Batı’nın “sosyal demokrat” partilerinin tarihi kökleri, devrimci geçmişleri, ihanetleri, CHP ve umutlar üzerine kısa  notlar

1- Büyük Fransız devriminden I. Enternasyonal’e

2- Paris Komünü’nden II. Enternasyonal’e

3- II. Enternasyonal, 8 saatlik işgünü ve 1 Mayıs

4- Çalışanların yararlarına ihanet eden bazı sosyal demokrat parti yönetimleri ve II. Enternasyonal’in çöküşü

5- Ekim devrimi, III. Enternasyonal’in doğuşu, Spartaküs ayaklanması ve Macar devrimi

6- Komintern, Kominform, hatalar, yenilgi, bitmeyen kavga ve umutlar

7- Yeniden şekillenen II. Enternasyonal, Viyana Enternasyonali veya İki- Buçuk’uncu Enternasyonal, Sosyalist Enternasyonal, CHP ve umutlar üzerine çok kısa notlar 

Batı’nın “sosyal demokrat” partilerinin tarihi kökleri, devrimci geçmişleri, ihanetleri, CHP ve umutlar üzerine kısa  notlar

 

Yusuf Küpeli

 

1- Büyük Fransız devriminden I. Enternasyonal’e

 

Fransız Devrimi (1789) en kanlı biçimiyle toplumsal çelişkilerin alabildiğine keskin olduğu Lyon’da yaşanmıştır ve en erken eşitlikçi şiarlar burada ortaya atılmıştır. “Emeğin ve Emekçilerin Tarihi”ni yazmış olan Pierre Brizon’a göre, daha Fransız devriminden önce, 1744, 1779 ve 1788’de Lyon’da dokumacıların üç büyük grevleri olmuştur... Fransız devriminin ardından, büyük bir devrimci kalkışma olan 1848’de uğramış olduğu yenilgiye karşın İngiliz proletaryası da 30 yıl boyunca yürütmüş olduğu kesintisiz mücadelelerle 10 saatlik iş günü yasası kazanımını elde etmiştir... Avrupa’daki 1830 ve özellikle çok daha etkili olan 1848 devrimlerinde proletarya gücünü göstermiş ve yenilmiştir.

 

Son anılan haklı kalkışmalardan ikincisinin başlamasıyla birlikte, Şubat 1848’de, Marks- Engels, “Komünist Manifesto”yu yayınlamışlardır. “Komünist Bildiri”si (The Communist Manifesto, www.hnet.uci.edu/history/mposter/syllabi/readings/manifesto.html) şu cümlelerle başlamaktadır: “Avrupa’da bir hayalet avı, komünizm hayaletinin avı sürmektedir. Bu hayaleti efsunlayıp/ üfrükleyerek  yokedebilmek amacıyla yaşlı Avrupa’nın tüm güçleri kutsal ittifak yapmışlardır: Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri ve Alman polis ispiyonları.” Ve yeni devrimci gücün analizini yapan, bu gücün ideolojisinin ütopik ve ayrıca reaksiyoner “sosyalism”lerden ayrılıklarını sergileyen, proletaryanın mücadele programını olan Komünist Manifesto, “Tüm dünyanın çalışanları, birleşiniz!”, şiarıyla sonbulmaktadır.

 

Yenilgi, birliğin öneminin anlaşılmasını kolaylaştırmıştır ve 28 Eylül 1864’de Londra’da International Workingmen’s Association (Çalışanların Uluslararası/ Enternasyonal Birliği) adlı örgütlenme doğmuştur. Açılış çağrısı Karl Marks tarafından yazılan ve “Birinci Enternasyonal” olarak adlandırılan derneğin amacı, değişik ülkelerdeki işçi örgütlenmelerinin birliğini, ortak davranışlarını sağlayabilmektir.

 

Derneğin 1866 yılındaki Cenevre Kongresi’nde hazırlanmış olan on maddelik geçici tüzüğünün birinci maddesinde, “Dernek, proletaryanın savunulması, gelişmesi ve kesin kurtuluşu amaçlarıyla değişik ülkelerde kurulmuş olan örgütler arasındaki bağı, işbirliğini sağlamak, bunun merkezi olmak amacıyla kurulmuştur.”, denilmektedir. Yedinci maddede “tüm ülkelerdeki işçi hareketlerinin utkusunun ancak birliğin ve örgütlülüğün gücüyle kazanılabileceği” vurgulanmaktadır. Marks- Engels, proletaryanın ekonomik yaşam koşullarını düzeltmek amacıyla yürüttüğü savaşımın yeterli olmadığını, “Adilane bir iş günü için adilane bir ücret!” şiarı ile yetinmenin muhafazakar/ durumu değiştirmeyecek bir istem olduğu kanısındaydılar. Onlara göre bunun yerini “Ücretli kölelik sistemine son!” şiarı almalı, proletarya siyasi iktidara yürümelidir.

 

Proletaryayı tarihin asıl devindirici gücü olarak gören, bu sınıfın politik mücadelesini temel alan ve proletaryanın önüne politik iktidarı elegeçirme hedefini koyan Marksist düşünce, oluşturulan yeni birlik veya I. Enternasyonal içinde etkin olmakla birlikte, tek akım olarak varolmamıştır. Anarşizmin bir biçimi olan ve kapitalist sistem içinde bazı reformları savunmakla yetinen Pier- Joseph Proudhon’un görüşleri veya Proudhonizm ve yine anarşizmin Rusya kolu olan Mikhail Bakunin’in “devlet karşıtı” ideolojisi I. Enternasyonal içinde uzunsüre Marksizm ile yanyana yaşamışlardır. Bunlardan özellikle ikincisi ileride birliğin I. Enternasyonal’in dağılmasının temel nedeni olmuştur.

 

“Marksizmi totaliter ve Marks’ı kaba bir Yahudi” olarak tanımlayan Rus aristokratı Bakunin’in ideolojisinin liberal burjuva karakterini anlamanın temel kriteri, bu düşünce sisteminin kapitalizme karşı alternatif üretememesi, ve aynı alternatifsizliği ile atbaşı gelişen umutsuzluğudur. Ve bu umutsuzluğun ürünü kitlelerden kopuk terör yöntemleridir; terörün kendiliğendiciliği ve sonuçta teslimiyetçiliğidir. Bunun ötesinde, Rusya’da tarih boyunca çok güçlü olan Ortodoks antisemitizminin düşünsel bir uzantısı olduğu anlaşılan “kaba Yahudi” ifadesi ise Marks’ı tanımlamaktan tamamen uzaktır.

 

Yaklaşık iki bin yıl tek bir ülkede birlik içinde yaşamamış olan Yahudilik, herhangi bir milleti, soyu temsil etmekten ziyade Tevrat’ta (Eski Ahit’te) ifadesini bulan bir düşünce sistemini temsiletmektedir. Bu bağlamda, dinle yakın bağı olmayan protestan aydın bir ailenin çocuğu olarak yetişmiş olan Karl Marks’ın düşünsel anlamda Yahudilikle uzaktan yakından ilişkisi olmadığı gün gibi açıktır ve ayrıca K Mars’ın yaşamı ve yapıtlarıda bu gerçeğin en somut kanıtlarıdır (Vaktiyle, “Marks’da Yahudi idi” deme yanlışlığını yaptığım bir Amerikalı Yahudi, iriliğine güvenerek beni kavgaya davet etmişti ve adamı...- Y. K.). Yukarıda anılan karakterlerin ötesinde, kapitalizmi silip süpürecek radikal bir ihtilali savunan Auguste Blanqui’nin yandaşları veya Blanquism I. Enternasyonal içinde diğerleri, Marsizm ve Proudhonizm ile yanyana yeralmıştır. Anarşizm özellikle Fransa ve İspanya çalışanları arasında etkili olmuştur ve 1881 Londra kongresi ile uluslararası planda örgütlü bir güç olarak gözükmüştür.

 

İngiliz sendika önderlerinin ve Fransız işçi temsilcilerinin çağrıları ile 28 Eylül 1864’de Londra’da St. Martin’s Hall’de (Aziz Martin Salonu) kuruluş toplantısını yapmış olan I. Enternasyonal, 1869 yılında yaklaşık 800 bin üyeye sahibolmuştur. Anarşist Mikhail Bakunin ile Karl Marks arasındaki uyuşmazlık, birliğin dağılmasında önemli rol oynamıştır. Bakunin yanlıları örgütün Londra’daki genel yönetim kuruluna karşı açık savaş ilanetmişlerdir. Paris Komünü’nün (1871) ardından 1872 yılında Hague’de toplanan I. Enternasyonal kongresinde -kongreye katılmamış olan- Bakunin örgütten ihraç edilmiş ve aynı kongre, bu birliğin, I. Enternasyonal ortaklığının pratikte bitişiyle sonbulmuştur. Ve yine aslında, Marks, artık Enternasyonal içindeki çekişmelerden uzaklaşarak -dünyayı değiştirecek olanların ellerine bir silah olarak vereceği- asıl bilimsel çalışmalarını tamamlamak istemektedir.

 

Marks tarafından Hague kongresinin bitiş bildirisine eklenen şu cümle, Bakunin yanlılarının temel rahatsılık nedenlerini de göstermektedir. Cümle de kelimesi kelimesine şunlar söylenmektedir: “Toprağın ve kapitalin sahipleri,  bunları edindikleri  zamandan beri, sahipoldukları politik ayrıcalıklarını, sürekli, ekonomi üzerindeki tekellerini ebedileştirmek, işgücünü köleleştirmek için kullanmaktadırlar ve aynı  nedenle proletaryanın temel büyük görevi politik erki zaptetmektir.” (Marxist Writers’ Archives) Aynı kongrede F. Engels’in önerisi ile örgütün genel yönetim kurulunun merkezi Londra’dan New York’a taşınmış ve yönetim 1876 yılında Philadelphia’da birliğin, I. Enternasyonal’in dağıtıldığını ilanetmiştir...

 

Marksist aydınların ortak kanılarına göre, bu ilk uluslararası birlik deneyiminin iki önemli kazanımından birincisi, “Komünist Manifesto” ile proletaryanın mücadele programının temel hatlarının şekillenmiş olmasıdır. İkinci kazanım ise, Paris Konünü deneyimi ile Proletaryanın yönetim biçiminin anahatlarının su yüzüne çıkmış olmasıdır.

