not: Aşağıdaki başlığı ve arabaşlıkları taşıyan göreceli uzun metin, aslında Vietnam halkının tarih içindeki serüvenini ve ABD emperyalizmine karşı kazandığı zaferi özetleyen bir kitapçığın notlarından biri olarak hazırlanmıştır. Konunun güncelliği ve metnin

ana sayfaya ulaşmak için tıkla:

http://www.sinbad.nu/ 

 

katagoriler:

 

Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak  & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Kriminalite, hırsızlık, haksızlık

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

 

Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!

 

 

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

 

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri Bu yazı ile birlikte verceğim web sayfası adreslerindeki metinler ingilizcedir. Şüphesiz herkes ingilizceyi aynı ölçüde anlayamaz ama, sayfalardaki resimleri rahatca anlayabilir. Bu nedenle ingilizce bilsin- bilmesin yüreği kaldırabilenlere adresleri açıp bakmalarını salık veririm. İnsanlar bu resimlere bakarlarken hemen Abu- Garib’den yansıyan fotoğrafları düşüneceklerdir. Ve ardından, Abu- Garib’deki veya Guantanamo’daki veya bir başka bilinmeyen merkezdeki uygulamaların hiçte istisna ve hatta günümüze ait olaylar olmadığını, vahşetin tarihi- kültürel kökleri bulunduğunu hemen anlayacaklardır.   metnin tamamına ulaşmak için tıkla (not: metinde bazı ırkçı katliam fotoğrafları yeralmaktadır.)

 

http://www.iwchildren.org  (Yerli Amerikan halkının soykırımı)

 

http://www.maafa.org/    (Afrika kökenli Amerikan halkının soykırımı)

 

 

 başlıbaşına ayrı bir yazı olarak basılabileceği düşünülüp, Vietnam ile ilgili yazıdan önce Sinbad'a yerleştirilmiştir. Vietnam ve Çin ile ilgili iki ayrı kitap çok yakında Sinbad'da gözükeceklerdir- Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

a- Ho Chi Minh’in bundan 85 yıl önce, 1920 tarihli Sosyalit Parti Kongresi’nde söylemiş olduklarının günümüz koşullarına çevirisi ve Batı emperyalizminin köklerinde yatan ırkçılık

 

b- Sosyal Darvinist Belçika sömürgeciliği; Habyaramina ve Ziya ül Hak süikastlerinin paralellikleri; Ruanda katliamı üzerine özetlenmiş gerçekler; Kongo, Patrice Lumumba ve Angola üzerine notlar

 

c- Güncel emperyalist hesaplarla yeniden ısıtılan 90 yaşındaki tarajedi, I.- II. Dünya Savaşları içinde ve günümüzde emperyalist jeopolik hesaplar, olsun- olmasın soykırım çığlıkları ile kamufle edilen asıl niyetler ve Türkiye yönetimlerinin saman alevi gibi parlayıp tekrar sinme nedenleri, gösteri aydınları, ikiyüzlülükler

 

d- Batı tekellerinin tatlı kârları ve egemenlikleri uğruna gerçekleştirilmiş olan bazı soykırımlar: Yahudi soykırımı ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırım politkasından kısa örnekler; Kongo (Zaire) ve Patrice Lumumba; Angola ve Kara Afrika’nın yüzkarası Savimbi; Endonezya, Guatemala, Bosna- Hersek vs.

 

eski bir metin ve iki ayrı soykırım adresi:

 

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri

 

Yerli Amerikan halkının soykırımı

 

Afrika kökenli Amerikan halkının soykırımı

 

Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

 

Yusuf Küpeli

 

a- Ho Chi Minh’in bundan 85 yıl önce, 1920 tarihli Sosyalit Parti Kongresi’nde söylemiş olduklarının günümüz koşullarına çevirisi ve Batı emperyalizminin köklerinde yatan ırkçılık

 

Ho Chi Minh’in, “Malesef halen birçok yoldaş, kolonileri, ayakların altındaki kum ve başlarının üzerindeki güneş olarak görmektedirler sadece. Bundan ötesini  düşünememektedirler...” sözlerini günümüzün koşullarına çevirecek olursak, ince kumları ve parlayan güneşi ile birer turizm cennetin olarak tanıtılan güneyin yoksul ülkelerinde, aslında, tüm turistik broşürlerin konusu dışında kalan yoksul ezik insanların yaşamakta olduğu gerçeğinin altını çizmemiz gerekir. Buralarda yaşamakta olan insanların da gereksinimleri, onurları ve duyguları vardır. Turistik broşürlerde reklamı yapılan güneşin parlaklığından daha yakıcı olan bu gerçeğe karşın, hangi politik görüşten olursa olsunlar zengin Batı’nın veya emperyalist anavatanların bireylerinin çoğunluğu malesef bu gerçeği görememektedirler. Turistik gezilere çıktıkları ülkelerde, kumun ve güneşin ötesinde kendileri gibi insanların yaşamakta oldukları gerçeğini görmek ve onların sorunları üzerine düşünmek istememektedirler. Ve o insanların sorunlarının gerisinde, aslında, kendi hükümetlerinin, emperyalist devletlerin sömürüleri, talanları yatmaktadır...

 

Sıralaması uzun bir liste oluşturacak güneydeki bu turizm cennetlerinin birçoğunda CIA- MI6 operasyonları ile iktidara gemiş ve ülkesini emperyalist merkezlere soydurtan diktatörler, adı “demokrasi” olan benzer rejimler ve son zamanlarda açığa çıktığı ve -Mısır’da da olduğu gibi- CIA’nın gizli işkence merkezleri, kadın- çocuk- köle- organ ticareti ve daha alabildiğine çok ve acı verici sömürü, soygun, yoksulluk, açlık, toplumsak haksızlık örnekleri vardır. Derin yoksulluk nedeniyle sokaklarda ıvır zıvır birşeyler satmaya çalışan 5- 10 yaş arasındaki çocuklar ordusunu görmezlikten gelen batılı turistleri sadece deniz, güneş, kum, talan edilen tarihi yerler, ucuz değişik nefis yeni yemekler ilgilendirmektedir. Filipinler, Tayland gibi ABD’nin Güney Asya’daki kaleleri ve diğer benzleri ise fuhuş cennetleri ve Batı’nın az sayılmayacak pedofilleri için çocuk fuhuşu merkezleri olarak ünlenmişlerdir...

 

Ho Chi Minh’in kısa konuşmasında dile getirdiği gerçek, gelir uçurumlarının uluslararası arena da alabildiğine derinleştiği, her geçen yıl geri kalmış ülkeler katagorisine katılanların arttığı günümüz dünyasında çok daha yakıcı biçimde kendisini hissettirmektedir. Ho Chi Minh, yöneticileri arasında olduğu Fransa’nın Sosyalist Parti’sinin 1920 Tour Kongresi’nde, partinin bölünüp Fransız Komünist Partisi’ni doğurduğu kongre’de, o güne dek “yoldaşı” konumunda olan birtakım insanlara, “Eğer sömürgecilerin haksızlıklarına karşı değilseniz, hangi haksızlığa karşı olabilirsiniz ve devrimci sıfatınızla ne istiyorsunuz?”, diye haklı olarak sormaktadır...

 

Bu satırları yazanın sözkonusu gerçeğe eklemek istediği ise, emperyalist ülkelerin bireylerini bu ölçüde duyarsız yaratıklar haline getiren düşünce tarzı, kökleri oldukça eskiye ve derinlere giden ırkçılıklarından başka birşey değildir... Emperyalist ülkelerin halklarının önemli birkısmı, ne olduklarının bilincinde bile olmadan değişik ölçülerde ırkçı düşüncelerin tutsağı durumundadırlar. Bu ülkelerdeki yönetimler ve medyayı denetleyen tekeller, dolaylı- dolaysız çok yönlü propoganda ile, değişik zengin yöntemlerle ırkçı düşünceleri sürekli beslenmektedir. İnsanların bilinç altlarına daha “iyi” ve “üstün” oldukları üzerine yalanlarla birlikte ahmakça korkular ve bununla bağlantılı olarak kendi varlıklı hallerine “şükretme”, gerisine boşverme egoizmi ve dargörüşlülüğünü sürekli pompalanmaktadır.

 

Batı yönetimleri, kendi günahlarını gizleyebilmek, yerzünde yaşanan ve yaşanmış olan kötülüklerdeki sorumluluklarını örtbas edebilmek için sürekli günah keçileri yaratmaktadırlar. Emperyalist sistemin uzantıları, parçaları ve kurbanları olan yoksul ülkelerdeki kötülükleri, yayınlarında, nedenselliklerinden ve tüm uluslararası bağlantılarından soyutlanmış biçimde ön plana çıkartmaktadırlar. Bu ülkelerdeki kötülüklerin gerçek nedenselliklerini ustaca gizleyerek, sözkonusu kötülüklerdeki ağırlıklı paylarının üzerini örterek, gürültülü kampanyalar ötgütlemektedirler... Aslında, işlenmiş olan tüm toplumsal suçların ağırlıklı sorumluluğu emperyalist devletlerin omuzlarındadır ama, yapılan propogandanın içinde bu gerçek yansıtılmamaktadır. Böylece halklarının beyinlerini rahatça yıkayabilmekte, vicdanları köreltebilmektedirler... Sözkonusu sistematik propogandanın etkileriyle sıradan eğitimsiz halkın yanında, “aydın” veya hatta “solcu” olma iddiasındaki Batı bireyleri dahi değişik ölçülerde kendilerini daha akıllı, daha iyi, daha yetenekli, daha dürüst, kısacası daha “üstün” insanlar sanmaktadırlar.

 

Irkçılığın değişik oranlarda açık biçimlerinden başka birşey olmayan sözkonusu düşünce tarzları bir- iki kişinin değil, sayıları milyonlarla, on milyonlarla hesaplanabilecek yığınların beyinlerinde yeretmektedirler. Kendisini daha akıllı, daha iyi, daha yetenekli sanma ahmaklığı, emperyalist yağmadan alınan payları kaybetme korkularıyla, yoksullaşma korkularıyla birleşince, ortaya derin bir duyarsızlık, hatta derece derece ırkçı düşmanlıklar çıkmaktadır...

 

Örneğin, bu tip propogandaların bombardımanı altında düşünce biçimleri şekillenmiş yığınlar Irak’a yönelik saldırıya rahatça onay verebilmektedirler... Yine örneğin, 90 yıl önce I. Dünya Savaşı koşulları içinde yaşanmış bir trajedi, Kafkaslar, Karadeniz, Ortadoğu ve Orta Asya üzerine kurulu emperyalist hesapların rahatlıkla görülebilmesi amacıyla yeniden kaynatılmaya başlanırken, on yıl önce (1994) Ruanda’da yaklaşık üç ay içinde bir milyon insanın sistematik olarak vahşice katledilmeleri rezaleti geçiştirilebilmekte, olayın baştagelen sorumlusu Belçika yönetimine ve Katolik Kilisesi’ne hükümetler düzeyinde en ufacık bir resmi eleştiri bile yöneltilmemektedir...

 

b- Sosyal Darvinist Belçika sömürgeciliği; Habyaramina ve Ziya ül Hak süikastlerinin paralellikleri; Ruanda katliamı üzerine özetlenmiş gerçekler; Kongo, Patrice Lumumba ve Angola üzerine notlar

 

Aslında Ruanda’da yaşanmış olan soykırım olayının kökleri çok derinlere gitmektedir... Sosyal Darvinist, açık ırkçı Belçika sömürgeciliği, uzun sömürge tarih içinde Ruanda’da yaşıyan halk guruplarını farklı “biyolojik” ve “toplumsal” katagorilere ayırmıştır. Halka, bu yapay farlılıkları açıkça belirten iki değişik türde kimlik kartları vermiştir. Belçika sömürge yönetimi, ayrım yaptığı guruplara karşı farklı yaklaşımlar, uygulamalar sergilemiştir. Böylece günümüze uzanan düşmanlıkların temellerini bilinçli olarak atmıştır... Belçika sömürgeciliği bu yapay ayırımı sadece ahmakça ırkçı bakış açısıyla değil, aynızamanda ülkeyi daha rahat yönetebilmek ve günümüzde de aynı ülkedeki varlığını koruyabilmek için gerçekleştirmiştir...

 

Doğu Afrika'nın büyük göller yöresindeki Ruanda adlı küçük ülkenin nüfusunun yüzde 90'a yakınını Hutu halkı, yüzde 10 kadarını Tutsi halkı ve yüzde 1'ini de -1,50 cm boyundaki- Twa diye de adlandırılan cüce Pigme'ler oluşturmaktadırlar. Ülke, 1400'lü yılardan itibaren merkezi-askeri bir disiplinle Tutsi aristokrasisi tarafından yönetilmiştir... Almanlar 1880'li yıların sonunda Ruanda’yı sömürge haline getirmişlerdir ve ülkeyi eskiden olduğu gibi Tutsi aristokrasisine dayanarak yönetmişlerdir... Belçikalı sömürgeciler Kongo (Zaire) üzerinden 1916'da  gelerek Ruanda’yı elegeçirmişlerdir. Onlar da başlangıçta yine aynı güce dayanarak ülkeyi yönetmeye başlamışlardır ama, ırkçı düşünce yapılarına uygun bazı yeni uygulamaları yaşama geçirmeye başlamışlardır. Başlattıkları yeni uygulamalarla, yüzyıllarca katliam benzeri olaylar yaşamadan barış içinde birarada olmuş Tutsi ve Hutu toplulukları arasında yapay ayrılıklar geliştirmeye, sözkonusu halk guruplarının beyinlerine düşmanlık tohumları ekmeye başlamışlardır...

 

Belçikalı sömürgeciler, almanlardan farklı davranarak yerli halkı değişik toplumsal katagorilere ayırmışlardır. Böylece 1994 yılında gerçekleşek olan büyük soykırım olayının psikolojik temellerini yüzyılın başında atmaya başlamışlardır... Tutsi aristokrasisinin ülkedeki yönetici konumuna karşın, iki halk gurubunun kültürleri kaynaşmıştı ve aynı dili konuşmaktaydılar. Irk ayrımı denen olaydan ise zerre kadar haberleri yoktu ve birbirlerine ırkçı üstünlükler taslamıyorlardı. Fakat gelen Avrupalılar, özellikle Belçikalılar, derin ırkcı düşüncelerle zehirlenmişlerdi...

 

Darwin'in türlerin evrimi ile ilgili teorisi biyolojik evrim açısından mükemmel bilimsel bir araştırmanın ürünü idi ama, aynı teoriyi tamamen farklı süreçler içeren ve olaylara müdahale eden bilinçli insan iradesi ile gelişen sosyal yaşamdaki süreçlere ve toplumsal gelişmeye uygulamaya kalktığınız zaman, ırkçılığın temellerini atabilirdiniz. Bu temeller, Darvin’in evrim teorisini şematik biçimde toplumsal süreçlere uygulayan İngiliz düşünürü Herbert Spencer (1820- 1903) tarafından çoktan atılmıştı... Avrupa üst sınıfları, yüzeysel bir bakışla, spekülatif biçimde, insanları da doğadaki türler gibi biyolojik zihinsel yetenekleriyle farklı gelişmişlik katogorilerine ayırmaktaydılar. Dolayısıyla insan soyunun birkısmını maymun düzeyinde dahi gösteren tamamen bilimdışı safsataların esiri olmuşlardı. Çünkü, bu yaklaşım sömürgeciliği, sömürgeci yöntemleri, diğer halkların soyulup katledilmelerini, köle olarak çalıştırılıp satılmalarını beyinlerinde ve “vicdanlarında” meşrulaştırmalarına yaramaktaydı. Sözkonusu ırkçı yalanlar tüm kötülüklerini haklı bulmalarına yardımcı olmaktaydı. Kısacası, Avrupa'da Sosyal Darwinizm kolayca moda olmuştu ve aslında bu ırkçı görüşlerin kökleri daha da eskilere, Darvin öncesine uzanmaktaydı...

