeri darbe girişiminin üst üste gelmiş olmalarıdır. Şüphesiz bu konularda ortada henüz hiçbir somut bilgi, açıklık yoktur veya benim aynı konularda somut bilgilerim yoktur ama, Saddam Hüseyin’in sadece ABD Büyükelçisi April Guisseppe’nin iğvasına uyarakmı Kuveyt’e girdiği, yoksa bu operasyonun Sovyetler Birliği’ndeki “Stalinist” örgütlenmenin iktidar kavgası ile de bir bağının olup olmadığı sorusu aklıma takılmaktadır. Çünkü, İran’a karşı vermiş olduğu savaşın ekonomik maliyetini bir ölçüde karşılamak amacıyla ve ayrıca Irak’ın doğal coğrafi bir parçası ve limanı olması gerekçeleri ile Saddam’a bağlı birliklerin Kuveyt’e girmesi, dünya çapında yeniden gerilimi yükseltecekti ve bu tansiyon yükselişi Gorbaçov’u zayıflatırken Sovyetler Birliğindeki Stalinist güçlere kan verecekti... Muhtemelen bazılarının hesabı böyleydi ama, gelişmeler hem Gorbaçov’u ve hem de Stalinistleri yıkarken, bu ikincilerin tam karşıtlarını güçlendirmiştir. “Yanlış hesap Bağdat’tan dönmüştür” ve sanırım düşüncem doğrudur ve yine umarım sözkonusu bağlar ileride açığa çıkacaktır...

 

Dikkat çekici olaylardan bir diğeri de, CIA Başkanlığından gelme Goerge Bush yönetiminin en üst kademeleri ile doğal olarak yakın bağlar içinde olan Dışişleri Bakanı Şevardnadze’nin neden “dikta heveslerini protesto” gerekçesiyle tam Körfez’deki “Çöl Fırtınası” operasyonunun arifesinde, Aralık 1990’da istifa etmiş olduğudur... Dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker (1989- 1992), Saddam’ın Kuveyt’i işgale hazırlandığı konusunda bilgiler aldıklarını Şevardnadze’ye söylediğini ve olayı KGB’den araştırmasını istediğini anlatmaktadır (Aslında ABD yönetiminin gizli istihbarat kaynaklarından haber almasına gerek yoktur; çünkü, Saddam Hüseyin bu işi açıkça yapmış, işgal olayını önceden ABD elçisi April Guisseppe’ye danışmıştır.). Yine James Baker’in anlatımıyla Şevardnadze, olayı KGB’ye sorduğunu ve böyle bir işgal hazırlığının olmadığı konusunda kesin bilgi aldığını bildirmiştir...

 

Kuveyt’in işgali konusunda KGB’den “doğru bilgi alamayan” Şevardnadze, KGB’nin yöneticisi Vladimir Kryckov’un başında olduğu askeri darbenin gelmekte olduğunu nereden ve nasıl öğrenmiştir? Şevardnadze, darbenin gelmekte olduğu haberini James Baker’den veya doğrudan CIA görevlilerinden mi almıştır ve onların tavsiyelerine uyarak mı istifa etmiştir? Şüphesiz bunlar sadece soru işaretleridir ve Şevardnadze’nin daha sonra girmiş olduğu Amerikancı görünümlü politik çizgi beyinlerdeki sualleri çoğaltmaktadır. Buna karşın şüphesiz yine, Kafkaslar’da ve özel olarak Gürcistan’da mevcut olan hassas dengelerin, ulusal ve uluslararası baskıların bir sonucu olarak -çok badireler atlatmış- deneyimli politikacı Şevardnadze’nin böyle Amerikancı görünümlü politik bir çizgiye sürüklediği de düşünülebilir... Kuruçof, Brejnev ve Gorbaçov yönetimlerinin hepsinde önemli sorumluluklar yüklenmiş ve bu med- cezir içinde kariyerini sürekli yükseltmiş olan eski polis şefi, Komünist Partisi’nin Gürcistan bölgesi sekreteri ve Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Şevardnadze’nin, Gürcistan’daki politik stabiliteyi sağlama ve koruma amacıyla zorunlu olarak şimdiki çizgisini izlediğini düşünmekte mümkündür...