 

2- Paris Komünü’nden II. Enternasyonal’e

 

Proletaryanın ilk politik iktidar deneyimi 18 Mart- 28 Mayıs 1871’de Paris’te yaşanmıştır. Ancak 72 gün sürebilen Paris Komünü, Frassa ve dünyadaki proletarya eyleminin en önemli aşamalarından biri olmuştur... Paris Komünü, Ekim 1917 (eski Rus takvimi ile 24 Ekim 1917, kullanmakta olduğumuz takvimle 6 Kasım 1917) Sovyet devrimi için en önemli örneği oluşturmuştur...

 

Paris Komünü devrimini ateşleyen başlıca nedenlerden biri, III. Napolyon’un (Louis Bonaparte) 2 Aralık 1851’de gerçekleştirmiş olduğu darbenin ardından başlayan ekonomik ve politik krizdir. Aynı kişinin 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya karşı başlattığı savaşın yenilgi ile sonuçlanması ve 2 Eylül 1870’de III. Napolyon’un ordusuyla birlikte esir düşmesi, krizi doruk noktasına ulaştırmıştır. Böylece 4 Eylül’de II. İmparatorluk yıkılmış ve III. Cumhuriyet ilanedilmiştir. Aynı yenilgiyle birlikte Fransız askeri birliklerinin büyük kısmı dağıtılmış, Bismark Almanyası’na çok ağır bir savaş tazminatının ödenmesi kabuledilmiştir. Artık emperyalistleşmeye başlamış olan Fransız burjuvazisi ve bunların müttefiki konumundaki büyük toprak sahipleri savaş tazminatının yükünü çalışanların sırtlarına yüklemeyi planlamışlardır...

 

Anlaşmaya karşın Alman birlikleri Fransa’dan çekilmemişlerdir. Ve sonuşta dört aylık bir direnişin ardından 28 Ocak 1871’de Paris Prusya ordularına teslim edilmiştir. Buna karşın, düzenli ordunun dışında örgütlenen ve halka yakın bir güç olan Ulusal Muhafız Birlikleri, -teslim olan yönetim tarafından- silahsızlandırılamamıştır... Şubat başında yapılan seçimleri üçte iki çoğunlukla tutucular kazanmıştır. Yürütmenin başına (Başbakanlığa) 16 Şubat 1871 günü sağcı Adolphe Thiers seçilmiştir. Mart’ın ilk günü Alman birlikleri kente girerlerken, sağcı burjuva yönetimin teslimiyetçiliğine karşın Paris’in çalışan halkı tepkisini açıkça göstermiştir. Halkın safındaki Ulusal Muhafız Birlikleri savaşa hazırlanmaya başlamışlardır...

 

Bismark’ın önünde dizçökmüş olan Thiers yönetimi 18 Mart 1871 günü, Paris halkını silahsızlandırmaya kalkmış ve elinde bırakılmış olan düzenli ordu birliklerini - işgalci gücün desteğiyle- Paris halkının üzerine yollamıştır. Bu birliklerin generallerinden Claude Martin Lecomte ve Jacques Leonard Clement Thomas öldürülmüşler ve Paris halkının üzerine yollanmış olan birlikler kent dışına sürülmüşlerdir... Aristokrasi ve büyük burjuvazi sınıfsal yararları doğrultusunda işgalci güçlerin karşısında dizçökerken, proletarya ve tüm çalışanlar ve onların safındaki silahlı güçler, mevcut toplumsal eşitsizliklere, baskıya, zulme ve yabancı işgaline karşı isyan bayrağını dalgalandırmışlardır.

 

Aslında Karl Marks silahlı bir kalkışmanın yenilgiyle sonuçlanabileceği uyarısını daha önce yapmıştır ama, Paris halkı ayaklanmaya doğru adeta zorla itilmiştir. Halk böyle bir başkaldırıya mecbur kalmıştır... Bu mecburiyet, 3- 5 kişilik bireysel terör gurupçuklarının “başka çaremiz yoktu” mavalını okumalarından çok ama çok farklı bir olaydır. Sözkonusu tarihsel süreçte ayaklananlar, nüfusu o yıllarda iki milyona yaklaşmış olan ve yaklaşık 450 bin ücretli işçisi bulunan Paris halkıdır. Aynı günlerde Paris işçilerinin 300 bin kadarı I. Enternasyonal’e üyedirler... Aynı yıllarda tüm Fransa’nın nüfusu ise yaklaşık 37 milyondur ve ülkede değişik katagorilerde 5 milyona yakın ücretli çalışan vardır.   

 

Artık ok yaydan çıkmıştır ve bundan sonra Marks- Engels’de bütün güçleriyle Paris çalışanlarının safında yerlerini almışlardır... Yönetici meclisin, Paris Komünü’nün seçimleri 26 Mart 1871 günü yapılmıştır. Yönetime Proudhon, Blanqui ve Karl Marks yanlıları birlikte gelmişlerdir... Avrupa’nın en muhafazakar ve baskıcı yöneticilerinden olan Bismark’ın da katkısı ile bu ilk sosyalist yönetim 72 gün sonra kanla yıkılmıştır. Adolphe Thiers bağlı düzenli ordu birlikleri, bir ihanetinde yardımı ile 21- 28 Mayıs günleri kente girmeyi başarmışlar ve alabildiğine kanlı bir katliamla Komünü yıkmışlardır...

 

Engels’in anlatımı ile, sekiz gün süren bir çatışmanın ardından savunmasız adamlara, kadınlara ve çocuklara yönelik katliam başlamıştır. Askerler kent halkından 30 bin kişiyi kurşuna dizmişlerdir. Ardından 38 bin işçi tutuklanmıştır. Bismark’a bağlı Prusya birlikleri kentin kuzeyini çembere almışlar ve Komünerlerin buradan çekilmelerini, geçişlerini engellemişlerdir. (Frederick Engels, Introduction  to Civil War in France, www.marxists.org/glossary/orgs/p/a.htm#paris-commune) Versailles askeri mahkemesi başkanı general Appert 17 bin kişinin idam edildiğini kabullenirken, tarihçi A. Zevaès ise Engels’inkini de aşan bir sayı vererek 35 bin kişinin idam edildiğini yazmaktadır. Sürgüne yollananların sayıları ise 7 bini aşmaktadır... Komün, ilk olmanın verdiği bazı hatalarına karşın iktidarda kaldığı kısa süre içerisinde önemli işler başarmış ve proletarya için, tüm çalışanlar için geriye çok zengin bir deneyim birikimi bırakmıştır.

 

Komün öncelikle düzenli orduyu kaldırıp tüm sağlıklı yurttaşların katılacakları Ulusal Muhafız örgütünü tek silahlı güç olarak kabuletmiştir. Eski bürokrasiyi yokedip, tüm görevlilerin seçimle gelmelerini sağlamış ve maaş tavanının 6 bin Frank olduğunu bildirmiştir. Kilise ile devlet işlerini kesinlikle ayırmış, papazların maaşlarını kesmiştir. Paris okullarındaki tüm dini semboller sökülür, dinle ilgili herşey kaldırılıp atılırken, eğitim sistemi içindeki Kilise temsilcileri de kentin dışına sürülmüşlerdir. Komün, tüm borç senetlerini, yükümlülüklerini üç yıl ertelediğini ilanetmiştir. Ulusal Muhafız birliğine bağlı 137.  tabur, giyotini halkın sevinç gösterileri içinde yakmıştır. Sahiplerinin işletmeyi durdurduğu fabrikaların, kooperatiflerde birleşen ve merkezi bir federasyona bağlanan işçiler tarafından tekrar üretime geçirilmeleri planlanmıştır. Fırıncıların gece işlerine ve İkinci İmparatorluk dönemiyle birlikte polis tarafından seçilmiş olan rüşvetçi işbulma bürolarına sonverilmiştir. Komün işçilerini sömüren emniyet sandıkları yokedilirken, 1789 Fransız Devrimi’nin giyotine yollamış olduğu Kral XVI.  Louis’in anısına yapılmış olan kilise yıktırılmıştır. Kira ödemeleri süreli ertelenmiştir vs..

 

Lenin’in anlatımıyla Paris Komünü deneyimi, Karl Marks’ın “Komünist Manifesto”da tek düzeltmeyi yapmasını zorunlu kılmıştır.“Komünist Manifesto”ya yazılan 24 Haziran 1872 tarihli son önsözde, Marks- Engels, “yapıttaki programın bazı noktalarının artık eskimiş olduğunu” bildirmişlerdir. Komün deneyinde gözüktüğü gibi, “proletaryanın -eski- devlet aygıtını olduğu gibi alarak kendi hesabına işletmekle yetinemeyeceğini; bürokratik ve askeri makineyi parçalamak gerektiğinin anlaşıldığını”, vurgulamışlardır... Anlaşılmış olacağı gibi burada kastedilen, devlet aygıtı içinde proletaryadan, çalışanlardan yana olan kişilerin tasviyeleri değildir; mevcut mekanizmanın bütünüyle dağıtılarak devrimin kalıcılığına ve ilerlemesine yardımcı olacak biçimde yeniden yepyeni bir dünya görüşüyle devlet aygıtlarının yaratılmalarıdır. Kastedilen, geçmişi, baskıyı ve zulmu hortlatabilecek olanların tasviyeleri ve tamamen farklı bir felsefe ile devrimci iktidardan yana mekanizmaların, aygıtların oluşturulmasıdır. Aslında bu zorunlu tavır sadece proletarya devrimleri için değil, diğer faklı devrimler içinde geçerlidir. Aslında karşı devrimler de kendilerine uygun yepyeni baskıcı yapılanmalar yaratmaktadırlar... Diğer yandan Paris Komünü, disiplinli proletarya partilerinin zorunluluğunu beyinlere sokmuştur. Ve Komün, enternasyonal dayanışmanın en önemli ilk örneğidir. Komün’de, Belçikalı, Polonyalı, Rus, İtalyan, Macar ve daha farklı milletlerden işçiler Fransız proletaryası ile omuz omuza savaşmışlardır.