 

Belçikalı beyaz sömürgeciler, sahip oldukları ırkcı düşüncelere uygun olarak, ten renkleri biraz daha açık olan ve dış görünüşleri kendilerine daha çok benzeyen Tutsi toplumunun evrim basamağının daha üst kademelerinde olduğuna önce kendilerini inandırdılar. Şüphesiz "en üstün ırk" kendileri idiler ama, yapmakta oldukları yanlış hesaplara göre, Tutsi toplumu Hutu toplumuna, Hutu toplumu ise Twa veya cüce Pigme toplumuna göre daha "üstün ırk" konumundaydılar. Bu nedenle, Tutsi halkına okuma, yükselme olanakları sağladılar. Taşınması zorunlu olan kimlik kartlarına da, kişilerin hangi halk gurubuna dahil oldukarını kaydettiler. Bu kimlikler onlara verilen “değeri” gösteriyordu ve tüm resmi kurumlarda sözkonusu kimliklere göre muamele görüyorlar, aşağılanıyorlardı. Sonuçta bu ırk ayırımı politikası toplumu derinden etkiledi, psikolojik sarsıntılara, sapmalara, düşmanlıklara yolaçtı. İleride sahnelenecek olan trajedilerin temelleri böyle atıldı.

 

Eski sömürgecilik 1950'li yıllarda Afrika'dan tasviye edilirken, Tutsi monarşisi iktidardan indirildi. Yararlarını korumak isteyen emperyalist güçler, bu kez, vaktiyle aşağıladıkları Hutu toplumunun safında yeraldılar. Böylece, daha önce Belçika sömürgeciliğinin yaratmış olduğu yapay ayrılıkların ve düşmanlıkların etkileriyle Hutu çoğunluğunun baskıları ve katliamları ile geçen bir süreç başladı. Komşu ülkelere kaçan 600 bin kadar Tutsi, eski yönetici günlerine geri dönme düşü ile Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF) adında bir örgüt kurarak silahlı eylemler başlattılar. Gelişen politik istikrarsızlıktan yararlanan Hutu asıllı General Juvénal Habyaramina 1973 yılında askeri bir darbe ile yönetime elkoydu. Böylece ülke de tek partili bir diktatörlük dönemi başladı. ABD’nin de istediği buydu ve artık kendisine bağlı bir düktatörle işlerini daha rahat götürebilirdi. Tüm soğuk savaş yılları boyunca Habyaramina liderliğindeki Hutu diktatörlüğü, NATO ve ABD'nin safında yeraldı. Habyaramina, Doğu Afrika'da ABD’nin ve NATO’nun yararlarını korudu. ABD yardımı ile varlığını sürdürdüren ve ABD yararlarını savunan Hutu diktatörlüğü, 1990'lı yılların başında soğuk savaşın bitmesiyle birlikte ortada kaldı. ABD içinde bazı güçler bu kez Tutsi topluluğunu desteklemeye başlamışlardı. Yeni bir fitnenin ilk ilmikleri atılmaktaydı...

 

Mayıs 1992'de öndegelen ABD'li politikacı Herman Cohen bölgeyi ziyaret etti ve Tutsi silahlı örgütü RPF liderleri ile görüştü. Silahlı mücadele veren Tutsi liderleri ile görüşmesinin ardından Cumhurbaşkanı Habyaramina ile buluşan Cohen, O'na, "Batılı ülkelerin isteminin Ruanda hükümeti ile RPF arasında ciddi ilişkilerin başlatılması," olduğunu iletti. Bu istemin ardından, 600 Tutsi RPF askeri Birleşmiş Milletler gözetimi altında başkent Kigali'ye sokuldu. Ruanda ordusunun üst ve alt yönetimlerinde, parlemento ve hükümet içinde Tutsi azınlığına sayıları ile orantılı olmayan ölçüde fazla kontenjan ayrıldı. Diğer yandan Dünya Bankası ve IMF, "demokratikleşme sürecini zorlama" bahanesi ile Ruanda'ya vermeleri gereken kredileri ertelediler. Afrika'nın en yoksul ülkelerinden olan Ruanda'nın ekonomisi kahve fiyatlarındaki düşüş nedeniyle kriz içerisinde idi ve verilmesi gereken krediler dondurulunca, kriz cok daha fazla derinleşti. ABD'nin politik ve ekonomik baskıları ile toplumdaki tansiyon yükselmeye başlamışken, 7 nisan 1994 günü, Cumhurbaşkanı Habyaramina'yı taşıyan uçak başkent Kigali havaalanında iniş sırasında vurulup düşürüldü. Aynı uçakta Ruanda cumhurbaşkanı Habyaramina ile birlikte komşu Burundi'nin Cumhurbaşkanı ve Ruanda Genel Kurmay Başkanı'da bulunmaktaydı. Yolcuların hepsi öleceklerdi...

 

Havaalanı yakınında iki adet ABD yapımı SA-16 roket atıcısı bulundu. Bu karmaşık yapıdaki silahı etkili olarak kullanabilmek için özel bir egitim ve yeterli atış talimi gerekiyordu. SA-16 roketini Tutsi askerlerinin, Tutsi RPF militanlarının kullanmaları olanaksızdı. Bu roketlerin kimlere satıldığı belliydi ve satınalanlar ABD'nin enyakın bağlaşıkları idiler sadece... Olay, Pakistan ditatörü Ziya ül Hak'a yönelik olarak 1988 yılında gerçekleşen süikasti cağrıştırmaktaydı.

 

Ziya ül Hak’ın tüm komuta kademesi ile birlikte binmiş olduğu uçağa son anda ABD elçiliğinden bir sepet mango yollanmıştı. Mango sepeti elçilikten geldiği ve uçakta da ABD elçisi olduğu için kontrol edilmemişti. Ziya ül Hak’ı, ülkenin istihbarat şefini, komuta kademesini "öbür dünya"ya yollayacak bomba bu sepetin içindeydi. ABD servisleri, Orta Asya planları ile uyuşmayan büyük düşlere sahip Pakistan diktatörünü yokedebilmek için bir elçiyi rahatça feda edebilirlerdi…

 

Sovyetler Birliği’nin sonuna yaklaştığının kesinlik kazandığı günlerde Ziya ül Hak, daha sonrası ile ilgili pilanları üzerine bir soruya yanıt verirken, ”Amerikalı dostları”na duyduğu derin güvenle ve yine aynı derinlikteki dar görüşlülüğü ile avucunu harita da Orta Asya’nın üzerine koymuş ve ”tüm buraların kendisine ait olacağını” söylemişti. Pakistan diktatörünün İran yönetimi ile yakınlaşması bir sır değildi ve sözkonusu planı birlikte yaşama geçirmeyi düşlemekteydiler…

 

FBI, Ziya ül Hak süikasti ile ilgili bulgularının hiçbirini açıklamayacaktı... Bu cinayetin ardından Pakistan'ın özellikle Afganistan politikasında köklü değişiklikler olacaktı… Şia inancından nefret eden, bu nedenle İran’a ve Afganistan’da İran ile yakınlığı olan iktidardaki İslamcı partilere düşman olan puritan/ safcı Deobandi inançlı Taleban örgütlenip politik arenaya sürülecekti vs.. Anlaşılan, gereğinden fazla güçlenen ve Soğuk Savaş’ın bittiği ortamda politik manevra yapabilecek, yeni alternatifler arayabilecek yetenekte olan Habyaramina artık ABD'nin Doğu Afrika politikasında problemler yaratmaya başlamıştı.

 

Hem Washington'a ve hemde Birleşmiş Milletler'e Ruanda’da katliamın gelmekte olduğu önceden rapor edilecekti. Gelen tüm ayrıntılı raporlara karşın, olaylar başladığı sırada, 1993 yılında Birleşmiş Milletler bayrağı altında Barışı Koruma Gücü olarak Ruanda'ya yerleştirilen Fransız, İtalyan ve Belçika askerlerine geri çekilmeleri emredilecekti... Müdahale etmemeleri istenecekti... Barışı Koruma Gücü askerleri geri çekilirlerken, onların boşalttıkları alanlarda ve gözleri önünde machetalarla, demir çubuklarla ve bir miktar tabanca- tüfekle gibi silahlarla vahşice bir katliam başlayacaktı. Kışkırtılmış, Katolik Kilisesi tarafından doldurulmuş Hutu halkından kişiler, eski komşularını, paralize olmuş silahsız Tutsi halkını katletmeye başlayacaklardı... Bu arada silahlı Tutsi gücü olan RPF’de birmiktar Hutu öldürecekti ama, asıl katledilenler Tutsi halkı olacaktı. Tam yüz gün içinde ezici çoğunluğu Tutsi olan bir milyon insan vahşice öldürüleceklerdi…

 

Ruanda katliamı, Katolik papazların açık katılımları ve kışkırtmaları ile gerçekleşecekti. Belçika Katolik Kilisesi’ne bağlı bu papazlar, katliamın asıl yürütücüsü Hutu çoğunluğunu özel olarak doktrine edip kışkırtacaklardı. Böyle bir katliamın dinin gereği olduğu yalanını söyleyecekler veya kelimenin türkçesi ile “katlin vacip olduğu” konusunda “fetva” vereceklerdi... Kışkırmalarını sadece toplantılar sırasında değil, ellerindeki radyo istasyonları aracılığıyla da sistematik olarak geniş kitlelere ulaştırmaktaydılar...

 

Kilise'ye bağlı George Ruggi Georgesruggio adlı radyo yayıncısı, sözkonusu yayınları yapanların başında gelmekteydi. Katliam devamederken, “Tutsi topluluğu yaratıcıya karşıdır. İsa/ Yaratıcı onları ebediyen mahkum etti. Onları İsa adına cezalandırın. İsa’nın ve halkın şimşeklerini onların kafalarına yağdırın...” ifadeleriyle kışkırtmalarını kesintisiz sürdürecekti.  Belçika Katolik Kilisesi’nin işin doğrudan içinde olduğu ve katliam sürerken bile Belçika Kıraliyet ailesinin katliamın başındaki Hutu üst yönetimi ile yakın dostluk ilişkilerini sürdürdüğü ileride kanıtları ile açıklanacaktı. Belçikalı Senatör Alain Destexhe, katliam boyunca Belçika Kırallığı (ülke anayasal monarşi, kırallıktır ve adı böyledir) ile katliamı bizzat yöneten Ruanda hükümeti arasında ilişkilerin ve bu hükümete yapılan yardımların sürdüğünü açıklayacaktı. Ülkenin en güçlü partisi Hıristiyan Halk Partisi (Katolik) katliamı yürüten yöneticilere desteğini sürdürmüştü... Yine de Avrupa’da bir gürültü kopmayacaktı ve halen aynı sessizlik korunmaktadır. Kilise, Kraliyet ailesi ve Belçika hükümeti kendilerindendir nasıl olsa...

 

Sözkonusu katliam “barış” ortamında gerçekleştirilmişti. İlkel silahlarla vahşice katledilen, koyun gibi boğazlanan silahsız Tutsi halkının bir başka emperyalist güçle birleşerek Ruanda’daki Belçika varlığını yokedebilecek bir konumları yoktu. Yalnız, küçük bir hataları olmuştu; o da, Afrika’da yürütülen sosyalist propogandaya açık olduklarını, diğer ezilen afrika halkları ile ortak davranma eğilimlerinin bulunduğunu belli etmişlerdi. Asırlarca ülkeyi yönetmesinin ardından, bölgede değişen emperyalist politikalarla birlikte iktidarını yitirmiş olan Tutsi eliti, Afrika’nın ihitilalci güçlerine yaklaşmıştı. Hutu çoğunluğunu desteklemeye, örgütlemeye ve kışkırtmaya başlamış olan Katolik Kilisesi, Tutsi halkının hepsinin “komünist” olduğunu, o yıllarda aslında yıkılmış olan “Doğu Bloku”nun tehlikeli ajanları olduklarını yaymaya başlamıştı. Tutsi silahlı gücü RPF gerillasının ”komünist” olduğu ve ”Şeytan’ın emrinde çalıştığı” propogandası yapılıyordu… Türkiye’de yaşayan eğitimsiz dindar köylüler veya benzer bir başka ülkedeki eğitimsiz koyu dindar kişiler, -onyıllarca sürmüş yalanlarla dolu menfi propogandanın etkisi ile- “komünizm” denince ne anlıyorlarsa, Ruanda’da çoğunluğu oluşturan Hutu köylüleri de aynı şeyi anlıyorlardı... Bunun ötesinde ölenler de öldürenler de Katolik inancına bağlı idiler aslında. Belçika Katolik Kilisesi papazları, Tutsi Katolik halkının “katledilmelerinin vacip olduğunu; çünkü, onların Şeytan ile işbirliği yaptıklarını,” evet yanlış söylemedim, “Şeytan ile işbirliği içinde olduklarını” Hutu Katolik cemaatına sistematik olarak söylemişlerdi.

 

Belçika’nın Hıristiyan Halk Partisi’nin (Katolik) kanatları altında şekillenmiş Hutu Hıristiyan Demokrat Patisi’ne, Haçlı Seferleri’nden esinlenme “İsa’nın Ordusu” kurdurtulmuştu. Hutu bireyleri, İsa’nın yeryüzündeki ordusunun neferleri oldukları yalanına inanarak ve ”Sana şükürler olsun İsa, Sen bizim safımızdasın(!)” şarkıları ile doktrine edilerek katliama itilmişlerdi. Halen Kongo sınırında örgütlü eylem yürüten ve katliamlarını sürdüren “İsa’nın Ordusu”, emirlerini doğrudan İsa’dan almaktaydı (!) “İsa’nın Ordusu” aldatmacasını ve katliamı ilk elden planlayanlar, Ruanda’da bulunan Katolik Piskoposlar’dan başkaları değildi. Katliamcılara İsa’nın (Yaratıcının) devletinin kurulacağı yalanını söylemişlerdi. Ülke eğitimini aynı kişiler, Katolik Kilisesi denetimi altında tutmaktaydı. Cahil Hutu köylüleri, bu papazları ve Katolik Kilisesi ile Belçika yönetimine sıkı menfeat bağlarıyla kilitlenmiş kendi yöneticilerini dinleyerek katliamı gerçekleştirmişlerdi... Dökümanterlere yansıyan manzaralar dehşet verici ve miğde bulandırıcıydı. Kokuşmakta olan yüzlerce, binlerce cesedin arasında ağlayarak analarını- babalarını bulmaya çalışan çok küçük çocuklar dolaşmaktaydılar...

 

Daha katliam başlamadan saf değiştirenlerin olacaklardan, tüm planlardan ABD yönetimini haberdar ettikleri kesinlikle kanıtlanacaktı. Katliamdan birkaç ay önce Hutu gençlik örgütü liderlerinden biri kaçmış ve sözkonusu katliamın planlanmakta olduğu haberini Batı’nın yetkili merkezlerine ulaştırmıştı. Olayların ardından Belçikalı Senatör Alain Destexhe, Belçika yönetiminin gelmekte olan katliamı önceden bildiğini açıklayacaktı. Senatör, Birleşmiş Milletler’in, ABD ve Fransız yönetimlerinin de aynı bilgilere sahip olduklarını açıklamasına ekleyecekti. Buna karşın harekete geçmedilerini söyleyecekti... Katliamı önceden durdurabilecek olanaklara sahip ABD ve Fransız yönetimleri ve Birleşmiş Milletler, kıllarını bile kıpırdatmadıkları gibi, başlamış olan olaylardan da günü gününe haberdar olmalarına karşın yine birşey yapmayacaklardı. Giderek büyüyen katliamın her aşamasında durdurulma olanağı bulunmasına karşın, ne Birleşmiş Milletler, ne ABD, ne Fransa ve ne de Belçika müdahale etmeyeceklerdi... Olayla ilgili dökümanterlerde gözüken baştan aşağı silahlı Fransız askerleri cinayetleri seyretmekten öte birşey yapmamaktaydılar...

