Not: Aşağıdaki metin 6 Aralık 2003 günü yeniden gözdengeçirilmiş, paragraflar baştan düzenlenmiş ve bunların birkısmı dipnot haline getirilmiştir. Böylece anlatım mümkün olabildiğince akıcılaştırılmıştır.

 

Uzunluğu 14 punto ile 25 dosya sayfası kadar olan aşağıdaki metin, çok daha geniş bir bütünün parçası olarak Ağustos 2003’de yazılıp bitirilmiş ve Simbad’a 1 Aralık 2003 günü yüklenmiştir.

 

Okunması dileğiyle. - Y. Küpeli

 

Yeryüzünün en ünlü Gürcüsü Stalin, Stalin’in bazı hataları, Batı’nın “totalitarizm teorileri” ve faşizmin gerçek yüzü üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli

 

Anlaşılabildiği kadarıyla Stalin, çocukluğunun geçtiği, içinde yetiştiği yakın çevresinin karakterinin şekillenmesi üzerindeki tüm olumsuz etkilerine karşın, bazı olumlu yanları da olan ve aslında çok önemli işler başarmış birisidir. Stalin’e maledilen tüm bu başarılar sonuçta Sovyet halklarının büyük fedakarlıkları ile ilgilidir. Yine bunun yanında şüphesiz Stalin’i iktidara taşıyan, O’na yeni bir çar postu giydiren de Rus toplumunun kendisidir. Aynı halkın henüz çoğunlukla sosyalizme hazır olmaması, ülkenin tarihsel ve toplumsal gelişmişlik düzeyinin ileri kapitalist Batı Avrupa’ya göre geriliği, Stalin gibi bir karakterin güç kazanmasının, Stalin kültünün yaratılmasının başlıca nedenidir.

 

Aslında Sovyetler Birliği’nde yaşanmış olanların gerçek kökleri çok daha derinlerde ve karmaşıktır. Sovyet toplumunun ağırlıklı olarak köylülüğü, daha 1905 devrimi başlarken insanların önemli birkısmının Çarı halen “baba” olarak gören kafa yapıları ağır emperyalist baskı ile birleşince, “Marsizm- Leninizm” adına Marks-Engels ve Lenin’e ait düşünceler ve sosyalizm katledilmiştir. Yinede herşeye karşın, günümüzdeki Stalin karükatürleri ile Stalin’i karşılaştırmak bile olanaksızdır. Çünkü O, gerçek kişiliğini tanıyamadan kendisine özenenlerin hepsinden defalarca daha aydın birisidir. Zaten Stalin’in aralarına çok genç yaşta katılmış olduğu Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin karşı karşıya gelen hiziplerinin tüm elit kadroları da çağlarının en seçkin aydınlarından oluşmaktaydı ve Stalin bir yanıyla da böyle bir çevrede pişip şekillenmiştir.

 

Başta ABD olmak üzere bazı koyu antikomünist Batılı ideologların Stalin’i Hitler ile aynılaştırma çabaları, Göbels tipi yalana dayalı bir propogandanın ürünüdür. Hitler Almanyası’nın füze üretiminden atom çekirdeğinin parçalanmasına dek tüm bilimsel teknolojik mirasından yararlanan; aynı ülkenin istihbarat örgütlenmesi deneyine ve en önemlisi Hitler’in “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşüne sahipçıkan ve Hitler Almanyası’nın dışpolitikasının liberal maskeli bir izleyicisi olarak Soğuk Savaşı başlatan ABD yönetimi, kendi saldırganlığını haklı göstermek için, Hitler ile Stalin’i “aynılaştırmaya” çalışan “totalitarizm teorisi” yalanını üretmiştir. Hitler Almanyası’nın en ağır zararı verdiği, yakıp yıkmış olduğu Sovyetler Birliği’ni yeni “düşman” olarak ilaneden ve “haklılıklarını” kanıtlama kaygısıyla Hitler’i Stalin ile özdeşleştirmeye çalışan ultra gerici ABD Başkanı Truman ve çevresi, soğuk savaşı başlatarak günümüze dek uzanan dünya egemenliği politikasının ilk adımlarını atmışlardır.

 

ABD yönetimi dünya düzeyinde üretmiş olduğu yeni gerilimle, İkinci Dünya Savaşı yıllarında militarize olmuş Amerikan ekonomisi, askeri- endüstri kompleksler için çok karlı bir silah pazarı yaratmıştır. Yaratılan yeni gerilimle birlikte dünya düzeyinde kışkırtılan silahlanma, askeri müdahaleler, ABD askeri- endüstri kompleksleri için çok karlı olan bir silah pazarı oluştururlarken, II. Dünya savaşı yıllarında çok pahalı bir bedel ödemiş olan Sovyet toplumunu yeniden ağır ekonomik baskılar altına sokmuştur. Aynı gelişme, tüm dünyada silah harcamalarını arttırarak gelişmekte olan yoksul ülkelerin kısır bir döngü içine girmelerinde, günümüzde sayıları 1.5 milyara ulaşan açlar ordusunun şekillenmesinde, diğer ağır sorunlarda ve giderek azgelişmişlik katagorisine düşen ülkelerin sayılarının artmasında başlıca rolü oynamıştır. Saldırgan politikalarını haklı gösterebilme amacıyla Hitler ile Stalin’i “aynılaştıran” “totalitarizm teorisi” yalanlarını yayanlar, Hitler’e karşı İkinci Dünya Savaşı’nın asıl yükünü çekmiş olan ve 30 milyona yakın can veren Sovyetler Birliği ile savaş bitinceye dek sözde dost geçinmiş olanlardan başkası değildir. Şüphesiz yaratılan aynı gerilim politikaları, başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist ülkelerdeki antidemokratik uygulamaların önplana çıkmasındada başlıca rollerden birini oynamışlardır.

 

Daha öncede belirtilmiş olduğu gibi Truman, daha ABD Başkanı olmadan önce, "ABD’nin savaşa olabildiği kadar geç girmesini, bu süre içinde Hitler Almanyası ile diğer Avrupalı güçlerin birbirlerini azami ölçüde yoketmelerini" isteyen ve teslim olmaya hazırlanan Japonya’nın iki büyük endüstri kentine atom bombaları atarak yüzbinlerce masum sivili bir anda katleden kişidir...

 

Şüphesi bu “zaman kazanma” politikasında Truman yalnız değildir... Polonya’yı işgaledinceye dek İngiliz ve Fransız yönetimleride Hitler’in saldıgan politikasına, katliamlarına gözyummuşlar ve yasal Avusturya yönetiminin yardım talebile karşın kıllarını bile kıpırdatmamışlardır. Avusturya ve Çekoslavakya’yı açıkça Hitler’e ikram etmişler, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırarak sosyalizmi boğmasını beklemişlerdir. Aynı planları anlayan Stalin yönetimi, Hitler ile saldırmazlık paktı imzalayarak, gelmekte olan tehlikeyi geciktirmeye, zaman kazanmaya çalışmıştır... Kısacası, 60 milyonu aşkın insanın yaşamına malolan kanlı gelişmelerden sadece Hitler değil, tüm Batılı yönetimler birinci derecede sorumludurlar. Hitler’in Avrupa’nın batısını ve doğusunu yerlebir ederek zayıflamasını bekleyen, başka bir ifadeyle Hitler ile Batı’lı yönetimleri birbirinden ayırmayan ve aynen Hitler gibi dünya hakimiyeti peşinde olan ABD yönetiminin Hitler’e karşı en ağır bedeli ödemiş Sovyetler Birliği’ni ve Stalin’i Hitler ile “aynılaştırma” çabaları, Göbels yöntemleriyle söylenmiş kocaman bir yalandan başka birşey değildir... 

 

Hitler ile karşıtları arasında ayırım yapmayan, Hitler gibi büyük sermaye çevrelerini temsileden Truman ve ekibi, tüm cinayetlerini yine Hitler gibi dünyaya tek başına hakim olma düşleriyle işlemiştir. ABD yönetimi, Nazi Almanyası’nın olanaklarından çok daha ileri bir teknoloji ve çok daha güçlü bir iletişim ağı ile yalana dayalı Nazi tipi propoganda makinesi oluşturmuştur. Dünyaya gözdağı vermek ve Hitler’in “bin yıllık dünya imparatorluğu” düşünü ABD merkezli olarak hızla gerçekleştirmek amacıyla Nagazaki ve Hiroşima’ya atom bombalarını atmışlardır. Sovyetler Birliği’nin 1949 yılındaki başarılı atom bombası denemesi, sözkonusu düşlerini ertelemelerine neden olmuştur.

 

Militarist saldırgan ABD’nin dünya hakimiyeti düşlerine kılıf hazırlayan ve Nazizm’den esinlenmiş olan ABD jeopolitiğinin temellerini inşaeden ideologlar, gerçekleri nedenselliklerinden, sınıfsal- toplumsal köklerinden ve diğer tüm karmaşık bağlantılarından kopartan yalanlar üretmişlerdir. Nazi ideolojisi kadar eklektik (yamama) düşüncelerle Stalin ile Hitler’i aynı göstermeye çalışan “totalitarizm teorisi”ni piyasaya sürmüşlerdir. Hitler’e karşı asıl zaferi kazanmış olan Sovyet halklarının önderi konumundaki Stalin’i Hitler ile aynı gösterme çabaları, faşizme karşı savaşın asıl galibi olan 30 milyona yakın can vermiş Sovyet halkının başarısını gölgelemeye, unutturmaya yöneliktir. Aynı yalan, Hitler’in gerisindeki mali- sermaye güçlerini gizlemeye yönelik ince düşünülmüş bir propoganda taktiğidir aynızamanda.

 

Yalan ne ölçüde ince hesaplanmış olursa olsun, daha savaş tam bitmeden ABD yönetiminin Alman Nazizmi’nin üst kadroları ile işbirliğine başladığı ve savaşın bitimiyle birlikte bu işbirliğinin Sovyetler Birliği’ne ve öncelikle Avrupa Kıtası’ndaki tüm ilerici örgütlenmelere karşı bir Haçlı Seferi’ne dönüştüğünü gizleyebilmek olanaksızdır. Kısacası, tüm yetişkin kadroları ile birlikte Hitler’in düşünsel mirasının ve ayrıca misyonunun ABD yönetimi tarafından devralındığı inkaredilemez açık bir gerçektir.

 

Örneğin, CIA’nın kuruluşunda en önemli rolü Hitler’in doğu cephesi askeri istihbaratının şefi General Reinhard Gehlen oynamıştır... CIA, Gestapo’nun ve İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Gestapo benzeri ABD istihbarat ve karşıistihbarat örgütü OSS’in çalışma prensipleriyle Eylül 1947’de National Security Council’ün (1)  gözetimi altında kurulmuştur.

 

Nazi Generali Gehlen ile birlikte CIA’nın kurucuları arasında yeralan Allen W. Dulles, istihbarat, karşı istihbarat, sabotaj, tutuklama, öldürme, yıkma amaçları ile orduya, donanmaya ve FBI’a bağlı olarak Haziran 1942’de kurulup Ekim 1945’e dek yaşayacak olan Office of Strategic Services (OSS) örgütünden gelmiştir. Dulles, OSS’e Ekim 1942’de katılmış ve Mayıs 1945’e dek örgütün Bern’deki yönetici subaylığını yapmıştır. Elindeki tüm belgeler ve şifrelerle Amerikan safına atlayan Nazi askeri istihbaratının doğu cephesi komutanı veya türkçesi “Gurbette Doğu Ordusu” anlamına gelen örgütün başı General Reinhard Gehlen ile ilk temasa gelen kişi Allen W. Dulles olmuştur. Bu ikili, birbirlerine benzeyen yıkıcı faşist örgütlerini örnek alarak, özellikle Nazi gizli polisi Gestapo’nun ve yine Nazi elit birlikleri olan SS’in prensipleri ile CIA’yı (Central Inteligence Agency, merkezi haberalma örgütü) şekillendirmişlerdir. Daha sonra General Reinhard Gehlen, mimarlarından olduğu CIA’nın himayesinde eski Nazi istihbaratçılarını, Gestapo ve SS subaylarını çevresinde toplayarak 1956 yılında Federal Almanya dış istihbarat örgütü BND’yi kurmuştur ve 1968 yılına dek aynı örgütü yönetmiştir.