 

Örneğin, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi’nin 5 Nisan tarihli bildirisinde, “Komün’ün dünyaya yeni bir ruh aşılamak amacı güttüğü” ilanedilmiştir. Kızıl bayrak “dünya cumhuriyeti bayrağı” olarak adlandırılmıştır. Paris Komünü’nün 19 Nisan 1871 tarihli bildirisinde şu cümleler geçmektedir: “...Toplumun doğru ve özgürce gelişmesi ile uyumlu halka ait haklar ancak Cumhuriyet rejiminin tanınması ve pekiştirilmesi sonucu  yaşama geçirilebilir. Komün Devrimi, eski kırtasiyeci ve kilise etkili bürokratik yönetime, militarizme, sömürüye, vurgunculuğa, tekel ayrıcalıklarına, proletaryanın ezilmesine, köleliğine, yoksulluklara ve yurdun çektiği acıların kaynaklarına sonvermektedir. Paris ile Versay (Bonapartçı ve ardından Bismark’ın kuklası Thiers yönetimi) arasındaki savaş gözbağcı anlaşmalarla sonbulacak cinsten değildir. Tüm Fransa’ya sesleniyoruz: Eğilmez iradesini en görkemli biçimde gösteren Fransa Versay’ı silahsızlandırmalıdır...”

 

Emperyalist ülkeler dahil dünyamızın tüm ülkelerinde proletaryayı veya kendi ideolojik anlayışları ile işçi sınıfını temsilettikleri savında olan büyüklü küçüklü değişik sosyal demokrat veya komünist etiketli partilerin veya gerçekten böyle olabilen partilerin halen sahip çıktıkları ve özellikle 1 Mayıs günleri söyledikleri Enternasyonal marşı, Paris Komünü içinde doğmuştur. Enternasyonal, Temmuz 1871’de komüner Eugène Pottier tarafından kaleme alınmıştır.

 

3- II. Enternasyonal, 8 saatlik işgünü ve 1 Mayıs

 

Marks’ın ömrü II. Enternasyonal’in şekillenmesini görmeye yetmemiştir ama, Engels bu yeni birliğin oluşmasında başlıca rollerden birini oynamıştır. Aralarında en önemli unsurlar olarak Alman ve Rus Sosyal Demokrat İşçi Partilerinin de bulunduğu bir gurup politik partinin girişimleri ile 1889 yılında II. Enternasyonal şekillenmiştir... Değişik isimlerdeki Belçika, Fransız, Alman ve İsviçre sosyalist partilerinin Ekim 1881’de Londra’da yaptıkları toplantı ile II. Enternasyonal’in kuruluş hazırlıkları başlamıştır. Ardından 1886 yılında Paris’te toplanan Uluslararası İşçi Konferansı sırasında İtalyan, İspanyol, Hollanda, Belçika, Büyük Britanya, İskandinav ülkeleri, ABD ve diğer ülkelerin temsilcileri II. Enternasyonal’in kuruluşu yönünde daha birleşik önemli bir adım atmışlardır. Sonuçta, Temmuz 1889’da 20 farklı ülkeden temsilcinin katılımı ile gerçekleşen Uluslararası Sosyalist Kongresi ile II. Enternasyonal’in kuruluşu gerçekleşmiştir. Bu yeni birlik, I. Enternasyonal’in olumlu mirası ve prensipleri üzerine inşaedilmiştir.

 

II. Enternasyonal, Avrupa’da 1800’lü yılların son 30 yılında sürekli büyüyen ve tüm Avrupa’ya hakim bir güç haline gelen, dünyayı etkisi altına alan, emperyalistleşen burjuvazinin ve bunun doğal sonucu olaral katlanarak büyüyüp dev boyutlara ulaşan bir proletaryanın varlığı koşullarında biçimlenmiştir. Almanya, İsviçre, Danimarka, Portekiz, İtalya, Belçika Hollanda ve ABD gibi ülkelerde milyonlara dayanan dev sendikal birlikler ve sosyal demokrat işçi partileri ile karakterize olmuştur. Örneğin, II. Enternasyonal’in önde gelen partilerinden Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi -ülkede sağcı gerici güçlerin egemenliğine karşın- 1884 seçimlerinde 550 bin oy alırken, 1890’da oylarını 1.5 milyonun üzerine çıkartmıştır... II. Enternasyonal’in en büyük kazanımı, genel standart olarak “8- Saat İşgünü” ve 1 Mayıs’ın proletaryanın uluslararası ortak eylem günü kabuledilmesi olmuştur.

 

II. Enternasyonal’in kesin kuruluş tarihi olarak kabuledilen Paris’teki Temmuz 1889 kongresinde şu kararlar alınmıştır:

a- Seçim hakkına sahibolduğu tüm ülkelerde proletaryanın sosyalist partilere katılması ve diğer partilerle uzlaşmaksızın politik erki elegeçirme mücadelesi vermesi.

b- Anayasal seçim hakkına sahibolmadığı ülkelerde bu hak için olanaklı tüm araçlarla mücadelesini yükseltmesi.

c- Kooperatiflerden endüstriye dek çalışma yaşamının tüm alanlarına yönelik egemen sınıfların baskı yöntemlerinin insan haklarına karşı birer cinayet olduklarının kabulü yönünde yasaların elde edilmeleri ve bu baskılara karşı savaşımın geliştirilmesi.

 

Aynı kongre, kapitalist üretim tarzının hakimolduğu ülkelerde emeğin çıkarlarını savunan güçlü yasaların sonderece gerekli olduklarını savunmuş ve bu yasaların temellerini şu maddelerle belirlemiştir:

a- Maksimum 8- Saat İşgünü.

b- Kadın organizmasına zarar veren üretim kollarının tümünün kadın işçilere kapatılması.

c- 14 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılmalarının yasaklanması ve 18 yaşına dek kız ve erkek tüm cocukların işgünlerinin azami 6 saat ile sınırlandırılması.

d- Kesintisiz çalışmaları gerekli olan bazı üretim kolları dışında gece işinin yasaklanması.

e- 18 yaşını doldurmamış tüm kız ve erkek çocuklar için gece işinin yasaklanması.

f- Tüm çalışanlar için haftalık minumum 36 saatlik aralıksız tatil/ izin hakkının tanınması.

g- İşçiler için zararlı olan belirli üretim ve çalışma yöntemlerinin yasaklanmaları.

h- İş ücretlerinin ürünle ödenmesinin yasaklanması ve patron dükkanlarının kapatılması (İş ücretinin ürünle ödenmesi feodal kölelik döneminden kalma bir ayni rant biçimidir. Sözkonusu feodal rant olayı, alışverişin patron dükkanından yapılması zorunluluğu ile birleşince, çalışanların alışverişlerinde özgürce seçim yapabilmelerine, pazar ekonomisinin ve serbest rekabetin gelişmesine, dolayısıyla kapitalist gelişmeye zarar verilmektedir. Ayrıca bu çerçeve içinde çalışanlar, geçmişin çok daha geri, özgür birey olmaktan tamamen uzak feodal köleleri düzeyine indirgenmektedirler.- Y. K.).

i- iş ve işçi bulma bürolarının kaldırılması (Sözkonusu bürolar işçilerden ücretleri karşılığında komisyon almakta, birer sömürü, rüşvet ve torpil merkezleri konumundaydılar. Aynı bürolar -işleyişleri ile- işçilerin kendileri için özgürce örgütlenmelerini engellemekteydiler. Y.K.);

k- en az yarısı işçiler tarafından seçilen ve devlet tarafından maaşa bağlanan görevlilerce, eve verilen işler dahil tüm işyerlerinin ve fabrikaların çalışma koşullarının denetim altına alınmaları (Bu son karar, günümüzdeki iş müfettişliği olgusunun işçi temsilcilerininde katılımları ile demokratik bir kurum olarak ve alabildiğine geniş çaplı biçimde yaşama geçirilmesi istemidir.- Y. K.).

 

Başta 8- Saatlik İşgünü olmak üzere yukarıda sıralanmış hedefler için mücadele etme kararı alan II. Enternasyonal kongresi, bu savaşım kararını da şu şekilde formüle etmiştir: “Kesin saptanmış bir zamanda, önceden belirlenmiş tek bir günde, tüm ülkelerde, tüm kentlerde çalışanlar görkemli uluslararası gösteriler yaparak Paris Konferansı’nca belirlenmiş olan iş gününün kısaltılması talebinin ve diğer tüm taleplerin uluslararası planda gerçekleşmesini/ yaşama geçmesinin sağlayacaklardır.”

 

II. Enternasyonal’in 1889 Paris Konferansı’na ve önceki 1886 Konferansı’na katılmış olan Amerikan İşçi Federasyonu,  yukarıda ifade edilmiş talepler için yığınsal birleşik mücadele gününü, 1 Mayıs 1890’a almıştır. Bu kitlesel haklı ve cesur mücadelenin ürünü genel standart 8- Saat İşgünü günümüze dek gelen bir gerçek olarak yaşama geçerken, aynı gün proletaryanın uluslararası eylem günü olarak kabuledilmiştir. Ve yine bu ortak eylem günü 1 Mayıs, günümüze dek aralıksız dünyanın tüm ülkelerinde gösterilerle anılmıştır ve anılmaktadır...

 

Engels 8- Saat İşgünü için 1 Mayıs 1890’da yapılmış olan yığınsal yiğitçe gösterileri şu cümlelerle anlatmaktadır: “Avrupa ve Amerikan proletaryası mücadele gücünü yeniden kazanmaktadır. Tek hedefi uğruna, tek ordu olarak, tek bayrak altında tüm güçlerini seferber etmiştir. Herkes için geçerli standart 8- Saat İşgünü 1889’da Cenevre’de yapılan kongrede kabuledilip açıkça karara bağlanmış ve ilanedilmiştir. Yaşanan gerçek tüm ülkelerin çalışanlarının birleşmiş olduklarıdır ve günün bu dehşetli görünümü tüm ülkelerin kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin gözlerini yuvalarından fırlatacaktır. Marks yanımda olup bunları kendi gözleriyle görebilseydi keşke.” (www.socialistalternative.org/justice21/17.html)

 

Proletarya’nın birleşik eyleminin 1890’da kazanmış olduğu gerçekten görkemli zaferin Engels’in ruhsal yapısı üzerinde yaratmış olduğu derin iyimserliği anlamak mümkündür. Buna karşın mücadelenin karmaşık zikzaklı yolunda ileride gelişecek olaylar hiçte aynı iyimserliği sürdürecek nitelikte olmayacaklardır... Çünkü, kapitalizmin erişmiş olduğu emperyalist aşamada, Batı’nın emperyalistleşerek eskiye göre güçlenip zenginleşmiş ülkelerinde, emperyalist yağmadan pay alan güçlü bir işçi aristokrasisi doğmaya başlamıştır. Bu işçi aristokrasisi biryandan proletaryanın ulusal ve uluslararası birliğinin bölünmesinde kullanılırken, diğer yandanda bunların güçleri Avrupa’nın sosyal demokrat işçi partileri içindeki oportinizmi geliştirmeye başlamıştır. Proletaryayı emperyalist burjuvazinin dümensuyuna sokarak yağmadan pay almayı politikalarının merkezine oturtan oportinist karakterler, “Marksist” etiketinin gerisine sığınarak aynı partilerin yönetimlerinde etkili olmaya başlamışlardır.