 

Pingst Kilisesi (bir serbest Kilise örgütlenmesi) papazı Ignace Yirirwahandi, Hutu yönetimine bağlı ordunun ve gençlik örgütünün önce kaçış yollarını kestiklerini ve ardından machetalarla, demir çubuklarla, ilkel silahlarla donatılmış Hutu köylülerinin Tutsi katliamına başladıklarını anlatmıştır. Katliama katılmak istemeyen ılımlı düşüncelere sahip halkın ise ülkenin cumhurbaşkanı Teodore Sendikebabu tarafından ikna edilerek cinayetlere ortak edildikleri aynı papaz tarafından ifade edilmiştir. İleride intikam duyguları ile tehlike yaratmamaları için, aynı aileden herkesi, beşikten en yaşlılarına dek kadın- çoluk- çocuk herkesi öldürmüşlerdir. Katliam, “İsa’nın sözü ve arzusu ile öldürün. Ülkeyi Tutsilerle asla paylaşmayacağız!”, sloganları ile sürdürülmüştür.

 

Kendi ülkelerinde yüzlerine taktıkları “demokrasi” maskeleri ile başkalarına yönelik katliam suçlamalarını meclislerinden geçiren Batı’nın güçlü emperyalist devletleri, bundan on yıl önce gerçekleşmiş olan Ruanda’da katliamı önlemek biryana, 100 bin dolar ödeyerek botlar kiralayıp göllerde yüzen ve salgın hastalıklara neden olan cesetleri bile toplatmamışlardır... Fakat, ırkçılıklarıyla bağlantılı aynı cimriliklerinden beş yıl sonra, Kosova ve Yugoslav halklarının kafasına fiyatları bir- iki milyon Dolar arasında değişen roketleri, hatta çok daha pahalılarını cömertce yağdırmaktan da sakınmamışlardır. NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı Wesley Clark, "Savaş yapmıyoruz, çek kesiyoruz!”, diye böbürlenmiştir... Sadece 78 gün içinde bombardıman uçakları ile 35 bin sorti/ kalkış gerçekleştirerek Yugoslavya’yı yıkmak için tahminen 60 milyar Dolar harcamışlardır.

 

Bir milyon kişinin öldürüldüğü, geniş halk kitlelerinin belli bir merkezden planlı, örgütlü ve sonucu hesaplanarak kışkırtıldıkları katliamla ilgili olarak Afrika’nın Meru Dağı eteğindeki gözlerden uzak sayılabilecek tozlu küçük Arusha kentinde bir sözde mahkeme toplanmıştır... Katliamı sadece seyretmiş olan Birleşmiş Milletler’in çinayetlerin hemen ardından, 1994 yılında şekillendirdiği Ruanda İçin Uluslararası Suç Mahkemesi (ICTR) adlı bir kurul, Tanzania’nın kuzeyinde, Kenya sınırına yakın konumdaki Arusha kentinde 1997’de toplanmıştır. ICTR, ilk duruşmaların başlamasından sekiz yıl ve katliamın üzerinden 11 yıl geçtikten sonra, Nisan 2005’de, sadece 25 siyah afrikalıyı suçlu bulup bazı cezalara çarptırmıştır. Ayrıca, “şüpheli” görülen 25 kişinin duruşmaları sürmektedir. Haklarında iddianame hazırlanmış 16 kişi ise duruşma için sıralarını beklemektedirler...  Başta Irak olmak üzere başka coğrafyalarda kanlı katliamlar sürerken, dünya kamu oyu yeni kanlı trajedilere odaklanmışken, bir milyon insanın 100 gün içinde vahşice katledilmesinden sadece 25 Afrika vatandaşını sorumlu tutmak, zamanlaması iyi yapılmış yeni bir sahtekarlıktan başka birşey değildir şüphesiz. Olayların gerçek suçlusu olan Belçika yönetiminden kişilerin suçlanmadıkları ve gözler önünde gerçekleşmiş bu kanlı soykırımla ilgili sözde duruşmaların zamana yayılıp dikkat çekmeyecek anlarda, dünya kamu oyu başka güncel kanlı olaylar ilgilenirken kararların açıklanması, pisliği örtbas etme çabası olarak anlaşılabilir ancak.

 

Olayı "usulüne uygun" kapatmak ve emperyalist dünyanın çoktan körelmiş vicdanını kendi kamuoyunun gözlerinde biraz rahatlatmak amacıyla böyle bir “mahkeme” toplamak ve sözde “yargılama” yapmak gereği duymuşlardır. II. Dünya Savaşı sonrası gerçekleşmiş olan Nurnberg süreci de özünde Arusha rezaletine benzemektedir ama, toplam sayıları 60 milyonu bulan kurbanların çoğunluğu Avrupa vatandaşları oldukları ve Yahudi cemaatı örgütlü ve güçlü olduğu için ve yine savaşta 27 milyon can vermiş olan Sovyetler birliği galipler arasında bulunduğu için, işler biraz daha ciddiye alınmıştı...

 

Ruanda’da yaşanmış olan dehşet verici katliam karşısında susmanın, gerçeklerin çok ufak birkısmını özel yayınlarda, çok az kişinin izleyebileceği sınırlı dökümanterler de yansıtarak bir- iki afrikalı günah keçisi ile olayı kapatmanın gerisinde yatan gerçek, Belçika’nın da emperyalist Batı’nın bir parçası, aynı ailenin üyesi olmasıyla ilgilidir. Pisliğin örtbas edilebilmesinin önemli nedenlerinden biride, II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler’in emrine girmiş olan, Hitler’in tüm katliamlarından birinci derece de sorumlu olan güçlü Vatikan ile Belçika yönetimi arasındaki geleneksel sağlam bağlardır... Savaş sonrası suçlu Nazi önderlerinin Latin Amerika’ya kaçmalarına en büyük yardımı sağlayan, ve savaş içinde Yugoslaya’da sayıları 700 bini aşan yurtsever Hırvat’ı, Sırp’ı, Çingene’yi, Müslüm’ı katleden faşist Hırvat Ustaşa örgütünün gerisindeki asıl güç olan Vatikan, Katolik Belçika Kilisesi ve hükümeti ile derin ortaklık içindedir. (II. Dünya Savaşı yıllarında Yugoslavya’da ezici çoğunluğu sivil olan toplan iki milyonu aşkın insan öldürülmüştür. Öldürülenlerin en az 700 bini Vatikan tarafından finanse edilip desteklenen faşist USTAŞA örgütlenmesinin kurbanlarıdırlar. Savaş sonrasında bazı Katolik manastırlarında sandıklar içinde Nazi kurbanlarının altın, gümüş ve diğer değerli eşyaları elegeçirilmiştir...)

 

c- Güncel emperyalist hesaplarla yeniden ısıtılan 90 yaşındaki tarajedi, I.- II. Dünya savaşları içinde ve günümüzde emperyalist jeopolik hesaplar, olsun- olmasın soykırım çığlıkları ile kamufle edilen asıl niyetler ve Türkiye yönetimlerinin saman alevi gibi parlayıp tekrar sinme nedenleri, gösteri aydınları, ikiyüzlülükler

 

Seçilmiş parlementoların, hükümetlerin 90 yıl önceki olaylarla ilgili propogandaya yönelik planlı kararlarının gerisinde güncel emperyalist politik hesaplar yattığı yaptıkları tartışmaların biçiminden bile anlaşılmaktadır. Tarihten habersiz ve çoğu demagog politikacılar, sözkonusu trajediyi günümüzde kaynatırlarken, emperyalist pazarları yeniden paylaşmak için I. Dünya Savaşı denen felaketi dedelerinin veya kendi ozamanki hükümetlerinin başlatmış olduğu gerçeğine hiç değinmemektedirler. Dedelerinin veya kendi o zamanki hükümetlerinin 10 milyonu aşkın şavaş kurbanından birinci derecede sorumlu olduğu gerçeğini hiç ağızlarına almamaktadırlar... Günümüzde olduğu gibi o yıllarda da haritaların başına oturup, enerji ve değerli hammadde kaynaklarının ve bu değerlerin Batı pazarlarına akış yollarının nasıl kontrol edilebileceklerini hesaplamaktaydılar. Aynı planları çerçevesinde, hangi küçük halkları kurban olarak öne sürebileceklerini; hangi dini, etnik, toplumsal çelişkileri ne ölçüde kullanabileceklerini ince ince hesaplamaktaydılar... Örneğin, Balkan Savaşını’nı başlatabilmek için “insani hakları”nı, Makedonya olaylarını ve İttihat ve Terakki Partisi'nin hatalı politikası nedeniyle ateşlenmiş olan Arnavutluk ayaklanmasını bahane etmişlerdir. Kışkırtılmış küçük Montenegro/ Karadağ yönetimi, Arnavutluk ayaklanmasını bahane ederek ilk saldırıyı başlatmıştır... Asıl niyet ise, Osmanlı’nın Avrupa’daki son mevzilerini de elegeçirmek ve daha da önemlisi rakip olarak gelişen Almanya’nın Doğu’nun zengin pazarlarına ve kaynaklarına, Hint Okyanusu’na açılan yolu üzerinde bir duvar örebilmektir...

 

I.Dünya Savaşı sonucu Almanya’nın yenilmesi ile teslim olmak zorunda kalan Osmanlı’yı parçalarlarken, Orta Asya’nın zengin doğal kaynaklarına açılan yol üzerinde duran ve aynızamanda zengin petrol rezervlerine sahip olan Kafkaslar’da egemen olmak amacıyla Ermeni milliyetçiliğini kışkırtmışlardı- aslında, kışkırtmalar ve elegeçirme planları sadece Ermeni toplumunu değil, Gürcistan'ı, Azerbeycan'ı ve bölgenin diğer halklarını da içine almaktaydı... Çoğunluğu Ortodoks Hıristiyan olan Ermeni toplumu içinde milliyetçi akımlar ve silahlı örgütlenmeler aslında I. Dünya Savaşı'ndan çok önce başlamıştı, 1908’de önemli olaylar yaşanmıştı ve savaş içinde silahlı ermeni gurupları Osmanlı ordusuna karşı savaşan güçlerin safında yeralmışlardı... (Bölgedeki Vasal/ Köle Ermeni kırallığı -Roma'dan önce- 301 yılında Hıristiyanlığı ilk resmen  kabuleden devlet olmuştur. (bak: Yusuf Küpeli, ABD’nin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar  ) Öncelikle Anglo- Amerikan emperyalizmi ve sırasıyla Fransızlar ve “yarı emperyalist- yarı feodal despotik Rus Çarlığı”, Kendi dinlerinden küçük kukla devletlerin üzerlerine basarak Kafkaslar’da kurulacak emperyalist egemenlik alanı peşindeydiler. Özellikle İngiliz emperyalizmi için Kafkasla’da sahibolunacak egemenlik alanı, Ortadoğu’da, Mezopotamya’da kurulmuş olanın bütünleyicisi olacaktı. Çünkü, Mezopotamya ve Kafkaslar birbirleri ile bağlantılıdırlar, bunlardan biri denetlenip diğeri denetlenemezse, tek ayak üzerinde durmaya çalışan sağlıksız bir gövdeye dönülür... Asırlar boyunca başlarına bela olmuş türkler böyle amaçlar için kullanılmaya uygun değillerdi ve olabildiğince küçültülerek zayıflatılmalıydılar...

 

Aslında, II. Dünya Savaşı yıllarının Nazi jeopolitiği de ilkinin biraz daha geliştirilmiş olanıydı. Hitler ve kurmayları, dünya hakimiyeti için denetlenmesi gereken asıl coğrafya olarak gördükleri Rusya’ya sadırıyı kolaylaştırmak amacıyla, öncelikle Doğu Avrupa’ya, Avrupa’nın kapısı ve Rusya’nın güney denizlerine iniş yolu olan Balkanlar’a ve yine Kuzey Buz Denizi trafiğini kontrol eden Norveç’e hakim olmayı planlamışlardı. Bu elverişli mevzilenmeyi oluşturmanın ardından, asıl hedef olarak, Kafkaslar’ı ve Orta Asya’yı da içinde barındıran Rusya’nın uçsuz bucaksız kaynaklarına egemen olmayı önlerine koymuşlardı. Kafkaslar’ı ve Orta Asya’yı da içeren Rusya’ya ve ayrıca Kuzey Afrika’ya egemen olanın dünyaya egemen olacağı kanısındaydılar. Savaş planlarını buna göre geliştirmişlerdi...

 

Günümüzde ise, ABD merkezli ve yine dünya egemenliği amaçlı jeopolitik yukarıda anlatılandan bazı nüanslar dışında pek farklı değildir. Şüphesiz günümüzde artık savaşların strateji ve taktiklerini etkileyen yeni ultramodern silahlar vardır. Nükleer başlık taşıyabilen kıtalar arası balistik füzeler vardır. Orta ve uzun menzilli balistik füzeler; orta ve uzun menzilli sesten hızlı savaş uçakları; geçmişe göre olağanüstü yıkıcı başlıklara sahip olan ve bilgisayarlarla hedefi bulma yetenekleri bulunan yeni roketler; hızlı motorize birlikler; ordulara olağanüstü manevra yeteneği sağlayan helikopterler artık belli alanları kontrol edebilmek amacıyla eskisi kadar, Nazi Almanyası yıllarında olduğu kadar çok personel kullanılmasını gereksiz kılmaktadır. Buun yerine, hızlı müdahale yeteneğine sahip relatif küçük hacimli birliklerin belli stratejik merkezlerde veya önemli “sinir düğümleri” olarak adlandırılabilecek coğrafyalarda üstlenebilmeleri yeterli gibi gözükmektedir... Tabii güçler dengesi köklü biçimde bozulmadıkça ve yığınsal ortak kalkışmalar olmadıkça... Bunun dışında, günümüz koşullarında emperyalist egemenlik alanları ile ilgili planlar veya jeopolitik hesaplar da, -uzay boyutu dışında- hiçbir ciddi değişiklik yoktur. Yalnız, dünyadaki güç dengelerinde geçmişe göre değişiklikler vardır... Yine günümüzdeki güç dengeleri, bilim ve tekniğin gelişme iğmesindeki artışa koşut olarak geçmişe göre çok daha hızlı değişebilmektedirler ve zaman içinde artan hızlarla değişme kabiliyeti göstermektedirler. Bu gerçeği daha somuta indirgeyerek ifade edecek olursak, günümüzde savaş teknolojileri daha geri olanların eskisine göre daha kısa süreler içinde en ileri olanlara, örneğin ABD’ye yetişme olanakları mevcuttur. ABD yönetiminin telaşlı saldırganlığının gerisinde biraz da bu gerçek yatmaktadır... Kısacası, derin benzerliğine karşın,  I. Dünya Savaşı ve yine II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanmış olanlara göre çok daha karmaşık bir mücadele günümüzde de sürüp gitmektedir ve hesapların özünde bir değişiklik olmamıştır.