 

Her dönemin adamı olmasına karşın adı herhengi bir yolsuzluk ve rüşvet olayına karışmamış olan Şevardnadze, en istikrarsız olduğu ve uluslararası arenada diplomatik olarak tanınmadığı bir dönemde Gürcistan’a gelmiş, yönetimin iplerini ustaca manevralarla adım adım elegeçirmiştir. Gürcistan, Şevardnadze ile birlikte uluslararası arenada kabul görmüş ve göreceli istikrara kavuşmuştur... Uzun tarihi boyunca çevresindeki büyük güçlerin arasında çok az bağımsız kalabilmiş olan karmaşık etnik bir yapıya sahip Gürcistan ve benzeri ülkeler, hertürlü dış provokasyonlara, toplumsal ve politik istikrarsızlıklara alabildiğine açıktırlar. Yönetimle ilgili politik kurumları tam şekillenememiş, düşünsel ve ruhsal olarak parçalanmış bu tip ezik toplumları belirli bir dengede tutabilmek kolay iş değildir... Sonuçta, Şevardnadze’nin gölgede kalmış kişisel serüveni konusundaki bazı tahminlerimde yanılmış olsam bile, dağılma sürecini yaşamakta olan Sovyetler Birliği’nin üst yönetimi ile İngiltere ve ABD üst yönetimleri arasında çok karmaşık ilişkilerin gelişmiş olduğu da bir gerçektir... -Y. Küpeli

 

(2) Sonderece ezik toplumların ayrıca birey olarakta ezilmiş ve kişilikleri farklı ölçülerde parçalanmış insanlarına özgü bu hızla ve ahmakça diktatöre dönüşme, ele geçirilmiş olan gücü hesapsız biçimde şaşkınca kullanma tavrı, Türk ve Kürt toplumlarına yabancı değildir. Benzer örnekler Türkiye’de, Türk toplumuna özgü parti örgütlenmelerinde, siyasi iktidarlarda gözüktüğü gibi, derin patriyalkal (ataerkil) kültürünün kamburundan kurtulamamış Kürt toplumuna özgü örgütlenmelerin içinde de hergün yaşanmaktadır. Bu sonuncular sözde “demokrasiyi” savunurlarken ve Türkiye yönetimlerini anti- demokratik olmakla suçlarlarken, sıfatları “sosyalist” bile olsa, kendi içlerinde tam bir şef- kul, emreden- itatat eden ilişkisi şekillendirmektedirler... “Yanılmaz” şef ile boyun eğen kul iklişkisi biçimi, aynı toplumun barışçı mücadele yöntemlerini uygulayan örgütlenmelerindede de tamamen aynı kalmaktadır... Silah kullananlarda bu özellik şüphesiz çok daha acıklı ve karanlık olaylarla birlikte daha ağır biçimde önplana çıkmaktadır.

 

Yayınlarında yıllarca savaşı yüceltmiş; kendi içindeki en ufacık muhalefete bile yargısız infazlarla yanıt vermiş; devletin çok daha güçlü şiddeti ile kendi beyinsiz şiddetleri arasında sıkışıp kalmış köylülerin yoksul evlerine -devletle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle- roketlerle saldırıp çocuk kadın demeden öldürmüş; Afganistan’daki karşıdevrimci ve köktendinci islami örgütlerin ve Taleban’ın yöntemlerini “sol” etiketiyle uygulamış; sözde temsilettiği halkının gerçek taleplerine göre değil bazı devletlerin politik şantaj hesaplarına göre davrandığı için büyük ölçüde halktan izole olup yenilmiş bir örgütün yöneticileri de artık Türkiye’de en büyük “demokrasi” ve “barış” savunucusu rolü oynayabilmektedirler. Sözkonusu örgütün kişi kültü yaratan taraftarları, kendilerine açıkça ihanet eden “önderleri” için sürekli eylem yapmakta, ezik Kürt halkı ile gerçekdışı biçimde özdeşleştirdikleri sözkonusu kişiye yönelik kampanyalar örgütleyerek enerjilerini kendi zararlarına harcamaktadırlar.

 

Kürt toplumu içinde en güçlü konumda olan sözkonusu örgütün ve daha birsürü küçük çaplı Kürt ve Türk kökenli benzerlerinin taraftarları, bir yandan açık bir şef- kul ilişkisi sürdürürlerken, sözde “demokrasiyi” savunmakta ve devleti antidemokratik olmakla suçlamaktadırlar. Hatta bu “demokrasi” savunucularının bazıları demokratik süreçleri baltalayan kitlelerden kopuk terör eylemlerine bulaşarak karşıdevrimci ğüçlerin oyun ve şiddetlerine çanak tutmaktadırlar... Şüphesiz Türkiye devleti ve politik yönetimleri antidemokratiktir ama, beyinleri dinsel- ataerkil kalıplarla şekillenmiş ve özünde birey olamamış bu “bireylerin” oluşturdukları bazı bilinen “demokrasi savunucusu” örgütsüz örgütlerin muhtemel bir iktidarları düşlemek bile ürkütücüdür... Tüm bu nedenlerle Türkiyeli insanların Gürcistan toplumunu anlayabilmeleri de pek zor olmasa gerekir.