 

Truman’ın hemen ardından, Soğuk Savaş yıllarının en karanlık günlerinde, 1953 yılında ABD’nin 34. Başkanı olarak Beyaz Saray’a yerleşen Normandiya Çıkartması’nın (D- günü) ve Avrupa’daki Müttefik Kuvvetleri’nin komutanı Dwight (David, Davud) Eisenhower (1953- 61), George W. Bush’tan tam 48 yıl önce, “ABD ve ‘hür dünya’ için büyük Haçlı Seferi’ni başlattığını!,” açıkça ilanetmiştir...

 

Şüphesiz günümüzde alevlenerek sürmekte olan Haçlı seferi asıl olarak Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombaları ile başlatılmıştır ama, bu işin ilanını Truman değil, Eisenhower yapmıştır. Ve zatenbaşlatılmış olan bu Haçlı Seferi’nin mantığına ve ruhuna tamamen uygun olarak savaş yıllarının en ünlü Amerikalı generallerinden biri, Eisenhower, başkanlık koltuğuna oturtulmuştur... Günümüzdede yine aynı mantığa uygun olarak, Yugoslavya’yı 78 günde II. Dünya Savaşı sonrasına döndüren ağır ABD/ NATO bombardımanının ve Avrupa Müttefik Kuvvetleri’nin komutanı Wesley Clark “Demokrat” rolünde aynı koltuğa oturtulmaya hazırlanmaktadır.

 

Eisenhower’in W. Bush’tan yaklaşık yarım asır önce başlatığı Haçlı Seferi’nin ilk kurbanı yoksul İran olmuştur. Nazi generali Gehlen ile birlikte CIA’nın kuruluşunda başrolü oynayan ve 1953- 61 yıllarında CIA Direktörü olan  Allen Welsh Dulles, Dışişleri Bakanı olan küçük kardeşi John Foster Dulles ile birlikte, Anglo- Amerikan petrol şirketlerinin karları uğruna, halkın geniş desteği ile iktidara gelmiş ve petrolleri millileştirmiş olan İran Başbakanı Musaddık’ı 1953’de kanlı bir darbe ile iktidardan indirmiştir.

 

Aslında İran, zengin petrol yataklarına sahipti ama, bunları işleten İngiliz devlet şirketi Anglo- Iranian Oil Company (İngiliz- İran Petrol Kumpanyası) İran’ın kazandığından kıyaslamayacak ölçüde çok kazanç sağlıyordu. Sonuçta, İran’ın yoksul halkı kendi petrolünden hiçbir yarar sağlıyamıyordu. Halkı tarafından çok sevilen yaşlı ve hastalıklı Başbakan Muhammed Musaddık, kesinlikle komünist değildi ve ABD’nin önceki aşırı sağcı başkanı Truman ilede arası çok iyiydi. Tüm bu politik çizgisine karşın Musaddık ülkesinide çok seviyordu ve dürüst bir insandı. Musaddık’ın en önemli özelliği, rüşvet yemeyen ender namuslu politikacılardan biri olmasıydı. Başbakan Musaddık, Ülkeyi ve halkını içinde bulunduğu acıklı durumdan kurtarma düşüncesiyle 1952 yılında petrolleri millileştirdi ve ülkede güçlü olan Komünist Partisi’nin de dışarıdan gayrıresmi desteğini aldı.

 

İrandaki gelişmeler karşısında İngiltere yönetimi çılgına dönmüştü ve İngiliz dış istihbarat örgütü MI6, İran’ı karıştırmak için hemen harekete geçti. Şüphesiz MI6 bu işi tekbaşına başaramazdı ve CIA’yı yardıma çağırdı. ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, önce, Musaddık’ın satınalınıp alınamayacağını bir CIA görevlisine açıkça yoklattı. Musaddık ABD’ye ve İngiltereye karşı olmadığını ama, aynızamanda ülkesini de sevdiğini ve bu millileştirmeyi yapmak zorunda olduğunu söyleyince, Dulles biraderler idam emrini verdiler.

 

İran’ı karıştırıp Musaddık’ı devirme işinin adını “Operasyon Tpex” olarak koydular ve merkez karargah olarakta Kıbrıs’ı seçtiler. Tpex operasyonu için önce 1 milyon Dolar yatırıp vaktiyle Nazi Almanyası ile işbirliği yapmış Zahidi adlı popüler bir eski general buldular. İlk girişim başarılı olmadı ama, devamettiler. Sonunda Musaddık’ı devirdiler ve başlangıçta komploya karışmaktan çekinen ve kızkardeşi tarafından ikna edilerek işe sokulan Şah Rıza Pehlevi’yi Roma’dan geri getirdiler, tahta oturttular. Gelecek iki yıl için Şah’ın Başbakanı olacak olan Zahidi’nin eline Amerikalılar nakit 5 milyon Dolar’ı hemen saydılar...

 

Özel bir İngiliz yatırımcı tarafından 14 Nisan 1909’da Anglo- Persian Oil Company adı ile kurulmuş olan, ardından devlet şirketi haline getirilen, 1935 yılında Anglo- İranian Oil Company adını alan ve İran’daki CIA- MI6 darbesinin hemen ardından 1954 yılında British Petroleum Company Limited adını almış olan şirketin tatlı karları Dulles biraderlerin ateşli çabalarıyla kurtarılmış oldu... Dışişleri Bakanlığı ve CIA’nın hizmetlerine karşılık ABD şirketleride artık İngiliz kumpanyalarının yanında aynı alanlara girmeye başladılar... (2)

 

Haçlı Seferi’ni başlatmış olan Eisenhover’in emrindeki Dulles biraderlerin ikinci kurbanı küçük Guetamala oldu. Amerikalı United Fruit Company’nin muz plantasyonlarındaki tatlı kazançları uğruna, Cumhurbaşkanı Jacoba Arbenz Guzmán önderliğindeki Guetamala’nın reformcu demokratik yönetimine karşı 1954’de CIA tarafından dıştan darbe ve işgal eylemi örgütlendi. CIA’nın ikinci büyük kurbanı olan bu küçük ülke, yaklaşık 45 yıl sürecek alabildiğine kanlı- işkenceli bir savaş alanına döndü...

 

İstanbul’u yağmalattıran ve Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler’de görüşülmesini engelleyen 6- 7 Eylül 1955 provokasyonu sırasında CIA Direktörü Allen W. Dules Türkiye’de idi. Aynı kişi, ABD’nin uluslararası tahütlerini çiğneyip Adana- İncirlik’te üslenmiş U- 2 casus uçaklarını Sovyetler Birliği üzerinde uçurtarak hem diplomatik skandallara neden oldu ve hem de olaydan habersiz Türkiye halkının güvenliğini tehlike altına attı. Ve şüphesiz yine Türkiye halkının haberi olmadan nükleler bombaların ve orta menzilli nükleler başlıklı füzelerin Türkiye’deki ABD üslerine yerleştirilmiş oldukaları ve bunların Türkiye hükümetlerinin ve silahlı kuvvetlerinin denetimlerinin dışında oldukları 1962 Küba krizi sırasında anlaşılacaktı. Yine Allen Dules, Şikago mafyası ile birlikte Fidel Castro’ya karşı sekiz kez sonuç alınamayan süikastler planlamıştır. Aynı kişi, kaçak kriminal unsurlarla birlikte 1961 yılında Küba halkına yönelik başarısız Domuzlar Körfezi çıkartmasını örgütlemiştir ve bu onun skandallarla dolu eylemlerinin sonuncusu olmuştur...

 

Politik cinayetler ve faşist askeri darbeler örgütlemekle ünlenen CIA’nın öndegelen direktörleri arasında Dules gibi OSS örgütlenmesinden gelme William E. Colby’de vardır. W. Colby, Türkiye ve Yunanistan dahil tüm Avrupa ülkelerinde NATO’ya bağlı yasa ve kuraldışı savaş örgütlenmesini veya Türkiyedeki adıyla “Kontragerilla”yı 1950’li yılların başında şekillendiren kişilerdendir... William Colby, 1951-1953 yıllarında Stockholm'de askeri ateşe olarak çalışmıştır. Honourable Man (Saygıdeger veya Onurlu Adam) adlı anılarında, tüm İskandinavya'da sözkonusu örgütü kumakla görevli oldugunu anlatmaktadır. Kısacası, bir NATO ülkesi olmayan sözde tarafsız İsveçte’de aynı yasadışı örgütlenme vardır ve hiçbir güç ne Olof Palme ve ne de Anna Lidh cinayetlerinde bu izi aramaya kalkışmamıştır...

 

Colby ve sözkonusu kuraldışı ve yasadışı savaş örgütlenmesinin diğer öndegelen aktörleri, özellikle Almanya, İtalya, Fransa gibi önemli Avrupa ülkelerinde eski Gestapo ve SS subaylarını yeniden CIA gözetiminde örgütleyip siyasi cinayetler, sabotajlar, darbeler için kullanmışlardır. Sözkonusu faşist örgütlenmeyi motive eden neden olarak “Sovyet tehlikesi” gösterilmiş olmakla birlikte, bu kuruluş asıl olarak ülkelerin içpolitikalarına yasadışı biçimde müdahale etmiş, antidemokratik ve faşist gelişmelerin başlıca kaynağı olmuştur... Sözkonusu yasadışı faşist örgütlenmeye emeği geçenlerden biride, ABD dışpolitikasına yönveren masonik örgütlenme CFR’e ileride başkanlık yapacak ve ayrıca ABD Dışişleri Bakanı olacak olan Henry Kissinger’dir...

 

Örneğin Yunanistan’da “Kızıl Keçi Postu” adını alan ve ülkesine göre değişik adlar kullanan aynı örgütlenmenin ünlü üyelerinden biri “Albaylar Darbesi”nin önderi Papadapulos’tur. Önceden hazırlanmış bir NATO planına göre Yunanistan’da 1967 faşist askeri darbesini gerçekleştiren Papadapulos, sözkonusu “Kızıl Keçi Postu” örgütüne bağlı bir subaydı.

 

CIA’ya 1973- 76 yıllarında Direktör olacak ve 27 Nisan 1996 günü kaybolduktan sonra 28 nisan günü güney Maryland’da evinin yakınındaki nehirde boğulmuş cesedi bulunacak olan William Colby, 1959- 62 yıllarında Saygon’da CIA’nın istasyon şefliğini yapmıştır. Aynı kişi, 1963- 68 yıllarında CIA'nın Uzakdoğu blümünü yönetmiştir. W. Colby, 1968- 71 yıllarında Güney Vietnam’da yürütülen ve direnişin halk tabanını yoketmeyi amaçlayan Feniks (Phoenix) operasyonunun yöneticisidir aynızamanda. (Feniks, eski Mısır mitolojisinde varolan, güneşi sembolize eden, yanıp yokolduktan sonra kendi küllerinden yeniden dirilen birçeşit kartaldır.) Tamamen planlı faşist bir soykırım uygulaması olan Feniks operasyonu ile, sistematik biçimde ve kayıtlara geçirilerek 40 bini aşkın seçilmiş Güney Vietnamlı sivil öldürülmüştür. Feniks operasyonu sadece planlı yargısız infazları değil, işkenceli sorgulamaları, direniş eylemini ve direnişin bireylerini karalamaya yönelik dezinformasyonlarıda içermektedir.

 

“The Phoenix Program” (www.douglasvalentine.com/books.html#phoenix) adlı bir kitabı olan Douglas Valentine, “Katliam, kaçırma ve sistematik işkence yöntemleri ile kurtuluş mücadelesinin sivil halk arasındaki tabanını yoketmeyi amaçlayan Phoenix, 1967’de CIA tarafından Saygon’da başlatılmıştır.”, diye yazmaktadır. Aslında, her ay kayıtlara geçirilerek 1800 kişinin yokedildiği Feniks operasyonunun tüm belgeleri CIA tarafından yokedilmiştir ama, aynı operasyonun bazı mimarları, katliamla ilgili dökümanların ellerindeki kişisel kopyalarını ve anılarını  Douglas Valentine’ye vererek sözkonusu kitabın yazılmasını sağlamışlardır (www.thememoryhole.org/phoenix/ ve www.scoop.co.nz/mason/stories/).