 

Bu karakterlerin başta gelenlerinden biri, Avrupa’nın en güçlü partilerinden olan Alman Sosyalist İşçi Partisi’nin yöneticisi İsviçre kökenli Eduard Bernstain (1850- 1932) olmuştur. Bernstain, 1888- 1900 yıllarında Londra’da yaşamış ve Engels’e en yakın kişi olarak gözükmüştür. İleride, “Engels’in idam hükmünü veren kişi” olarakta adlandırılacak olan Bernstain, Engels’in ölümünün hemen ardından, 1896 yılından itibaren sosyal demokrat politikayı revize etme/ yeniden gözden geçirme adına devrimci özünden kopartma, işçi aristokrasisine dayanarak proletaryayı emperyalist burjuvazinin kuyruğuna takma görevini üslenmiştir... Bilindiği gibi Marks- Engels I. Enternasyonal’de ve daha sonra Engels II. Enternasyonal’de Alman proletaryasının temsilcileri sıfatıyla yeralmışlardır.

 

4- Çalışanların yararlarına ihanet eden bazı sosyal demokrat parti yönetimleri ve II. Enternasyonal’in çöküşü

 

Sözkonusu ihaneti Engels’e en yakın kişi, Engels’in manevi mirası üzerine oturan ve O’nun küllerini Atlantik’e atan Bernstain yaşama geçirmeye başlamıştır... Şüphesiz böylesi en uygunudur ve günümüzde artık mali- sermaye ile bütünleşmiş Kilise üst yönetimlerine, yine tekellerle bütünleşmiş “İslamcı” geçinen bazı tarikat önderlerine, “Atatürkçü” geçinen her cinsten bazı politikacılara, “sosyal demokrat” ve hatta “komünist” etiketleri ile politik arenada boygösteren birçok kişiye veya örgütlenmeye bakacak olursak, Bernstain’in yaptığı işte, kullandığı taktiklerde hiçte tek, ilk ve son olmadığını anlarız... Bir halka, bir toplumsal sınıfa  ihanet en mükemmel biçimde o sınıf veya halk tarafından sayılan tarihi kişiliklere sahip çıkılarak, bu kişilikleri kutsallık zırhı ile kundaklayıp düşüncelerini ve eylemlerini devrimci özünden kopartarak gerçekleştirilebilir...

 

Bunun yanında Marksizm, şüphesiz katı/ donmuş bir düşünce sistemi değildir. Marksizm, gelişen bilimlerle, değişen ekonomik- toplumsal koşullarla birlikte yenilenip zenginleşmeye tamamen açık bir ideolojidir. Bernştain ve benzerlerinin yaptıkları, değişen koşullarda Marksizm’i yeniden analitik biçimde üreterek proleteryanın, çalışanların, ezilenlerin ellerine haklı mücadelelerinde kullanabilecekleri bir silah olarak vermek olmamıştır. Onlar, bu bilimsel ve gelişen bilimlerle ve değişen toplumsal yapı ile ilerlemesi gereken düşünce siteminin devrimci özünü boşaltarak, çalışanları emperyalist burjuvazinin kuyruğuna takmışlardır...

 

Diğer yandan, yaşanmakta olan koşulları, tüm uluslararası bağlantıları ile birlikte varolunan ülkenin yaşayan gerçeklerini analitik olarak değerlendirmekten uzak durarak, bazı Marksist kavramları donmuş biçimde kendi toplumuna adapte etmeye çalışanlar veya bunları yerli yersiz bilgiççe tekrarlayanlar, “yenilenme” adına Marksizmi ustaca mali- sermayenin koynuna sokan Bernstain kadar bilimsel Marksist düşünce sistemine ve emekçilere zarar vermişlerdir ve vermektedirler. Ayrıca bu son anılanların kendi alanlarında Bernstain kadar başarılı olmaları da olanaksızdır; çünkü, Bernstain tarihsel büyük bir güç olarak proletaryanın enternasyonal yararlarına sırtını dönerken, ekonomik anlamda bir başka dev güç olan mali- sermaye ile anlaşarak yolunda yürümüştür... Yaşamakta oldukları dünyayı ve ülkeyi anlama zahmetine katlanmadan en kolay yola saparak; aynen skolastik felsefenin altın günlerini yaşadığı Orta Çağ Avrupası’nın varlıklı Kilisesi gibi gerçekleri araştırmak yerine geçmişin klasiklerine bakarak; Planton, Aristo vs. düşünürlerin yapıtlarını, Kilise’nin eski metinlerini veya hatta kendi yazmış oldukları metinlerin başka bölümlerini referans göstetererek skolastisizmin bataklığında ahkam kesen papazların oynamış oldukları rolü “uzlaşmaz devrimci” maskeleriyle günümüzde oynamaya çalışarak politika sahnesine çıkanlar ise, boş gevezelikten başka bir “güce” dayanmadıkları için, çalışanları mali- sermayenin kuyruğuna takanlar kadar etkili olamamaktadırlar. Çünkü, kitlelerle birleşebilmek, onları kendi yararları yönünde örgütlü olarak harekete geçirebilmek, ciddi toplumsal ve bilimsel bir sorumluluk ister. Küçük kariyer hesapları yapmadan, ruhunu şeytana satmadan namusla gerçeklerin araştırılmasını, karmaşık değişken gerçeklerin ışığında politikalar üretmeyi ve israrla örgütlü olarak kitlelerle bağ kurma çabasını zorunlu kılar. Başarı, anlaşılan gerçeklerin ışığında ezilen milyonları örgütleyebilmekle mümkündür ve yine her başarısızlığı hakim sınıfların baskıları ile açıklamaya olanak yoktur. Kaldıki, mali- sermaye güçlerinin akıllı temsilcileri tarafından üzerlerine varılmayan sözkonusu burnu yukarıda egoist, bilgiç, papağan gurupçuklar, haksızlıkların alabildiğine yoğunlaştığı bir ortamda skolastik kısırlıkları ve aynen ortaçağ papazlarına özgü ikiyüzlülükleri ile ile bir yandan marjinal olarak kalırlarken, diğer yandan mali- sermaye politkacılarının “demokrasi” olduğu yalanına malzeme olmaktadırlar.

 

Bernstain ve aynı çizgiyi değişik biçimlerde paylaşanların çalışanlara verdikleri zarar, en ağır biçimde, emperyalist anavatanlarda ve emperyalizmin baskısı altındaki güneyli, Orta Doğulu, Afrikalı vs. ülkelerde giderek artan ölçülerde hissedilmektedir. Emperyalist yağmadan pay alan işçi aristokrasisinin güçlü olduğu ülkelerde Bernstain çizgisi, -emperyalist güçlerle daha da kaynaşmış çirkin yüzünü gizlemeye çalışarak- halen iktidar koltuğuna oturabilmekte veya iktidarı paylaşabilmektedir. Bunlar kendi ülkelerinin işçilerini üç- beş kuruşa uluslarüstü tekellerin kuyruğuna takmaktadırlar. İşçilerini, işsizlerini, relatif yoksullarını tekellerin askerleri haline getirmektedirler. Hitler Almanyası'nın yapmış olduğu gibi, Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın birçok ülkesine, Irak'a, bu ülkelerin çalışan halklarına yönelik kanlı yağma saldırılarına “demokrasi” ve “insan hakları” yalanlarıyla katılmaktadırlar...

 

Bernstain’in adı ile ünlenen sözkonusu halka ihanet çizgisine, daha sonra, 1917 Ekim devrimi sırasında bir başka biçimde katılan diğer tanınmış karakter de Karl Kautsky (1845- 1938) olmuştur. Baron Kautsky 1880’de Zürih’te Bernstain ile tanışarak -henüz devrimci özünü yitirmemiş- sosyal demokrat eyleme katılmış ve ardından Marks- Engels’i Londra’da ziyaret etmiştir. Bernstain, kısa sürede Marksizm konusunda otorite olmuş aydın bir aristokrattır ama, 1917 Ekim devrimi sırasında Bernstain ile birlikte ölümün, büyüyen tekellerin safında yerini almıştır.  

 

Sosyal Demokrat İşçi Partileri’nin, komünist partilerin en üst organı II. Enternasyonal’in 1910 yılında Kopenhag’da yapılan kongresinde, ulusal meclislerdeki proletarya temsilcilerinin savaş kredilerine karşı oy vermeleri kararı alınmıştır- bir başka deyişle emperyalist savaşa kesinlikle karşı durulma kararı alınmıştır. Bunun ardından, I. Dünya Savaşı’nın bir provası olan Balkan Savaşı günlerinde, 1912 yılında, Basel’de toplanan II. Enternasyonal kongresinde delegeler yeniden savaşa karşı çıkma kararı almışlardır. “Farklı ülkelerin işçilerinin birbirlerine kurşun sıkmalarını kapitalistlerin kârlarını arttıran bir suç” olarak nitelemişlerdir.

 

Tüm bu Kopenhag ve Basel kararlarına karşın, Eduard Bernstain’in önderliğindeki güçlü Alman Sosyalist İşçi Partisi, 4 Ağustos 1914 günü parlemento/ Reichstag’da oylarıyla emperyalist savaşa destek vermiştir. Emperyalist savaştan kazançlar bekleyen işçi aristokrasisine özgü bu oportünist/ fırsatçı çizgiye diğer büyük emperyalist ülkelerin sosyal demokrat partileri de katılmışlardır. Fransa, İngiltere, Belçika “sosyalist”lerinin çoğunluğu aynı şövenist çizgiyi izleyerek savaşı onaylayınca, II. Enternasyonal emperyalist savaşın ilk büyük kurbanı olarak ömrünü tamamlamıştır. Ve bu savaşta yaşanan büyük yıkımın yanında, emperyalist burjuvazinin kazançları uğruna 10 milyonu aşkın genç üretici insan canvermiştir.