 

Yukarıda özetlenmiş olan gerçeğe karşın, özünde liberal olan bazı “sol” etiketli aydınlar, toplumdaki bu derin şizofreniye, açık ikiyüzlü ahmaklığa çanak tutabilmektedirler. Aynı liberal “sol” aydınlar, “Demokrasi” ve “insan hakları” mücadelesini zaman zaman hastalıklı ve ikiyüzlü guruplaşmaların, türkiye içindeki ve dışındaki değişik savaş lortlarının savunuculuğu düzeyine düşürebilmektedirler. Gürcistan’da da birçok aydının tavrı bundan farklı olmamıştır...

 

Yine örneğin, Türkiye’de çok partili politik yaşama geçilmesinin hemen ardından mevcut tek partinin içinden gelip bir anda müthiş “demokrasi” ve “özgürlük” savunucusu kesilen Adnan Menderes ve çevresinin kısa sürede iktidarlarını diktatörce kullanmaya başladıklarını anımsamakta yarar vardır. Bu açık gerçeğe karşın, halen bürsürü demagog, satılık kalem, ABD emperyalizminin şakşakçılığını yaparak tatlı ve “ünlü” bir yaşam sürdürmeye çalışan düşük moralli sözde “demokratlar”, diktatörlüğe yönelmiş olan Bayar ve Menderes gibi tipleri “demokrasi kahramanı” ilanederek karlı ticaretlerini yürütmeye çalışmaktadırlar...

 

İdealize etmeden, eleştiriye açık tutarak, içindeki CIA ve MAH (MİT) bağlarını ve ayrıca tüm çelişkilerini görerek 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin türkiyedeki sınırlı demokratik yaşama kazandırdıklarını, demokratik gelişmeye sağladığı açılımı biryana koyarsak, ülkedeki tüm askeri darbelerde “demokrasiyi” kurtarma parolası ile iktidara elkoymuşlar ve açıkça diktatörlük uygulamışlardır.

 

CIA beslemesi ve ilgili CIA görevlilerinin ifadeleri ile “gerçek bir kadın düşmanı faşist” olan Gulbeddin Hikmetyar’ın, bu köktendinci halk düşmanı acımasız savaş lordunun dizinin dibinde fotoğraf çektirmiş olan AKP önderi ve şimdiki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da vaktiyle “demokrasiyi bir araç olarak” gördüğünü açıklayan ifadesini ve arada “insan hakları” ve “demokrasi” savunucusu kesilmesini tekrar tekrar anımsamakta yarar vardır... Şüphesiz Gamsakhurdiya tüm bu karakterlerle kıyaslanamayacak ölçüde dürüst bir kişiliktir ama, demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak yükselmesine karşın içinde olduğu toplumun verili süreçteki akıntısına kapılarak hesabını yanlış yapan bir diktatöre dönüşmüştür.

 

Sadece Meclis’te değil, en küçük “demokratik” örgütlenmede bile iktidara gelenlerin diktatörlük heveslerine kapıldıkları toplumsal yapılarda, bazı “insan hakları” ve “demokrasi” savunucularının ellerine geçen iktidarı hızla diktatörce kullanmaya başlayabileceklerini düşünmek doğaldır. Yüzyıllarca yaşanmış baskılarla şekillenmiş deliliğin, şizofreninin derin kökler saldığı toplumlarda “demokrasi” ve “insan hakları” savunucularının bazılarının bir anda gerçek diktatörlere dönüşebilmesi şaşırtıcı olmaz... Köklü bir demokrasi geleneğine, demokrasi kültürüne ve yerleşik demokratik kurumlara sahip olmayan ezik toplumlarda “demokrasi” ve “insan hakları” kavramları zaman zaman rahatça iktidarı elegeçirme manivelaları olarak kullanılabilmekte, halkın ifadesiyle “köprü geçilinceye dek ayıya dayı denmekte” ve ardından ele geçirilen güçle birlikte maskeler indirilerek gerçek korkutucu yüzler sergilenmektedir... Ve yine şüphesiz Türkiye’nin ve diğer tüm ülkelerin insan haklarını savunan kişiliklere ve örgütlenmelere gereksinimleri vardır. Özellikle Türkiye ve benzeri ülkelerde bu kavgayı veren birçok ciddi insana, örgüt yöneticisine ve örgüte saygı duymak gerekmektedir... Yalnız şüphesiz insanlar bazen saygın bir kişilikken nefret edilen haline de dönüşebilmektedirler.