 

CIA direktörlüğünün ardından 1970’li yıllarda William Colby, ABD yönetimine karşı eleştirel bir tavır takınmıştır ve Senato karşısında da açıkça konuşmuştur. Şüphesiz bu son davranışları nedenleriyle, kayboluşunun ardından boğulmuş cesedinin bulunması birsürü sual işareti içermektedir.

 

“İkinci Dünya Savaşı Kahramanı ve Askerlerin askeri” olarak tanıtılan General William C. Westmoreland komutasındaki Amerikan deniz piyadeleri ilk kez 1965 yılında Vietnam’a “zaferden emin” olarak adım atmışlardır. Başkan Lyndon B. Johnson’un emriyle aynı yıl başlatılan “Operation Ruling Thunder” (Hükmün Gökgürültüsü Operasyonu) ile sadece 12 ay içinde bu küçük ülkeye tüm İkinci Dünya Savaşı’nda atılandan daha fazla bomba atılmıştır. Güney Vietnam’da sürdürülen pasifikasyon programı sırasında kentleri, köyleri, evleri yakılan dört milyonu aşkın insan göç yollarına düşmüştür ve bir bukadarı da yaşamını yitirmiştir. Silahlarının önemli birkısmını, ağırlıklarını ve işbirlikçilerini gerilerinde bırakarak 1973 yılında kaçmadan önce ABD birliklerinin kullandıkları napalm bombaları, zehirli gazlar ve diğer katliam silahları, ezici çoğunluğu sivil olan üç ile beş milyon arasında insanın ölümüne neden olmuştur... Ve halen ABD propoganda mekanizması, ABD Başkanları yerine Stalin’i Hitler’e benzeten yalanlar yaymaya çalışmaktadırlar.

 

Senato karşısında konuşmayı reddeden, R. Reagan dahil tüm üst yöneticilerin işi bildiğini söylemekle yetinen İran- Kontra skandalının baş sorumlularından CIA Direktörü William Josep Casey’de OSS örgütlenmesinden gelmektedir. Casey, 1981- 87 yıllarında Başkan R. Reagan tarafından CIA Direktörlüğüne getirilmiştir. ABD Senatosu’nun kararına karşın İran’a silah satan ve yine Senato’nun yasaklamış olmasına karşın yasadışı silah satışından elde edilen kazancı kriminal unsurlardan oluşan Nicaragua’daki karşıdevrimci faşist Kontras örgütünün silahlanmasına harcıyan, tüm Orta ve Latin Amerika halklarına ve diğer dünya halklarına karşı yürütülen saldırgan faşist ABD politikalarının baş mimarlarından olan Casey, beyin kanseri nedeniyle 1987 yılında ölmüştür...

 

Günümüzde insanlar, 1943- 45 yıllarında Polonya’daki Auschwitz toplama kampında görev yapmış olan Nazi Doktoru Joseph Mengele’nin (1911- 79) zehirli gaz kullanılan kamaraları yönettiğini ve sakatlar, çocuklar, kadınlar ve diğer insanlar üzerinde tıbbi ilaç denemeleri yaptığını bilmektedirler... Daha az bilinen ve özellikle gizlenilmeye çalışılan gerçek ise, Mengele ve patronlarına özgü faşist düşünce yapısının ABD istihbarat kuruluşları tarafından miras alınmış olduğu ve aynı işlerin kesintisiz olarak sürdürüldüğüdür... ABD'nin kendi yasalarını ve uluslararası yasaları hiçe sayarak Küba topraklarındaki Guantanamo üssüne hapsedilen -aralarında çocuklarında olduğu- çoğu Afganistanlı Müslümanlara yönelik uygulamaları bunun en somut örneklerinden biridir. Ne ile suçlandıklarını halen bilmeyen bu Afganistan'dan rastgele toplanmış insanlara yönelik işkence yöntemlerinin birkısmı, uluslararası baskılar sonucu göstermelik olarak kamptan serbest bırakılan bazı tutuklular tarafından açıklanmıştır. Açıklananlardan anlaşılan, sözkonusu tutuklular Guantanamo'da deney tavşanı gibi kullanılmaktadırlar. İnsanların gelenekleri, düşünce yapıları, kültürel birikimleri ile bağlantılı psikolojik işkence yöntemleri üzerine araştırmalar yapabilmek için ellerindeki bu insanları kullanmaktadırlar. Ve yine sözkonusu araştırmanın asıl amacınının gözdiktikleri zenginliklerin üzerinde yaşamakta olan Müslüman halkları daha kolay nasıl köleleitirebileceklerini keşfetmeye yöneliktir. Sözkonusu Guantanamo tutuklularının gıdalarına insanların kişiliklerini etkilemeye yönelik kimyasal maddeler karıştırıp karıştırmadıkları, bu konularda da deneyler yapıp yapmadıkları muhtemelen ileride anlaşılacaktır.

 

Mengele’nin işlerine benzer deneyler yapan CIA, ABD ordusuna bağlı genç askerlere kendi izinleri dışında gizlice çok tehlikeli bir sentetik uyuşturucu olan LSD vermiştir. Ve trajik gelişmelere yolaçan bu olay sonuçta kesin kanıtları ile açığa çıkmıştır. Ve yine ABD’de Nükleler- Biyolojik- Kimyasal (NBC) silahlar geliştirilirken değişik biçimlerde insan deneklerden yararlanıldığı, aynı zamanda sonuçlarını görmek amaçlarıyla seyreltilmiş uranyumlu (DU) mermilerin Körfez ve Kosova/ Yugoslavya saldırılarında Pentagon tarafından kullanıldıkları kanıtları ile ortadadır... Yine ayrıca, labaratuar ortamlarında üretilen yeni virüslerin ve toksinlerin insanlar üzerinde gizlice denendikleri de bilinmektedir.

 

Tüm bunların ötesinde, Encyclopedia Britanica’nın da açıklamasına göre, 1961- 71 yıllarında ABD uçakları ve helikopterleri ile Vietnam’ın güneyindeki çok geniş bir bölgeye yaklaşık 170 kilo dioksin (birçeşit çok tehlikeli zehir) içeren 50 milyon litre civarında Agent Orange (portakal gazı) püskürtülmüştür. Ormanlar yokolmuş ve bölgede yaşamakta olan 5 milyon kadar insanın önemli birkısmı sözkonusu zehirli gaz nedeniyle ölmüştür. Aradan üç on yıl geçmiş olmasına karşın, aynı nedenle, halk tarafından “Amerikan otu” olarak anılan ve hayvanlar tarafından bile yenmeyen birçeşit bitki dışında bölgede birşey yetişmemektedir. Halen aynı zehire bağlı olarak sakat hastalıklı doğumlar, düşükler sürmektedir ve 600 bin kadar insan ağır hastalıklarla pençeleşmektedir. 

 

ABD uçakları ve helikopterleri tarafından Vietnam’ın güneydeki ormanlık alanlara püskürtülmüş olan Agent Orange (Portakal Gazı) hakkında güngeçtikçe yeni korkutucu bilgiler gelmektedir. İsveç devlet televizyonunda (TV 2) 03/ 11- 2003 günü gösterilmiş olan Vätenskapens Värld (Bilimin Dünyası) adlı bilimsel araştırma programında, Aradan 30 yılı aşkın süre geçmiş olmasına karşın Vietnam’daki ünirvesite hastahanesinde 6410 Agent Orange kurbanının tedavi görmekte olduğu gerçeği yansımıştır. Aradan geçmiş olan üç on yıla karşın Agent Orange kurbanlarının ürkütücü görüntüleri sözkonusu dökümanterle ekrana taşınmıştır. Şüphesiz bu ağır hastaların dışında, köylerde binlerce hasta ve sakat doğmuş çocuk vardır ve bunlardan bazılarının içkarartan görünümleride yine aynı dökümanterde sergilenmiştir... Sayısız ölüme, halen sürmekte olan korkunç görünümlü sakat doğumlara, akçiğer kanserine, lösemiye (kan kanseri), böbrek hastalıklarına, cilt hastalıklarına ve diğer ürkütücü rahatsızlıklara nedenolan Agent Orange ve yine ABD güçleri tarafından kullanılmış olan diğer zehirler üç Amerikan firması tarafından üretilmişlerdir ve halen üretilmektedirler.

 

Sözkonusu zehirleri sadece kullanılmakla kalmamışlar, Vietnam’dan kaçarlarken ellerinde kalmış olan stoklarını, Agent Orange ve diğer zehirlerle dolu bidonları Vietnam topraklarındaki ABD üslerine gömerek gitmişledir. Zaman içinde toprak altında oksitlenip yarılan gizlenmiş bidonlardan sızan zehirler toprağı, suyu ve dolayısıyla halkın yemekte olduğu gıdaları ve insanları zehirlemeyi sürdürmüşlerdir ve halen sürdürmektedirler... Aslında bu zehirden Vietnam topraklarına ne miktar püskürtülmüş olduğu kesin sayılarla belli değildir ve aynı bilimsel araştırma programına göre, yukarıda Encyclopedia Britanica tarafından verilmiş olan miktarın iki mislininde fışkırtılmış olması mümkündür. Yoksul Vietnam devleti, halkına yönelik olarak kullanılmış bu zehire karşı mücadeleyi, araştırma ve tedavi programlarını sadece kendi gücüyle sürdürmeye çalışmaktadır ama, bu çabalar yeterli olmamaktadır. ABD yönetimi, Vietnam’dan gelen konuyla ilgili resmi yardım taleplerini şimdiye dek yanıtlamamıştır ve yaptığı tahribatın tamiri için tek kuruş bile ödememiştir.

 

Daha öncede belirtilmiş olduğu gibi üyeleri büyük mali- sermaye çevrelerinin, uluslarüstü tekellerin seçkin yöneticilerinden; Pentagon’un generallerinden; sivil bürokrasinin ve üniversitelerin en seçkin görevlilerinden oluşan ve ABD’nin dışpolitikasını yönlendiren elitist masonik örgütlenme CFR’in ABD’deki asıl faşist çekirdeği oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. İnsanlığa karşı işlemiş oldukları suçların listesi dosyalara sığmayacak boyutlarda olan Henry Kissinger, Zibigniev Brzezinski gibi kişilikler CFR’in öndegel yöneticileri arasındadırlar. Nazizm’den esinlenme saldırgan ABD jeopolitiğinin şekillenmesinde baş rolleri oynamış olan Henry Kissinger ve Zibigniev Brzezinski değişik dönemlerde CFR’e başkanlık yapmışlardır. Bu iki kötüünlünün yanında, 1976- 77 yıllarında CIA Direktörlüğü görevinde bulunan ve ayrıca kanlı Körfez saldırısı yıllarının ABD Başkanı olan George Bush (1988- 92), CFR’in tanınmış başkanları arasındadırlar. Özellikle 1940 yılından sonra ister Cumhuriyetçi, ister Demokrat olsun, CFR’e üye olmayan hiçbir kişilik Başkanlık koltuğuna oturamamıştır- bunun tek istisnası olan aşırı sağcı Truman’ın ise altı danışmanı CFR üyeleri arasından seçilmiştir. Daha uzatılabilecek bu örnek niteliğindeki özetler, sözde “demokrasiyi” ve “insan haklarını” savunan ve “totalitarizm teorisi” ile Hitler ve Stalin’i aynı gösterme çabası içine giren ABD politikalarının ikiyüzlülüklerini ve Nazizm’den ne ölçüde esinlenmiş olduğunu anlayabilmek için herhalde yeterlidir.

