Yusuf Küpeli, “Sözde vatandaş”

 

"sözde vatandaş"larlarla ve gerçek vatandaşlarla ilgi basından bazı örnekler:

ATO: Türkiye sahtecilik cenneti

Mersin'de 20 bin kutu sahte ilaç

Güngör URAS, Emekli Sandığı'nı çalışanları soymuş

Bir kadın ihbar etti

Murat Demirel tahliye oldu + Cezaevleri çocuklarla doluyor + Dondurma çalan iki genç cezaevinde

Cezaevinden çıkarılıp cinayet işlettirildi

100 bin nüfusa bir okul, haydi çocuklar nereye

800 bin çocuk okuyamıyor

Amed'de gençler açlık sınırında

40 askerin tecavüz davası Çorum'a alındı

Türkiye Yolsuzluk Raporu'nda 77. sırada

 

Ayrıca bak:  Türkiye toplumunun gerçeğini yansıtan aynı tarihli iki haber: "Açlık sınırı 128 TL arttı" (07 Kasım 2010 Pazar, Haber X), ve "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" (07/11/2010 Radikal)

+

Yoksulluk artık geçici değil kalıcı

Sinbad’ın notu:

Yukarıdaki son iki cümle, “(...) aynı gemideyiz hissi artık yok oluyor...

 

“Sözde vatandaş”

 

Yusuf Küpeli

 

Yalana alışık yöneticiler zaman zaman şaşırıp gerçeği ifade edebilmektedirler... Doğrusu bazı devlet büyükleri tarafından dillendirilmiş olan bu “sözde vatandaş” deyişine katılmamak olanaksız. Yalnız, “sözde vatandaş”ların tarifine açıklık getirmek ve bunların gerçek sayılarını yaklaşık olarak doğru tesbit etmek gerekmektedir.

 

Bir ülkenin gerçek anlamda vatandaşı olabilmek için, herşeyden önce, “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”nin birinci maddesinde ifade edildiği gibi, insanlarının özgür ve eşit doğduklarını kabuletmek ve bunu yaşama geçirmek gerekir. Aynı metnin ikinci maddesinde ifade edildiği gibi, insanları ırk, renk, cins, dil, din, siyasal veya diğer herhangi bir inanç, ulusal veya toplumsal köken, servet, doğuş, ya da başka herhangi bir ayırım gözetmeksizin özgürlüklerden yararlandırmak gerekmektedir. Kişiye uyruğunda bulunduğu ülkede ayrımcılık yapılmaması gerekmektedir. İnsanların yaşamlarının yasal güvence altında olması, işkenceye ve gaddarca onur kırıcı uygulamalara uğramaması gerekmektedir. Yasaların koruyuculuğundan herkesin eşit olarak yararlanması gerekmektedir. İnsanların keyfi olarak yakalanmamaları, alıkonmamaları, sürgün edilmemeleri gerekmektedir. Herşeyden önce kişiler, yiyecek, giyecek, konut, sağlık hizmetleri de içinde olmak üzere kendilerinin ve ailelerinin refahını sağlayacak uygun bir yaşam düzeyi sağlayabilmelidirler. İnsanlar, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık, ya da iradeleri dışında geçim olanaklarından yoksun kaldıkları zaman sosyal güvenceye sahip olmalıdırlar. Anneler ve çocuklar öncelikle özen ve yardım görmelidirler. Her insanın eğitim görme hakkı olmalıdır. Egitim parasız, enazından temel eğitim parasız olmalıdır. Teknik ve mesleki eğitimden herkes yararlanabilmelidir. Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini, insan haklarına ve özgürlüklerine saygıyı amaçlamalıdır. Yani, ırkçılık, ayrımcılık, şövenizm, bir ulusun veya halkın diğerine karşı üstünlüğü yalanı öğretilmemelidir. Uluslar ve halklar arasında hoşgörü ve barış öğretilip beslenmelidir. Hangi kökenden olusa olsun insanlar kendilerini özgürce ifade edebilmeli, kültürlerini geliştirebilmeli ve üzerinde yaşadıkları ülkenin gerçekten kendilerine ait olduğunu yürekten hissedebilmelidirler.

 

En önemlisi, daha değerli "vatandaş" zırhı içindeki bazı kişiler "sözde vatandaş" sayılan diğerlerinin haklarına rahatca tecavüz edememelidirler veya ülkede böyle bir ayrıcalık yaratılmamalıdır. Bir başka deyişle, birileri kamu malını, tüm halkın yararını kendi hesaplarına talan edememeli, harac mezat satamamalı, vergisini kaçıramamalıdır ki, herkes o ülkenin eşit vatandaşı olabilsin. Gerçek anlamda vatandaş olabilmek, en azından bu şartalara bağlıdır... Bir yerin kendisine ait olduğunu hissedemeyen ve gerçekte de o topraklar üzerinde aç kalmaktan, horlanmaktan, itilip kakılmaktan başka hakları olmayan insanların vatandaşlıkları sadece kağıt üzerindedir, gerçek değildir.

 

Peki Türkiye kime veya kimlere aittir veya ülkenin gerçek vatandaşları kimlerdir?

 

On bini aşkın kişiyi mahkemelerin veya meclisin kararı olmadan, keyfi raporlarla ve sadece bakanlar kurulunun kararıyla vatandaşlıktan atan General Evren’in ve çevresindekilerin çiftliğimidir Türkiye? IMF’nin baskısıyla alınan 24 Ocak kararlarını yaşama geçirmek ve Pentagon’un yararlarını korumak amacıyla askeri darbe gerçekleştiren bazı generallerin özel malımıdır Türkiye? Darbe ile birlikte önü açılan ve “benim memurum işini bilir” diyerek ahlaksızlığı, haksızlığı, rüşveti, hetürlü yasadışı işlemi devletin kurumlarına yerleştiren Özal ve prenslerinin sofrasımıdır Türkiye? Binlerce faili mechul cinayeti işleyenlerin ve işletenlerin, devletin kurumları tarafından gerçekleştirilen tamamen yasadışı cinayet örgütlenmelerinin av alanımıdır Türkiye? “Devlet bazı durumlarda rutin dışına çıkabilir” diyerek yasadışılığı meşru göstermeye çalışırken itiraf eden Cumhurbaşkanı Demirel’in ve soyguncu yakınlarının yemliğimidir Türkiye? Denetimlerindeki bankalardan yaklaşık 40 milyar Dolar’ı iç eden, göz göre göre halkı soyan ve elini kolunu sallayarak birinci sınıf vatandaş rolünde özgürce dolaşan kişilerin, mafya örgütlenmelerinin cennetimidir Türkiye? Türkiye tüm bunların ve sayılması uzun bir liste oluşturacak benzerlerinin çiftliği, malı, sofrası, av alanı, yemliği, cenneti olduğuna göre, ülkedeki gerçek vatandaşlar da bunlar olmalıdırlar.

 

Evet, ülkenin gerçek vatandaşlarının yukarıda özetlenen sınırlı sayıda “önemli” kişi olduğunu gösteren çok kanıt vardır. Örneğin, bankaları 40 milyar Dolar çarpanlar, ayrıca yüz milyar Dolar’ı aşkın toplumsal serveti iz bırakmadan iç edenler, ardından Sayıştay arşivini yakanlar, hiçte “sözde vatandaş” sayılmamışlardır. Çünkü bu yaptıkları onların gerçek vatandaşlık hakları olmalıdır.

 

Yine örneğin, Ege Bank’ın 1 milyar 300 milyon Dolar’ını iç etmiş olan değerli yeğen Yahya Murat Demirel, “burası muz cumhuriyetimi” diye postasını atıp kısa sürede özgür kaldıktan sonra tüyerken, Bulgaristan’da yakalanmıştır. Gerçek vatansever bir vatandaş olması nedeniyle yine de özgür kalabilmiştir. Buna karşın, “sözde vatandaş” katagorisi içinde olan baklava hırsızı çocuklar ve benzerleri kulaklarından tutulup içeriye atımışlardır. Çünkü, bu çocuklar ve benzerleri gerçek vatandaş sayılabilecek olanlardan çalarlarken, Demirel ve benzerleri “sözde vatandaş”ları soymuşlardır sonuçta...