 

Keskin dişleri olan köpekbalığı (ABD) ve peşine takılmış olan parazit balıklar, Ortadoğu ve özellikle Mezepotamya egemenliğini garanti altına alabilmek ve böylece Orta Asya yararlarını da garantileyebilmek için, Kafkaslar’da ve Karadeniz üzerinde tam bir egemenlik peşindedirler. Bunu henüz sağlayabilmiş değillerdir ve en büyük zaafları halen ağırlıklı olarak Rusya Federasyonu ile ortak davranmakta olan küçük Ermenistan Cumhuriyeti üzerinedir- ABD'den bazı askeri yardımlar almasına ve NATO'nun "barış için işbirliği programı"na dahil olmasına karşın Ermenistan, Rusya Federasyonu'nun stratejik ortağı konumundadır. Ortadoğu ve Orta Asya egemenliğini garanti altına alacak olan Kafkasya coğrafyası üzerindeki egemenlik sorunu, Mezopotamya ve Kafkaslar’ın ortasında duran iki ülkeyi, Türkiye ve İran’ı emperyalist hesapların masasına taşımaktadır. Denizaşırı ABD saldırganlığının ve yıkıcılığının en aşırı biçimi olan “Bush Doktrini” ile “Şer Üçkeni” içine dahil edilmiş olan İran, Batı Avrupa ile olan geleneksel ilişkilerine karşın -Türkiye’ye göre- çok daha tehlikeli bir düşman olarak görülmektedir. Bir yandan ülkenin zengin etnik bileşimi kurcalanmaya çalışılırken, diğer yandan doğrudan askeri müdahale ile tehdit edilmektedir. Sözkonusu müdahaleler ve gözdağları ile, -daha önce Musaddık’a karşı gerçekleştirilmiş olduğu gibi- darbe ve rejim değişikliği tezgahları kurulmaktadır... I. ve II. Dünya Savaşı yıllarına oranla relatif daha güçlü konumda bulunan, NATO içinde olmasına karşın bölgesel ve iç kaygılarla ABD’nin “Büyük Ortadoğu” projesine tam uymayan, yeni arayışlarını belli eden Türkiye yönetimine karşı ise, daha farklı yöntemler kullanılmaktadır. Ermeni, Kürt ve Kıbrıs- Rum sopalarının uçları gösterilerek Türkiye yönetimine şantaj yapılmaktadır. Böylece, Kafkaslar ve Ortadoğu üzerindeki egemenlik mücadelesinde, tam anlamıyla köleleştirilmiş Türkiye’nin de elverişli bir aygıt olarak kullanılması, ya da zayıflatılarak kullanılmaya elverişli hale getirilmesi ve son çözüm olarak parçalanıp ufaltılması hesaplanmaktadır...

 

Hitler’in izinde yürüyen saldırgan Bush yönetiminin “demokratikleşme” kamuflajı ile sunduğu ve tüm Kuzey Afrika’dan Ortadoğu ve Kafkaslar’a dek uzanan bir çember içindeki 22 ülkeyi kapsayan “Büyük Ortadoğu Projesi”ne ait egemenlik alanı, veya Akdeniz ve Karadeniz’i içine alan bu egemenlik çemberi ile Orta Asya ülkelerini içine alan egemenlik alanını birleştirme, bütünleştirme projesi, Hitler’in jeopolitiği ile alabildiğine ortak yanlar taşımaktadır... Hitler’de önce Avrupa’nın güçlü endüstri ülkeleri üzerinde egemenlik kurarak arkasını garanti altına almıştı. Ardından, Balkanlar ve İskandinavya üzerinde ve Doğu Avrupa'da egemenlik kurduktan sonra Rusya'ya saldırmıştı... Halen ABD’nin bu ülkeler üzerindeki egemenliği Hitler’in egemenliği ile kıyaslanamayacak ölçüde güçlüdür. Batı Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki zırıltılar sadece pastanın paylaşılması üzerinedir. Ve zaten ABD, özellikle Avrupa egemenliğini güçlendirmek amacıyla Balkanlar’a eskisine göre çok daha güçlü biçimde yerleşmiş ve NATO’yu doğu Avrupa’ya doğru genişleterek sadece Rusya’nın değil, Batı Avrupa’nın da etrafında bir duvar örmüştür. ABD yönetimi, Yugoslavya’ya yönelik saldırısı ile NATO doktrinini kendi hesaplarına uygun olarak değiştirmiş, Baltık ülkelerinden Balkanlar’a dek Doğu Avrupa’da güçlü bir egemenlik kurabilmiştir. Yine ABD, Norveç’te eskisi kadar güçlü olarak durmaktadır ve zaten Norveç’in özellikle Büyük Biritanya ile tarihsel bir bağımlılığı vardır. Hitler'in deneyip başaramadığı Kuzey Afrika egemenliğini, satınalınmış siyasi iktidarlarla başarma çabası indedir. Bu coğrafya'da 6. Filo için yeni üsler planlamaktadır ama, karşısında önemli bir halk muhalefeti de gelişmektedir... ABD yönetimi sözkonu egemenliğini,- Hitler’in de kısa bir ehlileştirme döneminin ardından anavatana dahil etmeyi planladığı- Ukrayna’ya ve ayrıca Kafkas ülkelerine doğru yaymaktadır. Şüphesiz tüm bu projeler için gerçek anlamları ile noktalanmış, sorunsuz egemenliklere dönüşmüştür denemez. Sözkonusu plan da önemli pürüzler yaratan İran ve Suriye gibi ülkelerin ABD yönetimi açısından halledilebilmeleri gerekmektedir. Aynı amaçla öncelikle Türkiye’nin köleleştirilmesi gerekmektedir.

 

Türkiye yönetimleri -bilincinde olsunlar veya olmasınlar- ustra ağzında oluşan dengeleri etkileyebilecek yeteneklere sahiptirler... Eğer İran ve Suriye ABD tarafından kesinlikle halledilirlerse, Türkiye yönetimi de tüm pozisyonlarını yitirecektir. Bundan sonra sıranın Türkiye’ye de geleceği kesindir. ABD yönetimi, bu sıra gelmeden önce Türkiye'yi, soykırım, Kıbrıs, Kürt sorunu gibi araçlarla iyice ehlileştirerek tam anlamıyla avuçları içine almayı, Suriye- İran ve Kafkaslar’ın fethinde itirazsız kullanmayı hesaplamaktadır... Tekrarlamak gerekirse, Türkiye yönetimlerinin burnuna halkayı tam anlamıyla takabilmek için Ermeni, Kürt, Kıbrıs- Rum kozları, borçlar, IMF kredileri vs. masaya sürülmekte, şantajlar yapmaktadır. Ve tabii timsah gözyaşları ile 90 yıl önceki trajedi için ağlayanlar, kendi eşsiz büyüklükteki katliamlarını ve on yıllardır Orta ve Latin Amerika’da, Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu ve Afrika’da kesintisiz sürdürmekte oldukları soykırımlarını da dikkatlerin uzağına itebilmektedirler.  

 

Dargörüşlü ve günlük kazançlar peşindeki yiyici yöneticilerin ellerinde günümüze dek emperyalist politikaların bölgede uşakça uygulayıcısı durumuna düşmüş Türkiye, bir İran kadar dahi manevra yapamamaktadır. Çünkü, politik iktidarlar, ülke tarihinde kökleri derine giden geleneksel rantiyer mantığı ile uyumlu biçimde en güçlü gördükleri emperyalist dış güçlere ülkenin kaderini uşakca bağlamışlardır. Çaba sarfetmeden rahatca “köşeyi dönme” hevesleriyle ne istenirse yapmışlardır ve sonuçta boğazlarına dek pisliğe batmışlardır.

 

Güçlerini ülkenin yoksul halkına karşı göstermişlerdir. Tüm iç sorunlarını zor yoluyla ve feodal uşaklarını kullanarak “çözmeye” kalkışmışlardır. Bununla da yetinmemişlerdir. CIA, MOSSAD ve benzerleri ile birlikte bazı yerli servisler, kitlelerden kopuk “sol” ve “sağ” terörü, şiddet eylemlerini ortak komplolarla beslemişlerdir. Ajanları aracılığıyla denetimleri altında olan bu hastalıklı guruplaşmaların yollarını açmışlardır. Bunların, kitlelerin ekonomik ve demokratik mücadelelerine zarar veren önemsiz şiddet eylemlerini, ellerindeki ve etkilerindeki propoganda aygıtları ile alabildiğine büyüterek sansasyonel hale getirmişlerdir. Böylece, aynada büyütüp efsaneleştirdikleri tabansız zararlı terör gurupçuklarının yardımlarıyla ülkenin hukuki yapısını ve poltik geleceğini sağlıksız süreçlere sokacak yığınsal manipülasyonlar, politik komplolar geliştirmişlerdir.

 

Terörün ruhsal bakımdan hastalıklı karakterleri, bizzat bazı devlet servislerinin yardımlarıyla, ahmakça ve zararlı politik komplolarda kullanılma düşünceleri ile sahte kahramanlar düzeyine yükseltilerek, çalışanları ve gençleri uçuruma sürükleyen çekim merkezleri haline getirmişlerdir. Bu yolla kısa vade de işçi hareketinin, güçlü sendikal hareketlerin, sağlıklı bir sosyalist veya komünist muhalefetin gelişmesini engelleyebilmişlerdir. Kendi akıllarınca bu “büyük başarıları” ile özünde tüm politik yelpazeyi kirletmişlerdir. Hem sağ da ve hem de çok daha önemli olarak “sol”da denetimleri altında beyinsiz politik örgütlenmeler oluşturmuşlardır. Böylece sağlıklı ve analitik düşünemeyen şaşkın bir toplum yaratılmasına katkıda bulunarak ülkenin güvenliğini ve geleceğini ipotek altına sokmuşlardır...

 

Kitleleri tuzağa düşürmek, sağlıklı bir muhalefetin oluşmasını engellemek amaçlarıyla öne çıkarttıkları terörün hastalıklı karakterleriyle istedikleri toplumsal manipülasyonları kısa bir süre için gerçekleştirebilmişlerdir ama, sözkonusu aygıtlarının birkısmı süreç içinde denetimlerinden çıkarak daha büyük güçlerin manivelaları haline dönüşmüşlerdir... Devrim yapma yeteneği olmamakla birlikte hertürlü etkiye açık şaşkın bir muhalefet cephesi yaratarak gelecek yıkıcı toplumsal kaosların ilmiklerini atmışlardır. Önemli ölçüde ahlaki çöküntüye uğramış ve politik anlamda ahmaklaşmış bir toplumsal yapı üretmişlerdir. Böylece aslında bilmeyerek, sadece sosyalist veya komünist muhalefetin değil, kendilerininki dahil tüm politik yapının altını oymuşlardır... Ve şimdi bu ölçüde rahatsızlanmış bir toplumsal yapıyla, emperyalist saldırılar, ikiyüzlülükler, suçlamalar karşısında ne yapacaklarını tam bilinmez bilez durumda değişik ahmakça tepkiler vermekte; halka, “siz sakin olun bu işi devlet halleder, en iyisini yapar” gibilerinde alabildiğince saçma yalanlar söylemektedirler. Sözkonusu öğüt niteliğindeki yalanlar, devletin halktan ne ölçüde kopuk olduğunun ve ortada halka güvenmeyen bir devlet yapısının mevcudiyetinin itirafı olmaktadır. Aynı gevezelikler, düşünemeyen, sağlıklı düşünerek tepkilerini ortaya koyamayan bir toplum üretilmiş olduğunun da kabuledilmesi anlamına gelmektedir...

 

Mevcut gelişme, bir üstyapı kurumu olarak değişik toplumsal sınıflar üzerinde farklı derecelerde baskı aracı olsa da halkla belirli bağları ve bir ölçüde toplumsal denge aygıtı olması gereken devletin sözkonusu fonksiyonlarını önemli ölçüde yitirdiği ortaya koymaktadır. Kitlelerle bağlarını bu ölçüde kopartmış veya kitlesel tabanını yütirmiş devlet örgütlenmeleri, toplumun bütünüyle bir çözümsüzlüğe ve güvensizliğe sürüklenilmekte olduğunun somut işaretleridirler. Diğer yandan aynı sağlıksız toplumsal yapı, buna devrimci bir alternatif üretme yeteneğine sahip olamadığı için, ortada tehlikeli bir kaosun işaretleri gözükmektedir sadece. Bu durum, emperyalist servislerle birlikte güle- oynaya terörün sahte kahramanlarını "kılavuz" konumlarına yükselterek toplumsal manipülasyonlar gerçekleştiren, toplumun tüm hücreleri ile olumsuz biçimde oynayarak doğal demokratik gelişme süreçlerini tamamen tahribeden, yerli servislerin "başarıları"nın bir ürünüdür... Toplumsal tepkiyi futbol sahalarında eritmek amacıyla üretilen takım fanatikliği gibi, fanatik beyinsiz guruplar kendi efsanelerinin peşinde tempolarını tutarlarken, bazı uyanıklar, sahtekarlar ve çok taraflı çalışanlar, sözde “aydın”, “politik önder”, “yazar” vs. rollerinde çaplarına uygun biçimde “malı götürmekte”, günlerini gün etmektedirler. Ve ölüm, adım adım tüm hüçreleri uyuşturarak yayılmaktadır... Kısacası, kolay kazanç hesapları ile emperyalistlerin uşaklığını yapmak; bu uşaklık süreci içinde emperyalist politikalarla uyumlu biçimde toplumsal manipülasyonlar üretebilmek için terörü kışkırtıp kullanmak; toplumsal insiyatifi ve doğal toplumsal demokratik süreçleri her alanda iğdiş etmek; sonuçta, zaman içinde değişen koşullara uyumlu olarak emperyalist güçlerin politikaları değişince, biryandan dışarıdan tokatlar atılmasının yollarını açarken, diğer yandan da iç süreçlerde ziyanedilmiş nesillerle ölümün yolunu açmaktadır.

 

On yılardır emperyalist güçlerin kırımlarına maruz kalmış kardeş halkların haklarını savunamayanların, onların safında yeralacaklarına soykırımcı emperyalist güçleri destekleyenlerin, günümüzde politik amaçlarla kendilerine yöneltilen soykırım suçlamaları karşısında şaşkınca tepkiler vermelerini anlayabilmek çok zor değildir... Örneğin, “Barbaros” Kardeşler (Oruç ve Hızır Reisler) tarafından 1500’lü yılların başında temelleri atılmış olan ve Türkiye Cumhuriyeti ile de ister istemez güçlü tarihi ve kültürel bağları bulunan Cezayir’de Fransızlar katliam yaparlarken, günlük küçük kazanç hesapları ile susanların ve hatta Fransız yönetiminin safında açıkça saf tutanların şimdi enselerinin kolayca tokatlanıyor olmasını anlamak hiç te zor değildir. Aynı tavrı Güney Afrika ırkçı rejimine karşı da göstermişlerdir ve örnekler uzayıp gitmektedir...

 

Örneğin, halktan kişiler, İsviçre gibi bir mafya devletinin, katledilen on milyonlarca insanın kanları ile kirlenmiş Nazi altınlarını kasalarında saklayan bir devletin, dünyanın her köşesinden kanlı diktatörlerin yasadışı servetlerini saklayarak rant elde eden bir devletin, nasıl olup ta türkiye yönetimine katliam hesabı sormaya kalkıştığını ve İsviçre’de hakkında dava açılan Türk Tarih Kurumu başkanı profösörü devletin İsviçre’ye yollamaktan bile neden korktuğunu insanlar merak edebilirler... Bunun kısa yanıtı, on yıllardır Türkiye yönetimlerinin de at uşağı rolünde suçlu emperyalist cephenin safında işlenen suçlara önemli ölçüde ortak olmasında yatmaktadır sanırım.... İsviçre ve diğer birçok devlet gibi Nazi altınlarını Türkiye’nin de kullanmış olması; bu altınlarla Türkiye’de de en az yirmi küsür şirketin kurulmuş olması; Türkiye yönetimlerinin ve mali kurumlarının diğer birçok güç gibi İsviçre devleti ve bankaları ile gizli karanlık ekonomik ilişkilerinin olma olasılığı; Türkiye yönetiminin sözkonusu muhtemel ilişkilerinin belgeleriyle sergilenmesinde çekinmesi; İsviçre’ye karşı gayrıresmi bir- iki zırıltı çıkartırken resmen susmasına ve sanırım gizli bir pazarlığı yürütmesine yolaçmaktadır. Çünkü, emperyalist merkezlerin kasalarında sadece kanlı servetler değil, aynızamanda tüm suç ortaklarının listeleri de durmaktadır. Türkiye yönetimlerinin -diğer birçok devlet gibi- binlerce ince ipliklerle bu çirkefe heryanlarından bağlanmış oldukları anlaşılmaktadır... Aynı nedenle yönetim yarım ağızla atıp- tutar gibi yaparak halkını oyalarken, aslında emperyalist saldırılar ve suçlamalar karşısında sinmektedir. Yönetimin karanlık işlerini ve bu pisliklerden güç alan emperyalist şantajları, bunlara bulaşmamış temiz halk güçleri yırtıp atabilirler ancak.