 

Gayrıresmi bir kuruluş olan CFR (Dış İlişkiler Meclisi), Resmi bir kuruluş olan NSC (Ulusal Güvenlik Meclisi), Pentagon (Savunma Bakanlığı), CIA  gibi ABD merkezli örgütlenmeler ve ABD iktidarının dünyadaki en güçlü bağlaşığı olan İngiltere’nin dış istihbarat örgütü MI6, İsrail gizli istihbarat örgütü MOSSAD ve benzeri kuruluşlar, yukarıda özetlenenleri ve daha sayılmaları alabildiğince uzun bir liste oluşturacak kanlı antidemokratik operasyonları, faşist askeri darbeleri beş kıtada yaşama geçirmişlerdir. Bu sözde “demokrasi savunucuları”nın demokrasiyi nasıl savundukları Vietnam, Kamboçya, Laos, İran, Türkiye, Kongo, Angola, Guetamala, Nikaragua, Filistin ve daha birçok ülkede en somut kanıtları ile ortadadır. “Kitle imha silahları bulunduğu” yalanı ile saldırıp yıktıkları Irak’a günümüzde nasıl bir “demokrasi” ve “özgürlük” getirdikleri de gözler önündedir. Özünde, “totalitarizm teorisi” ile Stalin ve Hitler’i aynı göstermeye çalışarak “demokrasi” savunucusu rolünde saldırganlıklarını sürdüren bu güçlerin veya ABD yönetiminin ve ortaklarının Hitler’in gerçek izleyicileri oldukları tüm kanıtları ile ortadadır.

 

Truman’ın emri ile Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarının attıldığı günler, Hitler’in dünya imparatorluğu düşünün ABD yönetimi tarafından miras almış olduğu anlaşılmıştır. Geliştirdikleri Orta Asya ve dolayısıyla Avrasya hakimiyetine yönelik ABD merkezli dünya imparatorluğu jeopolitiğinin de Nazi- Hitler Jeopolitiğinin bir devamı olduğu yine açıkça bellidir... Tüm yukarıda özetlenmiş olanların yanında bilinen diğer gerçek, bireylerden küçük birliklere, büyük toplumsal örgütlenmelere dek tüm sosyal varlıkların, bu sosyal varlıkların oluşturdukları üst yapı kurumlarının, devletlerin, birbirlerinin davranışları üzerinde derin etkiler yaptıklarıdır. Sözkonusu nedenle, yeryüzündeki mevcut yıkımların sorumlulukları özünde derece derece çok geniş bir tabana yayılmaktadır veya başka bir ifadeyle alabildiğine kollektif bir içerik taşımaktadır...

 

Emperyalist güçlerin yalanlarına karşın, sonderece demokratik bir biçimde başlamış olan Sovyet devriminin süreç içinde adım adım “Stalinism” olarak adlandırılan baskıcı antidemokratik bir çizgiye sürüklenmesinde Batı kapitalizminin ve onun politik yönetimlerinin devrime yönelik paranoid içerikli yıkıcı saldırganlıklarının büyük etkisi olmuştur. Kısacası, “Stalinism” ne ölçüde Rusya’nın köylülüğü, demokrasi deneyiminin yok denecek ölçüde azlığı, Çarlık rejiminden kalma merkeziyetçi totaliter politik kültürü, tarihi geçmişi ve mevcut sosyal yapısı ile bağlı ise de, aynı ölçüde dış emperyalist yıkıcı saldırının yarattığı korkularla da bağlantılıdır. Hiçbir halk iktidarına tahammül edemiyen ve vaktiyle Paris Komünü’nü (18 Mart- 28 Mayıs 1871) kan ve ateşle boğmuş olan kapitalist Batılı yönetimler, daha ilk gününden itibaren uzlaşmasız biçimde devrime, halk yönetimine saldırmışlar, iç savaşı (1918- 20 ama, 1922’ye dek süren gelişmeler var) kışkırtmışlardır. Başta İngiltere ve ABD olmak üzere emperyalist Batılı güçler Beyaz Amiral Kolchak’ı, General Kornilov’u, General Denikin’i ve bu üçüncü kişinin yerini almış olan General Wrangel’i sonuna dek desteklemişlerdir. Stalinism gökten zembille inmemiş, çekirdeğinde baskı, şiddet ve totaliterizm olan liberal Batı sistemlerinin saldırganlıkları ile şekillenmiştir çok büyük ölçüde.

 

Yukarıda özetlenen süreçlerin türevi olan Stalin, şüphesiz tiran rolü oynamıştır; kendisi ve halkı için doğru sandığı hedefine yürürken hertürlü entrikayı ve yıkıcı şiddet yöntemlerini acımasızca uygulamıştır. Tarımda kollektifleştirmeyi bir anda gerçekleştirme hesabıyla ve karşıdevrime kaynaklık ettikleri düşüncesiyle “kulak” (rusçada kelime anlamı, yumruk) diye anılan milyonlarca zengin köylüyü yoketmiştir. Şüphesiz yine özellikle bu olayda madalyonun bir diğer yüzü daha vardır... Hesapsız bir zor kullanılmış olsada, Stalin’in sözkonusu kollektifleştirmesi ile Rus köylülüğü çağ atlayabilmiş, modernleşmiş, devlet kapitalizminin bir biçimi olan kooperatifler içinde birleşerek makineli tarıma geçebilmiştir. Tarım alanında üretim görülmemiş boyutlarda sıçrama yapmıştır. (3)

 

Stalin, muhaliflerini birbirlerine karşı kullanarak 1930- 37 arasında sırasıyla başta Troçki (1929’da ülkeden sürüyor, 1940’da Meksika’da öldürtüyor), ardından Kamanev, Zinoviev ve daha sonra bir sirk gösterisine dönüşen Moskova duruşmaları ile Buharin, Rykov vs. gibi ülkenin en seçkin aydınlarını ve Sovyetler Birliği’nin kuruluşunda büyük emeği geçmiş kişilikleri sırasıyla yoketmiştir. Yazılanlar doğruysa, aynı süreç içinde 5 milyon kişi tutuklanmıştır. İşler bu olanlarla da kalmamıştır. Stalin, Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna büyük katkı yapmış ve değişik otoriteler tarafından çok değerli bir asker olduğu kabuledilen ve sonradan onuru iade edilen Kızılordu’nun komutanı Maraşal Mikhail Tukhachevsky’yi Troçkist olduğu şüphesi ile Mayıs 1937’de tutuklatmış ve işkenceli bir sorgu döneminin ardından aynı yıl 11 Haziran günü öldürtmüştür. Tukhachevsky, 1921 yılında Troçki ile birlikte Kronştat ayaklanmasını bastıran ve aynızamanda iç savaş yıllarında Kızılordu’ya birçok zafer kazandırmış olan önder bir askerdi.

 

Yukarıdaki trajediyi izleyen iki yıl içinde Stalin, üç tanesi maraşal olan en üst düzeyde 80 kadar Kızılıordu komutanını, generali, amirali tutuklatıp öldürtülmüştür. Değişik kaynakların ifadelerine göre aynı süreç içinde 30 bin subay idam edilmiş ve binlercesi hapsedilmiş veya ordudan uzaklaştırılmıştır. (4)

 

Ayrıca Stalin, bilimsel araştırmalara ve Rusya’da zengin kökleri olan edebiyat alanına da müdahale etmiştir. Sovyetler Birliği’nin başlangıçta çok ileri olduğu genetik bilimi ve ayrıca bilgisayar alanlarında aynı nedenlerle geri kaldığı yazılmaktadır. Toplumsal düğümleri çözerek değil keserek bitirmeye çalışırken sorunları çoğaltan Stalin’in hataları şüphesiz özel bir araştırma konusudur ama, daha öncede belirtmiş olduğum gibi sözkonusu hataların tümünü sadece bir kişinin sırtına yüklemek, bu hataları Rusya’nın iç ve dış ağır baskılar altındaki yıllarından, tarihi geçmişinden ve dünyada yaşanmakta olan diğer süreçlerden soyutlayarak Stalin adlı bir günah keçisi yaratmak, sadece yeni yanlışların yapılmasına hizmet eder. Ve yine hemen eklemek gerekirki, her tiranlık, diktatörlük veya baskı yöntemi faşizm katagorisi içine girmez. Tarihte halktan yana birçok tiran gözükmüştür.

 

Diğer eski diktatörlüklerle ve patriyalkal rejimlere özgü baskı yöntemleri ile bazı ortak yanları olmasına karşın tamamen farklı tarihsel bir katagori olan Faşizm, kapitalizmin emperyalist aşamasına özgü bir mali- sermaye diktatörlüğüdür. Büyük mali- sermaye çevrelerinin, sınırlı sayıda en güçlü tekelin tüm çalışan sınıflar ve hatta diğer mülk ve sermaye sahibi çevreler üzerindeki diktatörlüğü olan faşizm, topluma “istikrar getirme” yalanlarının tersine herzaman en derin toplumsal istikrarsızlıkların kaynağı olmuştur.

 

Günümüzde kapitalizm, Mussolini’nin iktidara geldiği 1922 İtalya’sında ve daha sonra Nazi iktidarının başladığı 1933 Almanya’sında olandan farklıdır şüphesiz. İkinci Dünya Savaşı’nın patladığı 1900’lü yılların ilk yarısındaki kapitalizm ile günümüz kapitalizmi, özü aynı olmakla birlikte önemli farklılıklar içermektedir... Artık ekonomik güçleri eskisine göre dev boyutlara ulaşmış olan tekeller sadece tek tek ülkelere veya ülkeler topluluklarına değil, rahatça dünyaya hükmetmektedirler. Yine bunun yanında sistemin rantiyer karakteri alabildiğine gelişmiştir. Bu değişikliklere karşın emperyalist yapının özü aynı kalmış olduğu için, Georgi Dimitrov’dan esinlenerek yapılan yukarıdaki faşizm tarif kanımca gerçeği ifade etmektedir.

 

ABD kökenli postmodern (modern ötesi) veya uluslarüstü tekellerin

faşizmi kendisini, köklerinin olduğu toprakların dışında ama, sonuçta aynı sistemin içinde varolan ülkelerde daha ağır biçimde hissettirmektedir. Başka bir ifadeyle, Orta ve Latin Amerika ülkeleri, Guetamala, Şili ve diğerleri, Otadoğu ülkeleri, Türkiye ve diğerleri, Afrika ülkeleri, Kongo ve diğerleri, Hindiçini ülkeleri, Filipinler vs. hepsi, ABD ve zengin Batı ile aynı sistemin içindedirler. Bu sıralanmış olanlar ve daha birçoğu, ekonomik anlamda bir bütünün sadece değişik adlı ve relatif farklı kültürlü parçalarıdırlar. Uluslarüstü tekellerden kaynaklanan sözkonusu postmodern faşizm, kendisini asıl olarak kaynakları sömürülen sistem içindeki bu yoksul bırakılmış ve gelişmeleri bilinçli olarak engellenen ülkelerde çok daha ağır biçimde hissettirmektedir. Bu yeni faşizmin etkisini eşitsiz gösterme ve gerçek yüzünü ustaca gizleme pratiği (yaşama geçirilmesi) daha çok kukla yöneticiler, yerli işbirlikçiler eliyle olabilmektedir. Şüphesiz yine farklı ülkelerdeki uygulamalarda geleneksel baskı yöntemleri ve eski faşist metotlar ustaca kullanılmaktadır. Bu uluslarüstü tekellerden kaynaklanan faşizmin uygulamaları değişik ülkelerin toplumsal yapıları ile uyumlu biçimde sahte bir aşırı milliyetçilik veya köktendincilik veya ılımlı İslam veya milliyetçilikle dinciliğin eklektik (yamama) bir sentezi olarak kendisini yansıtmaktadır...