 

Yahya Murat Demirel ve benzerleri, gerçekten vatandaş olabilmek için gerekli özelliklerin çoğuna sahiptirler. Örneğin, hertürlü özgürlükleri fazlasıyla vardır, girerler, çıkarlar, gezerler, eğlenirler, istediklerini çarparlar ve mahkemeler bile bunlara hesap soramaz. İyi eğitim görmüşlerdir, en iyi gıdaları alabilirler, evleri, çiftlikleri, yatları vardır ve gelecekleri tam anlamıyla güvence altındadır. En iyi özel hastahnelerde bakılabilirler, hertürli sağlık hizmetinden fazlasıyla yararlanırlar. Yalnız azıcık başkalarının haklarına tecavüz etme, yasa karşısında eşit olmama, ırkçılık, yalancılık, soygunculuk gibi bazı kusurları bulunsa da, “bukadarı kadı kızında bile olur” denebilir ve sonuçta Türkiye onlara aittir. Gerçek vatandaşlar da onlardır.

 

Peki ülkede yaşamakta olan çoğunluğun, veya “ben doğarken ölmüşüm” dizelerini içeren arabesk parçayı mırıldananların durumları nedir?

 

Ülke nüfusunun yüzde 20 kadarını oluşturan kürtler halen ne sayıldıklarını tam anlayabilmiş değillerdir. “Dağ Türkü” olmaktan yeni yeni kurtulmuş olmalarına karşın, sayılması uzun bir liste oluşturacak ve zaten bilinen diğer belalarından kurtulabilmiş değillerdir. Çoğunluğu bu nedenle yalancılığa zorlanmaktadır.

 

Ülkedeki mevcut 7.5 milyon analfabetin ezici çoğunluğu Kürttür. Eğitim ve anadilinde kendini geliştirme hakkından en çok bu halk mahrumdur. Yoksulların ezici çoğunluğu da bu halktandır ve çocuklarının büyük kentlerde kapkaç yapma, cinayet işleme özgürlükleri vardır. Bunların “sözde vatandaş” oldukları bellidir ve bu gerçek devlet büyükleri tarafında da ifade edilmiştir.

 

Gerçek vatandaşlarla “sözde vatandaş”ların arasında biryerde duran polislerin ve “özel tim” mensuplarının işkence yapmak, 13 yaşında çocuklara kurşun sıkmak gibi özgürlükleri bulunmaktadır. Hernekadar tam gerçek vatandaş Yahya bey kadar korunamasalarda, yine de yerleri falan değiştirilerek, davaları zaman aşımına uğratılarak veya olayları faili mechuller listesine alınarak gerçek vatandaşlar tarafından kollanmaktadırlar. Durumları çok açık ve ağırsa, üç- beş sene yatmak zorunda kaldıkları da olmaktadır. 

 

Yaklaşık 14 milyon insan günde 1- 2 Dolar para ile gününü yarı aç geçirmek zorundadır. Yeterli gıda alamayan bu açların ve yarı açların sayıları toplumun yüzde 20’si kadardır. ATO başkanının söylediğine göre, yaklaşık iki milyon insan tam anlamıyla aç gezmektedir ve karnını doyurmak için hertürlü karanlık işi yapmaya hazırdır... Resmi verilere göre ülke de 10.5 milyon işsiz vardır ve bunlar nüfusun yaklaşık yüzde 15’ini oluşturmaktadırlar. Şüphesiz tüm bunların gerçek vatandaş olabilmeleri olanaksızdır ve “sözde vatandaş” oldukları ise gün gibi ortadadır.

 

Ezici çoğunluğu bir kenara itilmiş 8.5 milyon özürlü vardır... Okuma yazma bilmeyen 7.5 milyon kişinin yüzde 90’ı kadınlardır ve zatan bunların üzerinde çok daha farklı başka baskılar da vardır... Derinleşen yoksullaşmaya ve gelir farklılaşmasına koşut olarak artan kriminalite ile birlikte fuhuş almış yürümüştür. Hatta malesef çocuk fuhuşu çoktan başlamıştır ve burada özetlenen toplumsal katagorilere girenler, çevreleri ile birlikte yaklaşık ülkenin yüzde 80’ini oluşturmaktadırlar. Veya bir başka ifade ile Türkiye’nin yüzde 80’i “sözde vatandaş”lardan oluşmaktadır.

 

Bu “sözde vatandaşlar”ın mevcut işyerlerini haraç mezat satıp ekmek kapılarını kapatmak, hastahanelerini ellerinden almak, hekim kuyruklarında ölme özgürlüğünü onlara bağışlamak, sahte ilaçlarla ve gıdalarla ceplerini boşaltmak, üç kuruşluk emekli maaşı kuyruklarında eziyet çektirmek, tüm bunlar gerçek vatandaşlar için anlayışla karışılanabilecek olaylardır...

 

Bu “sözde vatandaş”lar şimdilik sadece kaçıp kurtulmayı, kendilerini gerçekten vatandaş haline getirebilecek bir ülke bulmayı düşlemektedirler. AB patronları bu gerçeği çok iyi bildikleri için, üye yapacak olsalar bile Türkiye’de yaşayanlara serbest dolaşım hakkı vermek istememektedirler. Sayıları giderek artan “sözde vatandaşlar” eğer ileride kaçacak bir yer, kendilerine açılacak bir kapı olmadığını düşünmeye başlarlarsa, gerçek vatandaşlar için tehlike çanları çalmaya başlayacaktır.  

 

“Sözde vatandaş”lara çok kızan değerli gerçek vatandaşların gerçek durumu bir kez daha gözden geçirmelerinde veya kendi terminolojileri ile gerçekçi bir “durum muhakemesi” yapmalarında sanırım yararları vardır. Fakat yine de şüphesiz devlet büyüklerinin bu “sözde vatandaş” tanımlamalarına katılmamak elde değildir.   

 

yusuf@comhem.se

 

26 Mart 2005

 

ATO: Türkiye sahtecilik cenneti Ankara

http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@tarih~2005-03-12-m@nvid~548777,00.asp

Ankara Ticaret Odası (ATO), sahte rakı faciasıyla çalkalanan Türkiye’nin, tam bir "sahte" cenneti olduğunu bildirdi.

Türkiye’de sahte imamdan sahte ehliyete, sahte tablodan sahte gübreye kadar hemen her şeyin sahtesine rastlanabiliyor. ATO Başkanı Sinan Aygün, sahtecilik suçu işleyenleri üyelikten atacaklarını ve ağır para cezaları vereceklerini bildirdi.

   

ATO’nun "Sahte Türkiye" raporunda, Türkiye’de sahteciliğin sınır tanımadığı belirtilerek, sahtekarların iyi para kazandıran gözde meslekleri tercih ettikleri kaydedildi.

 

SAHTE DİŞ DOKTORU

 

Türkiye’de 5 bin civarında sahte diş doktorunun bulunduğu ifade edilen raporda, muayene açacak parası olmayan yeni mezun diş hekimlerinin diplomalarını kullanarak diş hekimliğine soyundukları vurgulandı.

   

SAHTE MİMAR, SAHTE AVUKAT

 

Raporda, mimarlık sektöründe de sahteciliklere çok sık rastlandığı belirtilerek, sahte avukatların çalıntı ya da sahte avukat kimliğiyle adliye koridorlarında dolaştığı, davalara girdiği; sahte diploma ile öğretmenlik ve mühendislik yapanlara rastlandığı kaydedildi.

 

İMAMIN BİLE SAHTESİ VAR

 

Rapora göre, sahtekarlar, vatandaşların dini inançlarını bile sömürüyor. Mezarlıklarda para karşılığı Kuran okuyan "sahte hafız"lar, özellikle bayram günleri "mantar" gibi çoğalıyor. Sahte imamlar da camilerde fetva veriyor.