 

Türkiye’nin Nazi altınları ve bulaştığı pisliklerle ilgili alabildiğine özetlenmiş somut bir örnek vermeye kalkacak olusak... Makedonyalı olan Murat Bayrak, II. Dünya Savaşı yıllarında işgalci Nazi ordularının saflarında görev yapmıştı. Gestapo'nun komutası altında kurulan faşist çetelerden “Hançer Birliği”ne komuta etmişti. Bayrak, sayısız cinayete imza atmış, elini birçok masum müslümanın kanına bulaştırmıştı. Şavaşın ardından kurulan halk mahkemesi tarafından idama mahkum edilen Murat Bayrak, eski SS üyelerinin örgütü olan ODESSA (Organisation Der Ehemaligen SS- Angehörigen) tarafından Türkiye'ye kaçırılmıştı... Aynı kişi, Adnan Menderes'in Başbakan olduğu 1950'li yıllarda bir Alman ortakla birlikte ''Sancak Tül'' adlı fabrikayı kurmuştu. Belgelerle kanıtlanması benim tarafımdan olanaksız olsa da, bu fabrikanın kaçırılmış kanlı Nazi altınları ile Türkiye’de kurulan 20 kadar işletmelerden biri olduğu açıkça belliydi. Amerikancılar, her dönemin avantacıları tarafından “demokrasi abidesi” olarak tanıtılmaya çalışılan Menderes yönetimi, tül ithalatının yasaklamış ve Murat Bayrak’ın ''Sancak Tül''ünü piyasa da tekel haline getirmişti. “Sancak Tül”ün sahibi Murat Bayrak, Süleyman Demirel'in partisi AP'den 1977 seçimlerinde Meclise girmiş ve daha sonra Türkeş'in MHP'sine geçmişti. Türkeş'e büyük ekonomik yardımlar yapan Murat Bayrak MHP'nin Merkez Komitesi'ne seçilmişti... "Susurluk" kahramanlarından Çatlı ile yakın ilişkileri açığa çıkan Bayrak'ın birsürü karanlık operasyonda parmağı vardı... General Evren’in önderi gibi gözüktüğü Pentagon imalatı 12 eylül 1980 askeri darbesinin ardından tüm partilerin merkez yönetim kurulu üyeleri tutuklanmışlardı ama, Murat Bayrak'a hiçbir General dokunmamıştı. Rahatca yurtdışına çıkmış ve Almanya'ya yerleşmişti. Bayrak, Türk Nazileri ve kökten dinci Kaplan'ın örgütü ile ilişkilerini Almanya'da sürdürmüştü. Çünkü, 1947 doğumlu CIA’nın ve aynızamanda Feederal Almanya istihbarat örgütü BND’nin (1956) kurucusu eski Nazi generali Reinhard Genlen ile ve BND ile Bayrak arasında yakın ilişkiler vardı...

 

Kısacası, “Susurluk” adıyla popüler olan ve ve ustaca bir raporla kapatılan olay, buzdağının görülebilen parçasının dahi çok küçük bir parçasından başka birşey değildi ve ister 1915 trajedisinde ve ister diğer toplumsal trajedilerde olsun, emperyalist güçler ve bu akıntının içinde olan Türkiye gibi ülkelerin yönetimleri, açıklamalarını ve suçlamalarını, şantaj ve karşı şantaj sınırlarını aşacak bir hesaplaşmaya götürmek istememektedirler. Bu sınırı aşmak, lağamın tehlikeli biçimde patlamasına ve akan pislikler içinde tüm tarafların boğulmalarına neden olacağı için, Türkiye yönetimleri, daha çok iç kamuoyuna yönelik olarak dışa yanıt verir gibi gözükmektedirler sadece. Halkın duygularını bastırmak ve şövenizmi yükselterek belli bir kitle tabanı oluşturabilmek için suçlamalara yanıt verir ve karşı tarafı suçlar gibi yaparlarken, işi sınırında bırakmak, kapalı kapılar ardında anlaşmak istemektedirler... Kısacası, tüm taraflar timsah gözyaşlarıyla birlikte sürekli renkli yalanlar söylemektedirler. Şüphesiz limitleri olan, gerçek patlama noktalarına dek sürebilecek olan böyle bir “kayıkçı döğüşüne” veya sahnelenen oyuna, bazı aydınlar ve halk kitleleri de figüranlar olarak sokulmaktadırlar.

 

Sofraya konulan kokmuş zehirli yemeğin tuzu- biberi, garnütürü olan bazı aydınlar, saflardan birine sırtlarını değişik ölçülerde dayamaya çalışarak ve olayı sadece bir ucundan çekip uzatarak, bu tekyanlı yaklaşımlarıyla gerçeği deforme ederek, sözkonusu kayıkçı döğüşüne katılmakta ve böylece “aydın” popülaritelerini ve kariyerlerini kendilerince yükselterek sürdürmektedirler... Şüphesiz tüm aydınları bu şekilde ağır biçimde suçlamaya kalkışmak hatalı olduğu kadar baskıcı güçlerinde işlerine de yarayabilir ama, yine de gerçeği ifade etmeye çalışmak gerekirse... Herşeyin metalaştığı böyle bir dönemde malesef popüler ve kariyer sahibi olabilmenin yolu medya organlarını da denetleyen uluslarüstü tekellerle, büyük güçlerden biri ile dolaylı veya dolaysız anlaşmaktan ve “akıllı- uslu” olup tüm gerçeğin üzerine gitmemekten geçtiği için, en uyanık “aydınlar”, ışığın etrafında dolanan bir gecelik pervaneler gibi çok renkli gerçeğe bir yanına yaklaşıp onu deforme ederek sunmakta, böylece yine “bir gecelik” kırallıklarını, rahatlarını, kariyerlerini sürdürebilmektedirler. Şüphesiz aynı işi tamamen inanarak ve insani niyetlerle yapmaya çalışan aydınların da bulunduklarını unutmamak gerekir. Ve insansoyu, halen, ilmikleri böyle yalanlarla atılmış bir maddi ve manevi sömürü ve istismar ağının içinde çırpınıp birbirini boğazlayarak yolunu bulmaya çalışmaktadır... 

 

Emperyalist devletlerin de ağır sorumlulukları içinde doksan yıl önce yaşanmış olayların şimdi yeniden kaynatılarak öne çıkartılmasının gerisinde yatan asıl neden, özet olarak, Kafkaslar’da sürüp gitmekte olan egemenlik mücadelesi, Ortadoğu ve sonuçta Orta Asya egemenliği ile ilgilidir. Şüphesiz tamamen insani duygularla bu sürece bulaşmış kişiler ve örgütler de bulunmaktadır.      

 

d- Batı tekellerinin tatlı kârları ve egemenlikleri uğruna gerçekleştirilmiş olan bazı soykırımlar: Yahudi soykırımı ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırım politkasından kısa örnekler; Kongo (Zaire) ve Patrice Lumumba; Angola ve Kara Afrika’nın yüzkarası Savimbi; Endonezya, Guatemala, Bosna- Hersek vs.

 

Soykırım ve Batı’nın emperyalist merkezlerinin ikiyüzlülükleri ile ilgili örnekler zengindir... Batı’nın galip emperyalist güçleri, Versay “Barış” Anlaşması sonucu Almanya’ya dayattıkları şartlarla Hitler gibi saldırgan ırkçı bir faşistin Alman halkını peşinden sürükleyebilmesinin yolunu açmışlardır. Hitler’i sadece Alman mali- sermayesi değil, isim isim belli ABD tekelleri de desteklemişler, yükselişine ve katliamlarına yardımcı olmuşlardır. Almanya’da görev yapmakta olan ABD konsolosları, “Yahudi katliamının başladığını” Washhington’a defalarca rapor ettikleri halde, ABD yönetimi süreci durdurabilmek için kılını bile kıpırdatmamış, elindeki güçlü medya ile olayı dünyaya duyurmamış ve Hitler’i durdurabilmek için protesto silahını kullanmamıştır. Çünkü, ABD mali- sermayesi de işin içindeydi...

 

Kadın, çoluk- çocuk insanların duş yapmaya yollandıkları yalanıyla çırılçıplak soyulduktan sonra gaz odalarında Ziklon- B gazı ile öldürülüp fırınlarda yakıldığı ve altın dişlerinden ayakkabılarına, saçlarına, derilerilerine dek herşeylerinin toplanıp Almanya’ya yollandığı dönemin en büyük toplama, izalasyon ve ölüm kampı Auschwitz- Birkenau kompleksi içinde, dünyanın en güçlü kimya ve ilaç karteli IG Farben’in köle işçi çalıştıran fabrikası vardı. (Sadece Auschwitz- Birkenau’da çoğunluğu Yahudi olan 1.5- 2 milyon kadar insan sistematik olarak öldürülmüştür...) IG Farben’in en büyük hissedarları arasında ise, Rockefellar’in sahibi olduğu Standart Oil of New Jersey’den W. Bush’un dedesi Prescot Bush’un yöneticisi olduğu Harriman Bankası’na dek sayıları onu aşan ABD tekeli de bulunmaktaydı- tüm kamplarda ve savaş sürecinde çoğu Polonya’dan toplam olarak yaklaşık 6 milyon Yahudi'nin öldürülmüş oldukları yazılıp söylenmektedir...

 

Sözkonusu toplama ve izalasyon kamplarında yapılanlar, 1915 yılındaki kanlı boğuşma içinde işlenen toplu cinayetlere hiç benzememektedir... Nazi kamplarında gerçekleşmiş olan planlı kitle kırımlarının kökleri yaklaşık 2000 yıldır Hıristiyan dünyasında kesintisiz sürmekte olanYahudi pogromlarına (soykırımlarına) uzanmaktadır. Bunlar, ideolojik temeli olan planlı kitlesel cinayetlerdir, gerçek anlamı ile soykırımlarıdırlar. Kurban, “lanetli” ve “tamamen yokedilmesi gerken” bir hedef olarak seçilmiştir. Belirli seçilmiş soya yönelik yoketme eylemi planlı ve sistematik olarak bir süreklilik içinde yaşama geçirilmiştir... Nazi Almanyası tarafından gerçekleştirilmiş olan, gerisinde Alman ve diğer bazı güçlü Batı mali- sermaye guruplarının bulunduğu gerçek bir soykırım olan Yahudi katliamının temelinde duran gerçekleri örtbas etmek isteyen bilinçli yalancılar ve onların akıntısına kapılan ahmaklar, sözkonusu soykırımı sadece Hitler’in dengesizliğine bağlanmaya çalışmaktadırlar. Yine aynı çevreler, Nazi Almanyası’nın sözkonusu katliamıyla 1915 yılı yığınsal cinayetleri arasında bağ kurulmaya kalkışmaktadırlar. Tüm bunların ne ölçüde büyük sahtekarlıklar olduklarını anlayabilmek için dört ayrı İncil’e (Yeni Ahit) bakmak yeterlidir... Ve şüphesiz aklını yitirmemiş kişiler, bukadar büyük kanlı olayların sadece "Hitler adlı dengesiz bir zavallıya" ait olamayacağını ve nasıl olupta böyle bir "dengesiz zavallı"nın bu ölçüde büyük bir iktidar sahibi olabildiğini de düşünebilirler sanırım...

 

Fazla ayrıntıya girmeden Yuhanna yazımı İncilden bazı cümleler aktarayım: “İsa onlara dedi: Eğer yaratıcı sizin babanız olsaydı, beni severdiniz. Çünkü ben yaratıcıdan çıkıp geldim. Çünkü ben kendiliğimden de gelmedim, fakat O beni gönderdi. Neden söylediğimi anlamıyorsunuz. Çünkü benim sözümü dinlemiyorsunuz. Siz babanız iblistensiniz ve babanızın heveslerini uygulamak istiyorsunuz. O başlangıçta katil idi ve gerçeği inkar etti... Çünkü O yalancıdır ve yalanın babasıdır. Fakat ben hakikatı söylediğim için bana iman etmiyorsunuz...” (İsa ile Yahudi önde gelenleri arasında geçtiği iddia edilen ve İsa’nın yahudileri yalancılıkla ve iblisin/ şeytanın oğulları olmakla suçlayan ifadeleri daha uzayıp gitmektedir. “Allah” sözcüğü sadece İslam inancı ile bağlantılı olduğu için, “Allah” İslam öncesi 100 kadar Semitik “yaratıcı” ve demon/ “yıkıcı” arasından sadece birinin adı olduğu için, ve yine “Tanrı” da Şamanizm inancının “Tengri” adlı en büyük “yaratıcısı”ndan geldiği için, ben burada tüm bunlar yerine sadece “yaratıcı” sözcüğünü kullandım. Ayrıntı için bak: Yuhanna, Bab 8, 12- 59.)

 

Yine aynı incilden bir başka alıntı: “...O Yahudiler ki Rab İsa’yı ve peygamberleri öldürdüler, ve bizi kovdular. Onlar yaratıcıyı razı etmemektedirler ve tüm insanlara muhaliftirler...” (Daha geniş bilgi için bak: Yuhanna, I. Selaniklilere, Bab 2

 

Yahudi cemaatı gerçekten de kendilerini “seçilmiş” ve diğer halkları “düşman” olarak gördükleri ve yaratıcı olarak inandıkları gücü (Yahve, Yehova, Rab) sadece kendilerini koruyan olarak tanımladıkları için, akıllı İsa onları suçlamaktadır. İsa’nın suçlayıcı ifadeleri Yuhanna ve diğerleri tarafında eksik veya tamam yazıya geçirilmişlerdir... Fakat şüphesiz tüm bunlar ve aktarmadığım benzerleri bir soykırımın gerekçesi olamazlar. İsa’nın ve havarilerinin bu yönde emirleri, talepleri bulunmamaktadır. Bu gerçeğe karşın Hıristiyan dünyasında asırlar boyunca sürmüş olan Yahudi pogromları (soykırımları), dört ayrı İncil’de de mevcut olan benzer ifadeler gerekçe gösterilerek yaşama geçirilmişlerdir. Şüphesiz tüm pogromlar, asıl sorunlardan dikkatleri uzaklaştırabilmek, kitlelerin memnuniyetsizliklerini “Yahudi günah keçisi”nin üzerine kanalize edebilmek amaçlarıyla kriz dönemlerinde üst sınıflar tarafından kışkırtılmışlar ve kullanılmışlardır...

 

Yahudi olmaktan çıkmamış, din değiştirmemiş yahudilerin, dinlerinden kaynaklanan ırkçılıkları ile kendilerini diğer insanlardan ayırmaları, haklarında yalan yanlış efsanelerin üretilmesine ve pogromların kurbanları haline gelmelerine yardımcı olmuştur. Ve malesef Yahudi fanatikleri, siyonistler, 1940’lı yılların ortasından itibaren, özellikle İsrail devletinin kurulduğu 1947- 48 yıllarından itibaren yoksul Filistin halkına karşı sistematik bir soykırım ve etnik temizlik, zorla göçettirme politkası uygulamışlardır... Daha İsrail devleti resmen kurulmadan önce başlayan Filistin- Arap halkına yönelik soykırım, Birleşmiş Milletler sözleşmesindeki tarife tamamen uymaktadır.