 

Enerji- elektronik- haberleşme- uzay endüstrisi- bilgisayar- bilgisayarlı sofistike askeri endüstri- bankacılık alanlarında birleşip tekelleşmiş, dünya pazarlarının yüzde 90’ını denetleyen ve devletlerin bütçelerinden daha büyük bütçeleri olan sınırlı sayıdaki uluslarüstü tekel, ulus devletlerin sermayelerine ve diğer sermaye sınıflarına yönelik baskıları ile faşizmin sadece emekçi sınıflara yönelik bir diktatörlük olmadığını yeniden ve yeniden açıkça göstermektedirler. Sözkonusu gerçekler, Dimitrov’un 1940’lı yıllarda yazmış oldukları ile çelişmemektedir. Şüphesiz bu faşist gücün baskısı ve şiddeti, -yine eskiden olduğu gibi- en ağır biçimde işçiler, emekçi sınıflar ve sayıları hızla artan işsizler ve özellikle yoksul ülkelerin halkları üzerinde kendisini hissettirmektedir.

 

Emekçi sınıflara yönelik emperyalist- faşist baskılar, yoksul ülkelerin çalışanları ile zengin ülkelerin aynı katagoriden insanları arasında da farklılaşmaktadır. Bu ayrıcalıklı ekonomik ve politik baskılar, enternasyonal planda üretici sınıfları bölen başlıca etkenlerden biri olmaktadır...

 

Örneğin, yılların İngiliz İşçi Partisi’nin başkanı ve ülke başbakanı konumundaki Tony Blair, ABD’nin aşırı sağcı Cumhuriyetçi Başkanı George W. Bush ile birlikte Irak’a rahatça saldırabilmiştir. Teorik olarak ideoloji ve politika açısından tamamen birbirlerine karşı olmaları gereken sözkonusu ortaklar (Bush ve Blair), Irak toplumunun tüm ekonomik alt yapısını, elkoymak istedikleri petrol dışındaki enerji kaynaklarını, özellikle tüm elektrik santrallarını, köprülerini, fabrikalarını, emekçi halkın üretmiş olduğu ve yaşamı için gerekli olan herşeyi 1991 ve 2003 yıllarında yıkıp yerlebir etmişlerdir. Aynı yıkma işlevi bu iki tarih arasındada kesintisiz sürmüştür... (5)

 

Yukarıda özetlenenlerin yanında ABD yönetimi, başta Birleşmiş Milletler gibi hertürlü uluslararası kurumu amaçları uğrunda manupule edemediği sürece işlemez hale getirmek için elinden geleni yapmaktadır. Sözkonusu uluslararası kurumların işlevsizleşmeleri ve yozlaşmaları, orman yasalarının gezegenimizde giderek artan ölçülerde ön plana çıkmaları, emperyalist- militarist güçlerin saldırganlık politikalarına hizmet etmektedir. ABD tarafından gezegenimiz yerleştirilmeye çalışılan ve büyükölçüde yerleştirilmiş olan orman yasaları, en militarist faşist güçlerin, Pentagon şahinlerinin işlerine yaramaktadır. Zaman içinde dünyamızda artan ölçülerde yaşanmakta olan sözkonusu kaos, militarist, saldırgan ABD emperyalizminin dünya imparatorluğu düşlerine hizmet etmektedir.

 

Her geçen gün etkisi artan ABD merkezli bu postmodern faşizm, Irak ve tüm Ortadoğu’da en açık biçimde kendisini göstermeye başlamış olduğu gibi, başta Kafkaslar olmak üzere dünyamızın diğer coğrafyalarında da artan ölçülerde derinleşen bir politik dengesizliğe, yeni çatışmalara, belirsizliklere yolaçmaktadır. Aynı faşizm artık zengin ABD ve Batı Avrupa toplumlarını da giderek artan ölçülerde zehirlemeye başlamıştır. Sınırlara örülen eloktronik duvarlar, öncelikle Müslüman halklara karşı yükselen ırkçılık ve ABD’de yeni biçimleri ile diriltilen McCarthy politikaları ile birlikte bu gerçekler daha fazla insan tarafından açıkça görülmektedir ama, direniş amaçlı birleşik güçlü bir adımın atıldığını söyleyebilmek henüz olanaksızdır.

 

Tüm diktatörlüklerin varoldukları döneme göre sınıfsal temelleri olmuştur. Stalin, faşistler gibi büyük mali sermaye çevrelerinin, tekellerin hesabına değil, çalışan halkın, emekçi sınıfların hesabına diktatörlük yapmaya çalışırken entrikalar çevirmiş, cinayetler işlemiş ve önemli politik hatalar yapmıştır. Hitler ve çevresi ise, Alman mali sermayesinin, Alman tekellerinin karları için dünyayı kana boğmuşlardır. Günümüzde Bush ve Pentagon patronlarıda ABD kökkenli uluslarüstü sınırlı sayıda tekelin karları, dünya hakimiyeti için Hitler’in izinde yürümektedirler. Ayrıca, yeryüzünde mevcut en gelişmiş demokrasilerin bile çekirdeklerinde bir sınıf diktatörlüğü durmaktadır; demokrasi ve diktatörlük sürekli içiçe bulunmaktadır. Kısacası, toplumsal sınıflar arasında birçeşit uzlaşma olan, üst sınıfların güçlerini politik arenada dengeleyerek halkın göreceli biçimde kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen burjuva demokrasinin sınırları, çalışan üretici sınıfların bilinç ve örgütlülük düzeylerine göre sürekli genişleyip daralmaktadır. Sonuçta, sistemin ipleri görünür veya hiç görünmez biçimde ülkenin mali kaynaklarını ve silahlı güçlerini denetleyen üst sınıfların ellerinde durmaktadır.

 

Topluma göreceli barış ve güven getirdiği ve yine değişik, yeni, üretici düşüncelerin gelişmelerine ve toplumun göreceli ilerlemesine olanak sağladığı için, ipler özünde hakim sınıfların elinde de olsa demokratik rejimler diktatörlüklere göre şüphesiz çok daha istikrarlı ve güçlü toplumsal yapılar oluşturmaktadırlar. Yine şüphesiz ekonomik arenada demokrasi gerçekleşmeden, veya üretimin kollektif niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkiyi çözmeden, veya üretim araçları ve ürünler üzerinde üreticilerin gerçek denetimlerini sağlayamadan varolan burjuva demokrasilerinin tümü, belli kriz dönemlerinde hızla diktatörlüklere dönüşebilmektedirler. Bunun tipik örnekleri İkinci Dünya Savaşı arifesinde tüm Avrupa’da, başta İtalya, Almanya, Balkan ülkeleri, Doğu Avrupa ve İspanya’da gözükmüştür. McCarthy paranoyasının yeniden hortladığı günümüz ABD’sinde de benzer süreçler faklı biçimde açıkça gözükmeye başlamıştır.

 

Bir başka ifadeyle, demokrasinin emekçi halkın iktidarı temelinde şekillenmiş olması, hem sistemin ve hem de halkın güvenliği ve geleceği açısından asıl garantili olanıdır. Emekçi sınıflara dayanan demokratik rejimler, diğer tüm rejimlerden daha güçlü olurlar ama, eğer iki ayı aşkın ömrü olan Paris Komünü’nü, devrimin başlangıcında işci ve asker delegelerden oluşan ilk Sovyetleri ve benzeri doğum halindeki kurumlaşamamış yapıları saymazsak, henüz sınıflı toplumlarda gerçek halk demokrasilerinin örnekleri yaşanamamıştır.

 

Tarihi geçmişlerine, kültürel, toplumsal, ekonomik gelişmişlik düzeylerine bağlı olarak birbirlerinden farklılıklar gösteren sözkonusu sosyalist ülkeler dahi özünde sınıflı toplumlar olmuşlardır ve Marksist teori bu gerçeği açıkça ifade etmektedir... Tito Yugoslavyası, Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa’daki “Halk Cumhuriyetleri”, halen değişerek varlığını sürdüren ve özünde derin bir milliyetçiliğin vatanı olan “Çin Halk Cumhuriyeti” dahil, tüm bu farklı sosyalist ülkelerde bir çeşit devlet kapitalizmi varlığını korumuştur. Tarihlerinin, toplumsal- ekonomik gelişmişlik düzeylerinin ve kültürel birikimlerinin uygun olmaması, buna eklenen soğuk savaşın gerilimi ve silahlanma yarışı sonucu, gerçeğe uygun anlamda halk demokrasilerini yaşama geçirmekte zaaf gösteren Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki rejimler, emperyalist baskının da etkisiyle yıkılmışlardır.

 

Aslında, “Stalinizm” olarak ifade edilen baskıcı rejimlerin içinde tersine bir ayıklanma olmuştur. İnanmış, kaliteli, çalışkan, araştırıcı, insiyatif sahibi, analitik düşünebilen ve özgür ruhlu gerçek komünistler veya kişilikler parti ve toplum içinde dışlanabilirlerken, birkısım en ikiyüzlü, yağcı, entrikacı, kafa sallayıcı, hazır yiyici unsurlar rahatça yükselebilmişlerdir. Sosyalist sistemlerde demokratik süreçlerin baltalanmasının bir sonucu olarak önplana çıkabilen böyle ikiyüzlü karakterler, aynı sistemleri içten kemirerek yıkımı hazırlamışlardır. Aslında sözkonusu tersine ayıklanma veya olumlu unsurların büyük ölçüde sistem dışına itilmeleri, tüm baskıcı rejimlere özgü bir gerçekliktir. Stalin karikatürleri tarafından yönetilen ve yine anlaşıldığı kadarıyla yönetim kademelerinin dikkate değer birkısmı kapitalist devletlerin görevlilerinden oluşan cep partileri içinde de -“kahramanlık”, “fedakarlık” ve “yoldaşlık” edebiyatları ile birlikte- alabildiğine melodramatik biçimde benzer süreçler yaşanmış, iyiler büyükölçüde ayıklanmıştır.

 

Günümüzde, dünyada üretilen tüm değerlerin yüzde doksanını yutan dünya nüfusunun yüzde 10’luk azınlığının yaşadığı ülkelerdeki “demokrasiler” ise, giderek bir sirk gösterisine dönüşmektedir. Bu gerçeğin son günlerde gözler önüne serilen en tipik örneklerinden biri, hiçbir politik geçmişi ve deneyimi olmayan, BBC’de konuşan İngiliz gazetecilerin ifadeleri ile önceki seçimlerde oy bile vermemiş olan, faşist içerikli şiddet filmlerinin aktörü bozuk ingilizceli yeni Avusturya göçmeni Arnold Schwarzenegger’in nüfusu 40 milyona yaklaşan ve ekonomisi İngiltere’nin veya Fransa’nınki kadar büyük olan Kaliforniya’ya rahatça vali seçilmiş olmasıdır... (6)

 

Diğer benzer oyun, aşırı sağcı Cumhuriyetçi Parti’nin sözde rakibi olan Demokrat Parti içinde sergilenmektedir... Daha önce Cumhuriyetçi olduğunu belirtmiş olan ve Demokrat Parti’den adaylığını ilanetmeden 10 gün önce ise “Demokrat olmaya karar verdiğini” söyleyen ve yine geçmişinde hiçbir politik deneyimi ve çalışması olmayan eski NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı Wesley Clark’ın Demokrat Parti’nin başkan adayları yarışmasına katılıp en önde gidiyor olması, “demokrasi”nin öncelikle ABD ve İngiltere gibi benzeri Batılı ülkelerde ne ölçüde bir sirk gösterisine dönüştüğünün diğer tipik örneğidir. Şimdi aniden “demokrat” olan Wesley Clark, 1999 baharında 78 gün süren ve bu kısa sürede Yugoslavya’da tüm İkinci Dünya Savaşı’ndakine eşit ölçüde büyük bir yıkıma neden olan ABD/ NATO bombardımanının baş aktörüdür. (7)

 

Kısacası, dünyanın hiçbiryerinde saf bir demokrasi mevcut değildir ve şimdiye dek varolmamıştır. Güçleri ve iktidarları giderek artan sınırlı sayıdaki uluslarüstü tekelin dünyasında, Hitler’in ruhu George W. Bush gibi tutucu liberal rolü oynayan kişiliklerin, “sosyal demokrat” makyajı ile sahneye çıkan Blair gibi karanlık karakterlerin, pentagon generallerinin ünüformaları içinde dirilmektedir. Ve bu asıl Hitler mirascıları, başta Stalin’i ve bunun yanında ulusal sermayelerini ve kendi iktidarlarını koruma amaçları ile direnmeye çalışırlarken fanatik milliyetçilikleri ile büyük ölçüde yalnızlığa itilen diğer çağdaş yerel diktatörleri Hitler’e benzeterek kendi gerçek kimliklerini saklamaya çalışmaktadırlar. Dikkatleri küçük milliyetçi diktatörlere çeken demagoji ve yalana dayalı propogandalarla “demokrat” rolü oynamaktadırlar.