   

SAHTE MALİYECİ

 

"Sahte maliyeci"ler, maliye kokartıyla vergi mükelleflerine giderek, "Maliye Dergisi", "Maliye Gazetesi" gibi isimlerle gazete, dergi, CD, broşür ve benzeri şeyler satıyorlar.

 

SAHTECİLİK TÜRLERİ

 

Raporda, Türkiye’deki sahtecilik türlerinden bazıları şöyle sıralandı:

   

"Sahte senet, sahte adres, sahte yeşil kart, sahte isim, sahte para, sahte çek, sahte evrak, sahte diploma, sahte nüfus cüzdanı, sahte pasaport, sahte ehliyet, sahte sağlık karnesi, sahte imza, sahte fatura, sahte fiş, sahte rapor, sahte sigorta poliçesi, sahte kredi kartı, sahte oy pusulası, sahte seçmen, sahte otobüs bileti, sahte piyango bileti, sahte maç bileti, sahte plaka, sahte reçete, sahte rapor, sahte tablo."

   

SAHTE GAZİ

 

Rapora göre, gazi derneklerinin adını kullanarak vatandaşlardan bağış toplayan sahte gaziler bulunuyor. Sahte ASKİ tahsilat bürolarına, kaya tuzu ile alçıyı karıştırarak sahte gübre üretenlere rastlanıyor. Çamaşır suyu, deterjan, şampuan ve diş macununun da sahtesi yapılıyor.

 

SAHTE SİGARANIN CİROSU 1 KATRİLYON

 

Sahte sigara üretimin yıllık cirosunun 1 katrilyon liraya kadar ulaştığı belirtilen raporda, "Genellikle yerli sigaraların sahteleri üretiliyor. Bu iş için Çin’de fabrika kuranlar bile var. Bu sigaralar kalitesiz tütünden yapılıyor. Maliyeti daha da düşürmek için içine tahta tozu ve bez artıkları karıştırılıyor. Türkiye’de yılda 14-15 bin ton sahte sigara satılıyor" denildi.

 

SAHTE GELİNLER

 

Türkiye’de sahte gelinlere de rastlandığına dikkat çekilen raporda, "Sahte gelinler, resmi nikah yerine imam nikahı istiyor. Evlendikten birkaç gün sonra paraları ve takıları alıp ortadan kayboluyor" denildi.

   

SAHTE EVLİLİK

 

Görev yerlerine gitmek istemeyen devlet memurları, tayin uğruna "sahte evlilik" yapıyor. Hatta bu amaçla Ankara’da bürolar açıldığı ileri sürülüyor. Türk vatandaşlığına geçmek isteyen yabancı uyruklu kadınlar da Türk erkekleriyle para karşılığı sahte evlilik yapıyor.

   

SAHTE EMEKLİ

 

"Sahte evrak"la malulen emeklilik hakkı kazanan "sahte emekliler" bulunuyor. Raporda sıralanan sahtecilik olaylarından bazıları şunlar:

   

"-Babası ya da annesinin emekli maaşını alabilmek için cinsiyet değiştirip, pembe nüfus kağıdı alanlar;

   

-Oğlunun imam nikahlı karısı ile anlaşmalı resmi nikah yaparak öldükten sonra emekli maaşlarının geliniyle oğluna kalmasını sağlayanlar;

   

-Hem annesinden hem babasından kalan maaşları aldığı gibi, boşandığı eşinden nafaka ve hatta kendi özel sigortasından maaş alarak her ay dört maaşla geçinenler;

   

-Bakıma muhtaç derecede hasta, dul ve emekliye, yaşadığı sürece bakmak koşuluyla anlaşmalı evlenip, karşılığında emekli maaşa konanlar;

   

-Emekli maaşı yüksek ve ek gösterge alan dul ve emekli erkekler ile evlenerek hayatlarını garantiye alanlar;

   

-Emekli maaşı kesilmesin diye yabancılarla evlenerek devletten maaş almaya devam edenler."

 

GIDA SAHTECİLİĞİ ÖLDÜRÜYOR

 

Raporda, gıda ve ilaç sahteciliğinin cinayetten farksız olduğu belirtilerek, gıda ve ilacın sahtesinin ölüm ya da sakatlığa yol açtığına dikkat çekildi.

 

SAHTE VIAGRA

 

Raporda, "Özellikle antibiyotik, viagra ve vitamin ile vermidon ve aspirin gibi çok talep edilen ağrı kesici ilaçlarda sahtecilik yapılıyor" denildi.

   

Türkiye’de 27 bin gıda sanayi işletmesinin 10 bininin denetlenmediği ifade edilen raporda, gıdada teknolojinin hilenin hızına yetişemediği kaydedildi.

 

GIDA SAHTECİLİĞİNE ÖRNEKLER

 

Rapora göre, gıda sahteciliğinin bazıları şunlar:

   

"-Beyaz eti klora batırıp taze görüntüsü veriliyor.

 

- Ufalanmış peynir jel ile birleştirip yeniden kalıp peynir yapılıyor.

 

- Dana kıymaya tavuk sakatatı katılıyor. Yağ ve kemik külünden lahmacun yapılıyor.

- Sütün yağı alınıp  yerine margarin koyuluyor.

 

- Küflü kaşardan eritme peynir yapılıyor.

 

- Tavuk dönerlerin içine tavuk derisi, bağırsak, paça ve sakatatlar baharatlanıp karıştırılıyor. 

 

- Kırmızı bibere kiremit tozu ekleniyor. Kalitesiz bulgura boya katıp ayıp örtülüyor.

 

- Hazır limon suyu içerisine su ve  limontuzu katılıyor.

 

- Zeytinyağına rafine ayçiçeği, kanola, fındık ve soya yağı karıştırılıyor.

 

- Son kullanma tarihi bitmiş sucuklar, yeni yapılan sucukların içine atılarak yeniden imal ediliyor."

 

"TÜRKİYE SAHTECİLİKTE BİR NUMARA"

 

ABD Ticaret Temsilciliği’nin raporuna göre, Türkiye’nin marka taklitçiliğinde ilk sırada yer aldığı bildirildi.

 

Marka sahteciliği, tekstil, parfüm, gözlük, kozmetik gibi ürünlerde yaygın durumda bulunuyor.

 

SAHTE SONY

 

En çok taklit edilen markalar arasında ise Adidas, Puma, Nike, Polo, Panasonic, Microsoft, Citizen, Versace, Gucci, Dolce Gabbana, Diesel, Louis Vuitton, Ralph Lauren, Barbie, DKNY, Prada, Lacoste, Paul&Shark ve Sony gibi ürünler yer alıyor.

   

DEVLETİN GELİR KAYBI 3 MİLYAR DOLAR

 

Taklit ürünler yüzünden devletin vergi kaybı 3 milyar doları buluyor.

 

Sahte ve taklit mallar iç piyasada alıcı bulduğu gibi, İsrail, Rusya ve bazı Avrupa ülkelerine de ihraç ediliyor.

 

AYGÜN: KRİZ SAHTECİLİĞİ SEKTÖR HALİNE GETİRDİ

 

ATO Başkanı Sinan Aygün, krizin sahteciliği bir sektör haline getirdiğini belirterek, yükte hafif pahada ağır ne varsa sahtesinin yapıldığını söyledi.

 

Aygün, "Sahtecilik, reel sektörü kemiren, insan sağlığını tehdit eden vampir sektördür. Bu vampir sektör, sahte rakı ile ölümlere yol açınca, Türk halkı sahtecilik sarhoşluğundan uyandı. Ne yazık ki krizler ve yüksek enflasyon Türk halkını bir ahlak erozyonu içerisine soktu. Adeta sahte bir cennet yarattı. İnsanlarımızı bu sahte cennete kurban ediyoruz" dedi.

   

Tüketicinin sağlığı ile oynayan üyelerinin "gözünün yaşına bakmayacaklarını" savunan Aygün, uyarma, kınama, üyelikten geçici çıkarma ve üyelikten kesin ihraca kadar varan disiplin cezalarının kararlılıkla uygulanacağını söyledi. Aygün, imalat, mal ve hizmet arsında sağlık kurallarına uymayan, hile yapanlara 2.2 milyar lira para cezası vereceklerini bildirdi.