 

5- Ekim devrimi, III. Enternasyonal’in doğuşu, Spartaküs ayaklanması ve Macar devrimi

 

Lenin’in önderliğindeki Bolşevik hizbi, savaşı engelleme, engellenemezse -kapitalistlerin kârları için çalışanların birdaha birbirlerine silah çekmeyecekleri- bir devrime dönüştürme amacıyla tüm olanaklarını seferber etmiştir... Sonuçta, İsrarla savaşa karşı çıkan, savaşın sürmekte olduğu 1916 yılında kapitalismin ulaşmış olduğu yeni aşamayı doğru biçimde analiz ederek, “Kapitalismin En Yüksek Aşaması Emperyalism” adlı yapıtını yayınlayan Lenin’in önderliğindeki “Bolşevik Partisi”, 1917 yılında emperyalist savaşı Rusya’da devrime dönüştürmeyi başarmıştır. (Lenin ve Ekim Devrimi’nin gelişme süreci ve Sovyetler Birliği hakkında daha geniş bilgiler için Sinbad’da yeralan şu metinlere bak:

Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Rusya’da marksizmin gelişmesi ve Lenin üzerine kısa notlar - Yusuf Küpeli

+ Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar )

 

Ekim devriminin başarıya ulaşmasının ardından, devrimin emperyalist güçler tarafından çembere alındığı ve boğulmak istendiği içsavaş günlerinde, öncelikle proletaryanın bir kazanımı olan Sovyet devrimini koruyabilmek amacıyla Ocak 1919’da Rus komünistlerinin insiyatifleri ile III. Enternasyonal’in (Komintern) ilk adımı atılmıştır. Bernstain çizgisi dışında kalan Alman, Polonya, Macaristan, Avusturya, Letonya ve Finlandiye komünist partileri Rus komünistlerinin insiyatifinde yeni birliğe katılmışlardır. Bu sayılanların ortak çağrıları ile III. Enternasyonal’in ilk toplantısı Mart 1919’da Moskova’da gerçekleşmiştir. Aynı örgütün yine moskova’da yapılan 1920 yılı toplantısına ise 37 ayrı ülkenin komünist partilerinin temsilcileri katılmışlardır... Rusya’nın geniş toprak parçalarında iki yılı aşkın süre devameden kanlı içsavaş, Paris komününden sonra ve İspanya içsavaşından önce gerçek anlamda en büyük uluslararası dayanışmanın yaşandığı, dünyanın gerici ve ilerici tüm güçlerinin karşı karşıya geldikleri bir boğuşma arenası olmuştur. (Biraz daha geniş bilgiler için Sinbad’da bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar )

 

Alman Sosyal Demokratları içinde Lenin’in çizgisini destekleyenlerin başında Franz Mehring (1846- 1919), Clara Zetkin (1857- 1933) gibi önderler gelmektedir ve bunlar Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde -adını Roma’nın en büyük köle ayaklanmasının önderinden alan- Spartaküs Birliği’ni oluşturmuşlardır. Kısacası, Marksist prensiplerle 1875 yılında kurulmuş olan Alman Sosyal Demokrat Partisi Bernstain ile birlikte emperyalist savaşı onaylayınca, aynı yıl, 1914’de parti içinde savaşa karşı olan Spartaküs Birliği doğmuştur. Ve bu birliğin önderleri, Nisan 1917’de kurulmuş olan Bağımsız Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne aynı yıl katılmışlardır. Son anılan parti Kasım- Aralık 1918’de geçici hükümette yeralmıştır ve Spartaküs Birliği Aralık 1918’de bu partiden de koparak Alman Komünist Partisi’ni (KPD) kurmuştur. Spartaküs Birliği’ni oluşturanların arasında, Berlin ayaklanması sırasında, Ocak 1919’da öldürülen Karl Liebknecht’de vardır. Bir Polonya Yahudisi olmasına karşın aynızamanda Alman proletarya hareketinin önderlerinden kabuledilen, Polonya Sosyalist Partisi’nden koparak Alman ihtilalcileri arasında yeralan Rosa Luxenburg’da Spartakus Birliği’nin önemli karakterlerindendir. Lenin’in demokratik merkeziyetçilik görüşüne itiraz eden Rosa Luxenburg, aynen Karl Liebknecht gibi Ocak 1919’da, Berlin ayaklanması sırasında öldürülmüştür.

 

Olaylar kısaca şu şekilde gelişmiştir... Eylül 1918’de Alman genelkurmayı, Ludendorf ve Tananberg kahramanı Hindenburg, savaşın yitirildiğini İmparator II. Wilhelm’e bildirmişlerdir. Savaşın derinleştirmiş olduğu ekonomik kriz ve Sovyet devriminin etkileri ile 1918 Ekim başında Spartakus Birliği’nin politik insiyatifinde başlayan genel Grev girişimi yarım kalmıştır ama, aynı ayın son günlerinde sayıları 100 bine ulaşan denizciler ayaklanmışlar ve subaylarını tutuklamışlardır. Kasım ihtilali ile II. Wilhelm tahttan indirilmiş ve Friedrich Ebert liderliğinde kurulmuş olan Sosyal Demokratlar hükümet 9 Kasım 1918’de Weimar Cumhuriyeti’ni ilanetmiştir. Spartakus Birliği’nin etkisindeki denizci ayaklanması endüstri işçileri arasında da yayılmıştır. Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi işçilerin ve askerlerin meclisleri oluşmuştur. Bunlar Sosyal Demokrat Parti’nin değişik hiziplerine bağlı komiserler tarafından yönlendirilmişlerdir.

 

Bir yanda kurulmuş olan işçi ve asker meclislerinin, diğer yanda ise resmi hükümetin ikili iktidarı 1918- 19 kışı boyunca grevler, gösteriler ve politik şiddetle birlikte sürmüştür. Son bir çaba olarak Berlin’de, Ocak 1919’da, Karl Liebknecht, Clara Zetkin, Leo Jogiches, Rosa Luxenburg önderliğinde, adını Roma’yı sarsan ünlü köle ayaklanmasının önderinden alan Spartaküs Ayaklanması başlatılmıştır. Aynı ayın 13’ünde ayaklanma düzenli ordu birlikleri tarafından kanlı biçimde ezilmiştir ve Rosa Luxenburg ile Karl Liebknecht yargılanmadan kurşuna dizilmişlerdir. Mart ayı içinde bastırma eylemi kent kent sürmüş, Spartaküs Birliği ve İşçi Meclisleri’nin önderleri yargısız infazlarla yokedilmişlerdir... (Bak: Yusuf Küpeli, Tarihi büyük köle ayaklanmasının önderi olan Spartaküs üzerine notlar ).

 

Aynı yıl, 1919’da Almanya’nın elini kolunu bağlayacak olan Versay Anlaşması imzalanmıştır. Ardından, bu anlaşmanın yarattığı ulusal ezikliğin, derin ekonomik krizin ve -ülkede en büyük oy potansiyeline sahip olmalarına karşın- sosyal demokrat ve komünist partilerin bölünmüşlüklerinin sonucu olarak ve mali- sermayenin büyük desteği ile Adolf Hitler önderliğindeki “Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi”nin (NSDAP) veya popüler adı ile NAZİ Partisi’nin yükselişi başlamıştır. Derin bir ikiyüzlülükle sosyalist retoriği/ söylemi ustaca kullanan Hitler, ezik Alman toplumunu etkileyebilmiştir. Franz Von Papen’in önderliğindeki Katolik Merkez Partisi’nin ve özellikle “ulusal kahraman” Hindenburg’u da etkileyen Franz Von Papen’in büyük kişisel desteği ile 1933’de iktidar koltuğuna oturan Hitler, III. Devleti ilanetmiştir.

 

Rusya’daki Sovyet devriminin hemen ardından kurulan Bela Kun (1886- 1939) önderliğindeki Macar Sovyet Cumhuriyeti’de proletaryanın günümüzde pek anımsanmayan iktidar deneyimlerinden biridir. Derin bir ekonomik kriz içinde olan ve tüm ekonomisi -çoğunluğu Avusturya ortaklığı olan- 82 büyük kartel tarafından kontrol edilen Macaristan’da Sovyet iktidarı 21 Mart 1919’da yığınsal destekle kansız biçimde başlamıştır. Başta Wilson Amerikası olmak üzere kapitalist- emperyalist dünyanın ilanedilmemiş ambargosu ile savaş sonrasının sosyalist Macaristan’ı açlıktan kırılırken, yine aynı dünyanın desteğini almış olan Romanya’nın faşist beyaz orduları tam 133 gün sonra, 1 Ağustos 1919 günü Budapeşte’ye girmişler ve Sovyet yönetimini yıkmışlardır... Kişi olarak Bela Kun 16 yaşında Macar Sosyal Demokrat  örgütlenmesine katılmıştır. Savaş esiri olarak Rusya’da iken Bolşevik Partisi’nin saflarında çalışmıştır. Dış müdahale ile Macar Devrimi’nin yıkılışının ardından Sovyetler Birliği’ne iltica etmiş ve III. Enternasyonal’in (Komintern) organlarında görev almıştır. Ve muhalif oldukları düşünülen partili komünist aydınların şaklabanca büyük bir gösteri ile yokedildikleri Moskova Duruşmaları sırasında Bela Kun, Stalin’in emri ile öldürtülmüştür.

 

6- Komintern, Kominform, hatalar, yenilgi, bitmeyen kavga ve umutlar

 

Lenin’in önderliğinde kurulan III. Enternasyonal (Komintern), Lenin ile ve Lenin sonrası olarak genellikle iki farklı aşamada değerlendirilmektedir. İşçilerin ve üniforma giymiş köylüler olan askerlerin Sovyetlerinin kararları ile tamamen demokratik tarzda başlamış olan Rusya devrimi nasıl süreç içinde Sovyetlerin iktidarlarını yitirmeleri ile anti- demokratik baskıcı bir yönetime teslim olmuşsa, Komintern’de Stalin döneminde benzer biçimde başlangıçtaki demokratik insiyatifini, ortak eylem ruhunu yitirmiştir. Örgüt giderek Stalin’in basit bir manipülasyon aygıtına dönüşmüş, ölüme sürüklenmiş ve 1943 yılında lavedilmiştir.