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948’de aldığı 260 sayılı kararla belirlenmiş olan soykırım kapsamı içine girecek uygulamalarla ilgili uluslararası şözleşme, 12 Ocak 1951’de yürürlüğe girmiştir. İsrail yönetiminin yaptıkları ve yapmakta oldukları bu sözleşmedeki tarifle tamamen örtüşmektedir... Sözleşme 2’de, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir gurubu bu niteliklerden birine sahibolması nedeniyle kısmen veya tamamen yoketmeye yönelik eylemlerin soykırım olduğu” yazılıdır. Kısmen veya tamamen yoketmeye yönelik eylemler ise, “gurup üyelerinin öldürülmeleri; gurup üyelerinin fiziki veya zihinsel sağlıklarını bozmak; gurubu kısmen veya tamamen yokolmaya sürükleyecek yaşam koşullarına zorlamak; gurubun doğurganlığını engellemek; guruba ait çocukları zorla başka bir guruba aktarmak” olarak tarif edilmektedir... Yahudi fanatiklerin 1940’lı yıllardan beri Filistin halkına yönelik sistematik terörünün, soyu yoketmeye ve kalanlarını korkutarak göçe zorlamaya yönelik korku verici kitle cinayetlerinin yanında, ırkçı İsrail devleti, “gurubu kısmen veya tamamen yokolmaya sürükleyecek yaşam koşullarına zorlamak” olarak tarifedilen işi Filistin halkına karşı en mükemmel biçimleriyle gerçekleştirmektedir. Tüm uluslararası tepkilere karşın ırkçı İsrail yönetiminin örmeye başladığı duvar tamamlandığı zaman, en az 800 bin filistinli gerçek bir hapishane yaşamına mahkum edileceklerdir. Bu durum, Birleşmiş Milletler sözleşmesindeki "gurubu kısmen veya tamamen yokolmaya sürükleyecek yaşam koşullarına zorlamak" olarak tarif edilen yoketme biçimiyle tamı tamına örtüşmektedir.

 

SS ve Gestapo’nun ikinci kişisi olmakla birlikte soğukkanlı acımasız katil kişiliği ile işleri asıl götüren tip Reinhard Heydrich’in, Yahudi toplumunu el altında tutmak amacıyla oluşturduğu Varşova Gettosu’nun duvarları, günümüzde İsrail yönetiminin örmekte olduğu duvarla asla yarışamıyacak kadar ufak çaplı, zayıf ve alçaktı. Anlaşılan, ırkçı düşünce yapılarının sonucu tarihten ders alamayan Yahudi önderleri, almaları gereken dersin tam tersine, Nazi Almanyası’nın kendilerine yönelik ırkçı uygulamalarını geliştirerek taklit etmekte ve benzer kötülükleri Filistin halkına yöneltmektedirler...

 

Nazi Almanyası’nın kendilerine yönelik soykırım gerçeğini sürekli canlı tutmaya ve bunu toplumlarına yönelik acıma duyguları uyandıracak biçimde propoganda aracı olarak kullanmaya çalışırlarken, derin bir ikiyüzlülükle benzer suçları yoksul Filistin- Arap halkına karşı işlemektedirler. Bu gerçeğe karşın, başta ABD olmak üzere belirli emperyalist güç merkezleri İsrail devletini bölgede ileri karakol olarak kullandıkları ve bu ırkçı yapay devletle işbirliği yaptıkları için, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İsrai’e yönelik onlarca yaptırımı yaşama geçememektedir. İsrail geniş bir özgürlükle sürekli yeni suçlar işleyebilmektedir...

 

Diğer yandan, soykırım suçu tüm büyük emperyalist güçlerin ortak günahları olduğu, Hitler Almanyası’nın “soyun temizliğini korumak” gerekçesi ile çıkartmış olduğu ve açıkça sözkonusu Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin “gurubun doğurganlığını engellemek” maddesine giren, soykırımın bir biçimi olan “kısırlaştırma yasası”, malesef yalnız Nazi Almanyası’nda değil, aralarında İsveç’in de olduğu dönemin birçok batılı ülkesinde ve ABD’de de çıkartılıp uygulanmıştır... Diğer yandan, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya gelen Germen- Anglo- Sakson kökenli puritan (safcı) Protestan ırkçı göçmenler, aşağılama amacıyla “kızılderili” olarak adlandırdıkları yerlileri kendilerinden farklı oldukları için sistematik olarak yoketmişler, milyonlarcasını öldürmüşlerdir. Aynı yıllarda bu yerlilerin “insan olup olmadıklarını, evrimin hangi basamağında bulunduklarını” uzun uzun tartışmışlardır... Benzer uygulamalarına bu kez Afrika’dan köle olarak getirdikleri siyahları katlederek devametmişlerdir... Tüm bu nedenlerle İsrail ırkçılığı ve soykırımı karşısında susmaları, işlerini gördüğü sürece İsrail’i kullanmaları tamamen anlaşılabilir bir olaydır.

 

Nazi Almanyası’nın eylemlerinden esinlenerek Filistin halkına karşı terör uygulayan ve soykırım şuçlarını işleyen İsrail devletinin mayasında, temellerinde, terör ve kitle katliamları vardır. İsrail devletinin altıncı başbakanı olan (1977) ve daha önce değişik bakanlıklarda bulunmuş olan Menahem Begin (1913- 92), 22 Temmuz 1946 günü Kudüs’ün merkezindeki 200 odalı büyük King David Hotel’i (Kral Davud Oteli) yedi süt bidonu içine yerleştirilmiş 50 kilo çok güçlü patlayıcı ile uçurup tam bir harabeye döndürmüştür. O sırada otelde bulunan 28 İngiliz, 41 Arab, 17 Yahudi ve 5’de diğer milletlerden toplam 91 kişi canını yitirmiş, 46 kişi de ağır yaralanmıştır. Halkı yoketmeye, sindirmeye ve kaçırmaya yönelik planlı siyonist terör kesintisiz devametmiştir... Irkçı Irgun Z’vai Leumi ve Stern Çeteleri, 9- 10 Nisan 1948’de Deir Yassin köyünü basarak silahsız korumasız insanları, kulaklarını- burunlarını keserek, gövdelerini ikiye ayırarak vahşice katletmişlerdir. Bilinçli olarak dehşet yaratmak ve halkı korkutarak kaçırmak amaçlarıyla, yaşlıların, kadınların ve çocukların oluşturduğu kurbanlarına karşı bu yöntemleri kullanmışlardır. Siyonist cinayetleri, Filistin- Arap halkı ile sınırlı kalmamış, hakkaniyetli davranmaya, Birleşmiş Milletler kararlarını doğru uygulamaya çalışan bölgedeki yabancı görevlileri de yönelmiştir. Öldürülenler arasında Birleşmiş Milletler görevlisi olan İveç vatandaşı Folke Bernadotte ile birlikte birçok İngiliz vatandaşı da vardır...

 

Menahem Begin dışında, aralarında Yitzhak Shamir, Ariel Sharon gibi tanınmış ve devlet yönetiminin en üst kademelerinde olan kişiler de bizzat bu cinayetlere katılmışlardır. Ariel Sharon, aynızamanda, kadın- çoluk- çocuk 3000 kadar yoksul filistinlinin vahşice yöntemlerle öldürüldükleri Sabra ve Shatila kamplarındaki katliam ile ününe ün katmıştır. Çünkü, daha önce aynı konularda zaten ün yapmıştı. Bilinen işlerinden biri de, 14 Ekim 1953 günü emrindeki birlikle Batı Yakası’ndaki Qibya köyünde 45 evi yıkıp 69 filistinli sivili öldürmektir... Köy adlarıyla, katledilen sivillerin sayılarıyla, Pazar yerlerine atılan bombalarla listesi alabildiğine uzayan planlı siyonist terörünün bir sonucu olarak 1948- 49 yıllarında 750 bin filistinli evlerini terkederek göç yollarına düşmek zorunda kalmışlardır ve bu sayı sürekli artmıştır... Haziran 1988’de Lübnan’ı işgaleden İsrail ordusu, yaklaşık 500 bin kişiyi evsiz bırakmış ve ezici çoğunluğu kadın- çocuk sivillerden oluşan 14 bin kişiyi katletmiştir... İsrail'in temel yasalarında ırkçı maddeler vardır ve bu ülke de yaşayan bir milyonu aşkın İsrail vatandaşı filistinliye vaktiyle ırkçı Güney Afrika rejiminin yapmış olduğu gibi tam bir ırk ayırımı politikası uygulanmaktadır...

 

Aslıda İsrail yönetiminin soykırım uygulamaları ile ilgili somut örnekleri alabildiğine çoğaltmak mümkündür ama, tüm bu söylenecek sözlerin ötesinde, insanlar, TV kameralarına yansıyan kanlı olayları, israil jetlerinin ve helikopterlerinin yoksul filistinlilerin derme- çatma evlerini en modern roketlerle nasıl yıktıklarını, aynı işi buldozerlerle nasıl yaptıklarını, taş atan çocuklara nasıl makineli tüfek ve roket atışları ile yanıt verip onları katlettiklerini hergün görebilmektedirler zaten. İsrail ordusunun ve güvenlik servislerinin cinayetleri, kameralar karşısında taşlarla kol- bacak kırmaları, soykırımları, tüm dünyanın ve “insan hakları”nın baş savunucusu ABD, İngiltere, Fransa gibi güçlü devletlerin yetkililerinin gözleri önünde olmaktadır. Güncel emperyalist politik hesaplarla 90 yıl önceki olayları tekrar ısıtıp gündeme oturtanlar, gözler önünde sürüp giden İsrail cinayetleri karşısında susabilmektedir. Şüphesiz bu gelişme de, on yıllarca İsrail ile -Meclis’ten geçmemiş- gizli ilişkileri sürdürdükten sonra açık açık askeri ve istihbarat alanlarında derin işbirliğine giren Türkiye yönetimlerinin ikiyüzlülüklerin de etkisi vardır...      

 

“Irk” odaklı yeni bir din oluşturmaya çalışıyor olsa da, aynen Gestapo örgütlenmesinin ve ölüm kamplarının birinci ve ikinci kişileri olan Heinrich Himmler ve Reinhard Heydrich gibi koyu Katolik bir aileden gelen ve sağlam Katolik inançları olan Hitler, Hıristiyan dünyasının pogrom (soykırım) geleneğini çok daha sistematik ve kanlı yöntemlerle sürdürmekten başka bir iş yapmamıştır aslında. Ve şüphesiz, Nazizm’in yükselmesinin gerisinde duran mali- sermaye güçleri, emperyalist kapitalizm, kendi yapısından kaynaklanan büyük ekonomik ve politik krizin sorumluluğunun geleneksel günah keçisi olarak seçilen Yahudi topluluğunun omuzlarına yükleniyor olmasından sonderece büyük bir memnuniyet duymuştur. Kırizin asıl nedenlerini gizlemek ve kitleleri bir illizyon etrafında toplayarak manupule etmek için seçilmiş olan Yahudi günah keçisi, büyük sermaye çevrelerinin işlerine gelmiştir ve güçlü olduğu sürece Hitler’in ve Nazizm’in tüm cinayetlerini sonuna dek desteklemişlerdir. Aralarında bildiğimiz Simens’den IG- Farben'in bir parçası olarak Bayer ilaç tekeline, Standart Oil’den Kurup’a vs. dek tekelci sermayedarlar, toplama kamplarında kurulmuş fabrikalarında çalışan köle işçiler sayesinde kasalarını doldurmuşlardır... Kısacası, “aşağılık” ve yokedilmeleri gereken “ırk” oldukları düşüncesi ile Yahudilerin kurban olarak seçilmiş olmalarının tarihi kökleri ve İncil’e uzanan ideolojik temelleri vardır. Böyle sistematik, pilanlı ve tarihi ve ideolojik temelleri olan bir soykırım ile 1915 yılında yaşanmış olan yığınsal cinayetler arasında bağlantı kurmaya çalışmak, Hıristiyan dünyasının üst sınıflarının ve emperyalist güçlerin günahlarının büyüklüğünü unutturmaya ve onları aklamaya yönelik kocaman kuyruklu bir yalandan başka birşey değildir.

 

Tüm Batı dünyası Hitler’in, Nazi Partisi’nin işlemekte olduğu cinayetleri biliyordu; yığınsal cinayetlerin işlenmekte olduğu kamplarda ABD şirketleri bulunmaktaydı. Başta Frasa yönetimi olmak üzere Avrupanın Nazi kuklası hükümetleri soykırıma ortak olmuşlardı... Nazi kurbanların altın dişleri İsviçre bankalarının kasalarını doldururken, dönemin İsviçre yönetimi, sınırları içine sığınmaya çalışan katliam kaçkını Yahudileri yakalayarak Gestapo’ya teslim ediyordu. Ve güçlü Nazi istihbaratı İsviçre’de üstlenmişti, bu ülkeyi açık av alanı haline getirmişti... İleride CIA’nın kurucularından ve 1953- 61 yıllarında başkanı olacak olan OSS görevlisi Allen Dulles, 1943’de İsviçre'nin Bern kentinde Gestapo şeflerinden “Lyon Canvarı” Klaus Barbie ile, diğerleriyle, ve Nazi askeri istihbaratının “Gurbette Doğu Ordusu” adıyla Sovyet cephesindeki örgütlenmesinin komutanı olan Orgeneral Reinhard Gehlen ile temasa geçecekti. Savaş ve katliamlar sürerken İsviçre'de kotarılan bu işlerin ardından Gehlen CIA'nın mimarları arasında yeralırken, Lyon’da 4000 kişinin katli ve daha başka cinayetlerin sorumlusu olarak aranmakta olan Klaus Barbie, 1947- 51 yıllarında karşı- istihbarat (counterintelligence) elemanı olarak CIA tarafından kullanılacaktı... (Bak: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar ; b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı)...

 

Kendi karanlık geçmişini ve gününü kamufle edebilmek amacıyla “insan hakları”  tiyatrosu oynamaya, 1915 olaylarına yönelik suçlamalar yapmaya kalkışan İsviçre yönetiminin güçlü mafya örgütlenmelerinin işbirlikçisi olduğunu, İsviçre bankalarının kara para aklamanın merkezleri olduklarını bilmeyen yoktur... Tarihi boyunca yasadışı ticaretle zenginleşmiş İsviçre, bu kirli zenginliğini koruyabilmek için vatandaşlarından yarısını, ya da iki kişiden birini polis veya polis ispiyonu konumuna düşürmüştür ve eğer insani nedenlerle birilerini suçlamak gerekiyorsa, bunu hiç yapmaması gereken devletlerin başında İsviçre devleti gelmektedir...

 

Nazi ölüm kamplarında ve savaş sırasında katledilmiş olan yaklaşık altı milyon Yahudi’nin, bir milyon kadar Çingene’nin ve başta Slav halkları olmak üzere diğer halklardan kişilerin altın, gümüş ve diğer değerli varlıklarını kasalarında saklamış olan ve savaşın ardından bunların birkısmını gizlice yeniden örgütlenen Nazi savaş suçlularına iade eden İsviçre bankaları, sözkonusu Nazi kurbanlarından soyulmuş olan kirli zenginliğin büyük kısmına elkoymuşlardır... Çok güçlü bir örgütlenmesi ve uluslararası desteği olan Yahudi topluluğu savaş kurbanı yahudiler için bu bankalardan tazminat almayı başarabilmiştir ama, düşük eğitimli ve tamamen sahipsiz Çingene halkı öldürüldüğü ve soyulduğu ile kalmıştır. Çingeneler, zenginliklerini gaspeden İsviçre bankalarından beş kuruş dahi alamamışlardır...