 (ANKA)

Mersin'de 20 bin kutu sahte ilaç Mersin

25 Mart 2005 Cuma http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@nvid~554489,00.asp

Mersin'de, çeşitli markalarda 20 bin 446 kutu sahte ilaç ve kupürleri ele geçirildi.
ATO: Türkiye sahtecilik cenneti -ARŞİV

Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamada, Hal Kompleksi'nde Veysi T'ye ait depoda, piyasaya sürülmek üzere sahte ilaç bulunduğu ihbarının alınması üzerine gerçekleştirilen çalışmalarda, 33 SU 288 plakalı kamyonette bölmelere gizlenmiş, piyasa değeri 150 bin YTL'yi (150 milyar lira) bulan 20 bin 446 kutu, sahte ilaç ve kupürleri ele geçirildiği belirtildi.

Tarım İl Müdürlüğü ve İl Sağlık Müdürlüğü'nün yaptığı incelemelerde, bazı ürünlerin gıda sicili, çalışma ve üretim izni kayıtlarının bulunmadığı, bazılarını ise halk sağlığını tehdit edecek özellikte olduğu anlaşıldı.

Cinsel gücü artırıcı özellikte olan ilaçların İstanbul'da, diğerlerinin ise Mersin'in Erdemli İlçesi ve Gaziantep'te imal edilerek getirildiğinin tespit edildiği vurgulanan açıklamada, olayla ilgili Veysi T, Hasan Ş, Bedih A. ve Fehmi A'nın gözaltına alındığı kaydedildi. Fehmi A'nın gıda mühendisi olduğu bildirildi.

Yetkililer, yakalanan 4 kişinin, sorgulamalarının ardından adliyeye sevk edileceğini kaydettiler.  (aa)

 

Güngör URAS Emekli Sandığı'nı çalışanları soymuş

14 Mart 2005 / Pazartesi  http://www.milliyet.com.tr/2005/03/14/yazar/uras.html
T.C. Emekli Sandığı'nda çalışanların bazıları, T.C. Emekli Sandığı için çalışmıyormuş. Sandığı, kendileri için çalıştırarak ceplerini dolduracak sistem kurmuş. T.C. Emekli Sandığı'nın paraları bu memurlarının cebine akar olmuş.
Bir kamu görevinde çalışan memurlar, vakıf, şirket ve holding kurarak, çalıştıkları şirketin gelirini kendi ceplerine aktarabilir mi? Başka yerde aktaramaz ama, burası Türkiye a'bicim... Burada aktarabilir.
TBMM'nin KİT Komisyonu'nda AKP Amasya Milletvekili Hamza Albayrak, T.C. Emekli Sandığı'na ait otelleri Emekli Sandığı Mensupları Sosyal Güvenlik ve Yardımlaşma Vakfı'nın işlettiğini, bu vakfın kurduğu şirketleri Emekli Sandığı'nın ihalelerine girerek iş aldığını, memurların kurduğu Emekli Sandığı Vakfı Holding'in, Emekli Sandığı ile iş yaparak devleştiğini gündeme getirdi.
Memurların kurduğu holding bünyesindeki en aktif şirket olan Emek Proje A.Ş.'nin, hasılat - kira sözleşmeleriyle Bursa Çelik Palas Oteli'nden son üç yılda 948 milyar lira, Radisson SAS grubundan son iki yılda 500 milyar lira para aldığı, kiralanan diğer Emekli Sandığı otellerinden 2.1 trilyon lira para topladığı ortaya çıktı.

Memur 'holding'i
Memurların kurduğu Esa Tıp Ltd. Şti., Emekli Sandığı'nın bakımevlerini işletiyormuş. Emek Güvenlik Ltd. Şti., Emekli Sandığı'nın tüm tesislerinde güvenlik hizmeti veriyormuş. Emek Temizlik Ltd. Şti., "temizlik işlerini", Emvak Sigorta Ltd. Şti., "sigorta işlerini" yapıyormuş.
Ben bunlara inanamadım. "Olamaz bu kadar" dedim. Ama devletin Resmi Gazete'sinde 4 Mayıs 2004 tarihinde yayımlanan "Kamu İhale Kurumu"nun 2004 / 24 sayılı kararını görünce neyin ne olduğunu anladım. Bakınız devletin Resmi Gazete'sinde neler yazıyor: "T.C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'nün Kamu İhale Kurumu'na gönderdiği resmi yazıdan, Emekli Sandığı Mensupları Sosyal Güvenlik ve Yardımlaşma Vakfı'nın, Emekli Sandığı Vakfı Holding A.Ş.'nin (ESV Holding) yüzde 99 oranında hissesine sahip olduğu, EVS Holding A.Ş. bünyesinde ise, (1) Emek Proje Ltd. Şti., (2) Esa Tıp Ltd. Şti., (3) Emvak Sigorta Ltd Şti., (4) Emek Güvenlik Ltd. Şti. ve (5) Emek Temizlik Ltd. Şti.'nin bulunduğu tespit edilmiştir."

Şirket sandıkları
Gene inanamadım. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne, olanı biteni yazı ile sordum. Gelen cevapta "Yazınızda belirttiğiniz hususlar Başbakanlık Teftiş Kurulu ve Hesap Uzmanları Kurulu'nca incelenerek rapora bağlanmış ve ilgili kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur" deniliyordu.
İş burada bitmedi... İstanbul'daki Hilton, Büyük Tarabya ve Maçka Palas, İzmir'deki Efes, Bursa'daki Çelik Palas, Ankara'daki Büyük Ankara ve Stad otelleri Emekli Sandığı'nın malı. Bunlardan Hilton dışındakileri Emek Proje işletiyordu. Ve de çok kötü işletiyordu. Bu otellerin yenilenerek, işletmeleri için yabancı firmalara devri kararlaştırıldı. Fakat bu işte de Emek Proje'nin "avantası" devreye girdi. Otellerin tamamı önce hasılat ve kira paylaşımı ile doğrudan Emek Proje'ye kiralandı. Emek Proje avantasını alarak bu otelleri yabancı işletmecilere kiraladı. Otellerin yenileme parasını Emekli Sandığı ödeyecekti. Otellerin yenilenmesi için içleri boşaltıldı. Fakat yenileme için para bulunamayınca otellerin satılmasına karar verildi. Şimdi otelleri elinden bırakmak istemeyen (memurların sahip olduğu) Emek Proje, Emekli Sandığı ile mahkemelik.

guras@milliyet.com.tr

 

Bir kadın ihbar etti Akşam, 04 Ocak 2005 Salı 

Egebank'ı 1 milyar 200 milyon dolar zarara uğrattığı iddiasıyla tutuksuz yargılanırken kaçtığı Bulgaristan'da yakalanan Yahya Murat Demirel'i, İstanbul'dan bir kadının ihbar ettiği öğrenildi. İhbar üzerine harekete geçen Emniyet Genel Müdürlüğü'nün, durumu Bulgar polisine bildirdiği ve Demirel'in Burgaz'a daha ayak basar basmaz tutuklandığı öğrenildi. Demirel ve beraberindekilerin kaçtığı Rıza Terzioğlu adlı teknede arama yapan Bulgar polisinin, 25 bin dolar ve 25 bin Euro bulduğu belirtildi. Bulgaristan İçişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Boyko Borisov, Yahya Murat Demirel'in serbest kalmak için sınır polisine 100 bin Euro rüşvet teklif ettiğini açıkladı. Ayrıca teknede çuvallar dolusu antidepresan ve ağrı kesici haplar bulunması dikkati çekti. Ufuk TÜRKYILMAZ / ANKARA

Murat Demirel tahliye oldu.
Bugün, 22:14 09 Şubat 2005 Çarşamba http://www.haberx.com/

İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Demirel'in avukatlarının ''Bankkapital davası'' kapsamındaki tutukluğunun kaldırılmasına yönelik talebini inceledi. İstanbul - El konulan Egebank'ın eski sahibi Yahya Murat Demirel, ''Bankkapital Davası'' kapsamında tutukluluğu kaldırılınca cezaevinden tahliye oldu.

İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Demirel'in avukatlarının ''Bankkapital davası'' kapsamındaki tutukluğunun kaldırılmasına yönelik talebini inceledi.

Mahkeme heyeti, talebi yerinde görerek Yahya Murat Demirel'in tahliyesine karar verdi.

Hakkında başka tutuklama kararı bulunmayan Demirel, bu karar uyarınca saat 17.50'de Kartal Cezaevi'nden tahliye edildi.

Kucağındaki bir TV ile cezaevinden çıkan Demirel, basın mensuplarının sorularını cevaplandırmadan bindiği araçla cezaevinden ayrıldı.

''Egebank'' ve ''Bankkapital'' davaları kapsamında hakkında yurtdışına çıkış yasağı olmasına rağmen Bulgaristan'da yakalanan Demirel, Türkiye'ye iade edildikten sonra hakkında çıkartılan gıyabi tutuklama kararları vicahiye çevrilerek 10 Ocak 2005 tarihinde Kartal Cezaevi'ne konulmuştu.

Demirel'in avukatları ise müvekkilleri hakkında verilen bu tutuklama kararlarına itiraz etmişti.

Avukatların itiraz dilekçelerinde, Demirel'in Bulgaristan'a girişine ilişkin bu ülkenin bölge savcılığının yürüttüğü soruşturmada, ''teknenin hava koşulları ve jeneratörünün bulunmaması nedeniyle Burgaz Limanı'na girdiği, bunun sınır sektör memurlarınca da doğrulandığı, ayrıca sanıkların tekneden ayrılmaya yönelik davranışlarının olmadığı'' gerekçesiyle 6 Ocak 2005 tarihinde ''takipsizlik kararı'' verildiği belirtilmişti.

Yahya Murat Demirel'in kaçma amacıyla hareket etmediği savunulan dilekçelerde, 2003 yılından beri psikolojik tedavi gördüğü öne sürülen Demirel'in, cezaevi koşullarında tedavisinin mümkün olmadığı gibi rahatsızlığının ağırlaşabileceği de iddia edilmişti.

İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen ''Egebank Davası'' kapsamında Demirel hakkında verilen tutuklama kararına yapılan itirazı değerlendiren İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi, geçen ay itirazı yerinde bularak Demirel'in tahliyesine hükmetmişti.

İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren ''Bankkapital Davası''ndaki tutuklama kararına Demirel'in avukatlarının yaptığı itiraz ise İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmişti.

Ancak avukatlar, davanın görüldüğü İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yeniden tahliye talebinde bulunmuştu.

 

Cezaevleri çocuklarla doluyor Vakkas Aksu / CNN TÜRK

15 Nisan 2005 Cuma  http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@nvid~564005,00.asp

İstanbul Bayrampaşa Kapalı Cezaevi'nde, çocuk bölümünün kapıları Mart ayında, her yedi saatte bir suça itilen yeni bir çocuk için açıldı.

Bayrampaşa'da koğuşlar tıklım tıklım, her koğuşta 80 çocuk kalıyor. 400 çocuğun bulunduğu tutukevinde sadece bir psikolog var.

İdareciler göre, bir kez hırsızlık işleyip tutukevine gelen çocuk, içeriden dışarıya eğitilmiş olarak çıkıyor. Bir süre sonrada tekrar aynı suçtan yeniden tutukevine dönüyor.

İşlenen çeşitli suçlar nedeniyle haklarında dava açılan çocuklar, yargılama süreci boyunca kapalı cezaevlerinde kalıyor.

Bunlardan en büyüğü de Bayrampaşa H tipi Kapalı Cezaevi.

Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi boşaltılanca çocuklar geçici süre için buraya getirildi. Ama geçici sürenin de ne zaman sona ereceği belirsiz.

MART AYINDA 97 ÇOCUK TUTUKLANDI

Mart ayı boyunca Bayrampaşa Cezaevi'nden 102 çocuk tahliye oldu. Aynı ayda tutuklanan çocuk sayısı ise 97.

Yani tutukevinin kapıları her yedi saatte bir suça itilen yeni bir çocuk için açıldı.

Topun taca çıkmadığı, gökyüzünün tel örgülerin arasından göründüğü, pencerelerinin kırık, yatakların sağlıksız olduğu, dolap kapılarının olmadığı, Bayrampaşa Cezaevi'nde 80 çocuk aynı koğuşta kalıyor.

Cezaevine gelen çocukların çoğunun psikolojik sorunları var. Ancak ilgilenecek kimse yok. 238 personelden sadece biri psikolog. Çocuklar dilekçeyle başvurdukları takdirde psikologa çıkartılıyor.

İşin uzmanı çocuklarla ilgilenemeyince, boşluğu başkaları dolduruyor.

SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ ÇABASI YETERSİZ KALIYOR

Bayrampaşa Cezaevi Müdürü Sedat Pekin, çocukların organize suç örgütlerinin cezaevlerindeki üyeleriyle karşı karşıya geldiğini söylüyor. Pekin, "yeni gelen çocuk üzerinde baskı kuruyorlar. Suça teşvik ediyorlar. Suçu bilmeyen çocuk burada suçu öğreniyor" diyor.

Yani suça bir kez bulaşmış çocuk, tutukevinden suç işleme potansiyeli yükselerek çıkıyor.

Çocukların topluma kazandırılması için bazı sivil toplum örgütleri girişimlerde bulunuyor.

Semiha Şakir Vakfı bir protokolle cezaevinin içine bir eğitim merkezi açtı. Çocuklara çeşitli iş becerileri kazandırılmaya çalışılıyor.

Ama iyi niyetli bu çalışmalar çocukların, dışarıda suç işlemelerine engel olmuyor. Tahliye olan çocukların yarısına yakını bir süre sonra yeniden Bayrampaşa'nın demir kapılı odalarına dönüyor.

 

Dondurma çalan iki genç cezaevinde Kemer

15 Nisan 2005 Cuma  http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~457@nvid~564004,00.asp

Antalya'nın Kemer İlçesi'nde, bir marketteki dolaptan dondurma çalan 2 genç, yakalanarak cezaevine konuldu.

Bir markette dondurma dolabını tornavidayla açarak 75 paket dondurma çalan A.B (20) ve A.B (17), kaçmaya başladı. Polis tarafından yakalanan 2 genç, çıkarıldıkları mahkemece tutuklanarak cezaevine konuldu.  (aa)

 