 

ABD yönetimi ve ortakları, savunucusu konumunda oldukları tekellerin kazançları uğruna yürüttükleri saldırgan faşist dünya hakimiyeti politikalarını “haklı” gösterebilmek amacıyla asıl ekonomik- politik hedeflerini gizlemektedirler. Miloseviç, Saddam ve benzeri karakterleri “saldırılarının asıl nedeni” olarak göstermeye, “ülkelere demokrasi getirmek amacıyla” ağır yıkıcı askeri operasyonlarını düzenledikleri yalanlarını yaymaya çalışmaktadırlar. Geleneksel milliyetçi diktatörleri “Hitler”e veya “Stalin”e benzeten yalanlarını yayarak hedeflerine yürümeye çalışmaktadırlar. Aslında, Miloseviç’in, Saddam’ın ve dünyadaki diğer benzerlerinin ekonomik- toplumsal tabanları, izledikleri politikalar ve güçleri açısından Hitler ile en ufak bir yakınlıkları yoktur. Zamanın en büyük ekonomik güçlerinden olan Alman mali- sermayesine dayanan Hitler, tüm düyayı kana boğarak Almanya’yı da derin bir felakete, çöküşe sürüklemiştir. Liberal veya sosyal demokrat rolü oynayan  günümüzdeki asıl Batılı Hitler izleyicilerin yapacakları da bundan farklı olmayacaktır ve olmamaktadır.

 

Çağdaş Hitler türevlerinin ellerindeki kitle kırım silahlarının gücü, Hitler’in elinde olanlardan defalarca daha büyüktür. Daha da geliştirilmiş Nazi propoganda yöntemleri ve şüphesiz Nazilerden çok daha güçlü bir propoganda makinesi ile “demokrasi savunucusu” rolünde sahneye çıkmaya çalışan çağdaş Amerikalı ve İngiliz faşistler, ellerindeki silahların etkinlikleri nedenleriyle Hitler’den çok çok daha tehlikelidirler...

 

Hitler’i üretenin tek başına Alman mali- sermaye çevreleri olmadığını, “Versay Barışı” (Ocak 1919- Ocak 1920) ile Almanya’yı sımsıkı bağlayıp nefes alamaz hale getiren ve ülkede hertürlü aşırılığı kışkırtan Anglo- Amerikan ve Fransız emperyalist güçlerinin Hitler’in yükselişinde başrolü oynadıklarını -ayrıca- unutmamak gerekir. Stalin ise, sonuçları ileride Sovyetler Birliği’nin dağılmasına dek ulaşacak hatalarına karşın, Sovyet halkının değeri ölçülemez büyük fedakarlığı ve 30 milyona yakın can vermesi pahasına faşizmi ininde boğan gücün önderliğini yapmıştır. Uçağının düşmesi sonucu Nazilerin eline esir düşen savaşı pilotu oğlu için en ufacık bir pazarlığa bile yanaşmamıştır. O, Sovyet halkları ile birlikte dünyanın Hitler belasından kurtarılmasında başrolü oynamıştır...

 

Aslında birçok ülkenin tarihlerine göre çok eski olmayan Rusya tarihi içinde Stalin’in hayranlık duyduğu karakterlerin başında Slav birliğini sağlamış olan Moskova Kontu İvan Grozny (Korkunç İvan, 1530- 1584) ve Çar Büyük Petro (1682- 1721) gelmektedir. Trajik ve deliliklerle dolu bir yaşam çizgisi olan İvan Grozny ve özellikle Büyük Petro, Rusya’ya yürekten bağlı gerçek büyük karakterlerdir. Stalin’in sözkonusu hayranlıklarına, örnek aldığı kişiliklere bakılarak, O’nun da özünde Sovyetler Birliği’ne yürekten bağlı olduğunu, hatalarını, ahmakça trajik kıyımlarını bu bağlılıkla ilişkili korkularının bir sonucu olarak gerçekleştirdiğini düşünmek mümkündür.  

 

İleride, 1929 yılında Sovyetler Birliği sınırlarının dışına süreceği ve 1940 yılında Meksika’da öldürteceği Ukraynalı varlıklı bir Yahudi köylünün oğlu olarak doğmuş olan Troçki ile aynı yıl ama, ondan tam altı hafta sonra, 21 Aralık 1879’da Tiflis’in batısındaki Gori adlı tarihi kentte yoksul bir ayakkabı tamircisinin dördüncü çocuğu olarak doğmuş olan Joseph Vissarionoviç Çugaşvili (Stalin), tartışmasız tüm Gürcistan’ın yeryüzündeki en ünlü kişisidir...

 

Ününe ve yukarıda vermiş olduğum şimdiye dek bilinen resmi doğum tarihine karşın Stalin’in gerçek doğum günü bile tartışmalıdır. İngilizce Pravda’nın 9 Mayıs 2003 tarihli sayısında gazeteci Yevgeny Lapin, çok yakın bir zamanda doğum yeri olan Gori’de Stalin’e ait resmi doğum sertifikasının bulunduğunu yazmaktadır. Sözkonusu belgeye göre Stalin, şimdiye dek bilindiği gibi 21 Aralık 1879’da değil, bundan bir yıl önce, 6 Aralık 1878’de doğmuştur. Pravda yazarının ifadesine göre, Novorossiisk limanındaki Devlet Deniz Akademisi filozofi bölümü yöneticisi Vadim Denisov, Stalin’in yaşını bir yıl küçük göstermesinin nedeninin henüz bilinemediğini açıklamıştır. (8)

 

Joseph Çugaşvili, 1894- 99 yıllarında Tiflis’te papaz okuluna gitmiş ve 1899 yılında Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Kafkaslardaki Tiflis örgütlenmesinin görevli üyeliğine başlamıştır. (9) Stalin henüz Stalin olmadan önce, 1901 yılında Batum’a taşınmış ve Koba (yılmaz, inatçı) takma adını kullanmaya başlamıştır. Joseph Çugaşvili (Koba), 1905 devriminin yenilgisinin hemen ardından 1906 yılında Stockholm’de gerçekleşen IV. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi Kongresi’nde (“Birlik Kongresi”) Tiflis delegesi olarak yeralmıştır...

 

Kafkaslar’da ve Gürcistan’da hakim Martov’un (yerel, Zohardina) önderliğindeki Menşevik (azınlık) hizbi ile Lenin’in önderliğindeki Bolşevik (çoğunluk) hizbi arasındaki tüm bağların tamamen uzlaşmasız biçimde koptuğu 1910- 11 yıllarının ardından Çugaşvili (Koba), Kafkaslar’ı terketmiştir...

 

Koba, 1912 yılında Bolşevik Partisi’nin Merkez Komitesine alınmıştır. Aynı yıl St. Petersburg’da bir yeraltı gazetesi olarak yayına başlayacak Pravda’nın (gerçek) birsüre redaktörlüğünü yapmıştır. Koba’nın katıldığı dönemde Bolşevik Partisi’nin diğer merkez komite üyeleri arasında Lenin’den başka Zinoviev, Stalin gibi bir gürcü olan Ordzjonikidze (10) ve ileride Rus gizli polisi Okhrana’ya çalıştığı kesin kanıtları ile ortaya çıkacak olan polak/ Polonya asıllı ağaç işleri sendikası yöneticisi ünlü ajanprovokatör Malinovski’de vardı...

 

Koba (inatçı), Lenin’in önderliğindeki partinin merkez komitesine girdikten sonra, Stalin (çelik) takma adını kullanmaya başlamıştır ve ilerideki iktidar yıllarında da Joseph Stalin olarak tanınmıştır... Bolşevik ve Menşevik hizipleri sözkonusu 1912 yılında resmen iki ayrı parti haline gelmişlerdir.

 

Stalin’in ölüm biçimi üzerinede değişik spekülasyonlar yapılmaktadır... Ölümünün ardından ülkede halk arasında Stalin’in zehirlenmiş olduğu söylentisi uzun yıllar kulaktan kulağa dolaşmıştır. Carolynne Wheeler imzası ile Today’s Paper (www.globeandmail.com/) adlı internet sayfasında “Russian rejets theory Stalin was poisoned” (Ruslar Stalin’in zehirlendiği teorisini reddediyorlar) başlığı ile yayınlanmış olan 7 Mart 2003 tarihli makaleye göre, Stalin’in ölümünden üç ay önce, altı tanesi Sovyet Yahudisi olan dokuz hekim tutuklanmıştır. Stalin’in sağlığından sorumlu olan ve O’nunla yakın ilişki içinde bulunan bu kişiler, Stalin’i zehirlemeye çalışmakla suçlanmışlardır. Stalin’in ölümü ile birlikte idamdan kurtulan hekimler, daha sonra aklanmışlardır. (11)

 

Yine de bazı Rus ve Amerikalı tarihçiler, yaptıkları son araştırmalarda Stalin’in zehirlendiğini iddia etmektedirler. Yeni iddiaya göre Stalin, önde gelen görevlileri ile yediği akşam yemeğinde bol miktarda almış olduğu kanı incelten ve vücutta ölümcül iç kanamalara neden olan tatsız ve kokusuz güçlü warfarin adlı kimyasal madde nedeniyle ertesi gün ölmüştür. (Hekimlerin anlatımlarına göre, tatsız ve kokusuz walfarin, güçlü koku alma duygusuna ve belleğe sahip farelere karşıda zehir olarak kullanılmakta imiş...) Tüm iddialara karşın şimdiye dek Stalin’in zehirlendiği doğrulayacak herhangibir resmi açıklama yapılmamıştır. Ve yukarıdaki paragrafta anılan makaleye göre, Rus aydınları genellikle böyle bir iddiaya (Stalin’in zehirlendiği iddiasına) inanmamakta, tarihi bilmeyen cahil insanların sözkonusu söylentilere kandıklarını savunmakta imişler...

 

All-Russia Centre for the Study of Public Opinion (Tüm Rusya Halkoyu Araştırma Merkezi) adlı kurum, 1.600 seçilmiş denek üzerinde Stalin ile ilgili araştırma yapmış. Araştırmanın sonucuna göre, Rus halkının yüzde 53’ü, “Stalin’in tarihteki rolünün tamamen pozitif olduğu” veya “negatife göre pozitif yanı ağır basar nitelikte olduğu” kanısında imiş... Kısacası, yapılmış olan tüm karşı propogandaya ve bilinen hatalarına karşın Rusya halklarının çoğunluğu halen Stalin’e saygı duyulmaktadırlar. Ve bana göre bu saygı, başta Rus halkı olmak üzere Sovyet halklarının Büyük Anayurt savaşı sırasında Nazizme karşı yürütmüş oldukları mücadeleye, geçmişlerine duydukları saygıdan kopartılarak değerlendirilemez.