 

Şüphesiz zaten bilinen bu sonuçlardan ziyade, sözkonusu sonuçları yaratan süreçlerin nedensellikleri çok daha önemlidir. Çalışanların iktidar deneyimleri olan bu süreçlerin ciddi biçimde ayrıntılı olarak incelenmeleri geleceğin sosyalist iktidarları için yaşamsal önem taşımaktadırlar... Yine de yüzeysel olmasına karşın dikkatli bir bakışla, Stalin’in veya benzer karakterlerin demokrasi deneyimi hiç olmamış veya çok sınırlı olmuş toplumların, pederşahi kültürün güçlü biçimde yaşamını sürdürmekte olduğu toplumların türevleri olduğunu anlamak zor değildir. Bu nedenle hataları sadece belirli kişilere bağlamakta yanlış olur, tüm yanlışların kapısını açan bir kolaycılığa kaçmak olur. Kıscası, kişilerin, yaşama analitik bakamayan önderlerin belirli hataları olmakla birlikte, aslında önderlerde içinde varoldukları tarihsel süreçlerin ve toplumsal yapıların türevleri olarak şekillenirler; sadece yönetmezler, aynızamanda yönetilirler. Büyük Rus aydınlanmacılarından Herzen’in (Hertzen, 1812- 1870) felsefi olarak açıklamaya çalıştığı gibi büyük tarihi olaylar karşısında “kabahat kimde” sorusuna pek kolay yanıt vermek olası değildir- şüphesiz politik demagoglar değilsek, gerçeği ciddi olarak araştırıyorsak. Bu bağlamda, sosyalizmin erken ve gerçekleşmesi için yeterli olgunluğa ulaşmamış toplumsal yapılarda yaşadığı serüvenleri, hataları kişilere bağlayarak işin içinden çıkma kolaycılığına kapılmamak gerekir. Bunun yanında kişilerin sorumluluklarını da doğru görebilmenin gelecek uygulamalar için çok yararlı olacaktır. Lenin'i ise sadece Rus toplumunun bir türevi olarak görebilmek olanaksızdır ve çok erken ölmüş olan bu kişinin büyüklüğü, çağının uluslararası anlamda en ileri yanlarının türevi olabilmesinde gizlidir.

 

Tarihi zorunluluklar ve aynızamanda sadece Rusya’nın değil uluslararası birikimin de bir türevi olan şekillenmiş olan Lenin çapında bir öndere sahipolması sonucunda devrim, Rusya gibi köylülüğün çok güçlü olduğu pederşahi bir toplumda gerçekleşmiştir. Lenin çapında bir önderin tek olması ve toplumun ağırlıklı pederşahi karakteri ağır emperyalist baskı ve kuşatma ile birleşince, başlangıçta doğmuş olan demokratik insiyatifler hızla geri plana itilebilmişlerdir. Emperyalist baskının ve kuşatmanın da kaçınılmaz bir ürünü olarak Çarlık totaliterizmi bir başka düzeyde ve adla hortlatılmıştır. Bireylerin devrimci ruhlarını öldüren, ikiyüzlülüğü besleyen güçlü totaliterizm olgusu devrimin ölümünün başlıca nedeni olmuştur. Şüphesiz bu ifade edilen gerçeğe II. Dünya savaşının en ağır yükünü Sovyetler Birliği’nin taşımış olmasını ve bundan sonra ABD tarafından başlatılan soğuk savaşı ve kışkırtılan silah harcamalarını eklemek gerekmektedir. Ve yine şüphesiz bu son sıralanan nedenlerde, sosyalizmin çok daha geniş enternasyonal birliklerle, dayanışma ile yaşayıp gelişebileceğini kanıtlamaktadırlar...

 

Ve yine totalitarizm ve demokrasi üzerine konuşurken, bir yanlış anlamaya meydan vermemek için, sınıflı toplumlarda ve yine halen sınıflı toplumun bir biçimi olan sosyalist toplumlarda salt bir demokrasinin olamıyacağını, demokrasi ve diktatörlüğün hezaman içiçe varolabileceklerini ve ayrıca ekonomik demokrasi olmadan politik arena da da dengeli bir demokrasinin gerçekleşemeyeceğini kısaca belirtmekte yarar vardır...

 

Anarşi anlamına gelmeyen, herkesin her istediğini yapması anlamına gelmeyen, belirli kurallarla işleyen demokrasiler, burjuva toplumlarında burjuvazinin diktatörlüğü ile birlikte varolabilmektedirler. Böyle bir demokrasinin sınırları, proletaryanın, tüm çalışanların, akıl veya kol emeğini satarak geçinenlerin örgütlülükleri, burjuvazinin gücünü ve baskılarını dengeleyebilme konusundaki yetenekleri ölçüsünde genişleyebilmektedir. Şüphesiz bu sınırları etkileyen unsur sadece ulusal arenada verilen mücadele değildir tekbaşına. Sınıf mücadelesinin bir başka biçimde sürdüğü uluslararası arenanın ulusal arenalardaki süreçler ve demokratik mücadeleler, demokrasinin sınırları üzerinde derin etkileri olmaktadır. Şimdiye dek yaşanmış olan emperyalist savaşların ulusal arenalarda demokrasileri öldürdüğü bilindiği gibi, günümüzde güçlenerek sürmekte olan ABD merkezli emperyalist saldırganlığında demokratik süreçleri değişik ülkelerde nasıl yokettiği açıkça gözlemlenmektedir.

 

Sosyalist demokrasiler ise, teorik olarak proletaryanın burjuvaziyi yoketmeye ve sosyal anlamda sınıfsız bir topluma ulaşmaya yönelik diktatörlüğü ile birlikte varolabilirler. Fakat Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da yaşanan deneylerde yine aynı sınıfın/ tüm çalışanların demokratik örgütlenişteki zafı ve demokrasi deneyimsizlikleri nedeniyle bu olgu gerçek anlamıyla yaşama geçirilememiştir. (Halen varlıklarını sürdüren “Çin Halk Cumhuriyeti”ni ve “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti”ni bu katagorilerin tamamen dışında gördüğüm için örneğe dahil etmiyorum.) Tüm çalışanların demokratik insiyatiflerini yaşama geçirebilmeleri konusundaki yeteneksizlikleri ve koşulların da zorlaması sonucu politik önderlerin sorunları kestirme yollardan çözme çabaları, teorik olarak burjuvaziyi yoketmeye yönelik "proletarya diktatörlüğü"nü tüm halka yönelik bir bürokratik diktatörlük şekline dönüştürmüştür. Geçmişten kalma “baba” arayışı içindeki halk çoğunluğu da böyle bir uygulamayı başlangıçta, hatalı sonuçları can acıtmaya başlayıncaya dek kabullenmiştir... Pratikte, politik erkin tepesinde oturanların, devlet olmanın bir sonucu kaçınılmaz olarak yaratılmış olan bürokratik mekanizmanın ve bir anlama devlet kapitalizminin bir biçimi olan büyük iktisadi kuruluşların yöneticilerinin demokratik kitle insiyatifi ile denetlenebilme olanakları ortadan kalkmıştır. Bu demokratik denetimsizlik olgusuna dev iktisadi kuruluşların tek bir merkezden yönetilmelerinin zorlukları, güçlü emperyalist baskı, ekonomisi militarize olmuş ABD tarafından kışkırtılan silahlanma yarışının ekonomiye bindirdiği ağır ek yükte eklenince, sistem çatırdamaya başlamıştır. Sonuçta, Sovyet devriminin başlangıç yıllarında varolan yığınsal demokrasi uygulaması ile halkın yararına olması gereken zorunlu diktatörlük arasındaki dengenin ikinciden yana bozulması, süreç içinde diktatörlüğün kaba bir zorbalık biçiminde tüm halka karşı güçlenmesi, hesap verme zahmetinden büyük ölçüde kurtulmuş olan politik ve bürokratik aygıt elemanları arasında yozlaşmaya, rüşvetçiliğe, halkın ortak malının özel mülk haline getirilmesine yolaçmıştır. Sonuçta, yeniden güçlü bir burjuvazi ve bu sınıfla içiçe mafya örgütlenmeleri doğmuştur. Süreçten sadece kişiler değil, kitlelerin deneyimsizlikleri de sorumludur...

 

Yine de, tüm yanlışlara karşın, Sovyetler Birliği’nin 1960’lı ve özellikle 1970’li yıllarda uzay yarışında öne geçmesi, ekonomisinin kazandığı büyük güç, biryandan soğuk savaş politikaları içinde bir yumuşamayı, birlikte varolma anlamına gelen detand sürecini gündeme getirirken, diğer yandan başta Vietnam olmak üzere dünyanın her köşesinde anti- emperyalist ulusal kurtuluş savaşlarının zafere ulaşmalarına büyük katkılar yapmıştır. Irak'a yönelik olarak daha 1972 yılında planlanmış olan saldırıyı engellemiştir vs.. Sovyet sistemini çalışan halklarının gözünde örnek olmaktan çıkartmak isteyen Batı’nın burjuva demokrasileri, kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalmışlardır. Mevcut işçi örgütlenmelerinin güçlerinin ötesinde sosyal devlet anlayışlarının birçok Batılı ülkede güç kazanması, Sovyetler Birliği’nin varlığı sayesinde olmuştur.

 

Komintern veya III. Enternasyonal, savaş sonrasında, 1947’de, Cominform (Komünist Haber Bürosu) adıyla yeniden diriltilmişse de, bu yeni birlik Komintern’in ilk yıllarındaki ruhuna sahibolamamıştır ve sonuçta 1956’da kesinlikle lavedilmiştir... Proletaryanın, emekçi kitlelerin savaşsız, sömürüsüz ve sınırsız (enternasyonalist) bir dünya yaratma düşü ile başlatmış oldukları Sovyet devrimi, süreç içinde iktidarın adım adım çalışanların/ Sovyetlerin ellerinden uzaklaşması ile ve başlangıcından tam 74 yıl sonra tarih olmuştur. Uluslararası yasalar karşısında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin varlığı 31 Aralık 1991 günü sonbulmuştur. (Süreç hakkında biraz daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar )

 

Geriye bazı sonderece olumlu ve yine bazı olumsuz izler bırakarak yokolan bu kısa tarihi dönem veya Sovyet deneyimi, her türden baskı, haksızlıklar, aşağılama, sömürü varolduğu sürece bitmeyecek olan özgürlük, eşitlik, savaşsız enternasyonalist bir dünya özlemi ve mücadelesi sürecinde kullanılacak bir deney olarak belleklerde sürekli yaşayacaktır...