Cezaevinden çıkarılıp cinayet işlettirildi
11 Mart 2005 / Cuma
 http://www.milliyet.com.tr/2005/03/11/guncel/axgun02.html
Hizbullahçıdan şok itiraf: Cezaevinde yatıyordum. Polis beni dışarı çıkardı. Cinayet işlemem için silah verdi. Bir imamı öldürüp tekrar içeri girdim
ÖZGÜR CEBE Diyarbakır DHA
Bitlis - Tatvan'da Ulu Camii İmamı Gıyasettin Bağlam'ı PKK adına öldürdüğü iddiasıyla 11 yıl önce tutuklanan sara hastası Ümit Işık, cinayeti Hizbullahçı olduğu bildirilen Murat Kurtboğan'ın işlediğinin ortaya çıkması üzerine tahliye edildi. Kurtboğan, ele geçirildikten 5 yıl sonra çözülmesi dikkat çeken Hizbullah'ın sorgu kasedinde, "polisin, cinayeti işlemesi için kendisini cezaevinden çıkardığını" öne sürdü.
'Polis aracıyla kaçtım'
Batman Cezaevi'nden çıkarılarak bazı silahlı eylemlerde kullanıldığı öne sürülen Hizbullah itirafçısı Kurtboğan'ın, örgütçe sorgulandığında Bağlam'ı öldürdüğünü itiraf ettiği ortaya çıktı. 17 Ocak 2000'deki Hizbullah operasyonunda Beykoz'daki villada ele geçen kasette Kurtboğan, İmam Bağlam'ın 23 Şubat 1994'te öldürülmesi olayını şöyle anlattı:
"Bitlis Cezaevi'nde tutukluyken, Komiser Hakan ziyaretime geldi. Hizbullah içinde yeni bir çatışma başlatmak için örgüte yakınlığıyla tanınan Bağlam'ın öldürülmesini kararlaştırdık. Polislerin cezaevine getirdiği kadınla cinsel ilişkiye girdim. Aynı gün Hakan, polis Ahmet ve itirafçı Nurettin, beni cezaevinden çıkardı. Bana verilen tabancayla eylem noktasına gittim ve Bağlam'a 2 el ateş ettim. Nurettin de 4 el ateş edince öldü. Bizi bekleyen polis aracına binerek Tatvan ilçe çıkışında bekleyen Hakan'a adamı vurduğumu anlattım. Sonra beni tekrar Bitlis Cezaevi'ne teslim ettiler."
Işık, serbest bırakılırken, aynı dosyada Bağlam'ı öldürmek suçundan da yargılanan Erdoğan Yakışan, diğer suçlamalar nedeniyle tahliye edilmedi.
Beykoz operasyonu sırasında bazı örgütsel dokümanlar ve bilgisayarlara örgüt yöneticilerince hasar verilmesi nedeniyle, kasedin çözümünün ancak 2004'te gerçekleştirildiği kaydedildi. Kurtboğan'ın da, Hizbullah tarafından sorgulandıktan sonra öldürüldüğü iddia edildi.
Fezleke hazırlandı
Kasetteki itiraf üzerine Diyarbakır Başsavcılığı, Kurtboğan, "Komiser Hakan", "Polis Ahmet" ve "Nurettin" hakkında fezleke düzenleyerek Tatvan Başsavcılığı'na gönderdi. Fezlekede, sanıkların açık kimliğinin belirlenerek, haklarında TCK'nin "çete kurarak taammüden adam öldürmek" fiilini düzenleyen 313 / 1 ve 450 / 4 maddeleri uyarınca müebbet hapis istemiyle dava açılması istendi.

 

100 bin nüfusa bir okul, haydi çocuklar nereye!

Nüfusu 37 yılda 13 binden 100 bine çıkan Doğubeyazıt'ta, kampanyaların da etkisiyle okumaya ilgi arttı, ama ilköğretimden sonrasına devam şansı yok gibi

13 Mart 2005 Pazar http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=146367

HATİCE YAŞAR (Arşivi)

AĞRI - Bir yanda önümüzdeki yıl 250 bin çocuğu okula kazandırmayı hedefleyen 'Haydi Kızlar Okula' kampanyası, bir yanda gidecek okul bulamayan çocukların dramı var. En çarpıcı örnek Doğubeyazıt'tan. Son göçlerle nüfusu 100 bini bulan Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesinde, 37 yıldır yeni bir lise açılmadı. 1968'de nüfus 12-13 binken açılan genel lisede bugün 1300 öğrenci, 60-70 kişilik sınıflarda balık istifi halde...
Eğitim-Sen'in verilerine göre 2002-2003'te Ağrı'da ilköğretimden 7 bin 608 öğrenci mezun oldu. Yalnızca 3 bin 859'u ortaöğrenime devam etti. (Yani yüzde 49'u ilkokuldan sonra okul yüzü görmedi.) Önümüzdeki yıl mezun olacak 1100 ilköğretim öğrencisinin de kapasitesinin (700 kişi) iki katı dolu Doğubeyazıt Lisesi'nde nasıl yer bulacağı meçhul. Maddi imkânı olan aileler çocuklarını 1968 öncesinde olduğu gibi başka illere gönderiyor.
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yılda iki-üç kez yeni okul istiyor. Yıllardır 'planlama listesi'ndeki Doğubeyazıt'ın bekleyişi ödenek yokluğu nedeniyle hiç bitmiyor.

Okul 'hasta' ediyor
Doğubeyazıt Lisesi idaresi sınırlı olanaklarla alternatifler üretmiş. Önce okuldaki laboratuvarlar sınıfa çevirilmiş. Yetmeyince geçen yıl imam hatip lisesi boş olduğu için üç sınıf oraya gönderilmiş. İmam hatipe gitmek zorunda kalan öğrenciler de sıkışıklıktan ve Doğubeyazıt'ın sert kış havasına inat kalorifersiz sınıflarda oturmaktan şikâyetçi.
Doğubeyazıt İşadamları Derneği'nin (DİAD) hazırladığı raporda "Eğitim yılının ilk iki ayında, öğretmen ataması geciktiği için yüzde 50 kapasite ile eğitim veriliyor. Kasım 2004 itibarıyla ilçe genelinde öğretmen açığı 100 civarında. Bunun 26'sı ilçe merkezi ve branş öğretmeni. Temizlik hizmeti de aksıyor. Okullarda hastalık eksik olmuyor" deniliyor.
Doğubeyazıt'ta sınır ticaretinin kısıtlanması son birkaç yıldır aileleri çocuklarını okutmaya yöneltmiş. Bu ilgi sınıf mevcutlarını kabartmış. Nüfusun çoğunluğu yoksulluk sınırının altında.
Geçmiş yıllarda okulun eksikleri velilerden karşılanırken, şimdi katkı yok. Her dönem toplanan 10'ar YTL'lik yardım parasını bile çoğu aile ödeyemiyor. Bir öğretmen, "Burada çocuklar, 'Ailem boğazından kesip beni okula gönderiyor. Ya üniversiteyi kazanamazsam' stresiyle yaşıyor" diyor.

'Şafak' sayan öğretmen
Doğubeyazıt'ta öğretmen tablosu da endişe verici. Bir öğretmen anlatıyor: "Öğretmen evinin duvarlarında 'Şafak 110' vb. yazılar yazıldığını gördüm! İki yılını dolduran ilçeden kaçıyor. Ne sinema, ne tiyatro, ne de etkinlik var. 20 yıldır bitmeyen kültür sitesi inşaatında bir bekçi emekli oldu, ikincisi işe başladı. 60-70 kişilik sınıflarda yoklama yapana kadar dersin yarısı geçiyor. Ben de 20-30 kişilik sınıf isterim. Yeni bir lise açılmazsa eğitim ölür."
Dershane çalışanı bir öğretmen de zamansızlıktan dertli: "Öğrenci bize 'sıfır' geliyor. Bir senede üniversiteyi kazanması için uğraşıyoruz! Çoğu çileli. Tüm güçleriyle üniversite için çabalıyorlar."
Doğubeyazıt Lisesi son sınıf öğrencisi 18 yaşındaki Güzel Han, sürekli yeni mezun öğretmenlerin atanmasından Lise 2'li 15 yaşındaki Suna Kılıç, tayinlerden şikâyetçi: "Tam bir öğretmene alışıyorsunuz tayin isteyip gidiyor. Dersler boş geçiyor. Babam artık İran'a gidip gelemediği için gelirimiz yok. Dershanede ücretsiz okuyorum" diye konuştu.

Üniversiteyi kazanırsam!
Lise son öğrencisi Adem Güvez'in babası vefat etmiş, ağabeyi İstanbul'da. Yazları batı illerine gidip para kazandığını anlatan Güvez umutsuz: "Asıl sıkıntı üniversiteyi kazanırsam başlayacak."

 

800 bin çocuk okuyamıyor

Eğitim-Sen tarafından hazırlanan rapora göre 11 Kürt ilinde 800 bin çocuk eğitimden yoksun. Eğitim sorunlarının bölgelere göre farklılık gösterdiği belirtilen raporda, Kürt illerinde yaşanan savaşın çocuklar üzerinde psikolojik tahribatlar yarattığı kaydedildi.
AYDIN BOLKAN/DİHAANKARA
15-Mart 2005 Salı http://www.ozgurpolitika.org/2005/03/15/index.html
Eğitim-Sen tarafından hazırlanan rapor, Kürt illerinde eğitim alanında yaşanan sorunları ve ihtiyaçları ortaya koydu. Okul çağında olmasına rağmen 800 bin çocuğun eğitim olanaklarından mahrum kaldığı bölgede, 30 öğrencili sınıflarda tam gün eğitim yapılabilmesi için 26 bin dersliğin yapılması gerekiyor ayrıca 22 bin öğretmene ihtiyaç duyuluyor.