 

Paralı askerlerin korumasındaki Batılı şirketlerin kazançları uğruna başta Kongo ve Angola gibi ülkelerin halkları olmak üzere tüm zengin Afrika’da on milyonlarca masum insan katledilmişler, göçe zorlanmışlardır... Ve Afrika’dan soyulan zenginliklerin çok önemli birkısmı halen İsviçre bankalarının gizli hesaplarında durmaktadırlar... CIA ajanları ve sömürgeci Belçika polisi tarafından götürüldüğü satınalınmış Moiz Çombe’nin Katanga’sında 17 Ocak 1961 günü katledildikten sonra parçalanmış gövdesi yakılıp asitte eritilen Kongo’nun (Zaire) seçilmiş ve halkın sevgilisi Cumhurbaşkanı Patrice Lumumba’nın sapıkça öldürülmesinin tek nedeni, ülkesinin zenginliklerinden yoksul halkını da yararlandırmak istemesidir. Halkının içinde bulunduğu derin yoksulluğa karşın Afrikanın en zengin kaynaklarına sahibolan, alabildiğine zengin petrol, bakır, altın, gümüş, elmas yatakları bulunan ve stratejik madenler katagorisine sokulup ABD tarafından depolanan Kobalt’ın dünyadaki asıl merkezi olan, dünya Kobalt yataklarının yarısını ülkesinde barındıran Kongo’da (Zaire) son kırk yılda 12 milyondan fazla insan katledilmiştir. Bu sayı I. Dünya Savaşı kurbanlarından çok daha fazladır...

 

Kongo, 30 Haziran 1960'da Belçika'dan bağımsızlığını kazanmıştır. Kurtuluş savaşı yürüten ve başarıya ulaştıran Kongoluların Ulusal Eylemi adlı parti seçimlerde salt çoğunlugu kazanarak iktidara gelmiştir. Ulusal kurtuluş hareketinin ve adı geçen partinin önderi ve halkın sevgilisi olan Patrice Lumumba rakipsiz olarak Başbakanlığa seçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı mevkiinde ise emperyalist güçlerin adamı olan Joseph Kasavubu oturmakta idi. Lumunba'nın partisine üye olan Silahlı Kuvvetler Komutanı Joseph Mobutu (Mobutu Sese Seko), CIA tarafından satın alınmıştır. Böylece CIA, Mobutu ile Kasavubu'yu birleştirmiş ve Lumumba hükümetine karşı askeri darbe örgütlemiştir... New York Harlem'de 7 mart 1997'de konuşan Patrice Lumumba'nın oğlu Francois Lumumba, "…O (Patrice Lumumba), CIA'nın planlayıp örgütledigi bir darbe ile 1961 yılında koltugundan indirildi.", demiştir. Ve tabii 12 milyonu aşkın yoksul kongolu daha katledilmiştir ve kanlı olaylar sürmektedir.

 

ABD ile anlaşıncaya dek, 13.5 milyon nüfuslu Angola’da iki milyonu aşkın insan katledilmiş, bir okadarı sakat bırakılmış, iki milyonu aşkın kişi ise göçe zorlanmış ve ülke ekonomisi çökertilmiştir. Angola’da bulunan petrol üzerine ABD şirketleri ile yapılan anlaşmanın ardından ortalık birden süt- liman olmuştur... Irkçı Güney Afrika rejimi ve CIA tarafından örgütlenip beslenen UNITA’nın başı Savimbi adlı haydut, tüm bu katliamları ve ülke ekonomisinin yıkımını gerçekleştiren kişidir... Angola yönetimi ile ABD arasında yapılan anlaşmanın hemen ardından, Jonas Savimbi, 22 Şubat 2002 Cuma günü 21 muhafızıyla birlikte öldürülmüştür ve 40 yıldır sürmekte olan katliam ve yıkım birden durmuştur. Çünkü ABD yönetimi, CIA, -emperyalist yararları açısından- artık böyle olmasını istemiştir. ABD yönetimi, 40 yıl kullandığı kuklasının işini 40 saniye de bitirmiştir...

 

Aslında, Güney Afrika’da ırkçı rejimin yıkılması bile Savimbi’nin gücünü etkilememişti. Çünkü, zengin elmas yataklarının bulunduğu bölgeleri kontrol etmekteydi. Kara Afrika’nın baştagelen yüzkaralarından Savinbi ile ticaret yapılması, batılı şirketlerin bu elmas yataklarında çalışmaları, elmasların satılmaları, Savinbi’ye silah satılması, Birleşmiş Milletler tarafından yasaklanmış olduğu halde, tüm bu kararlar rahatça çiğnenmişlerdir. Savimbi, bilinen İsrail şirketlerinin yardımlarıyla elmaslarını rahatça Batı’da pazarlamış, aynı ülkelerden silahlarını almış ve katliamlarını sürdürmüştür... ABD yönetimi Angola yönetiminden istediği tavizleri koparıncaya dek bu çark dönmüştür...

 

Kongo (Zaire) katliamının gerisinde Belçika ile birlikte ABD yönetiminin durduğunun, parçalanmış gövdesi asitte eritilen halkın sevgilisi Patrice Lumumba’nın öldürülme emrini bizzat ABD başkanı D. Eisenhower’in (yönetimi, 1953- 61) verdiğinin bilinmesine karşın, ne ABD yönetimi ve ne de küçük ortağı geleneksel sömürgeci Belçika yönetimi Türkiye’yi suçlayan çevreler tarafından suçlanmışlardır. Şüphesiz tüm bu olanlar karşısında, başka konularda Batı’nın suç ortağı olan Türkiye yönetimlerinin de ses çıkaracak cesaretleri yoktur. Böylesi, yönetme felsefelerine ve küçük gündelik kazanç hesaplarına da aykırıdır zaten... Yine Angola katliamının asıl sorumluları arasında ırkçı Güney Afrika rejimi ile birlikte ABD ve diğer bazı Batı yönetimlerinin olduğu tüm kanıtları ile ortadadır. Sözkonusu gerçeğe karşın, buyrun bu çinayetlerin hesabını verin diyen bir güç çıkamamaktadır... Dallanarak uzamakta olan tüm bu ikiyüzlülüklere, başka soykırımlar karşısındaki tavırları eklemekte mümkündür. Batı dünyası tarafından uzun süre sesizlikle karşılanan, sadece seyredilen Bosna- Hersek katliamı sırasında, Serebrenica’da, bir hafta içinde yaklaşık 7- 8 bin sivil öldürülmüştür... Birleşmiş Milletler gücü, aynen Ruanda’da yapmış olduğu gibi olayları seyretmiştir sadece... Vietnam’da 1965- 75 yıllarında ezici çoğunluğu sivil olan 3 ile 5 milyon arasında insan katledilmiştir. CIA tarafından yönetilen Fenix operasyonu sırasında en az 40 bin seçilmiş sivil işkenceyle sistematik olarak katledilmişlerdir. Liste uzayıp gitmektedir... Ve kanlı katliamlar sürdükçe İsviçre’nin kara para aklama işinde uzamanlaşmış bankalarının kasaları daha fazla dolmaktadır.

 

Savaşın hemen ardından, 1950'li yıllarda United Furit Company Guatemala topraklarının hemen hemen hepsini elinde tutuyordu. Muz plantasyonlarında 40 bin işciyi 50 cent gündelikle 12 saat çalıştırarak ABD’ye Muz ihraç ediyordu. Muzu ABD'ye nakleden demiryolları da aynı şirketin malıydı. United Furit Company, zamanın parası ile yılda 65 milyon dolar kâr ederken, Amerikalılar ucuza bol bol muz yiyorlardı... Onlar için Guatemala halkının işsizliği, yoksulluğu, açlığı okadar önemli degildi.

 

1952 yılında küçük bir yanlışlık oldu. Jakobo Arbenez adlı idealist bir aydın Guatemala'da cumhurbaşkanlığına seçildi. Arbenez, çoğu yerli amerikalı ("kızılderili") olan yoksul halkın karnını doyurabilmesi amacıyla şirketin topraklarının birkısmını çok ucuza satınaldı ve 200 bin köylüye dağıttı. Kullandığı toprakların birazını satmak zorunda kalan United Furit Company'nin patronu Sam Zamurray çok sinirlendi. Zamurray sinirlenip üzülünce, eski Nazi işbirlikçisi CIA Direktörü Allen Dulles, adı geçenin kardeşi Dışişleri bakanı John Foster Dulles ve Başkan Eisenhover hepbirlikte sinirlenip duygulandılar. İşleri yeniden yoluna sokmak için, Castillo Armaz adlı birini çok ucuza satınaldılar... Başkan Eisenhover, 15 haziran 1954 günü, Dulles biraderlere, hazırlanan darbe planının işleme konması için gerekli resmi emri verdi. Böylece, 36 yıl sürecek olan kanlı olaylar zinciri başladı.

 

Abenez'in devrimesinin ardından, önce yedi sendika lideri öldürüldü ve sonra tüm sendikalar yasaklandı. Clinton'un "özüründen" kısa bir süre sonra yeniden başlayacak olan olaylar 1996'da durduruldugu zaman, 11 milyon nüfusu olan Guatemala'da 200 bin kişi öldürülmüştü ve 50 bin kişi de kayıptı. Birleşmiş Milletler Gerçegi Ortaya Çıkartma Komisyonu, tüm katliam ve işkence olaylarının yüzde 93'ünün sorumluluğunun CIA tarafından örgütlenen hükümet güçlerine ait olduğunu kanıtlayacaktı. Kayıplar listesindeki 50 bin kişiyi yokedenler de aynı güçlerdi. Hükümet güçleri tarafından alındıktan sonra kaybolanlar arasında profösörler, aydınlar, sendika liderleri vardı... Örneğin, 1980 yılında başkent Guatemala'da, 27 sendika lideri güpegündüz aynı anda kaçırılıp katledildiler... Gözaltında kaybolanların yakınları her sene toplanıyorlar ama, degişen birşey yok. Ve tabii ABD’den hesap sormaya kalkan da yok ama, ABD senatosu başkalarına soykırım suçlamaları yönlendirebiliyor, ABD Dışişleri Bakanlığı (State Department) her yıl değişik ülkeleri eleştiren “insan hakları” raporları hazırlayabiliyor.

 

Diktatör Samoza 1930'lu yıllarda ABD'nin elleri ile Nikaragua'nın başına oturtuldu. İşkence görenlerin çığlıklarını duymaktan rahatsız olduğu için örgütü terkettigini söyleyen eski CIA ajanı Phil Agee, Nikaragua halkının başına bela edilen Contras'ın da CIA tarafından örgütlendiğini anlatmaktadır... Yaklaşık 3,5 milyon nüfusu olan Nikaragua'da 40 bin kişinin ölümünden sorumlu olan Contras'ın kurbanlarının çoğu kadınlar ve çocuklardır... Samoza'nın ulusal muhafızları esas alınarak örgütlenen ve kriminal unsurlardan oluşan Contras, CIA tarafından silahlandırılıp beslenmiştir. Amerikan Kongresi'nin 1984 yılında Contras'a silah yardımını yasaklamasına karşın, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) yasağı gizlice delmiştir. Ulusal Güvenlik Konseyi, 1986 yılında İran'daki mollalar rejimi ile gizlice anlaşmıştır. Bu anlaşma sonucu İran'a resmi olmayan kanallarla Amerikan silahları verilirken, Lübnan'daki Şia örgütleri de ellerindeki Amerikalı tutukluları sebest bırakmışlardır. NSC’nin İran’a gizlice yaptığı silah satışından kazandığı paranın karşılığı olarak satınalınan silahlar da, Çin Halk Cumhuriyeti gemileri aracılığıyla Contras/ Kontra güçlerine taşınmıştır. Olay açığa çıkınca, sadece Ulusal Güvenlik Konseyi'nin (NSC) şefi McFarlanes ve emrinde çalışanlardan küçük rütbeli Oliver North adlı subay göstermelik olarak yargılanmışlardır... Phil Agee, CIA'nın tüm operasyonlarından ABD başkanlarının haberdar olduklarını ve onların onayları olmadan hiçbirşey yapılamıyacağını vurgulamaktadır. Türkiye’deki MGK’ya tekabül eden NSC’nin ozamanki asıl başkanı ise, aynızamanda ülkenin başkanı olan Reagan’dan başkası değildir.

 

Halka ve halkın üretim araçlarına, mallarına saldıran Contras, komşu ülke Honduras'da üstleniyordu. Agustos 1999'da, Honduras'da kurulu ABD'ye ait El Aguacate havaalanında, Contras'ın kullandığı bir binada işkence odaları ve işkence aletleri bulunacaktı. Saldırıların sürdüğü 1980'li yıllarda askerler tarafından katledildikten sonra cesetleri yakılan insanların gömüldükleri mezarlar açığa çıkartılacaktı... Araştırmayı yapan ekibin sözcüsü Avukat Sandra Ponce, aranan kayıplar arasında sadece nikaragualılar degil, honduraslılar, salvadorlular, guatemalalılar, ekvadorlular ve venezuellalılar olduğunu söylemiştir... Pinochet'in İspanya'ya iadesini isteyen yargıc Baltazar Gazron, ABD arşivlerinde Pinochet cinayetleriyle ilgili 1 500 sayfalık kanıt bulunduğunu anlatmıştır. Bunlar arasında Paraguay diktatörü General Alfredo Stroessner'in karşıtlarını yoketme planları, Bolivya diktatörü Hugo Benzer'e ait bilgiler de vardır... ABD ile yakın işbirliği içerisinde olan altı Latin Amerika diktatörü, "Condor Operasyonu" adını taşıyan gizli bir plan çerçevesinde rakiplerini yoketmeye çalışmışlardı. ABD Senatosu'nun 1979 tarihli Dış İlişkiler Raporu, şilili General Carlos Prats'ın ve Bolivyalı General Juan Jose Tores'in "Condor Operasyonu" çerçevesinde nasıl katledildiklerini açığa çıkartmıştır. Aynı arşivde -doğrudan CIA ve diğer ABD servisleri ile bağlantılı olan- sayısız işkence ve cinayet olaylarının kayıtları bulunmaktadır.

 

Washington, 1 temmuz 1999 günün, 5 800 sayfa tutan gizli Pinochet belgelerinin yayınlamıştır. Sözkonusu CIA belgeleri, Şili'de öldürülen muhalif sayısını 10 bin civarında göstermektedir. Gerçek sayının gösterilenin üzerinde olduğunu insanlar bilmektedirler. Binlerce insan da kayıptır... Katledildikten sonra kuzeydeki Atacama Çölü’nün tuzlu toprağına gömüldükleri için tam bozulmamış cesetler halen bulunmaktadırlar. Allende'ye karşı darbenin geriye sayımını başlatan Kamyon Şöförleri Sendikası'na greve gitmesi için paraları CIA'nın ödediği kanıtları ile ortadadır... Salvador Allende'nin en büyük günahı, bakır işletmelerini millileştirmek olmuştur. Allende, yoksul halkın durumunu biraz düzeltebildiği, gelişme çağında olan çocukların günde bir bardak bedava süt içmelerini sağladığı için katledilmiştir. Şili bakır işletmelerini elinde tutan ABD'nin ITT tekelinin, uluslararası finans kuruluşlarının ve CIA'nın harekete geçmeleri için bukadarı yeterli olmuştur. 11 eylül 1973 günü tanklar ve uçaklar Allende'nin içinde oldugu başkanlık sarayını bombalarlarken, gizli polis ve askerler insanları avlamaya başlamışlardır. Darbeciler, ABD destegi arkalarında olduğu için sonderece rahat ve acımasız davranmışlardır. Buna karşın şimdi sadece Pinochet yargılanmak istenmektedir. Daha fazlasına kimsenin gücü yetmemektedir. Ayrıca ilginçtir, propoganda da sade Pinochet üzerine odaklanmaktadır...