 

(1) National Security Council Kongre tarafından şekillendirilmiştir. NSC veya türkçe adıyla Ulusal Güvenlik Meclisi, Dışişleri Bakanlığı'nın ve Savunma Bakanlığı'nın (Pentagon) temsilcilerinden oluşmaktadır ve gölgedeki asıl iktidar merkezlerinden biri olarak ABD Başkanı'nın yönetiminde toplanmaktadır. NSC, Türkiye’deki MGK’nın örnek aldığı kuruluştur ve Türkiyedeki MGK’dan çok daha güçlü ve etkilidir. Buna karşın, bazı kişi ve kurumlar ABD’deki NSC ve dünyadaki diğer benzerlerini görmezden gelerek sadece MGK’ya saldırmaktadırlar ve bu tavır eğer cehalet ile ilgili değilse, düşündürücüdür. Şüphesiz MGK çoğu kez haklı olarak eleştirilmektedir ama, uluslararası politik süreçlerin iç politik süreçleri derinden etkilediği böyle bir gezegende demokrasiyi sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada savunmak gerekmektedir ve ancak bu şekilde demokrasi savunuculuğu haklılık kazanabilir. -Y. Küpeli

 

(2) CIA- MI6 darbesinin başarısı ile birlikte İran’da gerçekleştirilen özelleşmesinin hemen ardından, British Petroleum Company Limited ABD şirketleriyle ortaklıklar kurmaya başladı. British Petroleum (BP) adını 1982 yılında almış olan aynı şirket, 1970’li yıllarda ABD’de Standart Oil Company (Ohio) ile ortaklık kurdu ve 1987’de 8 milyar Dolar ödeyerek ortağınının tüm hisselerini satın alıp BP (British Petroleum) olarak az sayıdaki dünya devinin arasına katıldı. Kafkaslar’a da girmiş olan, Baku- Ceyhan petrol boru hattı projesinde başı çeken ve TPAO ile bölgede ortak yatırımları olan bu dev şirket ileride Azerbeycan anlatılırken yeniden karşımıza çıkacaktır.

 

İran halkı Başbakanları Musaddık’a ve petrollerine yönelik bu ortak CIA- MI6 darbesini hiç unutmadı... İran’da halk arasında ABD’ye karşı duyulan derin nefretin başlıca nedenlerinden biri bu darbe oldu. Mussaddık’ın devrilmesinin ve İran petrollerinin Anglo- Amerikan şirketlerine devrinin rövanşı 1989’da İran’a özgü hatalarla ve acılarla dolu reaksiyoner bir yöntemle alındı... -Y. Küpeli

 

(3) Daha 1917 devriminden 56 yıl önceye, 1861 yılına dek Rus köylülüğünün toprakla birlikte alınıp satılabilen bir köle durumunda olduğu düşünülürse, sözkonusu kanlı adımın önemi daha iyi anlaşılabilir... Dekabristler (Aralıkçılar) 1800’lü yılların ilk yarısında, -1812 Napolyon saldırısıyla birlikte gelen Batı aydınlanmasının etkileriyle- köylülüğü kölelikten kurtararak ülkeyi demokratikleştirmeyi düşlemişlerdir. Siviller ve subaylar arasında "güney" ve "kuzey" olarak ayrılan iki gizli teşkilatlanma gerçekleştirmişlerdir ama, 1825’de gerçekleşen bir ihanetle birlikte gelen toplu tutuklamalar sonucu işlerini tamamlayamamışlardır.

 

Bu aydın asker- sivil başkaldırısının ardından, ancak 1854 Kırım savaşı yenilgisi ile Dekabristler’in düşleri bir ölçüde gerçekleşebilmiştir. Yenilginin sonucu olarak başlayan bunalım nedeniyle olabilecek toplumsal patlamaları önlemeyi hesaplayan Çar II. Alexander (yönetimi, 1855- 1881), 1860’da bir reform süreci başlatmıştır ve 1861’de formel olarak özgürleştirilen köylülerden 20 milyonuna 120 milyon hektar toprak dağıtılmıştır. Bu reforma karşın Rusya’da ne kölelik gerçek anlamda yokolmuştur ve ne de bu küçük toprak parçaları köylülere ucuza gelmiştir...

 

Yukarıdaki gerçekler gözönüne alınınca, Stalin’in hatalarla dolu kanlı toprak reformu programının Rusya açısından önemi daha iyi anlaşılabilir. -Y. Küpeli

 

(4)Birçok tarihçiye ve araştırmacıya göre, sözkonusu idamlar ve tutuklamalar nedeniyle Nazi saldırısının başlangıcında Kızılordu zaaf göstermiştir. Stalin, tutuklatmış olduğu generalleri ve subayları savaşın ilerleyen günlerinde serbest bırakarak eski görevlerine iade etmiştir ve bu durum Kızılordu’nun yeniden toparlanmasında önemli rol oynamıştır. Aynı gerçeğe ünlü Sovyet yazarı Konstantin Simenov’un İkinci Dünya Savaşı’nda batı ve doğu cephelerini anlatan nehir romanlarında da değinilir. -Y. Küpeli

 

(5) George W. Bush’un ve Tony Blair’in ortak saldırılarına demagojik gerekçe yaptıkları kitle imha silahları işgalin üzerinden yarım yılı aşkın zaman geçmesine karşın bulunamamasına ve zaten başta Blix olmak üzere silah inspektörlerinin Irakta bu tip silahların bulunmadığı konusunda kesin açıklamalarına karşın, İngiliz işçi sınıfını “temsil ettiği” iddiasındaki Blair halen iktidarda kalabilmekte ve büyük bir soğukkanlılıkla yalanlarını sürdürebilmektedir. İşçi sınıfı politikalarına ters tüm karanlık işlerine karşın Blair, 2003 Eylül sonunda toplanan parti konferansından konumunu koruyarak çıkabilmiştir. Bu kişinin söylemiş olduğu sayısız büyük politik yalanların açığa çıkmış olmasına, sözkonusu yalanları ilk deşifre etmiş olanlardan bir İngiliz silah inspektörünün sual işaretleri ile dolu ölümüne, baştanbaşa yıkılmış susuz, yaralı ve hastalıklı Irak’ta silahlı direnişin ve kaosun sürmesine karşın, Blair’in ayakta kalabilmesinin başlıca nedeni, halen en güçlü bazı işçi sendikaları tarafından destekleniyor olmasıyla ilgilidir.

 

Sistemin adı “demokrasidir” ama, özellikle Avrupa’nın kuzeyindeki tüm ülkelerde sendikalar, politik partiler, en güçlü sermaye çevreleri ve devlet tam bir işbirliği içinde çalışmaktadırlar. Tüm bu ülkelerde sistem faşist devletlerde gözüktüğü gibi özünde tamamen korporatif bir yapıdadır. Sendikacılar ve sayısal olarak çok güçlü olan işçi aristokrasisi, başta BP (British Petrolium) olmak üzere ABD tekelleri ile birleşmiş İngiliz kökenli uluslarüstü şirketler kazandıkça, kendi çeplerine daha fazla Sterlin girebileceğini, pastadaki paylarının artacağını hesaplayarak emperyalist baskı altındaki toplumların işçi sınıflarını rahatça satabilmektedirler. Tam I. Dünya Savaşı öncesinde -II. Enternasyonal kararlarına karşın- Alman Sosyal Demokrasisi’nin ve bazı Batılı benzerlerinin yapmış olduğu gibi günümüzün bazı sözde işçi temsilcileride savaşa, yıkıma, kana, yoksulluğa, açlığa, hastalıklara ve insanla birlikte doğanında acımasızca tahribine onay verebilmektedirler.

 

Blair ve çevresindeki ruhunu Mephistophales’e çoktan satmış diğer politikacılar, Irak’a saldırılarının asıl nedeni olan petrolün adını tek bir kez bile ağızlarına almamakta, en modern silahlarla donatılmış 160 bin ABD ve 12 bin kadar da ingiliz askerine karşın hergün insanların öldüğü bu harabeye dönmüş sorunlarla dolu ülkeye demokrasi getirdiklerini ve bulunamayan silahlarında mutlaka biryerlerde gizli olduğunu iddia etmeyi sürdürmektedirler. Ve önemli bazı sendikalar, sözde işçi önderleri, susmaktadırlar...

 

Şüphesiz tüm bunlar İngiliz işçi sınıfı ve tüm benzerleri için sonderece kısavadeli politikalardır ve özünde uzun vadede kendi yararlarına da uygun değildir. Zengin emperyalist ülkelerin çalışanları ile yoksul ülkelerin aynı sosyal katagoriden insanlarının birleşmeleri, yeryüzündeki tüm yıkıcı politikaları, savaşları yokedeceği gibi, daha da büyük yıkımların yolunun açılmasını engelleyecektir. Böyle güçlü bir uluslararası dayanışma, refahın ve güvenliğin dünya boyunca hızla artmasına yolaçacaktır ama, şimdilik insanların çoğunluğu ancak kısavadeli karlarını görerek kendi kuyularını kazmayı sürdürmektedirler... Araya derin dil ve diğer kültürel farklılıklar da girince, dünya düzeyinde yükselen faşizme karşı işçilerin ve emekçilerin enternasyonal birliklerini sağlamak alabildiğine zorlaşmaktadır.

 

Kazanç olanakları doğduğu zaman emperyalist güçlerle de rahatça uzlaşabilen ulusal burjuva sınıfların veya belli ölçülerde dış bağlantılarıda olan yerli sermaye sınıflarının demagojik biçimde argümansız olarak “ulus devlet” görüşünü saldırganca savunmaları, reaksiyoner izolasyoncu politikaları, enternasyonalist birleşme çabalarını baltalayan etkenlerin bir diğeridir. Türkiye’de de gözüken bu sahte antiemperyalist, izolasyonalist ve birçoğu “sol” etiketli örgütlenmeler, emperyalizme karşı tek bir milletin “menfeatlerini” savunma demagojisi ile -ülkenin silahlı güçlerinide kullanarak- iktidara yürümeyi düşlemektedirler... Faşizmin tipik yamama (eklektik) demogojilerini temel propoganda yöntemi olarak alan ve eski ırkçı faşist örgütlenmelerle de rahatça birleşebilen bu sahte antiemperyalistler, iktidara gelmeleri durumunda uluslararası sermaye çevrelerinin bir bölümü ile de anlaşarak tipik yöresel faşist veya faşizan yönetimler oluşturmaya hazırdırlar...

 

Şu tamamen açık bir gerçektirki, yeryüzünde hiçbir millet veya bu milletler içindeki emekçi sınıflar, tek başlarına emperyalizme, bütçeleri büyük devletlerin bütçelerini kat kat aşan uluslarüstü tekellere karşı savaşamazlar ve tarihte bunun örneği görülmemiştir. Ankara hükümeti, 1919- 23’de sürdürdüğü bağımsızlık savaşını genç Sovyetler Birliği’nden büyük destek alarak ve emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak başarıya ulaştırabilmiştir. Tüm kahramanlığına karşın Vietnam halkı Sovyetler Birliği ve Çin’in güçlü desteği ile direnebilmiştir ve yine aynı dönemde diğer birçok antiemperyalist direniş ve devrim aynışekilde başarıya ulaşabilmiştir. Petrollerinin tümünü 1972’de millileştiren Irak’a yönelik ABD- İngiliz ortak müdahalesi, yine aynı güçlerin ve Arap Birliği’nin somut dayanışması sayesinde engellenebilmiştir.

 

Uluslarüstü enerji tekellerinin ve askeri- endüstri komplekslerin karları uğruna ABD ve İngiltere yönetimleri saldırganlıklarını rahatça sürdürebiliyorlarsa eğer, bunun en temel nedenlerinden biri geçmişte varolan göreceli enternasyonal dayanışmanın yıkılmış olmasıdır... Kısacası, Türklerin, Slavların, Arapların, İranlıların veya bir başka milletin yararlarını savunma yalanı ile, sadece bu milletlerden birini “yücelterek” emperyalizme karşı savaşmak olanaksızdır ve bu tip aşırı milliyetçi güçlerin gericilikleri, sözde karşı oldukları globalist emperyalist güçlerin yayılma politikalarına tamamen hizmet etmektedir. Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun destabilizasyonunda Emperyalizm, birçoğu “sol” etiketli benzer aşırı milliyetçi akımları ve ayrıca kriminal faşist örgütlenmeleri kullanmıştır. Aynı yayılmacı globalist emperyalis- faşist güçler, diğer hertürlü dinsel veya “sol” ekstremist gericiliği açıkça veya gizlice bilinçli olarak kışkırtılmakta ve elaltından desteklemektedirler. Balkanlar’a, Ortadoğu’ya hep benzer yöntemleri ve aynı güçleri kullanarak yerleşmişlerdir. Emekçi sınıfların uluslararası geniş bir zeminde birleşerek direnme gücüne sahip olmaları, çoğu zaman yerli faşist güçlerle ortak davranan ekstrem “sol”, kökten dinci ve “milliyetçi” reaksiyoner histerik orta sınıf aşırılıkları ile engellenmektedir ve bu aşırılıkların teşhir edilmeleri gerekmektedir. -Y. Küpeli

 

(6) BBC’nin 12/10- 2003 pazar gecesi tartışma proramına katılmış olan aynı tanınmış gazetecilerin ortak görüşlerine göre, Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olarak Schwarzenegger’in ABD’nin en büyük vilayetinin başına rahatça seçilebilmiş olmasının temel nedeni, halkın politikacılara, sisteme tüm güvenini yitirmesi ve politika dışında kalmış birilerinden medet umması ile ilgilidir. Aynı gazetecilerin bu doğru görüşlerine eklenmesi gereken, halkın politikacılara ve sisteme güvenini yitirmiş olduğu gerçeğinin sistemi yozlaştırıp manupule edebilen karanlık güç merkezleri tarafından da bilindiği ve bunların politika ile hiç ilişkisi olmamış birini, bir Gestapo subayının oğlunu, kadınları aşağılayan ve vaktiyle Hitler’e özendiğini gizlemeyen şiddet filmlerinin “süper kahramanı”nı hesaplı olarak son anda politik arenaya sürüp halkı bir kez daha aldatabilmiş olduklarıdır. Ve Şüphesiz Hitler’i 1933’te iktidara taşıyan toplumsal psikolojide bundan farklı değildi; kitleler poltikaya ve politikacılara güvenlerini tamamen yitirmişlerdi.