Eğitim-Sen 11 Kürt ilini kapsayan "Sorunlar ve Sayılarla Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Eğitim Gerçeği" başlıklı bir rapor hazırladı. Türkiye eğitim sisteminde yaşanan sorunların bölgelere göre farklılıklar ve çeşitlilik gösterdiğine dikkat çekilen raporda, "Bölgenin hemen hemen tüm illerinde köyden kente göç çok yoğun olarak yaşanmaktadır. Bölgede 15 yıl süren savaşın çocuklar ve büyükler üzerinde psikolojik izlerini, doğa üzerinde değişik boyutlarda etkilerini görmek olanaklıdır" denildi.

En mağdur kızlar

Rapora göre, 2004-2005 eğitim-öğretim döneminde 800 bin çocuk okuldan mahrum kaldı. 3-5 yaşları arasında 450 bin çocuk okul öncesi, 6-14 yaşlarındaki 100 bin çocuk ilköğretim, 14-17 yaşlarında 250 bin çocuk da ortaöğretim çağında olmasına rağmen eğitim olanağından yoksun kaldı. Eğitim olanağından yoksun kalanların büyük bir bölümünü ise kız çocukları oluşturdu. Rapora göre, ilköğretimden 2004'te mezun olan öğrenciler arasında kızların sayısında oransal olarak büyük azalmalar görüldü. 2004-2005 öğretim yılında ilköğretime kayıt yaptıranların yüzde 49'u kız öğrenciler, yüzde 51'i ise erkek öğrencilerden oluşurken, ortaöğretime kayıt yaptıran öğrencilerin yüzde 20'sini kız, yüzde 80'ini ise erkek öğrenciler oluşturdu. 2004'te mezun olan öğrencilerin yüzde 34.5'i kız, yüzde 65.5'ini ise erkek öğrenciler.

Çocuklar çalıştırılıyor

Çocukların eğitim olanaklarından yoksun olmasının yanı sıra, tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinde çalıştırıldığına dikkat çekilen raporda, çocukların Mayıs ve Ekim ayları arasında tarımda çalıştırılmak üzere diğer bölgelere gönderildiği, sanayide, hizmetlerde ve seyyar satıcılık işlerinde yaygın olarak çalıştırıldığı belirtildi. Çocuk işçiliğinin Antep başta olmak üzere Amed, Batman, Van ve Urfa'da çok yaygın olduğu ifade edildi.

Rakamlarla durum

Rapora göre, şehirlerdeki okulların yüzde 73'ünde ikili eğitim yapılıyor. Sınıflarda 60-70 öğrenci öğretim görmeye çalışıyor. Bin 374 öğrenciye bir laboratuar, 2 bin 555 öğrenciye bir bilgisayar laboratuarı, 29 bin öğrenciye bir dil laboratuarı, 2 bin öğrenciye bir kütüphane, 6 bin 226 öğrenciye bir müzik odası, bin 665 öğrenciye bir atölye, bin 571 öğrenciye bir rehberlik odası, 5 bin 508 öğrenciye bir spor salonu, 3 bin 500 öğrenciye bir çok amaçlı salon, 4 bin 400 öğrenciye bir konferans salonu, bin 245 öğrenciye bir kantin, 150 öğrenciye bir tuvalet, okul başına yarım memur, 465 öğrenciye bir hizmetli düşüyor.

22 bin öğretmen açığı

Rapora göre, özellikle şehir merkezlerinde bulunan öğrencilerin yüzde 71.3'ü sağlıksız ortamlarda, kalabalık sınıflarda ve ikili eğitim diye bilinen sistemde eğitim almaya çalışıyor. 30 öğrencili sınıflar ve tam gün eğitim yapılabilmesi için gerekli olan derslik sayısı ise 26 bin. İlk ve ortaöğretimde derslik açıklarının kapatılabilmesi için 30 derslikli 900 okula gereksinim duyuluyor. 900 okulun parasal ederi ise 2005 birim fiyatlarıyla yaklaşık 2 katrilyon Lira. 30 öğrencili sınıflar ve tam gün eğitim için gerekli olan öğretmen sayısı ise 22 bin.

Partizanlık esas kriter

Eğitim-Sen raporu ayrıca öğretmenlerin yaşadığı sorunları da gözler önüne serdi. Rapora göre, Kürt illerinde "geçici öğretmenlik" adı altında istihdam politikası yaygınlaştırılıyor. Raporda bu politika ilişkin şu ifadeler yer aldı: "Bu çeşit istihdamda AKP'nin İl, İlçe ve Belediye Başkanları belirleyici olmaktadır. Kamuda iş bulmada 'partizanlık' esas kriter olarak görülmektedir. Kadrolaşma konusunda AKP büyük bir hamle ve hareketlilik içindedir. Tüm il ve ilçe milli eğitim müdürlerinden, müdür yardımcılarına ve şube müdürlerine kadar AKP'ye yakınlığı ile bilinen kişiler yönetim kadrolarına atanmış bulunmaktadır."

Amed'de gençler açlık sınırında

DİHA/AMED
15-Mart 2005 Salı http://www.ozgurpolitika.org/2005/03/15/hab12.html
Diyarbakır Gıda Bankası tarafından yapılan araştırmaya göre, açlık sınırı altında yaşayanların çoğunu genç nüfus oluşturuyor. Araştırmaya katılanların yüzde 54'ünün hiçbirinin aylık geliri yok, yüzde 46'sı ise cüzi bir aylık gelire sahip.

Diyarbakır Gıda Bankası, Amed'de 4 ay süreyle varoşlarda yaşayan 3 bin 500 aileye giyecek ve yiyecek yardımı dağıtma sırasında bir profil araştırması yaptı. Araştırmada hedef grup içerisinde bulunan açlık sınırı altında olan yoksul insanların yüzde 66'sı 18 ile 40, yüzde 34'ü ise 40 ila 70 yaş arası insanlardan oluşuyor. Araştırmaya katılanların yüzde 54'ünün hiçbirinin aylık geliri yokken, yüzde 46'sı ise cüzi bir aylık gelire sahip.

Kadınların durumu

Araştırmanın çarpıcı bölümü ise, bankanın Amed'in varoş semtlerinde yaşayan açlık sınırı altında bulunan kadınların durumlarını tespit etmek amacıyla yaptığı anket çalışması. 25 yaş üstü 151 kadınının katılımı ile yapılan ankete göre, yardım alan kadınların yüzde 21'i 'dul', yüzde 40'ı eşi tarafından terk edilmiş, yüzde 26'sı eşiyle birlikte, yüzde 13'ü ise ikinci eş ile aynı evi paylaşıyor. Yardım talep eden kadınların yüzde 52'si kiracı, 16'sı başkasına ait evde kira ödemeden yaşıyor, yüzde 27'si ise ev sahibi. Kadınların yüzde 60'ında herhangi bir engel yokken, yüzde 40'ında ise en az bir engel bulunuyor. Kadınların yüzde 54'ünün yeşil kartı bulunuyor, yüzde 3'ü eşinden dolayı kaza sigortasına sahip, yüzde 43'ünün ise hiçbir sosyal güvencesi yok.

Temel neden işsizlik

Ankete katılan kadınların yüzde 68'i geleceğe umutla bakıyor. Kadınlar yoksulluklarının son bulacağını ve iyi yaşayacağını düşünüyor. Kadınların yüzde 32'si ise yaşamlarının sonuna kadar yoksul kalacaklarına inanıyor. Ankete katılan kadınların yüzde 51'i iş imkanı olması halinde çalışabileceğini belirtirken, yüzde 49'u hiçbir şekilde çalışmayacağını söylüyor. Kadınların yüzde 15'i yeterli devlet desteği olmaması nedeniyle yoksul kaldığına dikkat çekerken, yüzde 69'u ise iş imkanı olmamasını yoksulluğun temel nedeni olarak gösteriyor.