 

Yine Phil Agee'in ifadesi ile CIA, mafya örgütleri ile sıcak ilişkiler içerisindedir. Kastro'ya ve Çin'in degerli Dışişleri Bakanı Cho-Enli'ye karşı başarısız süikast girişimleri örgütlemiştir. Kendisinden uzaklaşan Dominik diktatörü Rafael Trujillo'yu (Tru Heyo) 1961 yılında başarılı bir operasyonla yoketmiştir vs..

 

Bir milyon insanın -komünist oldukları iddiası ile- katledilmelerine yolaçan 1965 yılındaki başarılı Endonezya darbesini MI-6 ve CIA birlikte örgütlemişlerdir. Haziran 1999 tarihli İngiliz The Independent gazetesi, General Suharto'nun kanlı darbesindeki İngiliz gizli sevisi MI-6’in rolünü belgelemiştir... İngiliz Dışişleri Bakanlığı'ndan propoganda uzmanı olan Norman Reddaway, 1965 sonbaharında cebine 100 bin Sterlin koyarak Endonezya'ya uçmuştur. Günümüzde 80 yaşını aşmış olan Reddaway, Endonezya darbesini İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın "en başarılı operasyonu" olarak tanımlamaktadır...

 

Reddaway toprağa ayağını basar basmaz, cebindeki 100 bin Sterlin'in yardımı ile devrilecek Cumhurbaşkanı Sukarno aleyhine büyük bir karalama kampanyası başlatmıştır. Sukarno'nun günahı, bazı endüstri ve finans kuruluşlarını yoksul halkın yararına millileştirmeye kalkmış olmasıdır... Amerikan ve İngiliz tekelleri, yedikleri pastanın ellerinden alınacağı, Sukarno'nun komünistlere yaklaştığı korkusuna kapılmışlardır. CIA'nın ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın büyük yardımları ile 1965'de darbeyi başaran General Suharto, 1968 yılında Cumhurbaşkanlığı koltuğuna da oturarak 30 yıl için tüm iktidarı avuçları içine almıştır. Darbe sırasında General Suharto'nun bir milyon insanı öldürtmesi, bir okadarını da hapsetmesi, "demokrasi aşığı" İngiltere ve ABD yönetimlerine timsah gözyaşları bile döktürtmemiştir. Günlük satışı 600 bine ulaşan İsveç’in Dagens Nyheter gazetesinde, 1990’lı yılların ilk yarısında yayınlanmış bir habere göre, öldürülmesi istenen dört bin kişinin isim listeleri ABD elçiliği tarafından endonezyalı generallere verilmiştir. O sırada ABD elçiliğinde görev yapanlardan olan Morton Abromovitz, 1980 askeri darbesinden sora -deneyim sahibi biri olarak- Türkiye Büyükelçiliği’ne atanmıştır...

 

General Suharto, ABD ve İngiliz yönetimlerinden hiçbir tepki almadan Dogu Timor'u işgal edip 1999 yılının başına dek bu ülke halkın dörtte birini ABD silahları ile sessizce katletmiştir. Çin, ASEAN ülkeleri için farklı bir güvenlik sistemi önerince ve General Suharto bu öneriye olumlu yaklaşınca, Dogu Timor ABD ve İngiltere tarafından anımsanmış, yer yerinden oynatılmıştır... İnsan hakları ve barışı sağlama gerekcesi ile bölgeye asker sokulmuştur. Etkisi artmaya başlayan Çin'i çembere alma operasyonunun bir parçası olarak, Pasifik Okyanusu ile Hint Okyanusu arasındaki su geçitlerini kontrol eden adalardan biri olan Timor’a Anglo- Amerikan askeri güçleri girilmiştir.

 

Üzerine çok sözedilmiş ve Batı’nın propoganda aygıtları tarafından “kızıl” bir katil olarak tanıtılmış olan Pol Pot'un önderligindeki Kızıl Kimer örgütlenmesi, 1976-1979 yıllarında Kamboçya'da iki milyon kadar insanı sistematik biçimde katletmiştir. Bu cinayetin en büyük suç ortaklarından birincisi, o yılların ABD yönetimidir. Pol Pot’un önderliğindeki Kızıl Kimerler örgütlenmesi, üç yıl içinde yaklaşık iki milyon insanı, ülke nüfusunun dörtte biri kadarını katlederken, Vietnam ile olan çelişkisi ve denge hesapları nedenleriyle ABD yönetimi tarafından desteklenmiştir... Komşu Vietnam’ın ordusu, 1978'den 1979 yılına girildiği gün, Kambocya'ya girmiş ve daha da büyüyecek olan katliamdan halkı kurtarmıştır. İktidarı yitiren Pol Pot, 30 bin askeri ile ABD üslerinin bulunduğu Tayland’ın sınır topraklarındaki sık ormanların bulundugu bölgeye kaçmıştır. Kamboçya ekonomisini tahribe yönelik bir savaşı sürdürmüştür... Pol Pot rejimini diplomatik olarak tanıyan ve yardımını sürdüren ABD, cezalandırma amacı ile Vietnam'a karşı agır ekonomik ve politik yaptırımlar uygulamaya başlamıştır. ABD yönetimi ile birlikte Pol Pot'u destekleyen ve ABD'nin diplomatik destegini alan Çin, kuzeyden Vietnam topraklarına girmiştir. ABD güçlerini 1975 yılında yenilgiye uğratmış Vietnam'a kuzeyden saldıran Çin, 45 bin askerini yitirmiş ve prestiji kırılmış biçimde geri çekilmek zorunda kalmıştır... Çin ve ABD, Pol Pot'u gerektigi gibi koruyamamışlardır ama, Sürgünde Kamboçya Hükümeti olarak tanıyıp desteklerini sürdürmüşlerdir... Bazı ifadeleri nedeniyle bir tarih profösörü hakkında İviçre’de dava açılabilir ve Pol Pot ile kıyaslanamayacak devrik devlet yöneticileri yargılanırlarken, ABD’nin avucunda ola Pol Pot’un yargılanmamasının ve en yakın adamlarının hiçbirşey olmadan Kamboçya’ya dönüp normal politik yaşama katılmalarının tek nedeni, aynı katliamların ve pisliğin içinde ABD yönetimlerinin de olmasıdır.

 

Nazi savaş suçlularının yargılandıkları Nurnberg süreci ise, Batı kamuoyunun vicdanını rahatlatmaya yönelik trajik bir komedi olmaktan öteye geçememiştir. Sadece bazı önde gelen Nazi şefleri yargılanırlarken, suçluların önemli kısmı ABD servisleri tarafından yeniden organize edilerek kullanılmışlardır. CIA’nın kurucuları arasında bile eski Gestapo şefleri, Nazi askeri istihbaratının doğu cephesi komutanı Orgeneral Reinhard Gehlen vardır... Nazileri iktidara taşıyan sermaye çevrelerine, bunların sorumlu yöneticilerine hiç dokunulmamıştır. Tam tersine, aynı mali- sermaye çevreleri güçlü biçimde ekonomik ve politik yaşam üzerinde egemenliklerini yeniden kurmuşlardır. Ve şimdi aynı soykırımcı emperyalist merkezler bazı uşak ruhlu politikacıların ellerinde tuttukları ve aslında kendilerine göre çok daha az suçlar işlemiş olan Türkiye Cumhuriyeti gibi devletleri hedef seçmekte, bu devletlerin omuzlarına “soykırım” suçlarını gürültülü kampanyalarla yükleyerek kendi suçlarını unutturmaya, gündemi değiştirmeye çalışmaktadırlar. Böylece aynızamanda yeni soygun ve talanlara kapıları rahatça aralamaktadırlar. Diğer yandan bu tip kampanyalarla, tüm türkleri vahşi, cani, suçlu gibi göstererek kökleri derinlerde olan ırkçılıklarını sürekli beslemekte ve kamufle etmektedirler.  

 

Özet olarak, günümüzde birçok Avrupa ülkesinde yapılmakta olduğu gibi gerçeğin ufak  bir parçasını deforme ve idealize ederek ön plana çıkartan propoganda taktikleri, yeni emperyalist saldırılara, yağmalara toplumsal temel hazırlamakta ve sahte gerekçeler yaratmakta kullanılmaktadırlar. Aynızamanda bu propoganda teknikleri Batı kamuoylarınının dikkatlerini güncel acil sorunlarından ve gelecekleriyle ilgili asıl önemli yakıcı sorunlarından uzaklaştırmak, gündemi değiştirerek malı götürmek amaçlarıyla kullanılmaktadırlar. Bilinçli olarak çarpıtılmış, büyütülmüş, gerçek nedenselliklerinden ve bağlarından kopartılmış bazı eski trajik olaylar, özel politik nedenlerle seçilmiş günah keçilerinin omuzlarına yüklenirken, günün yakıcı sorunları ustaca dikkatlerden kaçırılabilmektedir. Azami kâr motivasyonuyla bu küçük mavi gezegenin tahribedilmesi, doğanın ve insanların yokedilmeleri süreci artan hızıyla sürebilmektedir...

 

Örneğin, işte örnekler uzar gider ve Batı’da ırkçılık bu tip yöntemlerle ve özetlenen nedenlerle beslenmektedir ve sözkonusu yöntemler etkili de olmaktadırlar... Sonuç, Ho Chi Minh’in bundan tam 85 yıl önce Fransız Komünist Partisi’nin basın organında ifade etmiş olduğu gibi, ırkçı propogandalarla beyinleri yıkanmış Batılı bir çoğunluğun derin duyarsızlıklarından güç ve hız alan bir sömürü, yağma, bu amaçlarla işlenen toplumsal cinayetler, soykırımları, doğa katliamları sürüp gitmektedir...      

 

Çok daha dengesiz ve tehlikeli bir dünya düzeni -yukarıda özetlenmiş olan- böyle bir ideolojik temel üzerinde kendisini yeniden üreterek sürekliliğini sağlamaktadır. Ve bu dengesizliğin sürmesi, belirli tekellerin azami kârlarının, sömürünün, baskının, şiddetin, savaşların sürmesi anlamına gelmektedir... Kısacası, halen güneşin altında değişen, veya özünde değişen pek fazla birşey yoktur ve kavga devametmektedir.

 

 yusufk@telia.com

15 Mayıs 2005

 

BAZI KAYNAKLAR:

 

Kitaplar:

-Kitabı Mukaddes, Tevratı Şerif veya Eski Ahit & İncili Şerif veya Yeni Ahit, Kitabı Mukaddes Şirketi, P. K. 186, İstanbul (yayıncı basıldığı tarihi ve yeri kaydetmemiş)

-Bibeln, Gamla testamentets böcker & Nya testamentets böcker, Danmark 1997

-Jean Lacouture, Ho Chi Minh, Bonniers, Stockholm 1969

-Tillsammans skall vi segra!, Historien om Vietnam,DFFG/ Ordfront, Stockholm 1973

-Herman Zolling – Heinz Höhne, Den stora spionskandalen, Historien om General Gehlen och den västtyska hemliga tjänsten, Vännesborg-Sweden 1972

-Yusuf Küpeli, Tarihin İzinde Balkanlar ve ABD, Ankara Nisan 2000

 

Dökümanterler, yazılı basın ve internet: 

-En Film av Maria & Peter Rinaldo, I Guds namn (Yaratıcının/ Tanrının adına), Documantary Television, Dokument Utifrċnt, STV1 (İsveç Televizyonu 1. kanal) 1 Nisan 2004, KL (saat) 22.00- 23.00

-Yvonne Granath, ”Israiliska armén fri frċn kritik”, Stockholms Fria, Lördag 30 April

- Konventionen om folkmord http://www.riktpunkt.se/rp_2004/nr_2_04/04_02_05.htm

- What genocide? http://evenzohar.blogspot.com/2005/04/what-genocide.html

 

- Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi (Jenosid Sözleşmesi), http://www.preventgenocide.org/tr/hukuk/sozlesmesi.htm 

- Folkmord - men FN tittar bara pċ, LÖRDAG 14 MAJ 2005 http://www.expressen.se/index.jsp?d=10&a=193277

- Rwandier inför rätta för folkmord, Publicerad 8 maj 2005 15:05, http://www.dn.se/DNet/jsp/polopoly.jsp?d=148&a=412508&previousRenderType=8

- The Age of Genocide, 1900-1999 http://www.freedomsnest.com/ageofgenocide.html

-http://www.levandehistoria.goteborg.se/default.asp?p=links&asc=y&sort=&catID=&post=&h=2

- ANGOLA  1975 to 1980s, http://members.aol.com/bblum6/angola.htm

- The Empire of I.G. Farben, http://www.reformed-theology.org/html/books/wall_street/chapter_02.htm

- Varning för folkmord i Palestina http://www.proletaren.se/Proletaren/Prolarkiv/Proletaren0406/Pro0406.html

 

- IS PALESTINE TO BE A STATE OR A PRISON?, http://www.ericmargolis.com/archives/2005/02/index.php

-Israel as a Terrorist State, http://www.serendipity.li/zionism/israel_terr.htm

-PALESTINE: The myth of the empty land BY SUE BOLAND, http://www.allaboutpalestine.com/articles/myth_of_the_empty_land.html

 

- maako wrote: posted on 3/22/05 at 22:56 http://middleeastinfo.net/forum7347-4

 

- EDWARD HERMAN, Israel's approved ethnic cleansing, ZNET, August/September 2001 http://www.fromoccupiedpalestine.org/node.php?id=89

 

- Professor Francis Boyle, The International Laws of Belligerent Occupation, http://www.ifamericansknew.org/cur_sit/boyle.html

 
- Intervju med Artem, israelisk marxist, http://www.socialisten.nu/inter/melos/Israel_marxist_59.shtml

 

-The Bombing of the King David Hotel, http://www.etzel.org.il/english/ac10.htm

- The Bombing of the King David Hotel, http://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/History/King_David.html

-Meneham Begin, http://www.etzel.org.il/english/people/begin.htm

- Menachem Begin, http://en.wikipedia.org/wiki/Menahem_Begin

-Encyclopedia of the Palestine Problem, http://www.palestine-encyclopedia.com/EPP/Chapter04_1of2.htm

- TERROR IN THE MIDDLE EAST 1900 – 1950, http://gangstersinc.tripod.com/PupTerror1.html

- Israeli press expose Jewish terrorists, Skrevet av 'Nasjonalsosialist', 9.sep.2004, kl.14:53, http://debatt.sol.no/show.fcgi?category=3500000000000013&conference=3000000000000013&posting=20500000000298397

 

eski bir metin ve iki ayrı soykırım adresı:

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri Bu yazı ile birlikte verceğim web sayfası adreslerindeki metinler ingilizcedir. Şüphesiz herkes ingilizceyi aynı ölçüde anlayamaz ama, sayfalardaki resimleri rahatca anlayabilir. Bu nedenle ingilizce bilsin- bilmesin yüreği kaldırabilenlere adresleri açıp bakmalarını salık veririm. İnsanlar bu resimlere bakarlarken hemen Abu- Garib’den yansıyan fotoğrafları düşüneceklerdir. Ve ardından, Abu- Garib’deki veya Guantanamo’daki veya bir başka bilinmeyen merkezdeki uygulamaların hiçte istisna ve hatta günümüze ait olaylar olmadığını, vahşetin tarihi- kültürel kökleri bulunduğunu hemen anlayacaklardır.   metnin tamamına ulaşmak için tıkla

Yerli Amerikan halkının soykırımı http://www.iwchildren.org 

Afrika kökenli Amerikan halkının soykırımı http://www.maafa.org/   

http://www.sinbad.nu/