 

Gençliğinde Hitler’e özendiğini gizlemeyen Arnold Schwarzenegger’in halen aynı faşist düşünce sistemine sahip olduğu filmlerinde canlandırdığı alabildiğine idealize edilmiş üstün insan tiplerinden, gerçekdışı süper kahramanlardan ve bu kahramanların tuttukları saflardan ve işlerinden belli olmaktadır. Schwarzenegger’in gerçek yaşamında da ABD’deki Pentagoncu faşist çevrelerle ve bunların Avrupa’daki uzantıları ile bağı olduğundan hiçkimsenin şüphesi olmaması gerekir ve zaten bu bağlar dışında ABD’nin en büyük vilayetine aniden başkan adayı olması ve sonuçta başkan seçilmesi düşünülemez... -Y. Küpeli

 

(7) Günümüzde zengin Batı’da, tüm demokratik örgütlenmeler, sendikalar ve benzeri kuruluşlar, mali kaynakları alabildiğine zengin rantiyer üst sınıflar, dünya pazarlarının yüzde 90’ını denetleyebilen bir sermaye oligarşisi tarafından rahatça manupule edilebilmektedirler. Aksi taktirde İngiliz İşçi Partisi’nin liderliğine Tony Blair gibi faşist karakterli biri gelemez veya Yugoslavya’ya ikibuçuk ayda II. Dünya Savaşı yıllarındakine eşit ölçüde yıkım ve ölüm “çeki” kesmiş olan Wesley Clark Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak sivrilemez veya faşist içerikli şiddet filmlerinin Arnold Schwarzenegger adlı “süper kahramanı” birden politika sahnesine sürülerek Fransa veya İngiltere kadar ekonomik güce sahip Kaliforniya vilayetinin başına oturtulamaz. Örnekler uzar gider...

 

Bir üst yapı kurumu olarak ekonomik alt yapıdan göreceli bağımsızlaşan ve hakim kapitalist sınıflar üzerinde dahi bir baskı aracı haline gelen devlet aygıtları, bu yeni uluslarüstü dev ekonomik güç karşısında sözkonusu göreceli bağımsızlıklarını yitirmeye, uluslarüstü tekellerin tüm toplumsal örgütleri manupule etme aracı olarak rahatça kullanılmaya başlanmışlardır. Ve zaten aynı gelişmenin bir sonucu olarak öncelikle Zengin Batı’da ve dünyanın diğer tüm ülkelerinde iktisadi devlet kuruluşları, bunların en karlı olanları ve ayrıca halka hizmet verenleri yok pahasına hızla özelleştirilmekte, göreceli bağımsız bir güç olarak devletlerin ekonomik dayanakları yıkılmakta, altları oyulmaktadır. Bu sürece direnmeye çalışanların başlarına dinsel ve etnik problemler dahil en kanlı savaşlara dek uzanacak hertürlü bela musallat edilmektedir. Artık, ulusal ve uluslararası planda zengin yoksul uçurumunun alabildiğine derinleşmiş olduğu bir dünyada ucuza satınalınabileceklerin sayıları hızla artmaktadır.

 

Devlet örgütlenmeleri geçmişteki fonksiyonlarından ve göreceli bağımsız konumlarından kopartılıp kısırlaştırılarak kuklalaştırılırlarken, veya bir anlama yıkılırlarken, işçi sınıfı devrimlerinde veya ulusal bağımsızlık devrimlerinde gözükmüş olduğu gibi yerlerine daha farklı ve adil bir denge unsuru olarak yeni devlet örgütlenmeleri değil, doğrudan doruya sözkonusu sermaye oligarşisinin kuklası olarak davranan büyük mafya kartellerini andırır faşist karakterli yasasız/ kuralsız sürekli yalan söyleyen veya kişiye göre davranan yapılanmalar oturtulmaktadır. İletişim ve medya alanlarında da özel hakimiyet kurmuş olan sözkonusu tekeller, dikkat çekici şiddet olayları yaşanmadan aykırı bir sesin çıkmasını kolayca engelleyebilmektedirler.

 

Tekrarlamak gerekirse şiddet, asıl olarak kaynakları sömürülen yoksullaştırılmış ve soyulma süreçleri devameden ülkelerde kullanılmaktadır. Hatta bu şiddet bile çoğunlukla ucuza satınalınmış yerli güçler, savaş lordları aracığıyla kullanıldığı için, gerçekler emperyalizmin anavatanındaki emekçi kitlelerin gözünden rahatça gizlenebilmektedir. Sözkonusu uluslarüstü tekellerin yükselen iktidarları ile birlikte postmodern bir faşizmin ayaksesleri dünyamızda her geçen gün artan ölçülerde yankılanmaktadır. -Y. Küpeli

 

(8) Bu satırları yazanın tahminine göre, aynen Anadolu köylülerinin yapmış oldukları gibi Stalin’in eğitimsiz yoksul ailesi, çocuğu belirli hesaplarla veya yanlışlıkla bir yıl büyük yazdırmış olabilirler. Bunu bilen Stalin, ailesi tarafından kendisine anlatılmış olanlara dayanarak asıl doğum dönemine yakın yeni bir doğum günü seçmiştir... Ayrıca insanlar, çocukluk dönemini atlattıktan sonra yaşlarının artmasından, yaşlarını büyük göstermekten de pek hoşlanmazlar ve belki Stalin’de biraz genç gözükmek istemiştir... Ve sonuçta bu yeni bulguya göre Stalin, Troçki’den birkaç ay daha yaşlı olmaktadır. Şüphesiz Troçki’nin varlıklı Ukraynalı Yahudi köylüsü olan ailesi eğer O’nun doğum gününü doğru yazdırmışsa. -Y. Küpeli

 

(9) Aslında, Tiflis’te Stalin’in birlikte oldukları arasında, Rus devrim tarihinin en renkli karakterlerinden olan Ermeni asıllı Semeno Arshakovich Ter- Petrosyan (Kamo) da vardı. Kamo, 1905 devriminin yenilgisinin ardından gelen ve tutucu Rus devlet adamı Pyotr Arkadyevich Stolypin’in adıyla anılan derin gericilik yılların karamsarlığı ile önplana çıkan partizan mücadelesinin en tanınmış kişiliğidir. Lenin’in önderliğindeki Bolşevik hizbine para sağlıyabilmek amacıyla -bir aksiyon komediye senaryo olabilecek mükemmellikteki- büyük Tiflis Devlet Bankası soygununu (1907) gerçekleştirmiş ve partiye zamanında değeri çok büyük olan 250 bin Ruble vermiş olan Kamo, günde 50 Kopek ile idare eden sondere fedakar biriydi (Avrupa’da paralar bozduruluken soygun anlaşılmış ve rakip Menşevik hizbinin de kullandığı bu olay parti için önemli bir skandala dönüşmüştür.).

 

Kurupskaya’nın Lenin ile ilgili anılarında anlatıldığına göre Kamo, Almanya’da tutuklanıp kurtulmasının ardından 1909 kışında Lenin’i Paris’teki evinde ziyaret ettiği sırada sırtında paltosu bile yoktu. Yine Kurupskaya’nın anlatımıyla, bu sonderece cesur, sıcak yürekli, özverili, çocuksu ve saf insanın konuşmaları, yaşamı ile ilgili olarak anlattıkları, Lenin’i müthiş duygulandırmıştı. Lenin, annesinin Stockholm’de kendisine hediye etmiş olduğu gri yumuşak pelerinini soğukta ceketle dolaşan Kamo’ya vermişti. Fotoğrafında gözüken yüksek geniş alnına ve sonderece entellektüel görünümüne karşın Kamo, eğitimsiz biriydi. Sayısız tehlikeli serüven yaşıyan, defalarca hapse girip kurtulan, Avrupa ile Rusya arasında pati kuryeliği gibi çok tehlikeli işler yapan bu cesur devrimci, sözkonusu serüvenlerinin ardından tam biraz dinlenip eğitileceği zaman, 1922 yılında motosiklet sürerken düşüp ironik bir biçimde ölmüştür. -Y. Küpeli

 

(10) Stalin’in 1932 yılında Ağır Endüstri Bakanı yaptığı ve Sovyetler Birliği’nin endüstrileşmesine çok büyük katkıları olan Sergo Grigory Konstantinovich Ordzhonikidze (1886- 1937), sistem içinde yükselebilmiş Gürcü asıllı karakterlerin başta gelenlerindendir. Bolşevik hizbine 1903 yılında katılmış olan Ordzhonidze, aynen Stalin gibi 1912’de partinin merkez komite üyeliğine yükselmiştir. Ordzhonidze, patinin merkez komitesine girişinin ardından tutuklanmış, Sibirya’ya sürülmüş, devrimde Bolşevik Partisi ve Sovyetler içinde öncü rol oynamış, Ukrayna’nın ve özellikle Gürcistan’ın sisteme katılmasında başı çekmiştir.

 

Ordzhonikidze, Sovyetler Birliği Komünist Partisi içindeki mücadelede Stalin’i desteklemiş olmakla birlikte, bir Politbüro üyesi olarak Stalin’in endüstrileşmede kullandığı sert yöntemlerine 1932’den sonra karşı çıkmıştır ve 1937’de aniden ölmüştür. Daha sonra Nikita S. Khrushchev, Ordzhonikidze’nin Stalin tarafından intehara sürüklendiğini açıklamıştır. -Y. Küpeli

 

(11) Stalin kadar olmasada onunla birlikte ünlenen diğer önemli Gürcü karakteri ise, Beria veya Beriya’dır. Beriya, Polonya asıllı Feliks Jerjinsky’nin (Dzerzhinsky) önderliğinde Aralık 1917’de kurulmuş olan ispiyon ve karşı ispiyon örgütü Çeka’ya (VECHEKA) 1921 yılında katılmıştır. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbeycan’ın birleştirilmeleri ile Mart 1922’de kurulan ve 1936’da dağıtılan Transkafkasya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin Komünist Partisi sekreterliğine 1932 yılında Beriya getirilmiştir. Yine Beriya, iç istihbarat ve güvenlikten sorumlu NKVD’nin başına 1938 yılında Stalin tarafından oturtulmuştur. Stalin’in 5 Mart 1953 günü ölümünün ardından dört yardımcı başbakandan biri olan ve aynızamanda Devlet Güvenlik Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı görevlerini de üstlenen Beriya, Nikita S. Khrushchev ve beraberindeki Malenkov ve Molotov ekibi tarafından tutuklanıp Aralık 1953’de yargılanmadan öldürülmüştür. -Y. Küpeli

 

Ağustos 2003

yusuf@comhem.se

http://www.sinbad.nu/