 

40 askerin tecavüz davası Çorum'a alındı

DİHA/MARDİN
16-Mart 2005 Çarsamba http://www.ozgurpolitika.org/2005/03/16/hab20.html
Mardin'de gözaltına aldıkları Ş.E'ye tecavüz etmekle suçlanan 40 askerin davası, Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in isteği üzerine Çorum'a alındı. Bakan Çiçek'in sanıklara yönelik 'saldırı ihtimali' ve 'bölgenin bu tür eylemlere müsait bulunması' nedeniyle davanın kamu güvenliği açısından başka bir ile alınmasına ilişkin talebini yerinde bulan Yargıtay 5. Ceza Dairesi, davanın Çorum'a nakledilmesine karar verdi. Karara tepki gösteren Ş.E'nin avukatı Eren Keskin, "Bir taraftan işkenceye sıfır tolerans diyen hükümetin bakanı, diğer taraftan işkenceci sanıkları kayırıyor" dedi.

"405 askerin tecavüz davası" olarak bilinen Ş.E. davasında ilginç bir gelişme yaşandı. 1993 ve 1994 yılları arasında aralarında gözaltına aldıkları Ş.E.'ye tecavüz etmekle suçlanan 405 asker hakkında Mardin 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan dava, "güvenlik nedeniyle" Çorum Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmişti. Aynı dosya kapsamında Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan 40 kişilik ikinci dava da Çorum'a gönderildi.

Yargıtay karar verdi

Adalet Bakanlığı'nın talebini değerlendiren Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Kamu Güvenliği nedeniyle CMUK'nun 14/son maddesi uyarınca Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesine kayıtlı dava dosyasının 07 Şubat 2005 tarihinde Çorum Ağır Ceza Mahkemesi'ne nakline karar verdi. Karar, Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün görülen duruşmada tebliğ edildi.

Keskin: Hükümet işkencecileri kayırıyor

Duruşmanın ardından davanın Çorum'a gönderilmesini değerlendiren Av. Eren Keskin, sanıkların hiçbir şekilde katılmadığı duruşmanın güvenlik sorununa yol açmayacağını söyledi. Keskin, şunları söyledi:

"İnsan hakları savunucuları olarak işkencenin bir devlet politikası olduğunu söylemek istiyorum. Ş.E. davası ise bizim için çok önemliydi. Çünkü ilk defa tecavüz suçlaması ile 405 askere dava açıldı. Bölgede o dönemlerde çok rastlanan bir mağduriyetti bu. Ancak bu davada hiçbir güvenlik sorunu yaşanmadı. Sanıklar hiçbir mahkemeye katılmadı. Burada toplu bir gösteri yapılmıyordu ve hiçbir güvenlik sorunu yoktu. Adalet Bakanı Cemil Çiçek tamamen işkencecileri kayırmak maksadıyla dosyanın başka bir yere alınmasını talep etmiştir."

'Jandarma Genel Komutanlığı'nın talebidir'

Sanıkların hiçbir zaman mahkemeye gelmediğine dikkat çeken Av. Keskin, "Hiçbir zaman mahkemeye gelmeyen sanıklar nasıl olur da saldırıya uğrar, anlamış değiliz. Biz öyle inanıyoruz ki, bu sadece Cemil Çiçek'in fikri değildir. Bu tamamen Jandarma Genel Komutanlığı'nın talebi üzerine Cemil Çiçek'in yaptığı bir başvurudur. Bu kararda yargının bağımsız olmadığının en açık göstergesidir" diye konuştu
.

 

Türkiye Yolsuzluk Raporu'nda 77. sırada...
16.03.2005, 16:43  http://www.haberx.com/

Uluslararası Saydamlık Örgütü'nün "2005 Küresel Yolsuzluk Raporu"nda Türkiye, "Yolsuzluk Algılama Endeksi"nde 146 ülke arasında, Benin, Mısır, Mali ve Fas ile birlikte 77. sırada yer aldı

AA- Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği Başkanı Erciş Kurtuluş, düzenlediği basın toplantısında, rapora ilişkin bilgi verdi.

Kurtuluş, raporun, Türkiye'nin de içinde bulunduğu 40 ülkede 2004 yılında yolsuzlukla ilgili kanun çalışmaları ve önemli yolsuzluk olaylarının örnek alınarak hazırlandığını anlatarak, bu yılki raporun ağırlıklı konusunun “inşaat sektöründeki yolsuzluklar ve deprem felaketleri” olduğunu bildirdi.

Raporun 4 bölüm halinde 316 sayfadan oluştuğunu ifade eden Kurtuluş, giriş bölümünde “yolsuzluğun birinci derecede yapı sektöründe derinleştiğinin” vurgulandığını söyledi.

Kurtuluş, raporun ikinci bölümünde “Irak savaşı da dahil savaşlardan sonraki yapılanmalarda inşaat ihalelerindeki yolsuzlukların” ele alındığını belirterek, şunları kaydetti: “Raporda, Irak'ta, yardım ve kredi veren hükümetler ve uluslararası kuruluşların büyük mukaveleler ve projeler için yolsuzluğa karşı daha dikkatli olmaları gerektiğine işaret ediliyor. Çok acil önlemler alınmazsa, Irak'taki uygulamaların tarihin en büyük yolsuzluk skandalı olacağı vurgulanıyor.”

TÜRKİYE BÖLÜMÜ

Erciş Kurtuluş, raporda Türkiye'nin, “Yolsuzluk Algılama Endeksi”ndeki derecelendirmede 3.2 ile 146 ülke arasında 77. sırada yer aldığını anlatarak, Benin, Mısır, Mali ve Fas'ın da aynı derece ve sırada bulunduğunu dile getirdi. Kurtuluş, raporda, 9'un üzerinde derece alarak ilk sırada yer alan ülkelerin ise Finlandiya, Yeni Zelanda, Danimarka, İzlanda, Singapur, İsveç ve İsviçre olduğunu söyledi.

Raporda, Türkiye'de son bir yılda yolsuzlukla ilgili kabul edilen ve hazırlanan kanun tasarılarının da özetlendiğini kaydeden Kurtuluş, dernek olarak raporda yer alması için 5 münferit olayı bildirdiklerini, ancak “bankaların hortumlanması ve Yargıtay'la ilgili yolsuzlukların” raporda yer aldığını belirtti.

Kurtuluş, “2005 Küresel Yolsuzluk Raporu”nda “inşaat sektöründe görülen yolsuzluklar, kamu ihaleleri ve bu yolsuzlukların toplu katliama yol açan sonuçlarına” yer verildiğini ifade ederek, bu bölümün giriş sayfasında 1999 Marmara Depremi'nden sonra çekilen bir fotoğraf ile ABD'li bir uzmanın Türkiye'deki depremlere ve inşaat sektörüne ilişkin makalesinin yer aldığını söyledi.

Raporda, 20. yüzyılda Türkiye'de 60 şiddetli depremin meydana geldiği, bunlarda 250 bin kişinin öldüğü ve 650 bin kişinin evlerinin yıkıldığının belirtildiğini anlatan Kurtuluş, bunların sonucu olarak medyada, kamuoyunda ve özellikle nüfusun yüzde 70'inin yaşadığı şehirlerde depreme karşı duyarlılıkta artış olduğunun vurgulandığını kaydetti.

“SİYASİ AHLAK YASASI ÇIKARILMALI”

Kurtuluş, “Rapora göre, İtalya ve Türkiye'deki örnekler göstermektedir ki, dürüst olmayan müteahhitler, kamu denetçileri ve diğer kamu görevlileri yapı standartlarının uygulanmasını gözardı etmişler, sonuçta yetersiz uygulama ve kontroller deprem bölgelerindeki toplu ölümlere neden olmuştur” diye konuştu.

Erciş Kurtuluş, ülkenin yolsuzluk sorununa büyük ölçüde çözüm getireceğini savunduğu “Siyasi Ahlak Yasası”nın çıkarılması gerektiğini belirterek, “Türkiye'de üst yönetim kademesindekiler kendilerini temizlemedikçe ülkenin standartların üzerine çıkamayacağını” ileri sürdü.

http://www.sinbad.nu/