 

Bunların ötesinde, tüm liberal burjuva rejimleri, kapitalist “demokrasiler” içlerinde derin bir ikiyüzlülüğü barındırmaktadırlar. Daha öncede ifade edilmiş olduğu gibi, sözkonusu rejimler ekonomik ve politik kriz dönemlerinde -onlarca örnekleri gözükmüş olduğu gibi- hızla polis devletlerine ve hatta faşist diktatörlüklere dönüşmektedirler. Kendi zengin anavatanlarında kitlelere dağıtabilecek ekonomik fazlalıkları olduğu sürece “demokrat” olan bu rejimler, Hindiçini’de, Vietnam’da, Orta ve Latin Amerika’da, Afrika’da, Ortadoğu’da ve son olarak Irak’ta olduğu gibi “hürriyetleri”, “insan haklarını” ve “demokrasiyi” koruma bahaneleri ile en açık diktatörlükleri, yıkımları, kanlı kıyımları yaşama geçirmektedirler.

 

Örneğin, ekonomik olarak sıkışmış 70 milyonluk Türkiye’nin yönetimini 8.5 milyar Dolar kredi ile ucuza boyun eğdirip Irak’a yardımcı işgalci güç olarak sokmaya çalışan “hürriyet” ve “demokrasi” şampiyonu ABD yönetimi, yoksul Filistin halkının başına daha fazla roket yolayabilmesi ve Ortadoğu’daki köleleştirme politikasına hizmet edebilmesi için 4 milyonluk Irkçı- Militarist İsrail’in yönetimine sadece 2002 yılında 8.5 milyar Dolar hibe etmiştir. Hibeler sürdükçe İsrail planlı olarak saldırmakta ve Filistin halkına yönelik toptan bir imhanın, göçün kapısını açabilmek ve ayrıca en uygun zamanda Suriye’yi ve diğer bazı Arap ülkelerini savaşa kışkırtabilmek amacıyla, -vaktiyle şekillenmesinde rol oynamış olduğu- Hamas’ı bilinçli olarak intehar eylemlerine kışkırtmaktadır.

 

Ve “demokrasi”, “özgürlükler”, “insan hakları” için Balkanlar’a, Afganistan’a, Irak’a ve dünyanın başka köşelerine saldırmış olan ABD emperyalizmi ve ortakları, Filistin halkının acılarını ve imhasını sırıtarak seyretmektedirler... Kısacası, ikiyüzlülük sadece Gürcistan ve benzeri baskı altındaki ülkelerin politikacılarına özgü değil, dünyadaki temel süreçleri derinden etkileyebilen güçlerin önderlerine de özgüdür. Gürcistan ve benzeri ülkelerde yaşanan trajedilerden birinci drecede bunlarda sorumludurlar.

 

Tüm yukarıda özetlenmiş olanların yanında, “hür” ve “demokratik” dünyanın “komünizme karşı mücadele” yalanı ile başta Mücahidin, Taleban, el- Kaide ve benzerleri olmak üzere kötendinci terör örgütlerini ve ayrıca hertürlü çağdışı gericiliği besleyip büyüttüğü ve ardından “teröre karş savaş” yalanı ile dünya hakimiyeti açısından önemli coğrafyalara en yıkıcı silahları ile saldırdığı, faşist silahlı güçlerini istediği alana soktuğu açıkça görülen gerçektir. CIA’nın yatırmış olduğu 3 milyar Dolar ile şekillenen Taleban iktidarıda aynışekilde Afganistan’a doğrudan müdahale için kullanılmıştır...

 

Kısacası, sadece Kafkaslar, Gürcistan, Ortadoğu ve değişik ölçülerde bezeri coğrafyalar için değil, tüm dünya için ciddi bir demokrasi geleneğine, kültürüne ve demokrasiyi dünya çapında yaşama geçirebilecek uluslararası kurumlara gereksinim vardır. Aynızamanda tüm Kafkaslar ve diğer değişik ölçülerde benzer ülkeler için sembolik bir örnek olan Gamsakhurdiya, “demokrasi” ve “insan hakları” savunucusu konumundan diktatörlüğe tırmananların belkide en zararsızlarından, en acınacaklarından biridir.