 

7- Yeniden şekillenen II. Enternasyonal, Viyana Enternasyonali veya İki- Buçuk’uncu Enternasyonal, Sosyalist Enternasyonal, CHP ve umutlar üzerine çok kısa notlar

 

Savaş kredilerine oy vermiş veya tekellerin kârları için 10 milyonu aşkın insanın ölümünü onaylamış ve aynı nedenle II. Enternasyonal’in ölüm fermanını imzalamış olan “sosyal demokrat” sıfatlı partiler, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1919 yılında, II. Enternasyonal’i canlandırdılar. Diğer yandan, Hem II. Enternasyonal partilerinin ve hem de Sovyet Devrimi’ne destek olmaya çalışan devrimci III. Enternasyonal partilerinin dışında kalmış olan bazı “sol” guruplar, Şubat 1921’de kendi aralarında Viyana Enternasyonali veya İki- Buçuk’uncu Enternasyonal olarak anılan bir başka birlik oluşturdular. Aslında bunlar II. Enternasyonal’den kopan ve diğerleri kadar şövenist milliyetçi olan merkez partileri idiler. Sonuçta geri döndüler ve Viyana Enternasyonali ile II. Enternasyonal, Mayıs 1923’de İşçi ve Sosyalist Enternasyonal olarak birleştiler. Bu son anılan reformist birlik II. Dünya Savaşı’na dek sürdü. Nazi ordularının 1940 yılında Brüksel’e girmesi ile, İşçi ve Sosyalist Enternasyonal’in merkezi de işgaledildi. Ve İngiltere’ye iltica edebilmiş ulusal sosyalist gruplar savaş sonrası kurulacak olan birliğin temellerini Londra’da attılar.

 

Yukarıda özetlenmiş olduğu gibi dağılmış olan II. Enternasyonal’in savaş kredilerini onaylamış partilerinin ve yine bunun mirascısı İşçi ve Sosyalist Enternasyonal’in bir devamı olarak Sosyalist Enternasyonal, savaş yıllarında Londra’da biraraya gelmiş göçmen sosyal demokrat gurupların çabalarıyla, savaşın ardından, 1951 yılında Frankfurt’ta kurulmuştur. Uluslararası sekreterliği Londra’da bulunan örgütlenmenin içinde İşçi Partisi (Birleşik Kırallık, İngiltere), SPD (Almanya), Amerika Demokratik Sosyalistleri (ABD), Avustralya İşçi Partisi, Yeni Demokratik Parti (Kanada) gibi daha onlarca ve onlarca politik parti vardır. Birliğin üyeleri olan İngiliz, Alman, İspanya, Fransa, Hollanda ve İsveç partileri halen kendi ülkelerinde iktidardadırlar ve Avrupa Parlementosu içinde ciddi hakim bir güç oluşturmaktadırlar. Asil üyeleri, gözlemci örgütleri, kardeş örgütleri vs. ile üye sayısı 166’ya ulaşan Sosyalist Enternasyonal’in, günümüzde asil üyelerinin sayısı 106’yı bulmaktadır. Sözkonusu birliğin öncelikle Avrupada ve ardından uluslararası arenada bir güç haline gelebilmesi, asıl olarak 1976 yılından itibaren SPD’den Willy Brandt’ın çabaları, önderliği sayesinde olmuştur. 

 

CHP yakın geçmişte birliğe asil üye olmuştur. Birliğin bir başkanı, bir genel sekreteri ve sayıları oldukça kalabalık ikinci başkanları vardır. Deniz Baykal ikinci başkanlar arasında Kosta Rika’nın Ulusal Kurtuluş Partisi PLN’in başkanı Rolando Araya Monge’nin ardından sıralamada ikinci kişi konumundadır.

 

Bu satırları yazanın bukadar çok partinin tümü hakkında doğru bir görüşe sahibolmasına olanak yoktur ve birçoğunun adlarını dahi ilk kez duymuştur. Olayın ciddi olarak araştırılması gerektiği gerçeğine karşın, Sosyalist Enternasyonal adlı birliğin başını çeken -zengin emperyalist Batı’nın iktidardaki veya iktidara aday- partileri, birliği asıl yönlendiren sınırlı sayıdaki “sosyal demokrat” partilerler, aynı Batının mali kuruluşları tarafından borç batağına sürüklenmiş, doğal kaynakları ağır biçimde sömürülen ve gerektiğinde askeri operasyonların hedefi olan ülkelerin “sosyal demokrat” partileri ile asla benzer olamazlar. Zenginlerin ve baskı altındaki yoksulların partileri arasında ideolojik ve politik olarak gerçek bir birliğin olabileceğini düşünmek olanaksızdır. Halkının yığınsal muhalefetine karşın Irak’ın işgaline ve yıkımına ABD’nin faşist güçlerinin safında aktif olarak katılan ve işçi aristokrasisine dayanan sendikaların desteğini halen alabilen Tony Blair önderliğindeki “İşçi Partisi” ile hergün kafasına ırkçı İsrail rejiminin bombaları yağan Filistin halkının temsilcisi Fatah, ağır emperyalist baskı altındaki Nikaragua’nın Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi, Irak saldırısına şiddetle direnen CHP ve diğer Asya, Afrika ve Latin Amerika partileri arasında ortak kader ve görüş birliği olamayacağını düşünen herkes anlayabilir. Fakat şüphesiz bunların ve daha sayılmayan benzerlerinin tümü de aynı Sosyalist Enternasyonal’in çatısı altında birarada gözükmektedirler.

 

“Global bir güç” olduğu yazılan Sosyalist Enternasyonal’in gerçek bir birlik ve güç olmadığını, birliğe “katılmanın” sömürü ve baskı altındaki ülkelerin partileri için çaresizlikten doğan bir zaman kazanma taktiği olduğunu, bütünüyle hedef tahtasına oturmama taktiği olduğunu anlamak hiçte zor değildir. Tüm bu taktiklere karşın yine de Zengin Batı’nın politik güçleri tarafından bu ezilen ülke partileri içerisinde operasyonlar yapılmaya çalışıldığını, bu partilerin dışarıdan manupule edilmek istendiklerini Filistin’de yaşananlardan ve özellikle son olarak CHP’nin başına gelenlerden anlamak hiçte zor olmamaktadır. Şüphesiz çokyönlü emperyalist baskılar altındaki ülkelerin “sosyal demokrat” sıfatlı partilerinin de kendi büyük hataları vardır ama, bu dış müdahaleler, komplolar olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Tam aksine, zaten sözkonusu müdahaleler aynı zaafların, hataların üzerlerine oturtulmaya çalışılmaktadır.

 

Kısacası, aslında global bir güç olan uluslarüstü tekellerdir, emperyalist sistemin kendisidir ve Sosyalist Enternasyonal’i yönlendiren Batı’nın güçlü partileri sözkonusu golobal ekonomik gücün politik karar mekanizmalarını çok büyük ölçüde ellerinde tutmaktadırlar. Mevcut iktidarlarını da aynı global ekonomik güçle anlaşmış olmalarına borçludurlar. Sonuçta, idealleri gibi yansıttıkları sosyal hedeflere dünya çapında ihanet etmektedirler. Sosyal refahı dünya düzeyinde yaymak, yoksul ülkelerin borçlarını silmek, savaşları engellemek vs. gibi kulağa çok hoş gelen hedefleri resmi toplantılarında önlerine koymuş olmakla birlikte, bu konularda adımlar attıkları söylenemez. Ulusal gelirin yüzde 0.7’si olarak kararlaştırmış oldukları yardım hedefine dahi herhangi bir yıl ulaştıkları da söylenemez. Tam tersine, yardımlarda giderek azalma olduğu gibi, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurum da sürekli büyümektedir. Güney Asya’nın yoksul halklarını vuran tsunami felaketinin ardından bile yeterli yardımları yapmış olmadıkları gibi, bu ülkelerin borçlarının silinmesi sözünü hiç hatırlamamışlardır. Sadece utangaçça “borç erteleme” sözünü telaffuz edebilmişlerdir....

 

Batı’nın “sosyal demokrat” sıfatlı partilerinin ülkelerinde sosyal hakların yoksul ülkelere kıyasla çok yüksek olması, emperyalist yağmadan almış oldukları büyük paylarla, yaratılan işçi aristokrasisi ile açıklanabilir. Bu refahın bedelini ödeyenler ise yaklaşık iki milyarı açlık sınırında yaşıyan yoksul ülkelerin çalışan halklarıdır. Diğer yandan, Sovyetler Birliği'nin yıkılışının ardından, Batı'da varolan sözkonusu sosyal haklarda da sürekli bir gerileme gözlemlenmektedir... Aynı partiler savaşları engelleme konusunda adım atmadıkları gibi, tam tersine bu saldırılara açıkça veya utangaçça katılmaktadırlar. Sözkonusu gerçek son Afganistan ve Irak saldırılarından sergilenmiştir. Ve ayrıca şimdi “demokrasi” adına üzerlerine saldırdıkları ükelerin anti- demokratik güçlerini de kendileri besleyip büyütmüşlerdir. Saldırıların ardında gelenin de demokrasi olmadığını, sadece bu ülkelerin zengin enerji kaynaklarına elkonulduğunu herkes görmektedir. Emperyalist savaşları onaylamış partilerin mirascısı sözkonusu güçlü Batılı “sosyal demokrat” partilerin bu derin ikiyüzlülüklerini anlamak hiçte zor değildir.   