 

En ileri askeri teknolojilere, en yokedici kitle imha silahlarına, dev ordulara sahibolan çok sınırlı sayıdaki devletler, “insan hakları” ve “demokrasi” savunucusu rolünde zenginliklerine elkoymak istedikleri ülkelere rahatça müdahale edebilmekte, devlet terörünün en yıkıcı biçimlerini korku salacak biçimde değişik coğrafyalarda defalarca uygulamaktadırlar. “Demokrasi” ve “insan hakları” kavramlarını dünya düzeyindeki diktatörlüklerinin bir manivelası haline getiren ABD yönetimi ve başta İngiltere olmak üzere ortağı diğer liberal rejimler, özünde demokrasi ve insan hakları için dünyadaki en büyük gerçek tehlikeyi oluşturmaktadırlar...

 

İğmesi artarak ilerleyen bilim ve teknolojilerin olanakları ve bütünleşen pazarların bir sonucu olarak alabildiğine küçülen, küçülmesini sürdüren dünyamızda, uluslararası ekonomik politik süreçlerin ulusal ekonomik politik süreçler üzerindeki belirleyicilikleri artan ölçülerde güçlenmektedir. Sonuçta, tek tek ülkelerdeki demokratik süreçlerin kaderleri, dünya yüzeyindeki demokrasinin kaderi ile çok daha sıkı biçimde bağlanmaktadır. Kısacası, ekonomik ve politik anlamda dengesiz antidemokratik bir dünyada, dengeli demokratik adacıklar oluşturabilmek çok zor gözükmektedir. Özellikle tarihsel geçmişleri baskıcı olan coğrafyalarda böyle demokratik adacıklar oluşturmak değişik ölçülerde olanaksızdır.

 

ABD’nin dünya imparatorluğu adımları ile birlikte yayılmakta olan global postmodern (modern ötesi) faşizmin gölgesi, tek tek ülkelerdeki demokratik süreçleride hızla karartmaktadır. Buna karşın, dünya düzeyindeki ABD kaynaklı sözkonusu faşizm, kendisini gizleyebilmek, yayılmasını rahatça sürdürebilmek, müdahalelerini kolaylaştırabilmek amacıyla, Kafkaslardaki, Ortadoğudaki, Asyadaki veya dünyanın başka herhangi bir coğrafyasındaki lokal baskıcı rejimlere dikkatleri çekmekte, Gamsakhurdiya gibilerin veya değişik ölçülerde benzerlerinin, bunlardan çok daha etkili olan Saddam Hüseyin ve benzerlerinin gerisine saklanarak varlığını, insan soyu için yaratmakta olduğu asıl büyük tehlikeyi gizlemeye çalışmaktadır...

 

Sürekli yerli yersiz ve çoğu zaman içeriği boşaltılarak ifade edilen “demokrasi” ve “insan hakları” kavramlarının en büyük ikiyüzlülüklerin ve diktatörlüklerin aracı haline gelmelerini engelleyebilmek için, dünya düzeyinde ekonomik ve politik dengelerin sağlanması; sınıfsal, ulusal, toplumsal eşitsizliklerin büyük ölçüde sonbulması kadar, demokrasi ve insan hakları ile ilgili tüm yalanların doğru görülerek demokrasinin gerçek ekonomik ve politik içeriği ile savunulması gerekmektedir.- Y. Küpeli 

 

(3)“Ben ABD politikalarının en büyük destekçilerinden biriydim. Irak konusunda desteğime gerek duydukları zaman, onuda verdim. Şimdi burada ne oldu, bunu açıklayamıyorum.”, diyerek yakınan Şevardnadze’nin bu sözleri, AKP iktidarı ve gerisindeki yerli güçler için, Washington’a yaltaklanarak karlı çıkacağını sanan tüm sivil ve ünüformalı politikacılar için ders olmalıdır. Kendilerini kullandırtanlar hiçbirzaman eşit değerde bağlaşıklar olarak görülmezler. Sırası gelince yerlerine daha güvenilir sömürge valileri veya asıl emperyalist merkezlerde yetiştirilip devşirilmiş karakterler yerleştirilir. Şüphesiz tüm bu olanların bedelinide en ağır biçimde sürekli aldatılan halklar öderler ve ödemektedirler.- Y. Küpeli

 

Ağustos 2003

yusuf@comhem.se

http://www.sinbad.nu/