 

Zengin Batı karşısında derin bir aşağılık kompleksi taşıyan bazı tuzu kuru bilgiç “aydınlar” veya zaten ruhunu çoktan Mephistophales’e satmış olan kaşarlanmış tipler, “CHP’nin kökünün işçi hareketine dayanmadığını, Kongre’de olanlar karşısında Batı’nın "sosyal demokrat" partilerinin şaşkına döndüklerini” vs. çığırtkanca yayarlarken, aslında, açıkça veya ikiyüzlü aşağılık bir yılışıklıkla patinin içine yerleşmiş kriminal unsurlara, mafya getir- götürcülerine destek vermektedirler. Suratlarındaki ifade normal kişilerin miğdesini kaldıran bu kriminal tiplerin sadece CHP’yi değil, herhangi bir politik partiyi dahi yönetemiyecekleri bellidir ama, önemli olan bunların açtığı yoldan geride duran uluslarüstü tekellerin eğitimli, sinsi karakterlerinin parti üzerinde tam bir hakimiyet kurmalarıdır. Tezgahlanan, CHP’yi “ılımlı İslam” rolündeki AKP’nin “sosyal demokrat” versiyonu yapabilmektir... Ve şüphesiz böyle bir operasyondan karlı çıkacak olan sadece saldırgan ABD emperyalizmi değil, aynızamanda bu gücün kuyruğuna takılmaş olan Batı’nın politik erkleri, Sosyalist Enternasyonal’de ipleri elinde tutan partileridir... Şüphesiz hedef tahtasında olan sace CHP değil, daha benzer birçok kuruluştur ve bu bağlamda Sosyalist Enternasyonal’in “gerçek kalıcı global bir güç olduğunu” söylemek olanaksızdır. Dünyadaki politik dengeler değiştiği an, Sosyalist Enternasyonal bir kez daha ve bu kez çok daha ağır ve kesin biçimde parçalanacaktır. Ve zaten dünyanın ezilen yoksul halklarının gereksinimi olan tamamen farklı gerçek bir enternasyonal dayanışmadır.

 

CHP, Batılı kaynaklarda “sosyal demokrat” ve “kemalist ilkelere dayanan milliyetçi” bir parti olarak tarifedilmektedir. Şüphesiz bu kavramların ne ölçüde gerçeği ifade ettikleri üzerine tartışılabilir ama, Batı’nın “sosyal demokrat” partilerinin kendilerine hiç benzemeyen CHP’yi şu veya bu biçimde aralarına almış olmalarının temel nedeni, CHP’nin halen Türkiye’de politik bir güç olması ve emperyalist Batı’nın Türkiye üzerine hesapları ile bağlantılıdır... CHP’nin işçi kökenli olmadığı, mülk sahibi sınıfların bir koalisyonu biçiminde şekillendiği ve tüm tek partili iktidar dönemi boyunca sendikal hareketi ve proletaryanın politik örgütlenmesini ağır baskılar altına aldığı bilinmektedir. Fakat özellikle 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’de gelişmeye başlayan toplumsal politik bilinç, CHP’de de değişim rüzgarlarının esmesine yolaçmıştır. Şüphesiz bu değişiklikte -o yıllarda- uluslararası dengelerde çok ağırlıklı bir güç olmayı başaran Sovyetler Birliği’nin de etkisi olmuştur... Mülk sahibi sınıflar koalisyonu olması nedeniyle ard arda parçalanmalar yaşmış ola CHP’nin değişim çabalarını, halkla bütünleşme çabalarını, kendisine yeni bir ideoloji ve ilkeler edinme çabalarını başarılı biçimde yaşama geçirebildiğini ifade edebilmek olanaksızdır. Şüphesiz son Pentagoncu 12 eylül 1980 askeri darbesi de bu sürece, CHP'nin arayış çabalarına ağır bir darbe vurmuştur...(Bu konuların daha ayrıntılı açılmaları gerekmektedir.)

 

Kısacası, CHP’nin çalışanlar açısından sonderece olumsuz mirasları olmakla birlikte, günümüz koşullarında bu partiyi Türkiye’nin çalışan insanlarına yaklaştıran anti- emperyalist bir mirası da vardır. Eğer bu olumlu yan, doğru teorik ve ideolojik açılımlarlarla, kitleleri kucaklayabilecek ekonomik ve toplumsal haklı taleplerle ve bu yönde kararlı bir çaba ile birleşebilirse, CHP, Batı’nın varlıklı “sosyal demokrat” partilerinden çok daha solda ve çok daha halka yakın bir parti haline gelebilecektir. Zaten Türkiye gibi ekonomik toplumsal uçurumların derin olduğu ülkelerde Batı’nın “sosyal demokrat” partilerine benzer oluşumların şekillenebilmeleri olanaksızdır. Türkiye ve benzeri ülkelerde gerçekten sosyal demokrat olmak isteyen partiler çok daha devrimci çizgilere itilmek, köklü toplumsal değişiklikler isteyen programlara sahibolmak zorundadırlar. Aksi taktirde Batı’nın kuklası AKP benzeri ölü varlıklara dönüşeceklerdir... Ve zaten CHP içindeki operasyon da bu ikincisinin başarılabilmesi amacıyla sahnelenmiştir ve kriminal unsurların kullanıldıkları karşı- devrimci saldırının gerisi de gelecektir. Özellikle başkanı ve kongrenin divan başkanı ile CHP yönetimi henüz tek bir muharebeyi -kutlanması gereken mükemmel bir eylemle- kazanmıştır ama, rehavete kapılmadan kötülüklerin üzerine hem kendi içinde ve hemde dışında örgütlü biçimde gitmek zorundadır. Kitlelerle örgütlü sağlam bağlar kurabilmenin yollarını bulmak zorundadır. Kriminal unsurların almış oldukları azımsanamayacak oy sayısı, partinin çok ciddi bir örgüt yapısı sorunuyla karşı karşıya olduğunu yansıtmaktadır.

 

CHP’nin işçi kökenli olmaması, hatta Türkiye’deki proletarya hareketi ile ilgili çok kötü anılara sahibolması, yaşanan koşullarda bu örgütün değiştirilemiyeceği, çalışan insanlardan yana doğru bir çizgide yeniden şekillendirilemiyeceği ve hatta dışındaki çok daha solda gözüken ve bireysel teröre bulaşmamış örgütlenmelerin en namusluları ile birlikler oluşturamayacağı anlamına gelmez. Batı’nın Marksist ve işçi kökenli bazı “sosyal demokrat” sıfatlı partileri nasıl örgütlerinin devrimci ruhlarını boşaltarak mali- sermayenin, uluslarüstü tekellerin emrine gimişlerse, CHP’de bu karanlık sürecin tam tersini başarabilir…

 

Parti yönetiminin herşeyden önce dürüstlüğe ve ağır emeğe gereksininimi vardır ve küçük hesaplardan, fırsatçılıklardan uzak durmak zorundadırlar... Batılı “sosyal demokrat” partileri CHP’ye göre “üstün” göstermeye çalışan zevzekler, bu partilerin tarihleri içindeki olumsuzluklarla ilgili yeterli bilgilere sahip değillerdir veya ruhlarını Mephistophales’e satmış oldukları için sadece CHP'yi aşağılama, moral bozma görevlerini yapmaktadırlar... Şüphesiz aynı Batılı partilerin geçmişlerinde olumlu yanlar da vardır ama, çok önemli olumsuzluklar ve ihanetler yaşanmıştır. Bunların en önemlisi, emperyalist savaşları onaylamaları ve günümüzde ABD saldırganlığına açıkça ortak olmayanların bile bu karanlık işten kazanç sağlamaya çalışmalarıdır. En azından seslerini kısmalarıdır.

 

Örneğin, Faşizm sadece tüm kara Avrupasında degil, İngiltere'de de güçlenmiştir. Sağcı görüşleri bilinerek İngiliz İşci Partisi'ne alınan ve 1929-1930 yıllarında bu partinin en genc bakanı olan, ileride partisinin yeni lideri olarak gözüken Sir Oswald Mosley, partiden koparak 1932-1940 yıllarında Avrupa'nın en güçlü faşist örgütlenmelerinden biri olan İngiltere Faşistler Birligi'ni (British Union of Fascists) kurmuştur... Sadece bu nedenle bile Blair gibi birinin aynı partide nasıl kayiyer yapabildiğini anlamak hiç zor değildir. Sözkonu partiler içinde en olumlularında biri olan İsveç’in SAP’ı, II. Dünya Savaşı öncesi ve tüm savaş boyunca “Upsala Soy Temizliği Enstütüsü” adlı kuruluşta -komünistler dışındaki tüm partilerle, örgütlenmelerle- ortaklaşa Nazi Partisi için ırkçı ideolojiler üretmiş, kısırlaştırma yasalarına imza atmış, Nazi saldırganlığını açıkça desteklemiştir... Başka bir anlatımın konusu olan bu karanlık olaylarla ilgili bilgiler uzar gider. Ve sonuçta, geçmişindeki tüm olumsuzluklara karşın CHP hiçte Batı’nın “sosyal demokrat” partileri yanında küçümsenecek bir örgütlenme değildir ama, doğru yolunu bulmak, çalışanların gerçek bir silahı olabilecek biçimde yeniden örgütlenebilmek ve sosyalist hareketin birliği için çalışmak zorundadır.

 

İçinde olduğumuz üçüncü endüstri devrimi olgunlaşır, bilgisayarlı teknolojiler kafa gücünü kolgücünün yerine geçirir ve emeğin verimliliğini alabildiğine yükseltirlerken, proletaryanın bileşiminde de önemli değişiklikler olduğu bir gerçektir. Buna karşın, sömürünün bitmediği, tam tersine emeğin verimliliği artarken yükselen artıdeğer oranları ile sömürünün daha da yoğunlaştığı, emperyalist uluslarüstü tekellerin dünya egemenliklerinin genişleyip ağırlaştığı ve dünyanın tüm çalışanlarının, özellikle ezilen ulusların çalışanlarının herzamankinden çok enternasyonalist birliklere, dayanışmaya gereksinim duydukları bir gerçektir. Ve ufukta gözüken, ya Hitler’in mirası üzerine oturmuş ve -dünyamıza sürekli büyük yıkımlar getirecek olan- ABD merkezli postmodern bir faşizmdir, ya da geçmişin deneylerinden ders almasını bilen ve olabildiğince demokratik temeller üzerinde yükselen yeni uluslararası bir sosyalizmdir.

 

Bu ikinci yolun seçilmesi ise öncelikle artan bir sorumluluğu, derin bir dürüstlüğü, gerçekleri anlamaya yarayacak bilimsel araştırmayı ve tüm bu işler için çok daha ağır bir emeği zorunlu kılmaktadır... Emperyalizmin giderek ağırlaşan saldırıları karşısında milliyetçiliğin kumdan kalelerine sığınmaya çalışmak ise, pişirilmeden önce toplanıp sepete atılacak salyangozun kendi kabuğuna sığınmaya çalışması kadar derin bir çaresizliğin ifadesinden başka birşey değildir...

 

yusuf@comhem.se

31 Ocak 2005

not: Yukarıdaki metin bir başka bütünün parçası olduğu için, anlatımın içinde olanlar dışındaki kaynaklar konmadı. Y. K

http://www.sinbad.nu/